Adhesions
71 theses under this subject heading
Papaverin'in aşil tendon tamiri yapılan ratlarda tendon iyileşmesi ve adezyon üzerine etkisi (Deneysel çalışma)
Tendon yaralanmaları sık görülür ve güncel tekniklere rağmen hasarlı tendonlar yavaş iyileşir ve bunun yanında sağlıklı bir tendonun yapısal bütünlüğünü ve mekanik gücünü nadiren korur. Bu durum genellikle klinik zorluklara ve hastaya, ailesine ve topluma yük olarak geri döner. Vücutta aynı zamanda en güçlü tendon olan Aşil tendon yaralanmaları en sık görülen tendon yaralanmasıdır. Papaverin vazodilatör etkili fosfodiesteraz inhibitörü bir opioid analoğu ilaçtır. Çalışmamızda 48 adet rat üzerinde sağ alt ekstremitede Aşil tendon tamiri yapılarak sistemik olarak ve lokal olarak Papaverin uygulanmıştır. 15. ve 30. günlerde alınan numunelerin yarısı için Soslowsky, Svensson ve Cook kriterleri ile histopatolojik inceleme yapılmış, diğer yarısı biyomekanik çekme testine tabi tutulmuştur. Histopatolojik olarak 15. gün erken sonuçları göz önüne alındığında gruplar arası anlamlı farklılık görülmemiştir. 30. gün geç dönem dikkate alındığında ise lokal Papaverin grubunun Hücresellik, Kartilaj oluşumu ve toplam skor bakımından kontrol grubundan anlamlı üstün bulunmuştur (p<0.05). Adezyon bakımından gruplar arası farklılık görülmemiştir. Biyomekanik analiz sonucunda kopma öncesi en yüksek kuvvet değerleri bakımından erken dönemde lokal Papaverin ve geç dönemde hem sistemik, hem lokal Papaverin grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre anlamlı üstünlük gösterilmiştir. Numunelerin maksimum gerilme ve elasitisite modülü değerlerine bakıldığında ise erken dönemde lokal Papaverin grubunda ortalama değerlerde daha iyi olmak üzere her iki grupta da anlamlı üstünlük görülürken, geç dönemde sadece lokal Papaverin grubunda anlamlı farklılık görülmüştür. Elde edilen veriler ışığında ve özellikle geç dönem histopatolojik ve biyomekanik verilerin korelasyonu göz önüne alındığında lokal olarak uygulanan Papaverin'in tendon iyileşmesine olumlu etki edeceği kanaatindeyiz.
CAD/CAM sistemi ile üretilen hibrid seramik inley ve onley restorasyonların adezyonunda farklı rezin simanların etkisinin klinik olarak karşılaştırılması
CANATAN, S. CAD/CAM Sistemi İle Üretilen Hibrit Seramik İnley ve Onley Restorasyonların Adezyonunda Farklı Rezin Simanların Etkisinin Klinik Olarak Karşılaştırılması. Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Restoratif Diş Tedavisi Programı Uzmanlık Tezi, Ankara, 2020. Bu klinik çalışmanın amacı, CAD/CAM sistemi kullanılarak hibrit seramikten üretilen inley/onley restorasyonların simantasyonunda farklı içerik ve uygulama yöntemi olan iki farklı adeziv rezin simanın klinik olarak karşılaştırılmasının incelenmesidir. Bu amaçla, Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Klinik Çalışmalar Etik Kurul onayından sonra, CEREC Omnicam (Sirona Dental, Bensheim, Almanya) sistemi kullanılarak Cerasmart (GC, Tokyo, Japonya) hibrit nanoseramik bloktan posterior vital dişlerde 70 inley/onley restorasyonu üretilmiştir. Her grup 35'er restorasyon olmak üzere rastgele iki gruba ayrılmıştır. Bir grup, self adeziv rezin siman RelyX U200 Automix (3M ESPE, Seefeld, Almanya) ile, diğer grup etch and rinse adeziv rezin siman G-Cem LinkForce (GC, Tokyo, Japonya) ile dişlere simante edilmiştir. Restorasyonlar, birbirleriyle kalibre iki hekim tarafından modifiye USPHS kriterlerine göre 6, 12 ve 18. aylarda değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 23.0 programı ile yapılmıştır. Grup içi ve gruplar arası karşılaştırmalar Ki-kare (χ2) testi ve Friedman testi kullanılarak analiz edilmiştir. Tüm restorasyonlar modifiye USPHS kriterlerine göre klinik olarak kabul edilebilir seviyede başarılı bulunmuştur. RelyX U200 Automix self adeziv rezin siman uygulanan restorasyonların ağızda kalım oranı %94.3, G-Cem LinkForce etch and rinse adeziv rezin siman uygulanan restorasyonların ağızda kalım oranı %91,4 olarak değerlendirilmiş ve her iki simanın klinik performansları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir. 18 ay sonunda, CAD/CAM sistemi kullanılarak hibrit seramikten üretilen inley/onley restorasyonların vital posterior dişlere simantasyonunda her iki siman sistemi benzer klinik performans sergilemiştir.
Farklı aktivasyon basamaklarına ilerletilen yardımcı T hücrelerinde adezyon ve migrasyon mekanizmalarının incelenmesi
Kanser ve kronik enfeksiyonlarda analog farklı T lenfosit profilleri irdelendiğinde, bu hücreler fonksiyonel ve fonksiyonu-bozulmuş nitelemesi ile iki alt-gruba ayrılabilir. T hücre reseptör (THR) sinyali ve kostimülasyon sayesinde uyarılan naif T lenfositler aktivasyon sürecine girerler. Bu tez çalışmamızda kullanılmış olan ko-kültür modelinde, THR sinyali anti-CD3 antikoru ve kostimülasyon sinyalleri monositik hücre hattı aracılığıyla sağlanarak yardımcı T lenfositlerin (Th) sürekli uyarımı sağlanmış ve fonksiyonel ve disfonksiyonel Th lenfositler elde edilmiştir. Ko-kültürdeki Th lenfositlerin aktive olduğu, çoğaldığı, farklılaştığı, efektör fonksiyonlarını kazandığı ve öncül-yorulmuş/hafıza Th lenfosit popülasyonunu oluşturduğu, ko-kültürün 0., 12., 24., 48., 72., 96., 120. ve 144. saatlerinde fenotipik, fonksiyonel, morfolojik, transkriptomik, adezyon ve migrasyon dinamikleri açısından gösterilmiştir. Ko-kültüre alınan naif CD4+ T lenfositlerin IFN-, TNF- ve IL-2 üreten efektör Th1 hücrelerine farklılaştığı ve kültürün geç dönemlerinde sitokin üretimi ve çoğalma kapasiteleri düşük ve yüzeylerinde inhibitör reseptör ifadesi artmış öncül-yorulmuş/hafıza Th1 hücrelerine dönüştüğü açıklanmıştır. Bu hücrelerin PD-1 ve CTLA-4 reseptörlerinin blokajlarıyla fonksiyonelliklerini geri kazandığı ve özellikle, anti-PD-1 blokajı altında adezyon ve migrasyon kapasitelerinin arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak geliştirilen ko-kültür modeli ile Th1 hücrelerinin kontrol noktası blokaj immünterapi yaklaşımından nasıl etkilendiği kapsamlı ve detaylı olarak değerlendirilmiştir.
