Platon
64 theses under this subject heading
Geleneksel toplumdan modern topluma etik'in sosyolojik temelleri
Geleneksel toplumlarda ve modern toplumlarda etiğin ve ahlakın nasıl temellendirildiği, nasıl bir dönüşüm geçirdiği araştırmanın amacını oluşturmaktadır. Geleneksel toplumların temel dinamiklerinin anlaşılması için antik dönemdeki tartışmalara yer verilmiştir. Çalışmanın bütünselliğinin korunması için ise güncel tartışmalara yer verilmiştir. Tarihsel süreç içerisinde, Akıl'ın, Tanrı'nın, Doğa'nın ve Sözleşme'nin etiğin ve ahlakın kaynağı olarak görüldüğü anlaşılmıştır. Zamanla bu unsurların önemlerinin azaldığı; buna bağlı olarak da, bireylerin ciddi dönüşümlerle, risklerle karşı karşıya kaldığı saptanmıştır.
Felsefi metinlerde zaman düşüncesi: Platon, Aristoteles, Augustinus
Zamanın ne'liği problemi yüzyıllardır süregelen ve günümüzde de tartışmalara neden olan bir konudur. Bu nedenle de zamanın ezeliliği, ölçülebilirliği, zihinsel boyutuna dair birçok soru yüzyıllardır cevaplanmaya çalışılmaktadır. Tez çalışmamız içerisinde zamana yöneltilen bu sorulara Platon, Aristoteles ve Augustinus'un görüşleri çerçevesinde cevap bulmaya çalıştık. Tez çalışmamızı üç ana bölümde ele alacağız. İlk bölüm Antikçağ'dan Aristoteles'e kadar uzanmaktadır. Bu bölüm diğer bölümlerin daha iyi anlaşılması için bir altyapı görevi görmektedir. İkinci bölüm ise tezin ana metnini oluşturmaktadır. Bu bölümde üç filozof; Platon, Aristoteles ve Augustinus'un felsefi metinlerinden hareketle zaman düşünceleri ele alınmaktadır. Bu doğrultuda Platon'da Timaios diyaloğu, Aristoteles'te Fizik kitabı ve Augustinus'un İtiraflar adlı eseri temel kaynaklarımızı oluşturacaktır. Tezimizin üçüncü bölümünde ise Platon, Aristoteles ve Augustinus'un temel metinlerinden hareketle zaman düşüncelerini karşılaştırmalı olarak inceleyeceğiz. Böylelikle bu üç filozofun zaman görüşleri bağlamında benzer yönlerini ve farklılıklarını ele almaya çalışacağız.
Etik-estetik bağlamda iyi ve güzel: Platon ve Kant analizi
Platon'a göre, iyi ve güzelin ayrı ideaları vardır. İyi ve güzel olmak için bu idealara katılmak gereklidir. Platon, iyiden bahsederken iyinin en yüksek varlık ilkesi olduğundan da bahseder. Platon'a göre iyi, duyulur ve düşünülür dünyanın anlaşılmasını sağlayan varlığın en temel ilkesidir. Bu salt iyi ilke, özünde güzeldir ve bu güzellik görülmeyen bir güzelliktir. Platon'a göre güzel, ilk göze çarpan, ilk fark edilendir. İyi ise görünüşe verilmemiştir. İyi ve güzel olabilmek için ruh ve beden, bu ilkeyle belirlenen ölçü ve orana uymak zorundadır. Platon, ölçü ve oran ile iyi ve güzeli ortak noktada buluştururken görünmezlik ve biçim ile birbirinden uzaklaştırmıştır. Platon, iyiliğin ve güzelliğin özünün aynı yerde olduğunu söylemiştir. İyi, en yüksek ilkenin salt iyiliği ile manevi bir güzelliğin özüdür. Nesnede güzel yalnızca biçimdedir çünkü nesneler salt biçim olan güzel ideasından pay alır. Yararlılık güzelin belirleyicisi olursa iyi ile de tanımlanabilmektedir. Platon'a göre güzel, zaten bizzat nedenin kendisi olan iyinin var olmasının bir nedeni olamaz. Çünkü neden kendisinin nedeni olamaz ancak var ettiği şeyin bir nedeni olabilir. Kant ise iyi ve güzel konusunda ilgiyi öne sürerek bir ayrım yapmıştır. İyi, daima bir ilgi barındırır. Güzel ise her türlü ilgiden arındırılmıştır. Bir şeye iyi diyebilmek için onun ne olduğunu bilmek gerekir. Bu nedenle iyi bir kavrama ihtiyaç duyar. Bir şeye güzel diyebilmek için nesnenin ne olduğunu bilmemize gerek yoktur. Güzel bu nedenle kavramada ihtiyaç duymaz. İyi daima elde edilmek istenir. Bu istek onun varlığına olan ilgiyi sürekli kılar. Güzel ise yalnız salt seyretmeden kaynaklanır. Anlamsız, yararsız olan birçok şey saf bir seyretme ile güzel bulunur ve güzel bulunduğu için hoşluk uyandırır. Kant, önce nesnenin güzel bulunduğunu hoşlanmanın ise daha sonra oluştuğunu söyler. İyi ise yasa tarafından belirlenmiş ve zorunlu bir hoşlanmanın nesnesi haline getirilmiştir. Kant, doğadaki güzeli bu ahlaki iyinin simgesi ilan etmiştir. Etik-estetik bağlamda iyi ve güzelin analizi, bu iki filozofun yaklaşımları üzerinden yapılarak benzerlikleri, farklılıkları ve ilişkileri ortaya konulacaktır.
