Turks
401 theses under this subject heading
Soğuk savaştan günümüze Kuzey Makedonya'daki Türklerin hakları ve siyasete katılımları (1945-2023)
Kuzey Makedonya Cumhuriyeti çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli bir devlettir. Avrupa Birliği üyeliği için ülkede yaşayan toplulukların haklarının eşit bir şekilde gözetilmesi ve uygulanması gereklidir. Kuzey Makedonya'da yıllardır yaşayan Türkler, Yugoslavya döneminde Makedonya'nın cumhuriyet statüsü kazanmasında mücadele etmişlerdir. Türkler ülkenin kurucu unsurları arasında yer almaktadır. Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Anayasası, yasalar ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde bu haklar garanti altına alınmıştır. Ülkenin kurucu unsuru olan Türkler yasal olarak ülke siyasetinde temsil edilme hakkına sahiptirler. Bu tezde Türklerin Yugoslavya döneminden günümüze sahip olduğu haklar ve siyasete katılımı incelenecektir. Kuzey Makedonya'daki görüşmelerden elde edilen verilerle de Türklerin Kuzey Makedonya Anayasası, yasaları ve ülkenin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar çerçevesinde hangi haklara sahip olduğu, bunlardan uygulamada ne düzeyde yararlanabildikleri ya da yararlanmadıkları, yaşadıkları problemler ele alınacaktır. Siyasal katılımı da incelenerek Türklerin problemlerinin çözümüne ilişkin öneriler sunulacaktır. Kurucu unsur olan Türklerin Kuzey Makedonya'daki tüm topluluklar ile eşit bir şekilde haklarından üst düzeyde yararlanarak yaşamaları için neler yapılabileceği incelenecektir. Eşitliğin ve üst düzey faydanın sağlanması hem Türk toplumu ve diğer topluluklar için hem de Kuzey Makedonya'nın gelişimi için önemlidir. Türk toplumunun haklarının iyileştirilmesi Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Makedonya Cumhuriyeti ilişkilerine de olumlu yansıyacaktır.
Turkey's foreign direct investments: Factors determining foreign direct investments of Turkish firms in the energy sector
The aim of this thesis to examine the recent progress of the Turkish firms' internationalization in the observed new markets, namely African region, and energy sector. Thus, this study attempts to understand Turkish firms' major motivations of foreign direct investments (FDIs) and implications of, if any, the policy elite's foreign economic policy preferences on Turkey's outward FDI. My findings revealed that the motivations specific to the companies are market diversification, ensuring energy security, the institutional environment in Turkey, capabilities specific to Turkish companies and cultural affinity. Besides, in the light of the literature on Turkey's foreign policy to- wards the African region, not only firm-level factors, and motivations but also the position of the government in promoting or supporting the outward FDI of Turkish firms have been empirically questioned.
İsviçre'de faaliyette bulunan Türk sivil toplum kuruluşlarının kamu diplomasisi faaliyetleri yürütüp yürütmediğine dair bir inceleme
Bu çalışmada Türkiye'nin İsviçre'deki kamu diplomasisi faaliyetleri araştırılmaktadır. Yapılan bu araştırmada araç olarak İsviçre'de yaşayan Türkler'in kurdukları sivil toplum kuruluşları seçilmiş ve bu kurumların uygulamaları incelenmiştir. Bu bağlamda İsviçre'de kurulmuş olan, Avrupa merkezli kurulan ve İsviçre'de de faaliyet gösteren ve Türkiye'de kurulmuş ancak İsviçre'de de şubesi bulunan kurumlar araştırılmıştır. Bu kurumların faaliyetleri, faaliyetlerinin nitelikleri ve üye profili gibi unsurlar incelenmiş, bu kurumların İsviçre toplumu ile ne kadar etkileşim içerisinde olduğu analiz edilmeye çalışılmıştır. Çalışma sırasında zaman zaman İsviçre toplumunun Türkler ve Türkiye hakkındaki düşüncelerine ışık tutulmuş, Türk toplumunun İsviçreliler tarafından ne derece tanındığı anlaşılmaya çalışılmıştır. Yapılan bu araştırma ile İsviçre'deki Türk sivil toplum kuruluşlarının İsviçre toplumunun düşüncelerinin şekillenmesinde ne derece etkili olduğu kamu diplomasisi perspektifinden incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda kamu diplomasisi uygulamaları konusundaki eksiklikler ve Türk kurumlarının potansiyeli ortaya konmaya çalışılmıştır.
The perspective of Turkish companies' overseas investments between 2009-2019 and its interaction with Turkiye's policy choices
The goal of this thesis is to assess the evolution of Turkish outward foreign direct investment by geographies and sectors, together with the attitude of the Turkish Government's foreign policy choices after the global financial crisis of 2008 until the global pandemic of 2020. The article suggests that Turkish firms became stable investors after 2009 thanks to domestic macro-economic restructuring and strengthened corporate maturity at home. The deals in 2009–2019 show that major Turkish investor firms are mostly directed towards western developed countries in order to access new markets, like the regular behavior of developing country multi-national enterprises under liberal market commercial dynamics, but are not in line with the policy choices of the Turkish government. The root cause of the shifts in Turkish foreign policy is analyzed from a commercial perspective, together with the attitude of Turkish firms toward cross-border acquisitions. The findings show that policy-making processes in Turkiye can be evaluated from a constructivist dimension during the 2010s due to the identity and material interests of the ruling elite instead of a mercantilist trading state view like before 2009.
