Oxygen saturation
81 theses under this subject heading
Investigation of the effect of acupressure applied to patients with atrial fi̇brillation on some vital findings and oxygen saturation
INVESTİGATİON OF THE EFFECT OF ACUPRESSURE APPLİED TO PATİENTS WİTH ATRİAL FİBRİLLATİON ON SOME VİTAL FİNDİNGS AND OXYGEN SATURATİON Atrial Fibrillation (AF) affects 1-2% of the population. This study was carried out to determine the effect of acupressure on some vital signs and oxygen saturation in patients with AFThe study was designed as a placebo-controlled experimental study. After the approval of ethics committee, verbally informed consent was obtained from the individuals complying with research limitations in coronary intensive care unit and the research was completed with 69 individuals consisted of 23 in control, 23 in placebo and 23 in experimental group. The data were collected by the researcher using face to face interview method. The control group included in the study did not undergo any procedure, while the patients in the placebo group had been indicated to wear the wristband for pressure on the Shenmen (HT7) point and for the acupressure treatment; however, the wristband was worn directly on the wrist without observing the Shenmen(HT7) point, also loosely and inversely, and no pressure was applied. In the experimental group, after the acupressure wristband was worn in a way to ensure correct and sufficient pressure on the Shenmen (HT7) point, acupress performed twice in the same day. Blood pressure, heart rate, respiration and saturation values of all patients were recorded before and after the procedure via the monitor. All data were obtained with the help of devices and no manual measurement was made. Kruskal Wallis Analysis Of Variance, Fisher Chi-Square Test, All Pairvise Comparisons (Post Hoc) and Wilcoxon Tests were used to evaluate the data. The decrease in heart rate and saturation value of experimental group were found significant (p <0.05). Acupressin did not have any effect on blood pressure and respiration in all study groups. Acupressin applied to patients with AF decreased heart rate and increased oxygen sturation. According to this result, repeated acupressin may be recommended in addition to pharmacological treatment to reduce heart rate and increase oxygen saturation in AF. Keywords: Acupressure; Blood Pressure; Pulse; Respiration; Oxygen Saturation.
Ventriküler taşikardi ablasyonu yapılan hastalarda vital parametrelerin serebral oksijenasyon üzerindeki etkisinin incelenmesi
Ventriküler taşikardi, EKG'de geniş QRS kompleksleriyle birliktelik gösteren, ventrikül miyokardından kaynaklanan ve tedavi edilmezse senkop, ani kardiyak ölüm gibi sonuçları olan bir taşiaritmidir. Bu nedenle, özellikle anti-aritmik ilaç tedavisine rağmen VT atakları devam eden ve/veya çoklu şoklama hikayesi olan hastalarda VT ablasyon tedavisi endikedir. Özellikle VT sırasında uç organ perfüzyonunu sürdürmek için gerekli olan optimal OAB'nin bilinmemesi nedeniyle işlem sırasında NIRS monitörizasyonu klinik olarak önemlidir. Bizim de prospektif gözlemsel nitelikte tasarladığımız çalışmamızda; NIRS değerlerine ait sağ ve sol taraf ölçümlerinin, VT ablasyon sürecindeki ölçümlerle ve hastalara ait klinik özelliklerle korelasyonu incelenmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 30 Haziran-31 Aralık 2021 tarihleri arasında, genel anestezi altında VT ablasyon işlemi uygulanacak hastaların demografik verileri, intraoperatif vital değerleri, intraoperatif NIRS ve BIS değerleri kaydedilmiştir. Çalışmaya nabızlı VT nedeniyle ablasyon yapılan 37 hasta dahil edilmiştir; 37 hastanın her birinden ablasyon sırasında farklı değerler alınması nedeniyle her hastadan 2 ayrı veri seti elde edilmiş olup toplamda 74 VT süreci incelenmiştir. VT süreçlerinden elde edilen verilere göre, sağ ve sol NIRS ölçümlerindeki düşüşlerin (˃%10) VT sürecindeki OAB (sırasıyla p= 0,007 ve 0,006) ve ETCO2 (sırasıyla p= <0,001 ve <0,001) değerleri ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra, sağ ve sol NIRS düşüşlerinin PAB ˃ 30mmHg olan hastalarda, PAB ≤30mmHg olan hastalara göre anlamlı fark gösterdiği izlenmiştir (sırasıyla p=0,002 ve 0,004). Benzer bir ilişki yaş, EF ve cinsiyet ile, veya VT sürecindeki BIS ile saptanmamıştır. Ancak bazal sol NIRS, sağ NIRS ve OAB değerlerine bakıldığında, kadınların ortanca değerlerinin erkeklere göre daha düşük olduğu gösterilmiş olup, sonuç istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p=0,001, p=0,011). Çalışmamızda, hem nabızlı VT verileri hem de VF verileri hastaların bazal değerleri ile birlikte değerlendirmiş olup, ETCO2 ve NIRS değerlerinin pulsatil kan akımı olsun veya olmasın pozitif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Rutin NIRS kullanılmayan, genel anestezi altında ETCO2 monitörizasyonu yapılan vakalarda, ani ETCO2 ve OAB düşüşü söz konusu olduğunda bu parametrelerin NIRS ile korele olmaları nedeniyle serebral oksijenasyonun yetersiz olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. NIRS probunun hemodinamik değişikliklere yanıtının hızlı olması, OAB ve ETCO2 ile anlık korelasyon göstermesi nedeniyle; genel anestezi uygulanacak tüm vakaların yanı sıra, nabızsız VT/VF olgularında da aktif NIRS kullanımı kompresyon kalitesinin belirlenmesinde ve spontane dolaşımın geri dönüşünün (ROSC) takibinde etkili olabilir.
Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü hastalarda hemodinamik, vasküler ve kassal parametrelerin maksimal ve submaksimal egzersiz kapasitesi üzerine etkileri
Fontan prosedürü uygulanan hastalarda morbidite ve mortalite riski ile egzersiz kapasitesi ilişkilidir. Bu nedenle bu hastalarda egzersiz kapasitesi ve etkileyebileceği düşünülen kardiyovasküler ve periferik faktörlerin araştırılması önem kazanmaktadır. Bu Çalışma Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü bireylerde hemodinamik, vasküler ve kassal parametrelerin maksimal ve submaksimal egzersiz kapasitesi üzerine etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya ortanca yaşı 18 yıl (7-31 yıl) olan 31 Fontan hastası ve ortanca yaşı 18 (7-32 yıl) olan 30 kontrol birey dahil edildi. Tüm katılımcıların demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Maksimal egzersiz kapasitesi, "breathe by-breathe" yöntemiyle bir koşu bandı ergometresinde modifiye Bruce protokollü kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) ile; submaksimal egzersiz kapasitesi 6 dakika yürüme testi (6DYT) ile değerlendirildi. Atrial strain ölçümleri için transtorasik ekokardiyografi ölçümleri gerçekleştirildi ve speckle tracking (benek takibi) yöntemi kullanılarak atrial strain için reservuar faz (LASr), kondüit faz (LAScd) ve kontraksiyon fazı (LASct) değerleri kaydedildi. El kavrama kuvveti ve diz ekstansör kas kuvveti bir el dinamometresi kullanılarak değerlendirildi. Kas oksijenizasyonu (SmO2) ise KPET ve 6DYT sırasında, yakın kızılötesi spektroskopi kullanarak kas kapillerindeki lokal SmO2 ve toplam hemoglobini (THb) ölçen bir cihaz (Moxy, Fortiori Design LLC, Minnesota, USA) ile kaydedildi. Aortik sertlik, aortik nabız dalga hızı (aNDH) tekniği kullanılarak ekokardiyografik ölçümler ile değerlendirildi. Fontanlı hastalar ve kontrol bireyler arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). Fontanlı hastaların ve kontrol bireylerin vücut kompozisyonu parametreleri, dominant el kavrama kuvveti (kg) ve dominant diz ekstansör kuvveti (kg) benzer idi (p>0,05). Fontanlı hastalarda 6DYT istirahat SmO2, minimum SmO2, toparlanma SmO2 kontrol bireylere göre daha düşük iken (p<0,05); KPET istirahat SmO2, minimum SmO2 ve toparlanma SmO2 kontrol bireylere göre daha düşüktü (p<0,05). Ayrıca Fontanlı hastaların LASr, LAScd, LASct ve LASct/LASr değerleri kontrol bireylere göre daha düşüktü (p<0,05). aNDH Fontanlı hastalarda kontrol bireylere göre daha yüksekti (p<0,05). Fontanlı hastaların zirve oksijen tüketimi ve 6DYT yürüme mesafesi de kontrol bireylere göre düşük idi (p<0,05). Çoklu regresyon modellerine göre ise dominant diz ekstansör kuvveti, yaş, LASct ve aNDH zirveVO2'nin; dominant diz ekstansör kuvveti ve aNDH 6DYT mesafesinin bağımsız belirleyicileri olarak kaydedildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre Fontanlı hastalarda diz ekstansör kas kuvveti, yaş, atrial kontraktil strain ve aortik sertlik maksimal egzersiz kapasitesinin bağımsız belirleyicileridir. Ayrıca diz ekstansör kuvveti ve aortik sertlik ise Fontanlı hastalarda submaksimal egzersiz kapasitesinin bağımsız belirleyiciledir. Fontanlı hastaların optimal klinik yönetimi için rutin laboratuvar ve klinik testlerin yanı sıra egzersiz kapasitesi ve etkileyen faktörlerin de değerlendirilmesi önem taşımaktadır.