İsmâilîliğin yeni Eflâtuncu dönüşümü: Ebû Ya'kub es-Sicistânî örneği
2./8. yüzyılda ortaya çıkmasına rağmen Abbâsîlerin baskıları nedeniyle gizli bir şekilde davetini sürdürmeye çalışan İsmâilîliğin 3./9. yüzyılın sonlarında özellikle Horasan-Mâveraünnehir bölgesinde serbest bir ortam bularak yayılması sonucunda entelektüel bir gelişim gösterdiği, bu gelişim doğrultusunda 4./10. yüzyıl başlarında Yeni Eflâtunculuğun etkisiyle dönüşüme uğradığı kabul edilmektedir. İslam düşüncesinin gelişiminde büyük bir etkiye sahip olan Yeni Eflâtunculuğun, mistik ve batınî bir görünüm arz eden İsmâilîlik üzerinde, söz konusu mistisizmin etkisiyle daha büyük bir nüfuza ulaştığı varsayılmaktadır. İsmâilîlikteki Yeni Eflâtuncu tesirin ve bu tesir sonucunda meydana gelen dönüşümün ne seviyede gerçekleştiğinin ortaya konması adına, söz konusu dönüşümün mimarlarından Ebû Ya'kub es-Sicistânî'nin düşüncelerindeki Yeni Eflâtuncu etkinin belirlenmeye çalışılması, araştırmanın amacını teşkil etmektedir. Araştırmada, Sicistânî'nin eserleri analiz edilerek fikirleri Plotinus'un düşünceleriyle karşılaştırılmış, ikisi arasındaki benzerlik ve farklılıklar belirlenmeye çalışılmıştır. Söz konusu analiz ve bu analiz sonucunda ortaya çıkan sonuçların değerlendirilip yorumlanması, araştırmanın yöntemini oluşturmaktadır. Plotinus'ta karşılığı bulunmayan görüşleri kapsam dışı bırakan araştırma, Sicistânî'nin Tanrı ve âlem görüşleriyle sınırlanmaktadır. Araştırmanın sonucunda, İsmâilîliğin Yeni Eflâtuncu bir dönüşüm yaşadığı ve bu dönüşüm sonucunda oluşan yeni İsmâilîliğin 4./10. yüzyıldan sonra standart hale geldiği kanısına varılmıştır. Ayrıca Plotinus'un düşüncelerinden büyük oranda etkilendiği müşahede edilen Sicistânî'nin, temsil ettiği İsmâilî öğretiyi sunarken söz konusu görüşlere sadık kaldığı ve onları inanç derecesinde benimsediği de sonuç olarak savunulabilir.
Matematik felsefesinde platonculuk
Bu çalışmanın üç amacı bulunmaktadır: İlki; matematik felsefesinin tarihi gelişimini ve bununla bağlantılı olan kavramları ele alarak konuya bir ön hazırlık yapmak, ikincisi Platon'un genel felsefesini ve matematiğe olan bakış açısını ana hatlarıyla ortaya koymak, üçüncüsü Platon'un matematik felsefesindeki yönlendirici ağırlığını göstererek bilim dünyası üzerindeki etkisine ve seçkin konumuna işaret etmektir. Bizi böyle bir çalışma yapmaya yönlendiren temel sorunlar: bilimlerin ve soyut nesnelerin Platon matematiğinde epistemoloji çerçevesinde nasıl şekillendirildiği, Platon'un idealar dünyasının bilgiyle, bilimle, eğitimle ve daha başka alanlarla olan bağlantısının ne şekilde olduğu ve tüm bu alanların mahiyetinin idealara neden bağlı olduğu, matematiksel ilkeler ile geometrik formların Platon'un görüşleri ve özendirici etkisi altında matematik felsefesi içerisinde yüzyıllarca hangi görüşler çerçevesinde tartışıldığıdır. Tezimizde Platon'un kendi eserlerinden yola çıkılarak matematik felsefesindeki büyük felsefi katkılarına, kendisinden sonra gelen düşünür ve matematikçiler üzerindeki yönlendirici etkisine ve hem felsefe alanında hem de matematik alanındaki görüşlerinin ontolojik kökeni olan devrim niteliğindeki meşhur idealar kuramına değinerek, Platon'un her dönemde matematik felsefesi için ne denli değerli olduğuna dikkat çekilmek istenmiştir.
Ütopyalarda devlet tasarımı: Platon, More, Campanella
İnsanların varoluşundan beri ideal arayışı da vardır. Özellikle devlet rejimleri söz konusu olunca bu ideal arayışı, içinde bulunulan kültüre, toplumsal ve ideolojik yapıya göre çeşitlilik kazanmıştır. Kimileri bu ideali totaliter rejimlerde bulurken kimileri de hukuk kurallarında bulmuştur. Bu çalışmanın amacı da günümüzde ?en ideal? olarak düşünülen ?hukuk devleti? modelinden yola çıkarak Platon'un Devlet, T. More'un Ütopya, T. Campanella'nın Güneş Ülkesi örneklerinde eşitlik, özgürlük, adalet ve birey kavramları çerçevesinde devlet tasarımında hukukun rolünü incelemektir.