Omuzun adeziv kapsülitinde trombositten zengin plazmanın etkinliği
Amaç: Adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın ağrı ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla çift kör randomize, prospektif planlanan çalışmamızda adeziv kapsülit tanılı hastalarda trombositten zengin plazmanın etkisi serum fizyolojik ile karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Ege Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine başvuran 89 adeziv kapsülit tanılı hasta değerlendirildi. 18-70 yaş aralığında, 3-9 aydır, omuzda ağrısı (VAS ile ≥40 mm şiddetinde), aktif ve pasif EHA'da karşı taraf ile karşılaştırıldığında, etkilenen tarafta en az 2 hareket düzleminde, en az % 25 kayıpla hareket kısıtlılığı olan 40 adeziv kapsülit tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş ve cinse göre önceden belirlenen randomizasyon şemasına uygun olarak 2 gruba ayrıldı. 1. grup, kendi venöz kanlarının santrifüji ile elde edilen trombosit zengin plazma uygulanan grup, 2. grup serum fizyolojik uygulanan plasebo grubudur. Tüm tedavi gruplarında enjeksiyonlar toplamda 3 kez, 2' şer hafta ara ile omuza intrartiküler alana, posterior enjeksiyon tekniği kullanılarak ve körlüğü sağlamak için aynı madde ile kaplanarak uygulandı. Tüm tedavi gruplarına enjeksiyona ek olarak, ilk 4 hafta boyunca, haftada 3 gün fizyoterapist eşliğinde, daha sonra ev egzersiz programı şeklinde olmak üzere egzersiz tedavisi verildi. Hastanın hastaneye gelmediği günlerde de egzersizlerin günde 3 kez 10'ar tekrar şeklinde evde devam edilmesi önerildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, 1. ay ve 3. ayda ağrı ve hareket kısıtlılığını değerlendirmek için primer ölçüm parametresi olarak Omuz Ağrı ve Dizabilite iİndeksi [Shoulder Pain and Disability Index (SPADI)] ile; sekonder ölçüm parametreleri olarak VAS (Visuel Analog Skala)- spontan ağrı, VAS- sağlık durumu, VAS- tedavi memnuniyeti, goniyometre ile omuz eklem hareket açıklığı ölçülmesi, kullanılan parasetamol dozu, komlikasyon ve yan etki olup olmadığı ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda; SPADI ile ağrı ve dizabilite değerlendirmesinde 1. ve 3. ayda her iki grupta da anlamlı iyileşme olmakla birlikte (p<0.05), TZP grubunda anlamlı daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). Her iki grupta da SPADI ağrı ve dizabilite alt skorlarında 1. ve 3.ay arasındaki değerlendirmelerde anlamlı iyileşme görüldü (p<0.05). SPADI totalde plasebo grubunda 1. ve 3.ay değerleri arasında fark saptanmadı . Ayrıca VAS ile spontan ağrı ve hastalığın yaşam kalitesine etkisini değerlendirmemizde de; TZP grubunda plasebo grubuna göre daha fazla iyileşme saptandı (p<0.05). EHA ölçümlerinde de 1.ve 3.ayda her iki grupta artış varken, 1.ayda aktif ER dışında diğer EHA'larda TZP grubunda daha fazla artış saptandı (p<0.05). Benzer şekilde, 1. ve 3.aydaki VAS-tedavi memnuniyeti de TZP grubunda daha iyi saptandı (p<0.05). Kullanılan parasetamol miktarında iki grup arası fark bulunmadı. Tartışma: TZP, tam kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve tam kandan daha yüksek konsantrasyonda trombosit içeren otolog plazma kısmıdır. Hiperfizyolojik oranda büyüme faktörü içermesi çeşitli kas iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinde kullanımını sağlamıştır. Kollajen sentezini arttırması, anjiogenezisi stimüle etmesi, hücre migrasyonunu, diferansiyasyonunu, proliferasyonunu arttırması, ekstrasellüler matriks oluşumunu arttırması ile tendon ve ligaman yaralanması tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Tüm bu yararlı etkilerinden dolayı AK tedavisinde etkili olacağı hipotezine dayanarak yapılan bu çalışmada her iki grubun da zaman içinde iyileşme gösterdiği saptanmıştır. Bununla birlikte gruplar karşılaştırıldığında hem ağrı parametreleri hem özürlülük ve memnuniyet değerlendirme parametrelerinde TZP grubunda istatiksel olarak çok daha fazla iyileşme bulunması egzersize ek olarak uygulanan TZP tedavisinin ek fayda sağladığı şeklinde yorumlanabilir. Çalışmamızda her 2 grupta da TÖ'ye göre anlamlı derecede iyileşme bulunması hastalara uygulanan bu egzersiz programına bağlanabilir. Bir başka olası neden de serum fizyolojiğin plasebo, distansiyon ve iğnenin uyarıcı etkisidir. Kesin karara varmada daha çok hasta üzerinde daha uzun süre takip edilerek yapılan, tek başına egzersiz tedavisi alan veya KS enjeksiyonu uygulanan gruplarla TZP'nin etkinliğinin karşılaştırıldığı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adeziv kapsülit, omuz, trombositten zengin plazma
Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin (E-selektin, P-selektin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1 ) serum düzeylerinin vajinal doğumlu ve eski sezaryenli hastalarla karşılaştırılması
Amaç: Plasenta yerleşim ve adezyon anomalilerinde hücre adezyon moleküllerinin yeri araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Mart 2020 ile Eylül 2021 tarihleri arasındaki hastalar alınmıştır. 18-50 yaş, 153 olgudan 56 hasta plasenta yapışma ve/veya yerleşim anomalisi grubunu oluştururken, plasenta yapışma anomalisi (plasenta invazyon anomalisi ve/veya previa patolojisi) bulunmayan 55 olgu sezaryen grubunu ve 42 olgu vajinal doğum kontrol grubunu oluşturdu. 153 hastanın demografik özellikleri, özgeçmişleri sorgulandı. I-CAM-1, V-CAM-1, E-Selektin, P-Selektin, LRG-1 düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Gruplar arasında E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1 ve LRG-1 değerlerinde anlamlı farklılıklar olduğu tespit edildi (p<0,05). NVD ve PP grupları arasında E-Selectin açısından anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,038). P-Selectin açısından ise C/S ve PP grupları arasında anlamlı bir fark olduğu belirlendi (p=001). P-Selectin PP grubunda daha yüksek izlendi. ICAM-1 açısından NVD, C/S grubu (p=0,041) ve NVD, PP grubu (p=0,013) arasında anlamlı fark izlendi, C/S ve PP grubu arasında anlamlı fark görülmedi. LRG-1 açısından ise her 3 grup arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Plasenta invazyon anomalilerinin altta yatan mekanizması halen belirsiz olmasına rağmen kronik inflamasyon, düşük maternal vasküler kan akımı ve hemoraji ile bağlantılı histopatolojik bir mekanizma ile ilgili olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle bazı inflamasyon, invazyon ve adezyon moleküllerinin bu süreçte rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızda V-CAM-1 hariç tüm adezyon molekülleri PP grubunda anlamlı yüksek saptandı. E-Selektin ve LRG-1 adezyon moleküllerinde ise normal doğuma göre C/S hastalarında dahi anlamlı yüksek saptandı. Sonuç olarak; bu adezyon molekülleri PP hastalarında bir marker olarak çalışılabilir. Anahtar Sözcükler: Plasenta previa, Plasenta akreata, E-Selectin, P-Selectin, ICAM-1, VCAM-1, LRG-1
Ratlarda oluşturulan postoperatif yapışıklık modelinde red ginseng'in yapışıklık üzerine etkisi
