Rabbits
125 theses under this subject heading
Greft materyali kullanmadan gerçekleştirilen sinüs membran elevasyonunda membranın dental implant yerleştirerek ve sütüre edilerek stabilizasyonunun sinüs içi kemikleşmeye etkisi
Bu çalışmada 30 adet Yeni Zelanda erkek tavşanında 60 adet lateral pencere tekniği ile sinüs lift cerrahisi gerçekleştirilmiştir. Tavşan sinüslerinde bilateral olarak gerçekleştirilen ogmentasyon cerrahilerinde, sinüsler kontrol ve deney grubu olarak ikiye ayrılmıştır ve sinüs membran elevasyonu gerçekleştirildikten sonra titanyum vidalar yerleştirilmiştir. Deney tarafında kontrol tarafına ek olarak sinüs membranı poliglaktin sütür ile lateral kemik duvara sabitlenmiş ve hayvanlar 4. ve 8. haftada sakrifiye edilmişlerdir. Yapılan mikro-BT incelemelerinde osseointegrasyon yüzdesi, yeni kemik oluşumu, sinüs hacmi, implantın sinüs içi protrüzyon uzunluğu ve rezidüel kemik miktarları tedavi yöntemi (kontrol, deney) ve zaman dilimlerine (4.ve 8. hafta) göre kıyaslanmıştır. Alınan sonuçlara göre osseointegrasyonda deney grubunun değerleri kontrol grubuna göre ve 4. haftanın değerleri 8. Hafataya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır. İmplant çevresi yeni kemik oluşumunda ve sinüs hacminde, 4. haftada deney grubu kontrol grubuna göre daha yüksek değerler gösterirken 8. haftada anlamlı düzeyde bir değişiklik görülmemiştir. Rezidüel kemik miktarında, deney grubu kontrol grubuna göre daha yüksek değerler gösterirken, implantın sinüs içi protrüzyon miktarlarında gruplar ya da haftalar bazında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Öte yandan toplam örneklemde protrüzyon uzunluğu arttıkça yeni kemik oluşumda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir azalma görülmüştür. Çalışma verileri doğrultusunda implantların çatı etksisine ek olarak sinüs membranının geç rezorbe olan bir sütürla lateral kemik pencereye sabitlenmesinin uzun dönemde sinüs içi kemikleşmeye katkısının daha fazla olabileceği düşünülmektedir.
Tavşan beslemede kültür mantarı saplarının alternatif protein kaynağı olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada yemlerde kullanılan protein kaynaklarına alternatif olarak kültür mantarı saplarının protein kaynağı olarak tavşan yemlerinde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Kültür mantarı yetiştiriciliği yapan işletmelerden mantar sapları toplanmış daha sonra bir dizi işlemlerden geçirilerek kuru veya yaş haldeki mantar saplarından protein ekstraksiyonu yapılmıştır. Mantar sapları iki uygulama ile farklı aşamalardan geçirilerek protein ekstraksiyonunda kullanılmıştır. Birinci uygulamada mantar sapları kurutulduktan sonra; Eleme, yıkama, kurutma, öğütme, on kat suyla sulandırma, homojenizasyon, süzme, süzülen suyun pH'sını ayarlama, kaynatma, tekrar süzme ve elde edilen ürünün kurutulması gibi işlemlerden geçirilmiştir. İkinci uygulamada ise mantar sapları yaş olarak protein ekstraksiyon işlemi için kullanılmak üzere eleme, yıkama, öğütme, üç kat sulandırma, homojenizasyon, süzme, süzülen suyun pH'sını ayarlama ve kaynatma, tekrar süzme ve elde edilen ürünün kurutulması gibi benzer işlemlerden geçirilmiştir. Mantarın saplarının işlendikten sonra proteini ekstrakte edildiğinde tavşan beslenmesinde kullanılabilecek bir kalitede ürün olduğu gözlemlenmiştir. Bu şekilde atık olarak tanımlana ve değerlendirilemeyen ürünlerden elde edilecek yüksek saflığa sahip protein içeren katkı maddelerinin ekonomiye katkı sağlanacağı gerek insan beslenmesinde gerekse hayvanların beslenmesinde protein ihtiyacının karşılanmasında alternatif bir ürün olarak değerlendirilebileceği kanısına varılmıştır. Ayrıca mantar üretimi sonunda çevreye atık olarak bırakılan mantar saplarının işlenerek atık materyalin yeniden geri kazanımı sağlandığından çevreye zarar vermesi de önlenmiş olacaktır.
Tavşanlarda deneysel oluşturulan kornea alkali yanıklarının sağaltımında medikal ozonun etkilerinin araştırılması
Çalışmada tavşanlarda sodyum hidroksitle (NaOH) deneysel olarak oluşturulan kornea alkali yanıkların sağaltımında medikal ozonun farklı uygulama şekillerinin korneal iyileşme üzerine olan etkinliğinin klinik ve histopatolojik olarak incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla araştırmada toplam 32 adet Yeni Zelanda ırkı erkek tavşan kullanıldı. Deneklerin sadece sağ gözlerinin sentral korneasına 1 N NaOH emdirilmiş 6 mm çaplı filtre kağıdı 1 dk süre ile uygulandı. Deneklerin hiç birinde diğer oküler yapılar alkali ajandan etkilenmedi. Tavşanlar rastgele dört gruba ayrıldı. Alkali ajan oluşturulduğu gün 1. gün kabul edildi. Sağaltıma alkali yanık oluşturulduktan hemen sonra başlanıldı. Birinci grup (K) kontrol grubu olarak bırakıldı. Bu gruba medikal ozon uygulaması yapılmadı. İkinci gruba (M), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival ozonlanmış kan uygulandı. Üçüncü gruba (S), üçer (3) gün aralıklarla subkonjuktival medikal ozon uygulaması yapıldı. Dördüncü gruba (O), üçer (3) gün aralıklarla major otohemoterapi uygulandı. Klinik değerlendirme amacıyla, korneada alkali yanık oluşturulduktan sonraki 1, 3, 7, 14 ve 21. günlerde (günün sabah saatlerinde), schirmer gözyaşı testi, korneal opasite (bulanıklık) değerlendirilmesi ve korneal erozyon alanının ölçümü yapıldı. 21. günün sonunda sakrifiye edilen tavşanların bulbus oculi ekstirpasyonu yapılarak, doku örnekleri alınıp % 10' luk formol solüsyonunda tespit edildi. Klinik değerlendirmeler neticesinde, epitelyal iyileşme açısından M grubu istatistiksel açıdan en iyi grup olurken, bunu S grubu ve ardından O grubu takip etti. Herhangi bir sağaltımın uygulanmadığı K grubu iyileşme açısından en zayıf grup olarak belirlendi. Gruplar arasından reepitelizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Çalışmada sağaltım grupları ile kontrol grubu arasında opasite açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. 21. günün sonunda M grubu opasifikasyonu diğer gruplara göre bir miktar daha küçüktü. Sonuç olarak histopatolojik bulguların klinik bulgularla uyum gösterdiği ortaya çıktı. Elde edilen klinik, istatistiksel ve histopatolojik bulgular ışığında; korneal alkali yanığında medikal ozon sağaltımının farklı uygulama tekniklerinin, kontrol grubuna kıyasla oluşan komplikasyonları büyük oranda giderdiği ve korneal reepitelizasyonu hızlandırdığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kornea Alkali Yanığı, Medikal Ozon, Tavşan
Deneysel kemik defektlerinde ksenogreft ile beraber lokal olarak uygulanan risedronatın iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Diş hekimliği cerrahisinde defekt bölgelerinin rekonstrüksiyonu için çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur. Travma, enfeksiyon, rezeksiyon veya patolojiler sonucu oluşan kemik defektlerinin onarımında kullanılan greftlerden altın standart olarak bilinen otojen grefler; dönor saha morbiditesi ve yetersiz greft miktarı gibi dezavantajlara sahiptirler. Son dönemlerde uzun süre boyutsal stabilitelerini korumaları ve uygun biyomekanik özelliklerinden dolayı ksenojen greftler sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır. Bisfosfanatlar; Paget hastalığı, meme ve prostat kanserlerinde görülen kemik metastazı, menopoz sonrası dönemde görülen osteoporoz durumlarında tercih edilen antirezorptif ilaçlardır. Bisfosfanat grubu ilaçlar antikatabolik özelliği ile osteoklastik aktiviteyi inhibe ederek kemik formasyonunu attırıcı etki gösterirler. Aynı zamanda anabolik etki olarak osteoblastların formasyonu ve maturasyonunda da etkilidirler. Bu çalışmada ksenojen greftler ile birlikte bisfosfanat grubu ilaç olan risedronatın kombine kullanımı sonucu tavşan kafatasında oluşturulan defekt modeli üzerinde kemikleşmenin histomorfometrik, immunohistokimyasal ve radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bisfosfanat, kemik iyileşmesi, ksenojen greft, risedronat, tavşan defekt modeli.