Hüseyin Hüsâmeddin ve Amasya Tarihi adlı eseri
Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Türk kültürü, tarihi ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler kaleme almış bir müelliftir. Eserleri arasında en kapsamlı ve en tanınmış olanı şüphesiz Amasya Tarihi adlı eseridir. Amasya'da yaşayan âlimlerin, meşhur kişilerin hayat hikâyelerini yazmak amacıyla araştırma ve incelemelerine başlayan Hüseyin Hüsâmeddin Yasar çalışmasının kapsamını genişleterek genel bir Türk tarihine dönüştürmüştür. Çalışmasını Amasya merkezli kaleme almış olması sebebiyle, eseri şehir tarihi çalışmalarının öncülleri arasında yer almıştır. Eser içeriği, kapsamı, anlatımı gibi yönleriyle diğer alan çalışmalarından farklılaşmıştır. Olayların aktarımında vermiş olduğu, başka kaynaklarda rastlanmayan bilgiler sebebiyle alan çalışmaları içerisinde eser ve yazara dair çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Eser ile alakalı yapılan eleştiriler ve övgüler, eserin geniş bir tarihsel aralığı kapsaması sebebiyle, araştırmacıların incelemekte olduğu döneme göre farklılıklar göstermiştir. Özellikle Amasya'nın Osmanlı idaresi altındaki dönemi araştırmacılar tarafından yoğun şekilde incelenmiştir. Bu dönemle alakalı aktarmış olduğu bilgiler dönem kaynakları ile karşılaştırılmış, bilgilerin doğruluğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Hüseyin Hüsâmeddin'in tarih anlayışı, olaylar üzerine yaptığı yorumlar, varmış olduğu sonuçlar üzerinde durulmuştur. Eser ve yazar hakkında yapılan inceleme ve araştırmalara bakıldığında ağırlıklı olarak Osmanlı Devleti döneminin incelendiği görülmektedir. Oysa en az Osmanlı dönemi kadar değerli olan Osmanlı öncesi dönemine dair aktarmış olduğu bilgiler ve yapmış olduğu yorumlar biraz geri planda bırakılmıştır. Bu tez eserin ihmal edilmiş bu kısmı üzerinde yoğunlaşarak ihtiva ettiği bilgilerin kaynaklık değerini ve genel anlamda da Hüseyin Hüsameddin'in tarihçiliğini ele almayı amaçlamaktadır.
Batı Trakya Türkü ve istanbul Rumu genç yetişkinlerin azınlık olma yaşantılarının incelenmesi
Batı Trakya Türk azınlığı ve İstanbul Rum azınlığı uluslararası bir anlaşma olan Lozan antlaşması ile özel statüye alınmış ve hakları belirlenmiş olan azınlıklardır. Bugün Batı Trakya Türkleri Trakya bölgesinin Yunanistan'da kalan kısmı içerisindeki en büyük nüfusa sahip ikinci etnik grubu teşkil etmektedir. İstanbul Rumları ise sayıları oldukça azalmış olmasına karşın İstanbul'daki tarihi konumları ve İstanbul'da bulunan Ortodox Patrikhanesinin baş hamisi olmaları nedeniyle özel bir konuma sahiptirler. Ancak şimdiye kadar özel hak ve konuma sahip olan bu iki azınlığa mensup bireylerin psikolojik durumlarını inceleyen ve iyileştirmek için öneriler ortaya koyan bir çalışma yapılmamıştır. Nitel araştırma deseni kullanılan bu araştırma kapsamında Batı Trakya Türk azınlığına ve İstanbul Rum azınlığına mensup genç yetişkin bireylerin azınlık olmaları nedeniyle maruz kaldıkları yaşantılar ve toplumun geneline göre daha çok risk altında oldukları konuların incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada Batı Trakya Türk azınlığı ve İstanbul Rum azınlığına mensup, 20-25 yaş arasında olan 18 katılımcıyla görüşülmüş ve görüşmelerde araştırmacı tarafından hazırlanan Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda oluşan temaların Batı Trakya Türklerinden ve İstanbul Rumlarından katılımcılarda birbirinden farklılaşmadığı ve büyük ölçüde benzerlik gösterdiği görülmüştür. Çalışmada bulgular (1) sosyal dışlanma kaynakları, (2) koruyucu ve risk faktörleri ve (3) psikososyal çıktılar olmak üzere üç tema ve bu temalar altındaki alt temalarda toplanmıştır. Bulguların sunulmasının ardından sonuçlar alanyazın ışığında tartışılarak önerilere yer verilmiştir.
Türk vatandaşı erkeklerin Suriyeli kadınlarla kurduğu çok eşli evlilikler: Evlilik içi farklı aktörlerin gözünden çok eşlilik deneyimi
Bu çalışma 2011 yılında başlayan Suriye zorunlu göçü sonrasında Türkiyeli erkeklerin Suriyeli kadınlarla kurduğu çok eşli evliliklerin neden ve nasıl olduğunu anlamak amacıyla yapılmıştır. Nitel araştırma modeliyle tasarlanan bu araştırmada, yarı yapılandırılmış görüşme yönergesi kullanılmıştır. Araştırmanın özneleri Türkiyeli bir kadınla resmi olarak evli iken dini nikahla Suriyeli kadınla "evlenerek" çok eşli olan Türkiyeli erkekler ve onların Türkiyeli ve Suriyeli eşleri olarak seçilmiştir. Araştırmanın verileri, Şanlıurfa, Kilis ve Hatay'da toplamda 25 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılarak toplanmıştır. Araştırma sonuçları, "Erkeklerin Çok Eşliliklerini Meşrulaştırma Biçimleri"; "Evlilik Pazarı ve Pazarlıklar-Evliliklerin Kurulumu"; "Çok Eşlilik Süreci: Taraflar Arası İlişkiler ve Yaşanan Sorunlar"; "Çok Eşlilik Karşısında Alınan Pozisyonlar", ana başlıkları altında yorumlanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre erkekler, çok eşli oluşlarını birtakım erkeklik kurguları üzerinden meşrulaştırmaktadır. Erkeklerin güç kazanımı üzerinden açıklanabilecek bu kurguların egemen erkeklik idealini tanımlamaya yönelik olduğu görülmüştür. Suriye zorunlu göçü sonrasında Suriyeli kadınların aracılar üzerinden çok eşli evliliklere dahil edildiği bir evlilik pazarının oluştuğu, bu süreçte erkeklerin egemen erkeklik kalıplarına göre pazarlıklar, kadınların da ataerkil pazarlıklar yürüttüğü görülmüştür. Evliliklerin kurulduğu süreçte ve sonrasında hem Türkiyeli hem de Suriyeli kadınların erkeklerin şiddetine maruz kaldıkları, Suriyeli kadınların Türkiye'deki hukuki statüleri ve resmi olmayan evlilikleri nedeniyle kırılganlıklarının fazla olduğu görülmüştür. Erkekler bu evliliklerini evdeki eşin birtakım kadınlık kriterlerine uygun olmadığı üzerinden açıklamışlar, bu nedenle evlilik kararında haklı olduklarını ifade ederek kendilerine istisnai olarak çok eşliliklerinin yasal olmasını talep etmişlerdir. Suriyeli kadınların resmi bir evlilik istemeyerek vatandaşlık talep etmeleri Suriyeli kadınların bu evliliklere göç ettikleri ülke ile bağ kurabilmenin bir yolu olarak baş vurduklarını göstermektedir. Çalışmanın ortaya çıkardığı sonuçlar çerçevesinde çok eşli evliliklerdeki dinamiklerin erkeklik kurguları üzerinden yeniden ele alınması, kadınların bu evliliklere dahil olma ve sonrası süreçte şiddete karşı korunmasıyla birlikte göç süreçlerindeki kadınların kırılgan yanlarının dikkate alınarak koruyucu ve önleyici politikaların geliştirilmesi gerektiği tartışılmıştır.