Platon ve Kınalızâde Ali Efendi'nin devlet ve toplum anlayışlarının karşılaştırılması
Eski Yunan'da ortaya çıkan felsefi düşünce hareketleri, farklı coğrafyalarda ve farklı kültürler arasında şekillenerek, tercüme hareketleriyle İslam dünyasında yerini alıp, yeni bir felsefe dalının veya hareketinin ortaya çıkmasına imkân sağlamıştır. Tercüme hareketleri sonrasında ortaya çıkan felsefe dalına ya da hareketine İslam felsefesi denir. Bu tez İslam felsefesinin oluşmasına katkı sağlayan Platon ve Kınalızâde Ali Efendi'nin siyaset felsefelerini oluşturan devlet ve toplum anlayışlarını ortaya koymak ve onları karşılaştırmak amacıyla yazılmıştır. Platon ve Kınalızâde Ali Efendi devlet ve toplum felsefelerini iş bölümü, yardımlaşma üzerine temellendirmişlerdir. Çünkü Platon'a göre her toplum ve site düzeni, insanların, tek başlarına ihtiyaçlarını karşılayamaması nedeniyle ortaya çıkan iş bölümü gereksiniminden doğar. Dolayısıyla iş bölümü, insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına diğer insanlarla birlik ve beraberlik içerisinde olmalarını zorunlu kılmıştır. İş bölümü sayesinde insanlar bir araya gelerek toplumu, toplumlarda bir araya gelerek devleti oluşturur. Platon ve Kınalızâde Ali Efendi İslam felsefesinin pratik kısmı içerisinde yer alan siyaset felsefesini açıklamaya çalışmışlardır. İçinde bulundukları toplumun siyasi, sosyal ve kültürel detaylarından yararlanarak ideal devlet tasarımlarını ortaya koymuşlardır. Platon ve Kınalızâde Ali Efendi'nin ideal devlet tasarımı düşüncelerinin temelinde yer alan ve toplumsal yapıyı oluşturan sosyal bir varlık olan insan vardır. İnsan vücudundan hareketle, devlet kurumunun nasıl bir işleve sahip olduğunu ideal devlet anlayışlarında görebiliriz. Sosyal bir varlık olan insan, bir bütün olarak ele alındığında, onu düşüncelerinden ve eylemlerinden bağımsız olarak değerlendiremeyiz. Buna bağlı olarak pratik felsefenin temelinde yer alan insanı, bir topluluğa dâhil etmek zorunda kalarak siyasetle ilişkisini başlatmış oluruz. Dolayısıyla insan artık siyasi yapılanmanın ayrılmaz bir parçası olmakla birlikte, onun sürekliliğini sağlayacak olan en temel etkendir.
Eugen Fink'in oyun kavramı
Bu tez, Eugen Fink'te Spiel (Oyun) kavramının varoluşsal boyutu üzerinden bir değerlendirmeyi içermektedir. 3 bölümden oluşan çalışmamızın ilk bölümünde oyun kavramına ilişkin genel bir tanımlamaya, sahip olduğu özelliklere, temel unsurlarına ve etimolojik kökenine değinilmektedir. İkinci bölümde Fink'in oyun kavramının üzerinde durduğu felsefi boyutu Herakleitos, Platon, Schiller, Nietzsche, Huizinga, L. Wittgenstein ve Heidegger üzerinden ele alınmaktadır. Üçüncü Bölümde Fink'in ele aldığı ve sorunlaştırdığı insani oyun ve onun varoluşsal boyutu, kült oyun kavramı, mitosun oyun yorumu, insan varoluşunun dünya ile ilişkisi ve oyun olarak dünya konusu ele alınmaktadır. Son olarak Fink'in oyun kavramını ele alış tarzı tartışılmakta ve genel bir değerlendirme yapılmaktadır.
Aşkınlığın felsefî temelleri: Platon'da aşkınlık imkânı ve tecrübesi olarak felsefe
Bu çalışma, Platon'un aşkınlık imkânı ve tecrübesi olarak felsefe anlayışına dair bir incelemedir. Platon'un mektupları ile diyalogları arasında ciddiye alınması gereken ölçüde tutarlılık mevcuttur ve bu tutarlılık bize Platon'un anladığı anlamda felsefe ile bugün bizim anladığımız anlamda felsefe arasında radikal farklılıklar olduğunu gösterir. Platon'un sisteminde aynı zamanda ciddiye alınması gereken bir Parmenides zemini ve eleştirisi bulunur, Platon kendi sistemini bu zemin ve eleştiri üzerine inşa eder; tezde Platon ile Parmenides ilişkisi bu iki veçhesi gözetilerek açılmaya çalışılmıştır. Platon'un felsefesinin merkezinde yer alan aşkın (erôs) Platon'a göre aşkın (daimôn) olduğunu ve aşkla özdeşleştirilen felsefenin, psukhê'yi ontolojik, epistemolojik, estetik ve etik kısıtlamalarından özgürleştiren bir pratik olarak aşkınlığı amaçladığını iddia ediyorum. Bu sürecin neticesinde insani bilgeliğin bir tezahürü olarak diyalektik, psukhê'nin içine düştüğü hâlde ayrışıklaşan isim ile fiile veya fail ile fiile yahut daha genel ifadesiyle theôria, logia ve praksis'e birlik verme faaliyetidir. Tezde aşkınlık bağlamında kısaca üzerinde durulacak diğer kavramlar da kosmos ve khôra kavramları, bunların anlamı ve felsefeyle ilişkisidir. Son olarak, tezin temel meselesi olan aşkınlık kavramı çerçevesinde son dönemde Prof. Dr. Yalçın Koç tarafından geliştirilen düşünce sistemi bağlamında zihin felsefesine dair bir çalışma ek kısmında sunulmuştur.
