Psikolojik travma
57 theses under this subject heading
Yetişkinlerde travma sonrası gelişmenin yordanması: Soma maden kazası örneği
Travmatik olaylar neticesinde bireylerin negatif tepkilerinin yanında bir takım olumlu değişimlerin olduğu da gözlenmiştir. Travma sonrasında ortaya çıkan bu olumlu değişmeler travma alanında son yıllarda üzerinde çalışılan konular arasında yer almakta ve genel olarak travma sonrası gelişme kavramı ile açıklanmaktadır. Travmatik olaylar bir yakının kaybı neticesinde yaşanan yas, savaş deneyimi, doğal afetler, kazalar, ölümcül ya da kronik hastalıklar, silahla yaralamalar ve cinsel saldırılar olarak tanımlanmaktadır. Kişiler bu olayların negatif sonuçları ile başa çıkmaya çalışırken bir yandan da pozitif yönde gelişme gösterebilirler. Bu araştırmada Soma Maden Kazasında birinci derece yakınlarını kaybeden yetişkinlerin travma sonrası gelişim düzeylerinin cinsiyet, yaş, ruminasyon, psikolojik sağlamlık ve dünyaya ilişkin varsayımlar gibi bireysel; inanç, yas sürecindeki ritüellere katılım ve psikolojik yardım gibi sosyo kültürel değişkenler bağlamında incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda nicel ve nitel verilerin eş zamanlı toplanarak birlikte yorumlandığı "yakınsayan paralel desen" karma araştırma yöntemi seçilmiş ve iki farklı problem durumu tasarlanmıştır. Birinci problem durumunda "cinsiyet, yaş, psikolojik sağlamlık, psikolojik yardım alma, ruminasyon türleri ve dünyaya ilişkin varsayımların dünyanın iyiliği ve olayların rastlantısallığı boyutlarının travma sonrası gelişmeyi yordama düzeyi" Travma Sonrası Gelişme Ölçeği, Ruminasyon Ölçeği Kısa Formu, Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Dünyaya İlişkin Varsayımlar Ölçeği' nin "Dünyanın İyiliği" ve "Olayların Rastlantısallığı Alt Ölçekleri" aracılığıyla ölçülmüş, elde edilen veriler Çoklu Regresyon Analizinin Adımsal Ekleme Metodu ile analiz edilmiştir. Araştırmanın nicel verileri 108 katılımcı ile birebir görüşülerek toplanmıştır. Katılımcıların 74'ü kadın, 34'ü erkektir. Katılımcıların yaş aralığı 18 ile 78 arasında değişmektedir. Ortalama yaş ise 44'tür. 48 kişi Soma Merkez'de, 12 kişi Kınık Merkez'de, 21 kişi Kırkağaç Merkez'de, 27 kişi ise Kınık'ın köylerinde yaşamaktadır. Kayıp sonrası 64 kişiye psikolojik müdahalede bulunulurken, 44 kişiye herhangi bir psikolojik müdahale yaklaşımı uygulanmamıştır. Araştırmanın nicel bulguları incelendiğinde katılımcıların travma sonrası gelişme düzeylerinin 52.31 (n = 108, Ss = 25.04) olduğu bulunmuştur. Bununla beraber cinsiyet ve derinlemesine düşünme /amaçlı ruminasyon değişkenlerinin regresyon modeline anlamı bir katkısının olmadığı; yaş değişkenin ise travma sonrası gelişmeyi negatif olarak yordadığı bulunmuştur. Önem sırasına göre en güçlü yordayıcı değişkenler yaş (β = -.38, t= -.4.74, p<.001), psikolojik sağlamlık (β = .29, t = 3.54, p = .001), istemsiz ruminasyon (β = .25, t = 2.99, p<.01), olayların rastlantısallığı (β = .22, t = 2.84, p<.05) ve dünyanın iyiliği varsayımı (β = .19, t = 2.15, p<.05) olarak bulunmuştur. Adımsal ekleme metoduna dayalı regresyon analizi sonucu elde edilen 5. Modele dahil olan bu değişkenlerin travma sonrası gelişmeye ilişkin toplam Varyansın % 45'ini açıkladığı [R = .66, R² = .43, F1-102 = 4.606, p< .05] bulunmuştur. Araştırmanın ikinci problem durumunda inanç, yas sürecindeki ritüellere katılım ve psikolojik yardımın travma sorası gelişme ile ilişkisi incelenmiştir. Bu aşamada 20 katılımcıyla yarı yapılandırılmış görüşme yöntemi ile birebir görüşülmüştür. Elde edilen nitel veriler içerik analizi ile incelenmiştir. Araştırmanın İçerik analizi yöntemi ile elde edilen nitel bulgular incelendiğinde Travma Sonrası Değişim ve Travma Sonrası Gelişmeyi Etkileyen Faktörler olmak üzere iki temel kategorinin ortaya çıktığı görülmektedir. Travma sonrası değişim "travma sonrası gelişme" ve "travma sonrası stres" temalarına ayrılmış; travma sonrası gelişmeyi etkileyen faktörler ise "sosyal ve ekonomik faktörler", "fiziksel aktivite/bedensel uğraşlar", "inanç", "bilişsel işleme", "kültürel faktörler (dini ve kültürel ritüeller)" ve "psikolojik yardım faktörü" olmak üzere altı temada toplanmıştır. Sosyal ve ekonomik faktörler kendi içinde "başa çıkmayı kolaylaştıran ve "başa çıkmayı zorlaştıran faktörler" olarak iki alt temada toplanmıştır. Bilişsel işleme teması da kendi içinde iki alt temaya ayrılmıştır. Bunlar: "dünyaya ve insanlığa ilişkin olumlu ve nötr varsayımlar ve dünyaya ve insanlığa ilişkin olumsuz varsayımlardır". Psikolojik yardım faktörü teması da "psikolojik yardımın türü ve süresi" ve "psikolojik yardımı reddetme ve bırakma" olmak üzere iki alt temada toplanmıştır. Özellikle dayanma gücü ve sabrın Allah'tan geldiğine inana içsel dini yönelimin, olumlu, destekleyici sosyal çevrenin ve travma temelli müdahalelere dayalı psikolojik yardımın; dünyaya ve insanlığa ilişkin olumlu varsayımların; kültürel ve dini ritüellere katılımın ve doğada uğraş gibi fiziksel aktivitelere dayalı aktif başa çıkma süreçlerinin travmatik bir kayıp sonrası toparlanmayı ve gelişmeyi olumlu olarak desteklediği bulunmuştur. Bununla beraber sosyal çevrenin olumsuz yaklaşımının, ekonomik problemlerin, artan sorumluluklarla başa çıkmakta zorlanmanın travmatik bir kayıp sonrası uyumu zorlaştırdığı bulunmuştur. Bulgular ilgili alan yazını çerçevesinde tartışılarak yorumlanmış ve travma sonrası süreçler ile ilgili gerçekleştirilecek sonraki araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Ebelik bölümü öğrencilerinde çocukluk çağı travmaları ve aktarılan psikolojik travmaların travmatik doğum algısı ile ilişkisi
