Gebelik
Bu konu başlığı altında 883 tez
Gebe sınıflarında ve okullarında verilen eğitimin gebelerin bilgi ve tutumlarına etkisi: Kırklareli ili örneği
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı, Kırklareli ilindeki gebe sınıflarında ve okullarında verilen eğitimin gebelerin bilgi ve tutumlarına etkilerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntemler: Araştırmamızın tipi, Kırklareli İlindeki gebe sınıflarında ve okullarında düzenlenen eğitimlere katılan gebelere verilen eğitimin bilgi ve tutumlarına etkisini belirlemeye yönelik müdahale çalışmasıdır. Araştırma Kırklareli İlindeki tüm gebe sınıflarında ve okullarında 7 Kasım 2022 –14 Nisan 2023 tarihleri arasında yürütülmüştür. Bu tarihlerde eğitime katılan ve araştırmaya katılmayı kabul eden tüm gebeler ile çalışılması hedeflenmiş, örneklem seçimine gidilmemiştir. Araştırmaya 120 gönüllü gebe katılmış ve evren olarak alınmıştır. Araştırmanın birinci aşamasında 34 adet sosyodemografik özellikleri (yaş, gelir, eğitim durumu, sosyal güvence vb.), gebelik öncesi, doğum ve doğum sonrası döneme soruları da kapsayan ait birey tanıtım formu, gebelik, doğum, lohusalık, emzirme, bebek bakımı ile ilgili 30 adet soru kısımlarını içeren eğitim öncesi gebelerin bilgi düzeyini ölçen anket yapılmıştır. Araştırmanın ikinci aşamasında gebe sınıflarında/okullarında verilen eğitim sonrasında eğitimini tamamlayan gebelere eğitim öncesinde cevapladıkları 30 adet bilgi düzey anketi, eğitim sonrası tekrar uygulanmıştır. Gebe sınıflarından ve okullarından memnuniyeti ölçmek için ayrıca eğitimini tamamlayan gebelere 15 soruluk bir memnuniyet anketi de düzenlenmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalamaları 28,73 ± 4,14 yaş (minimum:19 maksimum:46 ) olup, katılımcıların 64,2 %'si ilçelerde ikamet etmektedir. Gebelerin % 70'inin eğitim durumu lisans ve üstüdür. Araştırma grubumuzdaki gebelerin ortalama aylık geliri incelendiğinde, 17.830 TL ± 8.221 Türk Lirası (TL) (minimum: 6.000 TL maksimum: 60.000 TL) olarak bulunmuştur. Gebelerin % 97,5'inin sağlık güvencesinin bulunduğu görülmektedir. Gebeler içinde 90 kişi birinci gebeliği olduğunu belirtirken, 23 kişi ikinci gebeliği olduğunu belirtmiştir. Bir önceki gebeliğinin sonlanma şekli ile ilgili soruya verilen yanıtlar incelendiğinde; % 32,0'si sezaryen yöntemi ile doğum yaparken, % 28,0'i normal doğum yaptıklarını belirtmişlerdir. Doğumun normal fizyolojik bir olay olduğu önermesine, eğitim öncesinde yedi kişi (% 5,8) yanlış yanıt verirken, eğitim sonunda katılımcıların %99,2'si doğru şekilde yanıtlamıştır. Eğitim öncesinde ve eğitim sonrasında bilgi düzeyleri arasındaki fark istatistiki yönden anlamlıdır (p<0,016). ''İlk 6 ay yalnızca anne sütü bebeğin beslenmesinde yeterlidir." önermesine eğitim öncesinde katılımcılar içinden 110 kişi ( % 91,7) doğru yanıt verirken, eğitim sonunda doğru yanıt verenlerin sayısı 119 ( % 99,2) olmuştur. Aradaki fark istatistiki yönden anlamlıdır (p<0,004). Araştırmaya katılan gebelerin tamamı eğitimden memnun kaldıklarını belirtmişlerdir. Sonuç: Araştırmamıza katılan gebelerin hane halkının refah düzeyi eğitim seviyesinin yükselmesi ile artmaktadır. Gebe bilgilendirme sınıflarında ve gebe okullarında gebelik döneminde verilen eğitim ile normal doğum oranları ile alakalı genel görüş bu eğitim ile anne adaylarının doğum hakkında sahip olduğu olumsuz düşüncelerini değiştirdiği, doğum korkularını azalttığı, bununla beraber doğumla baş etmelerinin kolaylaştığı ve doğum sürecine aktif katılımlarının sağlandığı yönündedir. Bu eğitimlerde doğumun fizyolojik bir olay olduğu anlatılarak gebeler normal doğuma teşvik edilmekte ve elektif sezaryen tercihlerinin azalması hedeflenmektedir. Eğitim ile birlikte gebe bilgilendirme sınıflarında ve gebe okullarında eğitici ile anne adayı arasında güven veren bir iletişim kurulmalı, eğitim alan anne adaylarının özgüvenleri yükseltilerek sadece doğum öncesi ve doğuma değil, doğumdan sonraki sürece hazırlanmaları sağlanmalıdır.
Kliniğimizdeki oral glukoz tolerans testi (OGTT) bozukluğı olan gebelerde doğum ağırlığı ve doğum şekli arasındaki ilişki
Bu çalışma Namık Kemal Üniversitesi Girişimsel olmayan klinik araştırmalar Etik Kurulunun 28.06.2022 tarihli ve 2022.118.06.08 protokol numaralı kararından sonra Helsinki deklorasyonu kuralları gözetilerek yapılmıştır. Ocak2018-Mart 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama m ve Araştırma Hastanesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Gebe Polikliniğe gelen 24. ve 28. Gebelik haftalarındaki Oral Glükoz Tolerans Testi yapılması için başvuran toplam 128 hastadan OGTT yüksek olarak değerlendirilmiş 64 hasta ve Oral Glükoz Tolerans Testi normal gelmiş kontrol grupta olan 64 hasta dahil edilerek doğum şekli ve doğum ağırlığı arasında ilişkinin araştırılması için retrospektif yapılmış bir çalışmadır. Yapılmış çalışmada OGTT normal gelen grubun yaş ortalaması daha düşük iken, OGTT yüksek gelen grubun yaş ortalaması, daha yüksek olarak görüldü. Normal grubun doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Araştırmamızda OGTT yüksek gelmiş hastalarımızın uygun tedavi alıp-almamaları sorulmadığı için bu verilerin gelecekte yapılacak olan araştırmalarda tartışılması gerekmektedir.Normal grubun doğum haftaları ortalaması 38,37±2,74 hf iken, OGTT grubun ortalaması 37,24±2,75 hf olarak izledik. Gruplara göre doğum haftaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,022; p<0,05). OGTT grubun doğum haftaları, normal gruptan daha düşük olduğu izlendi.Ayrıntılı olarak incelendiğinde; doğum haftalarındaki 1 birimlik artış, OGTT riskini 1,132 katına düşürmekte olduğunu gördük.Gruplara göre doğum şekilleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadığı izlendi..Doğum haftası ile doğum ağırlığı arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı iyi düzeyde ilişki saptandığı görüldü. (r=0,782; p<0,01)..Doğum ağırlığı ve doğum haftası ölçümleri OGTT varlığı için bağımsız risk faktörüdür..Gruplara göre doğum ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar kelimeler:GDM,OGTT,Makrozomi
Kliniğimizde son beş yılda prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin postnatal bebeklerinde anomali görülme insidansının değerlendirilmesi