Antik Yunan'da Sokrates, Platon ve Aristoteles'e göre ideal yönetim biçimi ve devlet politikaları
Yunan coğrafyası antik çağların başından itibaren çeşitli olay ve olgulara ev sahipliği yapmıştır. En gözde olan ve siyasi olayların en yoğun yaşandığı merkezi ise Atina polisidir. Farklı coğrafyalardan gelen kültürlerle sosyal ve siyasal yapısı değişen Atina sosyo-politik alanda sürekli olarak yenilenmeler yaşamıştır. Yaşanan siyasi değişiklikler genel itibariyle iktisadi kökenli olup, yönetim biçimlerini etkilemiştir. Krallık, Aristokrasi, tiranlık ve demokrasi yönetimlerini gören Atina için hangisinin daha ideal yönetim olduğu üzerine ise Sokrates, Platon ve Aristoteles'in çeşitli analiz ve görüşleri yer almaktadır. Görüşleri daha çok devlet ve toplum ilişkisi için çözüm odaklı olup, şahsi ve topluma yönelik uygulanabilir idealarını ortaya koymuşlardır. İdeal yönetim biçimleri ve politikalarla kurulabilir ideal devlet-toplum yapısı amaçlanmaktadır.
Platon'da doğa ve matematik
Yunan dünyasının en yüksek felsefelerinden birini ortaya koymuş Platon'un, varlık oluş sorununu ele alması kaçınılmazdır. Platon'un idealar kuramı, hakiki varlığın idealar olduğunu, idea dışında olan bütün her şeyin ise hakiki varlıkla karşıtlık içinde olduğunu imler. Öte yandan, Platon'un felsefesi, Parmenides diyaloğuyla birlikte bir dönüşüme uğrar. Platon, idea ile deneysel dünyayı varlık ve oluş karşıtlığı içerisinde ele almanın sorunlu olduğunu farketmiş, bu nedenle felsefesinde bazı değişikliklere gitmiştir. Bu değişikliğin en önemli yanı, deneysel dünyanın oluş içinde olmasına rağmen, varlıkla karşıtlık içinde tasarlanmasının sonlanmasıdır. Bu sayede, Platon'un düşüncesi içerisinde doğa ve deneysel dünya kendilerine bir varlık alanı bulabilmektedir. Ayrıca, Platon'un, doğanın matematiksel olduğuna yönelik görüşleri de doğanın varlığını destekler niteliktedir. Doğanın matematikselliği düşüncesi, doğal olarak Platon'da matematiğin nasıl bir yeri olduğunu araştırmayı gerektirmektedir. Platon'un ise doğrudan matematik ontolojisiyle ilgili bir eseri bulunmadığı için, bu konu ikincil tanıklıkların gözetiminde ve Platon'un felsefesinin genel yapısına uygun olarak yapılan bir spekülasyonu gerektirmektedir. Öte yandan, idelar kuramının sahibi olarak Platon'un doğa felsefesinin onun düşüncesi içerisinde nereye düştüğü tartışmalıdır. Biz bu çalışmada, Platon'un idealar kuramındaki sorunları farkettikten sonra doğaya artan felsefi ilginin kökenlerini ve sonrasında ortaya koyduğu doğa felsefesini, doğanın matematikselliğiyle birlikte ele alacağız.
Bilgi edinme sürecinde Platon ve Farabi'nin idealar kuramının rolü
Birey yaşadığı müddetçe her an bilgi ile etkileşim içerisinde bulunur. Bilgi edinmek, insanın var oluş anlamı ve amacıdır. Bu bilginin nerede başlayıp nereye kadar ulaşabileceği, nelerin bilgi sayılıp nelerin sayılamayacağı bilgi edinme sürecindeki bireyin temel sorularıdır. Önemli bir soru da bilginin sınırlılığı ya da sınırsızlığı meselesidir. Felsefe tarihi, bu soruların birbirinden farklı hatta birbirine zıt yanıtlarını taşımaktadır. Sistematik olarak ilk yanıt Platon tarafından gelirken, İslam düşüncesinde İslami gelenekle bağdaştırılarak verilmiş olan ilk yanıt ise Farabi tarafından gelir. Bu nedenledir ki çalışmamız, felsefe tarihinin çok önemli iki şahsiyeti olan Platon ve Farabi kapsamında olmuştur. Platon ve Farabi'nin bilginin nihai noktasını mantığın ve aklın ötesinde tanrısal bir alana bağlamışlardır. Bundan dolayı Platon, idealar kuramını ileri sürerken, Farabi de suretler anlayışını ileri sürmüştür. Bu nedenle çalışmamızda, Platon ve Farabi örneğinde, bilgi ediniminin ilk basamağı olan duyusal bilgiden başlayarak bilginin nihai noktası olan tanrısal alanı, idealar âlemini yahut tanrıdaki suretleri kavrama derecesine kadar devam eden bir süreçten bahsettik.İki ana bölümde topladığımız çalışmamızın ilk bölümünde önce, genel hatlarıyla bilginin imkânı, kaynağı ve sınırı problemine sonra da Platon ve Farabi'de bilginin kavram, dil, ahlak ile olan ilişkisine; bilgide yanlışın söz konusu olabilirliğine, bilgi sanı ilişkisine ve bilginin dereceleri ve ölçütü meselesine değindik. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise duyusal bilgiden akılsal bilgiye ve nihayetinde sezgisel bilgiye doğru bir geçiş sürecinde idealar ve suretler kuramının rolüne değindik.Anahtar sözcükler:1.Platon2.Farabi3.Duyusal bilgi4.Kesin bilgi5.İdealar kuramı
Zamyatin, Huxley, and Orwell: Utopian ideals and dystopian worlds
The purpose of this study is to demonstrate the transformation of utopian dream to dystopian reality through an analysis of Yevgeny Zamyatin?s We (1921), Aldous Huxley?s Brave New World (1932) and George Orwell?s Nineteen Eighty-Four (1949). Zamyatin, Huxley and Orwell present a prophetic vision to make a warning against a future totalitarian dictatorship by displaying the desperate mood of the protagonist who struggles to preserve his identity and individuality yet ultimately fails in his attempt.The thesis begins with the analysis of utopian ideals which are based on equality and solidarity among people in the illuminating light of Thomas More?s Utopia. For this purpose, the Introduction part elucidates utopia and utopian characteristics as a literary genre starting with More?s Utopia with the help of the ideas of critics. Then, it seeks to discuss the characteristics of utopian and dystopian fiction and how utopian ideals are changed. In the first, second and third chapters the eclipse of the utopian ideals is introduced in three dystopian novels; We, Brave New World and Nineteen Eighty-Four. These chapters discuss how utopian ideal of solidarity is replaced with uniformity of individuals to turn them into identical citizens, who are under constant gaze of an omniscient and omnipotent ruler. So they depart from individualism and freedom. The future totalitarian states in these three novels control the consciousness and imagination of man through manipulating a highly developed technology for surveillance and torture. In these technological worlds, people are designed to serve the demands of the state through a strict control of their genetic qualities. The dystopian character who does not have an identity is desperate for his individuality and emotions. Moreover, restriction on language and distortion of both history and literature add more to this despair and pessimistic mood of the dystopia. The themes which can be seen as utopian ideals in More?s Utopia are reversed, with dystopian reality and transformed into a dark vision through the annihilation of imagination and emotions in We, Brave New World and Nineteen Eighty-Four.This dissertation is therefore primarily organized around these topics, to show that utopia and dystopia mingle with each other and it will demonstrate and exemplify that eradication of emotions, imagination and individuality in utopias of these three authors? works merely create dystopian dark worlds.