Amaç:Postoperatif dönemde karın içinde meydana gelen yapışıklıklar cerrahların sıkça karşılaştıkları bir durumdur. Bu durum mortalitede artışa sebep olacak kadar ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Yıllardır yapışıklığı önlemek adına çeşitli deneysel tedaviler uygulanmıştır. Yapılan deneysel çalışmaların sıklığına rağmen klinikte yaygın uygulanan bir sonuç elde edilememiştir. Red ginseng (Rg) özellikle Çin reçetesinde yer edinmiş antitümoral etkinliği olan, kardiyak fonksiyonlarında iyileşme sağlayan, erektil disfonksiyon tedavisinde etkili,antiinflamatuvar etkinliği olan bir bitkidir. Çalışmanın amacı Rg'nin postoperatif gelişen karın içi yapışıklığa olan etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:Çalışmada 30 rat, 10'arlı üç gruba ayrıldı. Ratlara çekal abrazyon modeli uygulandı. Abrazyon sağlanan çekum Kontrol, Serum fizyolojik ve Rg gruplarına ayrıldı. 1. grupta direkt, 2. grupta Serum fizyolojik uygulanarak, 3. grupta Rg uygulanarak batın içine alındı. İşlem sonrası 21. günde tekrar laparotomi yapıldı. Makroskopik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Bulgular:Çalışma esnasında 1 adet rat eksıtus olmuştur. Makroskopik olarak değerlendirmeler sonucunda anlamlı farklılık tespit edilmedi (p=0,06) . Mikroskopik olarak yapılan değerlendirmede Rg'nin inflamasyon açısından Serum fizyolojik grubuna göre etkili olduğu, vasküler proliferasyon açısından ise kontrol grubuna göre etkili olduğu , fibrozis açısından etkili olmadığı tespit edildi. Sonuç: İstatiksel veriler neticesinde Rg'nin yapışıklığı önleyici net bir etkisi tespit edilmemiştir. Daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Red ginseng, postoperatif yapışıklık, karın içi yapışıklık
Postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesinde ankaferd blood stopper®'ın etkilerinin klinik, histopatolojik ve serolojik yönlerden araştırılması: Ratlar üzerinde deneysel araştırma
Postoperatif intraabdominal adezyonlar cerrahi alanda ameliyat sonrası karşılaşılan önemli bir problemdir ve ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Bu ciddi komplikasyonlar morbidite artışıyla beraber, ileus, kronik pelvik ağrı, infertilite şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada postoperatif intraabdominal adezyonların önlenmesi için Ankaferd Blood Stopper® (ABS) kullanılması ve etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. ABS; Thymus vulgaris, Glycyrrhiza glabra, Vitis vinifera, Alpinia officinarum ve Urtica dioica bitkilerinin özlerinden elde edilmiş kanama önleyici bir bitki özütüdür. Lokal kanama durdurma etkisinin yanı sıra, bakteriyostatik ve antibakteriyel özelliği bulunmaktadır. Deneysel çalışmamıza dahil edilen toplam 120 rat, kendi aralarında 3 tane işlem grubuna (Laparotomi grubu, Laparotomi + Çekal abrazyon grubu, Laparotomi + Cornu uteri dikiş grubu) ayrıldı. Her bir işlem grubu ise kullanılan solüsyon materyaline göre %0,9 NaCl grubu, ABS grubu, herhangi bir madde uygulanmayan grup, icodextrin (%4) grubu olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Her bir ratın ventral abdominal duvarında standart 3 cm'lik deri ensizyonu yapılıp, batına girildi. Laparotomi grubunda abdominal organlara herhangi bir işlem yapılmadan, kendi içinde gruplara ayrılan ratlarda seçilen solüsyonlar batın içine verildi. Laparotomi + Çekal abrazyon grubunda, cecum'un antimezenterik sınırına ve kendisine karşı gelen abdominal duvara standart kuvvette gazlı bez ile 20 kere peteşiyel kanama oluşması için abrazyon işlemi uygulandı ve bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. Laparotomi + Cornu dikiş grubunda, her bir deneğin sağ cornu uteri'si, corpus uteri'nin 1 cm kraniyalinden olacak şekilde ensize edildi ve hepsi aynı şekilde basit sürekli dikiş ile kapatıldı. Batın kapatılmadan bulunduğu alt gruba uygun solüsyonlar batın içine uygulandı. İşlemlerden 21 gün sonra denekler ötenazi edildi. İntraabdominal adezyon gelişimi, daha önce belirlenmiş olan kantitatif değerlendirme ve adezyon şiddeti derecelendirme skoruna göre kör olarak değerlendirildi. Hasarlı yüzeyde oluşan adezyonlardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı. Hazırlanan preparatlar Hematoksilen-Eozin boyası ile boyandıktan sonra, dokulardaki fibroblastik aktivite, yangısal hücreler ve vasküler proliferasyon açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizler için bütün gruplar arası karşılaştırmalar mikroskobik, makroskobik bulgular ve ELISA verileri median (minimum-maksimum) olarak ifade edildi. Gruplar arasındaki Metalloproteinazların doku inhibitörü- 1, Matriks metalloproteinaz- 9, İnterlöykin- 6, Tümör nekrozis faktör- α, Dönüştürücü büyüme faktörü- β'yı kapsayan ELISA verileri ile adezyon skorlarının mikroskobik ve makroskobik karşılaştırılmasında "Kruskal-Wallis varyans analizi" yöntemi kullanıldı. Post-hoc karşılaştırmalarda "Dunn-Bonferroni testi" uygulandı. Değişkenler arasındaki ilişkiler ise "Spearman sıra korelasyon katsayısı" ile incelendi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi olarak p=0,05 alındı. Yapılan değerlendirmeler sonunda makroskobik değerlendirme skorları için ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Histopatolojik incelemenin mikroskobik değerlendirmesinde ABS ile diğer gruplar arasında negatif düzeyde anlamlı fark bulundu. Ankaferd Blood Stopper®'ın postoperatif intraabdominal adezyonları önlemede etkinlik sağlamadığı belirlenmiş olup, bununla birlikte abdominal organ hasarları verdiği için kullanılmasının zararlı olabileceği kanısına varılmıştır. Adezyon oluşum mekanizmaları ve etkili ajanların bulunması için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Evaluation of full coronal esthetic restorations in primary incisors: clinical success, parental satisfaction, in vitro fracture resistance and bacterial adhesion
The restoration of severely decayed primary incisors is often a clinical challenge, requirements for an acceptable restoration including; esthetics, durability and biocompatible has been demanded. The aim of this study was to evaluate the clinical performance and the parental satisfaction of three different full coronal esthetic restorations (two zirconia prefabricated crowns and strip crowns), in vitro; evaluation of the fracture resistance of prefabricated crown used in the clinical part, and finally assessment of the initial bacterial adhesion on composite resin and zirconia material surfaces. One hundred and sixty five teeth in 42 children were included. Children were randomly assigned to one of three treatment groups, restorations were placed and evaluated at 3, 6 and 9 months interval. A questionnaire was administered to the parents to evaluate their parental satisfaction. The mean force required to fracture the crowns was determined in MPA, then the fractured specimens were assessed with scanning electronic microscope. Asssessment of the initial bacterial adhesion on composite resin and zirconia material surfaces utilizing hydroxyapatite disc as a tooth enamel surrogate was evaluated with both optical density and colony forming unit methods. Overall clinical success and parental satisfaction was comparable between the restorations. There was no significant difference in the force required to fracture the crowns among the prefabricated crowns. The bacterial adherence to the hydroxyapatite discs shows the highest adherence followed by composite and zirconia discs. Concluding that prefabricated zirconia crowns are likely to be successful and may be indicated as an excellent choice for the treatment of carious primary incisors. Key words: Primary incisors, prefabricated primary zirconia crowns, parental satisfaction, fracture resistance, bacterial adhesion.
