Neoplazm metastazları

Bu konu başlığı altında 212 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pelvik halka malign kemik metastazlarının tedavisinde radyofrekans ablasyon ve çimentolama kombine tedavisinin başarısı ve güvenilirliği

Akciğer ve karaciğerden sonra malign tümörlerin en sık metastaz yaptıkları organlardan biri kemiktir. Malign tümöerlerde görülen kemik metastazları ciddi morbidite yaratan ağrı ve yürüme problemleri gibi sıkıntılara neden olmaktadır. Malign metastazlara bağlı kronik kemik ağrısının yönetiminde cerrahi, radyasyon tedavisi (RT), medikal tedaviler ve ablasyon tedavileri gibi çok yönlü ve çok disiplinli bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Ağrı palyasyonunda medikal tedavilere dirençli hastalarda minimal invaziv cerrahi işlemlerin gün geçtikçe önemi artmaktadır. Bu tez kapsamında temel olarak kombine perkütan RF ablasyon ve çimentolama, malign pelvis ve sakrum metastazlarının ağrı palyasyonu ve hastaların fonksiyonel kapasitesinin artırılmasında etkin bir tedavi olduğunun gösterilmesi hedeflenmiştir. Çalışma kapsamında Ocak 2014 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi' nde ameliyat edilen pelvik kemiklere ve sakruma kemik metastazı olan malign tümöre sahip 20 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların tamamı RF ablasyon ve çimentolama tedavilerinin kombine uygulandığı, 18 yaşın üzerinde, 1 ay üzerinde yaşam beklentisi olan, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrasındaki ilk 1 ay takipleri mevcut olan hastalardan seçildi. Hasta kayıtları üzerinden hastaların ameliyat öncesi ve sonraki kontrollerindeki VAS, Karnofsky Performans ve MSTS skorları hesaplandı. Ayrıca hastaların ameliyat öncesi ve sonraki kontrollerindeki yürüme kapasitesi; merdiven çıkabilme, toplu taşıma kullanabilme, çorap giyebilme kabiliyetleri; destek cihaz kullanımı ve topallama durumları değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrasında aldıkları KT, RT ve bifosfonat tedavileri tespit edildi. Çalışmada ameliyat öncesi VAS değeri ortalaması 7,15 (Ss=2,834), ameliyat sonrası ilk kontrol VAS değeri ortalaması 4,7 (Ss=1,922), 3. aydaki VAS değeri ortalaması 3,06 (Ss=2,323), 6. aydaki VAS değeri ortalaması 2,17 (Ss=2,443) ve 12. aydaki VAS değeri ortalaması 2,5 (Ss=3,423) olarak hesaplanmıştır. Ameliyat öncesi değerle ameliyat sonrası 3., 6. ve 12. aylardaki değerler arasındaki azalma ise anlamlı olarak bulunmuştur (p=0,006). Hastaların ameliyat öncesi Karnofsky Performans (KP) değeri ortalaması 61,5 (Ss=25,189), 3. aydaki KP değeri ortalaması 81,88 (Ss=19,738), 6. aydaki KP değeri ortalaması 86,670 (Ss=10,731) ve 12. aydaki KP değeri ortalaması 83,75 (Ss=16,850) olarak hesaplanmıştır. Ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası KP değerleri karşılaştırıldığında 3., 6. ve 12. ay değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Ameliyat sonrası MSTS değerlerinde ameliyat öncesine göre yükselme görüldüğü halde istatistiksel anlamlı bulunmamıştır (p=0.083). Hastaların ameliyat öncesine göre sonraki takiplerinde merdiven çıkabilme ve yürüme kapasitelerinde artış gözlenirken destek cihaz kullanımı belirgin şekilde azalmıştır. Lezyon dışına çimento sızıntısı hastaların 5' inde (%25,0) gözlenmiş ve hastalarda buna bağlı semptom görülmemiştir. Lezyonun çimento doluluk oranı ortalaması 0,708±0,236 (0,18-1,0) olarak bulunmuştur. Lezyon doluluk oranı ile VAS, KP ölçeği ve MSTS skorları arasındaki korelasyon ilişkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). 3. aydaki MSTS ölçümü ile yaş arasında r=-0.577 negatif yönde, orta (p=0,019<0.05); KP değerinin ameliyat sonrası 3. aydaki değeri ile yaş arasında r=-0.796 negatif yönde yüksek (p=0,000<0.05) düzeyde korelasyon bulunmuştur. Yaş ile VAS arasındaki korelasyon ilişkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmamızda kombine RF ablasyon ve perkütan çimentolama tedavisinin ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkin bir tedavi olduğu gösterilmiştir. Hastaların fonksiyonel durumlarını araştıran çalışmaların oldukça yetersiz sayıda olduğunu göz önüne alındığında çalışmamızda bunun 2 farklı skorla bunun değerlendirilmiş olması önem arz etmektedir. Yaş, lezyon doluluk oranı, çimento sızıntısı gibi değişkenlerin ağrı ve fonksiyonel skorlar üzerine etkileri değerlendirilmiş ve sonraki çalışmalara öncü olması bakımından önemli sonuçlara ulaşılmıştır.

AblasyonKemik hastalıklarıKemik neoplazmları+5
Ali Okan Gazeloğlu
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik renal hücreli kanser hastalarında SMARCA-4 ve LAG-3 ekspresyonunun nivolumab tedavi yanıtına etkisi

Günümüzde metastatik renal hücreli kanser tedavisinde immünoterapi ajanları sıklıkla kullanılmaktadır. İmmünoterapi yanıtını öngörebilecek biyobelirteç bulma yönündeki çalışmalar devam etmektedir; ancak henüz klinik uygulamalarımızda yol gösterecek bir biyobelirteç bulunamamıştır. SMARCA-4, kromatin remodelingden sorumlu gen olan SWI/SNF1 ailesinin bir parçasıdır ve bu gendeki mutasyonlar sonrasında oluşan nadir kanser gruplarında yapılan çalışmalarda immünoterapi ile yanıt alınabileceği saptanmıştır. LAG-3 (Lenfosit aktivasyon gen-3) son dönemde üzerinde çalışmalar yapılan immün kontrol noktası inhibitörlerinden biridir. Çalışmamızda tümör dokusundaki SMARCA-4 ve LAG-3 ekspresyonunun metastatik renal hücreli kanser hastalarında nivolumab tedavisine yanıt ile ilişkisi araştırılmıştır. Üniversitemizde metastatik renal hücreli kanser tanısı ile nivolumab tedavisi alan ve patoloji preparatları olan 72 hasta saptanmıştır. Örnekleri immünohistokimyasal olarak SMARCA-4 ve LAG-3 ile boyanmış ve klinik bulguları ile korele edilmiştir. SMARCA-4 ekpresyon kaybı (SEK) olan grubun nivolumab tedavisi altında genel sağkalımı 41,1 ay (%95 GA 6,4-75,8) iken SMARCA-4 ekspresyonu normal (SEN) olan grubun genel sağkalımı 13,8 ay (%95 GA 0,0-28,2) olarak bulunmuştur (p=0,015). SEK grubunun nivolumab tedavisi altında progresyonsuz sağkalımı 8,7 ay (%95 GA 1,2-16,3) iken SEN grubunun ise 4,3 ay (%95 GA 2,9-5,7) olarak bulunmuştur (p=0,01). Hastalar LAG-3 ekspresyon durumuna göre değerlendirildiğinde iki grup arasında genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım analizlerinde istatistiksel olarak fark saptanmamıştır. Univariat analiz sonucunda genel sağkalım için SMARCA-4 kaybının olmamasının hazard oranı 2,08 (%95 GA 1,1-3,8) (p=0,018) olarak saptanmasına rağmen multivariat analizde bağımsız bir risk faktörü olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak immünohistokimyasal olarak SMARCA-4 ekspresyon kaybı gösterilen hastaların nivolumab tedavisine yanıtı daha iyi olmakla beraber SMARCA-4 kaybı bağımsız bir prognostik faktör olarak gösterilememiştir. Nivolumab tedavi yanıtını öngörebilecek bir biyobelirteç olarak SMARCA-4 ve LAG-3 kullanımı için farklı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Biyobelirteçler-tümörGen ifadesiKarsinoma-renal hücreli+4
Burcu Çelikten Quıgley
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipofraksiyone stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilmiş Uveal Melanom hastalarında tedavi öncesi Manyetik Rezonans Görüntüleme'den elde edilen radyomiks parametrelerinin lokal nüks ve metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısının araştırılması