Leo Strauss ve Hannah Arendt'te politika felsefesinin krizi
Bu çalışma, modern dönemde politikanın krizine ilişkin olarak Arendt ve Strauss tarafından ortaya konulan argümanları, Platon bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Platon'dan itibaren modern döneme kadar sürekli bir dönüşüm içerisinde olan politika kavramının modern dönemdeki krizine ve çözümüne ilişkin tartışmaların orta noktasında yer alan Platon ve onun asil yalan kuramı incelenerek asil yalan kavramının kurucu iktidar ile ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır. Kurucu faaliyetin başlangıç öğretilerinde; kozmos inancı, felsefi uzlaşımcılık ve doğarlık öğretisi gibi kavramlara yer vererek bu kavramları asil yalan kavrayışı ile ilişkileri üzerinden detaylandırmaya ve her bir kurucu faaliyeti bir çok farklı bakış açısı çerçevesinde ele almaya çaba gösterilmiştir. Kurucu faaliyete ilişkin bu kavramları yalnızca egemenlik ve iktidara ilişkin modern ifadelerle değil de klasik, Platon metinleri çerçevesinde asil yalan üzerinden detaylandırma uğraşı, kurucu tartışmalara ilişkin klasik metinlerdeki argümanların evrenselliği hususunda da çalışma için ayrı bir önem taşımaktadır.
Platon ve Hegel'in rasyonel devlet anlayışlarının karşılaştırılması
Rasyonel devlet anlayışı, Platon'da temel hatları çizildiği üzere, toplumun işleyişini, aklın yasaları doğrultusunda düzenlemeye ve ebedi bir uzlaşım sağlamaya yönelir. Rasyonalizm için toplumun inşa edileceği etik yaşam, insani ihtiyaçlar, duygular ve bunun gibi göreceli yani fenomenal şeylerden değil, akıl üzerinden inşa edilmelidir. Gerek Platon'un gerekse Hegel'in politik evreni ve demokrasi karşıtlığı bununla ilişkilidir. Platon'a göre demokrasi adaletsiz bir yönetimdir ve halkın bireysel-bencil çıkarlarına hizmet eder. Hegel de demokrasiyi şansa dayalı yönetim olarak adlandırır. Platon ve Hegel için uzlaşımı ebedi kılacak etik unsurların ortaya çıkarılması ve keşfedilmesi ile toplumun buna göre düzenlenmesi; biri epistemolojik diğeri ise politik olmak üzere iki süreci gerektirir: Epistemolojik olarak ortaya konulan şema, uygulama alanına ihtiyaç duyar. Hem Platon hem de Hegel, etik uzlaşımı epistemolojik olarak işaret etmekle birlikte, bunların bozulmaya teşne olduklarını ve bu nedenle toplumun devlet tarafından düzenlenmesinin önemli olduğunu vurgularlar. Devlet Bir'in ihtiyaçları temelinde anlam kazanmamalıdır, Çok'un mutluluğu temele alınmalıdır. Bu noktada tümel özgürlük şartları ile tikel özgürlük şartları karşı karşıya gelirler. Tümel ve tikel özgürlük arasındaki çatışma, Platon'un yaşadığı dönem açısından bile problem arz etmektedir. Hegel ise, modern dönemin düşünsel gelişimi altında, bu problemle daha derinden yüzleşmek durumunda kalır. Platon öznelinde klasik rasyonalizm açısından ihtiyaçlar sisteminin yarattığı toplumsal sınıfların varlığı, sürdürülmelidir. Çünkü toplumun devamı ve düzeni buna bağımlıdır. Devletin temel görevi, toplumsal bir çatışmanın ortaya çıkmasının önlenmesi noktasında toplumun düzenlenmesidir. Hegel ise, devletin müdahalesini, tam da bireyin özgürlüğünü ve eşitliğini yani otonomisini yitirdiği noktada devreye sokar. Çünkü modern özne, Descartes ve Kant'ın rasyonalist düşüncesi bağlamında, klasik dönemdeki doğal belirlenimlerinden arındırılmıştır. Descartes özneyi evrensel bir kategoriye çıkarırken, Kant ise pratik aklı ön plana koyarak toplumun ve devletin temel kavramını insanın pratik yanından doğan özgürlük ideası olduğunu söyler. Rasyonalizmin modern düşünceyle bağdaştığı Hegel felsefesi, özgürlük ile rasyonellik arasında kalındığında yapılacak tercihin, her halükarda, birinin daha az olacağı bir sistem meydana getireceğini hatırlatır. Bu açıdan rasyonellik ile özgürlük arasında ters orantı vardır.
