Uterus

77 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta perkreatalı hastalarda ön uterin bölgenin segmenter rezeksiyonu öncesinde bilateral ana iliak arterlerin geçici olarakklemplenmesi

Son 50 yılı aşkın süredir sezaryen doğumlarda artış nedeniyle plasenta invazyon anomalileri hızla artmaktadır. Plasenta invazyon anomalilerinin en ileri ve ciddi formu olan plasenta perkreata, yaşamı tehdit eden önemde olup maternal morbidite-mortalite ile ilişkili bir durumdur. Amerikan Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (ACOG); hemorajik morbidite riski nedeniyle plasenta perkreata vakalarında plasenta yerinde bırakılarak sezaryen histerektomisi önermekte olup; cerrahi yönetim için her vakanın kişiselleştirilmesi gerektiğini vurgular. Doğurganlığın korunabilmesi bir endişe konusu olduğundan literatürde çeşitli konservatif yöntemler denenmiştir. Bazı toplumlarda hastanın rahminin alınması, kadınsı özelliklerinin en önemli tarafını yitirmesi gibi görülmektedir. Son zamanlarda geliştirilen konservatif yöntemler kadınların psikolojik ve sosyal durumlarını, hayat kalitesini önemli ölçüde etkileyerek bu durumun iyileştirilmesinde etkisi olabilir. Yaptığımız çalışmada plasenta perkreatalı olan hastalarda uterus ön duvarının segmenter çıkartılması öncesinde uterusu besleyen ana damarlardan ana iliak arterin klemplenmesiyle operasyon süresince kanama miktarını azaltmak, kan ürünlerine olan ihtiyacı azaltmak ve rahmini korumak isteyen veya çocuk istemi olan hastalarda rahim koruyucu cerrahi yapmaktır. Çalışmamız prospektif gözlemsel olup Mayıs 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında, kliniğimize başvuran plasenta perkreata tanılı en fazla eski 3 sezeryanı olanlar, ileri derece servikal invazyonu veya parametrial tutulumu olmayan hastalar dahil edildi. Hastaların hepsine sezeryan sırasında ön uterin segment rezeksiyonu yapıldı. Bu hastaların 19'una uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterler geçici olarak klemplenirken 17 hastaya herhangi bir devaskülarizasyon olmadan sadece ön uterin bölgeye segmenter rezeksiyonu yapıldı. Acil şartlarda peripartum histerektomi uygulanan hastalar, koruyucu cerrahi planlanıp histerektomi yapılmak zorunda kalınan hastalar ve dosya verilerinde eksiklik bulunan hastalar çalışmamıza dahil edilmedi. Çalışmamızın sonucunda plasenta perkratalı gebelerin sezeryanında uterin segment rezeksiyonu sırasında rezeksiyon öncesinde bilateral ana iliak arterler geçici süre klemplenen hastalar ile sadece segmenter rezeksiyon yapılan hastalar arasında kanama miktarı karşılaştırılmış ve uterin segment rezeksiyonu öncesi ana iliak arterlerin geçici klemplenmesi yapılan hasta grubunda kanama açısından anlamlı fark olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Plasenta Akreta, Spektrum, Uterus, Koruyucu Cerrahi

ArterlerCerrahi-kadın doğumHemorajiler+6
Mustafa Baturalp Barut
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer sezaryen olan hastalarda kerr insizyonunun tek kat ya da çift kat onarım tekniklerinin transvaginal ultrasonografi ile karşılaştırılması

Ülkemizde de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi sezaryen doğum sıklığının giderek arttığı görülmektedir. Doğumların yaklaşık %21'nin sezaryen ile olduğu kayıtlara geçmiştir. Sonraki gebeliklerde izlenen plasenta invazyon anomalisi, uterinrüptür gibi komplikasyonların geçirilmiş uterin cerrahi ve sezaryen doğum sayısı ile doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uterus kesi hattında ortaya çıkan patolojik iyileşme veya iyileşmenin yetersizliği olarakta düşünebileceğimiz istmosel olarak adlandırılan skardefekti görülme sıklığı artmıştır. İsthmosel ve neden olduğu obstetrik ve jinekolojik sorunlar ele alındığında sezaryen sonrası istmosel oluşma nedenlerini anlamak ve mümkün oldukça önleyici teknikler geliştirmek oldukça önemlidir. Bu amaçla yapılan araştırma sayısı her geçen gün artış göstermektedir. Çalışmamızda sezaryen ile doğum sonrası uterus kapatma tekniklerinin skardefekti ve istmosel oluşumu üzerine etkilerini TVUSG ile karşılaştırmak planlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2023 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran elektif veya acil sezaryen endikasyonu verilen 50 hasta katıldı. Daha önce geçirilmiş uterin cerrahi öyküsü olanlar, 37.gebelik haftasından önceki preterm gebelikler, plasenta invazyon ve yerleşim anomalisi olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Kriterlere uygun 50 hasta iki gruba randomize edildi. Randomizasyon için permütasyon yöntemiyle hastalar ikişer ikişer sırayla iki gruba dağıtıldı. Her iki grupta da batına pfannensteil insizyonla uterusa kerr insizyonla girildi. Uterus onarımı tek kat kilitli yapılan hastalar grup 1'e dahil edildi, uterus onarımı çift kat sütürasyon ile yapılanlar grup 2'ye dahil edildi. Operasyon sonrası 3.ay ve 6.ay arasında hastalar kontrole çağrılarak TVUSG ile sezaryen skarı ve istmosel oluşumu değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların tamamı kontrole geldi ve 50 hasta iki gruba ayrılarak istmosel gelişimi ve skar dokusu açısından birbirleri ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında yaş, BMI, gebelik haftası, ek hastalıklar açısından anlamlı fark izlenmedi. Tek kat kilitli grupta çift kat gruba göre isthmosel daha fazla izlendi. Hiçbir hastada istmosel nedenli şikayet görülmedi. İsthmosel görülenlerde posterior myometrium tabakasında herhangi bir patoloji gelişimi izlenmedi. Çalışmamızın sonucunda çift kat kapatma yönteminin istmosel ve skar defekti gelişimini azalttığı anlaşıldı ve istatistiksel olarak anlammlı bulundu. Sezaryen sonrasında uterin defektin bu yöntemle onarılması ile daha iyi sonuçlar elde edileceği öngörülmektedir. Bununla beraber daha önce yapılan çalışmalarda en uygun kapatma tekniğinin net bir şekilde ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır. Bunun sebebi istmosel oluşumunda uterus onarım tekniklerinin dışında da birçok faktörün etkili olması olabilir. Daha fazla hasta sayısı ve ek özelliklerin sıkı bir şekilde standardize edilmesiyle yapılan çalışmalar en uygun tekniğin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çalışmamızın aynı yöndeki çalışmalara fikir vereceği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler:Uterus kapatma yöntemi, sezaryen doğum, istmosel, skardefekti.

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumSezaryen operasyonu+4
Harun Reşid Türkmenoğlu
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryen sonrası normal doğum planlanan gebelerde sonografik uterin alt segment kalınlık ölçümünün prediktif değeri

Amaç: Dünyada sezaryen oranları her geçen gün artmaktadır. Önceden sezaryen doğum yapmış birçok kadın için sezaryen sonrası vajinal doğum (SSVD) uygulanabilir bir prosedürdür. Çalışmamızda SSVD başarısında sonografik uterin alt segment ölçümlerinin prediktif değerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 2019 ve 2021 yılları arasında SSVD amacıyla takibe alınan gebelerin verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18-45 yaş arası, daha önce 32.hafta ve üzerinde alt segment transvers insizyonu ile sezaryen doğum yapmış, verteks prezentasyon, tahmini fetal ağırlığı 4250 gr altında olan, antenatal takiplerde herhangi bir fetal anomali saptanmayan gebeler dahil edildi. Tüm hastalara 36-39. gestasyonel haftada transvajinal ultrasonografi ile alt segment total kalınlık, rezidüel myometriyal kalınlık ve servikal kanal uzunluğu ölçümleri yapıldı. Hastaların temel demografik, obstetrik, klinik ve sonografik verileri, maternal ve neonatal sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 65 hastadan 45'inde (%69,2) SSVD denemesi başarılı oldu, 20 hasta (%30,8) sezaryen doğum gerçekleştirdi. İki grup temel demografik veriler açısından benzerdi (p>0.05). Başarılı SSVD grubunda 10 (%22,2), başarısız grupta ise 17 (%85) hastaya doğum indüksiyonu uygulanmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Hospitalizasyon sırasındaki BISHOP skorları değerlendirildiğinde başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak yüksek görülmüştür [5(1-11) vs 2(1-11) p<0.001]. Servikal uzunluk, başarılı SSVD grubunda anlamlı olarak daha kısayken total alt segment kalınlığı (TASK) ve rezidüel myometriyal kalınlıkta (RMK) iki grup arasında fark izlenmemiştir [sırasıyla (37.48±9.08 vs 41. 4±6, p=0.047), (4.49±1.33 vs 4.72±1.97,p>0.05), (2.04±0.8 vs 2.07±0.92, p>0.05)]. Çalışmamızda sadece 1 olguda SSVD esnasında uterus ve mesane rüptürü gelişmiştir; olgunun alt segment kalınlığı 2,3mm, rezidüel myometrial kalınlığı 1,1mm olarak kaydedilmiştir. Lojistik regresyon analizinde doğum indüksiyonun, SSVD başarısını anlamlı derecede azaltan tek faktör olduğu ortaya konmuştur (p=0.036). Sonuç: Alt segment ölçümlerinin SSVD başarısını öngörmede değeri yoktur. SSVD başarısını öngören en önemli faktör doğumun spontan başlamasıdır. Anahtar Kelimeler: Sezaryen Sonrası Vaginal Doğum, Sezaryen, Total Alt Segment Kalınlığı, Ultrasonografi, Uterin Rüptür