Uveal melanom yıllık insidansı milyonda 10'un altında olmasına rağmen erişkin döneminde en sık görülen primer intraoküler malign tümördür. Hipofraksiyone streotaktik radyocerrahi son yıllarda uveal melanom tedavisinde alternatif radyoterapi tekniklerine benzer etkinliği; daha düşük maliyeti, cerrahi işlem gerektirmemesi ve kolay ulaşılabilir olması ile ön plana çıkmıştır. Ancak beş yıl içerisinde vakaların yaklaşık %25'inde lokal nüks ve %20'sinde uzak metastaz gelişmektedir. Uveal melanomda prognozu öngörmek için günümüzde AJCC TNM evrelemesinin yanı sıra doku tanısı gerektiren moleküler ve genetik analizler kullanılmaktadır. Tıbbi görüntülerdeki çok boyutlu verilerin sayısal değerlere dönüştürülmesine dayanan radyomiks çalışmalarında birçok kanser için prognostik değeri olan öznitelikler tespit edilmiştir. Bu çalışmada sterotaktik radyocerrahi uygulanmış uveal melanom hastalarında tedavi öncesi MR görüntülerinden elde edilen radyomiks özniteliklerinin lokal nüks ve uzak metastaz gelişmesini öngörmedeki başarısını araştırarak kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunabilecek potansiyel biyobelirteçlerin elde edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 88 olgunun 16'sında 4 yıllık takipte lokal nüks ve yine 16'sında metastaz geliştiği tespit edilmiştir. İki araştırmacı uveal melanom lezyonlarının segmentasyonunu bağımsız olarak elle yapmış ve T1AG, YB-T2AG ve kontrastlı YB-T1AG sekanslarının her birinden 854 olmak üzere toplam 2562 radyomiks özniteliği elde edilmiştir. İki gözlemci arasında korelasyon katsayısı 0.80'in altında olan öznitelikler dışlandığında T1AG için 90; YB-T2AG için 164 ve kontrastlı YBT1AG için 91 öznitelik seçilmiştir. Vakalar %70'i model eğitimi %30'u ise test grubunda kalacak şekilde rastgele ayrılmıştır. Eğitim setinde geliştirilen modellerin performansı test setinde analiz edilmiştir. Elastik ağ regresyon yöntemi ile yapılan öznitelik seçiminde lokal nüks modeli için YBT2AG'den 4 ve T1AG'den 3 olmak üzere 7 öznitelik seçilmiştir. Naive Bayes algoritması kullanılarak geliştirilen modelin test setindeki performansı doğruluk %92(95% CI: 0.75, 0.99), duyarlılık %100, özgüllük %91.6, pozitif kestirim değeri %60 ve negatif kestirim değeri %100 şeklinde bulundu. Metastazı öngörmek içinse tümü YB-T2AG'den olmak üzere 5 öznitelik seçilmiştir. Yine Naive Bayes algoritması ile oluşturulan modelin test setindeki performansında doğruluk %81 (95% CI : 0.62, 0.93), duyarlılık %33, özgüllük %87.5, pozitif kestirim değeri %25, negatif kestirim değeri %91 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar MRG'den elde edilen radyomiks tabanlı makine öğrenmesi modelinin stereotaktik radyocerrrahi (SRS) tedavisi sonrası lokal nüksü öngörerek kişiselleştirilmiş tıbbi yaklaşıma katkıda bulunacak bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğine işaret etmektedir. Ancak bu modelin klinik kullanıma girebilmesi için çok merkezli veri setleri üzerinde doğrulanması gerekmektedir. Metastaz gelişmesini öngörmeyi amaçlayan modelin düşük performansı ise makine öğrenmesi alanında sık karşılaşılan aşırı uyum problemi nedeniyle ortaya çıkmış olabilir. Bunun üstesinden gelmek için daha fazla olgu içeren ve sınıflar arası (metastaz var/yok) dengesizlik bulunmayan veri setleri ile yapılacak çalışmalar yararlı olabilir.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıManyetik rezonans görüntüleme+6
Yusuf Baytar
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastaza bağlı malign distal biliyer darlıklarda endoskopik palyasyon

Distal malign biliyer darlıklar (DMBD) sıklıkla primer olarak bu bölgenin organlarından kaynaklanır [primer-DMBD (p-DMBD)]. Bununla birlikte tümör metastazıyla da olabilmektedir [metastatik-DMBD (m-DMBD)]. Bu çalışmanın amacı m-DMBD'lı hastaların endoskopik palyasyon sonuçlarını, p-DMBD'ı olan hastaların sonuçlarıyla kıyaslamaktır. Kasım 2017 – Nisan 2023 tarihleri arasında DMBD nedeniyle ERKP yapılan m-DMBD'lı hastaların klinik, laboratuvar verileri, endoskopik işlemler, endoskopik drenajın kısa ve uzun dönem sonuçları, komplikasyonları ve hastaların prognozları incelendi. İşlem palyasyon amacıyla yapıldıysa metal stent, cerrahi veya medikal tedavi sonucu beklenene kadar köprü amacıyla yapıldıysa metal stent veya 2 adet 10 fr plastik stent takıldı. m-DMBD'lı grupta 11 [grup 1, yaş: 59 (20-80) yıl, 6 (%54,5) kadın], p-DMBD'lı grupta 15 [grup 2, yaş: 66 (41-83) yıl, 3 (%20) kadın] hasta vardı. Grup 1'de kolon, akciğer, meme, over, multiple myelom, lenfoma, sarkom, prostat tümörlerinin metastazı vardı, grup 2 pankreas ve oddi tümörlerinden oluşmaktaydı. Grup 1'de 7 (%63,6) hastaya metal stent ve 4 (%36,4) hastaya plastik stent takılmışken, grup 2'de bu rakamlar 6 (%40) ve 9 (%60) idi. İşlem sonrası kolanjit (%0 x %0) ve kurtarıcı drenaj ihtiyacı [%0 x 1 (%6,7)] benzerdi. Birinci hafta sonunda total ve direkt bilirubin 'düşme oranı' benzerdi (%56 x %48, p:0.305 ve %63 x %51, p:0.217). Stent açıklık süresi (ölüm, çalışmanın yapıldığı tarih veya re-drenaj ihtiyacına kadar) grup 1'de 3 (0,5-31), grup 2'de 5,3 (0,1-17,5) aydı (p:0.919). Re-drenaj grup 1'de 4 (%36,4), grup 2'de 10 (%66,7) hastada gerekti (p:0.119). Çalışmanın yapıldığı tarihe veya hasta ölümüne kadar grup 1'deki 7 (%63,6) hastanın, grup 2'de 5 (%33,3) hastanın stenti hiç tıkanmadı. Stent açıklığı metal stent takılan hastalarda plastik stent takılanlara göre [grup 1 ve 2 için sırasıyla 6 (%54,5) x 3 (%20) ve 1(%9) x 2(%13)] daha fazla idi. m-DMBD'lı hastalarda endoskopik palyasyon, p-MBD'lı hastalarla benzer etkinlik ve yan etkilere sahiptir. Mümkün olduğu kadar metal stent tercih edilmelidir.

EndoskopiNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+4
Ulvı Shukurzade
Hacettepe University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Neoadjuvan kemoterapi sonrası rezidü meme kanserinde tümör mikroçevresi ve nükssüz sağ kalımındaki ırksal farklılılar

Neoadjuvan kemoterapiden (NAK) sonra rezidü östrojen reseptörü pozitif (Estrogen Receptor,ER+) meme kanseri olan Siyahi kadınlar, Beyaz kadınlara kıyasla daha düşük sağkalıma sahiptir ve meme kanseri sonuçlarında ırksal eşitsizlik görülmektedir. Irksal sağ kalım eşitsizliğini açıklayabilecek faktörlerden biri tümör mikroçevresindeki değişiklikler olabilmektedir. Bu tez çalışmasının hipotezi, "Rezidü ER+/ İnsan Epidermal Büyüme Faktörü Reseptör 2 negatif (Human Epidermal Growth Factor Receptor 2 negative, HER2-) meme kanseri olan hastalarda nükssüz sağ kalımdaki (Distant Recurrence-Free Survival, DRFS) ırksal eşitsizlik, neoadjuvan kemoterapi sonrası tümör mikroçevresindeki artmış pro-metastatik bileşenlerden (makrofaj, mikrovaskülerite, kanser kök hücresi ve tümör mikroçevresi metastaz (Tumor Microenvironment of Metastasis, TMEM) kapısından yoğunluğu) kaynaklanmaktadır". TMEM kapıları (Pan-Mena eksprese eden tümör hücresi, CD68 makrofajlar ve CD31 endotel hücreleri) ve SOX9 eksprese eden kanser kök hücreleri (KKH'ler) için 183 invaziv duktal karsinom örneğini (96 Siyahi kadın, 87 Beyaz kadın) boyadık. Tüm kohortta ve ER+/HER2- alt tipinde Siyahi hastalarda TMEM kapı skoru ve makrofaj yoğunluğu daha yüksekti. TMEM kapı skoru genel olarak bağımsız bir prognostik faktördü. Mikrovasküler yoğunluk ve KKH'lerde ırksal bir farklılık yoktu. Sonuç olarak, NAK sonrası rezidüel kanserli hastalarda yüksek TMEM kapı skoru düşük sağkalım için bağımsız bir prognostik risk faktörüdür. Irksal farklılık, rezidü ER+/HER2- meme kanseri olan Beyaz hastalara kıyasla Siyahi hastalarda kemoterapiye daha belirgin bir pro-metastatik yanıttan kaynaklanıyor olabilir.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMikroçevre+6
Burcu Karadal
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Doksorubisin uygulanan üçlü negatif meme kanserinde taurin in tümör büyüklüğü ve metastaz üzerine etkisi

Üçlü Negatif Meme Kanseri (TNBC) östrojen, progesteron reseptörü ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 eksikliğiyle karakterizedir. Yüksek metastatik potansiyele ve kötü prognoza sahiptir ve bundan dolayı tedavisi diğer meme kanseri türlerine göre daha zordur. Kemoterapi temel tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Doksorubisin (Dox) meme kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ajanlarından biridir. Ancak çeşitli dokularda toksik etkilere neden olmaktadır. Bundan dolayı oluşacak toksik etkileri minimuma indirebilecek ve tedaviye yanıtı artırabilecek ajanların kullanımı büyük önem taşımaktadır. Taurin (Tau) birçok memeli dokusunda bulunan anti-oksidan, anti-kanser işlevlere sahip hücre içi serbest β aminoasitidir. Kanser hücrelerinde apoptoza neden olduğu, tümör büyümesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Çalışmamızda TNBC'de taurinin doksorubisinin apoptotik ve anti-metastatik rolü üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Bu araştırmada 6-8 haftalık 34 adet BALB/c dişi fareler kullanıldı. TNBC hücreleri (4T1) subkutan sol meme içerisine enjekte edilerek solid tümörler oluşturuldu. 21 gün boyunca, Taurin (100 mg/kg i.p.) günlük uygulanırken, Dox (4 mg/kg i.p.) 5 günde bir uygulandı ve 22. gün hayvanlar sakrifiye edildi. Hayvan ağırlıkları her gün, tümör çapı ve hacmi 3 günde bir ölçüldü. Deney sonunda akciğer ve tümör dokuları tartıldı. ELISA ile tümör dokularında apoptotik ve metastatik protein düzeyleri belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Protein düzeylerinde değişiklik olmamakla birlikte Dox'un akciğer dokusunda tümör hücre yayılımını, mikrovaskülarizasyonu ve nodül oluşumunu azalttığı, tümör dokularında ise apoptozu indüklediği gözlendi. Sonuç olarak taurinin Dox'un anti-kanser rolüne etkisi sınırlı olmakla birlikte Dox'un normal dokular üzerindeki toksik etkilerini azaltması açısından taurin faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: Taurin, Doksorubisin, Üçlü Negatif Meme Kanseri, Apoptoz, Metastaz Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir (Proje no: THD-2021-19181).