Platon ve Aristoteles'in politikalarının ontolojik temelleri
Platon ve Aristoteles'in felsefeleri arasındaki temel fark onların ontolojileri ve epistemolojileri arasındaki farklardan kaynaklanır. Bu yüzden Platon ve Aristoteles'in politik görüşleri arasındaki farkın daha iyi kavranılabilinsin diye ilk önce onların ontolojileri ve epistemolojileri arasındaki farkları ortaya konuldu. Bu iki temel alandaki farklılıklar onların özellikle insan anlayışları hakkındaki görüşlerinde daha belirgin olarak ortaya çıkar. İnsan konusundaki farklılıklar kendilerini siyaset görüşlerinde daha açık ortaya koyduğundan dolayı bu iki filozofun insan hakkındaki görüşlerinin daha net anlaşılabilmesi için ruh ve etik yaklaşımları incelendi.Aristoteles ve Platon'un felsefeleri genel hatları incelendikten sonra politik görüşleri detaylı bir şekilde incelendi. Bu detaylı inceleme içerisinde sırası geldiğinde bu iki filozofun politik görüşleri ile ontolojileri, epistemolojileri, ruh görüşleri ve etikleri arasındaki ilişkiler ortaya konuldu. Son olarak bu iki filozofun ontolojilerinin, epistemolojilerinin, ruh görüşlerinin ve etiklerinin politik görüş üzerindeki etkileri sırasıyla detaylı bir şekilde sunuldu.
Antik Yunan'da Devlet
Birden fazla insanın bir araya geldiği yerde bir düzen ihtiyacı doğar. Zaman içinde toplumlar geliştikçe düzenin kuralları biçimlenmeye ve yayılmaya başlamış, kuralları uygulayacak kurumlar oluşmuştur. Devlet ile ilgili görüş ve düşünceler insanlık tarihi boyunca düşünürler tarafından irdelenen önemli konular arasında yer almıştır. Devlet aygıtı ve yönetim biçimleri, eski Yunan Felsefesinde de önemli yer tutmuştur. M.Ö. VI. ile IV. yüzyıllar arasında en parlak devrini yaşayan Antik Yunan felsefesi, özellikle Sokrates, Platon ve Aristo ile zirveye ulaşmıştır. Batı'da, devletin kökeni Eski Yunan kent-devletine (polis) dayanır. En eski devlet kuramcıları sayılan Platon ve Aristoteles'e göre devlet, bütün bir insan topluluğunun siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik gereksinmelerine en iyi yanıt verebilecek, böylelikle daha iyi bir yaşamı gerçekleştirebilecek tek örgütlenme biçimidir. ?İdeal Devlet? düzeni arayışında olan Platon, Polis?in yetkin bir biçimde yaşamını sürdürmesi için çeşitli yönetim modelleri önermiştir. Aristo ise Platon?dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Aristo Politika, adlı yapıtında, Polislerin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. İnsanın ?Zoon Politikon? (toplumsal ve düşünen bir hayvan) olduğunu söyleyen Aristoteles, insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği belirtmiştir. Antik Yunan kent devletlerinin yönetim biçimleri ve demokrasi deneyimi günümüz demokrasileri ve yönetim biçimlerine de kaynak teşkil etmiştir.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari'de arzu ontolojisi ve politika
Bu çalışmada, Deleuze ve Guattari'nin Anti-Oedipus'unu arzulayan-üretim ve arzulayan-makineler kavramları ekseninde okumanın yollarını araştırıryoruz. Öncelikle reaktif arzu varsayımlarını üreten negatif arzu kavramlarının eleştirisine odaklandığımız ilk bölüm, Anti-Oedipus'ta ?geleneksel arzu mantığı? olarak adlandırılan ve arzuyu ?yasaya?, ?olumsuzlamaya? ve ?eksikliğe? kodlayan anlayışların eleştirsini de zorunlu kılıyor. Bu açıdan geleneksel arzu mantığının kuruluşu Platon'un Şölen'de gösterdiği gibi arzuyu ?sahip olmanın? tarafına yerleştirmekle başlıyor. Psikanaliz'in rolü ise kapitalizm ile ilişkisi içerisinde, Oedipus'un kuruluşu ve arzulayan-üretimnin tüm toplumsal bağlarının koparıldığı ?yapı?ların üretilmesiyle gelişiyor. Deleze ve Guattari, kendi kavramsal yaratımlarının ürünleri olan ?şizoanaliz? yoluyla arzulayan-üretimni kuşatan rekatif, yasaya ve koda dayalı mantıkları reddederek arzuyu tüm toplumsal alana nüfuz eden ?makinesel? bir bağlantı süreci olarak düşünmeyi deniyor. Böylesi bir düşünüşün felsefi soykütüğüne yakından baktığımızda karşımıza Nietzsche, Spinoza ve Bergson'dan alınan kavramların dönüştürülerek üretici bir arzu mantığının oluşturulması için sentezlendiğini gözlemliyoruz. Özellikle Nietzsche'nin ?olumlama?, Bergson'un ?virtüel? ve Spinoza'nın ?içkinlik? kavramları arzulayan-üretimin bileşenleri olarak ?arzu ontolojisi?nin etkin parçaları haline geliyor. ?Fark ontolojisi? ekseni, bize fark ve tekrar arsındaki oyunun olumlayıcı bir arzu ontolojisinin vazgeçilmez varyantlarından birini oluşturduğunu düşündürüyor. Arzulayan-üretimin edimselleştiği düzlemlerde makinesel bağlantılar yoluyla oluşturduğu ilişkiler arzunun ?