Çalışmamızda kliniğimize son beş yıl içinde başvuran prenatal anöploidi taraması yapılan gebelerin anomali görülme sıklığının ve bununla ilişkili maternal ve neonatal sonuçların araştırılması amaçlanmıştır 01.07.2017 ile 01.07.2022 tarihleri arasında hastanemize başvuran tamamı gebe olmak üzere toplam 542 olguyla çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan gebelerin prenatal fetal anöploidi tarama sonuçları, bu sonuçlara göre amniosentez yapılan gebeler ve maternal sonuçları ve bebeklerde kromozomal anöploidi saptanma oranları retrospektif olarak incelenmiştir. İkili tarama testine göre olguların %22,4'ünün (n=121); üçlü tarama testine göre ise olguların %11,8'inin (n=6) kromozomal anöploidi açısından yüksek riskli olduğu görülmüştür. İkili tarama testinde yüksek riskli görülen 2 bebekte kromozomal anöploidi, düşük risk görülen 1 bebekte kromozomal anöploidi izlenmiştir (p=0,534). Araştırmaya katılan 199 olguya amniosentez önerilmiş ve bu olguların %17,6'sı (n=35) kabul etmiş ve amniosentez yapılanlar arasında %1,8'inin (n=3) test sonucunda kromozomal anöploidi saptanmıştır. Anöploidi saptanan 2 gebelik ailelerin istemi ile termine edilmiştir. Tarama testleri sonucunda yüksek risk saptanan olguların tanı testlerini yaptırma oranlarının da incelendiği çalışmamızda tanı testi yaptırmak istemeyen olgulara yapılan tarama testlerinin gebelerde oluşturabileceği kaygıyı ve yapılan çalışmalarda prenatal tarama testi yaptıran gebelerdeki kaygı düzeylerinin daha yüksek olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda; tarama testi konusunda toplumun yeterli bilgilendirilmesi oldukça önemlidir. Postnatal bebeklerin yoğun bakım ünitesinde yatış ihtiyacı durumuna göre PAPP-A ve ß-hCG ölçüm değerlerinin karşılaştırılmasında,bebeklerin yoğun bakım ihtiyacı ile katılımcıların PAPP-A değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır(p>0,05). Olguların ß-hCG ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında negatif yönlü (BHCG arttıkça, APGAR azalan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,022; p<0,05). Olguların PAPP-A ölçüm değerleri ile APGAR 1.dk skorları arasında pozitif yönlü (PAPP-A arttıkça, APGAR artan) istatistiksel olarak çok zayıf düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,160; p=0,030; p<0,05). İkili tarama testinde risk görülen olguların kiloları, risk görülmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Sigara içen olguların ikili veya üçlü tarama testinde risk görülme oranı, sigara içmeyenlerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p=0,049; p<0,05). Sonuç olarak fetal anöploidi tarama testleri yüksek oranlarda yanlış pozitif sonuçlar verebilmekte bu durum da maternal kaygı düzeyini dolayısıyla gebelik sonuçlarını olumsuz etkileyebilmektedir. Prenatal tanı oranlarının maliyet etkin bir şekilde arttırılabilmesi için duyarlılığı arttıracak şekilde kombine testlerin yapılmasında yarar vardır ya da daha duyarlı testlere ihtiyaç vardır. Prenatal tanı testi gibi kesin sonuç vereceği şeklinde yanlış algılanan tarama testleri konusunda hastalara daha ayrıntılı danışmanlık yapılması ve toplumun daha çok bilgilendirilmesinin her hekimin en önemli sorumluluklarından olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Amniosentez, Anöploidi,Birinci Trimester Tarama, İkinci Trimester Tarama, Prenetal Tarama
Birinci trimester plasenta hacminin fetal ve maternal sonuçlarla ilişkisi
Amaç: ÇalıĢmamızda, ilk trimesterde 2D ultrasonografi ile plasental hacim ölçümünün fetal büyüme geriliği, preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve preterm plasental abrupsiyon gibi maternal ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatıĢ, APGAR skoru gibi neonatal sonuçlara etkisinin değerlendirilmesini amaçladık. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalıĢma, 1 Ağustos 2022 ve 31 Ekim 2022 tarihleri arasında, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalında gerçekleĢtirildi. Son adet tarihine veya birinci trimester ultrasonografisine göre 11 ila 13+6 haftalık tekiz 82 primi gebe çalıĢmaya dahil edildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 25,55 ± 4,18 yıldı. Ultrasonografiye göre plasental hacim değerlendirmesi yapılan hafta ortalaması 12,49 ± 0,63 hafta, ortalama plasenta hacmi ise 22,66 ± 6,75 cm3 idi. Olguların %11,0'ında gestasyonel diabetes mellitus (GDM), %9,8'inde gestasyonel hipertansiyon (GHT) saptandı. Doğum Ģekli %48,8 sezaryen idi. En sık sezaryen endikasyonları %12,2 ile fetal distress ve uzamıĢ eylemdi. Doğum sonrası yenidoğanların %11,0'ının yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacı oldu. En sık YBÜ'ye yatıĢ endikasyonları %3,7 ile prematür respiratuvar distress sendromu ve yenidoğanın geçici takipnesi idi. Ortalama doğum haftası 39,26 ± 1,50 hafta, doğum ağırlığı 3168,11 ± 444,57 g'dı. Ortalama plasenta hacmi ile annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ve pozitif yönde korelasyon iliĢkisi saptandı (p<0,05). Doğum Ģekli, YBÜ'ye yatıĢ, GDM ve GHT geliĢme durumuna göre birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiĢmediği saptandı (p>0,05). Birinci trimesterde ölçülen ortalama plasenta hacminin herhangi bir kesim noktasında GDM veya GHT geliĢme durumunu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngöremediği belirlendi (p>0,05). Sonuç: Bu çalıĢmada, birinci trimester plasenta hacminin gebelik sürecinde ortaya çıkabilecek GDM, GHT gibi patolojilerle, doğum Ģekliyle, bebeğin doğum kilosuyla, doğum 38 sonrası YBÜ ihtiyacıyla ve APGAR skoru ile iliĢkili olmadığı saptandı. Annenin vücut ağırlığı ve gebelik haftası arttıkça plasenta hacminin de arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta hacmi, gebelik sonuçları, gestasyonel diabetes mellitus, gestasyonel hipertansiyon, neonatal sonuçlar