ApoptozisDoksorubisinMeme hastalıkları+4
Esra Gedikli
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanserinde IL-1β ile tetiklenen epitelyal-mezenkimal dönüşümde hücre iskeleti dinamiklerinin incelenmesi

Meme kanseri mikroçevresinde, proinflamatuvar bir sitokin olan interlökin (IL) -1β'nın varlığı gösterilmiştir. IL-1β hücre sağ kalımını, proliferasyonunu, adezyonu, invazyonu ve migrasyon mekanizmalarını destekler. İnflamasyonun kronikleşmesine ve devamlılığına katkıda bulunur. Bu durum kanser progresyonunu ve epitelyal-mezenkimal dönüşümü (Epitelial-Mezenkimal Transition, EMT) destekler. EMT'nin ve metastazın gerçekleşebilmesi için hücrelerin hareket kabiliyeti kazanması önemlidir. Hareket yeteneği hücre iskeleti elemanlarının ifadesi ve fonksiyonel etkileşimi ile gerçekleştirilir. Aktin, vinkülin, vimentin gibi konvansiyonel hücre iskeleti elemanlarının yanı sıra Capping protein regulatory, ARp2/3, MyosinILinker (CARMIL) proteinleri de hücrenin aktin iskeletin düzenlenmesinde görev alır. CARMIL proteinlerinin hücre hareket yeteneği dolayısıyla da EMT ve metastaz için elzem olduğu söylenebilir. Bu bilgiler ışığında meme kanseri hücrelerinde IL-1β ile uyarılmış EMT'nin CARMIL protein düzeyi ve hücresel dağılımı ile ilişkili olabileceğine dair bir hipotez oluşturulmuştur. İnsan meme kanseri MCF-7 hücre hattı epitelyal morfolojide, MDA-MB-231 ise mezenkimal morfolojide bulunur. Bu hücreler tümör mikroçevresini taklit edebilmek amacıyla önceden MatrigelTM veya fibronektin ile kaplanmış yüzeylerde yetiştirilmiş ve IL-1β ile muamele edilerek EMT uyarılmıştır. Elde edilen sonuçlar immünfloresan boyamalar ve qRT-PCR yöntemleri ile analiz edilmiştir. Hücrelerin CARMIL3 ve vinkülin ifade düzeylerinin mezenkimal hücre karakterine bağlı olarak değiştiği ve odak sayılarının arttığı görülmüştür. CARMIL3 mRNA düzeylerindeki artışın meme kanserinde erken metastaz ya da kısmi EMT durumunun bir belirteci olabileceğine dair bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada CARMIL proteinlerinin IL-1β ile uyarılan EMT'de, hücre mezenkimal karakteri ile ilişkisi ve IL-1β aracılı inflamatuvar yanıtların kanserin ilerlemesi üzerine etkisine dair gözlemler yapılmıştır.

Hücre iskeletiMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+4
Hatice Toprak Doğramacı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik malign melanom hastalarının klinik ve patolojik özellikleri, sağkalımları ve sağkalım belirleyicilerinin incelenmesi

Melanom, melanositlerden köken alan agresif seyirli bir cilt kanseridir. Tüm dünyada en sık görülen kanserler arasında beşinci sıradadır ve son yıllarda insidansı giderek artmaktadır. Malign melanomlar, kısmen kemorezistan tümörlerdir ve özellikle metastatik evrede mortaliteleri oldukça yüksektir. Ancak son yıllarda özellikle immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı ile melanom tedavisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Bu çalışmada metastatik malign melanom hastalarında, güncel tedavi rejimleriyle birlikte artan sağkalımları ve sağkalımın prognostik belirleyicilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza Hacettepe Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'na 2014-2022 yılları arasında başvuran 52 metastatik kutanöz melanom hastası dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, klinik ve patolojik özellikler, metastaz tarihleri ve bölgeleri, verilen tedaviler ve progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım verileri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen %25 hasta de nova metastatik, %75 hasta reküren metastatik idi. Melanomların en sık, ilk metastaz yaptıkları bölgeler, akciğer ve uzak lenf nodu metastazıydı. En sık tercih edilen tedavi rejimi, tüm basamaklarda tekli veya kombine verilen immünoterapi ajanlarıydı. İmmünoterapi alan hastalarda genel yanıt oranları (ORR); birinci basamakta %36, ikinci basamakta %19 idi. Metastatik melanom hastalarının medyan genel sağkalımı 20,9  2,19 ay olarak bulundu. 1, 3 ve 5 yıllık sağkalımları sırasıyla %78,1, %29,7 ve %25,5 olarak bulundu. Genel sağkalımla tümör yerleşim bölgesi, karaciğer metaztazı, kemik metastazı, LDH düzeyi ve nötrofil/lenfosit oranı arasında anlamlı ilişki gösterildi. Çok değişkenli analizde karaciğer metastazı, genel sağkalımı olumsuz yönde etkileyen bağımsız risk faktörü olarak değerlendirildi. Bulgularımız, merkezimizde daha önce yürütülen benzer bir çalışmayla kıyaslandı. Çalışmamız güncel tedavi rejimleriyle birlikte metastatik melanom hastalarının sağkalımlarında gösterilen iyileşmeyi destekledi.

MelanomNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+5
Fatıma Gül Gülbahçe İncesu
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon işleminin orta-uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada alternatif tedavi seçenekleri tüketilmiş "karaciğer metastazı" bulunan hastalarda perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon tedavisinin teknik özelliklerinin, etkinliğinin, yan etkilerinin ve sağ kalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2016 – Şubat 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Vasküler Girişimsel Radyoloji bölümünde perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon yapılan 2'si üveal melanom ve 1'i kolorektal karsinom tanılı 3 hasta dahil edildi. Tedavi özellikleri, klinik bulgular ve tedavi öncesi ve sonrasında görüntüleme bulguları ile laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Her hastaya 2 seans olmak üzere toplam 6 seans perkütan hepatik perfüzyon işlemi yapılmış olup teknik başarı oranı 100%'dür. Ortalama melfalan dozu 190.8 mg olup ortalama infüzyon süresi 29.8 dakikadır. İşlem sonrası hastanede yatış süresi ortalama 3.3 gün olup tedavi ilişkili mortalite görülmemiştir. Tedavi seansları sonrası 2 hastada kısmi yanıt ve 1 hastada stabil hastalık görülmüş olup ilk seans işlem sonrası ortalama karaciğer progresyonsuz sağ kalım süresi 43 hafta ve genel sağ kalım ortalama 63.6 hafta idi. Sonuçlar: Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon karaciğer dominant metastazı bulunan üveal melanom ya da kolorektal kanserli hastalarda alternatif tedavi yolları tüketildikten sonra güvenle kullanılabilecek bir lokal-bölgesel tedavi yöntemidir. Çalışmamızda başka tedavi şansı bulunmayan metastatik olgularda 63.6 hafta sağ kalımın düşük toksisite ile sağlanabildiği gösterilmiştir. Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyonun tedavi basamaklarındaki yerinin ve diğer kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilebilmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

HepatitKolorektal neoplazmlarMelanom+6
Osman Öcal
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi

Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.

AsprosinBiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümör+6
Berfin Saruhan
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

0-6 aylık anneden alınan anne sütü örneklerinin mide kanseri hücre hattı üzerindeki etkisinin araştırılması

Yenidoğanın beslenmesi tarihsel olarak incelendiğinde, günümüze kadar en önemli besin anne sütüdür. Anne sütü yenidoğan bebeğin optimum büyüme ve gelişmesi için gerekli olan sıvı, enerji ve besin ögelerinin içeren, biyoyararlılığı yüksek, sindirimi kolay bir besindir. Mide kanseri, tüm dünyada görülme insidansı ve ölüm oranı yüksek bir kanser tipidir. Mide kanseri, diyet faktörleri, yeterli ve sağlıklı beslenme, liften zengin diyetler, erken teşhis, genetik faktörler insidansı azaltırken, tütün ürünleri ve alkol tüketiminin fazla olması mide kanseri insidansını arttırmaktadır. Bu çalışmada 0-6 aylık bebeği olan 10 farklı anneden alınan anne sütlerinden elde edilen whey proteinlerinin metastaz üzerine etkisi araştırılmıştır. Anne sütü whey proteinlerinin metastaz üzerindeki hücre göçü deneyi ve çeşitli kanser türlerinde metastaz ile ilişkilendirilen PPARRγ'nın gen ifadesi yoluyla incelenmiştir. Çalışmamızda mide kanseri hücrelerini 37oC ve %5 CO2 şartlarında, RPMI büyüme besiyerinde çoğaltılmıştır. Çoğalan hücreler 12 kuyucuklu hücre kültür tabaklarına 200.000 hücre/kuyu olacak şekilde ekilmiş ve hücrelerin konfluent olmaları sağlanmıştır. Daha sonra her kuyucuğa 50 uL anne sütlerinde elde edilen whey proteinleri uygulanmış ve ardından pipet ucuyla düz bir çizik atılmıştır. Hücre göçünün tespiti amacaıyla mikroskop altında 0.saat ve 24. saatteki görüntüleri kaydedilmiştir. PPARγ gen ifade analizi için hücrelerden total RNA izolasyonu yapılmış ve anne sütü whey proteinlerinin PPARγ üzerindeki etkisi RT-PCR yöntemi ile analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda 2., 3., 5. ve 8. anne sütü whey proteinlerinin metastaz baskıladığı ancak 6.,7., 9. ve 10. anne sütü whey proteinlerinin metastazı baskılamadığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte 1. ve 4. anne sütü whey proteinlerinin verildiği mide kanseri hücrelerinde kapanma gözlemlenmemiş aksine atılan çiziğin genişliğinde artış olduğu gözlemlenmiştir. 3., 4., 5., 6. ve 7. anne sütü whey proteinlerinin uygulandığı hücrelerde PPARγ gen ifadesi anlamlı şekilde artarken (p<0.05), diğerlerinde gen ifade değişimi anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak her anne sütünün whey proteini profili farklı olduğundan, anne sütü whey proteinlerinin mide kanserindeki etkisi PPARγ ve farklı metastazik yolaklar ile incelenmelidir.

