Temel haklar
68 theses under this subject heading
03.10.2001 tarihli Anayasa değişikliklerinin temel hak ve hürriyetler üzerine etkileri
ÖZET Anayasalar, bir. devletin temel yapısını, organlarını, organların birbirleri ile olan ilişkilerini ortaya koyan belgeler olmalarının yanı sıra, kişilerin, doğumla kazandıkları hak ve hürriyetleri tanıyan ve koruma altına alan üstün hukuk belgeleridir. Asli kurucu iktidar sahiplerinin istekleri doğrultusunda şekillenen Anayasalar, hayat buldukları dönemin izlerini taşırlar. Dönemin baskın şartları, anayasaların gelecekle olan bağlarım kopartmalarına ve insan ihtiyaçlarının demokratik toplumlarda olduğundan daha düşük nitelikte karşılanması sonucunu doğurmaktadır. Toplum, gelişen sosyal, ekonomik, siyasal ve teknolojik belirleyiciler sayesinde, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan hemcinslerinin sahip olduğu hak ve hürriyetlerden haberdar olmaktadırlar. Zamanla, insanlar, söz konusu hak ve hürriyetlerin korumasından kendilerinin de faydalanması gerektiği yönündeki isteklerini siyasi iktidara çeşitli vasıtalarla iletmişlerdir. Gelişen ve değişen ihtiyaçların yönlendirdiği bu istekler karşısında kayıtsız kalamayan siyasi iktidarlar, gündemlerine zaman zaman anayasa değişikliklerini almışlardır. 1982 Anayasası da bu gelişmelerden payına düşeni almıştır. 1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği günden bugüne toplumun bir çok kesiminin ağır eleştirilerine hedef olmuştur. Buna bağlı olarak anayasa değişiklikleri ülke gündeminden hiç düşmemiştir. 1982 Anayasasmda 2001 değişikliklerine gelinceye kadar 1987, 1993, 1995 ve 1999 yıllarında olmak üzere toplam beş değişiklik yapılmıştır. Altmcı değişiklik olan 2001 değişiklikleri, şimdiye kadar yapılan değişikliklerin en kapsamlısıdır. Anayasanın muhtelif maddelerini kapsayacak toplam 35 maddede değişiklik yapılmıştır. Bu çalışmamızda, 2001 Anayasa değişikliklerinin, temel hak ve hürriyetlere bakan yönü incelenmiştir. 2001 Anayasa değişiklikleri ile, Anayasanın ikinci kısmmda düzenlenen, " genel esaslar", "kişinin haklan ve ödevleri", "sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler" ile "siyasi haklar ve ödevler" başlığı altında düzenlenen hak ve hürriyetlerin bazılarında değişikliğe gidilmiştir. 2001 değişiklikleri ile, Anayasanın, başlangıç kısmında, 13, 14, 19, 20, 21, 22, 23, 26, 28, 31, 33, 34, 36, 38, 40, 41, 46, 49, 51, 55, 65, 66, 67, 69 ve 74. maddeleri çeşitli şekillerde değişikliğe uğramıştır. Söz konusu değişiklikler, temel hak ve hürriyetler açısından ne gibi farklılıklar getirdiği inceleme konusu yapılmıştır.
İslam Hukukunda hak ve sorumluluk ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, İslam hukukunda hak ve sorumluluk ilişkilerini; özel nitelikli kamu hakları, genel nitelikli kamu hakları ve hukuka aykırı fiilden doğan sorumluluk çerçevesinde ele almaktır.Tezin araştırma aşamasında, hak ve sorumluluk kavramlarının öncelikle Kuran ve Sünnet'teki yeri tespit edilmeye çalışılmıştır. İslam hukuku eserlerinden kavramlar ve aralarındaki ilişkiyi ele alan bölümler taranmıştır. Yapılan araştırma sonucunda elde edilen bulgular doğrultusunda, hakkın kaynakları, ilkeleri, sorumlulukla ilişkisinin önemi açısından Allah ve kul hakkı ayırımı işlenmiştir. Sorumluluğun tanımı, kaynakları ve kusura dayanan sorumluluğun unsurları ortaya konmuştur. Daha sonra kişisel kamu hakları, sosyal ve ekonomik haklar, siyasal haklar bağlamında hak ve sorumluluk ilişkisi üzerinde durulmuştur.Hak ve sorumlulukların içinde yaşanan sosyal ve ekonomik ortamlar ile kişinin içinde bulunduğu şartlardan etkilenerek genişleyip daralabildiği kanaatine ulaşılmıştır. Hakların kullanılmasında iyi niyetin esas alınması gerektiği ve hakların kötüye kullanılmasının İslam hukukunda sorumluluğu gerektirdiği için korunmadığı görülmüştür.İslam hukukunun kişinin kendi lehine doğan haklardan önce kendi aleyhine olarak başkası lehine doğan hakları öncelediği, bunun tabii sonucu olarak sorumluluğu önceleyen hukuk sistemleri arasında yer aldığı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İslam Hukuku, Hak, Sorumluluk, Hukuka Aykırı Fiilden Doğan Sorumluluk, Kamu Hakları.
İslam Ceza Hukukunda irtidat ve temel insan hakları bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma İslâm ceza hukukunda yer alan ve İslâm dininden çıkan kişilere tatbik edilen irtidad cezasını ve bu cezanın inanç özgürlüğü ile nasıl bir ilişkisi olduğunu içermektedir. Dört bölümden oluşan çalışmanın giriş/birinci bölümünde İslâm hukukundaki "suç" ve "ceza" kavramları üzerinde durduk. Bu bağlamda suç ve ceza kavramlarının tanımları, özellikleri ve suça uygulanacak cezanın oran ve şeklinin neye göre değişeceği gibi bazı teknik ayrıntılara yer verdik. İkinci bölümde din değiştirmenin hangi koşul ve şartlarda suç telakki edildiğini ele aldık. Ayrıca kişinin kâfir olmasını gerektirecek söz ya da eylemlere, inanç değiştiren kişide aranan özelliklere, din değiştirmenin suç olduğuna ilişkin getirilen delillere ve bu delillerin genel olarak değerlendirilmesine yer verdik. Üçüncü bölümde ridde suçuna uygulanan ve klasik fıkıh kitaplarında yer alan idam cezası ve bu konudaki görüş farklılıklarına yer verdik. İdam cezası yanında bu cezaya tâbi olarak takdir edilen mürtedin mirası, malî tasarrufları ve evliliği gibi konulardaki diğer yaptırımları da ele aldık. Dördüncü bölümde ise ridde cezası ile inanç özgürlüğü arasında nasıl bir ilişki olduğunu değerlendirdik. Her ne kadar cezanın hangi suç için takdir edildiği ile ilgili farklı görüşler söylenmiş olsa da bu çalışma sonunda irtidad cezasının bizatihi kalpte olan inancın değiştirilmesinden ziyade devlet rejiminin ve ideolojisinin kendisi üzerine oturtulduğu, bir bakıma vatandaşlık/kimlik bağı kabul edilen inancın değiştirilmesine takdir edilmiş bir ceza olduğu kanaatine hâsıl olduk. Beşerî sistemlerde "vatan hainliği" şeklinde tanımlanan rejime ve devlet ideolojisine karşı gelme suçuyla aynı olan bu cezanın vicdanda cereyan inanç üzerinde bir yaptırımın olmaması nedeniyle inanç özgürlüğünü kısıtlayan bir yönü bulunmamaktadır. Anahtar Sözcükler: İrtidad, suç, ceza, inanç, özgürlük
Türk Ceza Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza Muhakemesi Hukukunun amacı maddi gerçeğe ulaşmaktır. Bu amaca ulaşabilmek, yargılamanın sağlıklı yürütebilmesini ve delillerin korunmasını sağlayabilmek için temel hak ve özgürlüklere müdahale gerekebilmektedir. Ancak bu müdahale yetkililere sınırsız bir hak sağlamamakta, hem uluslararası hukuktan hem de iç hukuktan kaynaklı bazı sınırlar içerisinde insan haysiyeti ve onuruna aykırı olmayacak şekilde yerine getirilmelidir. Çalışmamızda öncelikle kişi hak ve özgürlüklerinin neler olduğu uluslararası ve ulusal mevzuat kapsamında değerlendirilmiş ve hukuk devletinin hangi koşullar altında sorumluluk altında olduğu belirtilmiştir. Daha sonrasında ise ulusal mevzuattaki koruma tedbirlerinin kanuni şartları ve bunlara uyulmaması hâlinde oluşabilecek tazminat sebepleri belirtilerek ulusal ve uluslararası hukukta bu konuda verilmiş yargı kararları değerlendirilmiştir. Tüm bunlar ışığında çalışmamızın son kısmında temel hak ve özgürlüklerin asgari ihlali için devlet adına adli yetki kullanan kamu görevlilerinin gereken dikkat ve özeni göstermelerinin hayati önem taşıdığı, aksi takdirde cezai ve tazminat sorumluluklarının gündeme geleceği vurgulanmıştır.