Farklı cila yöntemlerinin yeni geliştirilmiş restoratif materyaller üzerinde fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonuna olan etkisinin karşılaştırılması
Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller; diş sert dokularının çevresinde, mikrobiyal dental plak ve tükürükte düşük düzeyde ve sürekli olarak fluorid iyonunun bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunu engellemektedirler. Fluorid salınımı yapan restoratif materyallerde görülen dezavantajları gidermek ve özelliklerini geliştirmek amacıyla yapılan çalışmalar devam etmektedir. Restorasyonların başarılı ve uzun ömürlü olması için uygun bitirme ve cila işlemlerinin uygulanması gerekmektedir. Bunun için üretilmiş birçok bitirme ve cila sistemleri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, iki farklı cila sisteminin (Sof-Lex™/3M ve Enhance®/PoGo™/Dentsply), beş farklı restoratif materyal (BEAUTIFIL®II/Shofu, GCP Glass Fill/GCP, AmalgomerTM CR/Advanced Health Care, Dyract® XP/Dentsply, GC Fuji IX GP®/GC) üzerinde uygulanmalarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve bakteri adezyonuna olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan beş farklı restoratif materyalin fluorid salınımı ölçümleri için her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet, bakteri adezyon deneyi için ise her birinden 8 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde 21'er adet olmak üzere olmak üzere toplam 315 adet örnek hazırlanmıştır. Tüm deneyler için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri Sof-Lex™ ile 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Enhance®/PoGo™ ile cilalanmıştır. Geriye kalan 7 örnek şeffaf bant ile hazırlandıktan sonra yüzeyine herhangi bir cila işlemi uygulanmamıştır. Fluorid salınım ölçümleri için hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü deneyi "Mahr Perthometer M1" yüzey profilometresi kullanılarak, her bir örnek yüzeyinin 3 farklı noktasından ölçülerek gerçekleştirilmiş ve ortalama Ra değeri belirlenmiştir. Bakteri adezyon deneyi için örnekler hazırlandıktan sonra tüm materyaller ayrı ayrı paketlenip hidrojen peroksit (H2O2) gaz plazma sterilizasyon yöntemi ile steril edilmiştir. Örneklerin üzerinde kazanılmış pelikıl oluşması için örnekler steril tükürük ile inkübe edilmiştir. Pelikıl oluştuktan sonra örneklerin üzerine S. mutans kültüründen elde edilen bakteri süspansiyonu ilave edilmiş ve 4 saat 37oC'de inkübe edilmiştir. Materyallerin yüzeyinde görülen S. mutans yoğunluğu spektrofotometre ile ölçülmüştür. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama, standart sapma) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, , alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Rezin bazlı materyallerde görülen fluorid salınımı, rezin bazlı olmayan materyallere göre düşük bulunmuştur. En yüksek fluorid salınımı ise tüm ölçüm günlerinde cam karbomer (GCP Glass Fill) materyal grubunun Sof-Lex™ alt grubunda meydana gelmiştir. Giomer (Beautifil II) materyal grubunun kontrol alt grubunda fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Cam karbomer (GCP Glass Fill) ve seramik ile güçlendirilmiş cam iyonomer siman (Amalgomer CR) materyal gruplarının Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerde meydana gelen fluorid salınımı, Enhance®/PoGo™ ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür (p<0.05). Kompomer (Dyract XP) materyal grubunun kontrol alt grubunda görülen fluorid salınımının diğer alt gruplara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Geleneksel cam iyonomer siman (Fuji IX) materyal grubunun iki farklı cila sisteminin oluşturduğu alt gruplarda fluorid salınım miktarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p<0.05), bu iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). En yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri GCP Glass Fill materyalinin kontrol grubunda görülürken, en düşük yüzey pürüzlülüğü değeri Dyract XP materyalinin kontrol grubunda bulunmuştur. GCP Glass Fill materyali dışındaki materyal gruplarında kontrol alt gruplarında yer alan örneklerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin, iki farklı cila sistemine göre belirlenen alt gruplarda elde edilen yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır (p<0,01). Sof-Lex™ ve Enhance®/PoGo™ alt gruplarında yer alan materyal grupları arasında en yüksek yüzey pürüzlülüğü değeri ise Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda saptanmıştır. Materyal grupları arasında en fazla bakteri yoğunluğu Amalgomer CR materyal grubunun Enhance®/PoGo™ alt grubunda gözlenmiştir. Amalgomer CR materyal grubunun kontrol ve Sof-Lex™ alt grubunda yer alan örneklerin yüzeyinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Enhance®/PoGo™ alt grubunda yer alan tüm materyal grupları arasında GCP Glass Fill materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri Beautifil II ve Amalgomer CR materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.05), Amalgomer CR materyalinde görülen bakteri yoğunluğu değerleri GCP Glass Fill, Dyract XP ve Fuji IX materyal gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak; restoratif materyallere uygulanan cila sistemlerinin, materyallerin fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü ve bakteri adezyonu üzerine olan etkilerinde materyallerin yapısal özellikleri ile ilişkili olduğu ve uygulanacak cila enstrümanının materyalin yapısına uygun seçilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Ratlarda trombositten zengin plazma'nın intrabdominal adezyonların üzerine etkisi
Cerrahi alanındaki teknolojik gelişmelere rağmen intraabdominal adezyonlar; kısırlık, abdominaopelvik ağrı ve bağırsak tıkanıklıklarının en önemli nedenlerinden biridir. Bu çalışmada; trombositten zengin plazma (PRP)'nin intraabdominal adezyonların önlenmesi üzerine etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 4 aylık 25 adet erkek spraque dawley ırkı rat kullanıldı. Ratlar her grupta 10 rat olmak üzere iki eşit gruba ayrıldı. Beş rat ise donör olarak kullanıldı. Bu ratlardan elde edilen kanlardan RRP hazırlandı. Genel anestezi altında operasyonlar klasik cerrahi kurallar altında iliosekal bölge açığa çıkarıldı ve 1 cm2'lik bir bölge travmatize edildi. Birinci grup kontrol olarak değerlendirildi ve herhangi bir kimyasal uygulanmadı. İkinci gruptaki ratlara lokal olarak PRP 0.4 ml. dozunda uygulandı. Postoperatif 14. günde relaparatomi yapıldı. Sonuçlar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. PRP grubunun adezyon derecesi ve fibrozis dereceleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (P<0.005). PRP ve kontrol grupları arasında inflamasyon derecesi bakımından anlamlı bir farkın olmadığı gözlendi (P>0.005). Sonuç olarak, PRP'nin intraabdominal adezyonları önlemede daha etkili olduğu saptandı.
Medikal ozon tedavisinin epidural fibrozis üzerine topikal ve sistemik etkisi: Deneysel çalışma
Epidural fibrozis (EF), epidural mesafede adezyonlara yol açarak postoperatif dönemde kronik bel ve bacak ağrısı semptomlarına neden olmaktadır. zon, lomber disk herniasyonu ve bel ağrısı gibi tıbbi durumların tedavisinde uygulanmaktadır. Literatür ozonun abdominopelvik cerrahi sonrası oluşan periton içi adezyonları azaltıcı rolü olduğunu desteklemektedir. Bu çalışmada, deneysel laminektomi modeli oluşturularak, topikal ve sistemik yolla uygulanan ozonun, EF üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 47 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı; (1) laminektomi yapılıp herhangi bir madde uygulanmayan sham grubu (n=12), (2) laminektomi sonrasında 50 ml serum fizyolojik (SF) ile intraoperatif yıkama yapılan SF grubu (n=12), (3) laminektomi sonrasında 50 ml ozonlanmış distile su ile intraoperatif yıkama yapılan topikal ozon grubu (n=12), (4) laminektomi sonrasında postoperatif ardışık 7 gün intraperitoneal yolla ozon (0,7 mg/kg) uygulanan intraperitoneal ozon grubu (n=12). Postoperatif dönemde denekler Basso Beattie Bresnahan lokomotor beceriler skalası ile kontrol edildi. Tüm denekler 4 haftanın sonunda sakrifiye edildi ve vertebral kolon blok halinde çıkarıldı. Dokulardan elde edilen histopatolojik ve biyokimyasal veriler EF açısından incelendi. EF, medulla spinalis retraksiyonu, enflamasyon ve fibroblast yoğunluğu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,728, p=0,813, p=0,152, p= 0,226). Topikal ozon grubunda dokulardan elde edilen hidroksiprolin (HP) düzeyinin, intraperitoneal ozon grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,007) ancak kontrol ve tedavi grupları arasında HP düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak; EF'in önlenmesinde intraperitoneal ozon uygulaması topikal uygulamaya üstündür. Ancak, farklı tedavi protokolleri düzenlenerek ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adezyon, epidural fibrozis, hidroksiprolin, laminektomi, ozon.