Trombosit zengin plazma (PRP) ve deksametazon enjeksiyonunun vokal kord hasarı sonrası skar oluşumuna etkilerinin tavşanlarda karşılaştırılması
Vokal kord skarının tedavisi zorlu ve maliyetlidir. Vokal kord hasarı oluşturulan hayvan deneylerinde pek çok molekülün ve biyomateryalin yara iyileşmesine etkileri araştırılmaktadır. Trombosit Zengin Plazma (PRP), farklı klinik disiplinlerde rejenerasyonu ve iyileşmeyi arttırıcı etkileri nedeniyle son yıllarda oldukça popüler olarak kullanılmakla birlikte; vokal kord hasarı sonrası iyileşme sürecine etkileri henüz tam olarak bilinmemektedir. Vokal kord hasarı sonrası skar oluşumunun engellenmesinde deksametazon enjeksiyonu klinik pratikte sıkça kullanılmasına rağmen elde edilen sonuçlar tartışmalıdır. Bu çalışmada, vokal kord hasarı sonrasında skar oluşumunun engellenmesinde PRP enjeksiyonunun; deksametazon enjeksiyonundan histopatolojik olarak daha fazla katkı yapıp yapmayacağını araştırmak üzere bir hayvan deneyi planlandı. Toplam 12 adet Yeni Zelanda tavşanının sağ ve sol vokal korduna elektrokoterle hasar oluşturuldu. Sağ vokal korda tavşanların kendi kanlarından elde edilen PRP, sol vokal korda deksametazon enjeksiyonu yapıldı. 8 hafta sonra deney hayvanlarına ötenazi yapıldı ve histopatolojik değerlendirmede enflamatuar hücre infiltrasyonu, vaskülarizasyon, kolajen, elastin, hiyalüronik asit seviyeleri karşılaştırıldı. Elde edilen histopatolojik verilerin istatistiksel karşılaştırılmasında; plazma hücresi infiltrasyonu, vaskülarizasyon, ödem, fibrozis içerisinde vaskülarizasyon parametrelerinde PRP grubu lehine istatistiksel anlamlı sonuçlar alındı. PRP ve deksametazon enjeksiyonu sonrasında yabancı cisim reaksiyonu ve nekroz gibi komplikasyonlar izlenmedi. Vokal kord skar iyileşmesinde kritik öneme sahip kolajen ve elastin molekülleri arasında bulunan fark; PRP lehine daha olumlu olsada istatistiksel değerlendirmede anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: Vokal kord hasarı oluşturulan tavşanlarda PRP enjeksiyonu, yara iyileşmesi fazında gerçekleşen reaksiyonları düzenleyerek skar oluşumunun engellenmesinde en az deksametazon kadar faydalı bir moleküldür. Yapılan karşılaştırmada vokal kordun hasar almış bölgelerinde belli dozlarda sağlıklı doku oluşumuna olumlu etki edebileceğine dair histopatolojik sonuçlar vardır. Vokal kord hasarı sonrası PRP enjeksiyonu yapılması deksametazondan daha fazla anti-enflamatuar yanıt elde edilmesini sağlamıştır. Ancak bu etki, vokal kord skar oluşumunda rol oynayan başlıca moleküller olan kolajen ve elastin seviyelerinde beklenildiği kadar büyük bir etki yaratmamıştır. Vokal kord hasarı sonrası PRP'nin farklı dozlarda ve zamanlarda uygulandığı ve vokal kord hasar oluşumu fazında görev alan farklı moleküllere olan etkilerinin de sorgulandığı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Akut periferik sinir yaralanmalarının rejenerasyonunda epidermal büyüme faktörü'nin etkilerinin tavşan modeli üzerinde histolojik incelenmesi
Periferik sinir yaralanmaları, özellikle genç popülasyonu etkilemekte, yüksek maliyetlere sebep olmakta ve sık görülmektedir. Bu çalışmada tavşan modelinde siyatik sinir üzerinde oluşturulan bir hasar ile sinir rejenerasyonunda EGF'nin histolojik rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. 18 adet Yeni Zelanda türü tavşan; 9 adet kontrol grubu, 9 adet deney grubu olacak şekilde kullanıldı. Kontrol ve deney grupları kendi içlerinde 4 ve 5 tavşan içeren iki gruba ayrıldı. 4 tavşan içeren gruplarda alan ölçümleri yapılırken, 5 tavşan içeren gruplarda çap ölçümleri yapıldı. Her bir tavşana sağ kalçasından siyatik sinir eksplorasyonu, tam kat sinir hasarı ve ardından epinöral tamir tek bir araştırmacı tarafından uygulandı. Deney grubuna 10 µg/kg EGF bölgeye enjekte edildi. Deney grubuna postoperatif günaşırı olacak şekilde 5 enjeksiyon daha yapıldı. Kontrol grubunda aynı miktarlarda serum fizyolojik kullanıldı. Tavşanlar 8 hafta boyunca gözlendi. Takipler sırasında 2 tavşan öldü. 8 hafta sonunda hayvanlardan alınan siyatik sinir dokuları histolojik ve morfolojik olarak değerlendirildi. 5 tavşan içeren EGF (+) grupta ortalama bağ doku (epinöryum + mezonöryum) çapı 156,867 µm; 5 tavşan içeren kontrol grubunda ise 25,170 µm idi. Diğer gruplarda yapılan karşılaştırmalı alansal ölçümlerde ise EGF (+) grubunda bağ doku (epinöryum+ mezonöryum) alanlarında kontrol grubuna göre artış gözlendi. EGF verilen grupta epinöryum ve mezonöryumda genişleme izlendi. Bağ dokusunda adiposit ve kapiller artışı görüldü. Sonuç olarak EGF, akut periferik sinir yaralanma rejenerasyonunda çevre bağ dokuda epinöryum ve mezonöryum çaplarını arttırmaktadır. Fakat bu etkinin klinik ve fizyolojik açıdan anlamlandırılabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tavşan rotator cuff yırtığı modelinde enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin (I-PRF) ve konsantre büyüme faktörü (CGF) uygulamasının kemik-tendon iyileşmesine olan etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı tavşan rotator cuff yırtığı modelinde Enjekte edilebilen Trombositten Zengin Fibrin(I-PRF) ve Konsantre Büyüme Faktörü (CGF)'nün kemik-tendon ara yüzü iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması ve sonuçlarının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı ardından 18 adet beyaz Yeni Zelanda Albino tavşanının sağ ve sol omuz suprasupinatus tendonunda tam kat yırtık modeli oluşturuldu. Cerrahi sonrasında tavşanlar gruplara ayrıldı; 1. grup CGF, 2. Grup I-PRF ve 3. Grup kontrol grubu oluşturuldu. CGF ve I-PRF uygulanan tavşanlardan kan alınarak uygun prosedüre göre santifrüj edildi. Cerrahi müdahale ile tamir edilen Rotator Manşet (RM) yapışma yerine büyüme faktörü materyallerinden CGF 1. Gruba, I-PRF 2. Gruba uygulandı. Cerrahi müdahaleden 6 hafta sonra uygulanan sakrifikasyon işlemi sonrasında tavşanların cerrahi uygulanan suprasupinatus tendonu omuz eklemiyle birlikte çıkarıldı. Sol omuzdan alınan doku örnekleri histolojik inceleme için ve sağ omuzdan alınan örnekler biyomekanik çekme testine tabi tutulmak için alındı. Elde edilen Rotator manşet kemik-tendon kompleksinin SHIMADZU marka EHF-EV200k2-040-0A model çekme cihazı kullanılarak yapılan biyomekanik çekme testi ile hasar yükü tespiti ve uzaması ölçüldü. Histolojik analiz için immunohistokimyasal boyama yapıldı ve değerlendirmeler Nourissat ve ekibinin 2010 yılında ortaya koyduğu Tendon-Kemik bileşkesi skorlama sistemine göre yapıldı. Bulgular: Biyomekanik çekme testinde CGF grubunun 61,57N ile diğer gruplara göre anlamlı derecede daha yüksek dayanıklılığa sahip olduğu gösterildi (p=0,001). Uzama/Gerilim testinde CGF grubunda 3,99mm, I-PRF grubunda 3,14mm ve kontrol grubunda 2,52mm uzama ölçüldü ve gruplar arasında CGF lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,030). Gruplar arası tendon-kemik bileşkesi skorlamasında tendon kemik bileşkesindeki hücre miktarında (p=0,237) ve Kondrosit organizasyonunda (p=0,327) istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmamış iken, kollajen tip 2 miktarı (p=0,0001), gag skoru içeriği (p=0,001) ve kollajen organizasyonu skorunda (p=0,004) CGF lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Çıkarımlar: Bu çalışmada mekanik ve histolojik bulguların sonucuna göre CGF'nin I-PRF'ye göre kemik-tendon bileşkesi iyileşmesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede etkili olduğu gösterilmiştir. CGF uygulaması, tavşan tenositlerinde protendon ve kıkırdak oluşumunu desteklemiş olup tendon onarımının histolojik görünümü ve mekanik özelliklerindki iyileşme tendon-kemik bileşkesi skoru ve biyomekanik çekme testleriyle kanıtlanmıştır. Sonuç olarak, RM tamirinde tedavinin CGF ile desteklenmesinin kemik-tendon arayüzü iyileşmesinde I-PRF'ye göre daha olumlu katkı sağladığı istatiksel olarak anlamlı sonuçlar doğrultusunda gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Rotator Manşet yırtığı, CGF, I-PRF, tendon-kemik