Farklı egzersiz çeşitlerinin kuadriseps femoris kasının oksijen saturasyonu üzerine etkisi
Bu çalışmada sağlıklı sedanter ve aktif bireylerde farklı egzersiz türlerinin kuadriseps femoris kasının oksijen saturasyonu üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 16 aktif spor yapan erkek (25,813,73 yıl, VKİ: 23,12 kg/m2), 14 sağlıklı sedanter erkek birey (23±3 yıl, VKİ: 22,26 kg/m2) dahil edildi. Grupların kuadriseps femoris kasına yönelik yapılan 5 farklı egzersiz; izometrik, izotonik, eksentrik, statik germe ve denge koordinasyon egzersizleri öncesi, sırasında ve toparlanmada kas oksijen saturasyonları yakın kızılötesi spektroskopi (MOXY) cihazı ile ölçüldü ve karşılaştırıldı. Verilerin normalliği incelenirken Kolmogorov Smirnov testi, 2 grup Bağımsız Örneklem T Testi ile karşılaştırıldı. Tüm egzersizler için ölçülen kas saturasyon (%) değerlerinin normal dağılım varsayımı sağlandığı için ANOVA testi kullanıldı, post-hoc karşılaştırmalar Bonferroni testi yapıldı. Tüm bireylerde yapılan kas oksijen saturasyon ölçümlerinde sırasıyla eksentrik, germe ve izometrik egzersizlerde saturasyon azalmış bulundu (p<0,05). Aktif bireylerde eksentrik egzersizler sırasında ölçülen kas oksijen saturasyonu diğer egzersizlere göre daha az, sedanterlere ise eksentrik, germe ve izometrik egzersizlerde daha azdı (p<0,05). Germe ve denge koordinasyon egzersizleri sırasında grupların kas saturasyon ölçümleri benzerdi (p>0,05). Aktif bireylerde sedanter bireylere göre izometrik, izotonik ve eksentrik egzersizlerin kas oksijen saturasyonu daha azdı (p<0,05). Egzersiz sayılarına göre, aktif bireylerde kuadriseps izometrik ve izotonik egzersizlerde fark yokken, eksentrik, denge koordinasyon ve germe egzersizlerinde 60.sn ölçümlerine saturasyon en azdı (p<0,05). Sedanterlerde egzersiz sayıları değerlendirildiğinde izometrik ve denge koordinasyon egzersizinde fark yokken (p>0,05), izotonik, eksentrik ve germe egzersizinde 60.sn ölçümü azdı (p<0,05). Sporcularda görülen bu değişikliklerin egzersiz eğitimine adaptasyon sonucu olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kuadriseps femoris, egzersiz, oksijen saturasyonu, aktif bireyler
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non invaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (Pİ), pletismografik varyabilite indeksi (PVİ), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada ko-oksimetre yöntemiyle noninvaziv elde ettiğimiz Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve kalp tepe atımı parametrelerinin ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Endotrakeal entübasyon, nazal CPAP desteği alanlar ve hiç oksijen desteği almayan kontrol grubu arasında bahsedilen parametreler araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 2022 yılında tedavi gören ve yenidoğan geçici takipnesi (YDGT) tanısı ile takip edilen bebeklerde yaşamın ilk 6 saatindeki non İnvaziv monitörizasyonla elde edilen perfüzyon indeksi (pi), pletismografik varyabilite indeksi (pvi), oksijen rezerv indeksi (ori), saturasyon, kalp tepe atımı, hemoglobin parametrelerinin değerlendirilmesi 100 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; çalışmaya katılım sağlayan, hastaların Pi değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının entübe ve NCPAP olan hastalara göre daha yüksek olduğu, KTA değerlerine ait ölçümlerin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığa neden olduğu, Anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastalardan daha yüksek olduğu, NCPAP olan hastaların puan ortalamasına ise yakın olduğu saptanmıştır. Entübe, NCPAP ve anne yanında kalan hastaların PVİ, SPO2,HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu belirlendi. Hastaların NCPAP ölçüm değerlerine ait puan ortalamasının Entübe olan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha yüksek olduğu, Entübe ve NCPAP hastaların PVİ, SPO2, HGB VE ORİ değerlerine ait puan ortalamalarının birbirine yakın olduğu, Yenidoğan hastalarda gebelik haftası ile doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak %99 oranında pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır. Entübe ve NCPAP gruplarına dahil olan hastaların ölçüm puaanları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Anne yanında kalan hastaların Entübe ve NCPAP gruplarında yer alan hastaların ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak farklılık belirlendi. Buna göre entübe ve NCPAP desteği alan hastalar anne yanında kalan hastaların ölçüm değerlerine ait puan ortalamasına göre daha düşük olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Pİ, PVİ, Hb, Ori, SpO2 ve Kalp Tepe Atımı, Yenidoğan,
Rinoplasti girişimlerinde kontrollü hipotansiyon için uygulanan nikardipin ve esmololün hemodinami ve rejyonal renal oksijenizasyon üzerine etkisi
Amaç: Rinoplasti girişimlerinde kontrollü hipotansiyon için uygulanan nikardipin ve esmololün hemodinami ve rejyonal renal oksijenizasyon üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya elektif rinoplasti cerrahisi geçiren ve kontrollü hipotansiyon uygulanmasına karar verilen, 80 hasta konu hakkında bilgilendirilmiş ve yazılı onamları alınmış olan, 18-60 yaş arası, ASA I-II sınıfındaki hastalar dâhil edildi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle 40'ar kişiden oluşan Grup N (Nikardipin) ve Grup E (Esmolol) diye 2 gruba ayrıldı. Kontrollü hipotansiyon oluşturmak için intraoperatif sürede 40 hastaya nikardipin, 40 hastaya da esmolol infüzyonu uygulandı. Anestezi idamesi süresince nikardipin ve esmolol infüzyonunun kontrollü hipotansiyon oluşturma potansiyeli, kardiyovasküler hemodinami, renal fonksiyonlar ve rejyonal renal perfüzyon (NIRS) değerleri ölçüldü. Her iki grup için ek opioid ve ek kas gevşetici kullanım sayıları kaydedildi. Postoperatif olarak her iki grup için cerrahi memnuniyet ve cerrahi alandaki kanama miktarları kaydedildi. Bulgular: Grup N'de intraoperatif ek opioid kullanım oranı Grup E'den daha yüksekti (p= 0.000). Postoperatif ölçülen cerrahi kanama miktarı (p= 0.000) ve cerrahi memmnuniyet Grup N'de, Grup E'ye göre anlamlı yüksekti (p= 0.002). Nabız değerleri istatistiksel olarak Grup E'de anlamlı yüksekti (p= 0.000). Sistolik kan basıncı (0.-10.-15.-20. dakikalar haricinde) Grup E'de istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p ˂ 0.05). Grup içi karşılaştırmada her iki grupta da postop kreatin değerlerinin preop değerlere göre anlamlı azaldığı saptandı (p<0.05). Ancak grup içi üre ve grupararası üre/kreatinin değerleri farklı değildi (p>0.05). Grup N de ölçülen tüm periferik SpO2 değerleri Grup E'den anlamlı düşüktü (p˂0.05). Grup N'de intraoperatif dönemde (10.-15.-20.-25.-30.-35.-40. 45.-50.-55.dakika) sol renal rSO₂ (NIRS) değeri Grup E'den anlamlı yüksekti (p˂ 0.05). Sonuç: Esmolol ile yapılan kontrollü hipotansiyonda nikardipine göre daha stabil tansiyon ve kalp tepe atımı değerleri elde edilmesi, daha az ek kas gevşetici ve ek opioid kullanımı ve cerrahi memnuniyetin daha iyi olması nedeniyle kontrollü hipotansiyon uygulanacak vakalarda güvenle kullanılabileceği ve öncelikli tercih edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Nikardipin rejyonal renal doku perfüzyonu üzerinde daha iyi bir ajan olup, renal fonksiyonlar üzerine olumsuz bir etki oluşturmamıştır. Ancak kontrollü hipotansiyon oluşturmak için kullanıldığında ek opioid ihtiyacı artmış, hemodinami labil seyretmiştir.