DoğumGebelikRüptür+4
Irana Gorchıyeva
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğum indüksiyonu için 40 ML ve 80 ML servikal balonun etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Obstetrik denge gözetilerek farklı endikasyonlar nedeniyle gebelik sonlandırılmasının endike olduğu ve düşük servikal Bishop skoruna sahip olan hastalarda 40 ml ve 80 ml servikal olgunlaştırıcı çift balonlu kateter kullanarak hacim farkının servikal olgunlaşma üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metot: Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvuran tek fetüs gebeliği olan, verteks presentasyon, bishop skoru ≤ 5 puan olan 40 gebe çalışmaya dahil edilmiştir. 40 gebe randomize edilerek, 20 gebede çift balonlu servikal olgunlaştırıcı kateter 40 ml diğer 20 gebede 80 ml izotonik ile şişirilerek servikal olgunlaştırma ve dilatasyon işlemi uygulanmıştır. Servikal olgunlaştırıcı çift balon kateter attıktan hemen sonra oksitosin ile indüksiyon başlanmıştır. Her iki grupta da hacim farkının doğum süreleri bakımından etkileri değerlendirilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS statistics 18.0 programında uygun analiz yöntemleri kullanılmıştır. Sonuçlar: Başlangıçta çalışmaya aldığımız ancak değişik nedenlerle sezeryan doğum endikasyonu alan hasta oranı % 28 oldu. Balon konduktan sonra doğuma kadar geçen süre 40 ml grubunda 15,98 ± 5,26 saat, 80 ml grubunda 19,18 ± 9,81 saat oldu (p=0,301). 40 ml de balon kalış süresi ortalama 7,73 ± 3,14 saat iken 80 ml grubunda 11,20 ± 6,09 saat oldu (p=0,063). Balon konduktan sonra amniyon geliş süreleri 40 ml'de 11,14 ± 3,92 saat; 80 ml'de 15,32 ± 8,01 saat oldu ve balon attıktan sonra spontan amniyon geliş süreleri 40 ml'de 3,94 ± 3,12 saat iken 80 ml'de 4.21 ± 3,26 saat oldu. Balon attıktan hemen sonra başlanan indüksiyon süreleri 40 ml de 7,87 ± 5,21 saat, 80 ml grubunda 7,65 ± 5,36 saat oldu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını gördük (p=0,916). Bishop skor artışı 40 ml grubunda 3,75 ± 1,52; 80 ml grubunda 5,10 ± 1,29 oldu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0,009). 80 ml grubunda servikal uzunluk arttıkça balon kalış süresi uzadığı ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu ancak 40 ml grubunda anlamsız olduğu görüldü. Ancak buna rağmen servikal uzunluk gruplar arasında indüksiyon süresini etkilemedi. Tartışma: Servikal olgunlaştırıcı yöntemlerden biri olan çift balon kateter güvenli ve etkin bir yöntem gibi durmaktadır. Detaylı muayenelerle uygun hastalarda uygulanması halinde sonuçları olumlu olabilmektedir. Doğum süresi istatistiksel olarak anlamsız olsa da 40 ml grubunda daha kısa olarak bulundu. Bishop skorlarındaki artış her iki grupta da anlamlı olmasına rağmen 80 ml grubu lehine daha yüksek çıktı. Olgunlaştırıcı çift balon kateterin mekanik etkisine ilaveten servikse yapmış olduğu çift yönlü basınç ve yabancı cisim reaksiyonu nedeniyle oluşturduğu enflamasyon, bu cihazın şimdilik bildiğimiz etki mekanizmalarını oluşturmaktadır. 40 ml balonun istatistiksel olarak anlamsız olsa da daha kısa süre kalması, amniyonun daha kısa sürede gelmesi, balon konduktan sonra doğuma kadar geçen sürenin daha kısa olması ayrıca Bishop skorları arasındaki farkın her iki grupta da anlamlı olması, indüksiyon süreleri arasında farkın olmaması 40 ml'nin doğumda daha etkin olduğunu düşünmemize neden oldu. Bishop skorlarının 80 ml'de daha fazla artması ancak doğum hızının 40 ml'de daha olumlu olması belki de daha düşük hacimle başlanıp belli aralıklarla balon hacminin artırılmasının daha etkili olabileceği izlemini uyandırmaktadır. Anahtar sözcükler: Servikal olgunlaştırıcı çift balon kateter, Servikal olgunlaşma, Doğum indüksiyonu

BalonDoğumDoğum indüksiyonu+1
Hakan Yakut
Yozgat Bozok University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Lapatinib'in sıçan over ve uterus dokuları üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Moleküler onkolojideki önemli gelişmeler sonucunda gündeme gelen hedeflenmiş anti-kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan birçok ilaç, hücre reseptörleri ve hücre içi sinyal molekülleri ile etkileşerek tümör hücrelerinin çoğalmasını durdurmaktadır. Bu tür tedavilerin yöneldiği hede ? erin ? zyolojik görevleri de bulunmakta olup bazı hedefe yönelik ilaçların kullanımı sırasında çeşitli yan etkilerin geliştiği rapor edilmiştir. Hedefe yönelik tedavide kullanılan ilaçlardan biri olan Lapatinib hücre içine girerek epidermal büyüme faktörü ve reseptörüne bağlı tirozin kinaz aktivitesini inhibe etmektedir. EGFR ve HER2 birçok memeli uterusunda ve overlerde bulunmakta, uterus aktivitesi, oosit matürasyonu ve folliküler gelişim üzerinde etkili olmaktadır. Çalışmamızda Lapatinibin sıçan uterus ve over dokularında yol açabileceği değişikliklerin biyokimyasal, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlandı.24 adet Wistar cinsi dişi sıçan 3 gruba ayrılarak, deney gruplarına sırasıyla 30mg/kg ve 75mg/kg Lapatinib, kontrol grubuna ise aynı miktarda distile su oral gavaj yoluyla, sabah ve akşam günde 2 kez olmak üzere 14 gün uygulandı. Deney sonunda anestezi altındaki hayvanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiak kan örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik inceleme için uterus ve over doku örnekleri alındı. E 170 İmmunoassey yöntemi ile kan serum düzeyinde östrojen, progesteron, FSH ve LH seviyeleri ölçülürken ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanan dokulardan elde edilen kesitler, Jeol 1400 TEM ve Olimpus BX 50 ışık mikroskoplarında değerlendirildi.Deney gruplarına ait sıçanlarda östrojen ve progesteron seviyelerinde azalma yanında ışık ve elektron mikroskobik kesitlerde, endometriyumda stromal hücreler ve bezlerde, overlerde ise oosit, granüloza hücreleri ile interstisyel hücrelerde yapısal değişikliklerin geliştiği ve bu değişikliklerin yüksek doz grubunda daha belirgin olduğu gözlendi.Sonuç olarak Lapatinib gibi hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların hedeflediği reseptörler ve sinyal moleküllerinin blokajına bağlı olarak bunların kullanıldığı doku ve organların yapı ve fonksiyonlarında değişiklikler gelişebileceği kanaatine varıldı.Anahtar sözcükler: Over, Uterus, Lapatinib, İnce yapı

Antineoplastik ajanlarMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+3
Hande Tokgönül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin sarkomlarda klinikopatolojik özellikler ve prognostik faktörler

Amaç: Uterin sarkomlar, uterusun; nadir, malign ve agresif seyirli tümörleridir. Bu çalışmanın amacı, son yirmi yıl boyunca kliniğimizde tedavi edilen uterin sarkomlu hastaların, retrospektif olarak, klinik ve patolojik özelliklerini değerlendirmek ve prognozu etkileyen faktörleri araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Mart 1991- Mart 2011 tarihleri arasında opere edilen ve düzenli takipleri yapılan 132 uterin sarkom hastasının arşiv dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, patolojik bulguları, adjuvan tedavileri ve takip bilgileri irdelendi ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Kaplan-Meier ve Cox regression testleri kullanılarak, hastalıksız ve toplam sağkalım analizleri yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p=<0,05 olarak alındı.Bulgular: Hastaların 70'i leiomyosarkom, 33'ü karsinosarkom, 12'si endometrial stromal sarkom, 9'u undiferansiye endometrial sarkom, 5'i adenosarkom ve 3'ü botroid rabdomyosarkom histopatolojisine sahip idi. Hastaların yaş ortalaması 53,7±12,6 (17-78) olarak bulundu. Hastaların yaklaşık 2/3'ü postmenopozal dönemde, 1/3'ü premenopozal dönemde idi. Vajinal kanama, hastaların en sık başvuru nedeni (% 68,9) olarak tespit edildi. Tüm vakalara cerrahi uygulandı ve çoğuna (% 88) cerrahi prosedür olarak total abdominal histerektomi + bilateral salpingooferektomi yapıldı. Hastaların ortalama takip süresi 36 ay (4-198) idi. Toplam sağkalım medyanı 37 ay (% 95 GA, 28-45), iki ve beş yıllık toplam sağkalım oranları sırasıyla % 65 ve % 36 olarak bulundu. Hastalıksız sağkalım medyanı ise 29 ay (% 95 GA, 18-40), iki ve beş yıllık hastalıksız sağkalım oranları da sırasıyla % 59 ve % 33 olarak hesaplandı.Sonuç: Multivaryant analizlerin sonucunda, yaş, evre, lenfovasküler alan invazyonu ve lenfadenektomi hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olarak bulunurken; evrenin, toplam sağkalımın tek bağımsız prognostik faktörü olduğu saptandı.