Bu araştırma, ebelik bölümü öğrencilerinde çocukluk çağı travmaları ve aktarılan psikolojik travmaların, travmatik doğum algısı ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırmanın verileri Aralık 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Türkiye'nin yedi bölgesinde, Yüksek Öğretim Kurumuna bağlı üniversitelerin ebelik bölümlerinden toplanmıştır. Araştırmada küme örnekleme yöntemi kullanılmış ve araştırmaya 1062 kişi alınmıştır. Araştırmanın verileri sosyodemografik bilgileri içeren "Kişisel Bilgi Formu", çocukluk çağı travmaları değerlendiren "Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (ÇÇTÖ), aktarılan travmaları değerlendiren "Aktarılan Travma Ölçeği" ve travmatik doğum algısını değerlendiren "Travmatik Doğum Algısı Ölçeği (TDAÖ)" aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü ANOVA analizleri, Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada katılımcıların çoğunluğunun orta gelir düzeyinde çekirdek aile tipine sahip oldukları görülmüştür. Katılımcılar çoğunlukla vajinal doğumla doğmuşlardır ve ortalama 3.13 kardeşe sahiptirler. Katılımcıların çoğunun en uzun yaşadıkları yerleşim yeri şehirdir, anne ve babalarının eğitim düzeyleri sırasıyla ilkokul ve lise ya da daha üzeridir. Aynı zamanda, katılımcıların çoğunluğunun ne kendi yaşantılarında ne de çekirdek ve geniş ailelerinde travmatik bir deneyimi yaşamadıkları da belirlenmiştir. Öğrencilerin ÇÇTÖ, APTÖ ve TDAÖ'den aldıkları toplam puan ortalamaları sırasıyla 49.43±23.26, 50.80±10.30 ve 61.01±23.35 olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin %62.9'unda orta düzey ve üzerinde TDA olduğu ve TDA'nda okunulan bölgenin ve annenin eğitim düzeyinin etkili olduğu belirlenmiştir (p<.05). TDA ile ÇÇTÖ toplam puan ve tüm alt boyutları arasında pozitif korelasyon, APTÖ toplam puan ve duygu-davranış düzenleme, geçmiş aile travmaları alt boyutu arasında pozitif korelasyon olduğu belirlenirken, aile işlevselliği alt boyutu arasında korelasyon olmadığı belirlenmiştir (p<.05, p>.05). Sonuç olarak, ebelik bölümü öğrencilerinin TDA'larında çocukluk çağı travmalarının ve aktarılan psikolojik travmaların etkili olduğu belirlenmiştir. Bu doğrultuda ebelik bölümü öğrencilerinin eğitim süreçlerinde, kendi travmalarına yönelik öz-farkındalıklarını geliştirmelerini ve psikolojik sağlamlıklarını arttırmayı amaçlayan eğitim içeriğinin müfredata entegre edilmesi, travma semptomlarına yönelik profesyonel destek alabilmesi için işbirliği yapılması ve yönlendirilmesi önerilebilir.
Manevi danışmanlık ve rehberlikte kriz terapisi üzerine düşünceler
Manevi danışmanlık ve rehberlikte kriz durumlarının aşılmasında manevî desteği konu edinen araştırmanın amacı, Allah tasavvurlarının ve varlık mertebelerinin doğru konumlandırılması ile kişinin mevcut durum ile başa çıkmasına yardımcı olmaktır. Temel sorusu "Allah tasavvuru ve varlık mertebeleri çerçevesinde, bireyin yaşadığı krizlerle başa çıkması arasında bir ilişki var mıdır" olan araştırma, Allah tasavvurlarını İslam doktrini çerçevesinde oluşturmayı konu edinmiştir. Literatürde sınıflandırılan Tanrı'nın olumlu veya olumsuz sınırlı tasavvurlarının kişinin olaylarla başa çıkmasında yetersizlik oluşturduğu görülmektedir, doğru bir Tanrı tasavvuru için İbnü'l Arabî'nin isim ve sıfatlar teorisi önerilmiştir. Yapılan çalışmalar Tanrı'yı sadece ʻsevgiʼ unsuru olarak görmenin basit maneviyata neden olduğu, Tanrı'nın tüm yönlerinin birlikte kabul edilmesi gerektiğini göstererek ʻisim ve sıfatlar teorisiniʼ desteklerken, Tanrı'nın bilinemez yönünün Jung'da Tanrı'nın arketipal formunun İbnü'l Arabî'de ahâdiyyet makamının kişinin sahip olması gereken bir zihinsel işlem olduğu bulunmuştur. Diğer taraftan bilincin katmanlarından bahseden Charles Tart'ın müşahede olarak isimlendirdiği Ken Wilber'da (universal mind) küllî akla dönüşen tevhid bilinci ile ilişkiye giren ʻgerçek benlikʼ ahâdiyyet makamı ile kurduğu ilişkinin sonucu olarak İbnü'l Arabî'nin bahsettiği varlık mertebelerinde yerini alır. Bu ise kişinin latif duygulara yakınlık ve uzaklığını belirler ve yaşamda başına gelen olayları bu hisler ile değerlendirmesini sağlar. Belgesel tarama yöntemiyle gerçekleşen araştırma bireylerin ʻDoğru Tanrı tasavvuru ve varlık mertebeleriʼ algılarının, krizleri aşmada etkili olduğunu göstermiştir. Allah'ı Aşkın ve İçkin olarak tasavvur edenlerin kriz zamanlarında kendilerine zor zamanlarda bir dayanak noktası olan Tanrı tasavvurunu doğru şekilde oluşturduğu ve bu olaylar ile başa çıkmada yeterlilik gösterdiği bulunmuştur. Ayrıca varlık mertebelerinde perdeleri kaldırıp yükseldikçe kişi Allah'a yaklaşacak ve zor zamanları bir fırsat olarak değerlendirecektir.
