Vitamin D
366 theses under this subject heading
Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3
Remisyonda olan ve aktif hastalık bulguları olan kronik ürtikerli hastalarda anksiyete, depresyon ve serum 25 hidroksivitamin D düzeylerinin değerlendirilmesi
Kronik ürtiker popülasyonun %1-5'ini etkileyen ve 6 haftadan uzun süren, ataklarla karakterize, inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Çalışmamızda tedavi altında stabil seyreden hastalar ile aktif hastalık bulguları olan hastaların, 25(OH) vitamin D değerleri ile anksiyete ve depresyon skorlamaları değerlendirilmiştir. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine 1 Nisan – 31 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 70 kronik ürtiker hastasının ÜAS7 skorlaması değerlendirilip, tüm hastaların serum 25(OH) vitamin D düzeyleri ve Beck Depresyon Ölçeği ile Beck Anksiyete Ölçeği skorlamaları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya alınan 70 kronik ürtiker hastasının 49'u (%70) kadın, 21'i (%30) erkekti. Yaşları 18-64 arasında olup, yaş ortalaması ve standart sapması 38,47±11,57 idi. D vitamini düzeyi ile ürtiker aktivite skoru arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=-0,415; p=0,000). Anksiyete skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,417; p=0,000). Depresyon skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,270; p=0,024). Depresyon ve anksiyete skoru ile 25(OH) D vitamini seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. 49 D vitamini eksikliğinin kronik ürtiker etyolojisi ve ürtiker tedavisine cevabı etkilemesindeki rolünün geniş çaplı çalışmalarla kanıtlanması, hastalığın tedavisinde klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır. Benzer şekilde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik bozuklukları bulunan hastaların ürtiker tedavisine bütüncül olarak yaklaşılması, standart tedavi algoritmasından ziyade hasta bazlı tedaviye yönelmek açısından önemlidir.
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığında hepsidin ve D vitamini ilişkisi
NAYKH basit yağlanmadan yetmezliğe kadar ilerleyen tehlikeli bir hastalık olmasına rağmen patogenezi net değildir. 'Two hit' hipotezine göre insülin direncine bağlı yağlanma ve sonrasında inflamasyon, oksidatif stres suçlanmaktadır. Çalışmalarda inflamasyonda artan hepsidinin NAYKH'deki seviyesi için çelişkili sonuçlar mevcuttur. Yine çalışmalarda D vitamini eksikliğinin de inflamasyonu artırarak NAYKH'ye neden olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca eksikliğinde hepsidin düzeylerinin yüksek olduğu görülmüş, D vitamini tedavisi ile hepsidin sentezinde azalma olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda hepatosteatozlu hastalar ile kontrol grubu arasında hepsidin ve D vitaminini karşılaştırdık ve D vitamini eksikliğinde NAYKH oluşmasında hepsidin düzeyi artışının neden olabileceğini göstermeyi hedefledik. Bunun için öncelikle yağlanması olan 46 hasta ve 40 kontrolden oluşan gruplar oluşturduk. Bu gruplar arasında hepsidin dahil olmak üzere bazı parametreleri karşılaştırdık ve hepsidin D vitamini ilişkisini araştırdık. Çalışmamıza 46 hasta 44 kontrol olmak üzere 90 kişi dahil edildi. İnflamasyonla artan CRP, ferritin gibi değerler çalışmamızda da hastalarda yüksek saptandı. Fakat hepsidin kontrole göre düşük seyretti. D vitamini için kontrol ve hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hepsidin ve D vitamini ilişkisi sorgulandığında ise yine istatiksel olarak gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda sınırlayanlar tek merkezli çalışma olması ve sadece parametreler arasındaki ilişkiye bakılması olabilir. Sadece bu ilişkiye bakarak ek D vitamini vermeden nedensel ilişki hakkında sonuçlar çıkarmak doğru sonuç vermeyebilir. Seri kan tetkikleri, hastaların randomizasyonunun dikkatli yapılması ve D vitamini tedavisiyle sonuçların değişip değişmeyeceğine bakılan kapsamlı çalışmaların yapılması hem NAYKH hem de diğer hastalıklarda hepsidin ve D vitamini ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Belki de hastalıkların etiyolojisinde, tedavisinde yeni bir bakış açısı geliştirebilir.