Endometrial neoplazmlarKarsinomaNeoplazmlar+5
Ghanim Khatıb
Çukurova University
2012
10
DoctorateOpen AccessTR

Sigara dumanı maruziyetinin fare uterusundaki etkisi ve kantaron ekstresinin koruyucu rolü

ÖZET Sigara Dumanı Maruziyetinin Fare Uterusundaki Etkisi ve Kantaron Ekstresinin Koruyucu Rolü Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli etkilerle hasara neden olmaktadır. Ayrıca enflamatuar süreçleri arttırarak hemen hemen tüm insan dokularında patolojik durumlara yol açtığı bilinmektedir. Sigara kullanımı insan gebelikleri ve üreme fonksiyonları üzerine de olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Sigara ilişkili hasarın mekanizması yeterince aydınlatılamamıştır. Biz çalışmamızda sigara dumanının fare myometriyumu üzerindeki olası etkilerini enflamatuar süreçlerde rol oynayan enzim yolakları aracılığıyla göstermeye çalıştık. Ayrıca bu çalışma ile çeşitli dokularda antienflamatuar etkisi olduğu gösterilmiş ve doğada yetişen sarı kantaron bitkisinin sigara dumanı maruziyeti ile oluşması beklenen myometrial enflamatuar yanıtı önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler üç gruba ayrıldı: Kontrol (duman yokluğunda), sigara dumanı grubu ve kantaron grubu(duman varlığında). Bu gruplara ayrı ayrı sekiz hafta boyunca (haftada 6 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. Sekiz hafta sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek uterusları izole edildi. İzole edilen fare uteruslarından hazırlanan homojenatlar ELISA tekniği ile enflamatuar cevaplar açısından değerlendirildi. Enflamatuar kaskadın önemli yolağı olan siklooksigenaz 2 ve sitozolik fosfolipaz A2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz enzim düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenerek enflamatuar yanıtta oluşan değişiklikler değerlendirildi. Sonuçta sigara dumanı maruziyeti ile oluşturulan durumda adı geçen her üç enzim aktivitesinde de istatistiksel anlamlı oranda artış olduğu gözlendi. Duman uygulaması myometrial dokuda enflamatuar süreçlerin ana belirleyici yolaklarında kritik öneme sahip enzim düzeylerinde belirgin artışa yol açtığı gösterildi. Ayrıca sigara dumanı ve kantaron uygulanan grupta ise enflamatuar enzim ekspresyonlarındaki artışın istatistiksel anlamlı düzeyde inhibe edildiği gösterildi. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyetinin fare uterus myometriyumunda enflamatuar cevabı artırdığı ve sarı kantaron ekstresinin ise bu etkiyi geri çevirdiği göstermiştir. Sigara kullanımı ile insanlarda erken doğum ve prematür bebek doğumlarında artış olduğu bilinmektedir. Sigara dumanının bu olumsuz etkilere yol açmasında myometrial dokuda enflamatuar cevabı artırmasının rolü olması mümkündür. Bizim çalışmamızdaki bulgular insan gebeliğinde gözlenen sigara kaynaklı olumsuz sonuçların altta yatan mekanizmalarına ışık tutabilecek veriler sağlamaktadır. Kantaron bitkisinin bu süreçte koruyucu rolü olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle sigara ilişkili üreme ve gebelik süreçlerinde myometrial dokuda gözlenen patofizyolojik mekanizmaların önemi ileri çalışmalarla tanımlanmalı ve kantaron ekstresinden ayrıştırılacak aktif bileşenlerle bu bitkinin koruyucu rolünün önemi aydınlatılmalıdır.

FarelerFosfolipazlar ANitrik oksit+6
Erhan Şimşek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.

EndometriyumKısırlıkKısırlık-kadın+4
Özdem Karaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde uterin septum cerrahisi öncesi ve sonrası gebelik oranları

Kliniğimizde Uterin Septum Cerrahisi öncesi ve sonrası Gebelik Oranları Amaç: Primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile Çukurova Üniversitesi tıp fakültesi infertilite polikliniğine başvuran ve uterin septum, arkuat uterus tespit edilen olgularda histeroskopik cerrahi müdahale öncesi ve sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2008-Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile başvuran ve HSG'de uterin septum, arkuat uterus tespit edilen 122 hasta çalışmaya dahil edildi. 50 hasta primer infertil, 72 hasta sekonder infertil idi. Primer infertil hastalar Grup 1, sekonder infertil hastalar Grup 2 olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu uygulandı. Operasyondan sonra hastalar 2016 Mart ayına kadar takip edildi. Ortalama takip süresi 20,4 ay olarak tespit edildi. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm doğum sayısı, term doğum sayısı, canlı doğum oranları, gebe kalma yöntemleri ve doğum şekilleri karşılaştırıldı. Bulgular: 44 (% 36) hastanın komplet septumu, 74 (% 60,6) hastanın inkomplet septumu, 4 (% 3,2) hastanın arkuat uterusu mevcuttu. Toplam 122 hastanın operasyon sonuçları 86 (% 70,4)'sı gebe kaldı, 36 (% 29,6)'sında gebelik oluşmadı. Grup 1'de 50 hastanın 32 (% 64)'si, grup 2'de 72 hastanın 54 (% 75)'ü gebe kaldı, Toplam gebelik sayısı 166 idi. Bunun 28 (% 16,8)'i spontan abortus, 23 (% 13,8)'i preterm doğum, 110 (% 66,2)'i term doğum, 5 (% 3)'i ölü doğum olarak saptandı. 122 hastadan primer infertil grupta 30 (% 60) hasta, sekonder infertil grupta 44 (% 61) hasta, toplam doğum yapan hasta sayısı 74 (% 60,6) bulundu. Toplam preterm ve term doğum sayısı; komplet septumu olan 44 hastadan 30 (% 68)'unda, inkomplet septumu olan 74 hastadan 54 (% 72,9)'ünde, arkuat uterusu olan 4 hastadan 2 (% 50)'sinde tespit edilmiştir. Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve gebelik sonuçları üzerine olumlu etki yapan bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Arkuat uterus ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

Cerrahi-ürogenitalGebelikHisteroskopi+7
Ercan Cömert
Çukurova University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Tekrarlanan kök hücre uygulamasının deneysel asherman modeli üzerine etkisi ile implantasyon ve gebelikte görülen sonuçları

Amaç: Çalışmamızda kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİMKH), sıçanlarda meydana getirilen Asherman sendromu modellemesinde oluşan adezyonun ortadan kaldırılması ve blastokistin endometriyuma implantasyonunda ki rolü ile bu süreçte yer alan moleküller üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Asherman modeli kimyasal olarak oluşturularak tedavisi; besiyeri (BY), kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre (KİMKH) ve 48 saatlik besiyeri (Niş) ile sağlanmaya çalışılan dört farklı grup oluşturuldu. Birinci grup (G1); Asherman+ BY, ikinci grup (G2); Asherman + Niş, üçüncü grup (G3); Asherman + KİMKH ve dördüncü grup (G4); Asherman + KİMKH + Niş olarak ayrıldı. Her bir grup kendi içerisinde üç alt gruba ayrılarak, histokimyasal olarak hematoksilen-eozin ve masson trikrom boyamları ile imunohistokmyasal olarak ise TGF-β1, PCNA, eNOS, VEGF, Stro-1, c-Kit, Laminin, Fibronektin, L- Selektin boyamaları yapıldı. Apoptozis için ise TUNEL boyması yapıldı. Bulgular: Grupların hem histolojik hemde yeni doğan sayısına göre morfolojik değerlendirmelerinde KİMKH ve KİMKH + Niş verilen gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptanmıştır. KİMKH ile Nişinin uterin adezyonlarda yapışıklıkları ortadan kaldırabildiği, endometriyumu implantasyon için daha uygun hale getirdiği saptandı. Sonuçlar: Tedavi gruplarında endometriyal kalınlığın, bez sayısının ve vaskülarizasyonun artması, fibröz alanların azalması, adeziv alanlarda da embryoların implante olması ve yeni doğan sayısının artmış olması deneysel Asherman çalışmlarının kliniğe taşınmabilmesi açısından ümit vericidir. KİMKH ve Niş uygulamalarının, infertiliteye neden olan mekanizmaların içerisinde yer alan adezyon molekülleri üzerinden tedavi ile kliniğe katkı sağlayabileceği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Asherman, İmplantasyon, Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücre, Histoloji.