çokluk?la kurduğu bağlantı ve ilişkileri oluşturur. Bu yüzden ?çokluk? kavramı, Bir ve Çok diyalektiğinin ötesindeki dolayımsız, heterojen, indirgenemez ve yaratıcı bir kavram olarak düşünülmelidir. Öte yandan makine kavramı, teknolojik makine imgelerini aşan bir bağlamda karşımıza çıkıyor. Makine bedenlerle, toplumsal akışlarla, cinsellikle ilişkisi içerisinde bir bağlantı ve bağlantıların düzenlenmesi sürecidir. Anti-Oedipus'ta arzulayan-makineler en özgün kavramsal yaratımlarından birisini oluşturan Organsız Beden'le asimetrik ilişkisi içerisinde inceleniyor. Arzu, haz, tatmin ya da ihtiyaç gibi kategorilere indirgenemez; o üreticidir, üretici bir düzenlemedir ve bu yüzden ona verili ne bir nesne vardır ne de arzulama süreçlerine hükmeden bir özne. Arzu, akışlar içerisindeki bağlantılar yoluyla edimselleşir. Arzu politikası, arzuyu reaktif hale getiren ve onu kendi baskılanışını arzulamaya iten düzenlemelerin şizoanaliziyle ortaya çıkar. Artık, bilinçdışı arzu yatırımlarının düzlemindeyizdir ve bu düzlem paranoid ve şizoid arzu yatırımlarının ayırt edilmesini sağlar, ancak bu ayrım düalist ya da dikotomik bir ayrım değildir. Her yerde molar-paranoid ve şizofrenik çizgilerin kesişimi ve dağılımını görebiliriz. Arzu ontolojisi, ?dır? kipi üzerine kurulu ?mevcudiyet metafiziğini? kıran içkin, yatay ve makinesel bir bağlantı biçimi olarak ?ve? bağlacını kullanır. ?ve? bağlacı diyalektik olmayan moleküler bir sentez düşüncesini getirir beraberinde. Arzu ve ontoloji ve politika ve?Arzu, arzulayan-üretim, arzulayan-makineler, yasa, eksiklik, virtüel, olumlama, içkinlik,şizoanaliz, ?ve? ontolojisi
Aristoteles'te doğa ve aile
M.Ö. üçüncü yüzyıl Antik Yunan filozoflarından en önemlilerinden biri olan Aristoteles'in ortaya koymuş olduğu fikirler günümüzde de çeşitli bilim alanlarında tartışılmaktadır. Platon ile kıyaslandığında ılımlı realist olarak betimlenen Aristoteles'e göre yaşantı dünyası gerçektir. Bu yüzden doğayı araştırmak hakikate ilişkin araştırmalar ile bir tutulurdu. Aristoteles'te gerçekliğin doğa ile bağlantısı, onu aile kurumunu da doğal bir varlık olarak görmesine götürmüştür. Filozofa göre insanın sosyalleşme modellerinin ilki olan aile, devletle sonlanacak teleolojik eylemlerinin başında yer alır. Aristoteles'e göre aile, neslin devamını sağlamak ve çocukların ihtiyacını karşılamak için kadın ve erkeğin bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Ve devlet ailelerden oluşmaktadır. Ailenin doğal bir yapı olması önermesinden hareketle, önce "doğa" ardından bunun sonuçlarından biri olarak "aile" kavramının incelenmesi bu tezin ana temasıdır. Anahtar Kelimeler: Aristoteles, Platon, aile, doğa.
Platon'da kötülüğün teolojik kökenleri
Platon'un felsefe anlayışı içerisinde kötülüğün ortaya çıkışı ve konumlandırılması hem anlam olarak teolojik ve mitsel açıdan ele alınacak hem de kavram takibi yapılmıştır. Platon'un ahlak anlayışı içerisinde kötülük kavramı, devlet için kötülük, insana bağlı ve insandan bağımsız kötülük gibi kavramsal olarak birbirlerinden farklı şekillerde kullanılmıştır. Platon'un felsefesinde kötülüğün ortaya çıkışının teolojik nedenleri, Homeros, Hesiodos ve Orfik metinler gibi mitolojik metinler yardımıyla ele alınarak incelenecek ve farklı kavramsal kötülük kullanımları takip edilmiştir. Platon ruh anlayışı üzerinden şekillendirdiği devlet yapısı içerisinde kötüyü nasıl konumlandırdığı incelenmiştir. Timaios metninde tanrısal bir yaratım ile oluşan her şeyin içerisinde kötünün varlığı soruşturulacak. Yasalar eseri ile tanrısal yasalar koyarak kötü olan şeylerden toplumu korumanın yöntemi araştırılmıştır. Platon'un kötülüğü adlandırırken farklı kavramlar kullanması nedeniyle, kötülüğü ifade etmek için kullandığı kavramları, etkilendiği filozoflar ve daha temel olarak mitolojik metinler üzerinden kavramsal takibi yapılarak kavramların dönüşümü ortaya konmaya çalışılmıştır. Temel diyaloglar olarak Timaios, Yasalar ve Devlet diyalogları üzerinde durulmuştur. Platon'un diyaloglarında mitolojik metinlere yaptığı atıflar kötülük kavramı çerçevesinde yeniden ele alınarak analiz edilmiştir. Platon'un felsefesi içerisinde kötülüğün oluşumunun tarihsel ve kavramsal arka planı takip edilerek kötülüğün nasıl bir değişim geçirdiği ortaya konmuştur. Platon'un kötülük anlayışının tam olarak nereden beslenerek ortaya çıktığı ve kendi düşünce dünyasında nasıl değiştiği net bir şekilde otaya konmuştur.