Primipar gebelerde plasenta yerleşim yerinin maternal ve fetal sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı primipar gebelerde ikinci trimesterde ultrasonografik inceleme ile plasental yerleşim yerinin saptanarak bu plasental yerleşimin gebelik sürecindeki komplikasyonlara, doğuma, postpartum maternal ve fetal sonuçlara etkisini değerlendirmektir. Yöntem ve Gereç: Bu çalışma retrospektif tanımlayıcı bir çalışma olup 01 Ocak 2020 ile 01 Ekim 2022 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği antenatal polikliniğine başvuran gebelerden çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 250 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların ikinci trimesterde ultrasonografi yardımıyla saptanan plasental yerleşim yerleri kayıt altına alındı. Plasental yerleşim yeri ile gebelik komplikasyonları, doğum şekli, doğum haftası, maternal sonuçlar, yenidoğan tartısı, yenidoğan Apgar skoru, yenidoğan ybü takip ihtiyacı , kordon kan gazı vb parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: Olguların ortalama yaşı 24,59±5,11 yıldı. Olguların %41,2'sinde komplikasyon görüldü. En sık görülen komplikasyon %37,9 ile Fetal distress olarak saptandı. Sırasıyla IUGR , GDM, Preeklampsi, GHT , Oligohidramnios takip etti. Komplikasyon görülme oranları ve komplikasyon türleri, plasenta yerleşim yerlerine göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. (p<0,05) Doğum öncesi ve doğum sonrası maternal hemoglobin ölçümleri arasında plasenta yerleşim yerine göre farklılık saptanmadı. (p:0,762; p<0,05) Yine benzer şekilde plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak doğum haftası, doğum şekli, yenidoğan tartısı, Apgar skoru ve ybü takip ihtiyacını öngörmede etkisi olmadığı belirlendi. (p<0,05). Kord kan gazı PH, PO2, PCO2 ve laktat değerlerinde plasenta yerleşim yerine göre istatistiksel farklılık saptanmazken glukoz değerlerinde anlamlı bulgu elde edildi. (p=0,009; p<0,05) Posterior yerleşimli plasentaya sahip olgularda doğum sonrası kordon kan gazındaki glukoz değeri, sağ lateral yerleşime göre daha yüksek saptandı. Sonuç: Çalışmamızda primipar gebelerde kordon kan gazı parametreleri ile plasenta yerleşim yeri karşılaştırıldığında kord kan gazı glukozunun; posterior yerleşimli plasentası olanlarda, sağ lateral yerleşimli plasentaya sahip olanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Plasenta yerleşim yeri, gebelik komplikasyonları, kord kan gazı, neonatal sonuçlar
Primipar gebelerin prenatal bağlanma düzeylerinin emzirme beklentileri ve emzirme öz yeterliliğine etkisi
Prenatal dönem fertilizasyondan doğumun başlangıcına kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu süreçte anne ve fetüs birtakım gelişmelere adapte olmaya çalışır. Doğum sonrası süreçte anne-bebek bağlanmasının ve emzirmenin sürdürülmesi oldukça önemlidir. Araştırma, primipar gebelerin prenatal bağlanma düzeylerinin emzirme beklentileri ve emzirme öz yeterliliğine etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte yapılmıştır. Araştırma Nisan-Aralık 2024 tarihleri arasında Tarsus Devlet Hastanesi kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran 370 primipar gebe ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Prenatal Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği (PEÖYÖ), Prenatal Bağlanma Ölçeği (PBÖ) ve Emzirme Beklentileri Ölçeği (EBÖ-A) kullanılmıştır. Veriler uygun istatistiksel paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Emzirme Beklenti Ölçeği toplam puan ortalaması 18,57±5,37, Prenatal Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği toplam puan ortalaması 82,96±7,58, Prenatal Bağlanma Ölçeği puan ortalaması 64,40±7,59 olarak bulunmuştur. Emzirme Beklenti ölçeği toplamı ile Prenatal Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği toplamı arasında negatif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Emzirme Beklenti Ölçeği toplamı ile Prenatal Bağlanma Ölçeği arasında negatif yönlü zayıf düzeyde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Prenatal Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği toplamı ile Prenatal Bağlanma Ölçeği arasında anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir. Araştırma sonucunda; gebelerin emzirme öz yeterlilikleri ve bağlanma düzeyleri arttıkça emzirme beklentileri olumlu yönde artmaktadır. Anahtar kelimeler: ebe, emzirme, gebe, prenatal bağlanma, öz yeterlilik
Primiparlarda doğum korkusu ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Primiparlarda Doğum Korkusu ve Etkileyen Faktörlerin Belirlenmesi, SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı (Doğum ve Kadın Hastalıkları Hemşireliği), Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırma ilk kez doğum yapan gebelerde doğum korkusu ve etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı nitelikte olup, evrenini SANKO Üniversitesi Özel Sani Konukoğlu Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinin Kadın Doğum Polikliniğine başvuran 18-34 yaş aralığında, gebeliğinin 20-40. haftaları arasında, ilk doğumunu yapacak olan kadınlar oluşturmuştur. Araştırma 277 gebe ile tamamlanmıştır. Veriler araştırmacı tarafından geliştirilen anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Kadınların doğum korkusu alanlarından aldığı, doğum korkusu genel puan ortalaması 6,55±1,27, güçlü hissettikleri alanlardan aldıkları güçlü hissetme genel puan ortalaması 7,92±0,71, güçsüz hissettikleri alanlardan aldıkları güçsüz hissetme genel puan ortalaması 4,68±1,529 olarak bulunmuştur. Araştırma verileri, kadınların güçlü hissettikleri alanlarla, doğum korkusu arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki (p>0,05), güçsüz hissettikleri alanlarla ise pozitif yönlü orta düzeyde bir ilişki olduğunu göstermiştir (p<0,01). İkinci ve üçüncü trimestirde olan kadınların doğum korkusu genel puan ortalamaları karşılaştırıldığında aralarındaki farkın önemli olduğu bulunmuştur (p<0,05). Doğum korkusu ile yaş, eğitim durumu ve evlenme yaşı karşılaştırıldığında farkın anlamlı olmadığı görülmüş (p>0,05), doktorun sezaryen önerdiği, gelir durumu düşük olan, geniş ailede yaşayan ve çalışmayan kadınlarla karşılaştırıldığında ise farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Araştırmanın sonunda gelir düzeyi düşük olan ve geniş ailede yaşayan kadınların korku düzeyleri diğerlerine göre daha yüksek bulunmuştur. Kadınların doğum korkusu ile güçlü hissettikleri alanlar karşılaştırıldığında; güçlü hissedilen alanların doğum korkusunu azaltma yönünde zayıf bir etkiye sahip olduğu, güçsüz hissettikleri alanların ise doğum korkusunu arttırma yönünde orta düzeyde etkiye sahip olduğu görülmüştür. Çalışmayan kadınların çalışanlara oranla daha fazla korktuğu, korku düzeyi yüksek kadınların doktor muayene sıklığının arttığı saptanmıştır. Kadınların doğum korkusunun belirlendiği bu çalışmada, hemşirelerin doğum korkusunu en aza indirmek amacı ile etkili iletişim becerileri kullanarak, kadınların bireysel özelliklerine uygun, yeterli eğitim ve desteği vermesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelik; Doğum; Korku; Doğum Korkusu; Primipar.