Primer siliyer diskinezide oyun temelli uygulamanın oksijenasyon düzeyi, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, primer siliyer diskinezi (PSD) hastalarında oyun temelli yaklaşımın kas oksijenasyonu (SmO2), fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmaktı. Otuz-iki PSD hastası randomize olarak oyun ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrıldı. Oyun grubuna 8 hafta süresince aktif oyun programı ve havayolu temizleme teknikleri uygulandı. Kontrol grubuna 8 hafta süre ile sadece havayolu temizleme teknikleri uygulandı. Sekiz haftalık program öncesi ve sonrasında solunum fonksiyonu taşınabilir spirometre cihazı ile, solunum kas kuvveti ağız içi basınç ölçme cihazı ile, periferal kas kuvveti taşınabilir dinamometre ile, fonksiyonel kapasite altı dakika yürüme testi (6DYT) ile, maksimal egzersiz kapasitesi artan hızda mekik yürüme testi (AHMYT) ile, günlük yaşam aktivitesi (GYA) Glittre GYA testi ile, SmO2 AHMYT ve Glittre GYA testi süresince BSX-insight cihazı ile, enerji harcaması Glittre GYA testi ve oturarak oynanan oyun sırasında SenseWear kol bandı ile, fiziksel aktivite düzeyi Bouchard üç-günlük fiziksel aktivite kaydı ile, denge Y ve Flamingo testi ile ve yaşam kalitesi PCD-QOL anketi ile değerlendirildi. Oyun grubunda solunum fonksiyonu, solunum ve periferal kas kuvveti, 6DYT ve AHMYT mesafesi, SmO2, GYA, fiziksel aktivite düzeyi, denge ve yaşam kalitesi anlamlı olarak arttı (p <0.05). Kontrol grubunda ölçülen parametrelerde istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p> 0.05). Sekiz hafta önce ve sonrasında değerlendirilen parametrelerin fark değerlerinde gözlenen değişiklik oyun grubunda istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Aktif oyun programının PSD'li hastalarda pulmoner ve ekstrapulmoner özellikler üzerinde olumlu etkileri vardır. Aktif oyun programı, PSD'li hastalarda egzersiz eğitimi modalitesi olarak pulmoner rehabilitasyon programına eklenebilir. Anahtar Kelimeler: Primer siliyer diskinezi, solunum kas kuvveti, periferal kas kuvveti, aktif video oyunu, egzersiz kapasitesi
Anestezi yoğun bakım ünitesinde kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenme tanısı ile izlenen hastalarda non-invaziv mekanik ventilasyon tedavisine yüksek akımlı oksijenasyon tedavisinin eklenmesinin etkileri.
Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) akut alevlenme ile izlenen kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalarının tedavisinde noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) ile birlikte yüksek akımlı oksijenasyon (HFO) tedavisinin yeri henüz açıklığa kavuşmamıştır. Bu çalışmada, KOAH alevlenme tanısı ile NIMV ile izlenen hastalarda HFO'nun ilave olarak kullanılmasının; oksijenasyona, karbondioksit temizlenmesine, entübasyon oranına, invaziv mekanik ventilasyon süresine, beslenme başlanabilme süresine, yoğun bakım ve hastane yatış süresine ve mortalite oranlarına etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Etik kurul karar onayı alındıktan sonra, 1 Ocak 2015-31 Aralık 2019 tarihleri arasında Hacettepe Hastanesi Anestezi YBÜ'nde akut KOAH alevlenme ile izlenen, NIMV uygulanmış hastalarda yapılan bir retrospektif kohort çalışmasıdır. NIMV ile birlikte standart oksijen tedavisinin (SOT) kullanıldığı hastalar (NIMV/ SOT grubu), NIMV ve HFO ile solunum desteği alan hastalar (NIMV/HFO grubu) olarak gruplanmıştır. Hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, arter kan gazı değerleri, uygulanan tedaviler, entübasyon oranı ve zamanı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, beslenmenin başlanabildiği gün, YBÜ ve hastane yatış süreleri, 28. ve 90. gün mortalite oranları orijinal dosyaları ve elektronik kayıtlar kullanılarak toparlanmıştır. İstatistiksel analizlerde Mann-Whitney U testi, ki-kare, tekrarlayan ölçümler varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Beş yıllık süreçte YBÜ'de izlenmiş olan 148 KOAH alevlenmeli hastadan 28 tanesinin NIMV/HFO, 32 tanesinin ise NIMV/ SOT aldıkları tespit edilmiştir. Bu iki grubun demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, uygulanan farmakolojik tedaviler benzer bulunmuştur. Her iki grupta da benzer şekilde 2. ve 12. saatte alınan kan gazlarında YBÜ kabulüne göre hastaların oksijenasyonlarının iyileştiği, CO2 retansiyonlarının gerilediği, pH değerlerinin normalleştiği tespit edilmiştir. NIMV/HFO grubunda 48. saatte, oksijenasyonun NIMV/SOT grubuna göre daha iyi (sırasıyla ortanca [çeyrekler arası açıklık], PaO2 89 [88-100] mmHg ve 79 [71 -83] mmHg, p=0,019) fakat PaCO2 değerlerinin de daha yüksek (sırasıyla PaCO2 değerleri 68 [54-71] mmHg ve 53 [49-64] mmHg, p=0,043) olduğu saptanmıştır. NIMV/HFO grubundaki hastalar NIMV/SOT grubuna göre daha erken beslenebilmiştir (sırasıyla 3 [3-4] gün ve 5 [4-8] gün, p<0,001). NIMV ile HFO'nun birlikte kullanılması NIMV/SOT grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde entübasyon oranını, IMV süresini, YBÜ ve hastane mortalitesini, YBÜ ve hastane yatış süresini etkilememiştir. Sonuç olarak, KOAH alevlenme hastalarının YBÜ takibinde NIMV tedavisine ek olarak standart oksijen tedavisi yerine HFO kullanılması; ikinci gündeki oksijenasyonu iyileştirmektedir ve hastaların daha erken beslenebilmesi sağlanabilmektedir. NIMV tedavisine ek olarak HFO kullanımı; entübasyon oranlarını, invaziv mekanik ventilasyon süresini, yatış sürelerini ve mortalite oranlarını değiştirmemektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH alevlenmesi, yoğun bakım, mekanik ventilasyon, HFNO
Hacettepe Üniversitesi iç hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda oksijen uygulama durumunun incelenmesi
Amaç: Oksijen, hipoksinin önlenmesi ve tedavisi amacıyla sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmada birincil amaç İç Hastalıkları servisleri ve Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalarda oksijen kullanım sıklığının belirlenmesidir. İkincil amaçlar ise oksijen destek yöntemlerinin belirlenmesi, oksijenin uygunsuz kullanımının araştırılması, hastaların SpO2 değerleri <%94, %94-%98, >%98 olarak gruplanması ve SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 korelasyonunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma prospektif, gözlemsel bir çalışmadır. 1-31 Mart 2022 arasında yatan ve oksijen kullanan 143 hasta dahil edildi. Yatış verileri, modifiye erken uyarı skoru (MEUS) kaydedildi. Oksijen desteği ile ilgili, hastaların çalışmaya dahil edildiği ilk 24 saatteki veriler toplandı ve 6 saatlik dilimler halinde kayıt alındı. Her çeyrekte oksijen destek yöntemi not alınarak oksijenasyon parametrelerinin ortalaması kaydedildi. Oksijenasyon parametrelerinin 24 saatlik ortalaması hesaplandı. Nazal oksijende 6 L/dk'dan yüksek ve basit yüz maskesinde 5-10 L/dk'dan farklı akım hızları ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) alevlenmede basit yüz maskesi kullanımı uygunsuz kullanım olarak kaydedildi. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 ilişkisi incelendi. Bulgular: Servislerde yatan 397 hastanın %20'si ve YBÜ'de yatan 124 hastanın %50'si oksijen almıştır (ortalama yaş 65; %55'i erkek). Oksijen ihtiyacının nedeni 98 (%69) hastada solunum yetmezliği, 22'sinde (%15) hipervolemi, 18'inde (%13) sepsis/septik şoktur. Oksijen desteği %51 nazal, %21 basit yüz maskesi, %4 yüksek akımlı nazal oksijen (HFNO) ile verilmiştir; hastaların %18'ine invaziv mekanik ventilasyon (İMV) ve %6'sına non-invaziv mekanik ventilasyon (NİMV) ile solunum desteği uygulanmıştır. Nazal oksijen, 6 L/dk'dan yüksek akım hızında uygulanmamıştı. Basit yüz maskesi uygulamalarının %46'sı <5 L/dk ve %5'i >10 L/dk akım hızındaydı. KOAH alevlenme hastalarında basit yüz maskesi kullanım sıklığı %15'tir. SpO2 değeri, hastaların %46'sında %94'ün altında, %49'unda %94-%98 aralığında ve %5'inde %98 üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının %62'sinde SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2 <%94 olan grupta MEUS skoru yüksekti. YBÜ hastalarında SpO2/FiO2-PaO2/FiO2 arasında kuvvetli ilişki (r=0,87 p<0,001) bulundu. Sonuç: İç Hastalıkları servislerinde oksijen kullanım sıklığı %20, yoğun bakım ünitelerinde %50'dir. Basit yüz maskesi uygulamalarının yarısından fazlası uygunsuz kullanımdır. SpO2 değeri, oksijen kullanan hastaların yarısından fazlasında %94'ün üzerindedir. KOAH alevlenme hastalarının yarısından fazlasında SpO2 değeri %92'nin üzerindedir. SpO2/FiO2 ve PaO2/FiO2 oranları arasındaki güçlü korelasyon, SpO2/FiO2 oranının PaO2/FiO2 oranı yerine kullanılabilecek non-invaziv bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: oksijen saturasyonu, oksijen tedavisi, oksijen uygulaması & dozajı