Çocukluk çağı travmalarının bipolar bozukluk tanısı olan hastalarda saldırganlık ve intihar davranışı ile ilişkisi
Bu çalışma çocukluk çağı travmalarının bipolar bozukluk tanısı olan hastalarda saldırganlık ve intihar davranışı ile ilişkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Ocak - Haziran 2018 tarihleri arasında Siirt' te bir devlet hastanesinde bipolar bozukluk tanısı almış remisyonda olan ayaktan tedaviye başvuran 112 poliklinik hastaları ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Buss-Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ) ve İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ) kullanıldı. Bipolar bozukluğu olan hastaların %89,3'ünde fiziksel ihmal, %74,1'inde duygusal ihmal, %75,9'unda fiziksel istismar, %79,5'inde duygusal istismar ve cinsel istismar ise hastaların %40.2'sinde belirlendi. Hastaların ÇÇTÖ toplam puanı 66.8±19,2, BPAÖ toplam puanı 94,6±28,8 ve İOÖ toplam puanı 85.3±17.9 olarak tespit edildi. ÇÇTÖ ile BPAÖ ve İOÖ arasında istatiksel açıdan anlamlı pozitif yönde bir ilişki saptandı (p<0.05). BPAÖ ile ÇÇTÖ arasında (r= .325**; p<0.05) ve ÇÇT alt ölçeği olan duygusal istismar (r= .350**; p<0.05), fiziksel istismar (r= .354**; p<0.01), fiziksel ihmal (r= .313**; p<0.05) ve duygusal ihmal (r= ,316**; p<0.05) ile aralarında pozitif yönde zayıf bir ilişki bulundu. BPAÖ ile ÇÇT alt ölçeği cinsel istismar ile arasında herhangi bir ilişki saptanmadı (p=,114). İlaçlarını düzenli kullanma durumları ve başkalarına yönelik şiddet durumları ile ÇÇTÖ, BPAÖ ve İOÖ toplam puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p<0.05). Bipolar hastaların saldırganlık ve intihar girişimlerinin çocuklukta yaşamış olduğu travma durumu ile ilişkili olduğu saptandı. Bipolar bozukluk tanılı hastaların sosyodemografik özellikler göz önünde bulundurularak çocukluk çağı travmasının öyküsü yönünden değerlendirilmesi, saldırganlık ve intihar girişimini önlenmek amacıyla psikiyatrik destek sağlanması önerilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, Çocukluk Çağı Travması, İntihar, Saldırganlık, Hemşirelik
Travma yaşayan hastalarda stres belirtilerinin ve posttravmatik büyümenin yordayıcısı olarak travmaya yönelik bilişlerin incelenmesi
Bu araştırma, travma yaşayan hastalarda stres belirtilerinin ve posttravmatik büyümenin yordayıcısı olarak travmaya yönelik bilişlerin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan araştırma, bir üniversitesi hastanesine başvuran 151 hastayla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, 'Kişisel Bilgi Formu', 'Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ)', 'Travma Sonrası Gelişim Ölçeği (TSGÖ)' ve 'Travma Sonrası Bilişler Ölçeği (TSBÖ)' kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, korelasyon, basit doğrusal regresyon analizi, one-way anova ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Araştırmada, yaşanılan travmatik olaylar arasından hastaları en çok rahatsız eden olay %66.2 oranında hayatı tehdit eden bir hastalık tanısı almak olduğu bunu ise ciddi bir kaza (%16.6), savaşın (%7.3) izlediği görülmüştür. Hastaların ölçek puan ortalamaları TSBÖ için 138±42.15, Travmatik Stres Belirti Düzeyi için 26.07±9.64, TSGÖ için 2.87±0.97'dir. TSSTÖ toplam puan ve tüm alt boyutları ile TSBÖ'nün 'Dünya İle İlgili Olumsuz Bilişler' alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). TSSTÖ'nün 'olayın etkisi' alt boyutu dışında diğer alt boyutları ile TSBÖ'nün alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki vardır (p<0,05). TSGÖ'nün 'Kişinin Kendisinde Değişim' alt boyutu ile TSBÖ'nün 'Kendine Yönelik Olumsuz Bilişler' alt boyutu arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki varken (p<0.05), bunun dışında TSGÖ ve TSBÖ arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Hastaların travmatik stres düzeylerinin orta-ciddi düzeyde olduğu, en fazla kişinin kendisinde değişim alanında postravmatik büyüme yaşadığı ve travmaya yönelik ortalamanın üzerinde olumsuz bilişlere sahip oldukları görülmüştür. Hastaların travmaya yönelik bilişlerinin travma sonrası stres düzeyini anlamlı düzeyde yordadığı saptanmıştır. Travma yaşayan hastaların stres belirtilerini azaltmada, travma sonrası olumlu gelişmelerin sağlanmasında olumsuz bilişlere yönelik bilişsel davranışçı tedavilerin uygulanması önerilir.
Transseksüel bireylerde agresyon ve sosyal anksiyetenin travmatik yaşantılarla ilişkisi
Amaç: Cinsel kimlik disfori sendromu (CKDS), kişinin bedensel cinsiyeti ile cinsel kimliği arasında uyumsuzluğun olduğu klinik bir durumdur. Transseksüalite, kişinin cinsiyetinden rahatsız olmasına ek olarak karşı cinse ait hissetme duygusunu da içerir. Cinsiyet disforisi yaşayan kişiler çeşitli düzeylerde ayrımcılık ve şiddetle karşı karşıya kalabilmektedirler. Transseksüel bireylerde sıklıkla yaşadıkları sosyal izolasyon nedeniyle, depresyon, anksiyete, madde kullanımı ve intihar gibi ruhsal bozukluklar sık görülür. Yaşamın erken dönemlerinden itibaren maruz kalınan bu tür travmatik yaşam deneyimleri nedeniyle, transseksüel bireylerde agresif tutum ve davranışların toplumun diğer bireylerine göre yüksek olabileceği ön görülebilir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği‟ne başvuran 18-65 yaş arası transseksüel bireylerde sosyal kaygı ve agresyon düzeyleri ile travmatik yaşantıları arasındaki ilişki ve transseksüel olmayan bireylerle olan farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Psikiyatri Polikliniğinde yürütülmüş kesitsel bir çalışmadır. Çalışmanın katılımcıları transseksüalite tanılı 100 olgu ve transeksüel olmayan sağlıklı 86 kadın ve erkekten oluşan kontrol grubundan oluşmaktadır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu doldurulmuştur. Sosyal anksiyete, agresyon ve travmatik yaşantı varlığını belirlemek için sırasıyla Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Buss-Perry Agresyon Ölçeği ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grupları arasında sosyal kaygı ve sosyal kaçınma puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmemiştir. Transseksüel grupta toplam saldırganlık, fiziksel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları; ergenlikte yaşanan travma puanları; kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Transseksüel grupta özkıyım girişimi öyküsü ile sosyal anksiyete, sosyal kaçınma, toplam saldırganlık, sözel saldırganlık, öfke ve düşmanlık puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gelirlenmiştir. Transseksüel grupta sosyal kaygı ile sosyal kaçınma (r = 0,732, p<0,001), toplam travma (r = 0,474, p<0,001), toplam saldırganlık (r = 0,344, p<0,001) ve düşmanlık (r = 0,344, p<0,001) puanları; sosyal kaçınma ve toplam travma(r = 0,406, p<0,001) puanı; toplam saldırganlık puanı puanı ile fiziksel saldırganlık (r = 0,711, p<0,001), sözel saldırganlık (r= 0,645, p<0,001), öfke (r= 0,818, p<0,001) ve düşmanlık (r= 0,800, p<0,001) arasında pozitif yönde güçlü ilişkiler vardır. Sonuç: Araştırmaların da gösterdiği gibi bilhassa yaşamın erken dönemlerinde yaşanan kötü olaylar hayat boyunca bireylerde iz bırakabilmekte ve travmalara sebep olabilmektedir. Bu durum transseksüel bireylerde özkıyıma kadar varabilen psikiyatrik komorbiditelere ve agresyona neden olabilmektedir. Transseksüel bireylerle çalışırken bu gruba özgü sosyal izolasyon kaynaklı problemlerin bilincinde olunması, ruh sağlığı ve sosyal sorunlarının iyileştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Transseksüalizm, Agresyon, Sosyal Anksiyete, Travma
Ergenlerin psikolojik sağlamlığın (Resilience), çocukluk çağındaki travma ve bağlanma stilleri ile ilişkisinin incelenmesi
Psikolojik sağlamlık (resilience) farklı araştırmalarda ortaya konulduğu gibi çeşitli faktörler tarafından etkilenen bir değişkendir. Bu çalışmanın amacı, "Ergenlerin Psikolojik Sağlamlığın (Resilience), Çocukluk Çağındaki Travma ve Bağlanma Stilleri İle İlişkisinin İncelenmesi"dir. Bu çalışma, ilişkisel tarama desenli nicel bir araştırmadır. Araştırmada kolay erişilebilir örneklem yöntemi kullanılarak ulaşılan 9. ve 10. sınıf öğrencilerinden 453 kişiden toplanan veriler kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; psikolojik sağlamlığın çocukluk çağı travma ile ters yönlü ilişkiye sahip olduğu, bağlanma ile doğrusal ilişkiye sahip olduğu sonucunda ulaşılmıştır. Araştırmada, çocukluk çağı travmanın psikolojik sağlamlığı yordamasında, bağlanmanın ara değişken olarak rol aldığı tespit edilmiştir. Araştırmada psikolojik sağlamlığın cinsiyet ve kardeş sayısından dolayı farklılaşmadığı; ergenin öğrenim gördüğü sınıf düzeyi, annesinin çalışması, babasının çalışması, ailesinin aylık gelir düzeyi, daha önce psikiyatrik veya psikolojik destek almış olması, ailesinde psikiyatrik ve ya psikolojik destek alanların olması, yaşı, kiminle yaşadığı, annesinin eğitim düzeyi, babasının eğitim düzeyi ve ailede kaçıncı çocuk olduğu değişkenlerinden dolayı farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır.