Tavşanlarda orşiektomi öncesinde kullanılan ketoprofen, meloksikam ve buprenorfin inintraoperatif analjezik etkilerinin karşılaştırmalı olarak araştırılması
Amaç: Bu çalışmada tavşanlarda cerrahi bir prosedür olan orşiektomi öncesinde kullanılan ketoprofen, meloksikam ve buprenorfinin intraoperatif analjezik etkilerinin karşılaştırılmalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma materyalini 8 ay-3 yaş arası, 2.5-5.5 kg ağırlığında, 24 adet erkek, Yeni Zelanda Beyaz tavşanı (Oryctolagus cuniculus) oluşturmuştur. Tavşanlar dört gruba ayrılmıştır. Birinci grup kontrol grubu olup herhangi bir analjezik madde kullanılmamıştır. İkinci gruptaki hayvanlara orşiektomiden 30 dakika önce meloksikam (1 mg/kg), üçüncü gruptaki hayvanlara ketoprofen (3 mg/kg) ve dördüncü gruptaki hayvanalara buprenorfin (0,025 mg/kg) kas içi olarak uygulanmıştır. Tavşanlar her bir analjezik maddelerin enjeksiyonundan 10 dakika sonra im olarak, 0.25 mg/kg dozunda medetomidin ve 35 mg/kg dozunda ketaminin kombine olarak uygulanmasıyla anesteziye alınmıştır. Çalışmada preoperatif, intraoperatif ve postoperatif olarak kalp frekansı(dakika-1), solunum frekansı (dakika-1), vücut sıcaklığı (°C) ve periferal oksijen satürasyonu (SpO2 (%)) ölçümlerinin yanında ağrı skorlaması da yapılmıştır. Çalışma sırasında ayrıca tavşanların marjinal kulak veninden, preoperatif olarak herhangi bir analjezik ve anestezik madde verilmeden önce, ketamine-medetomidine anestezisinden 10 dakika sonra, orşiektomi bitimini takiben ve postoperatif olarak 2., 4. ve 6. saatlerde ependorf tüplere yaklaşık 0,5-1 ml kan örnekleri alınmış ve serum kortizol düzeyleri ölçülmüştür. Bulgular: Kalp frekanslarında meydana gelen değişimlerin her bir operasyon ölçüm zamanı açısından gruplar arasında farklılık göstermediği bununla birlikte her bir uygulama grubunda operasyon zamanlarına göre meydana gelen değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir. Solunum frekansının gruplar arasında her bir zaman diliminde anlamlı yönde değişim göstermediği buna karşın meloksikam uygulanan tavşanlarda preoperatif dönemde gerçekleşen ölçümlerin intraoperatif döneme kıyasla anlamlı derecede (p=0,008) düşük olduğu tespit edilmiştir. Buprenorfin uygulanan gruptaki tavşanlarda preoperatif ölçümlere göre intraoperatif ve postoperatif dönemdeki ölçümlerin sırasıyla (p=0,020) ve (p=0,015) düzeylerinde anlamlı olarak farklılıklar gösterdiği belirlenmiştir.Vücut sıcaklığında her bir ölçüm zamanı için gruplar arasında farklılığın bulunmadığı belirlenmiştir. Her bir grup için operasyonun farklı zamanlarında yapılan ölçümlerde ise meloksikam uygulanan grupta preoperatif-postoperatif ve intraoperatif-postoperatif dönemler arasında istatistiksel olarak anlamlı değişimlerin bulunduğu, buprenorfin grubunda ise preoperatif-postoperatif dönem arasında anlamlı değişimlerin bulunduğu belirlenmiştir. SpO2 değerleri açısından intraoperatif dönemde uygulama grupları içerisinde ketoprofen ve kontrol grubu ölçümlerinin buprenorfin ölçümlerine kıyasla anlamlı derecede düşük seyir ettiği belirlenmiştir. Her bir grubun kendi zaman diliminde meydana gelen değişimlerde kontrol grubu hayvanlarının preoperatif döneme kıyasla intraoperatif ve postoperatif dönemlerde SpO2 seviyelerinin daha düşük olduğu, ketoprofen uygulanan grupta ise preopoperatif dönem SpO2 seviyesinin postoperatif döneme göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte postoperatif dönemde meloksikam uygulanan hayvanların SpO2 değerleri ile ketoprofen ve buprenorfin uygulanan hayvanlar ile anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlenmiştir. Preoperatif dönemde analjezik madde uygulaması ile orşiektomi operasyonu uygulanan hayvanların kortizol seviyelerindeki değişimlerin zaman, grup ve grup-zaman ilişkilerinin istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde farklı olduğu belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan hayvan gruplarındaki ağrı skorları baz alındığında kontrol grubunda bulunan hayvanların ağrı skorunun ortanca değerinin 2, meloksikam ve ketoprofen grubunda ağrı skorunun ortanca değerinin 1, buprenorfin grubunda ağrı skorunun ortanca değerinin 0 olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Erkek tavşanlarda orşiektomi operasyonunun preemptif analjezi çalışmaları için uygun bir çalışma modeli olabileceği kanısına varılmıştır. Meloksikam ve buprenorfin gruplarındaki tavşanlarda rektal yoldan ölçülen preoperatif ve intraoperatif vücut sıcaklıkları değerlerinde ortalama 0,5°C istatistiksel olarak azalma gözlenmiş, çalışma sırasında tavşanlarda kalp frekansı ve solunum frekansında anesteziye bağlı bazı değişiklikler gözlemlenmiştir. Ağrı ve ağrıya verilen yanıtta akut bir biyobelirteç olan serum kortizol düzeyi baz alınarak tavşanlarda orşiektomi operasyonlarında çalışmada belirtilen doz ve uygulama yollarında buprenorfinin en kuvvetli ketoprofenin de en zayıf analjezik etkiye sahip analjezik madde olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Ağrı, Analjezi, İntraoperatif, Orşiektomi, Tavşan.
Investigation of silk protein sericin use for the short-term storage of rabbit sperm at 4 and 15°c
Objective: To investigate the effect of sericin and temperature (4 and 15°C) on short term storage quality of rabbit semen Material and Methods: The study was performed in three experiments. In the first and second experiment, semen pool (from five ejaculates) was diluted to 50M ml−1 sperm concentration, and divided into control, 0.1% and 0.5% sericin groups, later further divided to 4 or 15°C partitions. Sperm motility was analyzed by CASA and livability, membrane and acrosome integrity were checked at 0, 24, 48, and 72 h of storage for all semen samples. In vivo fertility was assessed in third experiment. Results: 0.5% sericin groups showed higher rates of sperm motility and acrosome integrity compared with 0.1% sericin and control group at 4°C. At 15°C, 0.1% sericin showed significantly higher percentage of sperm motility, membrane integrity at 24, 48 and 72 h, respectively. Similarly, higher viability and acrosome integrity was found at 15°C (P < 0.05) for 0.1% sericin group at 72 h. As a whole, the parameters i.e. total motility, viability, membrane and acrosome integrity were significantly higher (P < 0.05) for 0.1 and 0.5% sericin treated samples stored at 15°C than at 4°C. Pregnancy rates for does inseminated with control were lower (50, 42.8%) than 0.1% sericin (66.6, and 71.4%) at 4 and 15°C (P > 0.05), respectively. However, litter size was similar in all groups and 0.5% sericin group had higher pregnancy rate (57.1%) for 15°C doses than 4°C (33.3%). Conclusion: It was concluded that 15°C was better than 4°C for the short-term storage of rabbit semen, and both 0.1 and 0.5% sericin supplementation improved quality of chilled rabbit semen.