25-OH vitamin D eksikliği olan yenidoğanlarda oral vitamin D tedavi protokollerinin karşılaştırılması
Ciddi bir halk sağlığı sorunu olan D vitamini eksikliği, tüm dünyada bebekleri ve çocukları etkilemektedir. D vitamininin insan organizmasında birçok işlevi olmasına rağmen esas görevi; dolaşımda normal kalsiyum ve fosfor dengesini sağlayarak kemik sağlığının korunması ve idamesini sağlamaktır. D vitamininin iskelet sistemi dışında, diğer sistemler üzerinde de düzenleyici rolü vardır. Araştırmamız kesitsel retrospektif bir çalışmasıdır. Çalışmamızda, 25 OH vitamin D eksikliği veya yetersizliği saptanan yenidoğanlarda, üç ay boyunca rastgele yöntem ile verilen 1000 ve 1500 ünite/gün D vitamini tedavi dozlarının etkinlikleri ve sonuçları karşılaştırıldı. Gebelik haftası 32-40 olan, 80 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi ve sonrasında 25 OH vitamin D, parathormon, kalsium, fosfor, alkalen fosfataz, spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı bakıldı. Grupların demografik özellikleri ve diğer sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların %35'inde hipokalsemi, %2.5'inde hipofosfatemi, %1.3'ünde hiperfosfatemi mevcuttu. Hastalarda konvülzyon gibi semptomatik hipokalsemi bulguları görülmedi. Alkalen fosfataz yüksekliği %2.5, parathormon yüksekliği %18.8, düşüklüğü %1.3 hastada tespit edildi. Yüksek doz D vitamini tedavi grubunda, tedavi sonrası 25 OH vitamin D ortalama değeri 60.7 ng/ml, düşük doz tedavi grubunda 48.5 ng/ml saptandı. Tedavi sonrası D vitamini intoksikasyonu bulguları olan hasta yoktu. Yüksek doz grubunda tedavi sonrası üç hastada, düşük doz grubunda bir hastada asemptomatik vitamin D hipervitaminozu görüldü. Tedavi öncesi hipofosfatemi ve hipokalsemi olan hastalarda, tedavi sonrasında hipokalsemi ve hipofosfatemi görülmedi. Tedavi öncesi parathormon yüksekliği olan hastalarda, tedavi sonrası parathormon düzeyi normal bulundu. Yüksek doz D vitamini tedavisi alan grupta tedavi sonrası iki, düşük doz D vitamini alan grupta tedavi sonrası iki hastada izole hiperkalsiüri görüldü. Bu hastalarda kontrol D vitamini değerleri normal aralıklarda idi.
Kronik lenfositik lösemi hastalarında serum D vitamini düzeyleri ve D vitamini reseptör polimorfizminin NK hücre aktivitesi ile ilişkisi
KLL yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür.Çok yönlü immün disfonksyonun görüldüğü KLL hastalarında hastalık etiyopatogenezi ve sürecinde önemli rolü olan NK hücre disfonksyonunun aydınlatılması hastalık tedavi sürecine katkı sağlıyacaktır.Bu amaçla KLL hastalarında hastalık etiyopatogeneziyle ilişkisi öne sürülen D vitamini düzeyi ve reseptör polimorfizminin NK hücre ile ilişkisi iredelenmiştir. KLL tanısı ile takip edilen 40 hasta bilgilendirilmiş onamları alınarak çalışmaya dahil edilmiş , hastaların demografik ve biyokimyasal parameterelerine ek olarak 25 OH D vitamini düzeyleri kayıt altına alınarak vitamin D reseptör geninde en sık karşılşılan 3 polimorfizm araştırılmıştır. 25 OH D vitamini düzeyine göre hastalar 20 pg /dl altı ve üstü olacak şekilde 2 gruba ayrılmış, 25 OH D vitamini ve her bölge polimorfizminin ayrı ayrı diğer biyokimysal parametereler ve NK hücre fonksyonuyla ilişkisi istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. D vitamini düzeyi ile NK hücre sayısı ve NK hücre fonksyonu arasında bir ilişki tespit edilememekle beraber her üç bölgedeki polimorfizm sıklığının popülasyona göre yüksek saptanması D vitamini reseptöründeki değişikliklerin hastalıkla ilişkisine dair şüphe uyandırmaktadır. Geniş ölçekli çalışmalar bu ilişkiyi daha güçlü şekilde aydınlatacaktır.