Mekânın üretimi, kentsel haklar ve mekânın paylaşımı: Sivil haklar hareketi üzerine bir inceleme
Günümüzde kentler kapitalist sermayenin temel dinamiklerinin şekillendirdiği mekânlar haline gelmiştir. Kapitalist sermayenin temel dayanağı ise sermaye birikimdir. Üretim ve tüketimin artmasına koşut olarak varlığını daha geniş alanlara yayan sermaye birikiminin büyük oranda kendini var ettiği mekânlar olan kentler, metaların üretildiği alanlar olmanın ötesinde kendileri de bir meta haline gelmişlerdir. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve artan rekabet ile birlikte sermaye mekândaki mesafe engeli olabildiğince hızlı bir şekilde aşmak durumunda kalmıştır. Bu nedenle kapitalist üretim tarzı mekân üzerinde yayılmayı gerçekleştirebilmek için kentsel mekânda uygun düzenlemelere ihtiyaç duymuştur. Kent merkezleri arasındaki kesintisiz ulaşım sistemlerinin kurulması bu düzenlemelerin başında gelmektedir. Bu bağlamda kent mekânında kapitalist ideolojinin üretiminde önemli bir paya sahip olan unsurlardan biri başta otomobil olmak üzere motorlu taşıtlardır. Otomobil, temel işlevi olan ulaşım aracı olmaktan öte zamanla stilistik bir objeye dönüşmesinin yanı sıra gerek kendisine ayrılan devasa bütçelerle gerekse kentin kurulmasında merkezi öneme yerleşmesiyle, kapitalizm-kent ilişkisini anlamada kilit bir noktaya yerleşmektedir. Bu çalışmanın temel amacı da kapitalist sermayenin kentsel mekânı dizayn etme biçimini tartışmak, otomobilin kent mekânın kapitalist inşasındaki rolünü ortaya koymak ve otomobil merkezli kent tasarımına karşı kent mekânının adil paylaşımını talep eden Critical Mass Hareketi'nin, kent ve kentli hakları bağlamında dönüştürücü bir kentsel-toplumsal hareket olarak okunmasıdır. Buna bağlı olarak da araştırmanın sorunsalının somutlanabileceği alan olarak Türkiye'de Critical Mass eylemlerinin düzenli olarak gerçekleştiği şehirlerden birisi olan İzmir ili seçilmiştir. Critical Mass eylemlerinin kent hakkı ve mekânın adil paylaşımı bağlamında gerçekleştirdiği dönüşümlerin saptanabilmesi için nitel araştırma yöntem ve tekniklerinden derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Bu araştırma sonucunda, CM eylemlerine katılan bisiklet kullanıcılarının kent hakkı kavramı üzerinden bu hareketi bir kent hakkı mücadelesi olarak değerlendirip değerlendirmedikleri sorgulanmıştır. Çalışmaya yansıyan veriler ışığında çalışmanın temel savı kentlerin motorlu taşıtlar merkezli dizayn edildiği, Critical Mass hareketinin de bu duruma çeşitli direniş mekanizmalarıyla itiraz ederek kent hakkını ve kentin adil paylaşımını talep eden bir yeni sosyal hareket olduğudur.
Anayasa Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvuruların kabul edilebilirlik bakımından incelenmesi
Bu çalışmada, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğiyle Türk Anayasa Hukuku'na giren bireysel başvuru kurumu genel olarak tanıtılmış, kabul edilebilirlik kriterleri detaylıca incelenmiş ve doktrindeki görüşler etraflıca ele alınmıştır. Ayrıca Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvurular konusunda 2018 tarihinde verdiği bazı kararlar da incelenmiştir. Çalışmanın pozitif temellerini, anayasanın ilgili maddeleri, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü oluşturmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde bireysel başvuru kavramına, bireysel başvurunun işlevlerine, karşılaştırmalı hukukta bireysel başvuru kurumuna, başvuru usulüne, başvurunun Anayasa Mahkemesi'nce incelenmesine ve bireysel başvuruda verilebilecek kararlara değinilmiştir. İkinci bölümde usul bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan başvurunun süresine, Anayasa Mahkemesi'nin kişi, zaman ve konu bakımından yetkisine ve başvuru yolarının tüketilmesi hususlarına ve son bölümde de bireysel başvurunun esas bakımından kabul edilebilirlik şartlarından olan, açıkça dayanaktan yoksunluk, önemli bir zararın bulunmaması, başvurunun anayasal açıdan önem taşımaması ve başvuru hakkının kötüye kullanılması hususları incelenmiştir.
Mükellef hakları ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı, AİHS'nde sayılmış ve Anayasada da teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin, kamunun eylem, işlem ya da ihmali sebebiyle ihlal edildiğini iddia eden mükelleflerin başvurabilecekleri 6216 sayılı Kanunla kabul edilen ve 23/09/2012 tarihinden itibaren uygulanan bir hak arama yoludur. Bu yolun kullanılabilmesi için mükelleflerin, yargı yolu gibi idari ve hukuki hak arama yollarını tüketmiş ve bu mercilerden alınan kararların hak ihlali iddialarını karşılamaması gerekmektedir. Bu nedenle AYM'ne bireysel başvuru yolu istisnai ve ikincil bir yoldur. Bu çalışmanın amacı, vergi konulu başvuruların haklar, müdahale iddiaları, sonuç ve giderim yolları yönünden incelenerek ortaya çıkması muhtemel ihtilafların AYM'ne intikal ettirilmeden idari ve yargısal çözüm yollarında giderilebilmesine ışık tutmaktır. Bu doğrultuda çalışmada birinci bölümünde temel hak ve özgürlükler açısından mükellef hakları incelenmiştir. İkinci bölümde vergi uyuşmazlıklarının nedenleri ve vergi uyuşmazlıklarının çözümünde mükellef haklarının korunması yolları irdelenmiştir. Üçüncü bölümde mükellef hak ve özgürlüklerinin bireysel başvuru yoluyla korunmasına ilişkin kararların değerlendirilmesi yapılmıştır. 2012 - 2019 yılları arasında yapılan vergi konulu 122 bireysel başvuru, durum çalışması yöntemine uygun olarak doküman incelemesi ve içerik analizi ile değerlendirilmiştir. İkinci ve üçüncü bölümde 122 karardan içtihat oluşturmuş ya da oluşturabilecek olanlar nitel olarak ayrıntılı bir şekilde irdelenmiştir. Ayrıca tüm kararlar frekans analizleri ile nicel olarak analiz edilmiştir. AYM'ne bireysel başvuru her ne kadar AİHM'ne giden başvuru sayısının azalmasını sağlamışsa da, vergi konulu uyuşmazlıkların çözümünde; vergi mevzuatının sadeleştirilmesi, vergi düzenlemelerinin esaslı noktalarının kanuna dayandırılması, mevzuat hükümleri arasındaki çelişkilerin giderilmesi, vergi idaresinin mükellef haklarını gözetmesi, yargı organlarının iş yükünün hafifletilmesi gibi yapılacak düzenlemeler sürecin etkinleşmesini sağlayacaktır.