Tavşanlarda carpal bölge anatomisinin görüntüleme yöntemleriyle incelenmesi
Amaç: Bu tezde tavşanlarda el bilek bölgesinin morfolojik ve morfometrik yapısının farklı görüntüleme yöntemleri kullanılarak incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu tezde karpal bölgeyi incelemek amacıyla 16 adet tavşan kadavrası kullanılmıştır. Karpal bölge, iskeletinde yer alan kemiklerin proximal'den distal'e doğru sıralanışına göre altı farklı bölgeye ayrılarak incelenmiştir. Bu amaçla anatomik diseksiyon, histolojik kesit, BT ve MR (3 Tesla) görüntüleme yöntemi kullanılmıştır. Bu bölgelerden alınan kesitler ve görüntülerden elde edilen veriler karşılaştırmalı olarak incelenmiş ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada karpal bölgede bulunan anatomik oluşumlar morfolojik ve morfometrik olarak incelenip yöntemler arası karşılaştırmalar yapılmıştır. Karpal bölgenin tavşanlarda çok küçük olması görüntüleme yöntemlerinin bu yönde kısıtlılıklarına neden olmuştur. Özellikle MR görüntüleme yöntemlerinde istenilen yumuşak doku verilerine ulaşmada zorluklar yaşanmıştır. Dolayısıyla histolojik kesit yöntemleri bölgeyi incelemede oldukça faydalı olmuştur. Karpal bölgede klinik önemi açısından karpal tünel daha detaylı incelenmiş ve tünel içinden geçen yapılar ile tüneli palmar yönde çevreleyen retinaculum flexorum'un incelenmiştir. Tavşanlarda karpal tünelin insanlara benzediği dikkati çekmiştir. Karpal tünelin kemiksel çatının alanı distal'e doğru daralırken kanalın derinliğinin arttığı, bu derinliği os carpi accessorium'un belirlediği tespit edilmiştir. Ayrıca yapılan ölçümlerle karpal tünelin n. medianus'un tuzak nöropati bölgesi olabilceği gösterilmiştir. Tavşanlarda karpal tünelin biraz distal'inde kıkırdak bir yapının görüldüğü ve bu yapının köpeklerdeki torus carpi'i gibi karpal tünelden çıkan yapıları koruduğu düşünülmektedir. Sonuç: Yapılan bu tezde tavşanların karpal bölgesi özellikle burada bulunan karpal tünelin morfolojik ve morfometrik yapısı detaylı olarak sunulmuştur. Elde edilen verilerin ilerideki karpal bölgeye ait klinik ve deneysel çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Anatomi, Bilgisayarlı Tomografi, Histoloji, Karpal Tünel, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Tavşan
Ankaferd kanama durdurucu'nun epistaksis kontrolü üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi (Deneysel çalışma)
Amaç: Bu tek-kör çalışmada; ABS'nin kanama durdurucu etkisinin tavşanlarda oluşturulan deneysel epistaksis modelinde değerlendirilmesi ve biyopsi materyallerinin histopatolojik incelenmesi ile de dokuda oluşabilecek değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Toplam 28 tane Yeni Zellanda tavşanı her biri 7 tavşandan oluşmak üzere ABS grubu, JF grubu, AL grubu ve serum fizyolojik (SF) grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Her tavşanın burun sağ pasaj septum ön bölümüne yaklaşık 1 cm'lik mukoza insizyonu yapılıp kanama sağlandı. Daha sonra 0.5 cc Ankaferd Blood Stopper (ABS) emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc 0.0125 mg/ml adrenalin + 20 mg/ml lidokain (AL) AL emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc SF emdirilmiş 1x1 cm lik pamuklar ve 1x1 cm'lik jelatin foam (JF) kanama bölgesine uygulandı. Kanama durma süreleri kayıt edildi. Kanama durduktan 10 dakika sonra insizyon bölgesini içine alacak 0.5 cm'lik biyopsiler histopatolojik incelemeye gönderildi.Bulgular: Tavşanlardaki kanama durma süreleri kayıt edildi. ABS, AL, JF ve SF'in kanama durma süreleri sırası ile; 38,57±5,53, 102,85±11,06, 111,42±15,64 ve 227,14±17,14 saniye olarak kayıt edildi. İkili gruplar arasında yapılan istatiksel analizler sonucunda; AL grubunun kanama durma süreleri ile JF uygulanan grubun kanama durma süreleri arasında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0,05), diğer tüm ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05)Hematoksilen-eozin (HE) ve Fosfotungusitik asit hematoksilen (PTAH) boyamalar sonucunda elde edilen sonuçlara göre; Kesi dudakları arasında SF, JF ve AL gruplarında minimal fibrin saptanırken ABS grubunda ise HE kesitlerde görülen koyu eosinofilik maddenin fibrin olmadığı saptandı.Sonuç: Kanama durdurucu olarak etkinliği gösterilen ABS, burun kanamasında uygulanan bazı lokal ajanlara göre daha kısa sürede etki göstermektedir. Kesi alanında elde edilen histopatolojik bulgular da etkisini protein ağ (network) formasyonu oluşturmak gibi farklı bir yoldan gerçekleştirdiği yönündeki tezleri desteklemektedir. Bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Epistaksis, Ankaferd Blood Stopper, tavşan, adrenalin, lidokain
Tavşan vokal kordunda hyalüronik asit'in, polilaktikkoglikolik asit/pluronik F127 ve polilaktikkoglikolik asit/pluronik f127-fibroblastik büyüme faktörü birleşiminin doku üzerindeki etkilerinin endoskopik muayene ve histopatolojik analiz yapılarak karşılaştırılması
Tek taraflı vokal kord paralizisi, öncelikle ses kısıklığı ve nefesli konuşmaya, nadiren yutkunma sırasında aspirasyona neden olabilen ve asemptomatik olarak da seyredebilen bir patolojidir. Hastalarda glottik yetersizliği giderebilmek için günümüzde sıklıkla uygulanan yöntem enjeksiyon laringoplasti olup bu yöntemde en sık kullanılan materyal hyalüronik asit olmakla beraber çok sayıda biyouyumlu materyaller denenmiştir. Çalışmamızda, etki süresi hyalüronik asitten daha uzun olabilecek yeni bir materyalin ortaya konması amaçlandı. Deneyimizde her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 30 tavşan kullanıldı ve sekiz haftalık takip süresi planlandı. Grup A'ya Hyalüronik asit, Grup B'ye PLGA/Pluronik F127 ve Grup C'ye PLGA/Pluronic F127 ve Fibroblast Büyüme Faktör'ü enjekte edildi. Takip süresinde hayvanlara 1. günde, 1., 4. ve 6. haftalarda endoskopik muayene yapılarak kayıt alındı ve rima açıklıkları ölçüldü. Deney sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek total larinjektomi uygulandı, spesmenler patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemeye göre Grup A, Grup B ve Grup C'deki tavşanların tümünün enjeksiyon yapılan kordlarında, kontrol grubu olarak kabul edilen sol vokal kordlarına göre mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri daha yüksek olarak saptandı ve sonuç istatistiksel anlamlı bulundu. Gruplar arasında ise enjeksiyon yapılan kordlarda mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Birinci gün ve 1. ay ölçümlerinde en geniş rima açıklığı A grubunda, en dar rima açıklığı C grubunda elde edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grupların tümünde en dar rima glottis açıklığı 1. haftada gözlendi. Bu bulguların ışığında PLGA/Pluronik F127 ve PLGA/Pluronik F127+FGF birleşiminin biyouyumlu materyaller olduğu ancak hyalüronik asitten daha uzun etki süresine sahip olmadığı saptandı.