Anne sütüAnnelerHücre dizisi+3
Demet Baldız
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Havacıva otu (Alcanna tinctoria L.) etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerine etkisinin in vıtro araştırılması

Polifenoller açısından zengin gıdalar ve bu gıdalardan elde edilen ürünler, sağlık açısından pek çok faydası bulunması sebebiyle tüketiciler tarafından ilgi görmektedir. Bu ilgi her geçen gün artmakta, bilimsel çalışmalar ile elde edilen veriler bu artışı desteklemektedir. Günlük diyette polifenollere yer vermenin organizmaya pek çok faydası bulunmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklara, kansere ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu rol oynaması, bağışıklık sistemini güçlendirmesi ve sindirim sistemini düzenlemesi gibi özellikler bu faydalardan birkaçıdır. Hücrelerin normal davranışlarını düzenleme fonksiyonuna sahip olan mekanizmalar bulunmaktadır. Kanser bu mekanizmaların bozulması sonucunda meydana gelmektedir. Hücreler kanser sebebiyle kontrolsüz bir şekilde çoğalmaktadır. Bu çalışmada halk arasında yara iyileşme, anti inflamatuvar ve anti mikrobiyal amaçlarla kullanılan havacıva otu köklerinin etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerindeki koruyucu ve tedavi edici özelliklerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bunun için in-vitro hücre kültürü çalışma tipi kullanılmıştır. Analiz yöntemi standardize olup moleküler çalışmalardaki temel yöntemlerdir. Çalışmamızda PPARgamma gen ifade değişim analizinde Beas2B (CRL-9609) sağlıklı akciğer kültürü ve A549 (CCL-185) akciğer kanser hücre hatları sırasıyla kontrol ve deney grubu olarak planlanmıştır. Hava cıva otunun akciğer kanseri hücre hattı üzerindeki etkisi ise özüt uygulanan dozlar deney grubu, herhangi bir madde uygulanmayan hücre kontrol grubu olacak şekilde düzenlenmiştir. Çalışmanın tüm aşamaları Haliç Üniversitesi Moleküler Araştırma Laboratuvarı'nda, Kasım 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemi kanser hücre hattı olarak planlanmış ve hücre hattı olarak akciğer seçilmiştir. Hava cıva otu etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin canlılığı üzerindeki etkisi MTT testi ile analiz edilmiştir. (4,5-Dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difeniltetrazolium bromid, sarı tetrazol olarak bilinen MTT analizi, formazon boyalarının ya da MTT azalmasına bağlı olarak enzimatik aktivitenin kolorimetrik ölçümüne dayanan hücre çoğalma miktarının tespit edildiği yöntemdir. Ayrıca PPARgama gen ifade düzeyine bakılmıştır. Havacıva özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin metastatik davranışına etkisine yara iyileşme deneyi ile bakılmıştır. Veri toplama aracı olarak deneysel parametreler kullanılmıştır ve elde edilen sayısal veriler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı analizi sonucunda hem etanol hem de su özütlerinin 50, 100 ve 200 µg/ml konsantrasyonlarda hücre canlılığını azaltan etki gösterdiği bulunmuştur. PPARgama gen ifadesi ise kontrolle kıyaslandığında bu konsantrasyonlarda anlamlı bir değişim göstermemiştir. Yine bu konsantrasyonlarda yara iyileşme deneyinin sonucu olarak etanol özütlerinin etkisiz, su özütünün ise metastazı tetiklediği tespit edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda havacıva bitkisinin akciğer kanser hücrelerinde daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekliliğine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Havacıva otu, Metastaz

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAlcanna tinctoria L.+5
Derya Fidan
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Klorofilinin meme kanseri kaynaklı metastaz üzerine etkilerinin araştırılması

Kemoterapik ajanlara karşı ilaç direnci gelişmesi, meme kanseri tedavisinde başarıyı düşüren ana nedenlerden birisidir. Çeşitli kanser hücre hatlarında, Glutatyon S-transferaz enzim ailesine ait Glutatyon S-transferaz P1'in ekspresyon düzeylerinin arttığı ve kemoterapiye karşı ilaç direnci gelişiminde rol oynadığı bildirilmektedir. Antioksidan klorofilinin, GSTP1 üzerinde inhibisyon etkisi olduğu bilinmektedir. Meme kanseri tedavisinde başarıyı düşüren ve mortaliteye sebep olan diğer ana etmen, özellikle üçlü negatif meme kanserlerinde uzak doku metastazı görülmesidir. Bu çalışmada, antioksidan ve GSTP1 inhibitörü olan klorofilinin, üçlü negatif meme kanseri metastazı üzerindeki etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaç doğrultusunda, 4T1 meme kanseri hücre hattında ve oluşturulan meme kanseri hayvan modelinde, kanser ilacı olan dosetaksel ve/veya klorofilinin etkinliği in vivo/in vitro olarak araştırıldı. Bunun için, klorofilinin ve dosetakselin hem tekli olarak hem de kombine uygulanmasının 4T1 hücre hattında hücre canlılığı, hücre döngüsü ve hücre migrasyonu üzerine etkileri araştırıldı. Hücre ve doku lizatlarında MMP-9 ekspresyonu, total jelatinaz aktivitesi araştırıldı. Karaciğer doku lizatlarında total GST aktivitesi ve glutatyon düzeyleri araştırıldı. Karaciğer doku kesitlerinde mikrometastazlar araştırıldı. Sonuç olarak; klorofilin ve dosetakselin birlikte uygulanmasının migrasyonu in vitro olarak önemli ölçüde inhibe ettiği tespit edildi (p<0,01). Klorofilinin tekli uygulanmasının dokularda MMP-9 ekspresyonunu önemli ölçüde azalttığı, dosetaksel ile birlikte uygulandığında bu etkinin daha yüksek düzeylerde olduğu gözlemlendi (p<0,05). Kombine tedavi uygulanan grupta, in vivo analiz edilen toplam jelatinaz aktivitesinde de anlamlı bir azalma gözlemlendi (p<0,01). Klorofilin bileşiği uygulanan grupta in vivo olarak total glutatyon (GSH) düzeylerinin arttığı, Glutatyon S-transferaz (GST) enzim aktivitesinin azaldığı tespit edildi (p<0,05). Kombine tedavi uygulanan grupta karaciğer dokularındaki mikrometastatik lezyonların azaldığı bulundu. Çalışmanın sonucunda, klorofilin ve dosetakselin birlikte uygulanmasının metastazdaki ana süreçlerden olan migrasyon ve jelatinaz enzim ekspresyonu/aktivitesi ile karakterize olan invazyon basamağını inhibe ettiği, dolayısıyla metastatik süreçlerin kontrolünde potansiyel bir role sahip olabileceği sonucuna varılmıştır.

AntioksidanlarGlütatyon transferazHücre dizisi+5
Ayşe Buruş
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik metastazı olan metastatik meme kanseri hastalarında intravenöz zolendronik asit kullanımının meme dokusunda mikrokalsifikasyon oluşumu üzerine etkisi

Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık tanı konulan kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerde ikinci sıradadır. Hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastaz saptanmakta ve uzak metastatik hastaların yaklaşık %80'inde kemik metastazı tespit edilmektedir. Kemik metastatik hastalıkta bifosfonat kullanımının hastalıksız sağ kalıma olumlu etkilerinin gösterildiği çalışmalar sonrasında bu hastalarda bifosfonat kullanımı yaygınlaşmıştır. Fakat uzun süreli bisfosfonat kullanımının vücutta kalsiyum metabolizmasına olan etkileri ve patolojik kalsiyum depozitlerine neden olabildiği gösterilmiştir. Literatürde uzun süreli bifosfonat kullanımından kaynaklandığı düşünülen distrofik kalsifikasyon vakaları mevcuttur. Ayrıca yapılan çalışmalarda meme dokusunda mikrokalsifikasyonların varlığının artmış meme kanseri riski ile ilişkili olduğunu bildirilmiştir. Biz de bu çalışmamızda bifosfonatların dokuda kalsiyum birikimi üzerine etkileri ve mikrokalsifikasyonların artmış malignite ile ilişkisinden yola çıkarak kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit kullanımının meme dokusundaki kalsifikasyonlar üzerine etkisini inceledik. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi Medikal Onkoloji bölümünde 2016-2021 yılları arasında meme kanseri tanısı ile başvurmuş, kemik metastazı olan ve zolendronik asit tedavisi almış 568 hasta incelenmiş, düzenli takiplerine ulaşılabilen 219 hastanın zolendronik asit tedavisi öncesi ve sonrasındaki mamografi görüntüleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada değerlendirilen hastaların aralıklı olarak ortalama 3.6 yıl, 22.8 doz zolendronat aldığı saptanmıştır. Toplamda 72 hastada takipleri süresince kalsifikasyon izlenmiş, bunların 55'inin zolendronik asit tedavisi öncesinde de var olduğu, 17'sinde ise kalsifikasyonların zolendronik asit tedavisi başlandıktan sonra oluştuğu tespit edilmiştir. Zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişen 17 hastanın hiç birisinde malignite ile uyumlu olabilecek şüpheli morfolojide kalsifikasyon görülmemiştir. Bu hastalarda zolendronat tedavisi başlandıktan sonra kalsifikasyon gelişene kadar ortalama 2,7 yıl geçtiği, hastaların kalsifikasyon gelişene kadar aralıklarla ortalama 19,9 doz zolendronat aldıkları saptanmıştır. Zolendronat tedavisi başlandıktan üç yıl sonra hastaların dörtte üçünde kalsifikasyon geliştiği görülmüştür. Elde edilen bulgularla meme dokusunda malign kalsifikasyon oluşumunun zolendronik asit kullanımı ile direk etkisi gösterilememiştir. Kemik metastatik meme kanseri hastalarında zolendronik asit tedavisinin yoğun uygulandığı ilk yıllarda meme dokusunda kalsifikasyon gelişiminin daha hızlı olabileceği düşünülmüştür. Fakat kalsifikasyon sürecine etki edebilecek başka etkenlerin de olduğu göz önüne alındığında zolendronat kullanımı ile kalsifikasyon oluşumu arasında kesin ilişki kurulamamıştır.