AdezyonlarEmbriyo implantasyonuEndometriyum+4
Şamil Öztürk
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Normal ve anormal servikal sitolojili kadınlarda human papillomavirus prevalansı ve genotip dağılımı

Servikal kanser bütün dünyada kadınlar arasında görülen en yaygın ikinci kanserdir. Human papillomavirus (HPV) servikal kanserin primer etyolojik ajanıdır. HPV infeksiyonu cinsel yolla bulaşan en yaygın viral infeksiyonlardan biri olup kadınların %50'den fazlası yaşamları boyunca HPV infeksiyonu ile karşılaşır. Dünyada her yıl 470.000'den fazla yeni servikal kanser vakası tanınmakta ve servikal kansere bağlı yaklaşık 270.000 ölüm bildirilmektedir. Servikal kanser vakalarının çoğu yaklaşık %80'i servikal kanser tarama programlarının etkili bir şekilde yapılmadığı veya uygulanamadığı gelişmekte olan ülkelerde görülür. Erken tanı etkilidir, çünkü prekanseröz lezyonlar invaziv kansere çok yavaş, genellikle 10 yıldan uzun bir sürede ilerler. Servikal kanser, prekanseröz lezyonların tespiti ve tedavisi ile büyük oranda (>%90) önlenebilir bir hastalıktır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekoloji ve Onkoloji bölümüne başvuran normal ve anormal servikal sitolojili kadınlarda human papillomavirus prevalansı ve genotip dağılımını tespiti için yapılacaktır. Kadınlara ait servikal sürüntü örneklerinin transportu fosfat tamponlu tuzlu su *phosphate buffered saline (PBS)] içerisinde yapılacaktır. Servikal sürüntü örneklerinden viral DNA ekstraksiyonu için Viral Nükleik Asit Ekstraksiyon kiti kullanılacaktır. HPV DNA tanısı MY09/11 ve GP5+/6+ konsensus primerlerinin kullanıldığı PCR (polymerase chain reaction) testi ile gerçekleştirilecektir. HPV DNA testi pozitif bulunan örneklerde yüksek risk HPV genotiplerinin tayini için HPV Genotypes 14 Real-TM Quant PCR kit (16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 66 and 68) kullanılacaktır. Sonuç olarak bölgemizde normal servikal sitolojili ve servikal prekanseröz lezyonu olan anormal sitolojili kadınlarda baskın HPV genotipleri dağılımının belirlenmesi günümüzde HPV aşılarının etkinliğinin değerlendirilmesi için önemlidir. Ayrıca HPV DNA pozitifliği servikal kanser için riskte olan kadınların tanınmasına katkıda bulunacaktır ve böylece yüksek riskli hastaların zamanında tespitiyle tedavinin yönlendirmesinde yardımcı olur.

GenotipKadınlarNeoplazmlar+7
Maımonah Mohammed Yahya Nasser Al Shoaıbı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterus leiomyomlarının tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Amaç: Leiomyomlar kadın pelvik tümörlerinin en sık görüleni olup çalışmamızda DAG ile ADC ölçümleri yapılarak leiomyomların tipik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamızda histopatolojik leiomyom tanısı almış ve kliniğimizde GE Signa HDx 1.5 T cihazı ile rutin pelvik MRG tetkiki yapılan 38 hastada toplam 69 adet leiomyom değerlendirilmiştir. Pelvik MRG'de sagital T2A, aksiyel T2A, yağ baskılamalı aksiyel T1A, difüzyon b 800 sekansları kullanıldı. ADC haritaları oluşturulup leiomyomların kistik, kalsifik ve hemorajik olmayan kısımlardan uygun ROI aralığı ile ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 69 leiomyomdan 54'ü tipik,5'i dejenere,10'u sellüler leiomyom olarak değerlendirildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 43,78±8,39'du.Leiomyomların boyutları 2-18 cm arasında değişmekte ve ortalaması 5,37+- 3,40 cm'di. Leiomyomların 53 tanesi intramural, 12 tanesi subserozal ve 4 tanesi submukozal yerleşimli idi. DAG'da sellüler leiomyomların tamamı (%100), dejenere leiomyomların %20'si, tipik leiomyomların %5,6'sı parlak olarak izlenmiştir. Tipik leiomyomların ortalama ADC değeri 1,29 x10-3 , dejenere leiomyomların ortalama ADC değeri 1,86 x10-3 , sellüler leiomyomların ortalama ADC değeri 1,11 x10-3 olarak hesaplanmıştır. ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca tipik

DifüzyonDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeLeiomyom+3
Ali Er
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Rat implantasyon modelinde hiyaluronik asit reseptörlerinin immunohistokimyasal ve elektron mikroskobik yöntemlerle incelenmesi

Hyaluronik asit (HA)'in implantasyon, fertilizasyon, embriyonik kavitasyon, embriyo büyümesi ve doku morfogenezisinde rol oynadığı bilinmektedir. HA'in IVF uygulamalarında embriyo implantasyon oranını arttırdığı ileri sürülmektedir. HA reseptörleri (CD44, CD44s, RHAMM, Versikan) ve Hyaluronan sentetaz (HAS2) HA fonksiyonlarına aracılık etmektedir, ancak HA reseptörlerinin implantasyondaki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, HA reseptörlerinin implantasyondaki rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır.36 adet erişkin dişi sıçan kontrol ve deney gruplarını oluşturmak üzere iki eşit sayıya ayrıldı. Sıçanların vaginal smear ile mensturasyon dönemleri tespit edildi. Kontrol grubunu proöstreus, östrous ve diöstrous dönemlerine ait uterus örnekleri oluşturdu. Deney grubu östroz döneminde çitleşmeye bırakıldı, gebeliğin 4., 5. ve 6. günü Chicago Blue Dye verilerek implantasyon bölgeleri tespit edildi ve uterus örnekleri alındı. Kontrol ve deney grubuna ait doku örnekleri CD44, CD44s, RHAMM, versikan ve HAS2 poliklonal antikorlarıyla immunohistokimyasal teknik kullanılarak boyandı. İmmunorektivite yoğunluğuna göre zayıf, orta ve kuvvetli olarak değerlendirildi. Tüm sonuçlar Mann Whitney istatistik testiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bu dönemlerdeki uterus epiteli ve pinopodlar ince yapı düzeyinde, transmisyon elektron mikroskobu kullanılarak değerlendirildi.İmmunohistokimyasal değerlendirmede, HAS2 immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitelde ve subepitelde östroz ve diöstroza göre artış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. CD44immunoreaktivitesi, proöstroz ve östroz dönemlerinde epitelde diöstroz dönemine göre artış olduğu, deney grubunda ise 5. artış olduğu gözlendi. CD44s immunoreaktivitesi, derin stromada diöstroz döneminde proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. RHAMM immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitel, subepitel, ve derin stromada östroz ve diöstroz dönemlerine göre artış olduğu deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. Versikan immunoreaktivitesi, diöstrozda subepitel ve derin stromada proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 6. günde artış olduğu gözlendi.İnce kesitlerin değerlendirilmesinde, kontrol grubundan proöstroz ve östrozda epitel kalınlığının aynı olduğu, mikrovillusların varlığı gözlendi. Diöstroz grubunda ise mikrovillus sayısının ve epitel kalınlığının belirgin oranda azaldığı ve hücreler arası mesafenin arttığı gözlendi. Deney grubunda gebeliğin 5. gününde bleb oluşumu gözlendi.Deney grubunda ait doku örneklerinde 5. ve 6 gün HAS2, CD44s, RHAMM; 5 gün, CD44 ve 6. günde Versikan immunoreaktivitesinde istatistiksel anlamlı artmış olması; 5 günde elektron mikroskobik olarak epitelde pinopodların gözlenmesi ve silyaların azalmış olması, HA'in implantasyon döneminde önemli rol oynadığının göstergeleri olarak değerlendirildi.