Sıçan modelinde borik asit ve steroidin perinöral adezyon ve skar dokusu oluşumuna etkileri ve kıyaslanması
Cerrahi sonrası meydana gelen epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumu, periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen en önemli faktörlerdendir. Cerrahi sonrası dönemde gelişen skar dokusu ve yapışıklıklar, sinirin aksı boyunca geçmeyen ağrıya ve fonksiyonel kayba neden olmaktadır. Epinöral skar dokusu oluşumunu engellemeye yönelik birçok cerrahi yöntem, farmakolojik ajan ve kimyasal madde kullanılmıştır, fakat klinik uygulamalarında memnun edici sonuçlar alınamamıştır. Bu çalışmada, olgun sıçan modelinde sıçan siyatik sinirinde epinörektomi sonrasında borik asitin ve steroidin epinöral skar dokusu ve adezyon oluşumu üzerine kombine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 32 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Cilt insizyonlarından sonra kontrol gurubu sağ ve diğer guruplar sol taraf olmak üzere siyatik sinir, dikkatli bir şekilde diseke edilip gluteal kaslardan uzaklaştırıldı. Her bir sinire 0,5 cm çevresel epinörektomi uygulandı. Kontrol gurubuna epinörektomi sonrasında hiçbir işlem uygulanmadı. Lokal borik asit gurubuna epinörektomi sonrasında % 3' lük borık asit solüsyonu hazırlanarak uygulandı. Sistemik borik asit gurubuna postoperatif erken dönemde 8 mg/ kg / gün borik asit herbir siçan için hesaplanıp günlük ortalama içme suyu miktarları göz önünde bulundurularak içme sularına katıldı. Sistemik steroıd gurubuna postoperatif eken dönemde 0,7 mg/ kg/ gün steroid (deksametazon) intraperitoneal uygulandı. Lokal borik asit dozu tek sefer epinörektomi sırasında uygulandı. Sistemik olarak uygulanan borik asit ve steroid postoperatif erken dönemde başlanarak 3 hafta süre ile uygulandı. Siçanlar 3.hafta sonunda sakrifiye edilip makroskobik ve histopatojik inceleme yapıldı. Sonuç olarak çalışmada; lokal borik asitin sinir rejenerasyon, fibrosiz ve adezyonunu olumsuz yönde etkilediği istatistiksel olarak görülmüştür.
Sıçan modelinde yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin perinöral adezyon ve skar dokusu oluşumuna kombine etkisi
Periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen en önemli faktörlerden biri, cerrahi sonrası meydana gelen epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumudur. Epinöral skar dokusu oluşumunu engellemeye yönelik bir çok cerrahi yöntem, farmakolojik ajan ve kimyasal madde kullanılmıştır, fakat klinik uygulamalarında memnun edici sonuçlar alınamamıştır. Bu çalışmada, olgun sıçan modelinde sıçan siyatik sinirinin etrafına sarılan yağ grefti ve trombositten zengin fibrinin (PRF) epinöral skar dokusu oluşumu üzerine kombine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 24 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Cilt insizyonlarından sonra sağ ve sol siyatik sinir, dikkatli bir şekilde diseke edilip gluteal kaslardan uzaklaştırıldı. Her iki sinire de 0.5 cm çevresel epinörektomi uygulandı. Sıçanın sağ siyatik siniri yağ grefti ve PRF karışımı ile sarılıp deney grubu olarak kullanıldı. Sol siyatik sinire ise herhangi bir girişim yapılmayıp sham grubu olarak belirlendi. Bu sıçanlardan rastgele seçilen 12 tanesi erken dönem epinöral skar dokusu oluşumunun incelenmesi açısından 4. haftada sakrifiye edilip histopatojik inceleme yapıldı. Diğer 12 tanesi ise geç dönem sonuçlar için 8. haftada sakrifiye edilip histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuç olarak çalışmada; yağ grefti+PRF kombinasyonunun epinörektomi yapılan sinirlerde cerrahi sonrası oluşan yapışıklığı ve skar dokusu oluşumunu hem erken hem de geç dönemde azalttığı görülmüştür.
CAD/CAM materyallerine uygulanan farklı polisaj metotlarının streptococcus mutans adezyonuna etkisi
Güncel tedavilerde kullanılan estetik materyallere uygulanan polisaj prosedürlerinin yüzey pürüzlülüğüne ve Streptococcus mutans adezyonuna etkisinn incelendiği bu çalışmada feldspatik porselen içerikli CEREC Blocs, lityum disilikat içerikli IPS e.max CAD, lösit içerikli IPS Empress CAD ve zirkonyum destekli lityum silikat seramik olan Vita Suprinity' nin CAD/CAM blokları ile kontrol grubu olarak mine yüzeyi kullanılmıştır. Seramik bloklardan 5x5x1 mm boyutlarında 20 adet örnek elde edildi. Kullanılan seramik materyaller kendi içlerinde n=10 olacak şekilde rastgele iki alt gruba ayrıldı. Her materyalin bir grubu el aletleri ile cilalanırken diğer gruba ise glaze işlemi uygulandı. Yüzey bitirme işlemleri tamamlanan seramik örnekler pelikıl oluşumunu sağlamak amacıyla müsin ilavesi yapılmış sentetik tükürükte 1 saat boyunca bekletildi. Streptococcus mutans suşu ile 37°C'de 24 saat inkübasyonun ardından, örnek yüzeyine mikroorganizmaların tutunma oranının belirlenmesi amacıyla oluşan koloniler sayıldı. Yüzey topoğrafyasının incelenmesi amacıyla SEM görüntüsü alındı. Yüzey pürüzlülüğü değerlendirmesinde glaze işlemi uygulanan gruplar, mine kesitinden ve manuel polisaj uygulanan gruplardan anlamlı şekilde daha pürüzsüz bulunmuştur. (p<0,05). En yüksek pürüzlülük düzeyine ise mine kesitlerinde rastlanmıştır. Bakteri adezyonu için karşılaştırılan gruplarda en düşük bakteri yoğunluğu minede rastlanmıştır. Glaze uygulanmış CEREC Blocs ve manuel polisaj uygulanmış IPS e.max CAD mine kesitlerinden sonra en düşük bakteri tutulumu gösteren gruplardır. Yüzey pürüzlülüğü ile bakteri adezyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan pozitif korelasyon bulunmuştur (p>0,05). Çalışmada elde edilen veriler doğrultusunda glaze işleminin restorasyonlarda pürüzsüz bir yüzey oluşturmada daha etkin bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Bakteriyel adezyon ile yüzey pürüzlülüğü arasında güçlü bir korelasyon olmaması, adezyonda serbest yüzey enerjisi, yüzey hidrofilitesi gibi fizikokimyasal özelliklerin de etkin olduğunu düşündürtmektedir.