Tavşanlarda kıkırdak grefti iyileşmesinde doku yapıştırıcısı (n-butyl cyanoacrylate) ile sütür materyalinin (5.0 nylon) karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada tavşan kulak kıkırdakları üzerinde tek kat,çift kat ve üç katlı kıkırdak greftlerinde doku yapıştırıcısı (N-Butyl-2-Cyanoacrylate) ve sütür materyali (5.0 Nylon) makroskopik ve histolojik olarak karşılaştırıldı.MATERYAL VE METOD: 18 adet her iki cinsten beyaz, 3000-3400 gram arasında (ortalama:3200 gram), yaşları 13-14 aylık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Tüm tavşanların kulaklarından kıkırdak grefti alındı. Alınan kıkırdak greftleri grup 1 de tek kat halinde sütür materyali ile, grup 2 de tek kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 3 de iki kat halinde sütür materyali ile, grup 4 de yine iki kat halinde doku yapıştırıcısı ile, grup 5 de üç kat halinde sütür ile ve grup 6 yine üç katlı olarak doku yapıştırıcısı ile aynı kulak kıkırdağı üzerine tespit edildi. Tüm işlemler aynı cerrah tarafından gerçekleştirildi. Tüm guruplardaki tavşanlar 12 hafta sonra yüksek doz ketamin hidroklorid sonrası intrakardiyak potasyum klorür (%7,5 KCL) verilerek öldürüldü ve uygulama yapılan bölgeyi içeren doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri histopatolojik inceleme için patoloji labaratuarına gönderildi. Histopatolojik incelemelerde; Yabancı cisim reaksiyonu, inflamasyon derecesi, angiogenez (damarlanma), nekroz, fibrozis, fragmantasyon (parçalanma) ayrı ayrı değerlendirilerek skorlandı.BULGULAR: Gurup 1 ve grup 2 deki tavşanların kulaklarındaki kıkırdak greftleri incelendiğinden makroskopik olarak farklılık olmadığı görüldü. Kıkırdaklar yerleştirilmeden önceki ebatlarında ve renk olarak benzer özellikteydi. Grup 3 deki tavşanların sağ kulağında değişiklik gözlenmedi. Grup 4 deki tavşanların kulaklarındaki doku yapıştırıcı ile tespit edilen kıkırdaklarda alttaki kıkırdakta hafif yumuşama olduğu gözlendi. Grup 5 deki tavşanlara yerleştirilen kıkırdaklarda değişiklik gözlenmedi. Grup 6 da kulakta altta ve ortada kalan kıkırdaklarda yumuşama,sarımsı renk değişikliği ve hafif pürülan akıntı mevcuttu. Doku yapıştıcısının erimediği kristalleşmiş halde durduğu görüldü.Histolojik olarak özellikle çok katlı kıkırdak kullanılan ve doku yapıştırıcısı ile tespit edilen tavşanlarda yabancı cisim reaksyonu, inflamasyon, nekroz ve fragmantasyonun arttığı gözlemlendi.SONUÇ: Sonuç olarak, operasyon süresini kısaltması ve güçlü yapıştırıcı özelliğinin olmasından dolayı n-butil siyanoakrilat rinoplasti ve çeşitli fasial operasyonlarda ancak tek kat kullanılması uygundur. Çok katlı kıkırdak tespitlerinde kullanıldığı takdirde, kıkırdak nekrozu ve yabancı cisim reaksiyonu oluşabileceği ayrıca n-butil siyanoakrilat'ın erimeden kaldığı bu çalışmada gösterilmiştir.ANAHTAR KELİMELER: Siyanoakrilat, 5.0 Nylon, kıkırdak
Determination of zeolite pleurodesis effect and safety in experimental rabbit model and comparison with talc powder
Pleural cavity, which is the small space between visceral and parietal pleurae, is filled with a small amount of fluid called pleural fluid. Accumulation of an abnormal amount of pleural fluid between the two pleurae is called pleural effusion, treatment of which includes the drainage of excessive fluid, surgery, and pleurodesis. Pleurodesis is the procedure of elimination of pleural space for prevention of the relapse in pleural effusion and pneumothorax, as well as treating pneumothorax. Chemical pleurodesis is performed by application of various reagents including talc. Zeolites, which are microporous tectosilicates found in nature as mineral, can be synthesized under laboratory conditions and have a range of medical applications. The aim of this study was to investigate the pleurodesis effect and safety of zeolite in comparison to talc powder. A total of fifteen male New Zealand rabbits were divided into three groups consisting of five animals and were administered intrapleurally with one of the three vehicles; saline (2 mL physiological saline), talc (400 mg/kg in vehicle), or zeolite (400 mg/kg in vehicle). On postoperative day 26, the animals underwent computerized tomography (CT) imaging and on day 28, the animals were sacrificed and lung tissues were collected for histopathological examination. CT images were obtained for each animal to prove full expansion of lungs postoperatively, as well as to detect the presence of any significant parenchymal infiltration or atelectasis. According to the histopatological results, we determined that zeolite and talc produced similar pleurodesic effects. Subacute toxicity and mutagenicity of zeolite were assessed according to International Organization for Standardization (ISO) standards and no toxicity and mutagenicity were observed. According to the results we obtained from the study, we suggest that zeolite can be used as a safe pleurodesic agent.
Tavşanlarda deneysel kornea defektlerinin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü ve trombositten zengin fibrinin etkinliğinin karşılaştırılması
Çalışmada, tavşanlarda deneysel oluşturulan korneal defektlerin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü (KBF) ve trombositten zengin fibrin (TZF)'nin erken dönemde iyileşmeye olan etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyali, 3 kg ağırlığında 18 adet, erişkin, sağlıklı Yeni Zelanda Beyaz Tavşanlar oluşturdu. Tavşanlar rastgele eşit sayıda; KBF (Grup I- n=6), TZF (Grup II- n=6) ve Kontol (Grup III- n=6) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Deneysel aşamaya başlanılmadan önce klinik ve oftalmik muayeneleri gerçekleştirildi. Genel anestezi altında 18 adet tavşanın biyopsi punch ve kornea bıçağı ile 18 (sağ göz) korneanın merkezinde 6 mm çapında defekt meydana getirildi. Grup I'deki tavşanlara, venöz kandan üretilen KBF'yi, korneayı tamamen kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile dikildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup II'deki tavşanlara venöz kandan üretilen TZF'yi, tamamen korneayı kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile tespit edildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup III'deki tavşanlara ise kornea üzerine %0,9'luk izotonik serum damlatıldı ve tarsorafi yapılarak göz kapakları kapatıldı. Tüm gruplar post-operatif olarak 10 gün bakıma alındı. Beslenme, hareketlilik, enfeksiyon ve süturun açılmaması yönünden gözlemlendi. Post-operatif 10. günün bitiminde tüm grupların klinik muayeneleri yapıldı. Tonometre kullanılarak göziçi basınç miktarının (mm/Hg, GİB) ölçülmesi, Schirmer gözyaşı testi ve flouressein boya işleminden sonra ötenazi edilerek histopatolojik inceleme yapıldı. Grup I'deki ve Grup II'deki tavşanların GİB ölçülmesi ve Schirmer gözyaşı testi uygulaması yapıldığında ortaya çıkan sonuçların normal değerler içerisinde olduğu, fluoressein işlemi sonrası reepitelizasyon bakımından güzel sonuçlar gösterdiği kaydedildi. Grup III'deki tavşanlarda ise GİB ölçümünde normal değerlerin üstünde olduğu, Schirmer testinde gözyaşı miktarının önemli seviyede azaldığı, reepitelizasyon yönünden kötü sonuçlar verdiği tespit edildi. Gruplardaki tüm tavşanlarda gerçekleştirilen histopatolojik inceleme sonrasında gruplar sıralandığında Grup I'deki tavşanlarda epiteliyal iyileşme, kolojen demetlerin oluşumu ve kapillar damar proliferasyonunun daha iyi olduğu, hemen ardından Grup II'deki tavşanların takip ettiği gözlendi. Grup III'deki tavşanlarda ise hasarlı bölgenin iyileşmesi, diğer gruplarla kıyaslandığında en az olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak KBF ve TZF kolay hazırlanabilir olması, otojen olmasına bağlı immünolojik reaksiyon şekillendirmemesi, maliyeti az bir işlem olduğu ve gerçekleştirdiğimiz deney sonucunda korneal defektlerin, reepitelizasyona olan katkılarından ötürü başarılı sonuçlar alınabilineceği ve güvenli bir şekilde kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin fibrin, kornea, tavşan.