BifosfonatlarKalsifikasyonMeme hastalıkları+4
Zeynep Berire Kurtuluş
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanı metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde kemohormonal tedavinin tek başına hormonal tedavi ile karşılaştırılması

Metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde androjen deprivasyon tedavisinden belirli bir süre sonra hastalığın kastrasyona dirençli hale gelmesi ve progresyon göstermesi tanı anındaki tümörde kastrasyon dirençli hücre klonlarının varlığını ortaya koymaktadır. Buradan yola çıkarak ADT'ne erken dönemde dosetaksel KT'nin eklenmesi (kemohormonal tedavi) bu rezistan hücre klonlarına etki etmesi nedeni ile hastalık progresyonunu geciktirdiği ve genel sağkalımı uzatıldığı düşünülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 07/03/2012-01/02/2018 tarihleri arasında metastatik hormona duyarlı prostat kanseri tanısı konan, kemohormonal ve hormonal tedavi verilen toplam 67 hastanin verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki tedavi yaklaşımın genel sağkalım, PSA progresyonuna geçen süre gibi onkolojik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmak hedeflenmiştir. Primer tedavi sonrası metastatik prostat kanseri gelişen ve kastrasyona dirençli prostat kanserli hastalar araştırma dışı bırakılmıştır. Toplam 67 hastanın (35 kombine grup ve 32 monoterapi grubu) dahil olduğu çalışmada iki grup arasında tanı yaşı, serum PSA değeri, patolojik ISUP derecesi ve hastalık hacmi parametreleri arasında fark bulunamadı (p=0.061, p=0.905, p=0.280, p=0.335, sırasıyla). Kombine tedavi grubunda monoterapi grubuna göre genel sağkalım ve PSA progresyonuna kadar geçen medyan süreler daha uzun olarak bulunmasına rağmen (45 ay vs. 30 ay; 14 ay vs. 9 ay, sırasıyla), iki grup verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p=0.280, p=0.134, sırasıyla). Tedavi sonrası takip süresi içerisinde monoterapi grubundaki tüm hastalarda PSA progresyonu görülürken kombine tedavi grubunda olan 4 hastada PSA progresyonu tespit edilememiştir. Ayrica yine kombine tedavi grubundakı 4 hasta tedavi sonrası non-metastatik hale gelmiş ve bu hastalara definitif tedavi uygulanmıştır (3 hastaya EBRT, 1 hastaya RALP).

AndrojenlerDosetakselHormon replasman tedavisi+6
Renat Dadashov
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatoselüler kanser ve kolorektal kanser karaciğer metastazlarına yönelik, mikrodalga ve radyofrekans ablasyon tedavilerinin uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi girişimsel radyoloji departmanında, 2007 yılından beri, hepatik termal ablasyon uygulanan kolorektal kanser (KRK) ve hepatoselüler kanser (HSK) hastalarında, genel ve hastalıksız sağkalım ile lokal progresyonsuz sağkalımların belirlenmesi ve bu ölçümlerin hem hastalara hem de lezyonlara ait değişkenlere göre karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 yılından beri termal ablasyon uygulanan kolorektal (n=74) ve hepatoselüler karsinom (n=67) hastaları belirlendi. Küratif ablasyon uygulanmayan ve takipleri yetersiz olan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların sağkalımları Kaplan-Meier analizleri ile belirlendikten sonra, anlamlılığı için Logrank analizi uygulandı. Ayrıca değişkenler arasında daha ön plana çıkanı belirlemek için multivaryant Cox-regresyon analizi uygulandı. Lokal tümör progresyonu, rezidü ve komplikasyon gelişimi ile diğer değişkenler arasında olası ilişkiyi saptamak açısından Ki-Kare testi de uygulandı. Bulgular: Hem kolorektal karsinom metastazlı hastalarda, hem de hepatoselüler kanser hastalarında, uygulanan termal ablasyon tekniğinin Mikrodalga ya da Radyofrekans ablasyon olmasının, genel sağkalım ve karaciğerde progresyonsuz sağkalım değerlerine anlamlı etkisi saptanmamıştır (p>0,05). Ekstrahepatik metastaz varlığı, mutant K-Ras onkogeni ve metastazın orijin aldığı kolorektal segment, hepatik metastazlı KRK hastalarında sağkalımı istatiksel olarak anlamlı ölçüde etkilerken; ilk termal ablasyon uygulandığı dönemdeki hasta CHILD skoru, AFP değeri ve tümörün diferansiyasyon derecesi ise HSK hastalarında sağkalımı istatiksel olarak anlamlı etkilemektedir (p<0,05). Karaciğer metastazı ilk saptandığında, hepatik metastazlı KRK hastalarının neoadjuvan sistemik kemoterapi alması ya da almamaları arasında, sağkalım üzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır. HSK hastalarında ise predispozan faktör ile sağkalım ölçümleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuçlar: Termal ablasyon teknikleri, gerek tek başına, gerekse kemoterapi, cerrahi ya da diğer girişimsel işlemler ile kombine edilerek; hem hepatik metastazlı KRK, hem de HSK hastalarının tedavilerinde ve sağkalımlarını arttırmada oldukça etkilidir. Hepatik metastazlı KRK hastalarında; ekstrahepatik metastaz varlığı, hastanın tüm takibi sürecinde LTP gelişimi, mutant K-Ras onkogeninin varlığı ve metastazın orijin aldığı primer kolon segmenti genel ve karaciğerde progresyonsuz sağkalım değerlerini anlamlı ölçüde etkilemektedir. Hepatoselüler karsinom hastalarında; ilk ablasyon tedavisi uygulandığında hastanın CHILD skoru, hastanın AFP değeri, tüm takibi sürecinde LTP gelişimi ve tümörün diferansiyasyon derecesi genel ve karaciğerde progresyonsuz sağkalım değerlerini anlamlı ölçüde etkilemektedir. Hem hepatik metastazlı KRK hem de HSK gruplarında, bu değişkenler lezyon bazında lokal progresyonsuz sağkalımı da etkilemektedir. Ayrıca iki ana hasta grubunda da uygulanan termal ablasyon tekniğinin MDA ya da RFA olmasının sağkalım ölçümlerine üzerine istatiksel anlamlı etkisi saptanmamıştır.

AblasyonKaraciğerKarsinoma-hepatoselüler+5
Ahmet Gürkan Erdemir
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bevacizumab veya setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında primer veya metastatik dokuda tümöral PD-L1 ve peritümöral cd8+ til düzeylerinin kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada Bevacizumab ve Setuksimab alan metastatik kolorektal kanser hastalarında, primer veya metastatik dokularda PD-L1 ekspresyonu ve tümör infiltre eden lenfosit (TIL) düzeyleri immunhistokimyasal olarak değerlendirilerek kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisi araştırılacaktır. Çalışmaya 18 yaş ile 80 yaşları arasında, metastatik kolorektal kanser tanısı olan ve ilk basamak tedavide kemoterapiye ek olarak Bevacizumab veya Setuksimab tedavisi verilen hastalar dahil edildi. Hastalara ait patoloji örnekleri immunhistokimya metodu ile Patoloji Anabilim Dalı'nda boyandı. Çalışmaya dâhil edilen hastalar kemoterapi + Bevacizumab ve kemoterapi + Setuksimab tedavisi alan grup olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya katılan birinci grup (kemoterapi + Bevacizumab) hastaların ortalama yaşı 60,42±11,97, ikinci grup (kemoterapi + Setuksimab) hastaların ortalama yaşı 58,30±10,49 yıl idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım süresi her iki grupta 15 ay saptandı. Kemoterapiye yanıt oranları her iki grupta benzer olup, birinci grupta 1 hastada (%2,8) tam yanıt, 27 hastada (%75,0) parsiyel yanıt ve 8 hastada (%22,2) progresyon görülmüştür. İkinci grupta 5 hastada (%15,2) tam yanıt, 22 hastada (%66,7) parsiyel yanıt ve 6 hastada (%18,2) progresyon görülmüştür. Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 9 hastada (%25,0) düşük düzeyde, 27 hastada ise (%75,0) yüksek düzeyde CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 11 hastada (%33,3) düşük düzeyde, 22 hastada ise (%66,7) yüksek düzeyde peritümöral CD8+ TIL ekspresyonu görüldü. Her iki grupta yüksek ve düşük peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı (birinci grupta p=0,918, ikinci grupta p=0,184). Aynı zamanda her iki grupta peritümöral CD8+ TIL düzeyleri ile kemoterapiye yanıt arasında ilişki olmadığı gösterildi (birinci grupta p=0,546, ikinci grupta p=0,990). Yapılan IHC değerlendirme sonucunda birinci grupta 28 hastada (%77,8) PD-L1 ekspresyon görülmezken, 6 hastada ( %16,7 ) düşük- orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu ve 2 hastada (%5,6) yüksek düzeyde PD-L1 v ekspresyonu görüldü. İkinci grupta ise 30 hastada (%90,0) PD-L1 ekspresyonu görülmezken, 3 hastada (%9,1) düşük-orta düzeyde PD-L1 ekspresyonu görüldü ve hiçbir hastada yüksek düzeyde PD-L1 ekspresyon görülmedi. Birinci grupta (kemoterapi + Bevacizumab) tümöral PD-L1 ekspresyonu ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmazken ( p=0.436 ), ikinci grupta ise (kemoterapi + Setuksimab ) PD-L1 ekspresyon varlığının daha kısa PFS ile ilişkili olduğu görüldü (16 ay ve 6 ay, p<0,001). Birinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunamadı (p=0,149), ancak ikinci grupta tümöral PD-L1 ekspresyonu ile kemoterapiye yanıt arasında istatistiksel açıdan sınırda anlamlı ilişki olduğu görüldü (p=0,070). Sonuç olarak, evre IV kolorektal kanser hastalarında PD-L1 ekpresyon varlığında kemoterapiye eş zamanlı setuksimab kullanımın daha kısa PFS ve kemoterapiye daha kötü yanıt ile ilişkili olabileceğini gösterdik. Geniş ölçekli prospektif çalışmalarla desteklenmesi halinde bu grup hastalarda kemoterapiye eşzamanlı Bevacizumab tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz.