EmbriyoEmbriyo nakliHyalüronik asit+4
Banu Boz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu (LVSİ) ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon (Mİ), alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi incelenmiş olup, lenfovasküler saha invazyonunun endometrium kanseri için yeni bir prognostik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi ± Pelvik ve/veya Paraaortik lenfadenektomi + omentektomi yapılmış 44 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve patoloji sonuçlarına göre LVSİ pozitif olan ve olmayan olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. LVSİ olmayan 29 hasta kontrol grubu ve LVSİ pozitif olan 15 hasta çalışma grubu olarak belirlenmiştir. Hastalar yaş, ameliyat tipi, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, ailede malignite öyküsü, sistemik hastalık, ilaç kullanımı, operasyon öyküsü, başvuru şikayeti, preop endometrial örnekleme sonucu, yapılan ameliyatlar, patolojik tanısı, cerrahi evreleri ve patoloji sonuçları univaryan ve multivaryan analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arasında yaş, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, malignite tipi, ailede malignite öyküsü ve tipi, sistemik hastalık varlığı, başvuru şikayeti, preoperatif endometrial örnekleme sonuçları, ana materyal patoloji, uterus çapı, tümör çapı, Mİ varlığı, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum, paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal batın yıkama sıvında tümör varlığı ve prognoz açısından sonuçları karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır iv (Sırasıyla p=0,657, p=0,773, p=0,930, p=0,957, p=0,925, p=0,999, p=0,822, p=0,571, p=0,675, p=0,414, p=0,846, p=0,083, p=0,328 ve p<0,05). Her iki grup histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliğinin, pelvik lenf nodu tutulumu ve ana material cerrahi evre açısından karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. LVSİ pozitif olan çalışma grubunda ana materyal histolojik ve nükleer grade açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla oranda grade 3 tümöre sahip olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). LVSİ olan çalışma grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre ana materyal nükleer grade açısından anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,001 ve p<0,05). Mİ varlığı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamış (p=0,999 ve p<0,05) olmasına rağmen Mİ varlığında LVSİ pozitif olan çalışma grubunda Mİ derinliğinin anlamlı olarak ½'den daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). Sağ ve sol pelvik lenf nodu tutulumu açısından LVSİ pozitif olan grupta istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (Sağ pelvik lenf nodu için p=0,003 ve p<0,005, sol pelvik lenf nodu için p=0,001 ve p<0,05). Her iki grup ana materyal cerrahi evrelendirme açısından karşılaştırıldığında LVSİ pozitif olan grupta daha ileri evre hastalık olduğu istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,009 ve p<0,05). Sonuç: Endometrium kanserinde LVSİ'nin prognostik öneminin yeri birçok çalışmada araştırılmış olmasına rağmen kesin bir fikir birliğine varılamamıştır. Çalışmamızın sonucunda LVSİ varlığının histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliği, pelvik lenf nodu tutulumu ve daha ileri evre hastalık açısından istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. Bu konuda daha çok vaka sayılı ve daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Endometrial neoplazmlarLenf nodlarıLenfatik metastazlar+5
Can Üyük
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat uterin horn modellerinde traneksamik asit ve hyaluronik asit/karboksimetil selüloz bariyerin adezyon önleyici etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, rat uterin horn modellerinde traneksamik asit (TA) ve hyaluronik asit/karboksimetil selülozun(HA/CMC) postoperatif adezyon oluşumunu önleyici etkilerini makroskopik/mikroskopik adezyon skoru ve adezyon dokusunda inflamasyonun histopatolojik/ biyokimyasal parametreleri açısından değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Wistar-Albino cinsi 21 adet dişi rat rastgele olarak 3 eşit gruba ayrılarak postoperatif adezyon modeli için kullanılmıştır. Kontrol grubundaki ratların uterin hornlarının antimezenterik yüzeylerine koterizasyon işlemi sonrası intraperitoneal 2 ml SF uygulanmıştır. TA grubundaki ratların uterin hornlarına işlem sonrası 2 ml TA intraperitoneal(i.p.) uygulanmıştır. Üçüncü grupta tramvatize edilmiş yüzeyi kapatacak şekilde HA/CMC örtü kullanılmıştır. Postoperatif 21. günde tüm ratlar tekrar opere edilmişlerdir. Bulgular: Üç grup arasında makroadezyon ve mikroadezyon skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İnflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi açısından gruplar arasında değişiklik izlenmemiştir. Süperoksitdismutaz(SOD), glutatyon-S-transferaz(GST) aktivitesi ve malondialdehit(MDA) düzeyi TA grubu ve HA /CMC grubu arasında farklılık göstermemiştir. SOD ve GST aktivitesi kontrol grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha yüksek saptanmıştır. MDA düzeyi kontrol grubunda TA ve HA /CMC grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, rat uterin horn modellerinde TA ve HA/CMC kullanımı makroskobik ve mikroskobik olarak adezyon oluşumunu engellememiştir. TA ve HA/CMC?nin inflamasyon skoru ve inflamatuvar hücre aktivitesi üzerine etkisi saptanmamıştır. TA uygulandığı dokularda serbest radikal düzeyini arttırıp, doku hasarını azaltan antioksidan enzimlerinin seviyesini düşürmektedir. HA/CMC?nın de SOD ve GST enzim aktiviterini düşürmesi ve MDA seviyesini yükseltmesi güvenli kullanımı için adezyon dokusundaki dokuda hücresel ve biyokimyasal parametrelerin detaylı olarak incelendiği yeni çalışmalar gerekmektedir.

AdezyonlarHyalüronik asitKarboksimetil selüloz+3
Elif Yıldız
Düzce University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Benzo (a) piren uygulanan sıçanlarda uterus dokusunda meydana gelen değişikliklere bir antioksidan olarak Curcumin' in rolü

Çağın gereksinimlerini karşılamak için günümüzde değişen ve gelişen teknolojiyle ilintili olarak kimyasal kirliliğe neden olan maddelerin ilk sırasında polisiklik aromatik hidrokarbonlar ( PAH )yer almaktadır. Benzo(a)piren ( 3,4- benzopyrene, BaP), PAH sınıfında yer alan çevresel ve endüstriyel kirletici olarak önemli bir rol oynayan aynı zamanda toksik etkili, immün sistemi baskılayıcı ve canlıların farklı dokularında güçlü kanser yapabilme erkine sahip bir maddedir. Curcumin, Curcuma longa bitkisinin rizomlarından elde edilen bir antioksidandır. Curcumin? nin beta konumuna bağlanmış 2 keton grubu içermesi antioksidan özelliğe sahip olmasını sağlar. Curcumin? nin süperoksit radikallerinide yakalaması DNA? yı oksidatif hasara karşı korur. Bu çalışmada kullanım alanı giderek yaygınlaşan BAP? a etkin kalan Wistar albino cinsi sıçanlarda antioksidan özelliğinin yanı sıra antitümöral ve antiflamatuvar farmakolojik etkilere sahip olduğu bilinen curcumin uygulanmasının uterus dokusunda olası koruyucu etkilerinin yapısal düzeyde belirlenmesi amaçlandı. Deney de 36 adet Wistar albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Deney süresince laboratuvarın ısısı ortalama 22 ± 2°C, ışık 12 saat aydınlık 12 saat karanlık olacak şekilde sağlandı. Deneklere içme suyu olarak çeşme suyu verildi. Tüm denekler standart yem ile sınırsız beslendi. Denekler kontrol, mısır yağı, DMSO, BaP, curcumin ve BaP + curcumin olmak üzere 6 gruba ayrıldılar. Altı haftalık çalışmamız süresince deneklerin vücut ağırlıkları her gün ölçüldü. Altı haftalık süre bitiminde yüksek doz anestezi altında feda edilen deneklerden uterus dokusu alındı. Dokulardan alınan kesitlere Hematoksilen-Eozin ve Masson trikrom boyaları uygulanarak resimlendirildi. Çalışmamızda BaP uygulanması nedeniyle uterus ağırlığının, tüm duvar kalınlığının ve epitel kalınlığının olası hiperplazik ve hipertrofik etkiler nedeniyle arttığı, curcumin uygulanan gruplarda ise bu etkilerin olaylanmadığı saptanmıştır. BaP+curcumin gruplarında ise curcumin? in koruyucu etkisi olarak düşündüğümüz BaP? ın neden olduğu bu olumsuz etkilerin önemli ölçüde gerilediği izlenmiştir.

AntioksidanlarBenzo(a)pirenKurkumin+2
Tuğba Cebeci
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenomyozis tanısında ultrasonografik elastografi kullanımı; kontrollü prospektif çalışma

Adenomyozis histerektomi serilerinde %70 sıklığa kadar ulaşabilen; infertilite, kronik ağrı sendromu, anormal uterin kanama neden olabilen ve hatta birkaç vakada onkolojik potansiyeline rastlanmış olan bir hastalıktır. MR, ultrasonografi, BT, histereskopi gibi teknolojilerle tanı konulabilmektedir ancak kesin tanısı histopatolojik incelemeyle konulur. Ultrasonografik elastografi dokunun mekanik özelliklerini değerlendirmeye yarayan noninvaziv bir görüntüleme yöntemidir. Shear wave elastografi ise doku sertliği hakkında kantitatif bilgiler veren yöntemdir. Çalışmamıza Nisan 2021 ile Şubat 2022 tarihleri arasında hastanemizde çeşitli endikasyonlarla histerektomi planlanan 56 kadın hasta dahil edildi. Operasyon öncesi swe incelemesi yapılan hastaların uterus myometriyumu ve adenomyozis, leiyomyom gibi lezyonlarından ölçüm alındı. Toplam 69 ölçüm çalışmaya dahil edildi. Operasyondan sonra, alınan materyaller histopatolojik incelemelerine göre grup 1: normal myometriyum, grup 2: adenomyozis, grup 3: leiyomyom olarak gruplara ayrıldı. Swe ölçümünden elde edilen kPa cinsinden Emean değerleri histopatolojik sonuçlarla kıyaslandı. Kolmogorov smirnov ve shapiro-wilk testi yapıldı. Alıcı işlem karakteristiği (ROC) eğrisi ve eğrinin altındaki alan (AUC) analiz edildi. Gruplar arası ayrım için kesme noktası değeri, duyarlılık ve özgüllük ROC kullanılarak tanımlandı. P değeri <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Histopatoloji sonuçlarına göre adenomyozis grubunda en yüksek değerler ölçülürken normal grupta en düşük değerler ölçüldü. Elastografik ölçümlerin normal myometriyumla adenomyozisi ayırma başarısı %92, duyarlılığı %93.1, özgünlüğü %82.1 bulundu. Sonuç olarak çalışmamız ultrasonografik elastografinin adenomyozis tanısında kullanımının adenomyozisin normal myometriyumdan ayrımında başarılı olduğunu ancak leiyomyomdan ayırımında çok da başarılı olamadığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: adenomyozis, shear wave elastografi, bening uterin lezyonlar