Dayanıklılık sporcularında oksijen tüketimi ve enerji harcamasının kalp atım hızı indeks yöntemi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, dayanıklılık sporcularında VO2maks ve her farklı şiddette enerji harcamasının hesaplanmasında kalp atım hızı indeks (KAHindeks) yönteminin geçerliğini belirlemektir. Orta ve uzun mesafe koşusu ve oryantiring sporu ile uğraşan ve en az 3 yıldır müsabakalara katılan, 22 erkek sporcu gönüllü olarak katılmıştır. Dinlenik KAH (KAHdin) ölçümünden sonra koşu bandında indirekt kalorimetrik yöntem (İK) ile giderek artan şiddette egzersiz protokolünde submaksimal ve maksimal oksijen tüketimi ölçülmüştür. Test sırasında katılımcıların her iş yükünde oksijen tüketimi (VO2) ve KAH değerleri kaydedilmiştir. KAHegzersiz/KAHdin oranından KAHindeks hesaplanmıştır. KAHindeks değerleri kullanılarak maksimal oksijen tüketimi (VO2maks) ve rezerv KAH'ın (KAHR) < %72, % 72-88 ve > %88'ine karşılık gelen şiddetlerde enerji harcaması tahmin edilmiştir. Her katılımcı için her bir hızda hesaplanan KAHindeks ve MET olarak VO2 değerleri arasındaki ilişki için regresyon analizi yapılmıştır. Ölçülen ve tahmin edilen VO2maks ve 3 farklı şiddette (<%72 KAHR, %72-88 KAHR ve >%88 KAHR) enerji harcaması değerleri arasındaki farklar Paired t testi ile belirlenmiştir. Ölçülen ve hesaplanan VO2maks ve enerji harcaması arasındaki fark ortalaması (bias) ve tutarlılık alt ve üst sınırları Bland-Altman grafikleme yöntemi ile belirlenmiştir. Aynı zamanda ölçülen ve hesaplanan değişkenler arasındaki uyum Bilgi Temelli Tutarsızlık Ölçüsü (BTTÖ) yöntemi ile belirlenmiştir. MET (VO2) ve KAHindeks değerleri arasında orta düzeyde pozitif bir ilişki vardır (r = 0,601; p = 0,000). KAHindeks yöntemi ile tahmin edilen VO2maks anlamlı derecede düşüktür (%11,3) (p = 0,013). Benzer şekilde her bir şiddette KAHindeks yöntemi ile hesaplanan enerji harcaması İK'dan anlamlı derecede düşüktür (<%72 KAHR için t = 0,326; p = 0,002, %72-88 KAHR için t = 2,09; p = 0,04 ve >%88 KAHR için t = 5,01; p = 0,000). Bland-Altman grafikleme VO2maks için tutarlık sınırları arasındaki mutlak farkın büyük olduğunu göstermiştir. İK ve KAHindeks yöntemi arasındaki uyum için BTTÖ değerleri istatistiksel olarak sıfırdan farklıdır (VO2maks için t = 8,992; p= 0,000, <%72 KAHR için t = 18,578; p = 0,000, % 72-88 KAHR için t = 18,342; p = 0,000, >%88 KAHR için t = 19,769; p = 0,000) Bu çalışmanın bulguları dayanıklılık sporcularında KAHindeks yönteminin VO2maks'ın tahmin edilmesinde kullanılamayacağını ancak farklı şiddetlerde enerji harcamasının değerlendirilmesinde kullanılabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Dayanıklılık, Maksimal oksijen tüketimi, Enerji harcaması, Kalp atım hızı indeksi
Jinekolojik laparoskopik operasyonlarda intraabdominal karbondioksit insüflasyonuna bağlı end-tidal karbondioksit değişiklikleri serebral oksijenizasyonu etkiliyor mu?
Laparoskopik cerrahi son yıllarda; daha noninvaziv olduğu, daha iyi kozmetik sonuçlar doğurduğu, hastanede kalım süresini kısalttığı ve dolayısıyla medikal harcamaları düşürdüğü, daha az postoperatif komplikasyona ve postoperatif ağrıya neden olduğu için oldukça popüler bir cerrahi teknik haline gelmiştir. Günümüzde pek çok jinekolojik hastalığın tanı ve tedavisi için de laparoskopik teknik cerrahi uygulamalar ilk tercih olarak kullanılmaktadır. Laparoskopik teknikte cerrahi alanda yeterli görüntünün sağlanması ve trokarların yerleştirilmesi için pnömoperitoneum oluşturulması gerekmektedir. Pnömoperitoneum oluşumunda ise distansiyon sıklıkla karbondioksit (CO2) gazı ile sağlanmaktadır. Ancak CO2 peritondan hızla emilerek hiperkarbi ve asidoza neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda; karbondioksit insüflasyonunun hastalarda kardiyovasküler, solunumsal ve asit-baz dengesinde değişikliklere neden olabileceği ve bunların sonucunda serebral perfüzyon ve oksijenizasyon üzerine çeşitli değişiklikler görülebileceği saptanmıştır. Jinekolojik endikasyonlarla laparoskopik operasyona alınan toplam 43 hasta bu çalışmaya alındı. Operasyon süresince izlenen monitördeki end-tidal parsiyel karbondioksit (EtCO2) değerlerine göre hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1 ılımlı hipokarbik, Grup 2 ise ılımlı hiperkarbik seyreden hasta grupları olarak kabul edildi. Bütün hastaların anestezi öncesi (T1), anestezi sonrası (T2), insüflasyonda (T3), sonrasında 20.dk (T4), 50.dk (T5), 80. Dk (T6), desüflasyondan sonra (T7), ekstübasyon sonrası (T8) hemodinamik verileri ve Near İnfra Red Spektroskopisi (NIRS) değerleri kaydedildi. Bütün hastalara ayrıca preoperatif 1 saat önce ve postoperatif 1. saatte standardize mini mental test (SMMT) uygulandı. Hastaların tamamında operasyon süresi ile birlikte EtCO2, parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) ve NIRS değerlerinde artış saptanırken gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi. Bununla birlikte çalışmaya katılan sadece 1 hastada ekstübasyon sonrası bronkospazma bağlı olarak serebral desatürasyon saptandı. Sonuç olarak, intraoperatif EtCO2 değerlerinden bağımsız olarak hastalarda; laparoskopik cerrahinin getirdiği CO2 insüflasyonuna bağlı, zamanla ilişkili olarak NIRS değerlerinde artış gözlendi. Ayrıca hastaların postoperatif SMMT puanları preoperatif değerlerine göre yüksekti. Bu sonucun, CO2 gazının serebral damarlar üzerine yaptığı vazodilatasyonla ilişkili olduğunu düşünmekteyiz. Ancak bu sonuç klinik olarak önemli bir fark yaratmamıştır. Anahtar sözcükler: Near-Infrared Spektroskopi; Laparoskopi; Serebral perfüzyon; Jinekolojik anestezi; Mini mental durum testi
Kesintili ve kesintisiz egzersiz yöntemlerinin bilişsel işlevler, risk alma, çalışma belleği ve dikkat üzerindeki etkilerinin bilişsel testler ve işlevsel yakın kızılötesi spektroskopi ölçümü ile araştırılması
Amaç: Sedanter toplum yapısının yaygınlaşmasıyla birlikte kronik hastalıklardan korunma da dahil olmak üzere sağlıklı yaşam için düzenli fiziksel egzersiz daha da önemli hale gelmiştir. Egzersizin fiziksel işlevlerin yanında mental işlevlere de olumlu yönde katkı sağladığı bilinmektedir. Bu çerçevede, egzersiz seçiminde tüm vücut sağlığı için verimli yöntemlerin anlaşılması önem kazanmıştır. Çalışmamızda kesintili ve kesintisiz anaerobik eşik altında egzersiz yöntemlerinin bilişsel işlevlere olan etkileri, beyin prefrontal korteks oksijenlenmesi ile olan ilişkilerinin aydınlatılması ve hangi yöntemin daha verimli olduğunun bulunması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda yüksek düzeyde antrene olan sporculara farklı günlerde kesintili ve kesintisiz egzersiz uygulanmıştır. Kesintisiz egzersizde solunumsal anaerobik eşik yükünün %90'ına denk gelen güç çıktısıyla 20 dakika sabit yüklü egzersiz, kesintilide ise aynı yükle 4 set 5 dakika egzersiz ve aralarda 2 dakika 50 watt düzeyinde yükle-dinlenme şeklinde egzersiz yaptırılmıştır. Her egzersiz seansından önce ve sonra bilişsel işlevleri değerlendirebilmek için Stroop, PASAT ve BART testleri uygulanıp, tüm bu süreçte İşlevsel Yakın Kızılötesi Spektroskopi (fNIRS) ile prefrontal oksijenlenme düzeyleri ölçülmüştür. Stres etkisini görebilmek amacıyla egzersizlerin önce ve sonrasında kan ve tükürük örneklerinden kortizol seviyeleri ölçülmüştür. Bulgular: Çalışmamızda aynı yük çıktısında yapılan egzersizlerden kesintisiz egzersizde algılanan zorluk düzeyi kesintili egzersizden yüksek bulunmuştur (p<0,05). BART risk alma testi değerlendirildiğinde kesintisiz egzersiz sonrası risk alma eğilimi arttığı görülmüştür (p<0,05). PASAT testinde egzersizler arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Stroop test bozucu etkisinin kesintisiz egzersiz sonrası arttığı (p<0,05), kesintili egzersiz sonrasında ise öncesine göre anlamlı fark oluşmadığı görülmüştür. Prefrontal korteks oksijenlenme düzeylerinde egzersiz türleri arasında fark bulunmamıştır. Stroop Test sırasında her iki egzersiz öncesi davranışsal test sonuçları ile prefrontal korteks oksihemoglobin düzeyleri arasında yüksek korelasyon bulunmuştur (r=.79-.88 aralığında). Kesintili egzersiz PASAT davranışsal testindeki doğru yanıt sayıları ile prefrontal korteks oksihemoglobin düzeyleri arasında yüksek negatif korelasyon bulunmuştur (r=.71). BART davranışsal test ve prefrontal oksihemoglobin düzeyleri arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Sonuç: Anaerobik eşik altı kesintisiz egzersiz yönteminde bilişsel işlevlerde bozulma ve risk eğiliminde artış görülmüş, bu bulgular ışığında kesintili egzersizin bilişsel işlevler açısından daha verimli bir yöntem olduğu düşünülmüştür. Prefrontal oksijenlenme açısından egzersiz yöntemleri arasında fark görülmemiş ancak bilişsel işlevlerde bozulma arttıkça prefrontal oksijenlenmede de artış olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: kesintisiz egzersiz, kesintili egzersiz, bilişsel işlev, Stroop, PASAT, BART, fNIRS