Gebelerde emzirme öz yeterliliği ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışma gebelerde emzirme öz-yeterliliğini incelemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma Gaziantep'te bulunan SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine başvuran gebeler üzerinde yapılmıştır. Araştırma Ekim 2019 - Haziran 2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın verileri Ekim 2019 - Mart 2020 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran başvuran 330 gebe oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu" ve "Prenatal (Doğum Öncesi) Emzirme Öz Yeterliliği Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 23 paket programı kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde değerleri ile, aritmetik ortalama, standart sapma, t-testi ve tek yönlü ANOVA testi kullanılmıştır. Çalışmada gebelerin yaklaşık %70'nin 30 yaşın altında olduğu tespit edilmiştir. Gebelerin yaklaşık yarısının üniversite ve üzerinde, %82.7'sinin ise orta öğretim ve üzerinde bir eğitiminin olduğu görülmüştür. Gebelerin emzirme öz-yeterlilik algılarının ortanın üzerinde olduğu saptanmıştır. Gebelerin eğitim düzeyinin, yaşlarının, gebelik sayısının ve aylık gelir durumunun emzirme öz-yeterliliğini etkilediği belirlenmiştir. Üniversite ve üzeri eğitim alan, 30-34 yaş grubunda ve 2. gebeliği olan, aylık geliri aylık giderinden fazla olan gebelerin emzirme öz-yeterliliklerinin diğerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. Genç yaştaki gebeler ile eğitim ve gelir düzeyi düşük olan gebeler öncelikli olmak üzere, tüm gebelere emzirme öz-yeterliliklerinin arttırılması konusunda eğitim verilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gebe, Anne Sütü, Emzirme, Öz-Yeterlilik, Emzirme Öz-Yeterliliği
Gebelikte psikososyal sağlık ve depresif belirti düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma gebelerin psikososyal sağlık ve depresif belirti düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışma Gaziantep İli Halk Sağlık Müdürlüğü Şehitkamil İlçesi 28 Nolu ve Göllüce Aile Sağlığı Merkezi'nde 10 Mart 2021-26 Temmuz 2021 tarihleri arasında yürütüldü. 300 kişilik evrene karşılık 0.95 powerda en az 122 kişilik örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu hesaplandı. Araştırmaya katılmayı kabul eden 150 gebe araştırmanın örneklemini oluşturdu. Verilerin toplanmasında 30 soruluk kişisel veri formu'', Gebelikte Psikososyal Sağlığı Değerlendirme Ölçeği''(GPSDÖ) ve ''Beck Depresyon Ölçeği''(BDÖ) kullanıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, student t-testi, Oneway Anova, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Tukey ve Tamhane's T2, Pearson ve Spearman korelasyon, çoklu lineer regresyon testi kullanıldı. Gebelerin GPSDÖ toplam puan ortalamasının 2,06 ±0,6 ve psikososyal sağlık durumlarının düşük düzeyde olduğu belirlendi. Gebelerin çalışma durumu, gelir seviyesi, gebeliği planlama ve isteme durumu, antidepresan kullanımı, eşle ilişki, kendi ve eşinin ailesi ile ilişkisi, evlilik süresi, gebenin ve eşin eğitim durumu ve eşin mesleği ile GPSDÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). BDÖ toplam puan ortalamasının düşük düzeyde ( 7,72 ±6,28) olduğu belirlendi. Gebelerin aile tipinin, gebeliği isteme ve doğumla ilgili bilgi alma durumu ile BDÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak gebelikte psikososyal sağlık durumu ile depresyon arasında negatif yönlü orta düzey, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. İzlem sırasında hemşire ve ebeler gebeleri sadece fiziksel olarak değil psikososyal sağlık yönünden de bütüncül olarak değerlendirilmesi önerilir.
Gebelerde fiziksel aktivite düzeyi ve postürün, lumbopelvik ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Gebe kadınların yarısından fazlası gebeliklerinin herhangi bir döneminde bel ağrısından yakınmaktadır. Ağrı hafif rahatsızlık hissiyle başlayıp, dizabiliteye neden olabilecek kadar farklı şiddetlerde olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı farklı gebelik dönemlerinde gebelerin fiziksel aktivite düzeyi ve postüründeki değişimin lumbopelvik ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışma Ağustos 2020 – Eylül 2021 tarihleri arasında yürütülen yaşları 18-41 yıl arasında değişen 60 gebe kadın ile tamamlandı. Sosyodemografik ve obstetrik öyküleri kayıt edildi. Gebelerin Fiziksel aktivite seviyesinin tespiti için; Hamilelik Fiziksel Aktivite Anketi (PPAQ), Posturü değerlendirmek için; New York Postür Değerlendirme Testi (NYDP), Lumbopelvik ağrı değerlendirmek için: Bel ve Pelvis Ağrısı Değerlendirme Formu (Oswestry Bel Ağrısı Sorgulama Formu), Yaşam kalitesini değerlendirmek için; Nottingham Sağlık Profili Formu (NSPF) kullanıldı. Verilerin analizinde normal dağılım varsayımının sağlandığı durumlarda niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ölçüm zamanları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı bir fark olup olmadığı tekrarlı ölçümlerde ANOVA ile; normal dağılım olmadığı durumlarda ise Friedman testi kullanıldı. Her üç trimesterde de bel ağrısı ile Nottingham Sağlık Profili birinci ve ikinci bölüm arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,01: r=0,330). Her üç trimesterde bel ağrısı ile New York Postür Değerlendirmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir (p>0,01: r=0,062). Her üç trimesterde toplam aktivite ile Oswestry bel ağrısı ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir(p>0,01: r=0,179).Toplam Aktivite (PPAQ) ile Nottingham Sağlık Profili birinci bölüm ve ikinci bölüm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir. (p>0,01: r=0,104). Her üç trimesterde toplam aktivite ile postür değerlendirme ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir (p>0,01: r=-0,117). Sonuç olarak gebelik sürecinin ilerlemesiyle fiziksel inaktivite, postüral problemler, lumbopelvik ağrı artmaktadır. Bu olumsuz değişiklikler gebelerin yaşam kalitesini azaltmaktadır. Konu ile ilgili daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler : Gebelik; Fiziksel Aktivite Düzeyi; Postür; Lumbopelvik Ağrı; Yaşam Kalitesi.
Primipar gebelerde trimesterlere göre doğum korkusu düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma primipar gebelerde doğum korkusunu belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma Şanlıurfa'da bulunan Şanlıurfa Eyyübiye Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran pirimipar gebeler üzerinde Ekim 2021 - Temmuz 2022 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın verileri Ekim 2021 - Mart 2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın örneklemini ilgili polikliniğe başvuran 321 primipar gebe oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu" ve "Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği (W-DEQ) A Versiyonu" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde değerleri ile aritmetik ortalama, standart sapma, t-testi, tek yönlü ANOVA testi, Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Çalışmada gebelerin yaklaşık %75,7'sinin 25 yaşın altında olduğu, %48,0' ının ortaokul ve lise düzeyinde bir eğitime sahip olduğu tespit edilmiştir. Gebelerin doğum korkusu düzeylerinin orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Gebelerin doğum ağrısının üstesinden gelme durumu ile aylık gelir durumunun doğum korkusunu etkilediği belirlenmiştir. Geliri giderden az olan ve doğum ağrısının üstesinden gelip gelemeyeceğini bilmeyen gebelerin doğum korkusunun diğerlerinden daha yüksek olduğu saptanmıştır. Gelir düzeyi düşük olan gebeler öncelikli olmak üzere, tüm gebelere doğum eylemi hakkında eğitim verilmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Primipar Gebe; Trimester; Doğum Korkusu; Hemşirelik.