Tavşanlarda deneysel sinir hasarının iyileşmesi üzerinde trombositten zengin fibrin'in etkisi
Bu çalışma sinir hasarlarının tedavisinde otojen trombositten zengin fibrin'in (TZF) etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 28 adet 5-6 aylık erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanlar rastgele kontrol ve tedavi grubu olmak üzere iki ana gruba ayrıldı. Tedavi grubundaki tavşanlardan operasyondan önce 8 ml kan alınıp 400 g'de 10 dakika santrifüj işlemi yapılarak TZF hazırlandı. Genel anestezi altında ön bacağın medial yüzü üzerinde articulatio humeri ekleminin distalinden articulatio cubiti ekleminin distaline kadar deri ensizyonu yapıldı. Fasialar kesilip, kaslar ekarte edilerek pleksus brachialis'in kök kısmı ortaya çıkarıldı. Tüm tavşanlarda n. radialis ve n. ulnaris'e anevrizma klempleri ile 90 saniyelik bir basınç uygulanarak sinir hasarı oluşturuldu. Kontrol grubunda anevrizma klempleri çıkartıldıktan sonra herhangi bir işlem yapılmadan operasyon bölgesi kapatıldı. Tedavi (TZF) grubundaki tavşanlarda ise anevrizma klempleri çıkarıldıktan sonra hasarlı sinir bölgeleri operasyondan hemen önce hazırlanmış olan otojen TZF ile örtüldü. Operasyon bölgesi rutin cerrahi kurallara uygun şekilde kapatıldı. Postoperatif olarak 14 tavşan 30 gün, 14 tavşan ise 60 gün boyunca takip edildi. Tavşanlar haftalık olarak klinik muayeneye tabii tutuldu. Hayvanlarda, ayağın çekilmesine verilen tepki, derin ağrı duyusuna verilen tepki ve kavrama hareketlerinden oluşan klinik muayene bulgularına bakıldı. Operasyondan önce, operasyondan hemen sonra, 30. ve 60. günlerde elektromiyografi uygulaması yapıldı. Her bir gruptan 7'şer adet tavşan 30. günde, kalan 7'şer adet tavşan ise 60. günde sakrifiye edildi. Histopatolojik kontroller için hasar oluşturulan sinir dokuyla beraber proksimal ve distalindeki sağlam sinir dokusu da alındı. Tüm gruplarda gözlenen değişimler klinik, elektromiyografik ve mikroskobik olarak incelendikten sonra elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri gerçekleştirildi. Klinik bulgularda; TZF grupları ile kontrol grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. EMG bulgularında; ilk amplitüd/son amplitüd değerlerinin karşılaştırılması yapıldığında referans değerlerinde anlamlı bir farklılık bulunmazken, 30 günlük gruplar (kontrol/TZF) ve 60 günlük gruplarda (kontrol/TZF) anlamlı farklılık tespit edildi. Histopatolojik bulgularda; kontrol gruplarına göre, TZF gruplarında dejeneratif değişikliklere daha az rastlanırken rejeneratif değişikliklere daha fazla rastlandı. Klinik, EMG ve histopatolojik bulgular deneysel sinir hasarlarında TZF'nin iyileşmeye olumlu katkısını göstermektedir (p<0.05). Sonuç olarak; TZF'nin doku uyumlu oluşu, enflamasyonu ve enfeksiyonu baskılaması, vaskülarizasyonu ve iyileşmeyi hızlandırması özellikleri nedeniyle sinir hasarlarının onarımında kullanılabileceği kanaatine varıldı.
Akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt diyod lazer uygulamalarının anlık ve postoperatif erken dönem sonuçlarının araştırılması
Bu çalışmada, akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt 980 nm diyod lazerin anlık ve postoperatif erken dönemdeki radyolojik, laboratuvar ve histopatolojik bulgularının araştırılması amaçlandı. Çalışmada Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı ve (n=21) 3 gruba (n=7) ayrıldı. Sol torakotomi sonrası cranial akciğer lobunda, grup I'de (GRI) 15 watt/cm2, grup II'de (GRII) 10 watt/cm2 ve grup III'te (GRIII) 5 watt/cm2 güç yoğunluğu kullanılarak kama rezeksiyon yapıldı. Preoperatif ve postoperatif 0, 1, 7 ve 15. günlerde klinik ve radyolojik muayeneler ile preoperatif, 1, 7 ve 15. günlerde hematolojik, biyobelirteç, kan gazı analizleri yapıldı. Tavşanlar 0. gün ve sakrifiye edildikten sonra 15. günde alınan akciğer doku örneklerinin histopatolojisi incelendi. Verilere istatistik uygulandı. Respirasyon'un GRI'de postoperatif süreçte arttığı gözlendi ve 0. günde GRII ile GRI ve GRIII arasında (p=0,009, p<0,001) fark anlamlıydı. WBC, Neu, Eos, Bas, PLT değerleri tüm grup ve zamanlarda referans aralığındaydı. IL-1β, GRI ve GRIII'te 15. günde artarken, istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). IL-8 değeri GRII'de postoperatif süreçte artarken, ölçüm zamanlarına göre preoperatif ile 1. gün (p=0,006) ve 1 ile 7. gün arasındaki (p=0,018) fark anlamlıydı. VEGF değerinin diğer gruplara göre GRII'de 1. günde artarak 15. günde hafif oranda azaldığı görülürken, 15. günde anlamlı farklılık GRI ve GRII arasında saptandı (p=0,013). PCO2, GRI'de 1. gün, PO2, GRI'de 1, 7, 15. gün ve SaO2 GRI'de 1 ve 7. günde referans değer üzerindeydi. GRII'de PO2 için, preoperatif ve 1. gün arasında (p=0,026) fark anlamlıydı. Akciğer deseni yönünden anlamlı farklılık, 1. günde GRI ile GRIII (p=0,03) ve GRII ile GRIII (p=0,018) arasında belirlendi. Karbonizasyon zonu için GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII arasında (p=0,011, p=0,004), koagulasyon zonu için GRI ile GRII arasında (p=0,019) anlamlı farklılık saptandı. Fibroplazi miktarı için 15. günde GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII (p=0,015, p=0,002) arasındaki fark anlamlıydı. Sonuç olarak; anlık ve erken postoperatif dönemdeki bulgular değerlendirildiğinde, akciğer dokusunun anatomik ve fizyolojik yapısını koruyacak en etkin lazer modunun, 980 nm dalga boyu, 15watt/cm2, non-kontakt mod, ortalama 60 sn süre ve 900 joule olduğu söylenebilir.
Tavşanlarda subaraknoid kanama sonrası glimfatik sistemde oluşan değişikliklere nimodipin ve enoksaparin sodyumun etkilerinin incelenmesi
Amaç: Subaraknoid kanama (SAK), subaraknoid mesafede kanın bulunmasıdır ve ciddi bir beyin hastalığının göstergesidir. Tüm serebral inmelerin %5'ini oluşturur, insidansı 10/100000/kişi/yıldır. İlk kez 2012 yılında beyin glimfatik sistemin gösterilmesini takiben yapılan çalışmalar sonucunda, beyin metabolik atıklarının temizlenmesinde glimfatik sistemin rolü olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmanın amacı tavşan SAK modelinde, klinik sonuçları etkileyen patofizyolojik olayların glimfatik sistem ile ilişkisini değerlendirmek, nimodipin ve enoksaparin sodyumun klinik sonuçlarda etkili olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 3000-4000 gr ağırlığında 20 adet Yenizellanda cinsi beyaz erkek tavşan kullanılmıştır. Kontrol grubu ile SAK yapılıp ilaç verilmeyen, SAK yapılıp enoksaparin ya da nimodipin tedavileri başlanılan gruplar arasında, MR Sisternografi görüntülemeleri, nörolojik fonksiyonları, gıda alımları, beynin yaş/kuru ağırlık ölçümleri, beyin dokusundan alınan örneklerin hematoksilen eosin ile boyanıp değerlendirmeleri yapılmıştır. İnflamatuvar proceslerin değerlendirilmesi için serebrum, serum ve derin servikal lenf dokularında S100B, NSE düzeyleri, serebrum Aqp4 gen ekspresyon düzeyleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: SAK sonrası enoksaparin sodyum ve nimodipin tedavileri alan gruplarda; - nörolojik fonksiyonlarında, gıda alım değerlerinde anlamlı düzelme olduğu, - MR sisternografi sonuçlarında, erken faz (1.gün) görüntülerinde optik ve olfaktor sinirlerin çevresindeki BOS mesafesinde, ventriküler sistemde, internal akustik kanallarda ve iç kulak yapılarında, ana ve aksesuvar olfaktor bulblardan vomeronasal sinirlere, facial ve nazal venlere kontrast maddenin birikimi, geç faz (3. ve 5. gün) görüntülerde, kontrast maddenin tama yakın oranda temizlendiği ve mesane içerisinde kontrast madde bulunduğu saptandı. - beyin ödeminin azaltılmasında