Ceza muhakemesinde koruma tedbiri olarak gözaltı
Kişi temel hak ve hürriyetleri Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlere ilişkin müdahalelerin istisnai, kanunla, sınırlı sebeplere bağlı olarak ve belirli usullerle yapılabileceği düzenlenmiştir. Suça ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini belirleyen ceza muhakemesi işlemleri, bir yandan kişi ve toplumun haklarını korurken bir taraftan da bu haklarla, suça ilişkin maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli tedbirleri düzenlemiştir. Bu tedbirlerden biri olan gözaltı tedbiri de bir koruma tedbiri olarak kanunla düzenlenmiş olup; bir taraftan kişi hak ve hürriyetlerini sınırlarken, bir taraftan da devlete, keyfi işlemlerden korumak için bu sınırlamalara ilişkin yükümlülükler getirilmiştir. Devletin bu yükümlülüklere uyması hukuk devletinin bir gereği olduğu gibi; ihlali halinde de tazminat gibi bir takım denetim ve telafi yolları kanunlarla düzenlenmiştir.
Türk hukukunda sosyal ağ sağlayıcıların denetimi
İnternetin dünya genelinde hızla yaygınlaşması ile bu mecralara özgü hukuka aykırılıklarda da artış yaşanmaktadır. Devletler, söz konusu ihlalleri önleyebilmek adına hukuki düzenlemelere başvurmaktadır. Bu kapsamda sosyal ağ sağlayıcılar, denetim faaliyetlerinin önemli aktörlerini oluşturmaktadır. Tez kapsamında sosyal ağ sağlayıcıların denetiminin üç farklı boyutu ele alınmıştır. Sosyal ağlarda yer alan ticari reklamların tüketicinin korunması mevzuatına uygun olarak yayınlaması hususu, tez kapsamında ilk olarak ele alınan denetim kolu olmuştur. Denetimin etkin şekilde gerçekleştirilebilmesi açısından mevzuatta uyum sağlanmasına ve yeniliklere ihtiyaç olduğu kanaatine varılarak, sosyal ağ sağlayıcılara mahsus bir düzenleme ile karmaşanın önlenebileceği yorumu getirilmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların, faaliyet gösterdikleri ülke dolayısıyla elde etmiş olduğu kazançların vergilendirilmesi hususu ise bir diğer boyut olarak incelenmiştir. Sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesinin gerekliliği araştırılarak, bu hususta karşılaşılan engeller ele alınmıştır. Dünyada dijital ekonomi faaliyetleri içerisinde ele alınan sosyal ağ sağlayıcıların vergilendirilmesi hususunda kaydedilen gelişmeler, önerilen araç ve yöntemler araştırılarak Türkiye'deki hukuki durum değerlendirilmiştir. Etkin bir vergilendirme sağlayabilmek için uluslararası iş birliğinin sağlanmasının önemi vurgulanmıştır. Son olarak ise kullanıcılar tarafından yayınlanan içeriklerin, hukuka uygunluğunun sağlanması noktasında sosyal ağ sağlayıcıların sorumlulukları ve bu kapsamda uygulanan denetim faaliyetleri araştırılmıştır. İnternet ortamının düzenlenmesine ilişkin Avrupa Konseyi tavsiye kararları ve deklarasyonları ile AB hukuku incelenmiş, Türk hukukundaki durum değerlendirilmiştir. Türkiye'nin sosyal ağ sağlayıcıların faaliyetlerini denetleyebilmek adına kaydettiği gelişmelerin, olumlu neticeler doğuracağı, bunun için yaptırımlar konusunda icraya geçilerek yükümlülüklerin etkin şekilde yerine getirilmesinin sağlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Denetim faaliyetleri kapsamında ise temel hak ve hürriyetler arasında dengenin kurulması, uygulayıcıların ölçülülük ve elverişlilik ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi hususlarının hukukun üstünlüğünün sağlanması adına elzem olduğu hususu vurgulanmıştır.
Türkiye'de temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ve durdurulması rejimi
Yüksek lisans tez konusu olarak "Türkiye'de Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlandırılması ve Durdurulması Rejimi" konusunun seçilmiş olmasının temel amacı, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ve durdurulması konusuyla ilgili olarak gerek doktrindeki farklı yaklaşımlar gerekse de ilgili anayasal ve yasal hükümler bağlamında inceleme yapmaktır. Temel hak ve özgürlükler anayasa kapsamında teminat altına alınan ve devlet eliyle kolay bir şekilde kaldırılamayan hak ve özgürlüklerdir. Sınırsız özgürlük anarşi doğuracağı için bir toplumda hiçbir zaman sınırsız özgürlük söz konusu değildir. Bu itibarla özgürlüklerin var olabilmesi, sınırlarının belirlenmesine, kullanılma yöntemlerinin gösterilmesine, detaylı kurallarla çerçevelenmesine, yani düzenleme altına alınmalarına bağlıdır. 1982 Anayasasının 13. maddesine göre kanunla sınırlama yapılması, temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaması ve yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak sınırlama yapılması temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin anayasal koşulları oluşturmaktadır. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejimini düzenleyen Anayasanın 13. maddesinin ilk cümlesinde temel hak ve hürriyetlerin sınırlama şartlarına yer verilmiş, ancak ikinci cümlesinde yer alan hükümle sınırlamanın sınırları çizilmiştir. Buna göre söz konusu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaması gerekmektedir. Anayasanın 15. ve 119. maddelerinde ise olağanüstü hal yönetimi rejiminde temel hak ve özgürlüklerin durdurulmasına açıkça işaret edilmiştir. 15. maddenin ilk fıkrasında savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlüklerin kısmen veya tamamen durdurulabileceği veya Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceği düzenlenmiştir. Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınırken; savaş hali sırasında meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşam hakkına, maddi ve manevi bütünlüğüne dokunulmayacağı, kimseye dini, duygu ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı, masumiyet ilkesinin ihlal edilmeyeceği ve suç ve cezaların geriye yürümeyeceği gibi kısıtlamalar getirilmiştir.