Anne sütünde bisfenol A ve D vitamini düzeyleri arasındaki ilişki
Endokrin bozuculardan Bisfenol A (BPA) günlük hayatta yaygın kullanılmaktadır ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden birinin de vitamin D metabolizması üzerine olabildiği öne sürülmektedir. Bu çalışmada, anne sütü BPA teması ile 25(OH)D vitamin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Sağlam Çocuk Polikliniği'ne başvuran ve çalışmaya onam veren 70 anne ve zamanında doğan bebekleri çalışmaya alındı. Anket formu ile annelerin prenatal BPA maruziyetini artıran olası faktörleri, bebeğin doğum kilosu, gebelik haftası, annenin yaşı, gebelik sayısı, doğum öncesi ve sonrası kiloları ve boyu kaydedildi. Anne sütü 25(OH)D vitamini ve BPA düzeyleri çalışıldı ve düzeyleri düşük, orta, yüksek üçlü gruplara ayrıldı. Anneler ortalama 31,9 yaşında iken bebekler 62 günlüktü. Vakaların anne sütü ortanca 25(OH)D vitamini düzeyi: 12,6 ng/mL idi. Gebelik, anne ve bebek ile ilgili değişkenlere göre anne sütü 25(OH)D vitamini ve BPA düzeylerinin farklılık göstermediği görüldü. Anne sütlerinin %92,9'unda BPA saptanabilir düzeyde bulundu, ortanca BPA düzeyi: 2,56 ng/mL idi. Anne sütü BPA ile 25(OH)D vitamini düzeyleri arasında korelasyon saptanmadı (r=0,01, p=0,964). Anne ve bebek özellikleri kontrol edildiğinde hem BPA düzey grupları ile 25(OH)D vitaminin üst %33'lük kesimde olma durumu hem de 25(OH)D vitamininin BPA'nın üst %33'lük kesimde olma durumu arasında ilişki görülmedi. Sağlıklı anne-bebek çiftinde anne sütü BPA ve 25(OH)D vitamin düzeyleri arasında ilişki yoktur. Anahtar kelimeler: Anne sütü, Bisfenol A, vitamin D, Endokrin bozucu Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. THD-2021-19566
Multiple skleroz hastalarının serum d vitamini ve kalsiyum düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi
Multiple Skleroz (MS), Merkezi Sinir Sistemi (MSS)'nin kronik ve inflamatuar bir hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı, MS'li ve sağlıklı bireyleri, serum kalsiyum (Ca) ve D vitamini düzeyi, beslenme durumu ve bazı biyokimyasal parametreler açısından karşılaştırmaktır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi MS Polikliniği'ne başvuran 19-65 yaş arası MS'li 196 birey ve sağlıklı 196 birey olmak üzere toplam 392 birey araştırma kapsamına alınmıştır. Tüm bireylerin genel özellikleri, sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları, besin tüketimleri, besin tüketim sıklıkları ve fiziksel aktivite durumları anket formu ile belirlenmiştir. Bireylerin serum Ca, D vitamini ve diğer biyokimyasal değerleri analiz edilmiştir. MS'li bireylerin serum Ca (kadın ve erkekler için sırasıyla, 9,24±0,9 mg/dL, 9,29±0,49 mg/dL) ve D vitamini (sırasıyla; 8,55±5,48 ng/mL ve 9,85±4,35 ng/mL) değerleri sağlıklı bireylerden anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. MS'li kadın ve erkeklerde günlük enerji (MS'li kadın ve erkekler için sırasıyla; 1616,65±613,43 kkal ve 1890,67±741,15 kkal), karbonhidrat (CHO) (sırasıyla; 188,10±85,03 g ve 212,93±99,36 g), yağ (sırasıyla; 71,13±30,41 g ve 81,18±38,53 g) ve protein (sırasıyla; 52,94±22,29 g ve 74,07±38,18 