Anksiyete bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde travmanın kuşaklar arası etkisi
Amaç: Son zamanlar anksiyete bozukluklarının etiyolojisinde çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve genetik yatkınlığa odaklanılmaktadır. Bu çalışmada çocuklardaki Anksiyete Bozukluğu ile annenin anksiyete belirtileri ve travmatik deneyiminin ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya çocuk psikiyatri polikliniğine 2019 aralık -2020 nisan tarihleri arasında başvuran DSM-V tanı ölçütlerine göre Anksiyete Bozukluğu olan 6-18 yaş aralığında 30 kız ve 13 erkek toplam 43 olgu alındı. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-çocuk formu, olguların annelerine ise Hamilton Anksiyete Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Beck Anksiyete Ölçeği, Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-ebeveyn formu uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, ailesel travma öyküleri kaydedildi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 21.00 ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan olguların anneleri arasında Anksiyete Bozukluğu %20,7, çocukluk dönemi travma maruziyeti %37,7, yaşam boyu travma maruziyeti ise %72,1 oranında idi. Annenin Anksiyete Bozukluğu tanısı ile anne ve çocuktaki kaygı düzeyi arasında ilişki saptandı. Annedeki hem anksiyete bozukluğu varlığı, hem de yaşam boyu travma maruziyeti annenin TSSB bulguları ve anne tarafından bildirilen çocuktaki kaygı düzeyi ile ilişkili bulundu. İlginç bir şekilde, annenin travmatik bulguları babanın psikiyatrik tanısıyla anlamlı derecede ilişkili bulundu. Sonuç: Annenin çocukluk ve genç erişkinlik dönemindeki travma maruziyeti, yaşam boyu travma maruziyetine oranla çocuğun kaygı düzeyini daha çok etkilemektedir. Çalışmamız önemlidir, çünkü çocuklarda anksiyete bozukluğu gelişiminde travmanın kuşaklar arası etki hipotezini destekleyen Türkiyede'ki ilk çalışmadır Anahtar Kelimeler: kuşaklararası travma, anksiyete bozukluğu, çocukluk travması, yaşam boyu travma.
Yetişkinlerde travmatik yaşantılar, duygusal yeme ve doğayla temas arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, yetişkinlerde travmatik yaşantılar, duygusal yeme ve doğayla temas arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya çevrimiçi uygulanan ölçme araçlarına erişen 284 kadın, 163 erkek olmak üzere toplam 447 yetişkin gönüllü katılmıştır. Araştırmada katılımcılara, Kişisel Bı̇lgı̇ Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ) ve Travma Sonrası Belirtiler Ölçeği (TSBÖ) isimli iki ölçeğin birleşiminden oluşan Çok Boyutlu Travma Ölçeği (ÇBTÖ), Türkçe Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve Doğayla Temas Bilgi Formu uygulanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve travma sonrası belirtiler ile duygusal yeme davranışı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Travma sonrası belirtiler ile doğayla teması içeren maddelere verilen yanıtlar arasında anlamlı farklılıklar olduğu bulunmuştur. Duygusal Yeme Ölçeğinin alt boyutlarından olan gerginlik durumlarında yeme ve kendini kontrol edememe ile Doğayla Temas Bilgi Formu maddelerinden yeşil alanlarla en sık kurulan temas şekli arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Sonuç olarak, travmatik yaşantılar ve belirtileri ile duygusal yeme arasında anlamlı ilişkilerin olduğu, travma sonrası belirtiler ile doğayla temas maddeleri arasında anlamlı şekilde fark olduğu görülmüştür. Duygusal yeme ile doğayla temas maddelerinden yalnızca biri arasında anlamlı fark görülmüştür.
Psikolojik ilk yardım eğitim programının psikolojik danışmanların krize müdahalede kullandıkları başa çıkma stratejileri üzerindeki etkisi
Bu çalışmanın amacı, Psikolojik İlk Yardım Eğitim Programının (PİYEP) psikolojik danışmanların psikolojik ilk yardım başarı edimleri ve krize müdahalede kullanılan başa çıkma stratejileri üzerindeki etkisini incelemektir. Bu araştırmada karma araştırma deseni kullanılmıştır. Araştırmanın birinci aşamasında, Milli Eğitim Bakanlığı Psikososyal Müdahale Ekibinde yer alan psikolojik danışmanların psikolojik ilk yardım(PİY) eğitimine ilişkin görüşleri odak grup görüşmesi aracılığı ile incelenmiştir. Ardından psikolojik ilk yardım eğitimine ilişkin sahadaki ihtiyaçları ortaya çıkarmak amacıyla psikolojik danışmanlara doküman analizi için çevrim içi form uygulanmıştır. Odak grup görüşmesi ve doküman analizi çalışmasından elde edilen bulgular, alan yazındaki ilgili yaklaşımlar ve araştırma bulgularından hareketle psikolojik danışmanlara yönelik Psikolojik İlk Yardım Eğitim Programı geliştirilmiştir. Eğitim programı, araştırmacı tarafından farklı yaklaşım ve modeller eklektik ve sistematik bir şekilde bir araya getirilerek geliştirilmiştir. İkinci aşamada, eğitim programının psikolojik danışmanların psikolojik ilk yardım başarı edimleri ve krize müdahalede kullanılan başa çıkma stratejileri üzerindeki etkisini incelemek için deneysel araştırma desenlerinden ön test-son test-izleme kontrol gruplu yarı deneysel desen kullanılmıştır. Birinci aşamada gerçekleştirilen nitel araştırmada; odak grup görüşmesine 4'ü kadın ve 7'si erkek 11 psikolojik danışman katılmıştır. Doküman analizinde ise kolay ulaşılabilir örnekleme yöntemi kullanılmış ve araştırmaya 18 kadın (%62.1) ve 11 erkek (%37.9) olmak üzere toplam 29 kişi katılmıştır. İkinci aşamada yapılan nicel araştırmanın çalışma grubunu belirlemede kriter örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Bu çalışma, deney grubunda 19 ve kontrol grubunda 14 olmak üzere toplam 33 psikolojik danışman ile gerçekleştirilmiştir. İkinci aşamada gerçekleştirilen nicel araştırmada veriler Psikolojik İlk Yardım Başarı Testi (PİYBT) ve Krize Müdahalede Kulanılan Başa Çıkma Stratejileri Envanteri (KMKBÇSE) ile toplanmıştır. Araştırmanın birinci aşamasında gerçekleştirilen nitel araştırmalarda elde edilen nitel veriler, içerik analizi yoluyla analiz edilmiştir. İkinci aşamadaki nicel araştırmanın hipotezlerinin test edilmesinde parametrik olmayan testlerden Fridman testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar testi ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırmanın birinci aşamasındaki odak grup görüşmesinden elde edilen bulgular; "(1) Psikolojik İlk Yardım (PİY) eğitiminin sağladığı destek, (2) PİY için eksiklik hissedilen alanlar, (3) programa ilişkin öneriler ve (4) PİY eğitiminde dikkat edilmesi gerekenler olmak üzere dört kategori altında toplanmıştır. Doküman analizinde elde edilen bulgular ise; (1) kriz anı ve hemen sonrasında uygulanan müdahaleler, (2) yaşanan güçlükler, (3) yaşanan güçlüklerle baş etme yöntemleri, (4) ihtiyaç duyulan bilgi ve beceriler, (5) psikolojik ilk yardım eğitimine ilişkin ihtiyaçlar olmak üzere beş kategori altında toplanmıştır. İkinci aşamada yapılan nicel araştırma sonucunda; eğitim programının katılımcıların psikolojik ilk yardım başarı edimi düzeyini artırmada ve krize müdahalede kullanılan başa çıkma stratejileri ve alt boyutları üzerinde etkili olmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Psikolojik ilk yardım, psikolojik ilk yardım eğitimi, psikolojik ilk yardım başarı edimi, krize müdahale, krize müdahalede kullanılan başa çıkma stratejileri, karma desen araştırması.
Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantılar ve travmatik yaşam olayları arasındaki ilişki
Amaç: Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantıların (PBY) yaygınlığının ve travmatik yaşam olayları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 182 ergen (119 kız, 63 erkek) oluşturdu. Mental bozuklukların varlığı, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL) kullanılarak değerlendirildi. PBY'ler Toplumda Psişik Yaşantı Değerlendirme Ölçeği ve K-SADS-PL tarafından belirlendi. Sosyodemografik veri formu ve Çocukluk Çağı Travma Ölçeği uygulandı. Bulgular: PBY'ler, toplam katılımcıların %69,2'si (özbildirim) ve %72'si (klinisyen değerlendirmesi) tarafından bildirildi. En sık bildirilen PBY, kötülük görmeydi. Kızlarda kötülük görme ve erkeklerde grandiyozite daha yüksekti. Duygusal istismar/ihmal, fiziksel istismar/ihmal, cinsel istismar ve akran zorbalığı daha yüksek PBY yaygınlığı ile ilişkiliydi. PLE yaygınlık oranı, duygusal istismar bildiren katılımcılar için en yüksektir. Travmatik yaşam olaylarının sayısı ile PBY sıklığı arasında pozitif bir ilişki vardı. En yüksek PBY prevalansı yeme bozuklukları, travma ile ilişkili bozukluklar ve depresif bozukluklarda bulundu. Sonuç: Çalışmamız, PBY'lerin psikotik olmayan klinik örneklerde yaygın bir fenomen olduğunu ve tüm travmatik yaşam olaylarının daha yüksek PBY prevalansı ile ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Travmatik deneyimlere artan maruz kalmanın PBY'ler üzerinde kümülatif bir etkiye sahip olması mümkündür. Tanı gruplarına özel daha büyük örneklemlerde yapılacak çalışmalar ruhsal patolojilerde PBY fenomeni konusunda daha aydınlatıcı olacaktır. Travma ve PBY'ler arasındaki nedensel mekanizmaları aydınlatmak için boylamsal takip çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelime: Ergen, Psikoz Benzeri Yaşantılar, Travma
Çocukluk çağı travmalarının riskli alkol ve madde kullanımı ve cinsel kompulsiyonlarla ilişkisinde duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü
Çalışmada çocukluk çağı travmalarının riskli alkol ve madde kullanım düzeyi ve cinsel kompulsiyonlar arasındaki ilişkide bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü araştırılmıştır. Araştırmanın amaçları, çocukluk çağı travmaları, riskli alkol ve madde kullanımı, cinsel kompulsiyon ve bilişsel duygu düzenleme stratejileri değişkenleri arasındaki ilişkileri incelemektir. Araştırmanın örneklemini, Ankara'daki üniversitelerde öğrenim gören 303 katılımcı oluşturmaktadır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda veri toplamak için Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Cinsel Kompulsiyon Ölçeği, Bağımlılık Profil İndeksi Risk Tarama Ölçeği ve Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği kullanılmıştır. Çocukluk çağı travmaları, riskli alkol ve madde kullanımı, cinsel kompulsiyon ve bilişsel duygu düzenleme stratejileri değişkenleri arasındaki ilişkiler, korelasyon ve basit doğrusal regresyon analizleri kullanılarak incelenmiştir. Aracı rol analizi için Model 4 kullanılmıştır. Çocukluk çağı travmalarının riskli alkol ve madde kullanımını, cinsel kompulsiyonları ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerini ve adaptif olmayan bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin ise cinsel kompulsiyon yordadığı bulunmuştur. Çalışmanın sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmalarının ile cinsel kompulsiyonlar arasındaki ilişkiyi adaptif olmayan bilişsel duygu düzenleme stratejileri aracılığıyla yordadığı tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları, çocukluk çağı travmalarının ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerinin, bağımlılık riski oluşturma süreçlerinde dikkate alınması gereken önemli faktörler olabileceğini vurgulamaktadır. Çalışmanın sonuçları, ilgili alanlardaki araştırmacılar ve uygulayıcılar için önemli bir katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: Cinsel Kompulsiyon, Çocukluk Çağı Travmaları, Duygu Düzenleme, Riskli Alkol Kullanımı, Riskli Madde Kullanımı
Zorunlu göç eden bireylerin bağımlılık profili ile travma sonrası stres bozukluğunun ilişkisi
Tarih başlarından itibaren savaş, kitlesel ölümlere sebebiyet veren insanlık üzerinde yıkıcı etkileri çok uzun yıllar sürebilen travmatik olayların başında gelmektedir. Zorunlu göç yaşayan bireyler, cinsel istismar, seks işçiliği, ölüme şahit olma, zorlu yaşam koşulları, ayrılık, aile bütünlüğünün parçalanması gibi travmatik olaylar yaşamaktadır. Çalışma kapsamında zorunlu göç eden Suriyeli bireylerde, alkol-madde kullanım bozukluğuna Travma Sonrası Stres Bozukluğunun etkisi cinsiyet, ekonomik durum, eğitim durumu ve travmatik yaşam deneyimleri özelinde araştırılmıştır. Çalışmanın örneklemini Yeşilay Danışmalık Merkezinde (YEDAM) ve Adana Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma, Tedavi ve Eğitim Merkezinde (AMATEM) tedavi gören alkol- madde bağımlılığı tanısı alan 339 kişi oluşturmaktadır. Araştırma amacına hizmet etmesi için katılımcılara Aydınlatılmış Onam Formu, Demografik Bilgi Formu ve TSSB bulgularının ölçülmesine yönelik Harvard Travma Ölçeği uygulanmıştır. Zorunlu göç eden bağımlı bireylerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile DSM IV'e göre Travma Sonrası Stres Bozukluğu gösterme düzeyi arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, tek yönlü Anova ile ekonomik durum faktörüne göre incelendiğinde düşük ve orta gelirli kişilerin puanında benzerlik bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) bağımlılığa etkisi ile ilişkili alanyazın taraması yapıldığında bu etkinin incelendiği sınırlı sayıda araştırma bulunmuştur. Bu durum göz önünde bulundurularak yapılan çalışma ile alana katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Bağımlılık, Depresyon, Mülteci, Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB), Zorunlu Göç
Çalışanlarda yas süreci algısı ve yansımaları
Bu yüksek lisans tezi, bir çalışanın yakınını kaybettikten sonra iş ortamında karşılaştığı duygusal, psikolojik ve sosyal zorlukları derinlemesine incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda araştırma, ölüm sonrası yas sürecinin çalışan üzerindeki etkilerinin nasıl şekillendiğini, iş performansının hangi boyutlarda etkilendiğini ve işyerinin bu zorlu sürece nasıl tepki verdiğini anlamaya odaklanmaktadır. Araştırmada sorularına en uygun yaklaşım olarak nitel araştırma yöntemi tercih edilmiş ve fenomenolojik desen benimsenmiştir. Araştırma evrenini Düzce il merkezinde görev yapan banka çalışanları oluşturmaktadır. Bankacılık sektörünün yüksek stres düzeyi barındırması, çalışmanın bu sektörde yürütülmesinin temel gerekçesidir. Örneklem seçiminde amaçlı örnekleme kullanılmış; yakın zamanda bir yakını vefat eden ve deneyimlerini ayrıntılı biçimde paylaşabilecek çalışanların araştırmaya dahil olmasına özen gösterilmiştir. Bu kapsamda Düzce merkezdeki 23 banka şubesinden toplam 14 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Çalışanların yas sürecindeki deneyimlerinin hem bireysel hem kurumsal boyutlarının anlaşılması amacıyla veriler içerik analiziyle çözümlenmiştir. Analiz sonucunda 105 kod, 9 kategori ve 7 tema ortaya çıkmıştır. Temalar; yasın etkileri, işe dönüş süreci, iş performansı ve destek kaynakları (kurum, yönetici, iş arkadaşı ve devlet desteği) şeklinde yapılandırılmıştır. Bulgular, çalışanın yas sürecinden psikolojik, duygusal ve fiziksel açıdan çok boyutlu şekilde etkilendiğini; işe dönüşün özellikle psikolojik anlamda oldukça yıpratıcı bir süreç olduğunu göstermektedir. Yas sonrası dönemde