Metabolism

139 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda metabolik durumun immün sistem üzerine etkileri

bu çalışma akciğer kanserli hastaların metabolik durumlarının immün sistem üzerine etkisini görmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Çalışma, Mayıs 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında Tekirdağ ilinde bulunan üniversite hastanesinde akciğer kanseri tanısı ile başvuran 57 hasta ile yürütülmüştür. Veriler Hasta Tanılama Formu, Antropometrik Ölçümler, Nutritional Screening-2002 (NRS-2002) Tarama Aracı kullanılarak ve hasta dosyasından biyokimyasal belirteçlere, flow sitometrilerine bakılarak elde edilmiştir.. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ANOVA, ki-kare, kullanılmıştır. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 61,3±7,95 yıl olup, %75,4'ü erkekti. Hastaların %71,9'unda istemsiz kilo kaybı vardı. Son üç aydaki kilo kaybı ortalaması 3,47±5,03 kg, son altı aydaki kilo kaybı ortalaması 3,63±5,79 kg , %12,3'ün iştahı kötüydü. Hastaların % 8,8'inin BKİ ≤ 20 kg/m²'in altındaydı. NRS 2002 skor ortalamaları 2,35±1,12 idi ve %45,6'sında malnütrisyon riski mevcuttu. Erkek cinsiyette olma, sukamöz tip akciğer kanseri tanısı olma, sosyal güvencenin bulunmaması ve her gün et balık tüketme durumunun IgG düzeyini etkilediği ve daha yüksek olduğu görülmüştür (p˂0,05). Ayrıca sosyal güvencesi olmayan hastaların son altı aydaki kilo kaybının daha fazla olduğu, BKİ'nin ve kol çevresinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p˂0,05). İştahı kötü olan hastaların NRS 2002 skorunun anlamlı derecede yüksek olduğu (p˂0,05); her gün sebze/meyve tüketenlerin albümin düzeyini ve lenfosit alt tiplerinden T helper ( cd3/cd4), T sitotoksik (cd3/cd8), doğal öldürücü lenfositleri (cd3-/cd56) etkilediği (p˂0,05); her gün et/balık tüketenlerin son üç aydaki kilo kaybını anlamlı fark yarattığı ve kilo kaybının daha az olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Kemoterapi sayısının sağ el ikinci ölçüm ile sol elin birinci ve ikinci ölçümlerini etkilediği görülmüştür (p˂0,05). Anahtar Kelimeler: Kanser, akciğer kanseri, immün sistem, malnütrisyon.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+3
Derya Mercan İbiş
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu kadınlarda yaşlanma sürecindeki metabolik ve kardiyovasküler değişimlerin sağlıklı kadınlarla karşılaştırmalı olarak incelenmesi

Polikistik over sendromu (PKOS) doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin ve metabolik bozukluk olup, androjen fazlalığı, over disfonksiyonu ve polikistik over morfolojisi birlikteliği ile seyreder. Kardiyometabolik risk faktörleri, özellikle oligo-anovulasyon ve hiperandrojenizmle seyreden klasik fenotiplere sahip PKOS'lu kadınlarda daha sıktır. Ancak PKOS'un klinik ve biyokimyasal özellikleri yaşlanma ile değişir. Bu çalışma ile seçilmemiş bir popülasyonda geçmişte PKOS tanısı almış hastalar ve sağlıklı kontrol grubu yeniden değerlendirilerek yaşlanma ile geçirdikleri değişimin kardiyometabolik risk üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 2009 yılında tanı alarak uygun fenotiplendirmesi yapılmış halen 35 yaş ve üzerinde olan 41 PKOS'lu kadın ve benzer yaş aralığında sağlıklı kontrol grubundan 43 kadın dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar yapılandırılmış görüşme, fizik muayene, antropometrik, hormonal ve biyokimyasal ölçümler ile değerlendirilmiştir. Ayrıca PKOS tanılı 30 kadın ve yaş ile uyumlu sağlıklı 30 kadının ekokardiyografi ölçümü ve vücut kompozisyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, PKOS tanılı hasta ve kontrol grubu arasında vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça oranı, kan basıncı açısından fark bulunmamıştır. Her iki grupta da 2022 yılında ölçülen testosteron, serbest androjen indeksi (FAİ) ve dehidroepiandrostenedion sülfat (DHEAS) değerlerinde 2009 yılına kıyasla anlamlı düzeyde düşme olduğu görülmüş olup, PKOS tanılı hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla total testosteron, FAİ, DHEAS düzeyleri istatistiksel olarak hala anlamlı olacak şekilde yüksek bulunmuştur. Metabolik sendrom açısından bakıldığında, her iki grupta da yaşlanma ile metabolik sendrom gelişiminin oransal olarak yaklaşık 2 katına çıktığı görülmüştür ancak gruplar arasında metabolik sendrom sıklığı benzer bulunmuştur. PKOS alt fenotipleri arasında da metabolik sendrom gelişimi açısından 2022 yılında farklılık mevcut değildir. Hasta ve kontrol grubunun ekokardiyografik değerlendirmesinde sistolik fonksiyonları, strain ölçümleri ve epikardiyal yağ ölçümü benzer bulunmuştur. Epikardiyal yağ kalınlığı ile VKİ, bel çevresi, bel/kalça oranı, yıllar içerisindeki bel çevresindeki artış ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştür. Ayrıca epikardiyal yağ kalınlığı ile hem tüm vücut yağ yüzdesi ve kütlesi, hem de gövdesel yağ yüzdesi ve kütlesi arasında pozitif korelasyon olduğu görülmüştürsırasıyla (r= 0.285, p= 0.03), (r=0.312, p=0.02), (r=0.262, p=0.04), (r=0.32, p=0.01). Epikardiyal yağ ölçümlerinin sonucunda üç alt fenotip arasında anlamlı farklılık görülmüş olup C fenotipi en yüksek değerlere sahip bulunmuştur (p=0.04). Tüm çalışma grubu FAİ median değerlerine bölündüğünde, daha yüksek FAİ'ye sahip olanlarda daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı olduğu görülmüştür (p = 0.02). Daha yüksek FAİ'li PKOS hastalarında da daha yüksek epikardiyal yağ kalınlığı eğilimi olduğu görülmüştür (p = 0.09). Sonuç olarak, hastaneye başvurmayan seçilmemiş popülasyonda PKOS'lu kadınlar perimenopozal dönemde yaş eşleştirilmiş kadınlara göre daha yüksek androjen düzeylerine sahip olmalarına karşın benzer kardiyometabolik riske sahiptirler. Bununla birlikte, daha ileri yaş grubundaki hastaların uzun süre takip edildiği geniş toplum temelli populasyon çalışmalarına ihtiyaç vardır.

KadınlarKardiyovasküler sistemMenopoz+5
Melek Seren Aksun Şahin
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Organik asidemili ve üre döngüsü bozukluğu olan hastalarda beslenme durumu, metabolik kontrol ve büyümenin izlenmesi

Organik asidemili ve üre döngüsü bozukluğu olan hastalarda doğal proteinden kısıtlı diyet ve gerekli durumlarda aminoasit karışımlarının kullanılması tedavinin temelini oluşturmaktadır. Hastalarda doğal proteinden kısıtlı diyet tedavisi sonucu büyüme geriliği ve besin ögesi eksiklikleri ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışma, organik asidemili ve üre döngüsü bozukluğu olan hastalarda beslenme durumu, vücut kompozisyonu, metabolik kontrol ve büyüme izlenerek bunlar arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Akçaağaç şurubu idrar hastalığı (Maple Syrup Urine Disease [MSUD]) olan 36 hasta, metilmalonik asidemi (MMA)/propiyonik asidemi (PPA) olan 30 hasta, izovalerik asidemili (İVA) 6 hasta ve üre döngüsü bozukluğu (UCD) olan 9 hasta çalışmaya dahil edilerek 1-18 yaş aralığındaki 81 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastaların uzun dönemli izlemleri yapılarak 6 ay arayla antropometrik ölçümleri, her ay 3 günlük besin tüketim kayıtları, besin tüketim sıklıkları, büyüme durumunu gösteren biyokimyasal parametreleri ve kan aminoasitleri alınmıştır. Diyetlerinde almış oldukları protein, aminoasitler hastalığa özgü tedavi kılavuzlarına göre karşılaştırılmıştır. Hastaların kan aminoasitleri hastalığa özgü berlirlenen değerlere göre karşılaştırılmıştır. Ayrıca metabolik kontrollerini gösteren kan parametreleri geriye dönük olarak dosyalarından taranmıştır. MSUD hastalarının başlangıçta yaşa göre vücut ağırlığı Z skoruna göre hastaların %36'sı, 6. ayda hastaların %52,2'si malnütrisyonludur. Yaşa göre boy uzunluğu Z skoruna göre başlangıçta hastaların %47,2'si, 6. ayda hastaların %44,4'ü bodur olarak saptanmıştır. MMA/PPA hastalarının başlangıçta %34,8'i, 6. ayda %43,5'i malnütrisyonludur ve başlangıçta hastaların %43,3'ü, 6. ayda hastaların %50'si bodurdur. İVA hastalarında büyüme geriliğine rastlanmamıştır. UCD hastalarının başlangıçta ve 6. ayda %44,4'ü bodur olarak saptanmıştır. Hastaların besin tüketim kayıtlarından çoklu doymamış yağ asitleri ve posa alımlarının yetersiz olduğu görülmüştür. Hastaların almış oldukları toplam protein:enerji değeri normal aralıkta bulunmuştur ve boya göre Z skoruyla arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). MSUD ve MMA/PPA hastalarının büyük kısmında izlemlerinde kan izolösin ve valin düşüklüğü olduğu görülmektedir. Sonuç olarak organik asidemili ve üre döngüsü bozukluğu hastalarında büyüme geriliği görülmektedir. Doğuştan aminoasit metabolizması bozukluğu olanlarda büyümenin ve beslenmenin değerlendirildiği çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Hastalığa özel tedavi kılavuzlarında öneriler konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Bu hastaların metabolizma hastalıklarında deneyimli diyetisyen tarafından büyümeleri ve besin ögeleri eksiklikleri açısından yakından izlenmelidir.