Interkulturelle aspekte in der Deutschen gegenwartsliteratur am beispiel der Orient-und Türkenbilder in den romanen "Sieger Nach Punkten" von Thorsten Becker, "Selim oder die Gabe der Rede" von Sten Nadolny und "Das Verschwinden des Schattens in der Sonne" von Barbara Frischmuth
The cultural diversity of today's world increases the interest in the foreign cultures. Literature, in which this interest arises, can be seen as a platform for getting to know other cultures. In this context, the present study aims to analyse the intercultural components in the samples of contemporary German literature using the novels Winner on points by Thorsten Becker, Selim or the Talent of Speaking by Sten Nadolny and The Shadow Disappears in the Sun by Barbara Frischmuth. It was questioned whether the novels in question have intercultural potential by supporting the intercultural agreement by prioritizing the meeting of different cultures they have brought with the literary studies of the Turkish culture as the other and making use of the knowledge of intercultural literature. At the same time, it was questioned whether the eastern images exhibited by the novels continued their previous perception patterns or they presented a new intercultural literature style by comparing them with the old eastern images in the history of German Literature. As a literary work, Thorsten Becker's novel, as a masterpiece which has never been dealt with before and which is a wide-ranging work, is prioritized in the analysis section, and the plot is scrutinized in terms of its characters, the narration of Turkish-Ottoman history, Islamic images, intercultural elements and current social discourses. As a result, the analysis of the works reveals that all three novels have an important place in contemporary German literature because they perceive Turkish foreigners in a different way and move away from traditional orientalism and promote an empathy-oriented perception, in which stereotypes can be overcome by providing new perspectives to the Turks. In addition, the study of the concept of literary interculturality in novels has shown that German writers who do not have immigrant backgrounds can produce literary works that have an intercultural potential and are of great importance in today's multicultural societies.
Türkiyeli orta sınıf seküler gençlerde kültürel, politik, duygusal dönüşüm ve yurt dışına göç fikri
Bu çalışma temelde Türkiye'nin yakın geçmişinde deneyimlediği dönüşümün Türkiyeli orta sınıf seküler gençlerin yaşamlarında ne tür karşılıklar ürettiğini ve son yıllarda göç arzusunun neden yükseldiğini incelemektedir. Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında tarihinin en büyük siyasal ve toplumsal dönüşümlerinden birini yaşarken yoğun bir muhafazakârlaşma, kutuplaşma ve otoriterleşme politikası güdülmekte, toplumsal, kültürel ve politik alan sil baştan düzenlenmektedir. Söz konusu toplumsal dönüşümler ve düzenlemeler ise orta sınıf, seküler, muhalif genç kitlede kültürel, politik ve duygusal karşılıklar üretmektedir. Bu karşılıklar çalışmada birkaç farklı temaya odaklanarak ele alınmaktadır. Bunlardan ilki, ülkedeki dönüşümler ve deneyimler neticesinde açığa çıkan duygulanımlar ve seküler cenahın toplumsal aidiyet duyumsamasındaki yitimdir. İkincisi, gençlerin Gezi direnişi, 15 Temmuz darbe girişimi, bombalı saldırılar veya seçimler gibi yüksek yoğunluklu momentlerdeki ya da gündelik ve toplumsal yaşamlarındaki deneyimlerine, fikirlerine, hislerine kulak verilmesi ve ne tür bir faillik biçimi geliştirdiklerinin paylaşılmasıdır. Bir diğer tema ise, AKP döneminde uygulamaya konan söylem ve politikalara seküler toplum tarafından karşılık olarak üretilen geleneksel, geleneksel olmayan ve pasif mücadele formlarının incelenmesidir. Ele alınan tüm bu temalar ve inceleme konuları, hem Türkiye'de iktidara muhalif seküler bir genç olarak yaşamanın muhteviyatını hem de gençler arasında göç arzusunun hangi dinamiklere ve saiklere bağlı olarak yükseldiğini açığa çıkarmaktadır. Çalışmanın, nihai olarak, son yıllarda ağır zihinsel, duygusal, psikolojik yükle yaşayan seküler kesime mensup gençlerin sesini duyurması ve hikâyelerini anlatması beklenmektedir.
Türk kültürünün Avrupa'daki etkileri ve Türk Kırmızısı
Başka bir kültürle herhangi bir şekilde karşılaşmadan, tanışmadan, alış-veriş yapmadan, savaşmadan varlığını sürdüre gelmiş bir kültürden söz etmek pek mümkün değildir; özellikle Türkler gibi hareket halindeki bir toplum için. Türkler bu tarihi yolculukta, Çin, Hint, İran, Roma medeniyetiyle temas etmiştir. Dahası, Çin, Hint, İran, Roma topraklarında savaşmış, tanışmış, kalmış, yaşamış, imar etmiş, hükmetmiştir. Zorunlu ya da gönüllü temas; tanışıklığı ve ister istemez etkileşimi beraberinde getirmiştir. Türkler, kuşkusuz bu yolculuk öncesi ve sırasında edindiği birikimi günlük hayatın bir parçası haline getirerek ayakta kalmış, nihayetinde sahip olduğu kültürel donanımla 15., 16. ve 17. Yüzyıllarda dünyada Prof.Dr. Halil İnalcık'ın dediği gibi ''Prestij Toplum'' haline gelmiştir. Haliyle prestij toplumun ürettiği "Prestij Kültür" Avrupa'da kolayca yayılma zemini bulmuştur. Türk Dünyası ile Avrupa devletleri arasında temas noktaları Osmanlı Devleti eliyle, onun Avrupa içlerine sokulmasından sonra çarpıcı bir biçimde artmıştır. Osmanlı maddi kültürü Avrupa içlerinde, kendi kültürünü tebaasına dayatma politikası olmamasına rağmen yayılma