Negatif din özgürlüğü
Toplumun, gündelik yaşamın ve hukukun laikleşmesi ile modernleşme ve modern devlet arasında göz ardı edilemez bir bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantı mutlak bir belirleme ilişkisi olmasa da modern hukuk ve toplum düzeninin laikleşme sürecinin bir ürünü olduğunun ve söz konusu laikleşme sürecinin de Aydınlanma'nın düşünce mirasıyla bağlantılı olmasının yanında en nihayetinde kapitalist üretim biçimiyle olanaklı hale geldiği görülmektedir. Bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğü de içerik itibarıyla laik modern toplumun mümkün kıldığı bir özgürlüktür. Niteliği itibarıyla din özgürlüğünün pozitif görünümü modern anayasacılıkta neredeyse tartışmasız bir şekilde kabul görse de negatif din özgürlüğü konusu tartışmalı alanda kalmaktadır. Çalışmada negatif din özgürlüğünün tarihsel arka planı, negatif din özgürlüğüyle ilişkileri bağlamında laikleşme ve laikleşmeme tezleri ele alındıktan sonra yargı kararları da dikkate alınarak negatif din özgürlüğünün, temel bir yurttaş hakkı olarak kıymeti ve laikliğin niteliği itibarıyla talep edilebilir ve devlete pozitif yükümlülükler yükleyen bir hak olarak kabul edilip edilemeyeceği hukuk kuramı sınırları içinde tartışılmaktadır.
Türk Anayasa yapısında bireysel başvuru
Anayasamızın 2. maddesinegöre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti olmanın en önemli yükümlülüğü temel hak ve hürriyetleri vatandaşlara sağlamak kadar bu haklar için koruyu tedbirler almaktır. Türkiye Cumhuriyeti de bu yükümlülüğü gereği bireysel başvuru yolunu kendi iç hukukunda tanımış ve buna istinaden 23 Eylül 2012'den itibaren tarihinde ilk defa bireysel başvuru Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulanacaktır. Bu çalışmada ise daha önce ülkemizde uygulaması olmayan bireysel başvuru yolu tanıtılacak ve bireysel başvurunun gerek usulünde gerek esastan incelemesinde karşılaşabilecek durumlar incelenecektir. Ayrıca Türkiye'de bireysel başvurunun kabul edilmesinin arkasındaki sebeplere ve bireysel başvuru uygulamaya geçtikten sonra ülkemiz adına oluşması muhtemel olumlu ve olumsuz etkilere değinilecektir. Bu hususların yanı sıra diğer ülkelerdeki bireysel başvuru uygulamaları ile ülkemizdeki bireysel başvuru uygulamalarını karşılaştıracak ve değerlendirilecektir.Bireysel başvurunun usul ve şekli esasları ne olursa olsun, ülkemizdeki bireysel başvurunun uygulanma sebeplerinin özünde temel hak ve hürriyetlerin korunmaktan uzak olduğunun düşünülmesi vardır.Şüphesiz bireysel başvuru müessesesi uygulamada gerek demokratik bir devlet olma yönünde, gerek hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması yönünde olumlu sonuçlar doğuracaktır.AnahtarKelimeler:1.BireyselBaşvuru2.AnayasaŞikâyeti3.HukukDevletiİlkesi4.AnayasaMahkemesi5.TemelHakveÖzgürlükler
Çokkültürcülük teorisi ve ulus-devlet anlayışına etkileri
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün teorik altyapısını ve çokkültürcülük ile ulus-devlet arasındaki ilişkiyi göstermektir. Ulus-devlet dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenme biçimi haline gelmiştir. Ulus-devletin öngördüğü ideal formun aksine dünyadaki neredeyse bütün ülkeler kültürel çeşitlilik barındırmaktadır. Ulus-devletler içindeki bu çeşitlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Azınlıkların kültürü ile egemenin kültürü; bölgesel özerklik, dil hakları, siyasi temsil, eğitimde uygulanan müfredat, göç ve vatandaşlığa kabul siyaseti gibi konularda giderek daha fazla fikir ayrılığına düşmektedir. Bu sorunlara ahlaki olarak savunulabilir ve siyasi olarak uygulanabilir çareler bulmak günümüz modern ulus-devletlerinin karşısına dikilen en büyük meydan okumadır. Çokkültürcülük ise burada bahsedilen sorunlara yeni bir yaklaşım getirmektedir.Bu tez iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümüm ilk kısmında kültür kavramı açıklanmış, ikinci kısmında da çokkültürlü toplum incelenmiştir. İkinci üç kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çokkültürcülük politikası ve eleştirileri incelenmiştir. İkinci kısımda anayasal devlet ve anayasal vatandaşlık tartışılmıştır. Üçüncü ve son kısımda da çokkültürlü ulus-devletin anayasal problemleri incelenmiştir.
Irak'ta medeni ve siyasi haklar
Farklı uygarlıklar mensubu ve farklı coğrafya, siyasi, ekonomik ve sosyal rejim uyguluyor olmalarına rağmen, insan hakları meselesi tüm halk ve ülkelerin hayatını ve gelişimini etkilemektedir. İnsan hakları meselesi mahalli ve uluslararası çapta önemle izlenen ve ilgi odağı olman bir mesele haline gelmiştir. Bu ilgi insan haklarının nasıl tespit edilip düzenleneceği, uluslararası ve bölgesel pakt ve hukuk beyannamelerce güvence altına alınmasına vurgu yapma şekillerini almıştır. Aynı zamanda insan hakları, uyguladığı farklı siyasi rejim ve görüşüne rağmen tüm ülkelerin önemle ilgilendiği bir konu haline gelmiş ve bunu ulusal anayasalarında kararlaştırmışlardır. Anayasaların insan haklarını ele alış ve çözüme kavuşturma tarzı anayasanın koyulduğu dönemde yaşanan siyasi, iktisadi ve sosyal şartlara ve inanıyor olduğu ideoloji ve fikri görüşe göre farklılık arz eder. Medeni ve siyasi haklar dünya çapında bulunan anayasaların kararlaştırdığı temel haklardandır. Kararlaştırılan bu hakların kapsamı uygulanan siyasi rejimin demokrat veya otoriter olma oranına göre, genişler veya daralır. Bu hakların varlığının gerekliliği ve önemi bunların insanın şahsı ve özel hayatındaki yerine göre tecelli eder, aynı zamanda bu haklar insanlara siyasi hayata katılma ve halk egemenliğini belirtmeye de zemin sağlar.