etkili olduğunu (yaş/kuru ağırlık ölçüm sonuçları), - Aqp4 gen ekspresyon düzeylerinin daha düşük olduğu, - histolojik çalışmalarda ödem alanlarının daha az olduğunu, - glimfatik akışı değerlendirmeye yardımcı olan perivasküler alan/vasküler alan oranının ışık mikroskobu ile değerlendirilmesinde azaldığını, - inflamatuvar belirteç olarak kullanılan S100B ve NSE'ın serum, lenf dokusu düzeylerinin tedavi verilmeyen gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Sonuç: SAK sonrası nimodipin ve enoksaparin sodyum tedavileri alan tavşanların; - nörolojik fonksiyonlarında, gıda alımlarında anlamlı düzelme olduğu, tedavi edilmeyen grupta ise bir iyileşme olmadığını, - MR sisternografi görüntülemelerinde glimfatik akışın gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığını ve SAK oranlarında özellikle enoksaparin verilen grupta kanama miktarında artış gözlenmediği, - glimfatik sistem üzerine enoksaparin sodyumun antitrombik, antikoagülan, profibrinolitik ve antiinflamatuvar etkisi ile nimodipinin de vazospazmı önleyerek, serebral ödemi azaltarak etkili olduğunu, - ilaçların etkilerinin S100B, NSE'ın serum ve lenf dokusunda artışa, Aqp4 gen ekspresyon düzeylerinde azalmaya yol açtığını, - kullanılan ilaçların beynin yaş/kuru ağırlık ölçümleri, perivasküler alan/vasküler alan oranları üzerinde istatiksel ve histolojik olarak anlamlı farklılık oluşturduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid Kanama, Glimfatik Sistem, Enoksaparin Sodyum, Nimodipin
İzole tavşan alt özefagus sfinkterinde elektriksel alan uyarısı aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine hidrojen sülfür'ün gevşetici etkisinin mekanizmasının araştırılması
H2S, gastrointestinal sistemde önemli bir fizyolojik inhibitör nörotransmitterdir. Son çalışmalar H2S'in farklı dokularda endojen olarak sentezlenebildiğini ve NO ile birçok dokuda etkileşime girdiğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, AÖS'nin EAU ile indüklenen nörojenik kontraktil yanıtlar üzerindeki H2S etkisine çeşitli K+ kanallarının ve NO katkısını araştırmaktır. Tavşan izole AÖS şeritlerinin EAU ile indüklenen kasılma yanıtları, Krebs-Henseleit çözeltileri içeren organ banyolarında kuvvet transdüserleri kullanılarak kaydedilmiştir. NaHS (H2S donörü, 10-6-3x10-3M), L-Sistein (H2S prekürsörü, 10-5-3x10-3M), PAG ve AOAA'nın (H2S sentez enzim inhibitörleri, 10-5-3x10-3M) kümülatif dozlarının NO bağımlı ve NO bağımsız (L-NAME varlığında) gruplarda EAU aracılı kasılma yanıtları üzerindeki etkileri değerlendirildi. Her bir grubun etkileri, Glibenklamid (KATP kanal blokörü), TEA (non-selektif K kanal blokörü), 4-AP (KV kanal blokörü) ve İberiotoksin (KCa kanal blokörü) varlığında tekrar değerlendirildi. Hem NO bağımlı hem de NO bağımsız gruplarda, NaHS, L-Sistein, PAG ve AOAA, EAU aracılı kasılma yanıtlarını önemli ölçüde azalttı. NO bağımlı grupta,NaHS ve L-Sistein'in etkisi 4-AP varlığında azaldı, ayrıca NaHS'nin etkisi NO bağımlı ve bağımsız grupta TEA varlığında azaldı. NO'dan bağımsız grupta, K+ kanal blokörleri L-Sistein ile indüklenen gevşemeleri değiştirmedi. K+ kanal blokörlerinin PAG ve AOAA'nın etkileri üzerinde etkisi olmamıştır. Ayrıca, NaHS 80-mM KCl ile indüklenen kasılmaları önemli ölçüde gevşetirken, L-Sistein, PAG ve AOAA gevşetmedi. Bu çalışmada H2S, EAU ile indüklenen kasılma yanıtlarının amplitüdlerini azaltmıştır. Bu sonuçlar, KV kanallarının ve NO'nun, alt özefagus sfinkter düz kası üzerindeki eksojen H2S ve endojen H2S öncüsü L-Sistein inhibitör etkisine önemli ölçüde katkıda bulunduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidrojen sülfür, l-sistein, potasyum kanalları, nitrik oksit, alt özefagus sfinkteri, elektriksel alan uyarısı
Mandibula kondil kırıklarında (plak vida onarımıyapılmayan) trombositten zengin fibrinin ( PRF) kırık iyileşmesiüzerine etkisinin tavşan modelinde araştırılması
Mandibula kondil kırıkları ciddi komplikasyonlara neden olabilen maksillofasiyal yaralanmalardır. Kesin bir tedavi yöntemi yoktur. Çünkü cerrahın kişisel tecrübesi ve diğer farklı parametreler açık veya kapalı yöntemin tercih edileceğini belirler. İzole intrakapsüler kondil kırıkları genelde kapalı redüksiyon ve takip şeklinde tedavi edilmektedir. Ancak uzun dönemde temporomandibuler eklemde ağrı, hareket kısıtlılığı, ankiloz, kırık olan parçada nekroz, çiğneme güçlüğü gibi komplikasyonlar olabilir. Bu gibi komplikasyonları önlemek ve eklem hasarını azaltmak için birçok araştırma yapılıp farklı metotlar kullanılmıştır. Bu çalışmada trombositten zengin fibrin (PRF) uygulamasının kemik doku iyileşmesi üzerine etkisi araştırılacaktır. Klasik trombositten zengin plazma (PRP) üretiminde kanın pıhtılaşmasını engellemek için kullanılan ajanlar yara iyileşmesini olumsuz etkilediğinden, çalışmalar bundan uzaklaşıp farklı yolları araştırmaya yönelmiştir. Takip eden yıllarda yapılan çalışmalar, pıhtılaşma sırasında oluşan gevşek fibrin matriksin büyüme faktörlerini yakalayıp, yedi gün boyunca salınımlarını sağladığını göstermiştir Ayrıca koagülasyon zincirinde görülen trombosit aktivasyonunun, büyüme faktörleri ve diğer sekretuar maddelerin daha uzun ve kararlı biçimde salınmasını sağladığı gösterilmiştir. Bahsedilen avantajları nedeniyle trombositten zengin fibrin (PRF) trombositten zengin plazmaya (PRP) göre daha etkili bulunmuştur. Çalışmamızda 10 adet tavşanın mandibulalarının her iki kondil bölgelerinden keskin osteotom ile tek kırık hattı oluşturuldu. Sağ kondil kırık hattına tavşanın kendi kanından hazırlanan trombositten zengin fibrin (PRF) verildi. Sol kondiler kırık hattına herhangi bir şey verilmedi. Sekiz hafta sonunda tavşanların her iki kondiler kemikleri çıkarılıp, histopatolojik inceleme yapıldı. Patoloji preparatları Hematoksilen Eosin boyaları ile hazırlanarak kırık iyileşmesi parametrelerine göre değerlendirildi. Sonuç olarak bahsedilen parametreler açısından her iki deney gurubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı ve trombositten zengin fibrinin (PRF) kondil kırıklarında kırık iyileşmesi üzerine etkili olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Mandibula Kondil, Kırık İyileşmesi,Trombositten Zengin Fibrin (PRF)
Trakeal stenozda D-valin etkisi; invitro ve invivo deneysel çalışma
Amaç: Bu çalışmada hücre kültüründe fibroblastları seçici olarak uzaklaştırmak için kullanılan bir molekül olan D-valinin fibroblastların çoğalmasını inhibe ederek trakeal stenoz tedavisindeki yerini göstermek amaçlandı. Yöntem: İnvitro deneysel çalışma: Çeşitli nedenlerle lobektomi veya pnömonektomi yapılan 10 hastanın ameliyat eksplantlarından, tanı için patoloji tarafından kullanılan materyalden arta kalan doku kullanıldı. Aynı hastadan hem bronş epitel hücre kültürü hem fibroblast kültürü elde edildi. İlk 4 hastanın kültürleri standardizasyon için kullanıldı ve beş D-valin konsantrasyonu (10,12.5,15,17.5,20 mM) belirlendi. Sonraki 6 hastanın örnekleri her birinden bronş epitel ve bağ doku ayrı ayrı ekildi ve beş farklı Dvalin konsantrasyonu ve serum fizyolojik uygulanan altı grup oluşturuldu. Her hastanın epitel ve bağ dokusu kültüre edildi. Ancak teknik sebepler ve dokuların farklı üreme hızları nedeniyle eş zamanlı kültür edilip çalışılamadı. Bu yüzden her doku kültür edildi, ama %70 yayılım gösteren hücreler deneye alındı. Hücre kültürleri 96 kuyucuklu (ml/2000hücre) platelerde %70-80 oranında yüzeyi kaplar hale geldiklerinde, D-valinin farklı konsantrasyonları (10,12.5,15,17.5,20 mM) ile 24 saat süre ile inkübe edildi. Hücrelerin canlılığı MTT (3- [4,5- dimethylthiazol- 2- yl]- 2,5- diphenyltetrazoliumbromide) yöntemi ile değerlendirildi. Kısaca, kültür vasatı 1 mg/ml MTT (Sigma) içeren SF vasatı ile değiştirilerek 37 C de 30 dk süre ile inkübe edildi. Daha sonra MTT solüsyonu dökülüp, hücrelerin üzerine DMSO (Sigma) konuldu. Renkteki değişim kolorometrik bir okuyucu ile (spektrofotometre) 550 nm'de okundu. D-valin in en uygun inhibe edici dozları tespit edildi. İnvivo Deneysel Çalışma: 20 (yirmi) adet yetişkin Yeni Zellanda beyaz tavşanı (2 ila 3,4 kg) randomize 4 gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup serum fizyolojik (SF) uygulanan grup, üçüncü grup lokal steroid (Deksametazon 2 mg) uygulanan grup, dördüncü grup D-Valin uygulanan grup olmak üzere, her grupta 5 tavşan yer aldı. Tüm hayvanlara standart cerrahi prosedür uygulanarak trakeal stenoz indüklendi. 