zemini bulmuştur. Osmanlılar daha çok, doğu ile batının tarıma dayalı medeniyetlerinin çeşitli kültürel elemanlarının uzun mesafeler arasında aktarılmasını sağlayan ortamı yaratmışsalar da tarım dışı istisnaları yok değildir ve az da sayılmaz. Nesilden nesile kültürel aktarımın bir çıktısı olan, kimya ve tekstil sektörüyle doğrudan ilgili "Türk Kırmızısı" olgusu gibi. Yüzyıllarca nesilden nesile aktarılan Türk Kırmızısı boyama usulü 17. Yüzyılda Osmanlı topraklarında boyanan pamuklunun haslığı ve parlaklığı nedeniyle Avrupalı tüccarların dikkatini çekmiştir. Aynı yüzyılda Avrupa, Hindistan gibi pamuk üretim merkezlerinde sömürgeler edinmiş, pamuktan ucuz ve hafif kumaş elde etme yöntemlerini geliştirmiş, üretimini arttırmış, pamuğun kullanımını yaygınlaştırma çabaları bir yüzyıl boyunca sürmesine rağmen istenilen pazar yakalanamamıştır. Sebebi ise kolonilerdeki dikim alanlarından Avrupa'daki kumaş fabrikalarına taşınan pamuğun istenilen kalitede boyanamamasıdır. Avrupalı tüccarlar bunun için Bursa'da üretilen, talebin artmasıyla Edirne ve İzmir'e taşınan Türk Kırmızısı'nın üretim aşamalarına dikkat kesilmiş, önce formülü sonra da Türk boya ustalarını Avrupa'ya taşımaya başlamışlardır. Bu endüstriyel casusluk gayretleri netice vermiş, kısa zamanda bugünkü Fransa, İngiltere, Almanya, İsviçre ve Hollanda'da Türk Kırmızısı boyama fabrikaları açılmıştır. Bu merkezlerde üretilen Türk Kırmızısı kumaşlar Türk Kırmızısı markasıyla tüm dünyaya satılmıştır. Milli kültürümüzün önemli bir çıktısı olan Türk Kırmızısı'nın Avrupa'daki tarihsel varlığı ve uygulanışı kuşkusuz, 17. Yüzyılda pamuk üretiminin yaygınlaşmasıyla, tekstil sektörüyle, kimya bilimiyle, endüstri devrimiyle doğrudan ilgilidir
Türkiye'deki Pomak Türkleri ve sosyo - kültürel uyum süreci
Her milletin halkı, hatta aydınları arasında çeşitli karakter ayrımlarının ve çeşitli tipolojilerin yapıldığı görülmektedir. Bilimsel olarak "Irk Peşin Hükmü" de denilen ve aslında insanların pratik amaçlarla yaptıkları fakat genelde yanlış hüküm veren birer karakter sıralamasından başka bir şey değildir. Gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet sonrası göçler ve mübadeleler, Balkanlardan ve de özellikle Bulgaristan'dan ülkemize bu sıralama neticesinde yaşanmıştır. Balkanlarda yaşayan Türklerin kültürel olarak yaşadıkları sorunlar çoğunlukla ölümlerle sonuçlanmış, en hafif tabiri ile asimilasyona uğramışlardır. Ne etnik olarak kabul görmüşler ne de farklı olarak yaşamalarına izin verilmiştir. Bu süreçte yerlerinden ve yurtlarından olan göçmenler Türkiye'ye gönderilmiş, aileler parçalanmış ve herkes için yeni bir yaşam başlamıştır. İşte Balkanlar'da yaşayan Pomak Türkleri de bu süreçleri yaşamış soydaşlarımızdır. Gerek Yunanistan'da gerekse Bulgaristan'da benzer sorunlar yaşatılarak göçe zorlanmış ve hatta öldürülmüşlerdir. Yüzyıllarca yaşadıkları bölgelerden zorla gönderilmiş, kültürlerini ve inanışlarını yaşadıkları bölgelerde korumalarına izin verilmemiştir. Bulgarlar Pomak Türklerini, Müslüman Bulgarlar olarak nitelerken, Yunanlar da benzer şekilde Müslümanlaşmış Yunan olarak görmüşlerdir. Savunulan her iki tez de kendi milletlerindenmiş gibi görse de Müslüman olmaları, onların "öteki" olarak yorumlanmasına engel olmamıştır. Bu çalışmada, Balkanlar'da yaşayan Pomak Türklerinin etnik ve kültürel kökenlerini. ayrıca onlar hakkında ortaya atılan Bulgar ve Yunan tezlerini değerlendirerek yaşadıkları göç süreci incelenmiş ve sonuç olarak ülkemizde kurdukları bu yeni yaşantıda uyum sorunu yaşayıp yaşamadıkları Pomak Türkleriyle yüz yüze yapılan sözlü mülakat ve anketler aracılığıyla değerlendirilmiştir.
Kıbrıs sorunu ve çözüm önerileri: Federasyon, konfederasyon ve bağımsız iki devlet alternatifinin değerlendirilmesi
Kıbrıs sorunu, tarihin ilk dönemlerinden başlayarak, günümüze kadar devam eden ve güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir uluslararası mesele olmuştur. Hala çözümlenemeyen bu sorunun ana nedeni, Kıbrıs'ın jeopolitik öneminden kaynaklanmaktadır. Bugün uluslararası alanda hakim güçlerin Kıbrıs sorununun çözümüne gösterdikleri ehemmiyet; adanın Ortadoğu petrolünün ulaşım yollarına egemen olması, Ortadoğu'dan Afrika'ya uzanan ekseni kontrol etmesi, Anadolu-Ortadoğu-Süveyş Kanalı hattına hâkim olması, Süveyş Kanalından Hint ve Pasifik Okyanusuna uzanan deniz yolunun kontrol noktalarından biri olması ve Ortadoğu'da petrol merkezli muhtemel bir savaşta depo görevini üstlenebilecek olması gibi sebeplere dayanmaktadır. Ayrıca adada yaşayan Türkler ve Rumlar dışında; Yunanistan, Türkiye, İngiltere, ABD ve AB ülkelerinin ve son zamanlarda da İsrail gibi Akdeniz'in güneyindeki ülkelerin de, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, petrol-doğalgaz arama faaliyetleri gibi konularla bu soruna dahil olmuş olmaları, çözüme ulaşılamamasının en büyük nedenlerindendir. 2004 yılında, sorunun çözümü için federal bir sistem kurmayı vaat eden Annan Planı, Türk kesimi tarafından kabul edilmiş ancak Rumlar tarafından reddedilmiştir. Bugün, 2015 yılında adayı birleştirme müzakereleri devam etmektedir ve/fakat Annan Planı'ndan beri çözüme en fazla yaklaşılan süreç de günümüzde yaşanmaktadır. Bu tez çalışmasında; devlet sistemleri incelenerek, bu sistemlerin Kıbrıs'a uygulanabilirlik durumları değerlendirilmiş, bağımsız iki devlet alternatifi de göz önünde bulundurularak, adil ve kalıcı barışı sağlamak yolundaki en doğru çözüme ulaşılmaya çalışılmıştır.