AdenomyozisElastografiProspektif çalışmalar+3
Veziha Kaya Narçiçeği
Fırat University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonunda uterus endometriyum antijenlerinin immunohistokimyasal olarak belirlenmesi

İnfertilite; bir yıl süresince düzenli cinsel ilişkide bulunan çiftlerin, korunma yöntemi uygulamamalarına karşın gebeliğin gerçekleşmemesidir. Toplumda sağlıklı çiftlerin %10-15' inde infertilite sorunu bulunmaktadır.Ovulasyon bozukluğuna bağlı infertilitenin tedavisinde ovulayon indüksiyonunu sağlamak ereği ile bazı ilaçlardan yararlanılmaktadır. Klomifen sitrat ve gonadotropinler bunlardan en yaygın kullanılanlarıdır. Kadınlardaki en yaygın infertilite nedeni yaklaşık olarak %40 oranda ovulasyon yetersizliğidir. Kaynaklarda ovulasyon indüksiyonu için kullanılan bu ajanların uterus dokusunda hücresel değişiklikleri, hücre çoğalmasının, gebelik ve düşük oranını etkiliyebileceği, ayrıca kansere neden olduğu bildirilmiştir.Bizim çalışmamızda klomifen sitrat ve gonadotropinler ile ovulasyon indüksiyonu sonucu uterus dokusunda oluşabilecek histolojik değişimlerin immunohistokimyasal ve ince yapı düzeyinde karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda, klomifen sitrat uygulaması yapılan grupta PCNA immünreaktivitesinin, yüzey epitel hücrelerinde kontrole benzemesine karşın, bez epiteli hücrelerinde daha yaygınlaştığı ilgiyi çekti. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplara ait gebe deneklerde ise, yüzey epiteli ve desidual hücrelerde tutulumun oldukça yaygın olmasına karşın, bez epitel hücrelerinde olmadığı saptandı. Hormon uygulaması yapılan tüm gruplardaki boyanmanın, klomifen sitrat uygulanan gruplara benzer olduğu görüldü. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe grupta, hormon grubundan ayrıcalıklı olarak desidual hücrelerde tutulumun arttığı belirlendi.Normal ve patolojik hücre çoğalma belirteci olan C-fos tutulumunun, klomifen sitrat uygulaması yapılan tüm gruplarda, hormon grubuyla benzerlik gösterdiği izlenirken, klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplara ait gebe grubundaki tepkimenin biraz daha orta dereceli olduğu ayırt edildi.LİF immun boyanmasının, hormon uygulaması yapılan gruplara ait gebe grubunda, doku genelinde tüm yapılarda belirgin olarak arttığı ayırt edildi. Hormon grubuna benzer olarak klomifen sitrat uygulanan gebe grupta da, klomifen sitrat uygulaması yapılan gruba karşın, yüzey ve bez epitelinde, ayrıca desiudal hücrelerde tutulumun daha yaygınlaştığı ve oldukça kuvvetli olduğu görüldü.Kaspaz-3 tutulumu, hormon uygulaması yapılan grupta, kontrole karşın negatiften zayıfa değişirken, hormon uygulaması yapılan gebe grubunda yüzey epiteli ve bez epitelinde daha az, buna karşın desidual hücrelerde daha yoğundu. Klomifen sitrat uygulaması yapılan grupta ve klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe grubunda ise, yüzey ve bez epitelinde tutulumun orta dereceli olduğu izlenirken gebe desiduasında tutulumun daha kuvvetli ve yaygın olduğu ilgiyi çekti.İnce yapı düzeyinde yapılan değerlendirmelerde, hormon uygulaması yapılan gruplarda, çekirdek dağılımı normalken, epitelde ve bez epitelinde nötrofil infiltrasyonu belirgindi. Hormon uygulaması yapılan gebe grubun yarı ince kesitlerinde ise, yüzey ve bez epitel değişimlerinin hormon uygulanan gruba benzemesine karşın, apikal yüz özelleşmelerinin silikleştiği görüldü. Klomifen sitrat uygulaması yapılan gruplarda ise, ince yapı düzeyinde, yüzey ve bez epiteli normal görünümde olmasına karşın yer yer östrus evresinin simgesi olan nötrofil infiltrasyonu dikkati çekti. . Klomifen sitrat uygulaması yapılan gebe gruplara ait yarı ince kesitlerde ise, yüzey ve bez epitellerinin gebeliğe koşut yapısını koruduğu saptandı.Endometriyum kalınlığı ölçüm değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte en yüksek değerin Hormon uygulaması yapılan grupta olduğu görülmüştür. Epitel kalınlığı ölçüm değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık görülmüştür. Hormon uygulaması yapılan grubunun değerleri yüksek olduğu görülmüştür. Uterus kalınlığı değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte Hormon uygulaması yapılan grubun değerleri daha yüksek görülmüştür.Sonuç olarak; uterus dokusu için, proliferasyon ve implantasyon belirteçleri kullanarak yaptığımız immünohistokimyasal boyamalar ile yarı ince ve ince kesitleri değerlendirdiğimiz çalışmamızda, hormon uygulamasının implantasyonu, klomifen sitrat uygulamasına karşın daha fazla etkilediği, ancak, yüzey ve bez epiteli ile stroma ve desidua düzeyinde yapıyı bozduğu ve belki de sağlıklı gebelik sürecini etkilediği, buna karşın klomifen sitrat uygulamasının implantasyon ve gebeliği daha sağlıklı bir şekilde yönlendirerek doku genelinde hasara neden olmadığı düşünüldü. Hormon uygulamasında epitel hücre yapısının bozulması, hücre yüzey özelliklerinin kaybolması ve buna karşın bazal lamina' nın göreceli olarak kalınlaşmasının olasılıkla implantasyon ve rejeksiyonun göstergesi olabileceği kanısındayız.

ClomiphenGonadotropinlerKısırlık+2
Mahmud Bağırzade
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedaviye dirençli atipisiz endometrial hiperplazilerde endometrial dokuda hyaluronan sentaz ve CD44 aktivitesinin araştırılması

Endometrial hiperplazi (EH), morfolojik endometrial değişikliklerin bir spektrumunu temsil eden bir uterus patolojisidir. Normal proliferatif endometrium ile karşılaştırıldığında, ağırlıklı olarak endometrial bez-stroma oranındaki artış ile karakterizedir. EH'nin klinik önemi, ilişkili endometrioid endometrial kansere ilerleme riskinde yatmaktadır ve EH'nin 'atipik' formları premalign lezyonlar olarak kabul edilmektedir. Hücre dışı matrisin ana polisakkarit bileşeni olan hyaluronan, hücre yüzeyi reseptörleri ve bağlayıcı moleküller ile etkileşimler yoluyla doku mimarisinin organizasyonunda ve hücre çoğalması ve göçü gibi hücresel fonksiyonların düzenlenmesinde önemli roller oynar. Ayrıca, ortaya çıkan kanıtlar, hyaluronan sentazların ve hyalüronidazların değiştirilmiş ekspresyonuna bağlı olarak hücre dışı matriste hyaluronan ve fragmanlarının birikmesinin, tümör mikro-ortamını yeniden şekillendirerek kanser gelişimini ve ilerlemesini güçlendirdiğini ileri sürmüştür. CD44, hyaluronan ve diğer birçok hücre dışı matris bileşeni için bir reseptör ve ayrıca büyüme faktörleri ve sitokinler için bir kofaktör olarak işlev görür. Biriken kanıtlar, CD44'ün, özellikle CD44v izoformlarının, kanser kök hücre (KKH) belirteçleri ve kendi kendini yenileme, tümör başlatma dahil olmak üzere KKH'lerin özelliklerini düzenlemede kritik oyuncular olduğunu göstermektedir. Bu retrospektif çalışmamızda endometrial hiperplazi tanısı almış olguların patoloji raporlarını tekrar gözden geçirdik. Atipisiz endometrial hiperplazi tanısı alan ve 6 aylık progesteron tedavisinden 6 ay sonraki endometrial biyopsi raporlarını tekrar inceledik. Rastgele seçilmiş proliferatif endometrium olguları kontrol grubu (n=20) olarak oluşturuldu. Atipisiz endometrial hiperplazi tanısı alan 60 olgunun her birinin tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki endometrial biyopsi sonuçları incelendi. Bu olguların parafin kesitlerinden 5 µm kalınlığında kesitler alınarak HAS 2 ve CD44 için immünohistokimyasal boyama yapıldı. Preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirilerek her bir olgunun tedavi öncesi ve tedavi sonrası immünohistokimya skorları hesaplandı ve gruplar arasında istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Çalışmamızın sonucunda HAS 2 immünreaktivitesinin proliferatif endometrium grubuna göre endometrial hiperplazi gruplarının tümünde anlamlı olarak arttığını gördük. Altı aylık tedavinin sonunda ise düzelen endometrial hiperplazi grubunda HAS 2 immünreaktivite skorunun 6 ay önceki skora göre anlamlı olarak azaldığını, proliferatif endometrium grubundaki skorla benzer olduğunu gördük. Altı aylık tedavi sonrası düzelmeyip persiste eden grubumuzda ise proliferatif gruba ve düzelen endometrium grubundaki HAS 2 immünreaktivite skoruna göre ise yüksek seyretti. Yine çalışmamızın sonucunda CD44 immünreaktivitesinin proliferatif endometrium grubuna göre endometrial hiperplazi gruplarının tümünde anlamlı olarak arttığını gördük. Tedaviye direnç gösteren hiperplazi grubu ile tedavi sonrası düzelen grup arasında ise CD44 immünreaktivitesi açısından anlamlı bir fark saptamadık. Sonuç olarak, progesteron tedavisi alan endometrial hiperplazi olgularının ilk biyopsilerine göre ikinci biyopsilerinde HAS 2 immünreaktivite skorunda anlamlı azalma yok ise bu olguların dirençli hiperplazi grubuna dahil olup maligniteye ilerleme potansiyeline daha fazla sahip olabileceği beklenebilir. Bu konuda olgu sayılarının fazla olduğu daha ileri çalışmalar yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Endometrial hiperplazi, kanser, HAS 2, CD44