Bilişsel egzersiz terapi yaklaşımı ölçeği'nin gebe bireylerde geçerliği, güvenirliği ve duyarlılığının belirlenmesi
Bu çalışma gebe bireylerde Bilişsel Egzersiz Terapi Yaklaşımı (BETY) Ölçeği'nin geçerlik, güvenirlik ve duyarlılığını belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya 150 birey dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen bireylere geçerliği değerlendirebilmek amacıyla Short From-36 (SF-36), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (The State-Trait Anxiety Inventory- STAI) ve Gebelikte Cinsel Yanıt Envanteri (Pregnancy Sexual Response Inventory- PSRI) anketleri uygulandı. Geçerlik için yapılan istatistiksel analizler sonucunda BETY Ölçeği'ne verilen yanıtlara göre tavan-taban etkisi gözlenmedi. BETY Ölçeği ile SF-36 alt parametrelerinden fiziksel nedenlere bağlı rol güçlüğü (r= -0,421), vitalite (r= -0,515) ve ağrı (r= 0,494) arasında orta dereceli kolerasyon olduğu saptandı. Güvenirliği değerlendirmek amacıyla test-tekrar test yöntemi kullanıldı ve 30 bireye bir hafta sonra BETY Ölçeği tekrar uygulandı. Sınıf içi güvenirlik katsayısı (ICC, %95 güven aralığı) hesaplandı. Spearman kolerasyon analizine göre iki ölçüm arasında (rho=0,941, p<0,001) güçlü derece kolerasyon bulundu. ICC katsayısı da (0,973, p<0,001) oldukça yüksekti. Bunlara ek olarak iç tutarlık için Cronbach alfa katsayısına (0,841) bakıldı ve ölçeğin iç tutarlılığının yüksek olduğu bulundu. Ölçeğin duyarlılığının belirlenebilmesi için 3 ay sonra bütün ölçekler 30 gebe bireye tekrar uygulandı ve Wilocoxon testi ile değişime bakıldı. BETY ölçeği, SF-36 alt parametrelerinden fiziksel nedenlere bağlı rol güçlüğü, vitalite ve genel sağlık algısı ile PSRI gebelik dönemi, STAI-I ve STAI-II skorlarındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Bu çalışma ile gebe bireylerde BETY Ölçeği'nin geçerli, güvenilir ve duyarlı bir değerlendirme aracı olduğu olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Bilişsel Egzersiz Terapi Yaklaşımı Ölçeği, geçerlik, güvenirlik, duyarlılık
Gebe kadınlarda sağlık ve dijital sağlıklı diyet okuryazarlığı, pişirme ve yiyecek hazırlama becerileri ile diyet kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Gebelik; birçok fizyolojik ve psikolojik değişimin yaşandığı, beslenmenin daha önemli hale geldiği bir dönemdir. Bu tez çalışması, sağlıklı gebe kadınlarda sağlık ve beslenme okuryazarlık düzeyi ve pişirme ve yiyecek hazırlama becerileri ile diyet kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla üçüncü trimesterde olan 310 gebe bireyin gönüllü katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik özellikler, sağlık durumu ve beslenme alışkanlıkları, Sağlık Okuryazarlığı (SOY) Ölçeği-Kısa Form ve Dijital Sağlıklı Diyet Okuryazarlık (DSDOY) Ölçeği, Pişirme ve Yiyecek Hazırlama Becerileri (PB ve YHB) Ölçeği, antropometrik ölçümler ve besin tüketim kaydı bölümlerinden oluşan anket yüz yüze uygulanmıştır. Diyetin besin ögeleri yönünden yeterliliğini değerlendiren Besin Öğesi Yeterlilik Oranı (NAR) ve Ortalama Yeterlilik Oranı (MAR) skorları hesaplanmıştır. Gebelerin SOY ve DSDOY indeksi eğitim ve gelir durumuna göre, DSDOY indeksi çalışma durumlarına göre gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Gebelerin PB ve YHB ölçek toplam puanı; eğitim durumu, gelir durumu, yemek pişirme sıklığı ve Beden Kütle İndeksi (BKİ) sınıflamasına göre gruplar arasında anlamlı olarak farklılık göstermiştir (p<0.05). Gebelerin MAR skorları; gebelik öncesi BKİ sınıflaması ve eğitim durumlarına göre gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). SOY ve DSDOY indeksleri ile PB ve YHB Ölçeği toplam ve alt boyut puanları arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p<0.05). MAR skoru ile PB ve YHB toplam ölçek puanı, SOY ve DSDOY indeksleri arasında ilişki bulunmamıştır (p>0.05) ancak PB alt boyut puanı arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p<0.05). Gebelerin pişirme ve yiyecek hazırlama becerileri, sağlık ve beslenme okuryazarlık seviyelerinin yüksek olması diyet kalitelerini artırabilir.
COVID-19 enfeksiyonu geçirme durumunun genç erişkinlerin çocuk sahibi olma isteğine etkisinin değerlendirilmesi
'den günümüze kadar geçen iki buçuk yılın sonunda dünya geneline yayılmış altı yüz yetmiş milyonu aşkın tanımlanmış olgu ve altı milyon yedi yüz bine ulaşan ölüm sayısı ile insanlığın son yüzyılda yaşadığı en ciddi salgın hastalık olarak değerlendirilmektedir. Hızlı bulaşması, yüksek ölüm oranları, etkili tedavilerin olmaması ve büyük karantina önlemleri gibi sonuçlarla küresel bir sağlık acil durumu olup sağlık sisteminde büyük aksamalara sebep olmuştur ve yetişkinlerin gebelik planlama davranışlarını da değiştirmiştir. Çalışmamızda 18-35 yaş arasın genç bireylerin Covid-19 pandemisi etkisiyle veya geçirilen Covid-19 enfeksiyonu sonrası gebelik planı/çocuk sahibi olma isteklerindeki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Covid-19 enfeksiyonunu geçirmiş olan ve hiç geçirmemiş olan iki ayrı grup şeklinde toplamda 236 birey dahil edilmiştir. Veriler araştırmacının hazırladığı kişisel bilgi formu, koronavirüs anksiyete ölçeği kullanılarak e-anket yolu ile toplanmıştır. Araştırmamızda katılımcıların geçirilen enfeksiyon ya da pandemi nedenli baktığımızda yarısının gebelik planının etkilenmediği saptandı. Katılımcıların çoğunun kontrasepsiyon kullanma nedeninin aile planlaması olduğu saptandı. Katılımcıların çoğunun Covid-19 enfeksiyonu sonrası kullanılan korunma yöntemini değiştirmeyip aynı yöntemle devam ettiği saptandı. Katılımcıların geçirilen Covid-19 enfeksiyonu sonrası erkeklerde çocuk sahibi olma durumunun etkilendiğini, kadınlarda çocuk sahibi olma durumunun ise etkilenmediğini düşündüğü saptandı. Katılımcıların geçirilen Covid-19 enfeksiyonunun kişilerin çocuk sahibi olma durumuna etkisi ile ilgili bilgiye çevresinden ulaştığı saptandı. Katılımcılardan kendi veya eşi Covid-19 aşısı yaptırmayanların Covid-19 enfeksiyonunun erkek üreme fonksiyonlarına etkisi olacağını düşündüğü saptandı. Çalışmamızda eşi Covid-19 aşısı yaptıranların gebelik düşüncesinin etkilendiği saptandı. Bulgularımız literatür ile desteklenerek tartışılmış olup pandemi döneminde bireylerin gebelik planı sahibi olma düşüncesinin ve Covid-19 enfeksiyonunun üreme fonksiyonları üzerindeki etkisinin incelenmesi ile araştırmacılara ışık tutmaktadır. Araştırmanın kısıtlılıkları göz önünde bulundurularak daha yüksek katılımcı sayısı ile yüz yüze yapılacak çalışmalara ve topluma genelleyebilmek için çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Covid-19, fertilite, infertilite, gebelik planı, Covid-19 aşısı, doğurganlık, ebeveyn
İkinci trimesterde sağlıklı ve kromozomal anomalili gebeliklerde fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, barsak, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-MOD histogram ve shear wave elastogram yöntemleri ile ı̇ncelenmesi
B-mod ultrasonografi Down Sendromu gibi fetal kromozom anomalilerin taramasında kullanılmaktadır. B-mod ultrasonografi taramasında hiperekojen barsak, geniş renal pelvis, nazal kemik hipoplazisi ve ense kalınlığında artış gibi yumuşak belirteçlerin varlığından yararlanılmaktadır. B-mod histogram, ilgilenilen dokunun B-mod ultrasonografisindeki siyah ve beyaz renk kodlarının ortalama değeri ve standart sapmasını hesaplamaktadır. Shear wave elastografi dokuların elastik özelliklerini ölçmede kullanılan yeni bir ultrasonografi yöntemidir. Bu çalışma, kromozomal anomalili ve sağlıklı gebeliklerde; fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-mod ultrasonografi histogramı ve shear wave elastografi yöntemleri ile incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmada yer alan gönüllüler, öploid (n=35) ve anöploid (n=14) fetüsü olan 19-23 gebelik haftalarında, tekil gebelerden oluşmaktadır. Fetal barsak, böbrek, karaciğer, nazal kemik, ense katlantısı, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının hem B-mod ultrasonografi hem de shear wave elastografi görüntüleri alınmıştır. Görüntüler araştırmacı tarafından yazılan ve kalibre edilen veri analizi dosyasında, histogramları çıkarılarak ve shear wave hızları hesaplanarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS Programı ile yapılmıştır. Normal dağılan değişkenler Student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler Mann Whitney-U testi kullanılarak analiz edilmiştir. Fetal nazal kemiğin shear wave hız ortalaması ile standart sapması anöploid fetüslerde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diğer dokuların shear wave hızı ile B-mod ultrasonografi histogramı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, anöploid fetüslerin nazal kemiklerinin öploid fetüslerden daha elastik olduğu bulunmuştur.