g) alımının sağlıklı kadın ve erkeklerdekinden (enerji, CHO, yağ ve protein için sırasıyla; 2024,46±577,12 kkal ve 2550,17±649,61 kkal, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g, 90,80±31,61 g ve 113,32±34,30 g, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g) anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir. MS'li bireylerin düzenli fiziksel aktivite yapma oranı sağlıklı bireylerden daha düşüktür (p<0,001). Toplam enerji harcaması MS'li bireylerde 1870,0±182,8 kkal ve sağlıklı bireylerde 1941,6±190,5 kkal'dir. Bu araştırmada, MS'li bireylerin biyokimyasal parametrelerinin (alkalen fosfataz (ALP) (kadın ve erkekler için sırasıyla; 73,67±36,98 U/L ve 77,77±23,71 U/L), C-reaktif protein (CRP) (sırasıyla; 0,31±0,50 mg/L ve 0,41±0,70 mg/L)), antropometrik ölçümlerinin (sırasıyla; vücut ağırlığı 67,89±13,44 kg ve 77,93±12,75 kg, bel çevresi 91,11±15,66 cm ve 95,62±12,10 cm, kalça çevresi 106,04±10,47 cm ve 104,31±8,65 cm), fiziksel aktivite düzeylerinin ve beslenme durumlarının sağlıklı bireylerden farklı olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, beslenme durumunun takibi ve iyileştirilmesi MS'li bireylerin tedavi sürecine dahil edilmelidir.
Primer infertil hastalarda D-vit düzeyinin fertil kadınlardaki d-vit düzeyi ile karşılaştırılması
Amaç: Bu araştırma primer infertil hastalardaki D vitamin düzeyinin fertil kadınlardaki d vitamin düzeyiyle karşılaştırması yapmak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Bu çalışma prospektif olarak Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1. Haziran 2022-31. Mart 2023 tarihleri arasında hastaneye başvuran 75 açıklanamayan primer infertil ve 75 fertil sağlıklı kadın bireylerden oluşturulmuştur. 20-40 yaşları arasında açıklanamayan primer infertil kadınlardan ve fertil kadınlardan iki ml kan örneği alınmıştır. Tüm venöz kan örnekleri 4000 rpm de 10 dk santrifüj edilmiştir. Örneklerden elde edilen plazma LSMS 8045 cihazında 25 hidroksi vitamin düzeylerine bakılarak karşılaştırma yapılmıştır Bulgular: Açıklanmayan primer infertil grubundaki D vitaminin ortalaması 5.35 ± 1.81'ken, fertil kadınlarda D vitamin ortalamasının 12.6 ± 4.44 olduğu saptanmıştır. Çalışma gruplarına göre D vitamin düzeyleri arasında anlamlı olacak düzeyde bir farkın olduğu belirlenmiştir. Açıklanamayan primer infertil grubunun fertil grubuna göre FSH, LH, Progesteron, prolaktin ve Östrojen değerlerinin daha düşük olduğu ancak değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı fark edilmiştir. Açıklanamayan primer infertil grup ile fertil gruptaki kadınların AMH değerleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı ve birbirine yakın değerlere sahip olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Açıklanamayan primer İnfertil grubundaki D vitamin düzeylerinin fertil grubundaki kadınlardan düşük olduğu bu bağlamda D vitamin takviyesinin infertil kadınlarda önemli olduğunu düşünmekteyiz. Konu ile ilgili daha fazla randomize kontrollü çalışmanın aydınlatıcı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: D vitamin düzeyi, infertil kadınlar, fertil kadınlar
Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 18-35 yaş aralığındaki bölge kadınlarının son 5 yıllık D vitamini düzeyinin saptanması
Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine Başvuran 18-35 Yaş Aralığındaki Bölge Kadınlarının Son 5 Yıllık D Vitamini Düzeyinin Saptanması. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı, Veteriner Programı Yüksek Lisans Tezi, Van, 2018. Sunulan bu tez ile Van ilinde beş yıllık bir sürede çeşitli sağlık nedenleriyle Van Eğitim ve Araştırma hastanesine gelen bayan hastaların temelde Vitamin D düzeyleri olmak üzere onunla bağlantılı Ca, Mg ve K düzeylerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmanın insan materyalini 2012-2016 yılları arasında Van Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran ve serum D vitamin analizleri yapılmış olan 18-35 yaş aralığındaki bayan hastalar oluşturdu. Her yıl için 20 hasta, toplam 100 hasta, gerekli izinleri alınıp araştırmaya dâhil edildi. 2012-2015 yıllları arasındaki istenilen analiz sonuçları arşivden alınırken, 2016 yılında ise yine 20 bayanın kan örnekleri bizzat alınıp, D vitamini, kalsiyum, potasyum ve magnezyum değerleri tayin edildi. Roche marka Cobas otoanalizörü kullanarak analizler yapıldı. 2012 ile 2016 yılında 5 yılık süre yılında bu parametrelerin ortalama değerleri sırasıyla Vitamin D için 7.88±8.23 – 11.90±10.88 - 10.67±10.39 – 12.68±13.76 – 15.98±15.72 ng/ml. Kalsiyum için 9.33±0.96 – 9.64±0.54 – 9.38±1.03 – 8.84±1.03 – 9.53±0.62 mg/dl, Magnezyum için 2.05±0.20 – 2.12±0.17 -2.03±0.14 – 1.93±0.22 – 2.00±0.26 mg/dl iken potasyum için 4.11±0.34 - 4.22±0.43 – 4.03±0.44 -4.10±0.47 – 4.18±0.36 mmol/l olarak saptandı. Çeşitli tıp otoriteleri tarafından 50 nmol /l (20-30 ng/ml) den fazla serum vitamin D düzeyi yeterli olarak kabul edildiğinden, klinik D vitamini eksikliğinde düzey 25 nmol/ l (10ng/ml)' den düşük olduğunda ortaya çıkmaktadır. İncelenen tüm yıllarda saptanan vitamin D düzeyleri eksiklik sınırları içinde olup Van ilinde kadınlarda ciddi eksiklikler bulunmuştur. Yöresel temelde kapalı olarak giyilen giysiler, gün ışığından faydalanma süresinin azlığı ve yetersiz beslenme eksiklik nedenleri olabilir. Diğer parametrelerde ciddi bir eksiklik tesbit edilmemiştir. Sonuç olarak Van ilinde yıllara dayanan bir çalışma olarak bu eser önem arzetmektedir. Daha detaylı Vitamin D seviye tesbiti çalışmalarının yapılması, bölgesel çalışmalara ağırlık verilerek, genç-yaşlı nüfüsta saptanacak eksik vitamin değerlerine karşı çeşitli kuruluşlar nezdinde, özellikle temel bazı gıdalar belirlenecek oranlarda takviye yapılması önerilmelidir. Anahtar Kelimeler: D Vitamini, Kadın, Kolekalsiferol, Kalsiyum, Magnezyum, Potasyum
Klinik biyokimyada varyasyon: Biyolojik varyasyon