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarEndometriyum+4
Emine Boybay
Fırat University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda agomelatin uygulamasının uterus kontraksiyonları ve gebelik süresi üzerine etkisi

Agomelatin melatonerjik etkinliğe sahip bir antidepresandır. Gebelikte kullanım açısından B katagorisinde olması ve melatoninin daha önce yapılan çalışmalarda gebelik ve üreme fizyolojisi üzerinde önemli etkinliğe sahip olması, melatonerjik bir ajan olan agomelatinin gebelik ve üreme fizyolojisi üzerinde melatonin benzeri veya faklı etkinğinin var olup olmadığının sorgulanmasına ihtiyaç doğurmuştur. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada temel amacımız, agomelatinin gebelik öncesi ve gebeliğin farklı dönemlerinde kullanımının uterin kontraksiyonlar, siklus değişimi, bir batındaki fetal sayı ve doğumun başlama süresi üzerine olası etkinliğinin incelenmesi olmuştur. Bu amaçla çalışmamızda ortalama 200-250 g ağırlığında 74 adet Wistar Albino cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Diöstrusta dekapite edilen gruplarda 7'şer hayvandan oluşturulurken, gebe bırakılan ve doğumda dekapite edilen deney gruplarımız ise 10'ar hayvandan oluşturularak 8 farklı deney grubu oluşturulmuştur. Çalışma sonucunda dekapitasyon sonrası alınan kan örneklerinde oksitosin, progesteron, östrojen ve prostoglandin E düzeyleri ELİSA yöntemiyle incelendi. Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre; kronik agomelatin kullanan sıçanlarda diöstrus evresinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde uzadığı, progesteron seviyerinin de kontrole göre arttığı fakat istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı tespit edildi. Uterin kontraksiyonlar üzerinde agomelatin tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı inhibisyona yol açmıştır. Fetal sayının kontrol grubuna göre diğer tüm gruplarda arttığı görülmüştür. Ayrıca, agomelatinin gebelik öncesi dönemdeki kronik kullanımıyla birlikte gebelik süresi boyunca kullanımının oksitosin ve östrojen düzeylerini azaltarak doğumu geciktirdiği tespit edildi. Sonuç olarak agomelatinin uterin kontraksiyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahip olduğu, kronik kullanımının diöstrus süresini uzattığı, fetal sayıyı arttırdığı ve gebelik süresini uzattığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Agomelatin, miyometrium, kontraksiyon, gebe, doğum, sıçan

AgomelatinDoğumGebelik+6
Fatih Tan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Cisplatinin uterusta oluşturduğu gonadotoksik etkiye,acetly l- carnitinin koruyucu etkisi

Kemoterapi uygulamalarında etkin olarak kullanılan Cisplatin, erişkin çağda görülen bir kaç tümörün ve nöroblastom, Wilms tümörü, hepatoblastom, beyin tümörleri, germ hücreli tümör, osteosarkom gibi pek çok çocukluk çağı tümörlerinin tedavisinde yer alır. Cisplatinin kanıtlanmış gonadotoksik etkisinin yanında, birçok sistem üzerine de yan etkilerinin varlığı çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Nefrotoksisite, nöropati, ototoksisite ve gonadotoksisite Cisplatinin klinik açıdan önemli doz sınırlayıcı yan etkilerdir.10 Cisplatin, hücre içerisine girişinden sonra birçok sinyal ileti yolağını aktif hale gelir ve hücrede apoptozis, nekrozis, oksidatif stres, fibrogenez, inflamasyon, hipoksi ve mitokondriyal hasara yol açarak sitotoksik etki gösterir.11Bu çalışmada, gonadotoksik etkisi bilinen cisplatin, uygulanması sonucunda uterus dokusunda meydana gelen değişimler belirlenmiş ve bu değişimleri önlemek amacıyla uygulanan Acetyl L-Carnitin'in koruyucu etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla, histomorfolojik analizler için hematoksilen-eosin (H&E) boyama, DNA fragmantasyonunu gözlemleyebilmek için TUNEL yöntemi ve apoptotik etkiler belirlemek için immünohistokimyasal olarak anti Caspase 3, 8 ve 9 antikorları,uygulandı.Çalışmada deney öncesi ve deney sonrası ratların ağırlık ortalamaları değerlendirildi. Cisplatin ve pretedavili grupların ikisinde de kilo kaybı gözlenmesine rağmen Cisplatin grubundaki kilo kaybının pretedavili gruba göre daha fazla olduğu görüldü.Histolojik incelemelerde Cisplatin grubunda endometrium epitelinde intraepitelial olarak ve subepitelial bağ dokusunda inflamatuar hücre infiltrasyonunun varlığı görülürken endometrial bezlerin lümeninde hücresel debrisler ve subepitelial bağ dokuda ödem gözlendi. Ayrıca uterus epitelinin morfolojik karakter değiştirerek skuamoz epitele dönüştüğü izlendi. Acetyl L-Carnitin+Cisplatin pretedavili grup Cisplatin grubu ile karşılaştırıldığında intraepitelial lenfositlerin endometriumda seyrek olarak yer aldığı endometrial bez lümenlerinde hücresel debrislerin hemen hiç gözlenmediği, subepitelial ödemin oluşmadığı belirlendi.Uterus epitelinde Cisplatin grubunda çok sayıda hücrede DNA fragmantasyonu görülürken; Acetyl L-Carnitin+Cisplatin pretedavili grupta bu sayının daha az olması, pretedavi uygulamasının DNA fragmantasyonunu önlediği şeklinde yorumlandı.Cisplatin uygulaması sonucu hangi apototik yolağın uyarıldığını tespit etmek amacıyla uygulanan caspase 8 ve 9 immünohistokimya sonuçları apoptozun ekstrensek ve intrensek olmak üzere her iki yolakla da tetiklendiğini göstermekteydi. Ancak caspase 8 ile tetiklenen ekstrensik yolakla apoptoza giden proapoptotik hücre sayılarının intrensik yolakla tetiklenen hücre sayılarından daha fazla olduğu belirlendi.Çalışma sonucunda, Acetyl L- Carnitin'in profilaktik olarak uygulanması ile histomorfolojik ve apoptotik bulgularla ortaya konan cisplatinin uterus üzerindeki toksik etkisinin önlediği belirlendi.