Kore Savaşı ve sonrası süreçte (1950-1958) Türk Tugayı ve tabur imamlarının Korelilerin İslam anlayışına etkisi
Geçmişten günümüze Kore'de İslamiyet'in tarihi incelendiğinde erken dönemlerde gerçekleşen temaslara rağmen Kore'de İslam dininin Kore Savaşı'na kadar kalıcı bir varlık gösteremediği anlaşılmaktadır. 20.yüzyıla kadarki süreçte, gerçek bir Koreli Müslüman topluluk oluşmadığı için Kore'de İslam dininin yayıldığı asıl olay, Kore Savaşı olarak kabul edilmektedir. Kore Savaşı ve sonrası süreçte, Türk tugayı ve beraberindeki tabur imamlarının Koreli toplum üzerindeki etkisi neticesinde İslam dini Koreliler arasında yayılmıştır. Bu bağlamda, çalışma, modern Kore Cumhuriyeti'nde (Güney Kore) İslamiyet'in ve Koreli Müslüman varlığının yeniden vuku bulmasında Türk tugayı ve Türk tugay imamlarının etkisini ortaya koymaktadır. Tez, bu amaçla Kore Savaşı ve sonrası süreçte Kore'de görev yapan Türk tabur imamlarının Kore'deki İslam algısına etkisini, Türk askeri kültürü ve Türk tabur imamlarının İslami faaliyetlerinin arka planı üzerinden tahlil edecektir. Kore'de gerçekleştirdikleri çalışmalarla öne çıkan üç tabur imamının hayatı ve faaliyetlerine odaklanarak Kore Türk Tugayı'nın Kore'deki İslamiyet için sundukları katkılar irdelenecektir. Bu incelemeler, Güney Kore'de ve Türkiye'deki kütüphanelerde ilgili kaynaklar göz önünde bulundurularak verilmiş olup tez çalışması resmi ve kişisel arşivler üzerinden zenginleştirilmiştir. Araştırmaya, bu imamlarla birebir görüşen şahıslar ve aile bireyleriyle gerçekleştirilen mülakatlar üzerinden ışık tutulmuştur. Çalışmada, Kore Türk tabur imamlarının tutumlarını diğer din adamlarından ayıran özellikler ortaya koyulmuştur. Bu kapsamda, Kore'ye askeri yardım amaçlı gelen Türklerin gösterdikleri insani davranışlar ve ahlaki motiflerin Korelilerin İslam dinine olan ilgilerinin ana etkeni olduğu tespit edilmiştir. Türk tugayı imamlarının yaptıkları katkının arka planında Türk askeri kültürü ve Türk tabur imamlarının dini neşretme hususundaki hassas tavırlarının etkili olduğu anlaşılmıştır. Tez çalışmasında, ilk kez gün yüzüne çıkarılacak resmi ve kişisel arşiv belgeleri sayesinde, Türk askerleri ve tabur imamlarının, Kore'de İslam için sundukları katkıyı daha yakından okumak mümkün olacaktır.
A comparative study among Turkish and American consumers on the relationship between cultural dimensions and the two important outcomes of consumer society: Conspicuous consumption and online compulsive buying behavior
Culture is considered to be one of the core mechanisms that drive people's behavioral patterns and the need for understanding consumer's cultural orientations and their effects on consumer behavior becomes even more crucial every day. This study was designed to address the gap in the literature and attempts to investigate the influence of cultural dimensions on the two important outcomes of today's consumer society; conspicuous consumption and online compulsive buying behavior. Also, another aspect of this research is to see if conspicuous consumption orientation has connections with online compulsive buying behavior. Lastly, it attempts to show whether conspicuous consumption orientation and online compulsive buying behavior varies across cultures and the role of demographics. In order to achieve these goals, the study employed two samples from two nations (Turkey and United States) that have distinct cultural orientations at the national level. Based on the models tested in two samples, the findings show that collectivism, power distance and masculinity had significant effect on conspicuous consumption orientation in both nations yet the most impactful cultural dimensions varied based on nation. Also, it has been discovered that collectivism, power distance and uncertainty avoidance were in relation with online compulsive buying behavior in both nations yet masculinity was not. Finally, conspicuous consumption and online compulsive behavior were found to be correlated and the correlation was moderate and positive.
Çokkültürlü toplumlarda giyimin kimlik inşasındaki rolü: Osmanlı-Türk modernleşmesi
Bu çalışmada komüniteryen bir çokkültürlülük üzerine inşa edilmiş Osmanlı millet (dinsel topluluk) sisteminde giyim yasalarının dinsel topluluklar arası farkları görünür ve sürekli kılmaya yönelik uygulanışının modernleşme hareketleriyle birlikte nasıl dönüşüme maruz kaldığı analiz edilmiştir. Diğer bir ifadeyle, dinsel farklılığı görünür kılmayı hedefleyen sistemin çokkültürlülük paradigması bağlamında incelemesi yapılmış ve ardından da yurttaşların eşitliğini öngören Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini de içeren Osmanlı-Türk modernleşmesinin farklılıkları daha az görünür hale getiren sonuçları ele alınmıştır. Dolayısıyla, Osmanlı millet sistemi ve Türk ulus-devleti arasında doğrudan giyim-kuşam merkezli kimlik, çokkültürlülük ve milliyetçilik eksenindeki karşılaştırmaların azlığı, bu çalışmaya özgünlük değeri katmaktadır. Çok geniş bir coğrafyayı ve çok sayıda topluluğu kapsayan Osmanlı Devleti'nin giyim-kuşam çeşitliliğine odaklanan çalışma, İmparatorluğun başkenti olan İstanbul'la sınırlı tutulmuştur. Bu bağlamda, İmparatorluğun hâkim unsuru konumundaki Müslümanların yanı sıra İstanbul'da yoğun bir nüfusa sahip olan Ortodoks, Ermeni ve Yahudi milletleri incelenmiştir. 18. yüzyılda III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde başlayan modernleşme hareketi ile toplumsal değişim büyük bir ivme kazanmış, modernleşmenin kılık-kıyafet üzerindeki etkisi çarpıcı biçimde kendini göstermiştir. Bu nedenle, çalışmaya konu olan dinsel toplulukların geleneksel kıyafetlerini örnekleyen görsellerin çok büyük bir bölümü, 18. ve 19. yüzyıllardan seçilmiştir. Türkiye'de kılık-kıyafetin tamamen Batılaşması ya da evrenselleşmesiyle de Batı modası ile uyum sağlanmıştır. Bunun da Osmanlı ve Türkiye toplumlarında bireylerin kimlikleri üzerinde çarpıcı etkileri olmuştur. Bu etkilerin karşılaştırmalı analizi sonucunda komüniteryen çokkültürlülüğün modernleşme süreciyle modern ulus-devlete yerini bırakmasıyla, giyimin bireylerin kimliklerinin dışavurumunda ve toplumsal imgelemede daha az etkili hale geldiği sonucuna ulaşılmıştır.