BeslenmeBeslenme durumuBüyüme+4
Burcu Kumru Akın
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Metabolism in capitalism: Metabolic rift debates

In our contemporary context, capitalist mode of production has expanded itself almost entire corners of the earth both in economic and political planes and became a notion in which functions in a sense that knows no limits. This mode of production which functions on a global level is primarily an economic and therefore a political notion. This notion has positioned its own frontiers on to the limits of cycles of natural life and continues to effect these cycles in inconceivable manners. The subject of this thesis is being able to make sense of the political and economic outcomes of the relationship between capitalist mode of production and nature in the contemporary context. It will be touched upon the meanings of the concept of metabolism (stoffweschel) which was coined by chemist Justus von Liebig in the 19th Century and given its political and economic context by Marx in order to both be able to achieve this purpose and to set a contextual limit on the discussion

CapitalismMaterialismMetabolic rift+2
Yakup Atamer Aykaç
Hacettepe University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığında hastalık şiddetinin ve torakal etkilenimin metabolik ve fonksiyonel belirteçleri

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) multisistemik bir hastalık olmakla birlikte torakal bölge ilişkili kas ve iskelet yapısında, metabolik değerlerde ve fonksiyonel kapasitede değişimler görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH tanılı hastalarda hastalık şiddetine göre hastaların metabolik faktörleri, fonksiyonel kapasiteleri, torakal bölge etkilenimi ile ilgili kas iskelet sistemi, ağrı şiddeti ve KOAH ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon durumlarını incelemekti. Çalışmaya KOAH tanısı almış, onkolojik veya osteoporotik tedavi almayan, omurga cerrahisi geçirmemiş yaşları 58,1±7,3 yıl olan 16 kadın ve 46 erkek olmak üzere 62 birey dahil edildi. KOAH semptomları KOAH Değerlendirme Testi ile (CAT), Modifiye Medical Research Council (mMRC) dispne skalası ile yapıldı ve hastaların alevlenme hikayeleri sorgulandı. Solunum fonksiyon testi spirometre ile, fonksiyonel kapasite 6 dakika yürüme testi (6 DYT) ve zamanlı kalk yürü testi ile, ağrı şiddeti Görsel Analog Skalası ile, nöropatik ağrı seviyesi Leeds Nöropatik Ağrı Skalası ile, yaşam kalitesi ve psikolojik durum değerlendirmesi sırasıyla St. George Solunum Anketi ve Beck depresyon ölçeği ile gerçekleştirildi. Torakal bölge etkilenimini incelemek için göğüs duvarı mobilitesi, kas kısalık testleri, solunum hareketinin manuel değerlendirmesi, Corbin Postür Analizi uygulandı. Metabolik belirteçleri incelemek için son altı aya ait yapılmış hematolojik parametreler kaydedildi. Hastalar Birleşik KOAH Evrelemesine göre A, B ve E; Global iniative for chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) hava akımı sınıflamasına göre ise, hafif ve orta şiddet olarak gruplandı. Hastalık şiddetinin artması ile hematolojik parametrelerden yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), C-reaktif protein (CRP) düzeylerinin arttığı, torakal etkilenim olarak aksiller ve torakal sirtometri farkının azaldığı, istirahette ve aktivite sırasındaki torakal ağrının arttığı, yaşam kalitesinin düştüğü ve depresyon durumunun arttığı bulundu (p<0,05). Lojistik Regresyon analizi ile GOLD hava akımı sınıflamasına göre hafif şiddet grubundan orta şiddet grubuna geçişi, CAT evrelemesindeki bir birim artışın yaklaşık 9 kat artırdığı, yaştaki bir birim artışının ise geçişi 1,2 kat artırdığı saptandı. Serum trigliserid seviyesindeki artış ve 6 DYT mesafesindeki azalmayla bu geçişin arttığı saptandı (R 2= 0,42). Hastalık şiddeti ile olumsuz etkilendiğini bulduğumuz torakal bölge ilişkili durumların, fonksiyonel egzersiz kapasitesindeki azalmaların ve metabolik durum değişikliklerinin değerlendirme aşamasında dikkat edilmesi gereken parametreler olduğunu vurguluyoruz. Anahtar Kelimeler: Akciğer Hastalığı, Kronik Obstüktif; Kardiyometabolik Risk faktörleri; Egzersiz kapasitesi; Toraks

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifGöğüs hastalıkları+4
Mustafa Çelik
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kilo fazlalığı ve obesitesi olan ergenlerde tıkınırcasına yemenin metabolik profile etkisi

Tıkınırcasına yemenin, kısa sürede basit şeker ve yağdan zengin yüksek kalorili gıdaların alımına yol açarak erişkinlerde inflamatuvar ve metabolik profili olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir. Ergenlerdeki veriler ise kısıtlı ve çelişkilidir. Bu amaçla, bu çalışmada tıkınırcasına yemesi (TY) ya da tıkınırcasına yeme bozukluğu (TYB) olan ve olmayan ergenlerin metabolik ve inflamatuvar parametrelerinin karşılaştırılması ile TYB ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin araştırılması planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Bilim Dalına, Nisan 2022 ve Eylül 2023 arasında başvuran, 12-18 yaş arasında fazla kilolu veya obesitesi olan 82 ergen çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların bel çevresi, VKİ z-skoru, sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçümleri değerlendirilmiştir. Açlık ve tokluk glukoz, açlık ve tokluk insülin, hemoglobin-A1C, trigliserit, HDL, LDL, total kolesterol, tam kan sayımı, ALT, AST, TSH, serbest tiroksin, ESR, CRP değerleri ölçülmüştür. TYB ve TY ataklarını değerlendirmek üzere Münih Yeme ve Beslenme Bozuklukları anketi kullanılmıştır. Çalışmamızda kadınlarda TY ataklarının daha fazla olduğu bulunmuştur. TY olan ergenlerde sistolik veya diyastolik kan basıncı yükseklikleri daha fazladır. Dört veya daha fazla metabolik sendrom kriterini karşılayan hastaların hepsi TY grubundadır. Metabolik ve inflamatuvar parametreler gruplar arasında benzerken, metabolik sendrom varlığı ile TYB arasında da bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızın sonuçları erişkinlere ait verilerle birlikte değerlendirildiğinde, TY'nin ergenlik döneminde metabolik ve inflamatuvar parametreler üzerinde, kan basıncı yüksekliği dışında henüz belirgin bir bozulmaya yol açmadığı; ancak zamanla metabolik sendrom riskini artıracağı düşünülmüştür. Kan basıncı yüksekliği TY ilişkili metabolik bozulmanın erken bir belirteci olabileceğinden, kan basıncı yüksekliği saptanan ve kilo fazlalığı ya da obesitesi olan ergenlerin, TY atakları açısından da öncelikli olarak sorgulanması önemlidir. Ergenlik döneminde TYB'nin erken tanı ve tedavisi ileri dönem metabolik komplikasyonların önlenmesinde yararlı olabilir.

Beslenme bozukluklarıBeslenme ve yeme bozukluklarıErgenler+3
Faruk Seyfettin Çetin
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve metabolik parametreler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışma, obezite ve bariatrik cerrahinin beslenme, metabolik parametreler ile bağırsak mikrobiyotası üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yürütülen bir vaka-kontrol çalışmasıdır. Çalışmanın örneklemini Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bariatrik cerrahi uygulanan 15 morbid obez bireyden oluşan çalışma grubu ile bariatrik cerrahi uygulanmayan 8 morbid obez bireyden oluşan kontrol grubu-1 ve 11 normal ağırlıkta (n=5) ve pre-obez (n=6) bireyden oluşan kontrol grubu-2 oluşturmuştur. Bireylerin başlangıç, 3. ay ve 6. ayda genel özellikleri ve sağlık durumları kaydedilmiş, miktarlı besin tüketim sıklıkları ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları değerlendirilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Bireylerden alınan açlık kan örneklerinde glukoz, trigliserit, total, LDL, HDL kolesterol, ALT, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL6, TNF-α ve hs-CRP ve fekal örnekler alınarak mikrobiyota kompozisyonu analiz edilmiştir. Çalışma grubunda yer alan bireylerin enerji, makro ve mikro besin ögesi alımları cerrahi sonrası hem 3. hem de 6. ayda cerrahi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubu-1 ve kontrol grubu-2'de yer alan bireylerin çalışma boyunca enerji ve besin ögesi alımlarında değişiklik saptanmamıştır (p>0,05). Çalışma grubunda bariatrik cerrahi sonrası hem 3. ayda hem de 6. ayda bel/kalça oranı hariç tüm antropometrik ölçümler azalmıştır (p<0,05). Çalışma grubundaki bireylerin açlık kan glukozu medyan düzeyleri başlangıçta 94,0 mg/dL, 3. ayda 91,0 mg/dL ve 6. ayda 87,0 mg/dL olarak bulunmuştur (p<0,05). Total kolesterol, LDL kolesterol, ALT ve hs-CRP düzeyleri de bariatrik cerrahi sonrasında azalma göstermiştir (p<0,05). Bireylerin trigliserit, HDL kolesterol, AST, CK18-M30, CK18-M65, IL-6 ve TNF-α değerlerinde cerrahi sonrasında anlamlı değişiklik olmamıştır (p>0,05). Bireylerin günlük posa alımı ile CK18-M30 düzeyleri (r=-0,437, p=0,010) ve LDL kolesterol düzeyleri (r=-0,401, p=0,035) arasında negatif ve orta düzey ilişki belirlenmiştir. Bireylerin kan IL-6 düzeyleri ile günlük E vitamini (r=-0,440, p=0,009) ve çinko (r=-0,449, p=0,019) alım miktarları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Bireylerin bağırsak mikrobiyotalarını oluşturan 3 temel bakteri filumu Bacteroidetes, Firmicutes ve Proteobacteria olarak saptanmıştır. Obez bireylerde normal ağırlıklı bireylere göre Firmicutes oranları yüksek, Bacteroidetes oranları daha düşük bulunmuştur. Çalışma grubunda cerrahi sonrasında Firmicutes filumunda azalma, Bacteroidetes filumunda artış belirlenmiştir. Başlangıçta Bifidobacterium cinsinin morbid obez bireylerde cerrahi öncesinde kontrol grubu-2'ye göre daha yüksek olup, cerrahi sonrası 3. ayda azaldığı gösterilmiştir (p<0,01). Enterobacteriaceae cinsi bakteriler cerrahi sonrası 3. ve 6. aylarda düşme eğilimindedir (p<0,05). Bacteroides bakterilerinin cerrahi öncesi morbid obez bireylerde belirgin şekilde düşük düzeyde olduğu ve cerrahi sonrasında kontrol grubu-2'ye benzer düzeylerde artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Proteobacteria düzeylerinde görülen değişim ile total kolesterol (r=-0,636, p=0,035), LDL kolesterol (r=-0,718, p=0,013) ve IL-6 (r=-0,606, p=0,017) düzeylerindeki değişim arasında yüksek düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. Firmicutes düzeylerindeki değişiklik ile toplam yağ (r=0,575, p=0,025) ve TDYA (r=0,592, p=0,020) alımlarındaki değişiklik arasında pozitif ilişki saptanmıştır. Bu çalışmada bariatrik cerrahinin metabolik parametreler ve bağırsak mikrobiyotası üzerine etkileri görülmektedir ancak daha geniş örneklem ile planlanmış randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bağırsak mikrobiyotasıBağırsaklarBeslenme+5
Aslıhan Özdemir
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda asprosin ve klotho seviyelerinin incelenmesi