Tekrarlanan kök hücre uygulamasının deneysel asherman modeli üzerine etkisi ile implantasyon ve gebelikte görülen sonuçları
Amaç: Çalışmamızda kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİMKH), sıçanlarda meydana getirilen Asherman sendromu modellemesinde oluşan adezyonun ortadan kaldırılması ve blastokistin endometriyuma implantasyonunda ki rolü ile bu süreçte yer alan moleküller üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Asherman modeli kimyasal olarak oluşturularak tedavisi; besiyeri (BY), kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (KİMKH) ve 48 saatlik besiyeri (Niş) ile sağlanmaya çalışılan dört farklı grup oluşturuldu. Birinci grup (G1); Asherman+ BY, ikinci grup (G2); Asherman + Niş, üçüncü grup (G3); Asherman + KİMKH ve dördüncü grup (G4); Asherman + KİMKH + Niş olarak ayrıldı. Her bir grup kendi içerisinde üç alt gruba ayrılarak, histokimyasal olarak hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyamları ile imunohistokmyasal olarak ise TGF-β1, PCNA, eNOS, VEGF, Stro-1, c-Kit, Laminin, Fibronektin, L- Selektin boyamaları yapıldı. Apoptozis için ise TUNEL boyması yapıldı. Bulgular: Grupların hem histolojik hemde yeni doğan sayısına göre morfolojik değerlendirmelerinde KİMKH ve KİMKH + Niş verilen gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptanmıştır. KİMKH ile Nişinin uterin adezyonlarda yapışıklıkları ortadan kaldırabildiği, endometriyumu implantasyon için daha uygun hale getirdiği saptandı. Sonuçlar: Tedavi gruplarında endometriyal kalınlığın, bez sayısının ve vaskülarizasyonun artması, fibröz alanların azalması, adeziv alanlarda da embryoların implante olması ve yeni doğan sayısının artmış olması deneysel Asherman çalışmlarının kliniğe taşınmabilmesi açısından ümit vericidir. KİMKH ve Niş uygulamalarının, infertiliteye neden olan mekanizmaların içerisinde yer alan adezyon molekülleri üzerinden tedavi ile kliniğe katkı sağlayabileceği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Asherman, İmplantasyon, Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre, Histoloji.
Deneysel adezyon modelinde, intraabdominal borik asidin etkisi
Amaç: Tıbbi ve cerrahi tekniklerin zaman içindeki gelişimi sonucunda, batın operasyonlarının daha sık yapılması, intraabdominal adezyonların daha sık görülmesine sebep olmuştur. Tüm batın cerrahilerinin sonucunda %90'dan fazla oranda intraabdominal adezyon gelişmektedir. Çalışmamızda adezyon modeli oluşturulmuş ratlarda, %5 borik asit solüsyonu uygulamasının batın içi adezyon gelişimine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız her biri 16 adet rat içeren 2 grupta (adezyon modeli ve %5'lik borik asit solüsyonu uygulanmış) yapıldı. Operasyon sonrası 14. günde ratlar sakrifiye edilip tekrar eksplore edildi ve gelişen adezyonlar makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. Makroskopik ve mikroskobik skorlamalar sonucunda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 24 programında Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi "p<0,05" olarak belirlendi. Bulgular: Yaptığımız çalışma sonucunda borik asit uygulanmış grup ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. İstatistiksel veriler incelendiğinde borik asit uygulanan grupta adezyon gelişiminde makroskopik ve mikroskopik olarak anlamlı bir azalma olduğu görüldü (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda; deneysel adezyon modelinde intraabdominal %5' lik borik asit solüsyonu uygulamasının, postoperatif intraabdominal adezyonları azaltmada anlamlı etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.
Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi
Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi
Adeziv kapsülit olgularında inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun shear wave elastografi ile değerlendirilmesi: Mrg korelasyonlu çalışma
Amaç: Adeziv kapsülit klinik ön tanısı bulunan ve MR (manyetik rezonans) görüntülemede inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks (IGHKK) etkilenimi ortaya konulan olgularda sonoelastografinin tanıya katkısının değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2022-Ekim 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde; başta fiziksel tıp ve rehabilitasyon ile ortopedi ve travmatoloji olmak üzere klinik branş hekimleri tarafından yapılan değerlendirmede adeziv kapsülit tanısı konulan ve kas-iskelet konusunda deneyimli iki uzman radyolog tarafından yapılan değerlendirme sonucu MR görüntülemede inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun radyolojik kanıtı bulunan 13'ü erkek 17'si kadın toplam 30 hasta ile, klinik değerlendirme ve MR görüntüleme sonucunda adeziv kapsülit düşünülmeyen 16'sı erkek 18'i kadın 34 kişilik kontrol grubu dahil edildi. MR görüntülemeler 3 Tesla MR cihazı ile yapıldı. Sonoelastografik işlem Siemens Acuson-S2000 ultrason cihazına ait 9L4 (4-9 MHz) frekanslı lineer prob ile Virtual Touch Quantification (VTQ/ARFI) yöntemi kullanılarak yapıldı. İnferior glenohumeral kapsüloligamentöz komplekse shear wave elastografi yöntemi uygulanarak ortalama SWV (shear wave elastografi) değerleri elde edildi. İstatistiksel olarak kategorik veriler arasında karşılaştırmalar ve tamamlayıcı istatistik analizleri yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun inferior kapsüloligamentöz kompleksinin özellikle ön bandı olmak üzere sonoelastorafi ile sertlik derecesi m/sn cinsinden elde edildi. Yaşa ve cinsiyete göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.279). Hasta olgularda SWV değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Hasta ve kontrol gruplarındaki cinsiyete göre hız değerlerinin değişiminin farklı şekillerde ortaya çıktığı gözlendi. Hasta grubunda erkeklerdeki hız değeri daha yüksekken, kontrol grubunda ise kadınlardaki hız değerinin daha yüksek olduğu görüldü (p=0.007). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda adeziv kapsülit olgularının inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleksinde sonoelastografi ile kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede sertleşme olduğu tespit edilmiştir. Böylece çalışmamız, sonoelastografinin adeziv kapsülit olguların inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks tutulumunun değerlendirilmesinde MR görüntülemeye yardımcı, pratik ve güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adeziv kapsülit, elastografi, inferior glenohumeral kapsüloligamentöz kompleks, omuz, shear wave
Ankaferd Blood Stopper'in (ABS) intraabdominal yapışıklıklarını önlemede makroskobik, mikroskobik ve biyokimyasal olarak etkinliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada amaç abdominal operasyon yapılan sıçanlarda, operasyon sonrası meydana gelebilecek batın içi yapışıklıkları önlemede Ankaferd Blood Stopper'in (ABS) etkinliğini histopatolojik, biyokimyasal ve klinik olarak araştırmaktır.Metod: Çalışmada, yaşları sekiz-on ay arası ve ağırlıkları 300±30 gram olan 40 adet Wistar albino cinsi dişi rat rastgele dört ayrı gruba ayrıldı. Sedasyon için Ketamin HCL (70 mg/kg iM) kullanıldı. Çekum antimezenterik ön yüzü steril spanç ile serozal hemorajik peteşiler oluşuncaya kadar travmatize edildi. Peteşi bölgesine kontrol grubu için serum fizyolojik 1 ml, ikinci gruba 0,5 ml, üçüncü gruba 1 ml ve dördüncü gruba 2 ml Ankaferd Blood Stopper (ABS) püskürtülerek uygulandı. On gün standart sıçan diyeti uygulandı ve onbirinci günde sıçanlar sakrifiye edildi. Makroskobik değerlendirme için `Blauer'in Makroskopik skalası', mikroskobik değerlendirme için `Zühlke Mikroskobik adezyon klasifikasyonu' kullanıldı. Biyokimyasal olarak total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS) ve oksidan status indeksi (OSI) çalışıldı. İstatistiksel analizler Tukey ve ANOVA testi ile değerlendirildi.Bulgular: Kullanılan ABS miktarı arttıkça, mikroskopik olarak fibroblast ve damarlanmada anlamlı bir artış görüldü (p<0,05 ). Serum fizyolojik verilen grupta adezyon derecesi diğer gruplara göre daha az idi. Gruplarda kullanılan ABS miktarı arttıkça, makroskopik olarak adezyon kalınlığı ve yaygınlığı artmıştır. Grup 1'de evre 1'de ratların %88,9'u bulunurken; Grup 4'te evre 3 ve 4'de ratların %50'si yer almıştır. Grup 1'de evre 4'te hiç rat bulunmaz iken; Grup 4'te evre 1'de %12,5 rat bulunmuştur. Grupların TAS, TOS, OSİ değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05).Sonuç: Çalışmamızda ABS'nin intraabdominal yapışıklıkları önlemede etkin olmadığı, aksine kullanılan ABS miktarı arttıkça yapışıklıkların arttığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Ankaferd Blood Stopper (ABS), Abdominal Operasyon, Adezyon, Albino Wistar Rat, Serum Fizyolojik