İlkçağ Yunan felsefesinde tanrıya benzeme düşüncesi
İlkçağ Yunan felsefesinin antik Yunan dini ile olan irtibatı, oldukça münbit tartışmalara konu olmuş bir alandır. Dinî anlatıların hâkim olduğu kültürel ortamdan, felsefî söylemin hâkim olacağı bir kültürel ortama geçişin ne şekilde olduğu hâlâ tartışılmaktadır. Bu tez, söz konusu dönüşümü, tanrıya benzeme konusu üzerinden incelemektedir. Antik Yunan dininde, özellikle de Dionysos tapınmalarında rastlanan tanrıyla bir olma ritüellerinin ve bu ritüellerin sahip olduğu kültürel arka planın, felsefî metinlere aktarılışının ne şekilde olduğu tezde analiz edilmektedir. Tez, üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Sokrates öncesi dönemde tanrıya benzeme fikri incelenmektedir. Bu bölümde öncelikle antik Yunan dininin genel özellikleri analiz edilmiş, ardından Sokrates öncesi felsefî birikim tanrıya benzeme yönünden incelenmiştir. Tezin ikinci bölümü, Platon'un metinlerinde tanrıya benzeme konusunun nasıl yer aldığını konu edinmektedir. Bu bölüm, dinî uygulamalardaki tanrıyla bir olma ritüellerinin Platon tarafından nasıl felsefî bir zemine çekildiğini ve nasıl dönüştürüldüğünü incelemektedir. Platon'un kullandığı anamnesis, mimesis, metheksis gibi kavramlar, tanrıya benzeme konusu etrafında işlenmektedir. Son bölüm olan üçüncü bölümde ise, Aristoteles metinlerinde tanrıya benzeme konusunun nasıl ele alındığı analiz edilmektedir. Aristoteles'in, tanrı benzeri hayat, telos ve eudaimonia kurguları, tanrıya benzeme konusu açısından yorumlanmaktadır.
Teolojik-etik ve epistemoloji: Euthyphron Dilemasi ve al-Māturīdī'nin Metaetiği
The Euthyprho Dilemma highlights the perplexing situation that confronts theists who believe in a God in possession of moral significance, as it asks where the origin of this significance lies. Plato's eponymous dialogue discusses apparent problems with the theocentric claim that God is the source of morality and seems to present a search for a rationally integral definition of piety. However, the dialogue is generally acknowledged to neither successfully establish the grounds for such a definition nor conclusively refute the theocentric claim. In the ensuing debate between ratiocentric and theocentric positions, there appears to be an assumption of radically different epistemologies that are determinant of the respective positions, which hence assume what they set out to prove. As a result, the need for positive support from outside the confines of the dilemma appears to be required in order to decide the debate. The ratiocentric-theocentric dichotomy is paralleled in the Islamic tradition of theological ethics (theological-ethics), with the respective stances held by the Mu'tazilī and Ash‛arī schools of kalām. Each school utilizes a different epistemology, in part due to their professional concerns. Al-Māturīdī represents a sophisticated middle position that combines aspects of both the theocentric and ratiocentric stances. His theological-ethics presents God as the ultimate source of morality, but refers to reason as the basis upon which creation as a whole is ordered and as the ultimate means by which human beings come to comprehend moral values. I find that the epistemological work of Jacques Derrida offers positive support for al-Māturīdī's juxtaposition of empirical and rational elements in the creation of a sophisticated metaethics. It helps explain how creation acquires objective moral significance independently of revelation, while remaining indicative of God's total sovereignty.
Rönesans Yeni-Platoncu gelenekte insan anlayışı
Rönesans, uygarlık tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Felsefi, teolojik, politik ve sanatsal birçok gelişmenin olduğu bu dönem aynı zamanda yeni bir insan anlayışın doğumuna tanık olmuştur. Hümanizmden, Hermetizmden ve Yeni Platonculuktan beslenen bu anlayış öncüllerinden ve ardıllarından farklı, özgün bir yapıdadır. Bu çalışma kadim bilgeliklerin Yeni Platonculukla sentezlenmesinin ardından ortaya çıkan insan anlayışını incelemeyi amaçlar. Filozof, rahip, sanatçı ve bilim insanı vasıflarını taşıyan bu özgün insan magus figürüdür. Dönemin tarihsel koşulları ve arayışları neticesinde ortaya çıkan bu anlayışın etik, epistemolojik ve ontolojik sonuçları olmuştur. Çalışmamız bu sonuçları gözeterek Rönesans'ın insan tasarımı ve anlayışını farklı perspektiflerden ele alarak incelemeyi amaçlamaktadır.
Gadamer'in felsefi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinin dayanakları üzerine bir inceleme
Hermeneutik, Hans-Georg Gadamer'e göre, bir açımlama sanatıdır, yöntem sınırları içerisinde değerlendirilemez ve anlamaya ilişkindir. Gadamer, anlamanın yorumlamada gerçekleştiğini dile getirir ve bu sebeple felsefi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinden yararlanmıştır. Çalışmamızdaki amacımız, Gadamer'in felsefesi hermeneutiğinde soru ve yanıt diyalektiğinin dayanaklarını incelemek ve diyalektik sorgulamanın onun hermeneutiğine etkilerini ortaya koymaktır.