Hemiplejik ve hemiparetik inme geçiren hastalarda etkilenen ve etkilenmeyen taraftan oksijen satürasyonu ölçüm değerlerinin incelenmesi
Bu araştırma inmeli hastalarda pulse oksimetre ile oksijen saturasyonu değerlerinde etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraf arasında ölçüm farkı olup olmadığının belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi'nde 01.04.2017-28.02.2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi'nde 01.04.2017-28.02.2018 tarihleri arasında yatan inme tanısı almış, paretik/plejik hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Yoğun Bakım Ünitesi'nde 01.04.2017-28.02.2018 tarihleri arasında yatan inme tanısı almış, paretik/plejik, araştırmanın sınırlılıklarına uyan ve çalışmaya katılmayı kabul eden, 63 hasta oluşturmuştur. Araştırmada verilerin toplanmasında araştırmacılar tarafından hazırlanmış Hasta Tanıtım Formu ve Fizyolojik Parametreler İzlem Formu kullanılmıştır. Hemiplejik ve hemiparetik inmeli bireylerde etkilenen ve etkilenmeyen taraftan oksijen saturasyon ve nabız hızı ölçülerek kaydedilmiştir. Verilerin analizinde paired sample t testi ve korelasyon testi kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilerin analizi Statistical Package for Social Science (SPSS) 24.0 paket programında gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya alınan toplam 63 hastanın %47,6'sı kadındır, %89'u iskemik inme, %11'i hemorajik inme tanısı almıştır. Verilerin analizi sonucunda; etkilenen ve etkilenmeyen taraftan yapılan saturasyon ölçüm ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=,022). Etkilenen ve etkilenmeyen taraftan yapılan nabız ölçüm ortalamalarında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=,580). Etkilenmeyen taraftan sıvı infüze edilen bireylerde etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraftan yapılan saturasyon ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanırken (p=,049), etkilenen taraftan sıvı infüzyonu giden bireylerde iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=,218). Etkilenen tarafta periferal ödem bulunan bireyler arasında etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraf saturasyon ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanırken (p=,707), etkilenen tarafta periferal ödem bulunmayan bireylerde iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=,008). 1-3 ve 8-27 günlük inme tanısı olan bireyler arasında etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraf saturasyon ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmazken, 4-7 günlük inme tanısı olan bireylerde iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=,042) . 33-52 yaş grubundaki bireyler arasında etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraf saturasyon ölçüm ortalamaları karşılaştırıldığında iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=,028). Aynı şekilde 53-75 yaş grubundaki bireylerde iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanırken (p=,038), 76-93 yaş grubundaki bireylerde iki taraf arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=1). Sonuç olarak; hemiparetik ve hemiplejik bireylerde etkilenen taraf ile etkilenmeyen taraftan yapılan saturasyon ölçüm ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmış olmasına rağmen bu farkın klinik uygulamalarda çok önemli olmadığı düşünülerek bu bireylerde her iki taraftan da pulse oksimetre cihazı aracılığıyla oksijen saturasyonu ölçümü yapılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: İnme, oksijen saturasyonu, hemipleji, hemiparezi
Tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde farklı pozisyonların fizyolojik parametreler ve periferik oksijen satürasyonuna etkisi
Amaç Bu yarı-deneysel araştırma, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylere uygulanan 5 farklı pozisyonun (45°supine, 60° supine, 90° supine, 45°sağ lateral, 45°sol lateral) oksijen satürasyonuna ve fizyolojik parametrelere etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem Araştırmanın evrenini yatağa bağımlı, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan, 18 yaşın üzerinde olan hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini, 10 Aralık 2013 – 15 Eylül 2015 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde yatan ve araştırmaya dahil olma kriterlerine uyan 18 yaşın üzerindeki çalışmaya katılmaya istekli 109 hasta oluşturmuştur. Araştırma kapsamına alınan hastalar 45°'lik supine, 45°'lik sol lateral, 45°'lik sağ lateral, 60°'lik supine ve 90°'lik supine pozisyonlarında yatırılmış, onuncu, yirmibeşinci ve kırkıncı dakikadaki oksijen satürasyon değerleri ile nabız hızı, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, solunum hızı ve vücut sıcaklıkları ölçülerek kayıt edilmiştir.Her hastada pozisyonların veriliş sırasını belirlemede basit randomizasyon yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada verilerinin toplanmasında araştırmacılar tarafından hazırlanmış Hasta Tanıtım Formu ve Fizyolojik Parametreler İzlem Formu kullanılmıştır. Çalışmanın yapılabilmesi için Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu'dan ve araştırmanın yapılabilmesi için Başhekimlikten yazılı izin alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan /hasta yakınlarından çalışmanın yapılabilmesi için yazılı onam alınmıştır. Verilerin analizinde Wilcoxon testi ve yüzdelik dağılım kullanılmıştır. Bulgular Sağ akciğer hastalığı olan bireylerde onuncu dakikada 45° sol lateral pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 94,10 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,85'tir (Z=-2,596, p=0,009). Çalışmanın onuncu dakikasında sol akciğer hastalığı olan bireylerde 90° supine pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 94,33 iken, 45° supine pozisyonda oksijen saturasyonu 96,33'tür (Z=-2,710, p=0,007). Çalışmanın onuncu dakikasında iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 45° sol lateral pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 93,72 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,79'dur (Z=-4,099, p=0,000). Çalışmanın onuncu dakikasında iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyondaki oksijen saturasyon ortalaması 93,80 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,79'dur (Z=-3,859, p=0,000). Yirmibeşinci dakikada sağ akciğer hastalığı olan bireylerde 90° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,70 iken, 45°sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,05 olarak bulunmuştur (Z=-2,350, p=0,019). Yirmibeşinci dakikada sol akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,90 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 96,66 olarak bulunmuştur (Z=-2,490, p=0,013). Yirmibeşinci dakikada iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylerde 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 93,77 iken, 45°sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,61 olarak bulunmuştur (Z=-3,643, p=0,000). Kırkıncı dakikada sağ akciğer hastalığı olan bireylerde 45° sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,10 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 95,95 olarak bulunmuştur (Z=-2,551, p=0,011). Kırkıncı dakikada sol akciğer hastalığı olanlarda 45° sol lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,76 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyonu 96,42 olarak bulunmuştur (Z=-2,169, p=0,030). Kırkıncı dakikada iki taraflı akciğer hastalığı olanlarda 60° supine pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 94,01 iken, 45° sağ lateral pozisyonda oksijen saturasyon ortalaması 95,54 olarak bulunmuştur (Z=-2,137, p=0,033). Sonuçlar Tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireyleri farklı pozisyonlarda yatırmak oksijen satürasyonunu değiştirmektedir ve hastaları 45° sağ lateral pozisyona yatırmanın oksijenlenme açısından en etkili pozisyon olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak, tek ve iki taraflı akciğer hastalığı olan bireylere uygulanan farklı pozisyonlar fizyolojik değerleri etkilememektedir. Anahtar Kelimeler; Pozisyon Verme, Oksijen Saturasyonu, Fizyolojik Parametre, Hemşirelik