Farklı trimesterdeki gebelerin oküpasyonel performans, prenatal distres, uyku ve yaşam kalitelerinin karşılaştırılması
Bu çalışma farklı trimesterdeki gebelerin oküpasyonel performans, prenatal distres, uyku ve yaşam kalitelerinin karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Çalışmamıza 1.,2. Ve 3. Trimesterlerden 50'şer olmak üzere 150 gebe birey dahil edilmiştir. Katılımcıların oküpasyonel performans ve memnuniyetlerini değerlendirmek için Kanada Aktivite Performans Ölçümü (KAPÖ), distres düzeylerini değerlendirmek için Prenatal Distres Ölçeği (PDÖ), uyku kalitelerinin değerlendirmek için Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKİ) ve yaşam kalitelerini değerlendirmek için Kısa Form-36 (SF-36) ölçekleri kullanılmıştır. Sonuç olarak farklı trimesterdeki gebelerin oküpasyonel performans (p<0,01) ve memnuniyet (p<0,01) düzeyleri ve uyku kaliteleri (p<0,01) arasında anlamlı fark bulunmuştur. Gebelerin toplam stres puanları trimesterler ilerledikçe artmasına rağmen, trimesterler arasında prenatal distres düzeylerinde anlamlı fark bulunamamıştır (p>0,05). Gebelerin yaşam kalitesi alt parametreleri incelendiğinde trimesterler arasında fiziksel fonksiyon (p=0,001), fiziksel fonksiyona bağlı rol kısıtlılıkları (p=0,001), emosyonel fonksiyona bağlı rol kısıtlılıkları (p=0,001), enerji/vitalite (p=0,014), ruhsal sağlık (p=0,001), sosyal işlevsellik(p=0,001), genel sağlık algısı (p=0,005) olmak üzere ağrı hariç bütün alt parametreleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmuştur. Gebelerin oküpasyonel performans ve memnuniyet puanlarıyla, stres, uyku ve yaşam kalitesi ölçeklerinin alt parametrelerinin birçoğu arasında istatistiksel anlamlı ilişkili olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak farklı trimesterdeki gebelerin süreç ilerledikçe, oküpasyonel performans ve memnuniyet düzeylerinin, uyku ve yaşam kalitelerinin azaldığı, stres düzeylerinde ise artma olduğu ve bunların birbirini etkileyebileceği görülmüştür. Ergoterapistlerin gebeliğin her aşamasında takip süreçlerine dahil edilmesinin, gebelerin oküpasyonel performans, stres, uyku ve yaşam kaliteleri üzerinde pozitif etkileri olacağını düşünmekteyiz.
Gebelerde üçüncü trimester ile puerperal dönem arasında duygu-durum, fiziksel aktivite düzeyi, ağrı ve biyopsikososyal özelliklerin karşılaştırılması
Bu çalışma üçüncü trimester döneminde ve puerperal dönemde bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri, kas iskelet sistemi ağrıları, duygudurum ve biyopsikososyal durumlarının karşılaştırılması amacıyla 18-45 yaş arası 100 kadın katılımcıyla yapıldı. Üçüncü trimester döneminde ve doğum sonrası 45.günde, bireylere Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa (IPAQ-S), Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Genişletilmiş Nordic Kas İskelet Sistemi Anketi (NMQ-E) ve Bilişsel Egzersiz Terapi Yaklaşımı-Biopychosocial Questionnaire (BETY-BQ) ölçekleri uygulandı. Doğum sonrasında ayrıca Doğum Sonrası Depresyon Tarama Ölçeği (DSDTÖ) de uygulandı. Gebelerin üçüncü trimester ve puerperal dönemdeki durumluk ve sürekli kaygı seviyeleri (p=0,002), fiziksel aktivite seviyeleri (p<0,001), kas iskelet ağrı şiddeti (p<0,001) ve kas iskelet sisteminin bazı bölgelerinin ağrı durumları (p<0,001) ve bazı biyopsikososyal alt boyutlar (p<0,001) arasında anlamlı farklılık olduğu belirlendi. Gebeler üçüncü trimester döneminde orta seviyede durumluk ve sürekli kaygı yaşarken puerperal dönemde kaygıları anlamlı şekilde düştü. Fiziksel aktivite olarak inaktif gebelerin düzeyinde önemli bir artış vardı. Gebelerin üçüncü trimester döneminde yaşadıkları sırt, el/el bileği, bel, kalça/uyluk, diz, ayak/bilek ağrıları puerperal dönemde azaldı. Ayrıca puerperal dönemde yaşadıkları ağrı şiddeti de azaldı. Gebeler biyopsikososyal olarak puerperal dönemde emosyonel durum ve uyku açısından üçüncü trimester dönemine göre daha olumlu durumdayken, cinsellik açısından daha olumsuz bir duruma sahipti. Gebeler doğum sonrasında depresyon konusunda profesyonel yardım alma seviyesine çok yakınlardı. Anahtar Kelimeler: Ağrı, puerperal dönem, 3.trimester, biyopsikososyal, fiziksel aktivite
Gestasyonel diyabetes mellitus riski olan gebelerde egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin incelenmesi
Bu çalışma, Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) riski yüksek ve düşük olan gebelerde; egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin ve fiziksel aktivite düzeyinin incelenmesi ve bu faktörlerin gruplar arasında karşılaştırılması amacıyla planlandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 183 gebe, GDM riski yüksek (n=86, yaş=31,00±4,00 yıl, gebelik öncesi Vücut Kütle İndeksi (VKİ)=27,97±2,99 kg/m²) ve GDM riski düşük olmak üzere (n=97, yaş=29,00±4,00 yıl, gebelik öncesi VKİ=21,43±1,81 kg/m²) iki gruba ayrıldı. Gebelerin fiziksel ve sosyodemografik özellikleri, kronik hastalıkları, mevcut ve önceki gebeliklerine ilişkin özellikleri, GDM ile ilişkili bilgileri, gebelik öncesindeki ve mevcut gebeliklerindeki fiziksel aktivite seviyesi ve egzersiz alışkanlıkları, transteorik modeldeki değişim aşaması ve Oral Glikoz Tolerans Testi (OGTT) sonuçları kaydedildi. Buna ek olarak, psikolojik durumları Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri–durumluk versiyonu ve Algılanan Stres Ölçeği ile değerlendirildi. Egzersiz tutumlarının, egzersizi engelleyen ve kolaylaştıran faktörlerin değerlendirilmesinde önceki araştırmalar referans alınarak hazırlanan sorular kullanıldı. Fiziksel aktivite düzeyi Gebelik Fiziksel Aktivite Anketi (PPAQ) ve SenseWear Pro3 Armband ile değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda, gebeler tarafından bildirilen egzersiz tutumlarının dağılım oranları açısından GDM riski yüksek ve düşük gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığı bulundu (p>0,05). Buna ek olarak, GDM riski düşük olan gebelere kıyasla, GDM riski yüksek olan gebeler, stres üriner inkontinans, gestasyonel kilo alımı ve çocuk bakımı ve aile sorumluluklarının egzersize katılımı daha fazla engellediğini bildirdi (p<0,05). GDM riski yüksek olan gebelere kıyasla, GDM riski düşük olan gebeler, yorgunluğun egzersize