BevacizumabKolorektal neoplazmlarNeoplazm metastazları+5
Elvın Chalabıyev
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum SPD-1 ve SPD-l1 düzeylerinin klinik, patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile korelasyonu

Kanser; insidansı ve mortalitesi dünya çapında hızla artmakta olan önemli bir sağlık sorunudur. İmmün sistem tarafından kanser hücrelerinin tanınmasını, kanser hücreleri ile normal hücrelerin ayırt edilmesini sağlayan antijenlerin bulunması ile kanser immünoterapisinde önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda Programlanmış Hücre Ölümü Ligandı 1 (PD-L1) eksprese etmektedirler. Bu PD-L1'ler; Programlanmış Hücre Ölümü Proteini 1 (PD-1) ile etkileşerek immünsupresyona neden olurlar. Günümüzde; çözünebilir formda olan soluble PD-1 (sPD-1) ve soluble PD-L1'in (sPD-L1) serum düzeylerinin, tanıda kolaylık sağlayabilecek biyobelirteçler olabileceğini ve tümörlerde prognoz tahmininde kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yapılmaya başlanmıştır ve sayıları hızla artmaktadır. Akciğer kanseri; en sık tanı konulan ve en yüksek mortaliteye sahip olan kanser türüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tümör hücreleri ve tümör mikroçevresindeki hücreler, yüksek miktarlarda PD-L1 eksprese etmektedirler. Çalışmamızda; erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini ölçerek, klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini göstermek ve preoperatif serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerini rezeksiyon sonrası değerleri ile karşılaştırmak amaçlandı. Ayrıca küçük hücreli dışı akciğer kanseri olan ve kanser olmayan hastalar arasındaki serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeyleri arasında anlamlı fark olup olmadığına bakıldı. Çalışmamıza 37 küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgusu hasta grubu olarak ve 15 benign akciğer hastası kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif sPD-1 (p=0,001) ve preoperatif sPD-L1 (p=0,001) değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. Cerrahi rezeksiyon yapıldıktan sonra bir aylık takibi esnasında alınan postoperatif 1.gün, postoperatif 7.gün ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 (p=0,007) ve sPD-L1 (p=0,001) düzeylerinin istatistiksel anlamlı olarak düştüğü görüldü. Ameliyat öncesi ve postoperatif 30. gün serum sPD-1 değeri ile tümör boyutu arasında aynı yönlü anlamlı korelasyon olduğu görüldü. T2 tümörlerde T1 tümörlere göre preoperatif sPD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,025). T kategorisi büyüdükçe preoperatif sPD-L1 düzeyinin de arttığı görüldü (p=0,035). Plevra invazyonu olanların cerrahi rezeksiyon öncesi sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,001). Plevral invazyon olanlarda sPD-1 değerleri ise olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlıya yakın olarak yüksek bulundu (p=0.088). N kategorisi arttıkça preoperatif sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.043). T2 kategorisinde T1'ye göre postoperatif 30. gün PD-1 düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,024). Plevra invazyonu olanlar ile olmayanlar arasında postoperatif 30. gün sPD-L1 değerinin, invazyon olmayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,001). N kategorisi arttıkça postoperatif 30. gün sPD-L1 değerlerinin de arttığı görüldü (p=0.034) . Literatürde erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında serum sPD-1 ve sPD-L1 düzeylerinin klinik ve patolojik özellikler ve lenf nodu metastazı ile ilişkisini gösteren ve cerrahi rezeksiyon öncesi ve sonrası değerlerini karşılaştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Her ne kadar çalışmamız kısıtlı sayıda vaka içermekte ise de, bu bulgular ışığında sPD-1 ve sPD-L1'in akciğer kanseri taraması, evresinin tahmini ve postoperatif lokal nüks veya metastaz açısından takibinde biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ekonomik açıdan da ülkemize katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+5
Burcu Ancın
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik prostat kanseri olgularında tedavi amacıyla kullanılan 177 lu-PSMA tedavisinin başarısının klinik, görüntüleme ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisinin belirlenmesi-gözlemsel ilaç çalışması

Belirgin heterojen hasta grubu ve hızlı hastalık seyri nedeniyle, 177Lu-PSMA tedavisinden fayda görecek olan ve tedaviye rağmen hızla progrese olacak hasta gruplarının tedavi öncesinden belirlenmesi kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 177 Lu-PSMA tedavisinin başarısının progresyonsuz ve genel sağkalım, klinik, PSA, PET yanıt kriterleri kullanılarak değerlendirilmesi ve PSA yanıtını öngören klinik, görüntüleme, biyokimyasal parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 3 yıllık süre boyunca, 2-6 siklus 177Lu-PSMA tedavisi verilen hastalar prospektif olarak incelenmiştir. Serum PSA değeri tedavi süreci boyunca iki haftada bir, tedavi sonlandıktan sonra 3. ayda düzenli olarak takip edilerek, biyokimyasal yanıt Prostate Cancer Clinical Trial Working Group3(PCWG3)'de önerilen şekilde değerlendirilmiştir. İki tedavi sonrası 6-8. haftalarda, tedavi bitiminden sonra 8-12. haftalarda çekilen 68Ga-PSMA PET/BT ile modifiye edilmiş EORTC kriterleri ile PET yanıtı belirlenmiştir. Klinik yanıt için hastaların ECOG and Karnofsky performans skorları, visual analog skala (VAS) ile ağrı şiddetleri, EORTC QLQ-C30 anketleri ile yaşam kalitelerindeki değişiklikler takip edilmiştir. EORTC OH-15 anketi, tam kan sayımı, biyokimya tedavi süreci boyunca iki haftada bir, tedavi sonlandıktan sonra 3. ayda olası yan etkiler açısından takip edilmiştir. Hastaların 177Lu-PSMA öncesi ve tedavisi sırasında klinik, laboratuvar, moleküler görüntüleme parametreleri ile PSA yanıtı arasında ilişki incelenmiştir. Ortanca 10,93 aylık takipte, hastalardan 24'ü (%46,2) kaybedilmiştir, ortanca genel sağkalım süresi 17 ay, ortanca progresyonsuz sağ kalım süresi 6,73 aydır. Tedavi sırasındaki takiplerde hastaların 44'ünde (%84,6) PSA'da herhangi bir düşüş, 31 hastada (%59,7) PSA'da herhangi bir zamanda ≥%50 azalma, tedavi sonu 3. ayda 25 hastada (%49) PSA'da ≥%50 azalma izlenmiştir. Hastalarımızın 14'ünde (%26,9'unda) ise tedavi sırasında PSA 'da herhangi bir yanıt izlenirken, tedavi süresince veya tedavi tamamlandıktan sonra 3. aylık süreçte PSA'da progresyon saptanmıştır. PSA yanıt eğri paternine göre, 26 hastada (%50) "tedaviye yanıt", bir hastada (%1,9) stabil hastalık, 10 hastada (%19,2) "Edinilmiş Direnç", 15 hastada (%28,8) "tedaviye direnç" görülmüştür. İnterim 68Ga-PSMA PET'te hastaların 16'sında (%34,8) progresif hastalık, 3'ünde (%6,5) stabil hastalık, 3'ünde (%6,5) mikst yanıt, 23'ünde (%50) kısmi yanıt, 1'inde (%2,2) tam yanıt; dört veya daha fazla tedavi alan hastalarda tedavi sonrasında PET'te 9 hastada (%45) progresif hastalık, 1 hastada (%5) stabil hastalık, 10 hastada (%50) kısmi yanıt saptanmıştır. 177Lu-PSMA tedavisi ile hastalarımızda istatiksel anlamlı olarak ağrı palyasyonu sağlanmıştır. Kemik metastazı ve klinik anlamlı ağrısı olan 36 hastanın %52,7'sinde 177Lu-PSMA tedavisi ile ağrı skorunda yanıt sağlanmıştır. Tedavi öncesinde analjezik kullanımı olan hastaların %28'inde (güçlü etkili opioid kullananların %25'inde) 177Lu-PSMA tedavisi ile analjezik ihtiyacı kalmamıştır. EORTC-QLQ C30 anketleri ile yapılan takipte semptom skorlarından iştahsızlık ve ağrı semptomlarında tedavi öncesine göre tedavimiz ile istatistiksel anlamlı azalma bulunmuştur. En iyi PSA yanıtının ≥%50 olmasını öngörmede tek değişkenli analizler ile 2. jenerasyon ADT kullanımı, TLG/TL-PSMA, 68Ga-PSMA PET/BT'de dominant lezyondaki SUVmaks, FDG ile PSMA PET/BT uyumsuzluğu, kemik sintigrafisi ile bazal PSMA PET/BT uyumsuzluğu, bir siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrasında PSA, LDH ve ALP yanıtı arasında ilişki bulunmuş, çok değişkenli analizde 1 siklus 177Lu-PSMA tedavi sonrasında PSA yanıtı istatiksel anlamlılığını korumuştur. Tedavi sonrasında 3. aydaki PSA'da >%50 yanıtı öngörmede tek değişkenli analizler ile 2. jenerasyon ADT kullanım süresi, kemik sintigrafisi ile bazal PSMA PET/BT uyumu, TLG/TL-PSMA, MTV/TTV, 1 siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrasında PSA ve LDH yanıtı arasında ilişki bulunmuş, çok değişkenli analizde bir siklus 177Lu-PSMA tedavi sonrasında PSA yanıtı istatiksel anlamlılığını korumuştur. Yirmi iki hastada (%42,3) anemi, 18 hastada (%34,6) lökopeni, 6 hastada (%11,4) nötropeni, 37 hastada (%71,2) lenfopeni, 13 hastada (%25) trombositopeni , 4 hastada (%5,8) kreatin değerlerinde artış, 18 hastada (%34,6) ağız kuruluğu gelişmiştir. Gelişen yan etkilerin büyük bir çoğunluğu düşük dereceli olup, derece 3 anemi, derece 3-4 lenfopeni, derece 3-4 trombositopeni oranları sırasıyla %11,5, %25, %8'dir. Sonuç olarak 177Lu-PSMA tedavisi nadir ciddi yan etki profili ile özellikle ağrı palyasyonu açısından etkin bir tedavidir. Moleküler görüntüleme ile heterojenitenin in-vivo belirlenmesi klinik için önem arz etmektedir. Bir siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrası PSA yanıtı, hem en iyi yanıtı hem tedavi sonu 3. ay PSA yanıtını başarıyla öngörmektedir.