Akciğer kanseri, küresel çapta kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biri olarak devam etmektedir. Akciğer kanseri gelişiminin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Son yıllarda akciğer kanserinin tanı ve tedavisine yönelik çok sayıda moleküler ve biyokimyasal çalışma yapılmasına rağmen, akciğer kanseri kaynaklı ölümler artarak devam etmektedir. Akciğer kanserinin erken dönem tanının tedavi şanısını artırdığından dolayı, tanı ve tedavide yeni biyobelirteçlerin araştırılması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle bu çalışma; akciğer kanseri hastalarında asprosin ve klotho'nun akciğer kanseri hastalığının tanısında yeni bir biyobelirteç olabilme potansiyelini tespit etmek amacıyla yapıldı. Çalışma akciğer kanseri teşhisi PET CT ile konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı bireyden kan örnekleri alınarak serumları elde edildi. Alınan serum örneklerindeki asprosin ve klotho seviyesi ELISA kit yöntemiyle analiz edildi. Biyokimyasal analizler (ALT,AST,CRP vb) otoanalizör ile yapıldı. Elde edilen dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışma sonucunda asprosin seviyesi akciğer kanser gurubunda kontrol gurubuna göre anlamlı bir şekilde azalırken, klotho seviyesinn anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler asprosin ve klotho'nun hastalığa özgü bulgular çıkartıp, akciğer kanserinin erken tanısında kullanılma potansiyeli olduğu, bu nedenle farklı kanser evrelerinde fazla sayıda örnekle yeni çalışmların yapılması sonucunda akciğer kanserinin tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAsprosin+2
Hasan Sayan
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Spina bifida hastalarında aminoasit metabolizmasının incelenmesi

Spina bifida, insanlarda en sık görülen ve en karmaşık merkezi sinir sistemi malformasyonudur. Dünyada spina bifida insidansı hala 1000 doğumda 0,3-4,5 olarak görülmektedir. Normal bir gebelik oranında, orta hatta bir defektli bir bebek doğurma olasılığı 1/1000'dir. Genellikle spina bifida, fetusun omurilik kısmının uygun şekilde kapanamadığı gebeliğin üçüncü ve dördüncü haftalarında meydana gelir. Spina bifidanın etiyolojisi heterojendir. Sendromik olmayan spina bifidaların çoğunun hem genetik hem de çevresel faktörlerin etkisiyle multifaktöriyel kökenli olduğu düşünülmektedir. Spina bifida riskinin artmasıyla ilişkili çevresel faktörler arasında gebelik ağırlığının artması, annenin sigara içmesi, özellikle antiepileptik ilaçlar olmak üzere ilaç alımı ve annenin diyabet ve hipertermi gibi hastalıkları yer almaktadır. Ayrıca klorlu su tüketimi, inositol alımı, basit şeker alımı ve eser elementlerin ve diğer mikro besinlerin alımı gibi diyet faktörleride spina bifidaya neden olduğu tahmin edilmektedir. Fakat hala hastalığın net nedeni tespit edilememiştir. Yüksek maternal serum alfa-fetoprotein seviyeleri genellikle spina bifida aperta'nın göstergesidir ancak ikiz gebelik gibi farklı durumlarda da AFP seviyesi arttığı için tanıyı doğrulamak için ultrason gereklidir. Tarama amaçlı obstetrik ultrasonografi, birçok ülkede gebelik sırasında hastalığın saptanması için ilk rutin yöntemdir. Ancak bazen kapalı spina bifidayı tespit etmekte başarısız olmaktadır. Spina bifida tanısını koyan kesin bir biyokimyasal markır olmadığı için, bu alanda ciddi araştırmalar devam etmektedir. Günümüzde bu tür hastalıkların tanı ve tedavisi için metabolomik alanında ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Metabolomik çalışmalarında aminosit, karnitin, yağ asidi ve organik asid profili gibi çeşitli metabolitler incelenmektedir. Bu çalışma; spina bifidalı bireylerin serbest aminoasit profili LC-MS/MS yöntemiyle incelenerek, aminoasitlerin hastalığın hem tanısında hemde tedavisinde kullanılabilme potansiyeli tespit etmek amacıyla yapıldı. ix Çalışmada harran üniversitesi araştırma ve uygulama hastanesi Beyin cerrahisi bölümünde spina bifida teşhisi konmuş 40 hasta ve 40 sağlıklı çocuğun plazma örnekleri kullanıldı. Plasma örneklerindeki 48 serbest aminoasit profili LC-MS/MS ile incelendi. Elde edilen dataların analizi SPSS ve metaboanalist 5 ile yapıldı. Çalışma sonucunda kontrol gurubuna göre spina bifida biraylerine Sarkozin ve Glutamik Asit Aminoasitleri anlamlı bir şekilde artarken,4-OH-Prolin ve Triptofan aminoasitleri anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi

Amino asitlerKromatografi-sıvıKütle spektrometri+6
Vaad Saıd
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Aralıklı oruç uygulayan sağlıklı bireylerin vücut parametrelerinde görülen değişiklikler

Beslenme, sağlıklı bir hayatın temelini oluşturan en önemli ihtiyaçtır. Beslenme dengesizliği sonucu oluşan ve giderek artmakta olan aşırı kilo, bireylerin yaşam kalitelerini düşürmekte ve ilerleyen zamanlarda daha ciddi sağlık problemlerine yol açmaktadır. Günümüzde değişen beden algısıyla birlikte, daha az çabayla hızlı sonuç alma beklentisi bireyleri farklı beslenme arayışlarına yöneltmektedir. Bireyleri alışılmışın aksine besin seçimi konusunda sınırlamaktan çok, zaman kısıtlaması yaratarak uygulanan ve sağlığın iyileştirilmesi üzerine etkileri olduğu düşünülen aralıklı açlık bireylere yeni bir beslenme anlayışı oluşturmaktadır. Bu araştırma, aralıklı oruç uygulayan sağlıklı bireylerin vücut parametrelerinde görülen değişikleri saptamak amacıyla yapılmıştır. İstanbul'da bulunan özel bir diyetisyen kliniğine 2020 yılının şubat ve nisan ayları arasında, kilo kaybı sağlamak amacıyla gelen, 40'ı kadın, 12'si erkek, 52 birey araştırmaya katılmıştır. 4 hafta uygulanan ve her bireyin gereksinimine göre hazırlanan aralıklı açlık sonrası vücut parametrelerinde görülen değişiklikleri saptamak amacıyla ölçüm sonuçları alınmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS 22 programı ile değerlendirilmiştir. Kadın ve erkek bireyler ayrı ayrı incelendiği zaman her iki cinsiyette de aralık açlık sonrası vücut ağırlığında, vücut yağ kütlesinde, vücut yağ yüzdesinde azalmalar meydana gelmiştir. Kadın bireylerin vücut ağırlığı ortalama 5.58 kg, vücut yağ kütleleri 4.71 kg ve vücut yağ oranları %3.57 azalmıştır(p<0,05). Erkek bireylerin vücut ağırlığı ortalama 5.66 kg, vücut yağ kütleleri 3.76 kg azalmıştır(p<0,05). Vücut yağ oranlarında %2.30 azalma görülürken bu fark anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kadın bireylerin iç yağlanmasında azalma görülürken erkek bireylerin iç yağlanması değişmemiştir (p<0,05). Bireyler için farklı bir diyet yaklaşımı yaratan aralıklı açlık, olumlu sonuçlar elde edilmesini sağladığı halde, üzerinde daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulan bir beslenme biçimidir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, Sağlıklı Beslenme, Aralıklı Oruç, Aralıklı Açlık

AçlıkBeslenmeBeslenme durumu+3
Derin Kurşun
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere konjenital katarakt hastalarında metabolik profilin erken ve geç dönem komplikasyonlarına etkisinin araştırılması