Girişimsel radyoloji ünitesinde serebral oksijen monitorizasyonu ve iskemi riskinin önlenmesi
Girişimsel radyoloji ünitesinde yapılması planlanan işlemlerin zaman zaman minimal invaziv işlemler olması nedeniyle, girişim sırasındaki monitörizasyon ve takip sırasında, vakaların basit olduğunun düşünülmesi sonucu bazen gözden kaçan durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bunun yanı sıra karotis arter stenozu gibi ciddi patolojileri barındıran girişimlerin yapıldığı hastalar da mevcuttur. Ciddi vasküler patolojilerin olduğu bu hasta gruplarında intraoperatif dönemde iskemi riski ortaya çıkabilir. Beynin yetersiz oksijenasyona maruz kalması, aktivitesi ve fonksiyonunu doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle desatürasyonda geçen süre kritik önemde olup, başlangıcı saptayacak ve müdahaleyi sağlayacak gerçek zamanlı yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Araştırmamız girişimsel radyoloji ünitesinde tedavi amaçlı perkütan girişim uygulanacak 18-70 yaş arası, ASA 1-3 grubundan, karotisstenozu tespit edilmiş 15 hastada gerçekleştirildi. İleri derecede kardiyak, renal ve karaciğer yetmezliği olan olgular çalışma kapsamı dışında tutuldu. Girişimsel radyoloji işlemleri sırasında oluşan intraoperatif oksijen satürasyonu azalma sıklığı ve bunu predispoze eden faktörler değerlendirilendirildi.r. Ayrıca bu çalışmada serebraloksijenizasyonmonitörizasyonu uygulamasının girişimsel radyoloji ünitesinde rutin olarak kullanılmasının, serebral oksijen satürasyon düştüğü anda ve klinik iskemik bulgular oturmadan hemen önce erken dönemde saptanmasını ve gerekli önlemlerin acilen alınmasını sağlayarak hasta güvenliğine katkıda bulunacağını prospektif ve gözlemsel olarak araştırmayı amaçladık. Planlanan olgular arasında bulunan karotisstent uygulamaları tamamen lokal anestezi altında ve oradaki radyoloji ekibinin uygulaması ile yapıldı. Operasyon öncesinde olguların cinsiyet, yaş, boy, kilo, sigara, yandaş diabetesmellitus / hipertansiyon / hiperlipidemi / koroner arter hastalığı varlığı , darlık yönü ve derecesi kaydedildi. Rutin olarak girişimsel radyoloji biriminde işlem yapılan hastalarda kullanılan ve gerekli olan: elektrokardiyogram (EKG), periferikoksijen satürasyonu (spO2) ölçümü, non- invaziv kan basıncı (NIBP) monitörizasyonu yapıldı. Ayrıca hastaların frontal bölgesine iki adet Somato Sensor SAFB-SM serebraloksimetreprobu yapıştırıldı. Monitörlerde görüntülenen değerler bazal değerler olarak kaydedildi. İşlem sırasında NIRS monitöründeki değerler stentöncesi ,stent uygulanması sırasında, stent sonrası ve işlem boyunca her 5 dakikada bir olmak üzere sağ ve sol olacak şekilde (rSO2-lSO2) kaydedildi. Bu değerler kaydedilirken eş zamanlı olarak hastaların sistolik arter basınçları (SAB), diyastolik arter basınçları (DAB), ortalama arter basınçları (OAB), oksijen saturasyonları (SO2), kalp atım hızları (KAH) da kaydedildi. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı kolmogorovsimirnov test ile ölçüldü. Bağımlı parametrik olmayan verilerin analizinde kullanıldı. Korelasyon analizinde spearmankorelasyon analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Hastalarımızın yaş ortalaması 69 olarak tespit edildi. Erkek cinsiyet kadın cinsiyetten fazla, sol darlık sağ darlıktan fazla, darlık oranları %39 - %90 arası tespit edildi. Hastalardaki yandaş hastalıklara bakıldığında %53 oranında DM, %53 hiperlipidemi ve %60 oranında da HT bulunmaktaydı. SAB değeri 10.dak-20.dak-30.dak-40.dak-50dak-60.dak başlangıca göre kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. Başlangıç değerine göre 20.dak-30.dak-40.dak-50dak-60.dak DAB değeri istatistiksel olarak anlamlı (p ˂ 0.05) düşüş göstermiştir. KAH değeri başlangıca göre 5.dakika-10.dakika-20.dakika-30.dakikada istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir.. LSO2 değerleri bir önceki ölçümle kıyaslandığında 10.dakika LSO₂ değeri 5.dakikaya göre, 40.dakika LSO2 değeri 30.dakikaya göre istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. RSO2 değeri başlangıca göre 40.dk.- 50.dk - 60. dk.da istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. Bir önceki ölçüme göre 30.dakika RSO₂ değeri 20.dakikaya göre, 40.dakika RSO₂ değeri 30.dakikaya göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş göstermiştir. LSO₂ değeri ile RSO₂ arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu. LSO₂ değeri ile sol darlık arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon olduğu görüldü. RSO₂ değeri ile sol darlık, DAB arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon olduğu görüldü. DM olan grupta LSO₂ değeri DM olmayan gruptan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü. Halen karotis arter stenozunun tedavisinde stentleme veya endarterektomi yapılırken hastaların monitorizasyonu konusunda tam bir fikir birliği olmadığını görülmektedir. Literatürde bazı kaynaklar altın standart olarak doppler USG veya EEG'yi işaret etse de NIRS ile serebraloksijenasyon takibi de güvenirlilik yönünden önemli bir parametre olarak vurgulanmaktadır. Teknolojinin bu kadar hızlı ilerlediği bir dönemde oluşabilecek komplikasyonları önlemek için sadece tek bir monitorizasyon yerine multimodal bir monitorizasyonuygulanımının mümkün olabileceğini düşünmekteyiz.
Kifotik postüre sahip erkek bireylerde solunum egzersizine ek olarak servikal ve torakal manipülasyon uygulamasının spirometrik değerlere, nabıza, tansiyona ve oksijen saturasyonuna olan etkisi
Bu tez çalışmasında, kifotik postüre sahip 20-50 yaş aralığındaki erkek bireylerde solunum egzersizinin yanı sıra servikal ve torakal manipülasyonun (HVLA) spirometrik değerlere, nabız, tansiyon ve oksijen saturasyonuna olan etkilerini incelemeyi amaçlanmıştır. Gönüllülük esasına dayanan bu çalışmaya toplamda 75 erkek birey katılmıştır. Randomizasyon yöntemiyle her grupta 25 kişi olacak şekilde, servikal ve torakal manipülasyon ile solunum egzersizi olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Önce uygulama öncesinde bireylerin demografik özellikleri (yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi, kronik hastalık varlığı, düzenli kullanılan ilaç bilgisi) değerlendirilmiştir. Katılımcıların solunum parametreleri, nabız, tansiyon ve oksijen saturasyonu değerleri, uygulama öncesi, ortası ve sonrasında Pony marka mobil spirometre ile ölçülmüştür. Ayrıca, kifotik postür açıları değerlendirme öncesi ölçülmüştür. Solunum egzersizi grubu, sadece solunum egzersizi yaparken, solunum egzersizi ile birlikte servikal manipülasyon ve torakal manipülasyon gruplarına haftada üç kez aynı fizyoterapist tarafından kayropraktik HVLA manipülasyon uygulanmıştır.
Nazal oksijen akımı tedavisi alan yoğun bakım hastalarında seyreltilmiş kekik balının ağız kuruluğuna etkisi: Randomize kontrollü çalışma
daha sonra doldurulacaktır
Yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS) ile rejyonel serebral oksijenasyon ölçümü yapılan lomber cerrahi hastalarında postoperatif deliryum, erken ve uzun dönem postoperatif nörokognitif değişikliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Postoperatif deliryum (POD) ve Postoperatif Kognitif Bozukluklar (POKB) postoperatif dönemde morbidite ve mortalite artışına neden olan, yaşam kalitesini azaltan önemli komplikasyonlardır. Lomber cerrahi yapılan hastalarda pron pozisyonu, kanama ve uzun genel anestezi süreleri POD ve POKB açısından risk oluşturabilir. Yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS) cihazları ile serebral oksijen satürasyonun sürekli takibi ve algoritmalar ile desatürasyonun önlenmesi bu komplikasyonları azaltabilir. Bu çalışmada, NIRS'a dayalı algoritmalar ile serebral desatürasyonun tedavi edilmesinin POD ve POKB üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Lomber cerrahi operasyonu planlanan hastalara ameliyat öncesinde kognitif testler (Mini Mental Durum testi (MMDT, ek-1) ve Addenbrook Kongitif Muayene test bataryası (ACE-R, ek-2)) uygulandı. MMDT puanı 25 ve üzeri olanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara Bispektral index (BIS) ve NIRS monitörizasyonu yapıldı. Hastalar kontrol grubu (Grup-K, n=30) ve NIRS'a dayalı algoritmalar ugulananlar (Grup-N, n=30) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup-N'de bazal NIRS değerinde %20'den fazla azalma veya NIRS değeri %50'den az olduğunda, NIRS'a dayalı serebral oksimetre algoritması uygulanarak NIRS değerleri normal düzeyde tutulmaya çalışıldı. Kontrol grubunda ise NIRS değerleri sadece kör olarak kaydedildi. Postoperatif derlenme ünitesine alınan hastalar, deliryum tespiti için Hemşirelik Deliryum Tarama Testi (nuDesk, ek-3) ile değerlendirildi. Postoperatif dönemde 1.hafta, 3. ay ve 6. ayda hastalarla iletişime geçilerek tekrar kognitif testler yapıldı. Bulgular: Hastaların 26'sı (%50,0) Grup-K'da, 26'sı (%50,0) ise Grup N'de yer aldı. Hastaların yaş ortalaması 55,60±7,13 idi. Her iki grup hastalara ait demografik veriler değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi. Grup-N'de NIRS değeri normal olan hastalara göre NIRS değerinde %20'den fazla azalma olan hastalarda anestezi süresi, cerrahi süresi, pron pozisyonundaki süre ve intraoperatif kanama varlığı anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001, p=0,001 ve p=0,011). NIRS değerinde %20'den fazla azalma olan Grup-N'deki hastalar Grup-K ile karşılaştırıldığında, 1. hafta ACE skoru, 3. ay ACE skoru daha yüksek iken anestezi süresi, cerrahi süre, pron pozisyonundaki süre daha uzundu (sırasıyla p=0,013, p=0,018, p=0,040, p=0,044, p=0,048, p=0,001). Grup-N'deki hastalarda 6. aydaki ACE skoru preoperatif değerlere benzer iken Grup-K'da preoperatif değerlerden daha düşüktü. NuDesk taramasına göre hiçbir hastada postoperatif dönemde deliryum görülmedi. Sonuç: Pron pozisyonda lomber cerrahi yapılan hastalarda anestezi derinliğinin BİS ile monitörizasyonu sonucunda intraoperatif hemodinaminin daha iyi yönetilmesi POD gelişimi açısından koruyucu olsa da, POKB oluşumunu azaltmakta yetersiz kaldı. Serebral desatürtasyonu algoritmaya göre tedavi edilen hastaların postoperatif kognitif sonuçları preoperatif değerlere daha benzer olup, NIRS değerleri kör takib edilen ve serebral desatürasyonu tedavi edilmeyen hastalarda POKB oluştu. Beklenen cerrahi süresi uzun, kanama miktarı fazla olan, pron pozisyonda yapılan lomber cerrahilerde konvansiyonel anestezi yönetimine ek olarak NIRS monitörizasyonu yapılması erken ve geç dönemde oluşabilecek kognitif bozuklulukları önlemede faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Postoperatif Deliryum (POD), Postoperatif Kognitif Bozukluklar (POKB), bölgesel serebral oksijenasyon (rSO2), lomber cerrahi
Obstrüktif uyku apne'li hastaların tanısı ve evrelendirilmesinde solunumsal olayların süresinin önemi
Amaç: Apne-hipopne indeksi (AHİ), PSG'de hastalığın varlığını ve ciddiyetini belirlemek için kullanılır. AHİ, uyku sırasında saat başına düşen apne ve hipopne olaylarının toplamıyla hesaplanmaktadır. Ortalama apne-hipopne süresi (MAD), uyku sırasında yaşanan ortalama apne-hipopne süresidir. Aralıklı hipoksemi, OSA patofizyolojisinin birincil nedenidir. Bu nedenle, solunum olaylarının süresi, sayıları kadar önemlidir. Ancak MAD, bugün hala OSA tanı ve derecelendirmesinde kullanılmamaktadır, üstelik MAD'ın hastaların klinik parametrelerine nasıl yansıdığını ve diğer OSA risk faktörleri ile ilişkisini araştıran çalışma sayısı yetersizdir. OSA'lı hastalarda şiddetinin belirlenmesinde AHİ'ye ek olarak MAD parametrelerinin kullanılması, şiddetin daha iyi anlaşılmasında ve olası ek hastalıklara karşı önlem alınmasında kolaylık sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, PSG ile OSA tanısı almış hastalarda klinik ve demografik parametreler ile kan oksijenizasyonu, AHİ ile MAD kullanımını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2014 ile 2019 yılları arasında OSA semptomları ile başvuran ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda polisomnografi yapılmış 18 yaş üzeri OSA tanısı alan (AHİ≥ 5/sa) toplam 200 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların AHİ değerine göre şiddeti hafif, orta ve ağır OSA'lı olarak sınıflandırıldı. MAD değerlerinin ağır OSA hastaları ayırmadaki gücü ROC Eğrisi altında kalan alan (AUC) ile değerlendirildi. En iyi kesim noktası Youden's İndeks kullanılarak hesaplandı. Çalışma retrospektif ve kesitsel özelliktedir. Bulgular: Çalışmaya alınan OSA tanılı hastalarda HT oranı %47, DM oranı %32, koroner arter hastalığı (CAD) oranı %17.5, hiperlipidemi (HL) oranı %17, Kalp Yetmezliği (KY) oranı %1.5, astım oranı %8, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) oranı %5.5, hipotroidi oranı %10.5, depresyon oranı %13, Gastroözefageal reflü hastalığı (GÖRH) oranı %11, aritmi oranı %6.5 olarak bulundu. Hastaların %34'ünün hafif OSA, %33'ünün orta OSA, %33'ünün ağır OSA olduğu saptandı. OSA'lı hasta grupları arasında hastaların kronik hastalıkları arasında fark bulunmadı. Ağır OSA'lıların VKİ değerleri hafif OSA olanlara göre daha yüksekti. Ağır OSA'lı hastalarda erkek oranının hafif OSA'lılara göre daha yüksek izlendiği görüldü. Ağır OSA'lılarda MAD değeri hafif OSA'lılara ve hafif+orta OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Ağır OSA'lılarda total ODI değeri hem hafif, hem de orta OSA'lılara göre daha yüksek bulundu. Ağır OSA'lıların Ort. SpO₂, Min. SpO₂ değerleri hem hafif hem de orta OSA'lılara göre daha düşük bulundu. Orta+ağır OSA'lılarda Ort. SpO₂ ve Min. SpO₂ hafif OSA'lılara göre daha düşük, T.ODI ise anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Ağır OSA'lıları ayırmada MAD değerleri için AUC (Area Under the Curve) anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası >16.86 olarak saptandı. Orta+Ağır OSA olan hastaların MAD değerleri hafif OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Orta+Ağır OSA'lı hastaları ayırmada MAD değerleri için AUC anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası > 20.76 olarak saptandı. Hafif OSA + Uzun MAD ile orta+ ağır OSA ve Kısa MAD'lı hastalarda kronik hastalıklar, VKİ, cinsiyet, Ort. SpO₂, Min. SpO₂, T.ODI açısından benzer olduğu görüldü. Sonuç: OSA'nın şiddeti teşhis edilip değerlendirilirken ve olası yandaş hastalıklara karşı önlem alınması açısından AHİ'ye ek olarak solunum olaylarının süresinin ölçülmesi gerektiği açıktır.
İntraoperatif end-tidal karbondioksit değişikliklerinin kan basıncı değişiklikleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: İntraoperatif end-tidal karbondioksit (EtCO2) monitörizasyonu, genel anestezi altındaki hastalarda solunum sistemi ve metabolizma hakkında bilgi sağlayan non-invazif bir yöntemdir. Bu çalışmada, intraoperatif dönemde EtCO2 düzeyi ile sistolik (SAB), diyastolik (DAB), ortalama (OAB) arteriyel basınç değerleri ve kalp hızı arasındaki ilişki araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-55 yaş arasında, genel anestezi altında opere olan 85 hasta dahil edilmiştir. Operasyon boyunca beş dakikalık aralıklarla EtCO2 düzeyleri ile SAB, DAB, OAB, kalp hızı ve oksijen satürasyonu değerleri kaydedilmiştir. Her katılımcı için EtCO2-SAB, EtCO2-DAB, EtCO2-OAB ve EtCO2-kalp hızı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için korelasyon katsayıları hesaplanmış ve elde edilen korelasyon katsayılarının katılımcılar arasındaki tutarlılığı tek örneklem t-testi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Ortalama korelasyon katsayıları EtCO2-SAB için 0,56±0,37, EtCO2-DAB için 0,47±0,39, EtCO2-OAB için 0,50±0,38 ve EtCO2-kalp hızı için 0,40±0,49 olarak tespit edilmiştir. Korelasyon katsayılarının katılımcılar arasındaki tutarlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (EtCO2-SAB p<0,00001; EtCO2-DAB p<0,00001, EtCO2-OAB p<0,00001ve EtCO2-kalp hızı p<0,00001). Sonuçlar: Sonuçlarımız EtCO2 düzeyi ile kan basıncı ve kalp hızı değerleri arasında pozitif bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Bu ilişki, non-invazif olarak devamlı ölçüme imkan tanıyan EtCO2 monitörizasyonunun, intraoperatif dönemde hastanın arteriyel kan basıncındaki akut değişimlerin hızlı bir şekilde takip edilmesine olanak sağlayabileceğine işaret etmektedir.