Ülkeler anayasalarına sadece medeni ve siyasi haklarla ilgili hükümler koymakla yetinmeyip, aynı zamanda insanların bu hakları kullanmalarını tekeffül eden güvenceler kararlaştırmış ve yapılabildiği kadar bu hakların çiğnenmesine engel olacak garantiler koymaya çalışmıştır. Bu güvence ve garantiler, ihlale uğrayan ve yasal olmayan bir şekilde selp olunan hakların hak sahiplerine geri dönmesine yardımcı olacak kurumlar ve tedbirler halini alabilir. Ancak medeni ve siyasi hakların kararlaştırılmış olması, uluslar arası antlaşmalar ve anayasalarca tekeffül ve güvence altına alınmış olması, bu hakların sınırsız ve takyitsiz olarak ıtlak edilmiş olması anlamına gelmez. Haklar düzenleyici bir otorite çerçevesinde olmadan sınırsız ve takyitsiz kullanılacağı anlamına gelmez, aksi takdirde bunun sonucu kesinlikle kaos olur. Bunun için uluslararası antlaşmalar ve anayasalar medeni ve siyasi hakların kullanılmasını (bunları takyit etmek yoluyla sınır ve kapsamlarını çizmek) düzenlemeye özen göstermiştir. Ancak bu takyitler çok dar oranda olmalı ve çok gerekli haller sınırlı olmalıdır. Takyitler uygulanırken tüm anayasal haklar ve kararlaştırılmış bulunan hukuki tedbirler göz önünde bulundurulmalıdır. Burada işaret edilmesi gereken bir nokta şudur ki, medeni ve siyasi hakları kaydetme hususundaki gelişme bilimsel alanda özellikle üçüncü dünya ülkelerinde kendisinden beklenen hissedilir derecede somut gelişme kaydedememiştir. İnsanın medeni ve siyasi haklarının ihlali ve bu haklara yapılan çok tehlikeli saldırılar ve bunun sonucu olarak meydana gelen siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel istikrarsızlık gibi olumsuz etkiler izlenmiştir.Yukarıdaki sebeplerden medeni ve siyasi hakların öneminden dolayı, söz konusu haklar siyaset ve hukuk araştırmacıların inceleme ve ilgili alanı olmuştur. Bu hakların öneminden dolayı biz de Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar tez konusu olarak seçmiş bulunuyoruz. Çalışmamız, anayasalarda medeni ve siyasi hakları düzenleyen hükümleri incelemeyi de kapsamıştır. Bu husus büyük önem arz eder, çünkü anayasalar ve kanunlar Irak'ta medeni ve siyasi hakların gelişme aşamalarını inceleme alanında önemli bir adımdır. Tez konumuz olan Irak'ta Medeni ve Siyasi Haklar aşağıdaki şekilde ele almayı uygun gördük:Birinci Bölüm: Bu bölümde (genel olarak medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır, medeni ve siyasi hakların tarihsel gelişimi, anlamları, genel olarak hak kavramı, medeni ve siyasi hakların türleri ve bu hakların sınırlanması ve kötüye kullanma yasağı konuları ve daha sonra uluslararası antlaşmalara göre bu hakların durumu incelenmiştir.İkinci Bölüm: Bu bölümde (Irak anayasalarında medeni ve siyasi haklar) ele alınmıştır. Bu bölüm üç alt bölüme ayrılmıştır. Birinci alt bölüm 1925 anayasasında medeni ve siyasi hakların durumunu incelemeye tahsis edilmiştir. Bu bölümde, medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. İkinci alt bölümde 1970 anayasası ele alınmıştır, bu bölümde medeni ve siyasi hakların türleri, güvenceleri ve takyitleri incelenmiştir. Üçüncü alt bölüm ise, 2005 tarihli Irak yeni anayasasına tahsis edilmiştir. Bu bölümde söz konusu anayasada medeni ve siyasi hakların türleri, bu hakların güvenceleri ve takyitleri ele alınmıştır.Çalışmamız, yapılan incelemeler sonunda elde edilen önemli neticeleri kapsayan bir sonuçla sona ermiştir.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa2.Haklar3.Irak4.Güvence ve Sınırlama5.Demokrasi
Olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması
Temel hak ve hürriyetler hiç şüphesiz insanlığın başlangıcından itibaren tartışıla gelen bir konudur. Ancak bu tartışma tabii ki zamana ve zemine göre değişmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşından sonraki yıkım ve insan haklarındaki ihlâller üzerine temel haklar üzerindeki tartışmalar iyice artmıştır. Bilim dünyası da buna sessiz kalmamıştır. Son çeyrek asırda hukuk alanındaki eserlerin büyük çoğunluğu ya temel haklar üzerine olmuştur ya da bu konuyu irdeleyen bölümlere yer verilmiştir. Ülkemizde de temel hak ve hürriyetler üzerine önemli gelişmeler olmuştur. Yasal mevzuatta bu konuda iyileştirmeler yapılmıştır. Görüldüğü üzere temel hak ve hürriyetlerin güncel konu olması ve ihlâllerinin telafisi imkânsız zararlara yol açması nedeniyle, konunun bu önemi dikkate alınarak doktora tezi olarak incelenmiştir.İnceleme sırasında temel hak ve hürriyetlere ilişkin kavramlar üzerinde genel olarak bilgi verilmiştir: Buna göre temel hak ve hürriyetlerin neler olduğu, ne şekilde sınıflandırmaya tabi tutulduğu, 1982 Anayasasında temel hak ve hürriyetlere ne şekilde yer verildiği üzerinde durulmuştur. Olağanüstü hallerde bu hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlandırıldığı üzerinde de durulmuştur. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin karalarına da yer verilmiştir.Çalışmamız sırasında, ülkemizde mevcut bu konularda yayınlanmış eserler ve makaleler incelenmiştir. Ayrıca temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin olan ve olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin ilgili bölümleri de incelenmiştir. Konumuzla ilgili olan yabancı kaynakların bir kısmına da çalışmamızda yer verilmiştir. Mukayeseli hukuk açısından da inceleme yapılmıştır. Bu bağlamda, ülkemize komşu olan ve Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerden Yunanistan Anayasasının ilgili bölümleri karşılaştırılmalı olarak incelenmiştir. Aynı şekilde, gelişmekte olan bir ülke olması ve ülkemiz insanı tarafından yakından bilinmesi nedeniyle Bulgaristan Anayasasının ilgili bölümleri de incelenmiştir. Bu ülkeler yanında, bağımsızlığını yakın zamanda kazanan ülkelerin bu konulara bakış açısını görmek açısından Kazakistan ve Letonya Anayasalarına da zaman zaman yer verilmiştir. Avrupa'da da bu konulara bakışın belirlenmesi açısından örnek olmak üzere Fransa ve İtalya Anayasalarının ilgili bölümleri üzerinde de durulmuştur.Bu çalışmalar bize şunu göstermektedir: Öncelikle temel hak ve hürriyetler hemen hemen her ülkenin anayasasında yer almaktadır. Ancak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ülkelerin gelişmişliğine ve stratejik durumuna göre farklılıklar arz etmektedir. Olağanüstü hal yönetim usulü de artık anayasalarda yer almaktadır. Bazı ülkelerde bu hal, bizdeki gibi olağanüstü hal ve sıkıyönetim şeklinde iki aşamalı olarak düzenlenmiştir. Bazı ülkelerde ise bir aşamalı olarak düzenlenmiştir. Bir kısım ülkelerde de bu hususlar doğrudan kanun düzenlenmesine bırakılmıştır. Böylece olağanüstü hal yönetim usulü yasal hale getirilmiştir. Ülkemizde de temel hak ve hürriyetler, ileri seviyede ülkeler gibi düzenlenmiştir. Hatta son Anayasa değişiklikleriyle bu alanda daha da ileri seviyede düzenlemeler yapılmıştır. Olağanüstü hal yönetim usulü olarak ?sıkıyönetim? yanında ?olağanüstü hal?inde düzenlenmiş olması, temel hak ve hürriyetlerin, zorunlu olmadıkça gereğinden fazla sınırlanamaması açısından isabetli olmuştur.