Barrett özofagus olgularında interselüler adezyon moleküllerinin (ICAM) gen ekpresyonunun araştırılması
Normal skuamoz epitelin metaplastik değişimle farklılaşım göstererek barsak epiteline dönüşmesi olarak tanımlanan Barrett Özofagus gastroözofajiyal reflünün en önemli komplikasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir. Hücre adezyon molekülleri, hücre aktivasyonu, göçü, büyümesi, farklılaşması, ölümü gibi birçok olayın düzenlenmesinde yer almaktadır. Hücre adezyon moleküllerinin immünglobulin (Ig) süpergen ailesi içinde yer alan intersellüler adezyon moleküllerinin (ICAM), inflamasyon ve kanserle ilişkisi yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı premalign bir lezyon olarak tanımlanan Barrett Özofagusta ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün olası rolünü saptamaktır. Çalışmaya Barrett Özofagus tanısı almış olan 18 hasta ve Barrett Özofagus tanısı almamış 25 gönüllü dahil edilmiştir ve kontrol grubundan alınan biyopsi materyalleri gen ekspresyonu analizi için uygun şartlarda saklandı. Real time PCR kullanılarak gen ekspresyonu analizi yapıldı. Verilerin analizinde iki grubun karşılaştırmasında eşlenmemiş Student t-testi ve Fisher'in kesin Ki-kare testi kullanılırken, gen ekspresyonu analizinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Yapılan araştırmada hasta grubunda ICAM-1 gen ekspresyonu anlamlı olarak artarken ICAM-2 ve ICAM-3 ekspresyonlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Bu çalışmadan elde ettiğimiz verilerin adezyon moleküllerinin Barrett Özofagusun kansere doğru ilerleyişinin tespiti için yeni bir değerlendirme ölçütü olabileceğini düşünmekteyiz. Yapılan bu araştırma Barrett Özofagus'unun oluşumu ile ilgili moleküler mekanizmaların aydınlatılmasında yardımcı olabilir. Ayrıca uzun vadede ICAM inhibitörlerinin kullanılması ile Barrett Özofagusun özofagus adenokarsinomuna ilerlemesinin önlenmesi mümkün olabilir.Anahtar kelimeler: Barrett, Ekspresyon, Hücre adezyon molekülleri, Kanser.
Effects of dıesel exhaust partıcles on ınflammatory parameters of human nasal epıthelıal cells
Epidemiyolojik çalışmalar partiküler hava kirliliği ile allerjik hava yolu hastalıklarındaki artış arasında bir ilişki göstermesine rağmen, altta yatan mekanizmalar yeterince bilinmemektedir. Çalışmamızda, allerjik riniti ve nazal polipi olan ve olmayan (kontrol) bireylerin eksplant hücre kültür yöntemi ile elde edilen primer nazal epitel hücre (NEH) kültürlerinde dizel egzoz partikülleri (DEP)'nin bu hücrelerden interlökin (IL)-8, granülosit-makrofaj koloni stimüle edici faktör (GM-CSF), normal T hücreleri tarafından sekrete edilen ve düzenlenen medyatör (`regulated on activation, normal T-cell expressed and secreted', RANTES) ve soluble interselüler adezyon molekülü-1 (sICAM-1) salınımı üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Primer NEH kültürleri 0-100 µg/ml DEP varlığında 24 saat ile inkübe edildi ve hücre kültür süpernatantlarındaki IL-8, GM-CSF, RANTES ve sICAM-1 düzeyi ELISA kitleri ile ölçüldü. Primer NEH kültürlerinin kültür vasatına IL-8, GM-CSF ve RANTES salgıladıklarının gözlenmesine rağmen, sICAM-1 varlığı tespit edilemedi. Atopik ve non-atopik polip dokularından elde edilen NEH kültürlerinde kontrol grubuna göre daha yüksek miktarda IL-8, GM-CSF ve RANTES salınımı gösterildi. Atopik polipli kültürlerden IL-8 ve RANTES salınımı non-atopik kültürlerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksekti. DEP, 10-100 µg/ml konsantrasyonlarda allerjik rinitli ve polipli dokulardan elde edilen NEH'den IL-8, GM-CSF ve RANTES salınımını etkilemezken, sadece 100 µg/ml DEP kontrol grubu NEH'den IL-8 salınımını anlamlı olarak baskıladı. Çalışmamızın bulguları, polip dokusundan elde edilen NEH kültürlerinin yüksek düzeyde inflamatuar mediyatör salgılama potansiyeline sahip olduklarını, bu durumun atopik poliplerde daha belirgin olduğunu ve farklı patolojilere sahip bireylerin NEH'nin DEP'e cevabında farklılıklar olabileceğini düşündürmektedir.
Elektif abdominal cerrahi girişim uygulanan olgularda abdomendeki yapışıklıkların önlenmesinde %4 icodextrin ile hyaluronic asitin etkinlik ve maliyet yönünden karşılaştırılması (Deneysel çalışma)
Postoperatif intraabdominal yapışıklıklara sıklıkla rastlanılmaktadır. Birçok morbiditeye sebep olan intraabdominal yapışıklıkların, sebeplerine ve önlenmesine yönelik çalışmalar çok sayıda araştırmacı tarafından ele alınmıştır. Postoperatif intraabdominal yapışıklıkların önlenmesinde uygun cerrahi tekniğin öneminin vurgulanmasının yanısıra, farmakolojik ajanlar ve fizik bariyerler üzerinde yoğun çalışmalar yapılmaktadır.Bu çalışmada; postoperatif intraabdominal yapışıklıkların önlenmesinde, her ikisi de fizik bariyer oluşturarak etkili olan %4 icodextrin ile auto-crosslink hyaluronic asit'in etkinlik ve maliyet yönünden karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmada 250-300 gram ağırlığında, Wistar Albino cinsi 30 adet sağlıklı sıçan kullanıldı. Her birinde 10 adet sıçan olan 3 eşit gruba ayrıldı. Her gruptaki sıçanlara çekal-ileal abrazyonu takiben, sham grubuna 5 cc SF, icodextrin grubuna 5 cc %4 icodextrin solüsyonu ve hyaluronic asit grubuna 1 cc auto-crosslink hyaluronic asit jel uygulandı. Ondört gün sonra ikinci operasyon yapılarak, yapışıklık yoğunluk skorlaması ve histopatolojik (inflamasyon, fibrozis) inceleme yapıldı.Postoperatif en düşük yapışıklık yoğunluk skoru hyaluronic asit grubunda bulunurken, en yüksek yapışıklık yoğunluk skoru sham grubunda bulundu. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldıklarında, aralarında anlamlı istatistiksel fark bulundu. Hyaluronic asit ve icodextrin grupları ayrı ayrı sham grubu ile karşılaştırıldıklarında ise, yine istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü. Hyaluronic asit, icodextrin'e göre daha düşük yapışıklık yoğunluk skoruna sahip olmasına rağmen, aralarında anlamlı istatistiksel fark olmadığı görüldü. İnflamasyon ve fibrozis açısından; sham grubuna göre hyaluronic asit ve icodextrin grupları daha düşük skorlara sahip olmalarına rağmen, aralarında anlamlı istatistiksel fark bulunmadı.Çalışmamızda, auto-crosslink hyaluronic asit jel ve %4 icodextrin solüsyonunun postoperatif intraabdominal yapışıklıkların azaltılmasında etkili oldukları ve bu etkilerinin benzer olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca bu çalışmada; icodextrin %4 solüsyonunun maliyete olumlu katkısının olduğu ve bu durumun klinik uygulamalarda bir avantaj olarak değerlendirilebileceği düşüncesindeyiz.Sonuç olarak; var olan bu kadar çalışmaya rağmen ideal yapışıklık önleyici bariyerlerin bulunabilmesi için, daha çok çalışma yapılması gerektiği düşüncesindeyiz.