Konjenital katarakt, doğumda olan veya erken postnatal dönemde ortaya çıkan lens opasitesidir. Tüm dünyadaki prevalansı 10.000'de 1,71 (0,63-9,74) olarak bilinmektedir. Nadir görülmesine rağmen çocukluk çağı kataraktları çocuklarda görme bozuklukları ve körlüğün en önemli sebeplerinden biridir ve tüm dünyada çocuklarda körlüğün %5-20'sinin sebebini oluşturur. Görmeyi tehdit eden bir kataraktın uygun yönetimi; lensin cerrahi olarak alınmasını (ekstraksiyon) takiben, afak tashih ile düzeltme ve agresif bir ambliyopi tedavisini gerektirir. Konjenital katarakt ekstraksiyonunda, görsel prognozu etkileyen en kritik konu cerrahinin zamanlamasıdır. Unilateral kataraktlarda, ambliyopi gelişme riski daha yüksektir. Unilateral kataraktlarda 4-6 hafta arası, bilateral kataraktlarda ise 6-8 hafta arası önerilen cerrahi yaşıdır. Bilateral kataraktlarda bu süre 10 haftaya kadar uzatılabilmektedir. Metabolomiks, hızla gelişmekte olan biyokimyasal çalışma sahasıdır. Biyolojik sistemlerdeki endojen ve ekzojen metabolitlerin semi-kantitatif olarak çalışılması ve kıyaslanmasını sağlar. Bu çalışmada konjenital katarakt nedeniyle opere edilmiş olan hastalar post-operatif dönemde glokom geliştirip geliştirmediklerine göre glokom ve kontrol grubu olarak iki gruba ayrılmış; bu iki grup arasındaki serum metabolik profilleri karşılaştırılarak glokom gelişiminde olası bir biyobelirteç belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 48 hasta dahil edilmiştir. 48 hastanın 9'unda post-operatif dönemde glokom gelişimi mevcuttur. Bir hasta takip sırasında öldüğü için hiçbir gruba dahil edilememiştir. Gruplar arası dağılımda glokom grubunda olan 9 hastadan 5'i erkek (%55,6), 4'ü (%44,4) kadındır, kontrol grubunda olan 38 hastadan 16'sı (%42,1) erkek, 22'si (%57,9) kadındır (p=0,486). Otuz sekiz hastanın tanısı bilateral konjenital katarakt, 10 hastanın ise unilateral (5 sağ, 5 sol) konjenital katarakttır. Glokom grubunda tanı yaşı ortancası 3 (3-6) ay, kontrol grubunda tanı yaşı ortancası 3 (2-9) aydır (p=0,720). Glokom grubunda operasyon yaşı ortancası 4 (3-7,5) ay, kontrol grubunda operasyon yaşı ortancası 6,5 (3,75-18) aydır (p=0,409). Glokom grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 8,13±5,11 (1,50-18) yaş, kontrol grubunda çalışmaya dahil edildiğindeki ortalama yaş 9,51±3,42 (2,00-15,00) yaştır (p= 0,330). Koopere olabilen tüm hastalara poliklinik muayenesinde görme keskinliği ölçümü yapılmıştır. Genel anestezi altında veya poliklinik muayenesinde göz içi basıncı ölçümü, kornea kalınlığı ölçümü, aksiyel uzunluk ölçümü, kornea çapı ölçümü, ön segmentin biyomikroskopik muayenesi, dilatasyonlu fundus muayenesi ve retinoskopi yapılmıştır; fundusun görülemediği durumlarda ise ultrasonografi ile değerlendirme yapılmıştır. Tüm hastalardan 1mL periferik kan örneği alınmıştır, kan santrifüjlendikten sonra plazma örnekleri eppendorf tüplerinde tüm plazma örnekleri birlikte analiz edilmek üzere -80°C'de saklanmıştır. GC-MS ve LC-qTOF-MS temelli metabolomiks analizler yapılmıştır. Fiehn ve Golm kütüphanelerinde daha önceden tanımlanmış olan toplamda 327 adet metabolit tanımlanmıştır. 327 metabolit içinde 17 tanesinin iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılığı saptanmıştır. Miyo-inositol (p<0,001), prolin (p=0,008), 3-indollaktik asit (p=0,010), gliserik asit (p=0,012), kolin (p=0,023), malik asit (p=0,035), trans-4-hidroksi-L-prolin (p=0,037), izositrik asit (p=0,041), fosfatidiletanolamin (p=0,044) metabolitlerinin düzeylerinde konjenital katarakt nedeniyle ameliyat olan hastaların ilerleyen takiplerinde glokom gelişimi sonrasında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir. Kontrol ve glokom grupları arasında değiştiği saptanan ana yolakların arjinin ve prolin metabolizması (p=0,011), glioksilat ve dikarboksilat metabolizması (p=0,008), glisin, serin ve treonin metabolizması (p=0,008), askorbat ve aldarat metabolizması (p=0,035) olduğu tespit edilmiştir. Glokom gelişimi olan grupta istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte metiyonin (p=0,589), triptofan (p=0,542), homoserin (p=0,085) düzeylerinin kontrol grubuna oranla azaldığı tespit edilmiştir. Bu hedeflenmemiş metabolomiks çalışması, konjenital kataraktı olan hasta grubunda yapılmış olan ilk metabolomiks çalışmasıdır. Konjenital katarakt sonrası glokom gelişiminin ön görülmesinde rol oynayabilecek olası bir biyobelirteç belirlenmesi adına hedeflenmiş bir metabolomiks çalışması için pilot çalışma olup, daha geniş hasta grubunun olduğu çalışmalara öncülük edebilir. Anahtar kelimeler: Glokom, metabolomiks, konjenital katarakt, metabolik profil

GlokomGöz hastalıklarıKatarakt+4
Cansev Şekerler
Hacettepe University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Erken adölesan ve adölesan dönemde ftalat maruziyetinin epigenetik mekanizmalar ve metabolik profil üzerindeki etkilerinin incelenmesi

Di (2-etil hekzil) ftalat (DEHP), kişisel bakım ürünlerinden oyuncaklara kadar birçok üründe/ambalajında kullanılan ve endokrin bozucu özellikleri olan bir kimyasal maddedir. DEHP ile ilgili yapılan çalışmalar toksisitenin özellikle erkek üreme sistemini hedeflediğini göstermektedir. Bu tez çalışmasında, Sprague Dawley erkek sıçanlar, erken adölesan ve adölesan dönem boyunca 30 mg/kg/gün (DD grubu) ve 60 mg/kg/gün (YD grubu) DEHP'e maruz bırakılarak oluşan toksisitenin sonuçları yetişkinlik döneminde kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, sperm parametrelerindeki değişiklikler, oksidatif stres oluşumu (total glutatyon, total antioksidan kapasite ve lipit peroksidasyonu düzeyleri), histopatolojik ve apoptotik değişiklikler incelenmiştir. Epigenetik değişiklikler irdelenmiş ve metabolomik analizler yapılmıştır. DEHP maruziyeti ile sperm sayı, motilite ve morfolojisinde anlamlı değişimler ve doku hasarına işaret eden histopatolojik değişiklikler meydana gelmiştir. Apoptoz DD ve YD grubunda sırasıyla 3,36 ve 7 kat artmıştır. Total glutatyon düzeyleri DD grubunda değişmezken YD grubunda %46,26 azalmıştır (p<0,05). DD ve YD gruplarında lipit peroksidasyonu (%41,03, %102,7, sırasıyla) ve total antioksidan kapasite (% 9,83, %19,38, sırasıyla) kontrole göre anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,05). Metabolomik analizde lipit ve enerji metabolizmasının değiştiği saptanmış ve bu metabolik yolakların en önemli elemanlarından olan peroksizom proliferatör aktive reseptör gamma (PPAR-γ) düzeyleri doza bağlı olarak artmıştır (p<0,05). Her iki grupta da epigenetik profildeki değişimlerin en önemli göstergesi olan global DNA metilasyonlarının doza bağlı olarak azaldığı, histon metilasyon düzeylerinin ise arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Bu sonuçlar, yaşamın erken dönemlerinde DEHP'in, oksidatif stres, PPAR-γ, ve epigenetik modifikasyonlar aracılığı ile üreme sistemi üzerinde geri dönüşsüz bir toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu etkilerin sonraki nesillere aktarılabileceğine işaret etmektedir.