Irak Anayasalarında temel hak ve özgürlüklerin gelişimi
İngiliz ordusunun Irak'a girmesi ile Osmanlı'nın hükmü; Irak'ta 1918 de son buldu. 1918 ile 1925 dönemi sırasında birçok olaylar meydana geldi. Bu olayların en önemlisi, yirminci devrimin olması ve Irak Devletinin kurulmasıdır.İngilizlerin Irak'a girmesinden sonra, yirminci devrimin bastırılması ve Birleşik bir Irak Devletinin kurulması için anlaşmaların imzalanması; Devlet Reisinin verasetle devamını şart koşmuştur. İngiltere ve Irak Krallıklarının anlaşması ile 1925 Anayasa tasarısı (Kasım 1923 ta) yazılmış oldu. 10 Temmuz 1923 tarihli kırk birinci oturumunda müzakere edilmesi için de Kurucu Meclise havale edildi ve 12 Mart 1925 de onaylandı.Ama 1925'de çıkarılan Irak Anayasasının kaynağı; Fransız insan ve vatandaş haklarının 1789'da ilan edilmesidir. Aynı şekilde mesela Mısır 1923 Anayasası gibi başka Anayasalardan da yardım almışlardır.Ama 1789 Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin 6.maddesi: Kanun önünde (haklar verilmiş olsun veya verilmesin, fark etmez) herkes birdir ve eşittir. Aynen böyle, 1925 Irak Anayasasının 6.maddesi: Irak'lılar için, (milliyet, din ve dil bakımından farklı olsalar bile) kanun önünde fark yoktur, hepsi eşittir. 1925 Irak Anayasasının 18.maddesinde: Bütün Irak'lılar; medeni ve siyasi haklardan istifadeden, aynı şekilde; mülkiyet hakkından, şahsi hürriyetlerden, din hürriyetinden, görüş açıklama hürriyetinden ve vergi kanunlarından eşit olarak faydalanırlar, hükmünü getirmiştir. Bütün bu hak ve hürriyetler, 1789 Fransız insan hakları beyannamesinden etkilenerek bunları almıştır. Ancak Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin bahsetmediği hak ve hürriyetler vardır ki, Irak Anayasası bunları yazılı hüküm olarak yürürlüğe koymuştur. Bunlardan; konut dokunulmazlığı, posta haberleşmelerinin, telgraf ve telefon haberleşmelerinin gizliliğidir.Ayrıca yargıya başvurma hakkı, şikayet hakkı ve gurupların özel okul yapma hakları da bunlardandır.Ama Irak Anayasasının hükme bağladığı genel hürriyetler, ki bunlarsan birisi, vatandaşlık hakkıdır. Irak Anayasası, Osmanlı Anayasasının 8. maddesinin 2. bendinden etkilenerek bu hakkı düzenlemiştir: ?Osmanlı tabiiyetinden olan makamı ve dini ne olursa olsun, Osmanlı sıfatını almaya ve kaybetmeye haiz olur. Herkese istisnasız Osmanlı lakabı verilir. Kanunda belirlenen durumlara göre Osmanlı unvanını alır. Aynı şekilde 1925 tarihli Irak Anayasası, 1920 tarihli Suriye Anayasası ve 1923 Mısır Anayasası da bunları almıştır.Aynı şekilde eşitlik, iktisadi ve sosyal haklardaki eşitlikler olsun veya askeri hizmetin yerine getirilmesindeki eşitlik olsun veya vazife almada, şahsi hürriyette, konut hürriyeti, mülk edinme hakkı, fikir hürriyeti, din hürriyeti olsun veya eğitim hürriyeti hakları veya öğrenme hakkı, görüşünü açıklama hürriyeti, toplanma hürriyeti, cemiyetleri teşkil etme hakkı, haberleşme hürriyeti ve onun gizliliği, tasarıları sunma hakkı ve vergileri düzenleme hakları olsun, bütün bunlar Irak Anayasasının düzenlediği ve 1789 tarihli Fransız insan hakları beyannamesinin düzenlemediği hükümlerdir.Ama 27 Temmuz 1958 de çıkarılan Irak Anayasası Irak'taki Krallık düzenini kaldırarak Cumhuriyetçi Halk düzenini kurmuştur ki Krallık Düzeni esnasında ve ellili yılların ortasındaki genel hürriyetlerin kısıtlanması ve sıkıyönetimlerinin çoğalmasından dolayı bu anayasa uygulamaya konmuştur. Bunun için Halk, Krallık sistemine karşı devrim yapmış ve 1958 de Irak yeni anayasasını çıkarmıştır. 1925 Irak Anayasası hükümden düşürülerek onun yerine 1958 Anayasası yürürlüğe konulmuş ve Irak halkı için iktisadi ve siyasi yönden, genel hak ve hürriyetler yönünden daha çok uyumlu değişikliklere tabi tutulmuştur. 1958 Anayasası, halk için demokratik bir anayasa olmuştur. Bütün Iraklılara 1958 Anayasasının 160. madde, bütün hak ve yükümlülükleri tanımıştır.1963 Yılı 8 Şubatında uygulanmakta olan siyasi nizam tamamen ortadan kaldırıldı. Bu sistemin 14 Temmuz devriminin ortaya koyduğu ilkelerden kesin olarak sapması dolayısı ile nihayet bulmuştu. Çünkü iktidar hakkının ve gelişmenin Başbakanın şahsında merkezileşmeye götürmüştür. Bu bireysel sistem; her alanda bütün genel statüyü kötüleştirmiş, bireylerin hakları ve hürriyetleri çeşitli ihlallere maruz bırakmıştı. Onun yerine, 12 Eylül 1968 anayasası geçmişti.16 Temmuz 1970 Tarihinde, Devrim Komuta Konseyi, bu anayasayı iptal eden yeni bir anayasa çıkardı. 21 Eylül 1968. 21 Eylül 1968 anayasasında, bir çok değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin en genişi, genel hak ve hürriyetler konusunda idi. Bu anayasa bir gurup hak ve hürriyetleri düzenledi. Kadın erkek eşitliği bunlardan birisidir. Din, dil ve ırk ayırımını yasak etmiştir. Irak'ta ilk defa çoğunluğu Kürtçe, Türkmence ve Süryanice konuşan azınlıklara kendi dilleri ile okullarda eğitim hakkını vermiştir. 11 Mart 1964 de Cumhurbaşkanı; Irak'ın Kürdistan bölgesinde özerk yönetim uygulanacağını ilan etmiştir.
Siyasi parti programlarında temel hak ve hürriyetler meselesi
Türkiye'de siyasi partilerin büyük oranda parti programına önem verdikleri anlaşılmaktadır. Ülkemizde programı olmayan partiden söz etmek mümkün değildir. Ancak iktidar olunması halinde veya parlamentoda muhalefette iken bile, varolan programlara bağlı kalınamadığı hatta programa aykırı pek çok uygulamaya imza atıldığı görülmektedir.Tezimizin esasını oluşturan temel hak ve özgürlüklerle ilgili siyasi partiler, programlarında birkaç genel ifadeye yer verdikten sonra, Anayasa'da yer alan temel hak ve özgürlüklerin bazılarını sayma ile yetindikleri, bazılarında da programlarda vurgulanan hak ve özgürlüklerin, ilgili partinin ideolojisinin üzerine kurduğu somut değere karşılık gelen hak ve özgürlükler olduğu ve bunların özellikle üzerinde durulduğu görülmüştür.Çalışmanın birinci bölümünde; insan haklarının kavramsal çerçevesi çizilerek, genel olarak hak, hürriyet ve insan hakkı kavramları tanımlanmıştır.İkinci bölümde; Türk Kamu Yönetiminin genel görünümü ele alınarak, yasama- yürütme-yargı ile devlet örgütlenmesinin anayasal ve yasal temelleri ana başlıkları altında açıklanmıştır.Üçüncü bölümde; çok partili dönem öncesi ve sonrası tarihi süreçte ülkemizde siyasi partilerin gelişmesi irdelenmiştir.Dördüncü bölümde siyasi parti programları ve temel hak ve özgürlüklerin siyasi parti programlarına yansıması ele alınmıştır. Çalışmanın bu bölümünde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Barış ve Demokrasi Partisi ile parlamento dışından da Saadet Partisi incelenmiştir.