iş performansının karşılıklı beklentilere göre şekillendiği; yüksek beklentilerin çalışanlar üzerinde baskı oluşturduğu belirlenmiştir. Kurumsal destek, yönetici desteği ve iş arkadaşlarının yardım edici tutumlarının süreci kolaylaştırmada ve çalışanın eski performansına dönebilmesinde kritik bir rol oynadığı görülmüştür. Ayrıca devlet desteklerinin çalışanlar tarafından önemli bulunduğu tespit edilmiştir. Çalışana yas sürecinde verilen izin sürelerinin yetersiz olması, mevcut yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, farklı ülkelerde başarıyla uygulanan çalışan destek programları (EAP), finansal destek paketleri ve manevi destek programları uygulamalarının Türkiye bağlamına uygun şekilde uyarlanması gerektiği görülmüştür. Ölüm ve yas olgusuna kültürel ve dini temelli farklı anlamlar yükleyen Türk toplumunda, yalnızca Batı menşeli uygulamalar yerine kültürel değerlere uygun, yerli unsurları içeren insan kaynakları politikalarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması hem kurumlarını imajına katkı sağlayacak hem de insanı merkeze alan bir örgütsel yapı oluşmasına katkıda bulunacaktır.
Major depresif bozukluğu olanlar ve sağlıklı kardeşlerinin çocukluk çağı travması, deksametazon supresyon ve tiroit fonksiyon testleri ile sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Amaç: Araştırmanın amacı MDB tanılı hastaların, onların sağlıklı kardeşlerinin ve kontrol grubunun çocuk çağı travması , sT3, sT4, TSH ve deksametazon supresyon testi ile değerlendirilmesi, çocukluk çağı travmasının ve depresyonun biyolojik etkileri, MDB hastası ve kardeşleri arasındaki psikopatolojiye neden olabilecek farklılıkların saptanmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aralık 2016 –Kasım 2017 tarihleri arasından verilen ölçeği uygun bir biçimde anlayıp cevaplayabilecek, gönüllülük esasına uygun seçilecek şekilde birinci grup (GRUP 1) Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran poliklinik hastalarından klinik görüşme sonrası DSM-V tanı kriterlerine göre Major depresif bozukluk tanısı almış olanlar, ikinci grup (GRUP 2)birinci grup için seçtiğimiz hastaların sağlıklı ve aynı ortamda büyümüş yaşlarına yakın kardeş ve üçüncü grup (GRUP 3) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 3 grup dahil edildi. Katılımcılara Sosyo-demografik form, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-28), Eysenck Kişilik Envanteri (EKE) uygulandı. Katılımcılara 1 mg'lık deksametazon supresyon testi yapıldı ve bazal tiroit hormonlarına bakıldı. Bulgular: Çalışmanın sonucuna göre BDÖ puanları açısından hasta grubu BDÖ puanı kardeş ve kontrole göre anlamlı yüksekti (p<0,001). Ayrıca MDB'u olan hasta grubunda BDÖ puanları tüm CTQ alt tipleri ile ilişkili bulunmuştur. Hasta ve kardeş grubu sT4 değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu( p<0,001). Ayrıca kardeş grubunun kortizol değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(p=0,028). Fiziksel ihmal bildiren hasta ve kardeş grubunda sT4 değeri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu(sırasıyla p<0,001; p=0,033). Fiziksel istismar bildiren hasta ve kardeş grubunun sT3/sT4 oranı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu(p=0,034). Katılımcılardan intihar girişiminde bulunanlarda anlamlı düşük sT4 ve düşük kortizol değeri elde edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çocukluk çağı travmasının biyolojik belirteçleri etkilediği, literatürle de desteklenen çocukluk çağı travmasına uğrayanlarda sT4 ve kortizol değerinde düşüklük gözlendiği, depresyonun biyolojik belirtilere etkisinin daha az olduğunu bulduk. Uzun dönem travma ile HPA ve HPT aks değişiklikleri gözlemledik. Ayrıca intihar girişimiyle düşük sT4 ve düşük kortizolü ilişkili bulduk. Bulgularımıza göre uzun dönem travmanın depresyona göre daha çok nöroendokrin değişiklik yaptığını düşündürmüştür. Beraber travmaya uğrayan hasta ve kardeş grubunda benzer biyolojik değişiklikler bulduk.
Travmatik yaşantıların benlik saygısı üzerine etkisi
Amaç: Psikiyatrik hasta grubu ile psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun yaşadıkları travma şiddetini karşılaştırarak, travmanın benlik saygısı üzerine olan etkisini ve benlik saygısının psikiyatrik semptomlarla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psikotik hastalığı olmayan, depresyon, anksiyete bozuklukları, somatoform bozuklukları, obsesif kompulsif bozuklukları, posttravmatik stres sendromu olan 100 hasta ile 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışmaya alınanların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Travma algısının şiddeti 1-10 arasında numaralandırılan Görsel Anolog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Yaşanılan travmayı tespit etmek için Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), bilişsel durumu belirlemek için Travma Sonrası Bilişsel Ölçek (TSBE), benlik saygısı için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), ve psikolojik semptomları belirlemek için ruhsal belirti tarama listesi (SCL-90R) ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun eğitim seviyesi, ailelerinin eğitim seviyesi kontrol grubundan düşük, VAS yüksek bulundu. RBSÖ'de; benlik saygısı, kendilik kavramının sürekliliği, tartışmalara katılabilme, anne-baba ilgisi, babayla ilişki düşük, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayalperestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit, psikolojik izolasyon yüksek saptandı. Hasta grubunda TYÖ, TSBE değerleri yüksek görüldü. SCL-90R'deki tüm semptomlar hasta grubunda daha fazla bulundu. Sonuç: Hasta grubunda kontrol grubuna göre travma puanları yüksek benlik saygısı ise düşük bulunmuştur. Hem Travmanın kendisi hem de benlik saygısının düşüklüğü psikiyatrik belirtilerin hasta grubunda daha fazla olmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Travma, benlik saygısı, psikiyatrik semptomlar
Üniversite öğrencilerinde 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli deprem sonrası oluşan travma düzeyinin belirlenmesi
6 Şubat 2023 tarihinde Türkiye'de Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen yaklaşık 9 saat ara ile 7.7 ve 7.6 şiddetinde iki deprem gerçekleşmiştir. Bu depremin, yıkıcı ve fiziksel etkilerinin yanında travmaları da beraberinde getirmiştir. Bu araştırmanın amacı 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen Kahramanmaraş merkezli depremlerde depremi yaşamış üniversite öğrencilerinin travma düzeylerinin; cinsiyetlerine, öğrenime devam ettikleri sınıfa, öğrenim gördükleri bölüme ve depremi yaşadıkları ile göre farklılaşmasını incelemektir. Araştırmanın örneklemini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi'nde öğrenim gören 100 öğrenci oluşturmaktadır. Öğrenciler tesadüfi olarak seçilmiş ve araştırmanın verileri anket çalışması ile toplanmıştır. Veriler "Depreme Maruz Kalan Bireylerin Psikolojik Etkilerini Belirlemeye Yönelik Tutum Ölçeği" ve "Deprem Sonrası Travma Düzeyini Belirleme Ölçeği" olmak üzere iki farklı veri toplama aracı ile toplanmıştır. Veriler istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. İlk olarak verilerin dağılımı araştırılmış ve normal dağılım göstermediği görülmüştür. Normal dağılım göstermemesi üzerine analizlere parametrik olmayan, Mann-Whitney U ve Kruskal Wallis-H testleri ile devam edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre üniversite öğrencilerindeki travma düzeyleri, cinsiyet ve öğrenime devam edilen sınıfa göre farklılaşırken depremin yaşandığı anda bulunulan ile ve öğrenime devam edilen bölüme göre farklılaşmadığı görülmüştür.