Epigenez-genetikErgenlerFtalatlar+3
Ünzile Sur
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan tip 2 diyabet modelinde farklı egzersiz tiplerinin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisi

Çalışmamızın amacı, sıçan tip 2 diyabet modelinde aerobik egzersiz, dirençli egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisini belirlemek ve karşılaştırmaktı Çalışmamız tip 2 diyabet oluşturulan 23 adet erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler aerobik egzersiz grubu (n=6), dirençli egzersiz grubu (n:6), kombine egzersiz grubu (n=6) ve kontrol grubu (n=5) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Aerobik egzersiz grubu 60 dakika yüzme egzersizini, dirençli egzersiz grubu vücut ağırlıklarının %75-100'ü kadar ağırlık kuyruklarına bağlanarak merdiven çıkma egzersizini, kombine egzersiz grubu ise yüzme ve ağırlıklı merdiven çıkma egzersizlerinin dönüşümlü olarak kombine edildiği egzersiz protokolünü 6 hafta, haftada 3 gün gerçekleştirdiler. Kontrol grubundaki sıçanlar herhangi bir egzersiz protokolü uygulamadı. Deneklerin egzersiz dönemi başlangıcında (2.hafta), egzersiz dönemi ortasında (5.hafta), egzersiz dönemi sonunda (8.hafta) vücut ağırlığı ölçüldü ve kuyruk veninden kan alınarak glukometre ile kan glukoz seviyesi belirlendi. Egzersiz eğitimi sonunda anestezi uygulanan deneklerin kalplerinden kan alınarak kolesterol, trigliserit, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), ALT, AST, HbA1c, insülin, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin1-β (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve irisin hormonu düzeyleri belirlendi. M. Soleus ve M. Fleksör digitorum brevis kası çıkarılarak kas dokularındaki yapısal değişiklikler histolojik olarak incelendi. Çalışma sonucunda,vücut ağırlığı ve kan glukoz düzeyinin aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda anlamlı düzeyde azaldığı(p<0,05), dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubunda değişmediği görüldü (p>0,05). Aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda vücut ağırlığı, kan glukoz, TNF-α, IL-1β, IL-6 düzeyleridiğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). TNF-α, IL-1β ve IL-6 düzeylerinde aerobik egzersiz grubu vekombine egzersiz grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak fark yoktu (p>0,05). Dirençli egzersiz grubunun kan glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p<0,05). Plazma irisin hormon seviyesinin kontrol grubuna kıyasla tüm egzersiz gruplarında anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Aerobik egzersiz eğitim grubunun plazma irisin düzeyi dirençli egzersiz eğitim grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Deney grupları arasındakolesterol, trigliserit, HDL-C, LDL-C, ALT, AST, HbA1c ve insülin düzeylerinde istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Histolojik veriler incelendiğinde; aerobik egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubuna göre kas histolojisi üzerinde olumlu etkisi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, aerobik ve kombine egzersiz eğitimin vücut ağırlığını azalttığı, glisemik kontrolü iyileştirdiği, anti-inflamatuar etki yarattığı ve oluşabilecek komplikasyonları önlediği, plazma irisin hormonunu artırarak enerji metabolizmasını düzenlediği gösterilmiştir. Dirençli egzersiz eğitiminin ise glukoz metabolizmasına ve irisin hormonu salınımına olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir.

Diabetes mellitus-deneyselDiabetes mellitus-tip 2Dislipidemi+7
Manolya Acar Özköslü
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kadın basketbolcularda enerji dengesi ve besin tüketim eğilimleri

Çetiner Okşin B. Kadın Basketbolcularda Enerji Dengesi ve Besin Tüketim Eğilimleri. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Spor Bilimleri ve Teknolojisi Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışma, kadın basketbolcularda enerji dengesi ve enerji mevcudiyeti düzeyi ile makro ve mikro besin ögeleri tüketimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya; 18-22 yaş aralığında 15 profesyonel basketbolcu ve 15 egzersiz yapmayan olmak üzere toplam 30 kadın alınmıştır. Katılımcıların dinlenik metabolik hızı indirekt kalorimetrik yöntemle, vücut kompozisyonu dual x-ray absorptiometre ile ölçülmüştür. Üç günlük besin tüketimi ve fiziksel aktivite kayıtları alınarak günlük enerji alımı ve harcaması, egzersiz enerji harcaması, enerji dengesi, enerji mevcudiyet düzeyi, makro-mikro besin ögesi ve sıvı alımları belirlenmiştir. Grupların incelenen değişkenler bakımından karşılaştırılmasında Bağımsız Gruplarda t testi kullanılmıştır. Kadın basketbolcuların günlük enerji alımı ve harcaması sırasıyla 2136,5±594,9 kcal ve 2953,8±614,5 kcal olarak belirlenmiştir. Basketbolcuların %80'i negatif enerji dengesine, %40'ı düşük enerji mevcudiyetine ve %46,7'si azalmış enerji mevcudiyetine sahiptir. Basketbolcuların karbonhidrat ve protein tüketimleri sırasıyla 3,36 g/kg/gün ve 1,25 g/kg/gün olup tamamı karbonhidratlardan, %66,6'sı ise proteinden yetersiz beslenmektedir. Ayrıca günlük yağ tüketimleri toplam enerji alımlarının %41,7'sini oluşturmaktadır. Günlük kalsiyum tüketimleri 869,3 mg, demir tüketimleri 12,9 mg ve potasyum tüketimleri 2,6 g olmak üzere tamamı önerilerin altında bulunmuştur. Bu çalışma kapsamında değerlendirilen kadın basketbolcuların %80'inde negatif enerji dengesi ve %40'ında düşük enerji mevcudiyeti belirlenmesi, karbonhidrat tüketimlerinin tamamında, protein tüketiminin önemli bir bölümnde yetersiz, yağ tüketimlerinin ise yüksek olmasının yanı sıra birçok mikro besin ögesi ve posanın yetersiz alınıyor olması sporcuların enerji ve besin gereksinimleri yönünden bireysel olarak izlenerek gerekli önlemlerin alınması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

BasketbolBasketbolcularBeslenme+7
Seda Bengisu Çetiner Okşin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Fazla kilolu ve obez bireylerde direnç egzersizi ve diyetin vücut kompozisyonu ile sağlığa etkisi

Bu araştırmanın amacı, fazla kilolu ve obez bireylerde diyet ve diyete ek olarak direnç egzersizi programlarının vücut kompozisyonu ve kan parametreleri üzerine etkilerinin retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Özel bir spor stüdyosuna devam eden 18-65 yaş arası toplam 260 kadın ve erkeğin dosyası araştırmaya dahil edilme kriterleri çerçevesinde taranmıştır. Çalışmaya, 12 hafta boyunca sadece diyet programı (n=47; 22 kadın, 25 erkek) ve diyet programına ek olarak haftada 2 veya 3 gün orta şiddette direnç egzersizi programına katılan (n=55; 28 kadın, 27 erkek), beden kütle indeksi ≥25 kg/m2 olan, sağlık problemi olmayan, fazla kilolu ve obez bireylerin verileri dahil edilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, grup içi karşılaştırmalarda Wilcoxon testi kullanılmıştır. Her iki cinsiyette de 3 aylık diyet ve diyet+egzersiz uygulamaları yağsız vücut ağırlığı dahil tüm vücut kompozisyonu değişkenlerinde, glikoz metabolizması göstergelerinde, HDL dışındaki tüm lipit profili göstergelerinde ve karaciğer enzimlerinde anlamlı azalmaya yol açmıştır (p<0,05). Diyet+egzersiz uygulayan kadınlarda, vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ve yağsız vücut kütlesi, sadece diyet uygulayan kadınlara göre daha fazla azalmıştır (p<0,05). Erkeklerde diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının vücut kompozisyonuna etkileri benzerdir (p>0,05). Diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının her ikisi de kadın ve erkeklerde, açlık kan şekeri, HbA1c ve HOMA-IR değerlerini azaltmış (p<0,05), ancak iki uygulamanın etkileri benzer bulunmuştur (p>0,05). Her iki program da total kolesterol, trigliserit ve LDL düzeylerini kadın ve erkeklerde azaltmış (p<0,05), ancak etki düzeyleri benzer bulunmuş (p>0,05). Bu bulgu, direnç egzersizinin TG, LDL ve total kolesterol düzeylerindeki düşüşe ek bir katkısı olmadığını göstermiştir. HDL kolesterol düzeyleri; diyet+egzersiz grubunda artarken (p<0,00), sadece diyet yapan katılımcılarda düşme eğilimi göstermiştir (kadınlarda p<0,05, erkeklerde p>0,05). Üç aylık diyet ve diyet+egzersiz uygulamalarının her ikisi de karaciğer fonksiyon testi göstergelerinin tamamında azalmaya yol açmıştır (p<0,05). Diyete ek olarak uygulanan egzersizin AST, ALT ve GGT üzerinde herhangi bir ekstra değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır (p>0,05). Bu çalışmanın bulguları; fazla kilolu ve obez bireylerde diyetin vücut kompozisyonu ve genel sağlık üzerinde pozitif etkisi olduğunu, diyete ek olarak uygulanan orta şiddette direnç egzersizinin ise ilave bir etkisinin olmadığını göstermiştir.

DiyetEgzersizGlükoz+7
Funda Büşra Dumankaya
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İntensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisi

Diyabetes Mellitus dünyada artarak yaygınlaşan ciddi bir kronik hastalıktır. Diyabetli bireylerin tedavisinde çeşitli beslenme yöntemleri kullanılmaktadır. Karbonhidrat sayımı yöntemi diyabetli bireylere özgürlük tanımaktadır. Bu araştırma, intensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisinin belirlenmesi amacıyla, tip 1 diyabeti olan 30 yetişkin birey ile yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 18.07.2016-06.03.2017 tarihleri arasında Ege Diyabetliler Derneği ve İzmir Ekol Hastanesi Beslenme ve Diyet polikliniğine başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden ve belirlenen araştırma kriterlerine uyan bireyler (15 kontrol, 15 çalışma) oluşturmuştur. Veri toplanmasında; literatür doğrultusunda geliştirilen Birey Tanımlama Formu, Besin Tüketim ve Kan Şekeri Kayıtları Formu, Beslenme Değerlendirme Formu, Metabolik Kontrol Değişkenler Formu ve WHO İyilik Hali Anketi kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarına planlı eğitim verilmiş olup elde edilen bulgular yönünden gruplar karşılaştırılmıştır. Araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının metabolik kontrol ve iyilik hali sonuçları karşılaştırıldığında; çalışma grubunda daha iyi metabolik kontrol sağlandığı görülmüştür. Çalışma grubunda; HbA1c ve total kolesterol değerinin kontrol grubuna göre daha fazla azaldığı saptanmıştır. Ayrıca çalışma grubunda depresyon ve anksiyete puanlarının azaldığı, enerji, pozitif iyilik hali ve genel iyilik halinin ise arttığı görülmüştür.

BeslenmeDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+4
Simge Şenman Altun
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik hastalarda deliryum etiyolojisinde metabolik sorunların incelenmesi

Amaç: Yaşlılıkta sık olarak karşımıza çıkan deliryum geriatrik acillerden bir tanesidir. Yaşlı hastalarda deliryum yüksek morbidite ve mortalite ile seyreder. Deliryum için risk faktörleri, presipite edici ve predispozan faktörler olmak üzere ikiye ayrılır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi (KLP) Bilim Dalınca deliryum ön tanısı ile değerlendirilmiş geriatrik hastalarda deliryumun hızlandırıcı faktörlerinden olan metabolik değerlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: EÜTF, KLP Bilim Dalınca 2005-2013 tarihleri içerisinde Konsültasyon Liyezon Bilim Dalına yönlendirilmiş 65 yaş üzeri 1465 hastanın tanı ve tedavi kartları retrospektif olarak tarandı, sağ kalım bilgisine ve laboratuar verilerine ulaşılan 65 yaş ve üzeri tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. İlk aşamada DSM-IV (Diagnostic Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition, Text Revision Criteria)'e göre deliryum tanısı konmuş olan hastaların demografik verileri, başvuru şekli (ayaktan başvuru, yatan hasta), kişinin yattığı klinik belirlendi. Hastaların metabolik olarak değerlendirilmesi için hemoglobin, lökosit, hematokrit, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, sedimentasyon, CRP, üre, kreatinin, glukoz, vitamin B12, TSH ve T4 değerleri SPSS 20'ye kaydedildi. Sayısal değişkenlere ait tanımlayıcı sonuçlar için ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenlerde sıklık ve yüzdelikleri verildi. Bulgular: Toplam 1435 olmak üzere sağ kalım laboratuvar bilgisine ulaşılan 1146 hasta çalışmaya dahil edildi. Deliryum tanısı alan 285 ve deliryum tanısı almayan 861 hastanın laboratuvar verilerine ulaşıldı. Deliryum sıklığı % 25. 5 saptandı. Mortalite açısından karşılaştırıldığında, deliryumu olan grupta birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci yıllarda mortalitenin anlamlı olarak artış gösterdiği görüldü (p<0,0001). Albumin, sodyum, potasyum, kalsiyum, kreatinin, açlık kan şekeri ve CRP değerleri deliryum tanısı alan ve almayan hastalarda ortalama ve yüzdelik değerleri açısından karşılaştırıldı. Deliryumu olan hastaların % 63' ünde anemi, % 33'ünde lökositoz, % 28' inde hiponatremi, % 47'sinin serum kreatininde yükseklik, % 90' ında CRP' de yükseklik, % 60' ında hipoalbuminemi, % 51'ünde hipokalsemi, % 53'ünde hiperglisemi görüldü. Sonuç: Deliryum tanısının varlığı herşeyden bağımsız olarak mortaliteyi arttırmaktadır. Çalışmamızda deliryum tanısı olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında hiponatremi, hipopotasemi, hipoalbuminemi, hipokalsemi, böbrek işlevlerinde bozukluk, hiperglisemi, enfeksiyon varlığı, anemi gibi metabolik durumların deliryum için hızlandırıcı faktörler arasında olduğu görüldü. Deliryum tanısında psikiyatri-geriatri işbirliği ve etiyolojide önemli metabolik sorunların doğru bir şekilde araştırılması hayat kurtarıcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Yaşlılarda deliryum, mortalite, metabolik durumlar

DeliryumGeriatriMetabolizma+2
Çiğdem Dinçkal
Ege University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli obez hastalarda armband ölçümleri ile kişiye özel hazırlanmış diyet tedavisinin metabolik kontrol üzerine etkisi

Diyabetik obez hastalarda armband (metabolik holter) ölçümleriile kişiye özel hazırlanmış diyet tedavisinin metabolik kontrol üzerine etkisi. Araştırma İzmir Özel Çankaya Tıp Merkezi'nde beslenme ve diyet bölümüne yönlendirilen diyabetli hastaların armband ölçümleri ile kişiye özel diyet tedavisinin metabolik kontrol üzerine etkisini araştırmak amacı ile 2013 Kasım-2014 Ağustos tarihlerinde yapılmıştır. Çalışmaya katılan diyabetli bireylerin 20-70 yaş arası, BKI>27 ve hba1c>7 şartlarını sağlaması göz önünde bulundurulmuş, bu özellikleri sağlayan ilk 20 hasta onayları alınarak çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların metabolik holter cihazı ile fiziksel aktivite düzeyleri ve enerji tüketimleri hakkında bilgi edinilerek, bireye özel bir diyet programı oluşturulmuş, haftalık kontrollerle bireyin diyete uyumu ve fiziksel aktivite artışı desteklenmiştir. Katılımcılar haftalık diyet takipleri ve ayda 1 kez olmak üzere toplamda 3 kez holter ölçümleri ile toplamda 3 ay boyunca kontrol altında tutulmuştur. Daha sonraki 3 ay boyunca katılımcılar ile aylık kontroller kesilmiş, 6. ay sonunda hastalar tekrar kontrole çağrılmıştır. Katılımcıların biyokimyasal bulguları çalışma başında, ortasında ve sonunda tıp merkezi bünyesinde değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda, katılımcıların başlangıca göre hba1c değerleri (başlangıç: 8.71, 3. Ay:7.06, 6.ay: 7.14), Akş değerleri( başl: 199.6, 3. Ay :143.60 6. Ay: 152.85), Tkş değerlerinde (başl.:261.3, 3. Ay :142.55, 6. Ay: 144.6) anlamlı azalmalar tespit edilmiştir.(p<0.05) Çalışma başına göre diyabetlilerin ağırlıklarında.(Başl.: 92,3kg; 3. Ay: 87.33kg, 6. ay: 86.98kg), BKIdeğerlerinde(Başl.:34.76, 3. Ay: 32.86, 6. Ay: 32.69) ve yağ kütlelerinde(Başl.:36.06, 3. Ay:31.30, 6. ay:30.82) istatistiksel açıdan anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Katılımcıların lipid profillerinden HDL ve LDL değerleri çalışma sonunda anlamlı değişim göstermezken; total kolesterol ve trigliserit değerleri çalışma başına göre istatistiksel açıdan anlamlı azalmalar göstermiştir. Katılımcılara takılan armband cihazı ölçüm sonuçlarında total enerji tüketimi (Başl.:2582.15; 1. Ay sonu: 2610.75, 2. Ay sonu: 2694.30), aktif enerji tüketimi (Başl.:361.70; 1. Ay sonu: 404.20, 2. Ay sonu: 468.75), aktif enerji süresi (Başl.: 1:08:42 saat:dakika:saniye,1. Ay sonu: 1:15:51 saat:dakika:saniye, 2. Ay sonu: 1:30:03 saat:dakika:saniye), adım sayısı.(Başl.:6592;1. Ay sonu: 8366, 2. Ay sonu: 8411), Met değeri (Başl.:1.24;1. Ay sonu: 1.27, 2. Ay sonu: 1.32), başlangıca göre, 1. ay ve 2. ay sonunda artış göstermesine rağmen istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır. Uyku süreleri (Başl.: 6:37:21 saat:dakika:saniye ,1. Ay sonu: 6:33:15 saat:dakika:saniye, 2. Ay sonu: 6:36:30 saat:dakika:saniye) ve uzanma süreleri (Başl.: 8:33:05 saat:dakika:saniye ,1. Ay sonu: 8:24:51 saat:dakika:saniye, 2. Ay sonu: 8:09:30 saat:dakika:saniye), zamanla istatistiksel açıdan anlamlı değişimler göstermemiştir (p>0,05). Çalışma sonucunda kişiye özel hazırlanmış tıbbi beslenme programı ve sıkı kontrolün metabolik kontrolü sağlamada etkili bir yöntem olduğu görülmüştür. Diyabet hastalarının diyete uyum ve motivasyonunu sağlamada sıkı takip ve yapılan ölçümlerin etkili olabileceği düşünülmüştür. Metabolik holter ile yaptığımız ölçüm sonuçları anlamlı değişimler göstermemiştir; buna rağmen hastanın aktivite düzeyini tahmin etmede diyet programındaki enerji hesaplaması açısından faydalı olmuştur. Bireylerin fiziksel aktivite düzeyini arttırma ve diyete uyumunu daha kolaylaştırmak adına yapılacak yeni ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:diabet (diyabet); Armband (kolbandı, metabolik holter) ; diet (diyet); metabolik kontrol (metabolic control).

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diyet+5
Fadime Gül Alkaya
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı tip 2 diabetes mellitus hastalarının tanı anındaki metabolik parametreleri