AsetilkarnitininEndometriyumSisplatin+2
Sermin Şeyhan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Histidin-triptofan-ketoglutarat (HTK) çözeltisine eklenen N-asetil-L-karnitin'in donör uterustaki koruyucu etkileri'nin araştırılması

ÖZETGünümüzde uterus faktörlü infertil olan kadınlarda uterus transplantasyonu fertilite için alternatif olarak görülmektedir.Organ transplantasyonlarında organın vücuttan çıkartılması, korunması ve nakledilmesi sırasında bazı değişiklikler meydana gelebilir. Donör organın alıcıya nakledilene kadar geçen sürede, canlılığını ve metabolizmasını korumak ve nakilden sonrada iskemi-reperfüzyon hasarını azaltmak için kullanılan bir takım koruma solüsyonları geliştirilmiştir. Transplantasyonda kullanılan çeşitli solüsyonlarla ilgili literatüre geçen çok sayıda araştırma sonuçlarında iskemi reperfüzyon hasarının tam olarak önlenemediği görülmektedir. Bu çalışmada, soğuk depolama solüsyonlarından Histidin Triptofan Ketoglutarat (HTK) içerisine eklenen antioksidan ajan acetyl L-carnitinin uterus dokusundaki potansiyel koruyucu etkisi araştırılmıştır.Bu amaçla histolojik analizler için hematoksilen-eosin (H&E) boyama, DNA fragmantasyonunu belirlemek için TUNEL yöntemi, biyokimyasal analizler için Lipid peroksidasyonu belirlemek amacıyla TBARS, CAT ve NOS değerleri ölçüldü. 24 adet wistar albino rat rastgele 4 gruba ayrıldı. 1.gruptaki ratların uterusları 4 saat 4oC' lik soğuk periyodunda HTK solüsyonunda, 2. gruptaki dokular 4 saat 4oC' de HTK + acetyl L-Carnitin solüsyonunda, 3. gruptaki dokular 24 saat 4oC' de HTK solüsyonunda, 4. gruptaki uteruslar 24 saat 4oC' de HTK + acetyl L-Carnitin solüsyonunda bekletildi.Histolojik incelemelerde 4 ve 24 saatlik soğuk periyodlarında yalın HTK solüsyonunda bekletilen uteruslarda iskemi reperfüzyon hasarı belirlendi. Subepitelial inflamasyon, intraepitelial inflamatuar hücreler, stromal ve intramuskuler fibroblastik granüloza dokusu ve endometrial bezlerde ve stromada apoptotik cisimcikler, yüzeyel ve derin stromada eozinofilik plazma hücreleri, kas bütünlüğünün bozulması zamana koşut olarak artan iskemik bulgulardı. HTK+acetyl L-carnitin solüsyonunda 4 saat bekletilen uteruslarda yüzey epiteli ve subepitelial bölge normal histolojik yapıdaydı. Ancak, endometrial bez hücrelerinde ve bez periferindeki stromada apoptotik görünümlü hücreler bu grupta da gözlendi. HTK+acetyl L-carnitin solüsyonunda 24 saat bekletilen dokularda diğer tüm gruplara göre subepitelial inflamasyonun daha az olduğu, kas bütünlüğünün korunduğu, fibroblastik granülosa alanlarının gelişmediği dikkati çekti, endometrial bez epitel hücrelerinde inflamatuar hücreler ve apoptotik hücreler daha az yaygın olarak izlendi. Ayrıca yüzeyel ve derin stromal bölgede plazma hücrelerinin yoğunluğu da diğer tüm gruplara göre daha azdı.Yalın HTK gruplarında TUNEL pozitif hücrelerin sayısı zamana koşut olarak artarken HTK solüsyonuna Acetyl L- carnitin eklenen deney gruplarında ise uzun dönem uygulamasında TUNEL pozitif hücre sayısının azaldığı belirlendi. Yalın HTK gruplarında ve 4 saatlik HTK solüsyonuna eklenen acetyl L-carnitin uygulamasında lipid peroksidasyonunun yüksek olduğu HTK+acetyl L-carnitinin uzun periyod uygulamasında ise azaldığı belirlendi. Yalın HTK grupları karşılaştırıldığında CAT değerleri arasındaki fark uzun dönemde CAT değerlerinin yükseldiği gözlendi. Ancak acetyl L-carnitin eklenen kısa ve uzun dönemler karşılaştırıldığında CAT değerleri kısa dönemde uzun döneme göre daha yüksek bulundu. NOS değerleri yalın HTK gruplarında zamana koşut olarak artış gösterdi. Acetyl L-carnitin uygulamasının kısa ve uzun periyodları karşılaştırıldığında ise NOS değerlerinin uzun dönemde arttığı gözlendi.Sonuç olarak, organ transplantasyonularında kullanılan yalın HTK solüsyonuna göre HTK solüsyonuna eklenen acetyl L-carnitinin uygulamasının uterusta koruyucu etkisinin daha fazla olduğu ve bu etkinin uzun dönemde daha baskın olduğu belirlendi.?

Doku saklanmasıHistidinKarnitin+6
İlkay Başer Demircan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik, gebe, genç ve yaşlı gebelerde uterus kollajenleri ve damar yapısı

Diyabet kan glukoz düzeyinin aşırı yükselmesi ile sonuçlanan metabolik bir bozukluktur. Gebelik ve diyabet birbirini olumsuz etkileyen olgulardır. Hücre, doku, organ ve sistemleri etkileyen bir bozulma süreci olan yaşlanma,biyokimyasal ve yapısal düzeyde birçok değişikliği içerir. Yaşın ilerlemesi ile birlikte seyreden diyabet olgularında ise birçok organ ve sistemde dejenerasyonlar ortaya çıkmaktadır.Çalışmamızda oluşturulan deney modellerinde, gebelik, diyabet ve yaşlılıkta çeşitli değişimlere uğradığı bilinen uterusaait kollajen içeriği ve damar yapılarında her üç olgunun birlikte oluşturacağıetkilerle, gelişebilecek histolojik değişimlerin ve hasarın,kollajen tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal olarak karşılaştırmalı incelenmesiamaçlandı.Çalışmamızda 24 adet 2 aylık (genç), 24 adet 8 aylık (yaşlı) olmak üzere, toplam 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Her grupta 6? şar adet sıçan olacak şekilde toplam 8 grup oluşturuldu.Diyabet grubundaki sıçanlara tek doz 50 mg/kg STZ? nin intraperitonal enjeksiyonu ile deneysel diyabet oluşturuldu. Uygulamayı izleyen 2 aylık izleme sürecinden sonra diyabetli olduğu belirlenen deneklerde, gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde tüm gruplara ait uteruslarçıkartıldı.İmmünohistokimyasal sonuçlar ışık mikroskobu düzeyindedeğerlendirildi. 101Çalışmamızda diyabetli gruplardatüm kollajen tiplerinde belirgin bir azalma gözlemlendi.Benzer şekilde gebe gruplarda da tüm kollajen tiplerinde azalma izlendi.Sözü edilen belirteçlerin yaşlı ve diyabet oluşturulmuş uterusdokularında ise ifadelenmelerinin en az olduğunugörüldü. Buna karşıt olarak alfa aktin immünreaktivitesi diyabet, gebe, hem diyabet hem gebe gruplarında kontrol grubuna karşıt giderek arttığı ilgiyi çekiyordu.Sonuç olarak;sözü edilen immünohistokimyasal bulgular doğrultusunda, uterus dokusunun diyabet ve yaşlılıktan olumsuz yönde etkilendiği ve bu konuda yapılacak ince yapı düzeyindeki çalışmaların kliniğe ışık tutacağı düşüncesindeyiz

Diabetes mellitusGebelikKolajen+2
Sena Kocaarslan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Ovulasyon indüksiyonunda tuba uterina yapısı

İnfertilite, çiftin bir yılı aşan sürede düzenli ve korunmasız cinsel ilişkisine karşın gebe kalamama olgusudur. İnfertilite tedavisinde klomifen sitrat (CC) ve gonadotropinler kullanılmaktadır.Çalışmamızda, ovulasyon indüksiyonu ile tuba uterinada oluşabilecek değişimlerin araştırılması amaçlanmıştır.PCNA tutulumunun, hormonun kontrol grubunda epitel ve lamina propriyada bazı hücre çekirdeklerinde olduğu, hormonun gebe grubunda çekirdek ve sitoplazmada yaygın olduğu görülmüştür. CC'nin kontrol grubunda tepkime azdı. CC grubunda epitel hücre çekirdeklerinde tutulum biraz daha artarken CC'nin gebe grubunda tutulumun hormonun gebe grubuna benzer şekilde yaygın olduğu ayırt edilmiştir.C-fos tutulumunun, hormonun kontrol grubunda apikal hücre zarı ve silyalar düzeyinde olduğu belirlenmiştir. Hormon grubunda apikal hücre zarı ve silyalardaki kuvvetli tepkime dikkati çekmiştir. Hormonun gebe grubunda daha çok sitoplazma, apikal hücre zarı ve silyalarda ayırt edimiştir. CC'nin kontrol grubunda apikal hücre zarı ve silya tutulumunun yoğun olduğu saptanmıştır. CC grubundaki bulgular CC'nin kontrol grubuyla eşdeş iken, CC'nin gebe grubunda diğer gruplara karşın daha belirgin tutulum olduğu dikkati çekmiştir.LIF tutulumunun, hormonun kontrol grubunda sitoplazmada zayıf-orta dereceli tutulumu belirlenmiştir. Hormon grubunda apikal hücre zarında hormonun kontrol grubuna karşın daha kuvvetli tepkime, hormonun gebe grubunda ise tutulumun yaygın olduğu belirlenmiştir. CC'nin kontrol grubunda apikal hücre zarında biraz daha yoğun tutulum, CC grubunda apikal zar tutulumunun belirgin olduğu, CC'nin gebe grubunda ise apikal hücre zarında kuvvetli tepkime dikkati çekmiştir.Sonuç olarak; hormonal uyarımın, CC ile uyarıma oranla daha fazla hücre çoğalması ve hücresel değişime neden olduğu, ancak CC ile uyarımın tubal implantasyon riskini arttırdığı kanısına varılmıştır.

ClomiphenFallop tüpleriKoryonik gonadotropinler+6
Esin Muslu Bal
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00

Related subjects