Türklerde ikonografi (hayvan üslubu) ve grafik tasarımında uygulanması
Sanat Tarihi'nin en önemli dallarından biri olan İkonografi, toplumların ilk oluşmaya başladığı dönemlerden itibaren kullanılmıştır. İnsanların inançlarını, gündelik hayatlarını, ritüellerini resme, sembollere ve figürlere yansıtması bir iletişim aracı haline gelmiş ve etkileri günümüze kadar uzanmıştır. Grafik tasarım ise, bir mesaj iletmek, bir görsel ortaya çıkarıp geliştirmek ya da bir fikri veya düşünceyi bir görsel haline getirmek gibi konuları içeren bir sanat dalıdır. Bu iki dal, birbiri ile iç içedir. Bu çalışmada, ikonografi sanatının grafik tasarımında uygulanması konusu, geçmişten günümüze uzanan bir süreçle birlikte anlatılmıştır. Toplam iki bölümden oluşan tezin birinci bölümünde ikonografi ile ilgili bilgiler verilmiş ve özellikle Türk ikonografisinde yaygın olarak kullanılan pek çok hayvan figürü detaylı olarak anlatılmıştır. Tezin asıl konusunu kapsayan ikinci bölümde ise grafik tasarımın ana araçlarından biri olan logonun tanımı yapılmış ve birinci bölümde anlatılan ikonografik figürlerin günümüz logolarına uyarlanması hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. Logoların görselleri, açıklamaları ile birlikte kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: İkonografi, Sembol, Figür, Grafik, Logo
Nahçıvan'da Türk dönemi koç-koyun mezartaşı örnekleri
Nahçıvan'da Türk Dönemi Koç-Koyun Mezartaşı Örnekleri başlıklı çalışmada Nahçıvan'da bulunan Türk dönemine ait koç-koyun mezartaşları tespit edilip incelenmiş ve mevcut durumları belirtilmiştir. İlk adım olarak Nahçıvan bölgesinin coğrafi konumu ve tarihçesi verilerek bölge tanıtılmış daha sonra koç-koyun heykel ve motifinin gelişimi detaylı olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Katalog kısmında tespit edilen 162 koç-koyun mezartaşı fotoğraflanmış, ölçüleri alınmış 46 tanesinin çizimleri yapılmış süsleme öğeleri, malzeme ve teknik olarak incelenmiştir. Bu sanat abidelerinin Türk sanat, kültür ve inancındaki yeri ve önemi belirlenerek Türk sanatının kesintisiz olarak devamı vurgulanmıştır. Karşılaştırma ve değerlendirme bölümünde Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri döneminde yapılmış olan bu mezartaşlarının kaynağının en eski Türk toplumlarının inanç ve geleneği olarak günümüze kadar devam ederek mevcudiyetini kesintisiz olarak sürdürdüğü detaylı olarak aktarılmaya çalışılmıştır. Bu mezartaşlarının Anadolu Azerbaycan Kırgızistan gibi bir çok farklı coğrafyada bulunan diğer örnekleriyle karşılaştırılarak benzer ve farklılıkları belirtilmiştir. Anahtar Kelimeler : Nahçıvan, Koç-Koyun Heykeli, Mezar Taşı, Figür, Türkler
Bulgar idaresinde Türkler 1909-1989
Bulgarlar, yüzyıllarca Osmanlı Devleti'nin bünyesi altında kendilerini "Rum" olarak tanımlamışlardır. Ancak Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik akımına Bulgarlar da kayıtsız kalmamış; kendi devletlerini kurmak için harekete geçmişlerdir. Bunun ilk adımı, bağlı oldukları Fener Rum Kilisesi'nden ayrı bir dini otorite kurma girişimi olmuştur. Bu doğrultuda 19. yüzyılın başlarında rahip Paissiy ile 'Yeniden Doğuş' olarak adlandırılan millî uyanış hareketi başlamış; bir dizi ekonomik iyileşme ve kültürel gelişme ile Bulgar ihtilalcileri yetiştirilmiştir. Başta Çarlık Rusya'sı olmak üzere uluslararası destek alan Bulgarlar, Fener Rum Kilisesi'nden ayrılarak kendi kiliselerini kurduktan sonra millî devletlerini kurma safhasına geçmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne karşı girişilen askeri harekât ve isyanlarla Bulgaristan, 1908 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Bulgaristan topraklarında büyük bir nüfusu teşkil eden ve hakları anlaşmalarla güvence altına alınan Türkler, bundan sonra göç ve ölümle sayıları azaltılarak önce azınlık haline getirilmiş; daha sonra da kalanları asimile etme politikaları başlatılmıştır. Kuruluşundan 1989 yılına kadar Bulgaristan, muhalif kişi ve grupları düşman olarak görmüştür. Bu durum, ülkede çok sayıda toplama kampının açılmasına neden olmuştur. Bunların içinde Bulgaristan'daki Türkler için, tarihi 1949 yılına dayanan Belene Toplama Kampı ayrı önem taşımaktadır. Bu çalışma Bulgar millî uyanışı ile Bulgaristan'da Türklere uygulanan politikaları, hükümetler esas alarak ele almıştır. Ayrıca çalışmada, Bulgaristan'da bulunan toplama kampları detaylı incelenmiş; Belene Toplama Kampı'nın tarihsel süreci aktarılmıştır.