Giriş ve amaç: Tip 2 diabetes mellitus (DM) tüm dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olup hala teşhisinde geç kalınmaktadır. Bu çalışmamızda yeni tanı alan diyabet hastalarının tanı anındaki risk faktörlerlerini, demografik özelliklerini ve metabolik parametrelerini incelemek, erken tanının önemi konusunda farkındalık yaratmak, daha erken diyabet tanısı konulabilecek stratejiler geliştirilmesini vurgulamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma retrospektif arşiv taraması olarak planlandı. Çalışmaya; etik kurul onayı sonrası 1 Ocak 2018 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğe başvuran, son 6 ay içerisinde DM tanısı alan, 18 yaş ve üzeri 200 hasta dahil edildi. Daha önceden bilinen diyabeti olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların başvuru anındaki demografik özellikleri, diyabetik semptom durumları ve metabolik parametreleri tıbbi kayıtlar incelenerek toplandı. Diyabet tanısı alan hastalardaki sürekli değişkenlere ilişkin değerlerin betimsel istatistikleri (mean, max, standart sapma) incelenmiştir. Diyabet tanısı alan hastalara ilişkin incelenen süreksiz değişkenlere ilişkin dağılımların frekans (f) ve yüzde (%) değerleri hesaplanmıştır Semptom durumlarına göre HbA1c değerlerinin karşılaştırılması için t-testi yapılmıştır. T-testi analizi öncesinde HbA1c değerlerinin çarpıklık basıklık değerleri incelenmiş ±1 aralığında olduğu belirlenmiştir. Buna göre normal dağılım varsayımı karşılanmıştır Bulgular: 200 hastanın tıbbi kayıtları incelendi. Yaş ortalaması 54,18 yıl, vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 34,66 kg/m2, bel çevresi ortalaması 102,07 cm, açlık kan şekeri (AKŞ) ortalaması 196,97 mg/dL, HbA1c değeri ortalaması 8,78 mmol/mol, total kolesterol düzeyi ortalaması 206,97 mg/dL, düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ortalaması 124,95 mg/dL olarak saptandı. Hastaların sistolik kan basıncı ortalaması 136,55 mmHg, diastolik kan basıncı ortalaması 84,45 mmHg olarak saptanmıştır. Asemptomatik hastalarda (n=160) HbA1c ortalaması 8,22 mmol/mol (mean), DM semptomu olan hastalarda ise (n= 40) bu ortalama 11,03 mmol/mol olarak tespit edilmiştir. Semptomatik ve asemptomatik grupların HbA1c değer ortalamaları arasındaki fark anlamlı olarak saptanmıştır. Verilere göre hastaların 158'i (%79) AKŞ ( ≥126 mg/dl) ile DM tanısı almıştır. Yeni diyabet tanısı alan hastaların tümünde en az 1 risk faktörü bulunduğu, hastaların %96'lık önemli bir kısmında 2 ve daha fazla, diyabet gelişimi açısından riskin arttığı durum saptanmıştır. HbA1c değeri 6,5 mmol/mol ve üzerinde olan (n=158, %79) kişilerden 121'i asemptomatik hastalardan (%76,58), 37'si semptomatik hastalardan (%23,41) oluşmaktadır. Semptom durumuna göre HbA1c değerinin 6,5 mmol/mol'den yüksek olma durumları arasındaki bu dağılım da anlamlı bir farklılık göstermektedir (.ꭕ2 =5,49 , p= 0,02). Tartışma ve Sonuç: Bu bulgular ışığında yeni DM tanısı alan hastaların büyük çoğunluğunun asemptomatik olduğu, tanı anında DM taraması için belirlenen risk faktörlerinden birçoğuna hali hazırda sahip olmalarına rağmen uygulanan diyabet taramasına yönelik tetkiklerle değil, rastlantısal olarak diyabetleri saptandığı ve hastalarımızın tanı anındaki HBA1c değerleri göz önüne alındığında hala önemli bir oranda tanı da gecikme olduğu görülmüştür. Diyabet tarama programlarında düzenlemeye, toplum ve sağlık çalışanlarının bilinçlendirilmesine yönelik girişimlere ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yeni Tanı Diyabet, HBA1c, Diyabet Tarama Programı

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Metabolizma+1
Merve Nur Ak Hoşhan
Balıkesir University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kuru dönemde sıcak stresine maruz kalan süt inekleri ve buzağılarında metabolik değişimler, yangısal yanıt ve oksidatif stres durumunun belirlenmesi

Bu doktora tez çalışmasında kuru dönem sıcak stresine maruz kalan süt ineklerinde ve doğan buzağılarında oksidatif stres, metabolik ve yangısal parametrelerin değişimleri ve ineklerin sağlık ve süt verimleri izlendi. Çalışmada, kuru dönemde sıcak stresine maruz kalan (yaz; n=25) ve normal iklim koşullarında bulunan (kış; n=28), laktasyon sayısı 2-5, vücut kondüsyon skoru 3,0 – 3,5 aralığında, sağlıklı, toplam 53 baş Holstein inek kullanıldı. İneklerden beklenen buzağılama tarihinden 21 gün önce ve doğum anında; buzağılardan doğumdan hemen sonra (kolostrum tüketmeden önce) ve 24'üncü saatte, antikoagulant içermeyen, steril vakumlu tüplere kan örneği toplandı. Kolostrum örnekleri ilk sağımda elde edilen kolostrumdan alındı. Kan serumları 3500 rpm santrifüj edilerek ayrıldı. İneklerin ve buzağıların kan serumu örneklerinde yangısal parametreler (interlökin (IL)-17A, IL-10, IL-6, IL-1β, tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), interferon gama (IFN-γ), haptoglobulin), oksidatif stres göstergeleri (nitrik oksit (NO), paraoksanaz (PON), toplam antioksidan kapasite (TAS), toplam oksidan kapasite (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz, süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA)) ve metabolik parametreler (toplam protein (TP), albümin, kreatinin, kolesterol, bilirubin, alkalen fosfataz (ALP)) değerlendirildi. Kolostrum örneklerinde laktoferrin ve immunoglobulin G (IgG) düzeyleri; buzağıların 24'üncü saat kan serumu örneklerinde IgG düzeyi araştırıldı. İneklerin solunum sayısı, rektum sıcaklığı, gebelik süresi, buzağı doğum ağırlığı, kolostrum miktarı ve kalitesi (Brix yüzdesi), postpartum dönem sağlık sorunları ve süt verimi kayıt edildi. Araştırılan parametrelerin istatistiki olarak farklılık düzeyi iki yönlü varyans analizi kullanılarak değerlendirildi. Sıcak stresine maruz kalan ineklerin solunum sayısı (sırasıyla 70,8+13,3; 42,4+6,8) ve rektum sıcaklığı düzeyleri belirgin olarak yüksekti (sırasıyla 39,6+0,4; 39,0+0,3 °C). Sıcak stresine maruz kalan ineklerin, normal iklim koşullarındaki ineklere göre gebelik süresinin ortalama 7 gün kısaldığı (sırasıyla 270,21±6,69 gün; 277,44±4,26 gün) ve kolostrum IgG düzeyinin düştüğü gözlendi (sırasıyla 154,17±56,96 mg/dl; 224,51±91,10 mg/dl). Ayrıca, sıcak stresime maruz kalan ineklerin metritis/klinik endometritis prevalansının daha yüksek olduğu belirlendi. Sıcak stresine maruz kalan ineklerin serum ALP, kolesterol, IL-10, TNF-α, OSI ve katalaz düzeyleri belirgin olarak düşerken; serum TP, MDA, NO, SOD ve GSH-Px düzeylerinin belirgin olarak yüksek olduğu belirlendi. Sıcak stresine maruz kalan ineklerin buzağılarında serum ALP aktivitesi belirgin olarak düşerken; serum NO, MDA, katalaz, IL-6, IL-17A, IL-1β, IL-10, haptoglobin düzeylerinin belirgin olarak yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak kuru dönem sıcak stresinin, 1) süt ineklerinde oksidatif stresi tetiklediği ve metabolik süreçleri bozduğu; 2) intrauterin hayatta sıcak stresi yaşayan buzağılarda oksidatif stresi ve yangısal reaksiyonları tetiklediği; 3) ineklerin postpartum dönem sağlık sorunlarının prevalansını ve verim kayıplarını arttırdığı belirlendi.

BuzağılarMetabolizmaOksidatif stres+4
Mehmet Akköse
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Metabolik sendrom/hipotalamik obez hayvan modelinde neuromedin u'nun glikoz metabolizması üzerine olan etkilerin araştırılması

İnsulin sekresyonu ve karbonhidrat metabolizması üzerine olumsuz etkilere sahip, proksimal bağırsaklardan sekrete edildiği düşünülen hormonlara genel olarak dekretin adı verilmektedir. Bu güne kadar tanımlanan bir dekretin hormon tesbit edilmemişse de Neuromedin U (NMU)'nun olası bir aday olduğu ileri sürülmüştür. Çalışmamızda monosodyum glutamat (MSG) ile oluşturduğumuz metabolik sendrom/ hipotalamik obezite modelinde sistemik dolaşımdaki NMU düzeylerini ve Oral Glikoz Tolerans Testi'ne (OGTT) cevaben bu düzeylerin nasıl değiştiğini araştırmayı planladık. Ayrıca NMU'nun gastrointestinal sistemin proksimal ve distal kısımlarındaki ekspresyonunu inceleyerek, bu ekspresyonun MetS/HO modelinde olası değişikliğini araştırmayı planladık. Bu amaçla yenidoğan sıçanlara 10 gün boyunca, gün aşırı subkutan olarak MSG (4mg/g/vücut ağırlığı) enjeksiyonu, diğer bir grup yenidoğan sıçana ise aynı şekilde %0.9'luk izotonik enjeksiyonu yapılarak Kontrol (K) ve metabolik sendrom/hipotalamik obez (MetS/HO) grupları oluşturulmuştur. Bu işlemden sonra hayvanlar ad libitum olarak 5 ay boyunca beslenerek MetS/HO modelinin gelişmesi beklenmiş ve vücut ağırlıkları takip edilmiştir. Bu sürenin sonunda ise kan lipid profillleri, Lee indeksi, bazal ve OGTT'ye verilen glikoz, insulin ve NMU yanıtları ölçülmüştür. Bazal glikoz ve insulin değerlerinden HOMA-R skoru hesap edilmiştir. Sakrifikasyondan sonra perigonadal ve retroperitoneal yağları çıkartılarak abdominal obezite, dudedonum jejunum ve distal bağırsak çıkartılarak bağırsak NMU ekspresyonu değerlendirilmesi yapılmıştır. Sonuçlarımız obezitenin göstergesi olan Lee indeksinde anlamlı olmayan bir artışı, abdominal obezitede ise istatiksel olarak önemli bir artışı göstermiştir. MetS/HO modeli hayvanlarda hiperglisemi ve hipoinsülinemi ile karakterize diyabete mellitus bulgusu saptanmıştır. OGTT'ye yanıt olarak kan şekerleri daha da artmış ve gerekli insulin yanıtını veremedikleri izlenmiştir. Lipid profilleri bozulmuş iken, bazal plazma NMU düzeyleri arasında bir fark bulunamamıştır. OGGT'ye verilen NMU yanıtları, bazal ve 30. dakikalarda gruplar arasında farklı değilken 60. dakikada K grubunun MetS/HO grubuna göre anlamlı olarak düşük NMU yanıtı verdiği izlenmiştir. Gastrointesinal yolda NMU ekpresyonun ise her iki grupta benzer şekilde proksimalden distale doğru azaldığı tesbit edilmiştir. Sonuç olarak MetS/HO modelinde NMU'nun gerek plazma düzeyleri gerek Gastrointestinal kanal boyunca dağılımı açısından bariz farklar bulamadık. Sonuçlarımızın NMU'nu decretin gibi fonksiyon görmediğini ileri süren yayınları teyit eder nitelikte olduğunu düşünmekteyiz.