İşyerinde psikolojik tacize maruz kalan işçilerin İş Hukuku kapsamında kullanabilecekleri haklar
Psikolojik taciz kavramı gelişmekte olan bir hukuk terimi olup psikolojik taciz ile ilgili uygulamada sorunlar olduğu bilinmektedir. Bu nedenle psikolojik taciz eylemleri yargıya taşınmaktadır. Açılan davalar incelendiğinde farklı mahkemelerden farklı kararların çıktığı Yargıtay'ın da istikrar kazanmış içtihatlarının olmadığı görülür. Bu durumun temel sebebi mevzuatımızda boşluk olması nedeniyle psikolojik tacizin sınırının net bir şekilde ortaya konmamış olmasıdır. Doktrinde bir işyerinde işçilere amirleri, aynı seviyedeki ya da alt seviyedeki işçiler tarafından sürekli şekilde yapılan kasıtlı kötü muameleler psikolojik taciz olarak tanımlanır. Psikolojik tacize genellikle iş yerleri, okul, hastane vb. topluluklar içinde sık sık rastlanılır. Psikolojik tacizle fail işyerlerinde belirlenen bir işçiyi kurban seçip, işçilerin işyeri huzurunu bilinçli bir şekilde ortadan kaldırır. Psikolojik taciz işçinin iç dünyasını karartan, işçileri bezdiren, aşağılayan, değersiz olmasını hissettiren davranışlardır. Psikolojik tacize uğrayan mağdur yargı yolunu tercih ederek psikolojik tacizin durdurulması, önlenmesi ve tespiti davaları ile hukuki korunma sağlayabilir. Mağdur işçi zararlarının giderilmesi için maddi, manevi tazminat davalarını açabilir. Ayrıca mağdur işçi psikolojik taciz fiili nedeniyle ayrımcılık tazminatı talep edebilir. Sözleşmeyi haklı nedenle fesheden işçi ihbar tazminatı, kötü niyet tazminatı, kıdem tazminatı isteyebilir ve şartları oluşmuşsa işe iade davası açabilir. Mağdur işçiye uygulanan psikolojik taciz süreklilik arz eden sistematik davranışlardır. Bu nedenle işyerinde görülen her kaba veya kötü davranış psikolojik taciz olarak adlandırılamaz. İşte bu noktada psikolojik taciz eyleminin ispatlanması sorunu ile karşılaşmaktayız. Genel olarak somut olay içerisinde gerçekleşen bir eylemin psikolojik taciz olup olmadığını ispatlamak tam olarak mümkün değildir. Dolayısıyla psikolojik taciz iddialarında işçinin ispat yükünü kolaylaştıran araçlardan faydalanılması gerekir. İspat kolaylığı açısından tam ispat yerine hayatın akışı, tecrübe kurallarına uyan tutarlı, illiyet bağı olan eylemler dikkate alınarak emare ispatı kabul edilerek işçi lehine yorum ilkesi yapılması gereklidir. Somut bir olayda mağdur işçi güçlü bir şekilde delil arz ederse ispat yükünü yerine getirdiği varsayılmalıdır. Psikolojik tacizle ilgili mevzuatımızdaki eksiklik olması ve uygulamada psikolojik tacize sık sık rastlanılması nedeniyle psikolojik taciz çalışmamızda ele alınmıştır. Bu çalışma ile hâkimlerin, halkın aydınlatılması ve Türk İş Hukukuna katkı sağlanması hedeflenmiştir. Psikolojik tacizde ispat konusunda eksiklik olması ve bu eksikliğin giderilmesi bu eserin ele alınmasındaki amaçlardan bir diğeridir. Bu eserle psikolojik tacizin usul ve esaslarının tespiti yapılacak olup teori ve pratik açısından hukuk camiasına katkı sağlanacaktır.
2017 anayasa değişikliği kapsamında olağanüstü hal yönetimi
Hükümetler, bazı zamanlarda kamu düzenini bozan ve devletin varlığı açısından tehlike uyandıran durumlar ile karşılaşabilmektedir. Bu durumlarda olağan hukuk kuralları düzeni yeniden sağlamak için yetersiz kalabilmekte ve bu sebeple olağanüstü hal rejimlerine başvurulabilmektedir. Olağanüstü hal, farklı ülkelerde farklı anlamlar içermesine rağmen uygulama tümünde aynıdır. Uygulama esnasında genel itibariyle rejim değişikliği yapılmakta, yürütme organının yetileri genişletilmekte, bir yandan da getirilen tedbirlerle hak ve hürriyetlerin ve özellikle denetim konusunda hukukun sınırlandırıldığı görülmektedir. Ancak tüm anayasaların ortak çerçevesinde geçicilik ve zorunluluk oldukça önem arz etmektedir. Olağanüstü halin ilan edilmesinde etkili olan mecburi sebeplerin ortadan kalkmasından sonra en kısa sürede tekrar eskisi gibi olağan sisteme geri dönülmesi ön plandadır. Türkiye'de ise birçok kez başvurulan bu yönetim şekli genellikle meydana gelen ağır şiddet eylemlerine çözüm amacıyla çıkmış ve sürekli yeni düzenlemeler yapılarak bugüne kadar gelmiştir. En son 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı "Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile birlikte, anayasa da yapılan değişiklikler sonucunda olağanüstü yönetim şekillerinde de birtakım düzenlemeler meydana getirilmiştir. ''2017 Anayasa Değişikliği Kapsamında Olağanüstü Hal Yönetimi'' başlıklı bu çalışmanın amacı; olağanüstü hal kavramının tanımının yapmakla beraber geçmişten bugüne kadar anayasalarda ne gibi farklılıklarının mevcut olduğunun, anayasa değişikliği sonucunda olağanüstü hal rejimi bağlamında meydana gelen değişikliklerin açıklaması ve yapılan yeniliklerin neler olduğunun gösterilmesidir. Ayrıca tez içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasaları açısından temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılma ölçütlerinin neler olduğu ile hem siyasi hem de yargısal açıdan denetimin nasıl yapıldığı, ilgili kanunlarla ve alınan tedbirlerle açıklanmıştır.
Assessing the contribution of the CJEU to developing the EU fundamental right to protection of personal data
The goal of the present dissertation was to investigate what is the fundamental right to protection of personal data. In the EU, this right gained prominence in the last decade especially. It was the cause of the pivotal legislative changes (i.e. GDPR) as well as the seminal decisions of the Court of Justice of the European Union (CJEU) invalidating both the EU legislative instruments and international agreements on data transfers. Judgments such as Digital Rights Ireland, Tele2 Sverige, Schrems II, Privacy International, La Quadrature du Net, as well as Opinion 1/15 have demonstrated the importance of the right to data protection. Despite the visible prominence, little consensus is found regarding its scope and limits. This research was designed in a doctrinal methodological framework. The focus of the research was to analyze the meanings of the right as provided by the CJEU and in scholarly opinions. The scholarly works analyzed include close to 150 publications, while the cases considered account for 51 judgments of the CJEU. The primary aim of close reading of this case law and sources is to provide a thorough examination of the structural aspects of the fundamental right to protection of personal data. The results support the persisting lack of consensus, but they also show that sufficient material was produced to sketch out individual characteristics of the right. Regarding the scope of the right, the prevailing approach instructs that the states discharge their positive obligations towards data protection adequately by putting in a legislative framework. Ultimately, this understanding shifts the focus of any inquiry on the adequacy of protection to an analysis of whether the provisions limiting or removing data protection safeguards are justifiable under Article 52(1) of the EU Charter of Fundamental Rights (CFREU). While the CJEU has not fully entered the unknown terrain of determining permissible limitations distinctively for Article 8 CFREU, the present dissertation analyses the most important findings in that regard thus far. Overall, the study contributes to the literature on the general CFREU doctrine on the example of the right to protection of personal data. It provides a theoretical perspective on recent developments in the data protection field suggesting it is likely to be further amplified in practice and scholarship.