Geriatrik ve erişkin hastalarda minimal akımlı anestezinin etkilerinin karşılaştırılması
Minimal akımlı anestezi (MAA) maliyet ve çevre kirliliğini azaltma, solunum yolları üzerine koruyucu etki gösterme gibi önemli avantajlara sahiptir. Oksijen tüketimi ve anestezik ihtiyacındaki azalma nedeniyle MAA'nin geriatrik hastalarda daha kolay uygulanabileceği düşünüldü. Bu amaçla MAA'nın geriatrik ve genç hasta popülasyonu üzerine etkileri ve güvenilirliği karşılaştırıldı. Prospektif olarak planlanan çalışmaya, Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) sınıflaması I-III olan, genel anestezi altında batın cerrahisi geçirecek 80 hasta (18-50 yaş arası 40 hasta, 65 yaş ve üzeri 40 hasta olmak üzere) dahil edildi. Premedikasyon uygulanmaksızın ameliyathaneye alınan hastalara rutin monitorizasyona ek olarak bispektral indeks (BİS) ve serebral oksimetre monitorizasyonları yapıldı. Endotrakeal entübasyon sonrası O2/hava karışımı içerisinde desfluran ile yüksek akım periyodunu takiben taze gaz akımı (TGA) 350 mL/dk'ya düşürüldü. Operasyon süresince gaz konsantrasyonları, hemodinamik veriler, serebral oksijenasyon ve anestezi derinliği takip edildi. Desfluran konsantrasyonu BİS değeri 40-50 arasında olacak şekilde titre edildi. Oksijenizasyon parametrelerini güvenli sınırlar içinde tutmak için TGA içindeki oksijen konsantrasyonu (FGO2) %10 artırıldı ya da azaltıldı. Oksijen ve desfluran konsantrasyonunundaki değişiklik sayıları kaydedildi. Tüm hastalarda anestezi derinliği ve oksijenizasyon parametreleri güvenli sınırlar içerisinde tutulurken FGO2'deki toplam değişim ve artış sayısı geriatrik hasta grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. Rejyonal serebral oksijen satürasyonu düzeyleri klinik olarak kabul edilebilir değerlerdeydi. Desfluran konsantrasyonunda değişiklik düzeyleri açısından gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak, geriatrik popülasyonda 350 mL/dk ile uygulanan MAA'nin, hipoksiye ve farkındalığa sebep olmaksızın, genç popülasyona göre daha az manipülasyonla uygulanabileceği gösterildi
Okul öncesi dönemdeki çocuklarda periferik intravenöz kateter girişimi öncesi, sırası ve sonrasında uygulanan atravmatik bakım paketi'nin çocuğun ağrı düzeyi, emosyonel ve fizyolojik göstergelerine etkisinin belirlenmesi
Giriş: Periferik intravenöz kateter hastaneye başvuran çocukların tanı ve tedavi prosedürleri içerisinde sıklıkla uygulanan tıbbi bir girişimdir ve önemsiz minör bir girişim gibi gözükmesine rağmen son derecede önemli ağrı ve strese neden olmaktadır. Okul öncesi dönemdeki çocuklar diğer yaş dönemlerindeki çocuklara göre invaziv işlemlerden daha fazla etkilenmektedir. Periferik intravenöz kateter uygulaması çocuklarda karmaşık bir süreç yaratarak daha fazla ağrı ve anksiyeteye neden olmaktadır. Fizyolojik ve emosyonel bulgularda etkisini gösterebilir, kısa veya uzun süreli olumsuz etkileri olmaktadır. Amaç: Okul öncesi dönemdeki çocuklarda periferik intravenöz kateter uygulaması öncesi, sırası ve sonrasında atravmatik bakım felsefesine uygun bir terapötik girişim kullanılmasının çocuğun ağrı düzeyi, emosyonel ve fizyolojik göstergelerine (nabız, solunum sayısı, oksijen satürasyonu) etkisini belirlemek amacıyla uygulanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Eylül-Kasım 2019 tarihleri arasında T.C. İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı bir kamu hastanesinde, çocukların tanı ve tedavi işlemlerinin gerçekleştiği bir kliniğe başvuran 3-6 yaş arasında olan 60 çocuk oluşturmuştur. Randomizasyonu sağlamak için kriterleri karşılayan çocuklardan sırasıyla ilk hafta gelen çocukların kontrol grubuna (rutin uygulamaya bırakılan grup) ve ikinci hafta gelen çocukların deney grubuna (atravmatik bakım paketi uygulanan grup) alınarak, bu döngü çalışmanın sonuna kadar sürdürülmüştür. Çalışma sonuna kadar sırayla bir hafta deney grubu, diğer hafta kontrol grubu olacak şekilde gruplar oluşturulmuştur. Deney grubundaki çocuğa atravmatik bakım paketinin ilk aşamasında işlem öncesinde "Kelebek" isimli kitapçık okutulmuş, ikinci aşamasında işlem sırasında "Kıpırdak ve Şıpırdak" çizgi film videosu izlettirilmiş ve son aşamasında işlem sonrasında oyuncak ayı ile terapötik oyun oynatılmıştır. Kontrol grubu ise rutin uygulamaya bırakılmıştır. Verilerin toplanmasında, işlem öncesinde araştırmacı tarafından hazırlanan periferik intravenöz kateter uygulaması yapılan okul öncesi dönemdeki çocuklara ve ebeveynlerine yönelik tanıtıcı bilgi formu, işlem öncesi, sırası ve sonrasında Wong-Baker Yüz İfadelerini Derecelendirme Ağrı Ölçeği ve Çocuklarda Emosyonel Göstergeler Ölçeği (ÇEGÖ) uygulanmış ve işlem öncesi, sırası ve sonrasında fizyolojik parametreleri araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir. Veriler; SPSS 21.0 programında, tanımlayıcı istatistiksel analizler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum-maksimum değer), Independent Sample-t, Anova, Repeated Measures, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, Friedman testi ve Bonferroni düzeltmesi ve Pearson-χ2 test istatistikleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma sonucunda; deney grubu ve kontrol grubundaki çocukların sosyo-demografik özellikleri ve işleme yönelik özellikler açısından aralarında istatistiksel olarak fark olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Ağrı ve emosyonel göstergeler açısından deney grubunun tüm aşamalarında (öncesi, sırası ve sonrası) kontrol grubuna göre puan ortalamalarının daha düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Deney grubunda nabız ve solunum sayısı değerlerinin işlem sonrasına kadar çok az düşüşler gösterme eğiliminde olmasına karşın aralarında fark bulunmazken, işlem sonrasında diğer tüm ölçümlerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük değere ulaştığı belirlenmiştir (p<0,05). SpO2 değerlerine bakıldığında ise her iki grupta da değerlerin birbirine yakın olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur (p>0.05). Sonuç ve öneriler: Ağrılı tıbbi işlemlerin tüm aşamalarında (öncesi, sırası ve sonrası) atravmatik bakım felsefesine uygun terapötik bir girişim kullanımının çocuklarda ağrı ve negatif emosyonel göstergeleri azaltmada etkili olduğu bulunmuştur. Ağrılı tıbbi işlemlerin tüm aşamalarında atravmatik bakım yöntemi uygulamalarının ağrı ve emosyonel göstergeleri azaltmak amacıyla kullanılması, sağlık profesyonellerinin atravmatik bakımın etkinliği ve kullanımı konusunda bilgilendirilmesi, diğer ağrılı işlemlerde ve kronik hastalıkların ağrı yönetiminde ağrıyı azaltması ve kontrol altına alınmasında etkinliğinin araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, atravmatik bakım, farmakolojik olmayan yöntemler, hemşirelik, periferik intravenöz kateter, terapötik oyun
Üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisi
Tamamlayıcı ve bütünleşik uygulamalar kapsamında yer alan Reiki ve aromaterapinin hemşire danışmanlığında ağrı, anksiyete, uyku ve stres ile ilgili bozukluklar için kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışma üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılacak hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Öntest-sontest deseninde randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n:34), aromaterapi grubu (n:33) ve kontrol grubu (n:33) olmak üzere 100 hasta ile tamamlandı. Reiki, aromaterapi ve kontrol grubuna işlem öncesinde hasta tanıtıcı formu, vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubuna, Reiki uygulama rehberi doğrultusunda 20 dakika reiki uygulanırken aromaterapi grubuna 20 dakika inhaler lavanta uygulandı. Kontrol grubuna sadece hastane rutinleri uygulandı. İşlem sırasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu uygulandı, işlem sonrasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,76±2,93 ve endoskopi sonrası 43,94±4,31, aromaterapi grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,79±3,9 ve endoskopi sonrası 43,85±3,91 bulundu. Kontrol grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 38,33±4,52 ve endoskopi sonrası 52,52±7,59 bulundu (p<0.05). Çalışmada endoskopi öncesi uygulanan reiki ve aromaterapinin hastaların kaygı düzeylerini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı. Grupların solunum hızı ve oksijen saturasyonu ortalamaları birbirinden anlamlı derecede farklıydı (p<0.05). Sonuç olarak üst gastrointestinal endoskopisi yapılan hastalara işlem öncesi kaygılarını azaltmak için reiki ve inhaler lavanta uygulanabilir.
Genç erkek basketbolcularda pliometrik antrenmanın atletik performans ve oksijen saturasyonu üzerine etkisi
Çalışmanın amacı genç erkek basketbolcularda pliometrik antrenmanın atletik performans ve oksijen saturasyonu üzerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya düzenli basketbol antrenmanı yapan 22 erkek basketbolcu katıldı. Katılımcılar deney grubu (n:11 yaş: 20.41±3.27) ve kontrol grubu (n:11 yaş: 21.78±2.32) grubu olarak iki farklı gruba ayrıldı. Deney grubuna 6 hafta boyunca haftada 3 gün pliometrik antrenman programı uygulandı. Pliometrik antrenmana başlamadan önce ve antrenman bittikten sonra anaerobik güç, sürat (20 m) esneklik (otur-uzan) ve oksijen saturasyon (SpO2) değerleri ölçüldü. İstatiksel değerlendirme için SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Verilerin normalitesi için Shapiro-Wilk testi uygulandı. Verilerin istatistiksel analizi için grup içi karşılaştırmalarda Paired Sample t test kullanıldı. Anlamlılık seviyesi p<0.05 olarak uygulandı. Deney grubunun, anaerobik güç, sürat, esneklik ve SpO2 değerleri değerlerinde p<0.05 düzeyinde anlamlılık bulunmuştur. Kontrol grubunun değerlerinde anlamlılık bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak genç erkek basketbolculara uygulanan 6 haftalık pliometrik antrenman programının atletik performans ve SpO2 değerleri üzerine olumlu etkisi olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Pliometrik antrenman, Basketbol, Atletik performans, Oksijen saturasyonu.