Neoplazm metastazlarıNeoplazmlarPrognoz+3
Tuğçe Telli
Hacettepe University
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

To examine the role of hypoxia on anti-tumour immunity

Inhibition of tumor angiogenesis has been extensively utilized in the treatment of metastatic colorectal cancer and renal cell carcinoma. Complete disruption of tumor angiogenesis results in hypoxia which promotes tumor metastasis and treatment resistance. Although angiogenesis inhibitors are successful to some extent, majority of patients experience the recurrence and acquired resistance. Spatial and temporal changes in tumor microenvironment sculpt the anti-tumor immune response. However, little is known how tumor oxygenation and vessel normalization in vivo influence immune infiltration in YUMMER melanoma tumors. We hypothesized that tumor vessel structure implicates in immune cell composition in melanoma. Therefore, we utilized a previously well-defined mouse model which targets one copy of Phd2 gene. Haplodeficiency of Phd2 normalizes the endothelial alignment and improves pericyte coverage of blood vessels, thereby increasing tumor perfusion and oxygenation. We demonstrated that mitigation of "true" hypoxia through blood vessel normalization improves anti-tumor immunity, thereby delaying tumor growth. In addition, our study highlighted that disruption of hypoxia using Phd2 haplodeficient mouse model re-shaped tumor microenvironment through improved CD4+ and CD8+ T cell infiltration, recruitment of pro-inflammatory macrophages, and diminished infiltration of PD-L1hi anti-inflammatory macrophages. Subsequently, tumor growth is delayed in a T cell dependent manner. In conclusion, Phd2 haplodeficiency restores tumor oxygenation and enhances anti-tumor immune cell infiltration in melanoma tumors.

AngiogenesisAntineoplastic agentsHypoxia+6
Rüveyda Ayasun
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beyin metastazı bulunan meme kanseri hastalarında peritümöral ödemin değerlendirilmesi

Meme kanserinde, tıbbi onkolojideki gelişmelerle sağkalım her geçen gün artmaktadır. Ancak meme kanserinde beyin metastazlarının, ayrıca beyindeki metastazlara sekonder ortaya çıkan ödemin seyri, tedavisi güncel yaklaşım gerektiren ve literatürü günden güne yenilenen önemli bir konu olma özelliğini sürdürmektedir. Bu çalışmanın amacı, beyin metastazı olan meme kanseri hastalarında metastaz varlığının, metastaza bağlı ödemin değerlendirilmesidir. Çalışmaya 2007-2019 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı'nda takipli kadın beyin metastazı olan 69 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada; temporal lob tutulumu ile ödem durumu arasında (p=0,010), tanı anında şift varlığı ile total metastaz volümü arasında (p=0,027), HER2 pozitifiği ile tutulan hemisfer arasında (p=0,027) istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Beyin metastazlı hastalar içerisinde HER2 pozitif olan hasta grubunun median sağkalım süresi Triple negatif meme kanserli olan gruba göre istatistiksel anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur. Beyin metastazlı hastalarda ödem gelişen hasta grubunun, ödem gelişmeyenlere göre median sağkalım süresi daha kısadır ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Çalışmamızın bulgularından yola çıkacak olursak; beyin metastazlı hasta grubunda meme kanserinin alt tipi median sağkalım açısından önemli faktörlerden birisidir. Ayrıca ödem gelişimi istatistiksel anlamlı ilişki ortaya koyulamasa da median sağkalımı daha kısa olması açısından önemlidir. MRG gibi görüntüleme yöntemleriyle metastazın ve ödemin yerinin tespiti önemlidir. Hastalarda ödem oluşumunu etkileyen süreçleri de ortaya koymak açısından prospektif çalışmalarla bu konuya daha fazla açıklık getirilebilir.

BeyinBeyin neoplazmlarıMeme hastalıkları+5
Akif Can Güler
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanserinde aksiller lenf nodu metastaz varlığının öngörülmesinde yapay öğrenme yöntemlerinin etkinliklerinin araştırılması

Kadınlarda çok önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan meme kanserinde sağkalım ile ilişkili en önemli prognostik etken aksiller lenf nodu tutulumudur. Bu nedenle aksillaya yönelik yapılacak tedavinin eksiksiz ve doğru planlanması gerekir. Bununla birlikte aksilla diseksiyonun morbiditesini azaltmaya yönelik uygulanan sentinel lenf nodu örneklemesi dahi yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek sonuçlar doğurabilir. Aksiller lenf nodu metastazı varlığının öngörülebilmesi tedavinin planlanmasında büyük yarar sağlayacaktır. Bu çalışmada aksiller lenf nodu metastazı varlığının öngörülmesinde yapay öğrenme yöntemlerinin etkinlikleri değerlendirilmiştir. Kliniğimizde 2013-2018 yılları arasında meme kanseri nedeniyle ameliyat edilen ve tam aksilla diseksiyonu yapılan kadın hastalardan verilerine eksiksiz ulaşılabilen 489'unun verileri anonim olarak toplanmış, ve scikit-learn kütüphaneleri kullanılarak, lojistik regresyon, "k-nearest neighbour", "support vector machine", "decision tree" ve "random forest" algoritmaları ile yapay öğrenme modelleri geliştirilerek, etkinlikleri test edilmiştir. Veri setinde tümör çapı, lenfatik invazyon varlığı ve Ki-67 indeksinin aksiller lenf nodu metastazı ile diğer parametrelere göre daha yüksek korelasyon gösterdiği; tümör derecesinin kategorik değeri yerine, bileşenlerinin toplam değerinin alınmasının korelasyonu artırdığı; ve ameliyat öncesi ve sonrası patoloji raporlarında tümör derecesi değerlendirmelerinin birbiri ile korelasyonunun düşük olduğu bulundu. Yapay öğrenme yöntemlerinin belirlenen veri setinde aksiller lenf nodu metastaz varlığını öngörme konusunda ekinliklerinin yeterli düzeyde olmadığı, bu açıdan hastanın neoadjuvan tedavi durumunun modellerin etkinlikleri üzerinde etkili olduğu ve Ki-67 indeksinin veri setine değişken olarak eklenmesinin yapay öğrenme algoritmalarının etkinliğini belirgin şekilde artırdığı saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası patoloji raporları arasındaki düşük korelasyonun nedenlerinin değerlendirilmesi gerektiği, tümör derecesinin kategorik değeri yerine toplam değerinin kullanılmasının gerektiği, tüm öngörü modelleri için lenfatik invazyon gibi önemli değişkenlerin daha ayrıntılı bir ölçüm aralığında rapor edilmesinin yarar sağlayabileceği, yapay öğrenme yöntemlerinin etkinliklerinin ayrıntılı görüntüleme yöntemi sonuçları ve Ki-67 indeksininde kullanıldığı bir prospektif çalışmada değerlendirilmesinin daha yol gösterici olacağı sonuçlarına varıldı. Anahtar Kelimeler: meme kanseri, aksiller lenf nodu metastazı, yapay öğrenme, tümör çapı, lenfatik invazyon, Ki-67

Ki-67Lenfatik metastazlarMakine öğrenmesi+3
Rustam Mammadov
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dış merkezde opere edilen ve tarafımızca revize edilen yumuşak doku sarkomu hastalarının sonuçlarının ilk operasyonu tarafımızca yapılan yumuşak doku sarkomu hastalarının sonuçları ile retrospektif olarak karşılaştırılması