İslamiyet öncesi Türk aile töresinin İslam hukuku bağlamında incelenmesi
İslamiyet öncesi dönemde Orta-Asya'da yaşan Türkler göçebe bir yaşam tarzına sahiptirler. Toplumsal düzen, töre adı verilen sözlü bir hukuk ile sağlanmaktadır. Sekizinci yüzyıldan itibaren İslam dini ile tanışan ve gruplar halinde müslüman olan Türkler; o günden bugüne İslam dini kuralları ile yaşamışlardır. Türklerin müslüman olması ile ilgili çeşitli görüşler mevcuttur. Türklerin müslüman olmasının nedenini Türk töresinin İslam dininin kuralları ile benzer olduğunu savunanlar olduğu gibi Türklerin töresinin İslam dini ile benzer olmadığını, Türklerin müslümanlığa zorlandığını savunanlar da olmuştur. Aile ile ilgili hükümler her toplumda yaşayan ve gözlemlenebilen kurallardır. Türk töresinin aile ile ilgili kurallarını İslam hukuk bağlamında inceleyerek iki hukuk anlayışının birbirine benzerliğinin neler olduğu ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık on beş başlık altında incelenen bu konulardan on iki tanesinin birbirine benzediği belirlenmiştir.
Türk erkekleriyle evlenmiş ve Türkiye'de yaşamakta olan Çinli kadınların sosyal uyum süreçleri üzerine bir araştırma
Bu çalışma Çinli kadınlar ile Türk erkekleri arasında gerçekleşmiş olan evlilikler ve bu tür evlilik yapmış Çinli kadınların Türk toplumuna uyum süreçleri hakkında nitel bir araştırmadır. Son yıllarda, uluslararası evliliklerin dünya çapında yaygınlaşmasıyla birlikte, bazı Çinli kadınlar Türk erkekleriyle evlilik yapıp Türkiye'ye yerleşmeyi tercih etmektedirler. Türkiye'de yaşamakta olan Çinli kadınlar için Türkiye'nin dil öğrenimi, yemek kültürü, dini inancı, kültürel gelenekleri ve yaşam tarzı açılarından yepyeni bir yaşamsal deneyim sağlamaktadır. Bu çalışmada Türk erkekleriyle evlenmiş olan Çinli kadınlar örneği olarak Çinli kadınların Türklerle yaptığı evliliklerin nedenleri, dil öğrenme, beslenme alışkanları, dini inançlar, aile hayatı, sosyal hayat ve çevreleri, meslek hayatı, siyasal hayat dahil bu perspektiflerden onların Türkiye'deki hayatlarında karşılaştıkları zorluklar ve Türk toplumuna uyum sürecinde yaşadıkları kültürel şoklar ele alınarak Türk toplumu ile bütünleşmeleri incelenmeye ve Türk toplumuna uyum sağlamalarında karşılaştıkları sorunlarla nasıl başa çıktıkları tarştışılması hedeflenmektedir. Araştırmanın ampirik verileri Türkiye'de (Ankara, İstanbul, Konya, Antalya gibi büyük şehirlerde) yaşamakta olan toplam 32 Çinli kadınla 25 Ağustos -10 Ekim 2020 tarihleri arasında yüzyüze ve çevrimiçi olarak yapılmış olan derinlemesine görüşmeler vasıtasıyla derlenmiştir. Derinlemesine görüşmelerle toplanan veriler MAXQDA20 nitel analiz programı kullanılarak analiz edilmiş ve değerlendirilmiştir. Çalışmanın önemli bulguları arasında bu Çinli kadınların yaşadıkları aşk nedeniyle ya sınıf arkadaşı ya iş arkadaşı ya ortak arkadaş çevreleri yoluyla ya da internet üzerinden bir Türk erkeğiyle evlenip Türkiye'ye yerleşdikleri yer almaktadır. Onlar bir Türk ile evlenmeye karar verirlerken "sevgi" ve "duygu" unsurlarına çok önem verdikleri için bu erkeğin kişiliğine, ailesinin uyumlu olup olmamasına, birbirleriyle konuşabildikleri ortak konular ve benzer bir yaşam felsefesine sahip olup olmadıklarına önem verdiklerini vurgulamışlardır. İkinci olarak, bu kadınların Türk toplumuna uyum sağlama sürecinde belirli bir dereceye kadar bazı zorluklarla karşılaştıkları, ancak bütünleşme ve ayrılma ile birlikte var olan çeşitlendirilmiş bir uyum stratejisi benimseyerek Türk sosyal yaşamına temelde uyum sağlayabildikleri ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda, Çinli kadınlar Türk toplumu ile bütünleşmelerinde Türk toplumuna kimlik ve aidiyet duyguları çok güçlü olmasa da, mevcut yaşamlarından memnun olduklarını ve gelecekte Çin'e dönmek yerine Türkiye'de yaşamaya devam etmeye istekli olduklarını belirtmişlerdir. Zira Türkiye'de kalmak konusunda onlar için birçok çekici faktör bulunmaktadır.
Türk ve Macar uluslaşma süreçleri bağlamında Béla Bartók ve Ahmet Adnan Saygun etkileşimi
Bu çalışmada uluslaşma süreçlerini 20. yüzyılda gerçekleştiren iki ülke olan Macaristan ve Türkiye'nin ulusal müzik kültürlerini yaratma çabaları ile bu süreç içerisinde Bartók ve Saygun'un karşılıklı etkileşim ve katkıları ortaya konmaya çalışılacaktır. Birinci bölümde Macar uluslaşma sürecinde müzik kültürü ve Bartók, ikinci bölümde Türkiye uluslaşma sürecinde müzik kültürü ve Saygun başlığında inceleme yapılacaktır. Üçüncü bölümde Bartók ve Saygun'un kendi ülkelerindeki uluslaşma süreci içerisinde müzik alanındaki rolleri ile Türkiye'de çıktıkları derleme gezilerinin, her iki ülkenin uluslaşma yolundaki müzik evrenine katkıları incelenecektir. Dördüncü bölümde Bartók'un Orkestra Konçertosu ve Saygun'un Yunus Emre Oratoryosu eserleri arasında saklı veya açık bir etkileşimin var olup olmadığı hakkında bir bilgiye ulaşılmaya çalışılacaktır.