katılımı daha fazla engellediğini bildirdi (p<0,05). Egzersizin sağlık durumunu iyileştirmesinin ve spor salonu/parklara ulaşımın kolay olmasının GDM riski düşük olan gebelerin egzersiz yapmasını GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla teşvik ettiği bulundu (p<0,05). GDM riski yüksek olan gebelerde, PPAQ ile değerlendirilen fiziksel aktivitelerde (düşük, orta, yüksek şiddetli ve toplam aktivite), ev işleri/aile bakımı ve spor/egzersiz aktivitelerinde harcanan enerji miktarının GDM riski düşük olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Bu bulgular ile uyumlu olarak, GDM riski düşük olan gebelerin sedanter davranışlarda harcadığı enerji miktarının GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Ancak, akselerometre ile değerlendirilen fiziksel aktivite süresinin ve ortalama MET değerlerinin ise GDM riski düşük olan gebelerde, GDM riski yüksek olan gebelerden daha fazla olduğu bulundu (p<0,05). Bu çalışmanın sonuçları, sağlık profesyonellerine gebelere uygun fiziksel aktivite ve egzersiz programları oluşturmada yol gösterici olabilir. Bu çalışmada belirlenen egzersiz engelleri ve kolaylaştırıcıları göz önüne alınarak düzenlenen egzersiz programları, özellikle GDM riski olan gebelerin egzersiz programlarına katılımlarını teşvik edebilir ve bu gebe popülasyonunda davranış değişikliğinin oluşmasını sağlayabilir. Böylece, Türk popülasyonunda GDM riski ve prevalansı azalabilir. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, fiziksel aktivite, tutumlar, engeller, kolaylaştırıcılar
Maternal dönemde kafeterya diyeti ve taurin suplementasyonunun laktasyon sonundaki bazı plazma parametrelerine etkisi
Bu çalışmanın amacı kafeterya diyetinin gebeliğe adaptasyon ile lastasyon dönemi sonundaki plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ve serbest amino asit profili üzerine etkileri ile taurin suplementasyonuyla bu etkilerin hangi yönde değişeceğinin belirlenmesidir. Yirmi yedi adet dişi Wistar sıçan randomize olarak dört gruba ayrılmıştır. Gebelik öncesi (8 hafta) ve maternal dönemde kontrol grubu (CON, n=6) ve taurin grubu (CONT, n=7) standart yemle, kafeterya grubu (CAF, n=7) ve kafeterya+taurin grubu (CAFT, n=7) standart yem ve kafeterya diyetiyle beslenmiştir. CONT ve CAFT gruplarının içme suyuna % 1,5w/v oranında taurin eklenmiştir. Sıçanların vücut ağırlığı ve besin tüketimleri günlük olarak kaydedilmiştir. Plazma glikoz, toplam kolesterol, trigliserit, insülin düzeyleri ELISA yöntemiyle, plazma serbest amino asit profili ise EZ: faast amino asit kiti kullanılarak gaz kromotografi cihazı ile belirlenmiştir. CAF ve CAFT gruplarının vücut ağırlıklarının gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde CON grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05; gebelik; diyet etkisi: p<0,05, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının CON grubuna kıyasla çalışma süresince daha az besin aldığı görülmüştür (gebelik öncesi; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim p<0,001, gebelik; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,05, etkileşim: p>0,05; laktasyon; diyet etkisi: p<0,001, hafta etkisi: p<0,001, etkileşim: p<0,05). Laktasyon sonunda plazma kolesterol, trigliserit ve insülin düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). CAF ve CAFT gruplarının plazma alfa-aminobütirik asit, serin, aspartik asit, alfa-aminopimelik asit seviyeleri CON ve CONT gruplarına kıyasla daha yüksek iken; fenilalanin ve tirozin seviyelerinin daha düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). CAFT grubunun gebeliğe adaptasyon ve plazma parametreleri açısından CON grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu (p>0,05) ancak CAF grubuyla aralarında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak kafeterya diyeti tüketimi besin tüketiminde azalmaya neden olur iken gebelik öncesi ve gebelik dönemlerinde vücut ağırlığında artışa yol açmış ve plazma serbest amino asit profilinde değişikliklere neden olmuştur. Ancak taurin suplementasyonunun herhangi bir etkisi gözlenmemiştir. Maternal dönemde kafeterya diyeti tüketimi ve taurin suplementasyonunun uzun dönem metabolik ve fizyolojik etkilerinin değerlendirilebilmesi için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Perinatal alanda çalışan hemşire ve ebelerin bakımda cinselliği ele alma konusunda yaşadığı engeller ve kolaylaştırıcı faktörlerin belirlenmesi
Bu araştırma, perinatal alanda çalışan hemşire ve ebelerin bakımda cinselliği ele alma konusunda yaşadığı engellerin ve kolaylaştırıcı faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, 15 Haziran - 30 Eylül 2018 tarihleri arasında Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi perinataloji klinik ve polikliniklerinde görev yapan 135 hemşire ve ebe ile yürütülmüştür. Veriler, "Tanıtıcı Bilgiler Formu" ve "Cinsel Tutum ve İnanç Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, medyan, minimum ve maksimum değerler ve Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre; hemşire ve ebelerin tamamının bakım verdiği kadınla cinsellik hakkında konuşabildiği, en fazla konuşulan konunun ise aile planlaması (%88,8) olduğu saptanmıştır. Hemşire ve ebelerin %60,0'ı perinatal dönemde cinsellik konusunda bilgi düzeyinin yeterli olduğunu, %57,8'i perinatal dönemde cinsellikle ilgili eğitim ihtiyacı olduğunu ifade etmiştir. Katılımcıların %50,4'ünün cinselliği konuşmada engel yaşadığı, en fazla yaşanan engelin ortamda üçüncü kişinin olması (%33,3) olduğu belirlenmiştir. Uygun ortam (%28,1) ve uygun zamana sahip olmanın (%7,4) ise kolaylaştırıcı faktörler olduğu saptanmıştır. Cinselliği konuşmada engel yaşadığını belirten ebe ve hemşirelerin cinsel tutum ve inançlar ölçeği puan ortancasının (38,0 [15,0-49,0]), engel yaşamadığını belirten ebe ve hemşirelerin puan ortancasından (36,0 [21,0-56,0]) daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Araştırma sonuçları doğrultusunda; hemşire ve ebelerin gebelik ve doğum sonu dönemde cinsellik ile ilgili bilgi düzeylerini ve cinselliği değerlendirme becerilerini arttırmaya yönelik eğitim programlarının geliştirilmesi ve cinselliği değerlendirmeye yönelik rehberlerin kullanılması önerilmektedir.