Giriş Yumuşak doku sarkomlarının tedavisi oldukça zorludur. Öncelikle hastanın hikayesi eksiksiz bir şekilde alınmalıdır. Yumuşak doku kitlesi fizik muayene ve uygun görüntüleme metotları ile dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Metastazların tespit edilmesi için uygun görüntüleme yöntemleri ile vücut taramaları yapılmalıdır. Bu aşamalardan sonra hasta multidisipliner toplantılarda alanında deneyimli kişilerce değerlendirilmelidir. Biyopsi insizyon hattı ileride planlanan muhtemel operasyon insizyonuna yakın olmalıdır. Bu adımların hepsi iyi sonuç elde edilmesi için gereklidir. Ne yazık ki yumuşak doku sarkomlarına yapılan plansız cerrahiler (whoops procedures) bütün dünyada görülen bir problemdir. Bu plansız eksizyonlar genellikle daha küçük boyutlu ve yüzeysel yumuşak doku kitlelerine yapılmaktadır. Fakat iyi bir planlama ile bu hastaların prognozlarının iyi olması beklenir. Bu çalışmamızdaki amaç; yumuşak doku sarkomlarına yapılan plansız eksizyonların lokal rekürrens, metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım sonuçlarına etkisini tespit etmektir. Materyal ve Metot Kliniğimizde 2000 ile 2018 yılları arasında tedavi edilen bütün yumuşak doku sarkomu hastaları retrospektif olarak incelenerek 2 gruba ayrıldı. Grup 1 (EGE) ilk ameliyatı multidisipliner yaklaşım ile planlanarak merkezimizde gerçekleştirilmiş 345 hastadan oluşmaktadır. Grup 2 (dış merkez-DM) ilk ameliyatı dış merkezlerde plansız bir şekilde gerçekleştirilmiş 145 hastadan oluşmaktadır. Bu hastalar ilk girişimden sonra yatak cerrahisi yapılması için veya adjuvan tedaviler ile takibinde rekürrens geliştikten sonra rekürrens cerrahisi yapılması için tarafımıza yönlendirilmiştir. Bu hastaların ikincil geniş eksizyonları kliniğimizde yapılmıştır. Lokal rekürrens, metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım eğrileri Kaplan Meier, Log Rank (Mantel Cox) ve Cox Regresyon analizleri yapılarak karşılaştırılmıştır. Yarışan riskler analizleri yapılmıştır. Bulgular Grup 1'in ortalama yaşı 50.1, ortalama tümör en geniş çapı 10.2 cm, ortalama takip süresi 57.1 ay iken, grup 2'nin ortalama yaşı 47, ortalama tümör en geniş çapı 6.2 cm, ortalama takip süresi 55.8 ay olduğu görüldü. Grup 1'de 30 (%8.7), grup 2'de ise 26 (%17.9) hastada lokal rekürrens olduğu saptandı. Her iki grup arasındaki lokal rekürrens farkı istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (HR:2.13, p=0.005, CI%95: 1.26/3.60). Grup 1'de 115 (%33.8) metastaz, grup 2'de ise 47 (%32.6) metastaz olduğu saptandı. Her iki grup arasındaki metastazsız sağ kalım açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuç saptanmadı (HR:0.81, p=0.312, CI%95: 0.54/1.21). Grup 1'in ortalama sağ kalım süresi 141.8 ay iken grup 2'nin ortalama sağ kalım süresi 147.6 ay olarak saptandı. Her iki grup arasındaki genel sağ kalım açısından istatistiksel anlamlı sonuç saptanmadı (p=0.946). Lokal rekürrensin metastaz ve mortalite üzerine olan etkisine bakıldığında; lokal rekürrensi olan hastalarda metastaz gelişme riskinin lokal rekürrensi olmayanlara göre 2.5 kat daha fazla olduğu tespit edildi (HR:2.506, p=0.001). Lokal rekürrensi olan hastalarda mortalite riskinin lokal rekürrens olmayanlara göre 1.7 kat daha fazla olduğu tespit edildi (HR:1.724, p=0.007). Sonuç Tümör çapının metastaz ve mortalite üzerine etkili en önemli prognostik faktörlerden biri olduğu bilinmektedir. İki grup arasında ortalama tümör çapı açısından (6.2cm vs 10.2cm) 4cm'lik bir fark olmasına rağmen; metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ortalama tümör çapı küçük olan grup 2'deki hastaların ilk operasyonlarının multidisipliner yaklaşım ile planlanarak yapılması ile metastazsız sağ kalım ve genel sağ kalım sonuçlarının ortalama tümör çapı büyük olan gruptan daha iyi olması beklenirdi. Grup 2 hastalarına dış merkezlerde uygulanmış ilk plansız girişimlerden sonra kliniğimizde uygun tedaviler uygulanmasına rağmen; grup 2 hastalarının lokal rekürrens oranı grup 1 hastalarından 2.13 kat daha fazla bulunmuştur. Multidisipliner yaklaşımla planlanarak uygulanan cerrahiler; yumuşak doku sarkomu hastalarının onkolojik sonuçları üzerine etkili en önemli faktörlerden biridir. Yumuşak doku sarkomlarının deneyimsiz cerrahlarca plansız bir şekilde eksize edilmesi telafi edilemez hatalara yol açmaktadır. Anahtar Kelimeler: yumuşak doku sarkomları, plansız cerrahiler, yatak cerrahisi

CerrahiNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Andaç Celasun Alsina
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metastatik kolorektal kanserli hastalarda primer tümör lokalizasyonunun tedavi yanıtına ve sağkalıma etkisi: Retrospektif analiz

Amaç: Kolorektal karsinomlar dünyada erkeklerdeki en sık üçüncü kadınlardaki en sık ikinci kanserdir. Dünyada kanser ilişkili mortalitelerin %8'inden sorumludur. Kolorektal karsinomlarda tanı anındaki hastalık evresi en önemli prognostik faktördür ve bu kanserlerin yaklaşık %20'si tanı anında uzak organ metastazı ile başvurmaktadır. Evre dışındaki prognostik ve prediktif etkisi olan faktörler son dönemlerde yapılan çalışmaların odak noktası haline gelmiştir. Bu çalışma ile hastanemiz medikal onkoloji kliniğine başvurmuş metastatik kolorektal karsinom tanılı hastalarda primer tümör lokalizasyonunun progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalıma etkisini ve tedavi yanıtına etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2010-2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş ve tedavi verilmiş metastatik kolorektal karsinom tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1600 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranmış, 488 hastaya ait verileri kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Hastaların %38,9'u kadın %61,1'i erkekti. Yaş ortalaması 59,8 idi. Hastaların %32,4'ü primer tümör odağına yönelik operasyon geçirmişti. Primer tümör lokalizasyonlarına göre dağılımları incelendiğinde hastaların %13,5'inde sağ kolon tümörü, %86,5'inde sol kolon tümörü olduğu izlendi. %34,6 hastanın k-ras wild tip %26,2 hastanın k-ras mutant olduğu görüldü. 304 hastaya birinci seri tedavide hedefe yönelik ajan verilmişti, hastaların %54,7'si bevasizumab %5,3 ü setuksimab ve %2,2'si panitumumab almıştı. Ortalama progresyonsuz sağkalım süresi 12,79 ay ortalama genel sağkalım süresi 33,39 ay olarak hesaplandı. Primer tümör lokalizasyonuna göre değerlendirildiğinde, sağ ve sol kolon tümörleri arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından farklılık izlenmedi. Hedefe yönelik tedaviler açısından kıyaslandığında, sağ kolon tümörü olan hastaların %60,6'sında anti-VEGF antikoru %6,0'sına (4 hasta) anti-EGFR antikoru tedavisi verildiği görüldü. Sol kolon tümörü olan hastalarda anti- VEGF antikoru tedavisi alan hasta oranı %53,8 anti-EGFR antikoru alan hasta oranı %7,9 idi. Progresyonsuz sağkalım süreleri ortalaması sağ kolon tümörü olan grupta 12,9 ay, sol kolon tümörü olan grupta 12,7 ay olarak hesaplandı (p>0,05). Genel sağkalım sürelerinin ortalamaları sağ kolon tümörü olan grupta 31,4 ay sol kolon tümörü olan grupta 33,6 ay olarak görüldü(p>0,05). Sol kolon kanseri hastalarında KRAS wild tip hasta kolunda hedefe yönelik tedaviler birbirleri ile kıyaslandı. Anti -VEGF antikoru tedavisi alan grupta progresyonsuz sağkalım süresi ortalaması 16,4 ay anti- EGFR antikoru tedavisi alan grupta ise 11,5 ay olarak izlendi (p<0,05). Genel sağkalım sürelerinde bakıldığında anti-VEGF antikoru tedavisi alan grupta ortalama süre 46,2 ay anti- EGFR antikoru tedavisi alan grupta bu süre 42,3 ay olarak görüldü(p>0,05). K-ras wild tip sağ kolon tümörü olan grupta hedefe yönelik tedavi alan hasta sayısı (n<5) test imkanı vermediğinden progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım süreleri çalışılmadı. Sonuç: Bu çalışma kliniğimizin metastatik kolorektal kanser hastalarına ait tedavi sonuçlarını gözden geçirme, tedavi başarısını değerlendirme ve literatür ile karşılaştırma yapabilmesi açısından önemlidir. Sağ ve sol kolon tümörü olan gruplarda literatür ile benzer progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım sürelerine ulaşılmış olmakla birlikte, iki grup arasında belirgin hasta sayısı farkı olması sebebiyle istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: metastatik kolorektal kanseri, sağ kolon kanseri, sol kolon kanseri, primer tümör lokalizasyonu, birinci seri hedefe yönelik tedavi, progresyonsuz sağkalım, genel sağkalım

Kolorektal neoplazmlarNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Merve Güner Oytun
Ege University
2018
00

İlgili konular