Paleologoslar Döneminde Bizans ordusundaki paralı Türk askerler (13-15. yüzyıllar)
Bizans İmparatorluğu yüzyıllar boyunca tarih sahnesinde kalmış, geniş bir coğrafyaya yayılmış ve doğu-batı arasında köprü vazifesi görmüş çok önemli bir devlettir. Bu imparatorluğun yaklaşık bin yıl kadar ayakta kalmasının en önemli sebeplerinden biri de, sahip olduğu güçlü ordudur. Dönemin en üst savaş teknolojisine sahip olan bu ordu, strateji dehası komutanları ve disiplinli askerleriyle döneminin korkulan ve güçlü ordularından biri olmuştur. Sahip olduğu Roma askeri mirasını doğulu unsurlarla harmanlayan ve aynı zamanda gelişmiş bir toprak sistemiyle de ordusunu destekleyen Bizans İmparatorluğu uzun yıllar boyunca ordusunun güçlü yapısını korumayı başarmıştır. Ancak 7. yüzyıldan itibaren başlayan toprak kayıpları, bu sürecin sonucu olarak 9-10. yüzyıllarda toprak sisteminde yaşanan bozulmalar ve sık yaşanan taht kavgalarıyla birlikte komutanların güvenilirliğinin azalması gibi durumlar Bizans ordusunu olumsuz yönde etkilemiştir. Özellikle toprak sisteminde yaşanan sıkıntılar ve İmparatorluğun küçülmesi asker yetiştirmeyi zorlaştırmıştır. Buna bağlı olarak Bizans İmparatorluğu'nun 11-15. yüzyıllar arası olarak belirtebileceğimiz geç döneminde, ordunun büyük çoğunluğunu paralı ve yabancı askerler oluşturmaya başlamıştır. Özellikle 13-15. yüzyıllar arasında İmparatorluğu yöneten Paleologosların döneminde orduda paralı ve yabancı askerler ciddi bir yer tutuyor ve bu askerlerin önemli bir kısmını da Türkler oluşturuyordu. Peki bu Türk askerlerin ordu içindeki durumu nasıldı? Savaşlarda nasıl rol almışlardı? Kullandıkları silahlar ve teçhizatlar nelerdi? Hangi halklara mensuplardı? Bu çalışma bahsedilen bu soruların cevabını arayacak ve Batı Anadolu'nun Bizans ile olan sınır bölgelerindeki Türklerin Bizans ordusunda yer alıp almadığını araştırarak bu durumun Bizans ve Anadolu beylikleri arasında yol açabileceği siyasal ilişkileri irdeleyecektir.
Çokkültürlülük ve toplumsal entegrasyon açısından Almanya'da yaşayan göçmen Türklerin sorunları
İkinci Dünya Savaşında büyük yıkıma uğrayan Almanya, endüstriyel kalkınmada istihdam açığını kapatmak için ülke dışından yabancı işçi alımına yönelmiştir. Asırlarca karşılıklı çıkar ilişkilerin sürdüğü Türkiye ile yapılan antlaşma kapsamında kısa süreli "misafir işçiler" davet edilmiş, ancak iş yerinde gösterilen performans sonrasında kalıcı işçiler statüsüne geçmişlerdir. Aile birleşimi, çocuk parası gibi motivasyonuna artırıcı yasal düzenlemeler sonrasında bunlar kaldıkları yurtlardan yerleşik hayata geçiş yapmış ve zamanla vatandaşlığa geçerek ev sahibi toplum gibi ülkenin yüce değerlerine önemli katkılar sağlamışlardır. Çokkültürlü Almanya'da en büyük göçmen yoğunluğunu oluşturan Türkler ile ev sahibi toplum arasında ki sosyo-kültürel temasların başlangıç aşaması, süreç içerisinde karşılıklı iletişim düzeyi, entegrasyonun gerçekleşmesi esnasında ve sonrasında; olumlu ya da olumsuz etkileyen ana ve destekleyici nedenler incelenmiştir. Ana neden sadece sosyo-kültürel farklılıklar mı? Yoksa Alman emekçilerin gelecek kaygısı, dar gelirli vatandaşları etkileyen gelişmeler, göçmenlerin sayısal hareketliliği, Alman medyasının ötekileştirici yayınları ve bir kısım siyasal aktörlerin demeçleri kamuoyunu etkilemesinden kaynaklanan sorunlar mı? olduğu kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Bu bağlamda toplumu temsil eden farklı kesimlerle yapılan ikili görüşmeler sonunda elde edilen bilgiler araştırmaya katkı sağlamıştır. Entegrasyonu olumsuz etkileyen Anayasal yaklaşımlar 2000 yılında yasal düzenlemeler ile farklı boyutlar kazanmıştır. Vatandaşlığın doğum ile de kazanılabileceği, göçmen masasının kurulması, çifte vatandaşlığın 2014 yılında belli koşullarla kabul edilmesi bu gelişmelerdendir. Göçmenlerin işçilikten girişimciliğe geçişleri, yerel, eyalet ve federal seçimlerde kullanılan oy oranı, kazanılan belediye başkanlıkları, parlamenterlik, meclis başkanlığı ve bakanlıklar ile siyasal katılıma katkıda bulunmaları ülkede "katılımcı" düzeyine geldiklerini göstermektedir. İslamofobi ve aşırı sağcı ırkçı parti AfD'nin eyaletlerde ve federal düzeyde parlamentoya girmesi, uyumu etkilemeye devam etmektedir.
Avusturya ulus kimliği inşasında entegrasyon tartışmaları ve Türkler
15 Mayıs 1964 tarihinde Avusturya ile Türkiye arasında yaşanan 'İşçi Gö-çü'nün ardından Avusturya'daki entegrasyon tartışmalarının Avusturya ulus kimliğine yansımaları literatür ve görüşmeler çerçevesinde 'inşacı' bir yaklaşımla değerlendiril-miştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi de dahil olmak üzere yüzünü 'Batı' dünyasına çeviren Türkiye Cumhuriyeti, dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğuna 31 Temmuz 1959'da ortaklık başvurusunda bulunarak Avrupa Birliği yolunda önemli bir adım attı. Türkiye-Avusturya ilişkileri, Osmanlı İmparatorluğu ve Habsburg İmpara-torluğu tarihine uzanır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Marshall yardımı alan Avus-turya, yeniden yapılanabilmesi için insan gücüne ihtiyaç duydu. Bu ihtiyacın geçici ve alternatif olarak Türkiye'den karşılanabileceği konusunda mutabık kalınmıştı. İşgücü Celbinin ardından Avusturya'daki Türk vatandaşlarının sayısı bugün 300.000'e yaklaştı. Zamanla Avusturya'ya yerleşen Türklerin misafirlik süreleri Avus-turya'nın gündeminde yer almaya başladı. Tartışmalar bazen siyasi malzeme olarak kullanılmıştır. Tüm bu gelişmeler Avusturya'nın sosyal yapısını ve ulusal kimliğin olu-şumunu etkilemiştir. Bu çalışmada Türklerin Avusturya toplumuna uyum süreci ve bu son durumda ulusal kimliğe yansımaları araştırılmıştır. Bu kapsamda literatür araştır-ması ve görüşmeler yoluyla veriler toplanmış, elde edilen veriler MAXQDA – 2022 programı aracılığıyla analiz edilmiştir.