Hemşirelerde ikincil travmatik stres düzeyi ve travma sonrası büyüme ile ilişkili faktörlerin incelenmesi
Bu çalışma; hemşirelerde ikincil travmatik stres düzeyi ve travma sonrası büyüme ile ilişkili bireysel ve mesleki özeliklerinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmaya, Kasım 2021-Haziran 2022 tarihleri arasında aktif olarak çalışmakta olan 314 hemşire katılmıştır. Çalışmanın verileri 'Bireysel veri toplama formu' ile 'İkincil Travmatik Stres Ölçeği (İTSÖ)' ve 'Travma Sonrası Büyüme Envanteri (TSBE)' ile elektronik ortamda toplanmıştır. İstatistiksel analizler için sürekli bir değişkenden elde edilen puanların normalliğini test etmek amacıyla Kolmogorov-Smirnov testinden yararlanılmıştır. Verilerin analizi tanımlayıcı istatistiksel metotların (sayı, yüzde, ortalama, ortanca, standart sapma vb.) yanı sıra gruplar arasındaki farklılığın test edilmesinde Bağımsız Örneklem t-testi ve ANOVA (Varyans) testi ve karşılaştırmalarda Tukey testi, Pearson korelasyon ve Çoklu Linear Regresyon analizi ile yapılmıştır. Bu çalışma grubunda İTSÖ puan ortalaması 42,98±13,41 ve TSBE puan ortalaması 59,73±20,46 bulunmuştur. Kadın hemşirelerin İTSÖ uyarılmışlık alt boyut puanlarının (13,55±4,65), erkek hemşirelerin puanlarından (12,14±4,12) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Son bir yıl içinde travmatik bir yaşantı varlığı, son bir ay içinde bakım verilen hasta kaynaklı bir olumsuzluk yaşanması ve şu anda psikolojik destek alma durumunun hemşirelerin İTS düzeyini arttıran bağımsız faktörler olduğu tespit edilmiştir. Mesleki deneyim süresi, son bir yıl içinde travmatik bir yaşantı varlığı, şu anda psikolojik destek alma durumunun ve İTS alt boyutu olan istemsiz etkilenme stres düzeyinin hemşirelerin TSB düzeyini yordayan faktörler olduğu saptanmıştır. TSB toplam puanı ve alt boyut puanlarının İTS istemsiz etkilenme puanı ile zayıf pozitif bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Ayrıca, ikincil travmatik stres düzeyinin travma sonrası büyüme üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olmadığı saptanmıştır.
Individual Self-Help Plus (SH+) for women earthquake survivors: Pilot randomized controlled trial
This pilot randomized controlled trial was conducted in Hatay province, Türkiye, targeting women aged 18-65 living in container cities after the February 2023 earthquakes. The sample included women aged 18 to 65 who met the inclusion criteria: direct exposure to the earthquake, elevated psychological distress (Kessler Psychological Distress Scale, K10 >15), and impaired psychosocial functioning (WHO Disability Assessment Schedule 2.0, WHODAS 2.0 >16). Participants were randomly assigned to either the SH+ intervention group or a control group by an independent researcher to ensure allocation concealment and minimize selection bias. The final analysis was conducted on completers only, comprising 23 participants in the SH+ group and 14 participants in the control group. A series of repeated measures MANOVA and post hoc pairwise analyses were conducted to evaluate changes from pre- to post-intervention. Within the SH+ group, participants demonstrated statistically significant reductions in depressive symptoms, anxiety, post-traumatic stress, and prolonged grief, indicating that the adapted SH+ intervention had a meaningful impact on key psychological symptoms. Furthermore, post-assessment comparisons between the intervention and control groups revealed significantly greater improvements in depressive symptoms, anxiety, and post-traumatic stress among those who received SH+. The significant improvements observed in participants receiving the SH+ intervention underline the importance of involving the target population in the development and adaptation of mental health programs. By engaging survivors as partners, the intervention was better positioned to address the complexities of trauma recovery in a way that respects local values and experiences. The study provides preliminary evidence that the individually delivered SH+ intervention is feasible and acceptable in a post-disaster setting. Preliminary evidence suggests it effectively reduces key psychological symptoms, making it a promising approach to support mental health and resilience among women earthquake survivors in Türkiye.
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı ruhsal travma belirtileri, benlik saygısı ve fonksiyonel olmayan tutumların incelenmesi
Bu çalışmada; üniversite öğrencilerinin çocukluk çağı ruhsal travma belirtileri, benlik saygısı ve fonksiyonel olmayan tutumlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini 18-21 yaş aralığındaki 365 üniversite öğrencisi oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aracı olarak sosyodemografik bilgi formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (CTQ-28), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) ve Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ-A) kullanılmıştır. Analizler sonucunda katılımcıların fonksiyonel olmayan tutum puanlarında cinsiyete göre anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Gelir düzeyine göre çocukluk çağı ruhsal travma belirtileri puanlarında ve benlik saygısı puanlarında anlamlı bir farklılık vardır. Doğum sırasına göre çocukluk çağı travma belirtileri puanlarında anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları ile benlik saygısı düzeyi arasında anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki vardır ve çocukluk çağı travmaları benlik saygısı düzeyini negatif yönde yordamaktadır. Çocukluk çağı travmaları ve fonksiyonel olmayan tutumlar arasında anlamlı pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur ve çocukluk çağı travmaları fonksiyonel olmayan tutumları pozitif yönde yordamaktadır.