Gebe kadınlarda cinsel yaşamı etkileyen faktörler
Vücutta psikolojik ve fizyolojik değişikliklerin oluştuğu önemli bir süreç olan gebelik, doğal ve önemli bir olaydır. Gebelik döneminde kadın vücudunda oluşan değişimler, sosyal faktörler, kültürel faktörler, dini inançlar mitler ve korkular gebe kadınların cinsel yaşam kalitesini etkiler. Bu çalışma, gebe kadınların cinsel yaşam kalitesini ve cinselliği etkileyen etmenlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı şekilde yapılmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul Büyükçekmece Hekimbaşı Mustafa Behçet Aile Sağlığı Merkezi'ne müracaat eden 100 gebe oluşturmuştur. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart Sapma, Medyan, Frekans, Oran, Minimum, Maksimum) yanı sıra verilerin dağılımı Shapiro-Wilk Testi ile değerlendirildi. Niceliksel verilerin normal dağılım göstermeyen iki grup karşılaştırmalarında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Gebelerin, son dört hafta boyunca cinsel birleşme sırasında büyük çoğunluğunda cinsel uyarılma durumunun yüksek olduğu (%67, evet, %33 hayır) gözlenmiştir. Lubrikasyon gerçekleşip gerçekleşmeme oranlarının birbirine yakın olduğu (%58 evet, %42 hayır) tespit edilmiştir. Gebelerin büyük oranı cinsel birleşme sırasında ağrı yaşamadığını (%27 evet, %73 hayır) bertilmiştir. Orgazm yaşayan gebelerin sayısının, orgazm yaşayamamış gebelere oranla az olduğu (%43 evet, %57 hayır) tespit edilmiştir. Cinsel memnuniyet düzeyine bakıldığında çok yüksek bir oran olmadığı (%47 memnun , %53 memnun değil) sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Cinsellik, Cinsel Yaşam Kalitesi.
Riskli gebelik grubundaki kadınların annelik kaygısı üzerine psikanalitik bir bakış
Bu çalışmada riskli gebelik grubundaki kadınların annelik kaygılarının incelenmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla, 35 yaş üstü, gebeliğinin en az dördüncü ayında bulunan, biri tıbbi destek almadan, doğal yollarla, diğeri ise tüp bebek tedavisi görerek riskli gebelik sürecinde bulunan iki gönüllü örneklem olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılarla biri dört hafta, diğeri ise altı hafta süren psikanalitik yönelimli yarı yapılandırılmış klinik gözlem ve görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler tematik söylem analizi tekniği kullanılarak, annelik, kadınsılık, beden algısı, kayıp ve kaygı temaları etrafında analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen verilere bakıldığında, otuz beş yaşından sonra gebelik sürecinde bulunan her iki katılımcının da anne olacak olmanın kendi öznelliklerinde farklılıkları olsa da gebeliklerini geç kalınan bir deneyim olarak gördükleri ve yaşa ilişkin pek çok kaygıları olduğu gözlemlenmiştir. Tıbbi destek sürecinde yapılan testlerin, yaşa bağımlı olarak sınır seviyelerde çıkmasının, bebeğin engelli olmasına ilişkin kaygı yarattığını göstermiştir. İlk defa çocuk sahibi olacak olmanın, bebeğin cinsiyetine ve bakım vermeye dair oldukça yoğun kaygılar doğurduğu gözlemlenmiştir. Gebelik sürecinde beden imajının değişmesinin de eş tarafından beğenilmeme endişesi yarattığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Riskli Gebelik, Annelik, Kadınsılık, Kaygı
Doğuma hazırlık eğitimi almış primipar gebelerin doğum şekli tercihleri
Doğuma hazırlık eğitimleri, primipar kadınlarda sık görülen doğum korkusunu azaltarak, anne ve yenidoğanın doğum sonuçlarını olumlu yönde etkileyebilmektedir. Bu çalışma, doğuma hazırlık eğitimlerinin gebelerin doğum korkusunu ve doğum şekli tercihlerine etkisinin belirlenmesi amacı ile yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, 01 Ocak 2019-31 Temmuz 2019 tarihleri arasında ''SBÜ İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde'' kadın doğum kliniğine başvurmuş 220 primipar gebeden en az bir kez Doğuma Hazırlık eğitimi almış 110 gebe ile doğuma hazırlık eğitimi almamış 110 gebe oluşturmaktadır. Araştırma, yarı-deneysel ve ileriye dönük tiptedir. Eğitim alan grup en az bir kez doğuma hazırlık eğitimine katılmış olup, eğitim almayan gruba herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Çalışmanın verileri gebeler ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin toplanmasında ''Kişisel bilgi formu'', ''Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği Versiyon A'', '' Özyeterlilik Ölçeği'' kullanılmıştır. Verilerin analizinde yüzdelik, Anova, Mann-Whitney U, Ki-Kare, T-testi, Kruskal Wallis, sayısal sürekli değişken analizinde Pearson kolerasyon analiz testleri, gruplar arası fark Scheffe testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Eğitim alan ve eğitim almayan gruptaki kadınların tümü evli, 18 yaş üzeri ve primipar gebelerden oluşmuştur. Eğitim alan gruptaki kadınların çoğunluğu üniversite mezunu olup, yaş ortalamasının 28,91, eğitim almayan grupta ise 24,25 olduğu belirlenmiştir. Eğitim alan grup 52,61'orta şiddette'doğum korkusuna sahipken eğitim almayan grupta bu puan 57,04 çıkmış olup her iki grubunda 'doğum korkusu seviyesi (W-DEQ-A puanı 38-65 arasında olanlar') orta düzeyde çıkmıştır. Eğitim almış ve eğitim almamış olan primipar gebelerin doğum tercihi birbirine benzer çıkmış olup eğitim alan grubun %95,9'u, eğitim almayan grubun ise %87,3'ü normal vajinal doğum planlamışlardır. Doğum sonu görüşülen eğitim almış primipar gebelerin %49,4'ü sezaryen, %50,7'sinin normal vajinal doğum gerçekleştirmiştir. Sezaryen oranının planlanandan çok yüksek çıkma sebebinin %95,5 oranında tıbbi endikasyonlar olduğu belirlenmiştir. Çalışmamız sonucunda doğuma hazırlık eğitimi almanın doğum yöntemi olarak normal vajinal doğum tercihini artırdığı (p<0,05), fakat gerçekleşen doğum şeklinde sezaryen oranlarının yüksek çıktığı saptanmıştır. Doğum öncesi bakım alma ve doğuma hazırlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması önerilmektedir.
COVID-19 pandemi döneminin gebeler üzerindeki psikososyal etkileri
Araştırma, COVID-19 pandemi döneminin gebeler üzerindeki psikososyal etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma İstanbul Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'nin Kadın Doğum Polikliniği'nde 01.04.2021-30.04.2022 tarihleri arasında 300 gebe ile yürütüldü. Tanımlayıcı tipteki araştırmada literatür doğrultusunda hazırlanan 30 sorudan oluşan tanımlayıcı bilgi formu (TBF), Koronavirüs Salgınına Yönelik Algı ve Tutumları Değerlendirme Ölçeği ve Gebelikte Psikososyal Sağlığı Değerlendirme Ölçeği (GPSDÖ) kullanıldı. Gebelerin %43,7'si en ideal gebelik yaşı olan 25-29 yaş aralığındadır. Gebelerde uygulanan GPSDÖ alt boyut ve toplam puan ortalamaları anlamlı düzeyde düşük bulundu. Gebelerin Koronavirüs Salgınına Yönelik Algı ve Tutumları Değerlendirme Ölçeği, ölçek alt boyutu ve aldıkları toplam puan ortalamalarında ise anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Sonuç olarak, COVID-19 pandemi döneminde gebe kadınların psikolojik/psikososyal desteğe ihtiyaç duydukları ve stres yönetimi konusunda yetersiz bilgiye sahip oldukları bulundu.