Askeri yargıda disiplin mahkemeleri ve temel hak ve hürriyetleri
ÖZET Zor ve düzenli, tertipli olmayı gerektiren görev olması ve bundan dolayı gerekli olan disiplini sağlamak amacıyla ayrı olarak bir yargılama sistemine sahip olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yargı unsurlarından biri de Disiplin Mahkemeleridir. Bu mahkemeler 1961 Anayasası ile hukuk sistemimize girmiştir. 1964 yılında çıkarılan kanunla da kurulmuşlardır. Kanunda yapılan bazı değişikliklerle bu güne kadar mevcudiyetini devam ettirmiştir. Kanun, kuruluşu, yargılama usulünü ve konu olan suçları bir arada bulundurmaktadır. Kanunun son haline göre Disiplin Mahkemeleri asgari tugay seviyesinde kurulmakta ve tüm asker kişilere kanunda belirtilen sınırlar dahilinde hürriyeti bağlayıcı cezalar verebilmektedir. Kararlarına karşı net bir kanun yolunun olmaması ve teşkilatında kurulduğu komutanın hiyerarşik astı olan kıta subay veya astsubaylarından mahkeme heyetinin oluşması bu mahkemelerin bağımsızlığı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygunluğu konusunda tereddütler yaşanmasına neden olmaktadır. Askeri yargının tarihinden başlamak üzere, kanunun yapım süreci içinde, mahkemelerin kuruluşu, yargılama usulü ve disiplin mahkemesi kararlarına konu olan suçlar, amirlerin görevleri ve diğer askeri suçlar da aktarılmak suretiyle anlatılmıştır. Fiiliyatta görevine devam eden bu mahkemelerin temel hak ve hürriyetler karşısındaki durumu, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre değerlendirilmiştir. Disiplin Mahkemelerinin Mahkeme teşkilatı da oluşturulmak kaydı ile askeri hakim sınıfından olan kişilerden kurulu ve tek hakimli olarak yapılandırılması bağımsızlıkları konusundaki tereddütleri ortadan kaldıracaktır.
Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması
Toplumumuzun ve değişen dünyanın etkisiyle birlikte siyasi politikalarda hızlı bir değişiklik içerisine girmiştir. Anayasal nitelik taşıyan düzenlemeler sonucunda, Türkiye'nin yönetim sisteminde ciddi değişikliklere gidilmiştir. En önemli düzenlemeler ise 21 Ocak 2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile getirilen değişikliklerdir. Bu sebeple, olağan dönem ve olağanüstü dönemde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerinin kaldırılmasıyla Cumhurbaşkanlığı kararnameleri önem kazanmış ve temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlandırılacağı çalışmamızın konusu olmuştur. Tezimin birinci bölümünde, temel hak ve özgürlüklerin, kavramsal olarak ne anlam taşıdığı ve tarihi açıdan geçmişten günümüze nasıl önemli olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Daha sonra 1982 Anayasası'nın hukuki çerçevesi de dikkate alınarak temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınıflandırıldığı ve nasıl güvence altına alındığı incelenmiştir. İkinci bölümde ise, Cumhurbaşkanının görev, yetki ve işlemlerinin neler olduğu, olağan dönemlerde ve olağanüstü hal dönemlerinde çıkartacağı Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin unsurlarının nasıl düzenlediğini, yine Cumhurbaşkanı tarafından çıkartılan Cumhurbaşkanlığı yönetmelikleri ile diğer düzenleyici işlemlerinin farklılıkları ve benzerlikleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile olağan ve olağanüstü hal dönemlerinde temel hak ve özgürlüklerin nasıl sınırlandırıldığı, bu sınırlandırmaların Anayasa'ya ve diğer şartlarının hukuka uygunluğu açısından irdelenmiştir
Kamu sağlık personelinin mobbing karşısındaki tutumu ve hukuki haklarının bilinirlik düzeyinin ölçülmesi
Mobbing; mevcut gücün ya da pozisyonun kötüye kullanılarak; sistematik olarak psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, aşağılama, tehdit vb. şekillerde tecelli eden duygusal bir saldırıdır. Yaş, cinsiyet, ırk ayrımı olmaksızın kişiyi iş yaşamından dışlamak amacı ile kasıtlı olarak yapılır. Mobbing uygulayan kişiye "tacizci", mobbinge maruz kalan kişiye ise "mağdur" denir. Bu çalışmada kamuda görev yapan sağlık çalışanlarının "Mobbing karşısındaki tutumu ve hukuki haklarının farkındalık düzeyinin ölçülmesini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışma İstanbul il merkezinde faaliyette bulunan Sağlık Bakanlığı'na bağlı İstanbul İli Türkiye Kamu Hastaneleri Birliği Anadolu Kuzey Genel Sekreterliği Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Haslıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 98 sağlık personeli üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda elde edilen veriler, Sosyal Bilimlerin Bilimsel İstatistik Veri Analizi programı olan SPSS'e girilmiş, değerlendirilmiş ve oluşturulan tabloların yorumları yapılmıştır. Araştırmanın sonucunda çalışanların %88,8'inin mobbinge uğradığı görülmüştür. Ne var ki mobbinge uğrayan kişilerin sadece %0,04' ünün dava açmayı tercih ettiği görülmüştür.
Konut dokunulmazlığını ihlal suçu
Temel hak ve hürriyetlerden olan, konut dokunulmazlığını ihlal suçu hem uluslar arası belgelerde hem de Anayasalarda düzenlenmiş ve güvence altına alınmıştır. İç hukukumuzda konut dokunulmazlığını güvenceye bağlayan temel hüküm, 1982 Anayasasının 21. maddesinde yer almaktadır. Bu hakkın ihlalini yaptırıma bağlayan temel norm ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 116. maddesinde düzenlenmiş olan konut dokunulmazlığını ihlal suçudur.Bu maddeye göre; kişilerin konutları, işyerleri ve eklentileri koruma altına alınmıştır. Buralara hak sahibinin rızası dışında giren kimseleri kanun cezalandırmaktadır. Bu suç şikayete tabi bir suçtur. Kural olarak bu suçu işleyen kişiler hakkında soruşturma yapılabilmesi mağdurun, suçun faillerini şikayet etmesine bağlıdır.Ayrıca söz konusu suçun silâhla, kişinin kendisini tanınmayacak bir hâle koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, birden fazla kişi tarafından birlikte, var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, İşlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.Konut dokunulmazlığını ihlal suçunda korunan hukuki yarar, kişi hürriyeti başlığı altında bireyin, kendisinin ve ailesinin özel hayatıdır. Bu hürriyetin korunması adına devletlere pozitif bir yükümlülük getirilmiş, hemen hemen bütün çağdaş ceza kanunlarında bu hürriyet koruma altına alınmıştır.