An interpretative phenomenological analysis of the narcissistic injury
The current study aimed to examine in-depth the experience of narcissistic injury in adults. A qualitative research strategy was preferred to understand individuals' subjective experiences in-depth. Semi-structured interviews were conducted with 7 individuals suitable for the purpose in line with the Five-Factor Narcissism Inventory Short-Form scores. The data were analyzed using the Interpretative Phenomenological Analysis method. According to the analysis results, seven themes were created, including "Grandiose Armor to Hold the Broken Self Together", "Presenting an Unshakable Self-Image", "Avoid Emotions to Avoid Getting Hurt", "Feeling Entitled as A Victim", "Self-Directed Destructiveness", "Reconstruction of The Self with The Lack of The Other", and "The Wounded Self's Need for Repair". The emerging themes and clinical effects were discussed in line with the relevant literature. Keywords: Narcissistic injury, narcissism, traumatic experience, interpretative phenomenological analysis, qualitative methodology
Doğumdan sonraki ilk 1 yılda kadınlar doğum deneyimlerini nasıl hatırlıyor?
Bu çalışma, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde (HNEAH) Aralık 2020 ve Temmuz 2021 tarihleri arasında Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği, Servisi, Aile Planlaması Polikliniği, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği ve Servisine başvuran 280 kadın ile doğumdan sonraki ilk bir yılda kadınların doğum deneyimlerini nasıl hatırladıklarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapıldı. Veriler "Kişisel Bilgi Formu" (KBF), "Travmatik Doğum Algısı Ölçeği" (TDAÖ) ve "Doğum Hafızası ve Hatırlama Ölçeği" (DHHÖ) kullanılarak toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, medyan, minimum, maksimum değerler, Spearman korelasyon ve Lineer regresyon analizi kullanıldı. Çalışmaya katılan kadınların yaş ortalaması 29.25 ± 4.81 yıldır. Kadınların travmatik doğum algı düzeyi puan ortalaması 62.24±29.34, doğum hafızası ve hatırlama ölçeği puan ortalaması 74.45±19.78 puandır. Kadınların TDAÖ ile duygusal hafıza, ambivalan duygusal hafıza, hafızanın merkezliği, tutarlılık, tekrar yaşama ve DHHÖ toplam puanları arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki olduğu saptandı (p<0.01). Kadınların %78.90 doğumlarını olumlu hatırladığı ve en son doğumundan memnuniyet puan ortalaması 7.83±2.33'tür. Bu duruma doğum süresince sağlık profesyonellerinin yeterli destek sağlaması (%76.80), güler yüzlü, ilgili ve bilgili olması (%70.70) ve kendilerine yeterli zamanı ayırmış olmasının (%64.60) etkili olduğu saptandı. Kadınların doğum hafızaları üzerinde yaşın, travmatik doğum algısı üzerinde ise evli olma, son doğum deneyimini olumsuz hatırlama, eğitim durumu, kendisi ve bebeği için endişelenme durumu ve postpartum dönemin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<0.05). Sonuç olarak, kadınların orta düzeyde travmatik doğum algısına ve olumsuz doğum hafızasına sahip olduğu saptandı. Buna rağmen çoğunluğun doğumlarını olumlu hatırladığı, doğum deneyimlerinden memnun olduğu ve bu duruma sağlık profesyonellerinin tutum ve davranışlarının etkili olduğu saptandı.
Alkol ve madde bağımlılığı, travma geçmişi ve dürtüsellik ilişkilerinin incelenmesi
Mevcut çalışmada alkol ve madde bağımlılığına sahip kişileri travmatik yaşantı geçmişleri ve dürtüsel eğilimleri arasındaki ilişki araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin AMATEM birimindeki psikiyatri bölümü ayakta tedavi polikliniğine başvuran 8'i kadın olmak üzere toplam 102 kişi oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak: Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BIS-11), Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ) kullanılmış ve araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu uygulanmıştır. Ölçekler aracılığıyla edinilen verilerin karşılaştırılması ve yorumlanması için SPSS programı kullanılmıştır. Çalışmanın konusu ve amacı göz önünde bulundurularak ön şartların kontrolü ardından, Çoklu Doğrusal Regresyon analizi ve SPSS PROCESS (v4.2) Aracı Değişken analizi uygulanmasına karar verilmiştir. Yapılan araştırma için anlamlılık düzeyi "p<0,05" olarak belirlense de çoğunlukla bulguların anlamlılık düzeyi "p<0,01" derecesindedir. Sonuç olarak alkol ve madde bağımlılığı, travma geçmişi ve dürtüsellik arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur: Travma geçmişinin alkol ve madde bağımlılık düzeyi üzerindeki anlamlı etkisinde, dürtüsellik "kısmi aracı değişken" rolündedir.
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine başvuran şiddet dışı travma olgularında posttravmatik stres bozukluğu ile major depresyon sıklığı ve bazı belirleyicileri
Giriş ve Amaç: Travmaya uğrayan bireylerin medikolegal değerlendirmelerinde tüm disiplinlerin fiziksel travmaya daha çok önem verdiği, travmaya bağlı ruhsal etkilenmenin genellikle şiddet olgularında araştırıldığı gözlenmektedir. Ancak kaza sonucu yaralanan olgularda ruhsal muayene ihmal edilmekte ya da psikiyatri uzmanına yönlendirilemediği için yapılamamaktadır. Çalışmamızda, şiddet dışı nedenlerle yaralanan ve psikiyatri uzmanına yönlendirilemeyen olguların adli tıbbi değerlendirmesinde ruhsal etkilenmenin bir belirti ölçeği yardımıyla araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2017 yılı içerisinde, sekiz aylık bir süreçte anabilim dalımıza medikolegal değerlendirme yapılması amacıyla yönlendirilen erişkin hastalardan şiddet dışı travma sonucu yaralanmış ve önerilen psikiyatri konsültasyonunu kabul etmeyenlere 'Travmatik Stres Belirti Ölçeği' uygulandı. Olguların demografik özellikleri, travma türü ve anabilim dalımızda düzenlenen adli raporları gözden geçirilerek yaralanma ağırlıkları veri formuna kayıt edildi. Ölçek puanları ile olguların demografik ve travma özellikleri arasındaki istatistiksel ilişki SPSS 22.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 64 olguya ölçek uygulandı. Yaş ortalaması 41,30±16,65, E/K oranı 1,37/1 bulundu. Travma nedeni olguların %78'inde trafik kazaları, %11'inde iş kazalarıydı. Uygulanan ölçek sonucunda 13 olgunun puanları TSSB (cutoff=25) ile uyumlu, bu olgular içinde 9 olgunun TSSB ve eşlik eden major depresyon (cutoff=38) ile uyumlu olduğu bulundu. Gelir düzeyinin az olması ile TSSB ve eşlik eden MDB bulguları varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0,015, p=0,013). Travma üzerinden geçen sürenin bir yıldan uzun olduğu olgularda TSSB ve eşlik eden MDB bulgularının daha fazla olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,021, p=0,035). TCK 86 ve 89. maddelerde tanımlanan ölçütlere göre değerlendirilen yaralanma ağırlıkları (kemik kırığı, yaşamsal tehlike vb.) ile ölçek puanlarının yüksekliği arasında pozitif ilişki olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: Yalnızca şiddet mağdurlarında değil, şiddet dışı travmalarla yaralanmış bireylerde de ruhsal travmanın ortaya konmasının adli süreçlerde hak kayıplarının önlenmesi açısından önemli olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca travmatik olay sonrası gelişen ruhsal etkilenmenin araştırılmasının hastaya bütüncül bir tıbbi yaklaşım sağlayıp ruhsal yönden de sağlığına kavuşmasında etkili olduğu görüşüne katılmaktayız. Bu çalışmayla; ruhsal muayenenin uzman hekim tarafından yapılamadığı birimlerde, bilimsel olarak kabul gören bir ruhsal travma ölçeğinin adli olgulara uygulanmasının ruhsal travma bulgularını ortaya koymada ve medikolegal değerlendirmede yararlı olabileceği düşünülmüştür.