15. günde kontrol grubunda bulunan hayvanlar aşırı doz pentobarbital ile sakrifiye edildi, trakeal stenoz oluştuğu histopatolojik olarak gösterildi. Takip eden günlerde diğer gruplarda da aynı cerrahi yöntem uygulanarak cerrahi sırasında ikinci gruba serum fizyolojik, üçüncü gruba deksametazon(2 mg/0,5 ml), dördüncü gruba Dvalin (20 mM/0,5 ml) tek seferde uygulandı. 15. günün sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek trakeaları histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: V İnvitro Deneysel Çalışma: Epitel ve bağ doku kültürlerinde SF ve 5 farklı Dvalin konsantrasyonu arasında anlamlı fark bulunmadı. 20 mM konsantrasyonda epitel ve bağ doku kültürleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. İnvivo Deneysel Çalışma: Kontrol grubu tavşanlarda submukozal kalınlık literatürün aksine diğer gruplardan daha az görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004, p=0,006, p=0,022). SF, deksametazon ve D-valin grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Fibrozis oranlarına bakıldığında kontrol grubu ile SF uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; ancak kontrol grubunda fibrozis oranı daha düşüktü (p=0,001). Kontrol grubu ile diğer iki grup arasında ve SF, deksametazon ve D-valin gruplarının kendi aralarında karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Literatür incelendiğinde trakeal stenozda D-valin etkisi üzerine bir çalışmaya rastlanmadı. Dolayısıyla çalışmamız bu konuda ilk olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca trakeal stenoz üzerine hem invitro hem invivo çalışılması nedeniyle de önem arz etmektedir. D-valin in fibrozis üzerine baskılayıcı etkisi bilinmektedir. Ancak invitro koşullarda fibroblastları baskıladığı konsantrasyonlarda epitel dokuyu da etkilediği görüldü. İnvivo koşullarda ise göreceli olarak fibrozisi etkilediği izlendi, ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. İnvitro koşullarda daha fazla konsantrasyon denenmesi, invivo koşullarda ise daha fazla hayvan sayısı ve çeşitli hayvanlarla deneyin tekrarlanması yol gösterici olacaktır.
Primer tavşan böbrek hücre kültürünün krioprezervasyonu
Bu çalışma primer tavşan böbrek hücre kültürünün gelişmesiyle ilgili faktörlerin araştırılması ve hücrelerin krioprezervasyonunun optimizasyonu için yapılmıştır. Hücrelerin üremeleri ile ilgili faktörler (Na+, K+, O,, C02, H+, pH, hücrelerin canlılık oranı ve hücre sayısı) değerlendirildiğinde primer tavşan böbrek hücre kültürünün devam ettirilmesi için %10 dana serumlu Hanks besiyerinin uygun olduğu görülmüştür. Hücrelerin krioprezervasyonu için en iyi metodun hücrelerin Hanks besiyeri ve fetal dana serumundan (1:1) oluşan %10 DMSO'lu dondurma solüsyonunda +4°C'de 30 dakika, sonra styrofoam kutu içinde 20°C'de 1 saat ve -70°C'de 1 gece tutulduğu ve sıvı azotta 40 gün bekletilen metod olduğu tespit edilmiştir. Bu metodla hücrelerin %84 oranında canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Primer tavşan böbrek hücre kültürü, Krioprezervasyon, Hanks besiyeri, Na+, K+, 02, C02, H+
Tavşan gözlerinde farklı doz ve sürelerde topikal olarak uygulanan Mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile yol açtığı histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Topikal damla formunda farklı doz ve sürede uygulanan mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile siliyer cisim ve korneada meydana getirdiği histopatolojik değişiklikleri değerlendirmek.Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 6 aylık, 35 adet albino tavşan kullanıldı. Tavşanlar her biri 5 tavşan 10 gözden oluşan 7 gruba ayrıldı. 0. grup kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra diğer gruplar uzun ve kısa dönem olarak iki gruba ayrıldı. İlk 3 gruba sırası ile 0,2, 0,4, 0,8 mg/ml mitomisin C olmak üzere 6 kür, 4, 5 ve 6 gruplara ise yine sırası ile aynı dozları 12 kür topikal damla formunda mitomisin C uygulandı. Kontrol grubuna serum fizyolojik damlatıldı. Tavşanların göz içi basıncı aylık olarak tonopen XL ile ölçüldü. İlaç uygulamaları tamamlandıktan sonra intrakardiyak ketamin ile ötenazi uygulanan tavşanların gözleri enüklee edildi ve histopatolojik incelemeler için hazırlandı.Bulgular: Yüksek doz ve uzun süre uygulanan grupta (grup6) diğer gruplara göre daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda göz içi basınç düşüklüğü tespit edildi (p<0,001). Mitomisin C kullanılan gruplarda ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile yapılan incelemelerde kullanılan doz ve süre ile ilişkili olarak tüm gruplarda siliyer cisimde, kornea epiteli ve endotelinde farlı derecelerde histopatolojik değişiklikler tespit edildi.Tartışma: Topikal damla formunda uygulanan mitomisin C doz ve süre ile ilgili olarak kornea ve siliyer cisime toksik etkiler göstermekte ve göz içi basıncını düşürmektedir. Toksik etki miktarı doz ve süre ile ilişkili olmakla birlikte doz artışından daha fazla etkilenmektedir. Çalışmamız topikal mitomisin C kullanımında olası yan etkileri önlemek için en etkin ve en az toksik dozun belirlenmesinde konusunda fayda sağlayacaktır.Anahtar sözcük: Topikal mitomisin C, siliyer cisim, kornea, göz içi basıncı, toksisite
Tek doz intravenöz zoledronik asit uygulamasının mandibuler kırık iyileşmesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı sistemik olarak uygulanan zoledronik asit uygulamasının mandibular kırık iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmaktı.Çalışmada 36 adet, iskeletsel gelişimini tamamlamış, erkek, beyaz, Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Hayvanlar rastgele iki gruba ayrıldı. Hayvanların mandibula kemiklerine tek taraflı kemik kesisi yapılarak deneysel mandibular korpus kırığı oluşturuldu. Kırık kemik segmentleri repoze edilip, miniplak ve minividalar ile tespit edildi. Deney grubundaki hayvanlara cerrahi operasyon sırasında intravenöz olarak, tek doz, 0,1 mg/kg zoledronik asit uygulandı. Kontrol grubundaki hayvanlara, cerrahi operasyon sırasında sadece serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Tüm hayvanlar operasyondan sonraki 21. günde sakrifiye edildi ve mandibula kemikleri çıkartıldı. Kırık iyileşmesinin değerlendirilmesi için mandibula kemiklerinde; dijital radyodensitometrik ölçümler, üç noktalı bükme testi, histolojik ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Biyomekanik testler sonucunda, zoledronik asit uygulamasının iyileşen kemiğin mekanik özelliklerini arttırdığı gözlendi. Bu sonuçlar; radyolojik, histolojik ve histomorfometrik bulgular ile desteklendi.Bu çalışmanın sonuçları, sistemik zoledronik asit uygulamasının mandibula kırıklarında kemik iyileşmesini hızlandırdığını ve geliştirdiğini gösterdi.