Abdominal cerrahi sonrası antiadeziv maddelerin etkinliklerinin karşılaştırılması(Deneysel çalışma)
AMAÇ: Antiadeziv maddelerden seprafilm, suprofilm, zeytinyağı ve zeytinyağı+Vit. E'nin etkilerinin karşılaştırılarak kopma kuvvetlerini ölçerek değerlendirmekGEREÇ VE YÖNTEM: 60 adet Sprague-Dawley Albino cinsi erkek ratlar onarlı altı gruba ayrıldılar. Ketamine-HCI'le uyutuldu. İnce-ıslak zımpara (A955RC220) ile çekum-anterioryüz ve sağ batınönduvar paryetalperiton abrazyon uygulandı. 1.Grup:(Sham) sadece segmentler dışarı çıkarıp bakıldı. 2.Grup:(Kontrol)%0,9NaCl intraperitoneal 3cc verildi. 3.Grup:(Sepra) Seprafilm 3x3cm travma alan üzerine ve travmatize batınönduvar arasında olacak şekilde yerleştirildi. 4.Grup:(Supro) Aynı şekilde suprofilm yerleştirildi. 5.Grup:(Z.yağı) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı verildi. 6.Grup:(Zeytinyağı+Vit-E) intraperitoneal 3cc steril edilmiş zetyinyağı + 20mg vit-E verildi. Post-op 14.gün Ketamine-HCI overdoz ve eter inhalasyonuyla sakrifiye edildi. Beş bölgenin (insizyon yerine, batınönduvar travmatize alanı, omentum?çekuma, omentum diğer organlararası, bağırsaklararası) adezyonları değerlendirildi. Dinamometreyle adezyon kuvveti değerlendirildi. Adezyon alanı 2x3cm eksize edilerek histopatolojik değerlendirme yapıldı.BULGULAR: Adezyon sıklığı:Grup-I'de sadece insizyon yerine (1)%10'unda adezyon oldu, Grup-II'de insizyon yerine (5)%50 batınönduvarına (5)%50, Omentum-çekuma (9)%90, omentum diğer organlara (0)%0, bağırsaklararasında (5)%50 oldu.Grup-III'te batınönduvar ve bağırsaklararası (2)%20, insizyon yerine ve omentum-diğer organlara (0)%0, Omentum-çekum (10)%100. Grup-IV'te İnsizyon yerine ve batın önduvarına (2)%20, omentum-çekuma (6)%60, omentum-diğer organlara (5)%50, bağırsaklararası (0)%0. Grup-V'te İnsizyon yerine (3)%30 batınönduvarına (4)%40, omentum-çekuma (9)%90, omentum-diğer organlararası (4)%40, bağırsaklararası (1)%10 bulundu. Grup-VI'da insizyon yerine (3)%30, batınönduvarına (7)%70, omentum-çekum (8)%80, omentum-diğer organlararası (2)%20, bağırsaklararası adezyon olmadı.Grup-I'de evre-I(0,43Newton) Grup-II'de evre-IV(1,0540N), Grup-III'te evre-II(0,6370N), Grup-IV'te evre-II(0,5230N), Grup-V'te evre-III(0,7620N), Grup-VI'da evre-IV(1,3560N) bulundu. Bu ortalamalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. P=0,001,(p<0. 05). Histopatolojik inceleme: GrupV-VI'da inflamasyonu azalttığı, kollejen yapımı, fibroblastik aktivite ve damar proliferasyonunu artırtığı bulundu.SONUÇ: Adezyonların kopma kuvveti ölçülerek objektif değerlendirme yapılabilir. Suprofilm'de seprafilm gibi antiadeziv olarak etkili ve kullanılabilir. Zeytinyağı ve vit-E'nin ise antiadeziv olarak kullanılması için daha çok çalışma yapılması gerekir. Zeytinyağı ve vit-E antiadeziv olarak değilde, yara iyileşmesi bakımından faydalı görüldü.
Rat uterin horn modellerinde traneksamik asit ve hyaluronik asit/karboksimetil selüloz bariyerin adezyon önleyici etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, rat uterin horn modellerinde traneksamik asit (TA) ve hyaluronik asit/karboksimetil selülozun(HA/CMC) postoperatif adezyon oluşumunu önleyici etkilerini makroskopik/mikroskopik adezyon skoru ve adezyon dokusunda inflamasyonun histopatolojik/ biyokimyasal parametreleri açısından değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Wistar-Albino cinsi 21 adet dişi rat rastgele olarak 3 eşit gruba ayrılarak postoperatif adezyon modeli için kullanılmıştır. Kontrol grubundaki ratların uterin hornlarının antimezenterik yüzeylerine koterizasyon işlemi sonrası intraperitoneal 2 ml SF uygulanmıştır. TA grubundaki ratların uterin hornlarına işlem sonrası 2 ml TA intraperitoneal(i.p.) uygulanmıştır. Üçüncü grupta tramvatize edilmiş yüzeyi kapatacak şekilde HA/CMC örtü kullanılmıştır. Postoperatif 21. günde tüm ratlar tekrar opere edilmişlerdir. Bulgular: Üç grup arasında makroadezyon ve mikroadezyon skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İnflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi açısından gruplar arasında değişiklik izlenmemiştir. Süperoksitdismutaz(SOD), glutatyon-S-transferaz(GST) aktivitesi ve malondialdehit(MDA) düzeyi TA grubu ve HA /CMC grubu arasında farklılık göstermemiştir. SOD ve GST aktivitesi kontrol grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptanmıştır. MDA düzeyi kontrol grubunda TA ve HA /CMC grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, rat uterin horn modellerinde TA ve HA/CMC kullanımı makroskobik ve mikroskobik olarak adezyon oluşumunu engellememiştir. TA ve HA/CMC?nin inflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi üzerine etkisi saptanmamıştır. TA uygulandığı dokularda serbest radikal düzeyini arttırıp, doku hasarını azaltan antioksidan enzimlerinin seviyesini düşürmektedir. HA/CMC?nın de SOD ve GST enzim aktiviterini düşürmesi ve MDA seviyesini yükseltmesi güvenli kullanımı için adezyon dokusundaki dokuda hücresel ve biyokimyasal parametrelerin detaylı olarak incelendiği yeni çalışmalar gerekmektedir.