DekretinHayvan deneyleriMetabolik sendrom+5
İsmail Hakkı Akbudak
Pamukkale University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal osteoporozda denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerine etkisi

Denosumab postmenopozal osteoporozun tedavisinde kullanılan RANKL'a karşı geliştirilmiş bir monoklonal antikordur. RANK/RANKL/OPG döngüsü hem immün sistem hem osteoporoz üzerine etkilidir. Bazı RANK mutasyonları hipogamaglobulinemi ile seyreder. RANK/RANKL yolağının insülin direnci ve hepatosteatoz gelişiminde aracı olabileceğini düşündüren çalışmalar mevcuttur. Ancak, denosumabın inflamasyon ve immünite üzerine olan klinik etkileri yeterince bilinmemektedir. Biz bu çalışmada denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerindeki etkilerini araştırmayı hedefledik. Çalışmamızda Kasım 2021-Mart 2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Bünyesindeki polikliniklere başvuran veya servislerinde takip edilen, 50 yaşın üzerinde, en az bir yıldır menapozda olan, kemik mineral yoğunluğu ölçümünde lomber vertebra veya kalça T skoru -2,5 ve altında olan veya frajilite kırığı öyküsü olan ve diğer tedavileri kullanamıyor ve onlara cevapsız olan 30 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda bakılan; tam kan sayımı, nötrofil/lenfosit oranı, sedimentasyon, CRP, fibrinojen, ferritin, prokalsitonin, D-dimer, homosistein, açlık kan şekeri, insülin, HOMA-IR, LDL, HDL, trigliserid, Lp(a), kalsiyum, albümin, fosfor, parathormon, alkalen fosfataz parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda denosumab uygulaması öncesi ve sonrası bakılan metabolik parametreler arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Kalsiyum(p=0,003), fosfor(p<0,001) düzeylerinde ve albumin(p=0,005) düzeyinde anlamlı azalma saptandı. Parathormon değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı(p<0,001). Denosumab uygulaması öncesi ve uygulama sonrası bakılan lökosit(p=0,042), nötrofil(p=0,042) ve monosit(p=0,034) değerlerinde anlamlı azalma saptandı. Çalışmamızda denosumab tedavisinin metabolik parametreler üzerine etkisinin olmadığı; nötrofil ve monosit değerlerini azaltarak inflamasyon üzerinde etkisi olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Postmenopozal osteoporoz, denosumab, inflamasyon

DenosumabMetabolizmaNükleer faktör-kappa B+4
Gizem Gök Sarica
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, total oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisinin incelenmesi

ÖZETAEROBİK EGZERSİZİN SEDANTER BAYANLARDA VÜCUT KOMPOZİSYONU, BAZAL METABOLİZMA HIZI, TOTAL OKSİDAN VE ANTİOKSİDAN KAPASİTE ÜZERİNE ETKİSİNİN İNCELENMESİBu çalışma 8 haftalık aerobik egzersizin sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite üzerine etkisini incelemek amacıyla yapıldı.Araştırmaya katılan 40 gönüllü, yaş ortalaması 40.30±4.47 olan kontrol grubu (KG) (n=20) ve yaş ortalaması 41.05±3.26 olan egzersiz grubu (EG) (n=20) olmak üzere random yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna egzersiz yaptırılmazken, egzersiz grubuna 8 hafta süresince, haftada 3 gün, günde 1 saat aerobik-koş-yürü egzersizleri yaptırıldı. Tüm deneklerin çalışma öncesi ve sonrası vücut kompozisyonu, bazal metabolizma hızı (BMH), toplam oksidan kapasite (TOK) ve toplam antioksidan kapasite (TAK) ölçümleri alındı. EG ve KG arasında yaş, boy ve kilo bakımından fark olup olmadığının belirlenmesi amacıyla Mann ? Whitney U testi kullanıldı. Verilerin normal dağılıma uygun olup olmadığı Kolmogorov Smirnov testi ile incelendi. Ön test?son test değişiminin EG ve KG'ye göre karşılaştırılması için tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Tüm istatistik analizler SPSS paket programında yapıldı ve anlamlılık düzeyi 0.05 olarak alındı.Bulgulara göre kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut yağ yüzdesi (VYY), yağsız vücut kitlesi (YVK), çevre ölçümleri, bel kalça oranı (BKO), segmental vücut kompozisyonu, deri kıvrımı kalınlığı, BMH, TAK ve TOK ölçümlerinin tümünde son test ölçümlerine göre EG lehine anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). VKİ değerinin EG' nda 29.62±3.78 kg/m2'den, 28.47±3.74 kg/m2'ye düştüğü tespit edildi ve ön test sonuçlarına göre EG' nda % 3.11 oranında azalma, KG' nda ise % 0.38 oranında artış olduğu saptandı. YVK değeri EG' nda 50.62±5.41 kg'dan 51.55±5.95 kg'a, BMH değeri 1308±201.8 kcal' den 1409±218.3 kcal' e yükseldi. TAK değeri EG' nda 2.10±0.01 ?mol' den, 2.35±0.06 ?mol' e çıkarken, KG' nda anlamlı bir değişim oluşmadı. TOK değerinde ise KG' nda 5.95±1.41 mmol' den 5.64±1.67 mmol' e düşerken, EG' nda 6.33±1.23 mmol' den 3.48±1.94 mmol' e düşerek anlamlı bir değişim tespit edildi (p<0.05).Sonuç olarak 8 haftalık, koş-yürü tarzı aerobik egzersizlerin, sedanter bayanlarda vücut kompozisyonu parametrelerini olumlu yönde değiştirdiği, bazal metabolizmayı hızlandırdığı, toplam oksidan ve antioksidan kapasite değerlerini de anlamlı yönde değiştirdiği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Sedanter Bayan, Aerobik Egzersiz, Vücut Kompozisyonu, Bazal Metabolizma Hızı, Toplam Oksidan Kapasite, Toplam Antioksidan Kapasite.

AntioksidanlarEgzersizKadınlar+5
Fatma Kızılay
İnönü University · Institute of Health Sciences
2012
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitus gelişen ve gelişmeyen polikistik over sendromlu hastaların gebelik öncesi metabolik durumlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada polikistik over sendromu tanısı olup da gebeliklerinde GDM gelişen ve gelişmeyen hastaların gebelik öncesi metabolik durumlarının karşılaştırılması ve polikistik over sendromlu hastalarda gebelikte GDM gelişme riskini belirleyen bağımsız değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: 2007 ile 2012 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji ve İnfertilite polikliniklerine başvurmuş ve revize Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı almış olan hastalar geriye dönük olarak tarandı. PKOS olguları arasından gebe kalan hastalar telefon ile aranarak tespit edildi. Gebelik elde etmiş olup da takipleri için İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe polikliniğine başvurmamış olan hastaların gebelik bilgilerine telefon ile ulaşıldı. Gebeliğinde GDM gelişmiş ve gelişmemiş hastaların gebelik öncesi yaş, VKİ, biyokimyasal ve hormonal profilleri ve gebelik sonuçları karşılaştırıldı. İstatistiksel yöntem olarak Ki-Kare testi, Mann- Whitney-U testi ve Wilcoxon testi kullanıldı. Bulgular: Gebeliğinde GDM gelişen ve gelişmeyen PKOS olgularının gebelik öncesi metabolik parametrelerinin karşılaştırılması sonucunda ortalama yaş, VKİ, VLDL, trigliserit, açlık insülin, c-peptid, OGTT?de 1. saat ve 2. saat glukoz düzeyleri, HOMA-IR değerleri ve yenidoğanın doğum ağırlığı GDM gelişen grupta anlamlı olarak yüksek saptandı. Ortalama HDL ise GDM gelişen grupta daha düşük bulundu. Ortalama CRP düzeyi, hormon profili, ortalama açlık kan şekeri, LDL kolesterol, total kolesterol değerleri ve doğum şekli açısından ise iki grup arasında fark gözlenmedi. GDM gelişen grubun %74,07?sinde glukoz intoleransı saptanırken GDM gelişmeyen grupta bu oran %6,66 idi. Çoklu lojistik regresyon analizine göre VKİ?nin GDM gelişimini öngörmede en güçlü faktör olduğu saptandı (OR: 2,831, %95 CI: 1,234-6,495). GDM gelişiminin ikinci bağımsız belirteci de OGTT?de artmış 2. saat kan şekeri idi (OR: 1,119, %95 CI: 1,026-1,221). Sonuçlar: Gebeliklerinde GDM gelişen PKOS olgularında gebelik öncesi metabolik parametrelerden yaş, VKİ, lipid profili ve glukoz metabolizması gebeliklerinde GDM gelişmeyen PKOS olgularından anlamlı olarak farklıdır. Obezite ve glukoz intoleransı PKOS olgularında GDM gelişimini belirleyen bağımsız değişkenlerdir. Anahtar kelimeler: Polikistik over sendromu, Gestasyonel diabetes mellitus, glukoz intoleransı, insülin direnci, obezite

Diabet-gebelik sırasındaGebelikGlükoz tolerans testi+4
Senem Arda Düz
İnönü University
2013
10

Related subjects