Total test sürecinde son teknoloji ile analitik hata ve varyasyon kaynakları giderek azalmakta pre-analitik hata ve varyasyon kaynakları da sistemli kalite yönetimi ve eğitimi ile azaltılabilmektedir. Bireysel test sonucu değerlendirilmesinde analiz öncesi süreçten kaynaklanan olası varyasyon kaynakları minimize edilmeye çalışıldığından ve pratikte ihmal edildiğinden, sonuç değerlendirilmesinde doğal rastgele varyasyon-birey içi biyolojik varyasyon ve analitik varyasyon verileri kullanılmaktadır. Bu nedenle laboratuvar analitlerinin biyolojik varyasyon çalışmaları artan bir ilgi görmektedir. Bu yönelimin sebebi, bu bilginin tüm laboratuvar süreçlerindeki potansiyel pratik uygulamaları ile ilişkili olmasıdır. Biyolojik varyasyon verileri, test yorumları için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımının değerlendirilmesi için bireysellik indeksi, referans aralığı içinde yer alan test sonuçlarının tekrarlarında meydana gelen önemli değişikliğin tahmini gibi laboratuvar testlerinin yorumlanması ve kullanılması için önemli verilerin türetilmesine izin verir. Bu çalışmamızda sonuçları popülasyona dayalı referans aralıkları ile karşılaştırma kullanılarak değerlendirilen demir, transferrin ferritin folat vitamin B12 ve 25-OH vitamin D testlerinin birey içi ve bireyler arası BV verilerini elde etmeyi ve bu değerleri kullanarak bireysellik indeksi ve referans değişim değeri verilerini türeterek ilgili testler için popülasyona dayalı referans aralıklarının kullanımını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamızda Demir, Transferrin, Ferritin, Vitamin B12, Folat ve 25-OH vitamin D testleri için birey içi biyolojik varyasyon bileşenlerinin ve referans değişim değerlerinin belirlenmesi amacıyla 22-50 yaş aralığındaki 21 (11 kadın, 10 erkek) sağlıklı gönüllüden bir ay içerisinde 0.1.7.14.ve 28. günlerde toplam 5 adet venöz kan örneği alındı. Tüm testler otoanalizörde çalışılmış olup her iki cinsiyet ve tüm grup için CVI, CVG, II, RCV değerleri hesaplandı. Bulgular: Tüm parametreler ve tüm gruplar için BV verileri sırasıyla; CVA (%) / CVI (%) / CVG (%) Demir, 0.67/27.3/32.3 Transferrin, 0.62/3.60/10.24 Ferritin, 2.27/6.21/105.6 Folat, 4.71/10.3/28.56 Vitamin B12, 6.16/5.77/34.6 ve 25-OH Vitamin D, 3.44/8.21/54.9 RCV için 2 yönlü olasılık 95% - 99% sırasıyla 74,9/98,7 10,1/13,3 18,3/24,1 31,4/41,3 23,4/30,8 24,7/32,5 ve bireysellik indeksleri sırasıyla 0.8 0,4 0,1 0,4 0.17 0,1 olarak bulundu. Sonuç: Demir, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için CVI ve CVG değerleri literatür ile uyumlu olup Ferritin için çalışmamızda bulduğumuz CVI ve CVG değerleri veri tabanında yer alan değerlerden farklı hesaplandı. Bu farklılığın çalışma için seçilen bireylerin özelliklerinden kaynaklandığını düşünmekteyiz. II için bulunan değerler ile yapılan RA kullanımının uygunluk ve faydasını değerlendirmede; Demir için II < 0.6 ve II > 1.4 olarak alındığında RA kullanımı uygun olup, Transferrin, Folat, Vitamin B12, 25-OH Vitamin D için ise RA yerine RCV kullanımının daha uygun olduğu değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Pre analitik varyasyon, Analitik varyasyon, Birey içi ve bireyler arası biyolojik varyasyon, Referans değişim değeri, Bireysellik indeksi.
25 hidroksi vitamin D3 ve tiroid antikorlarının tiroid benign-malign neoplazmlarıyla ilişkisi
Tiroid kanserleri endokrin sistemin en yaygın malign tümörlerindendir. Tüm malignitelerin yaklaşık % 1'ini kapsar ve yıllık insidans yükselmeye devam etmektedir. Bazı retrospektif ve metaanaliz çalışmalar; düşük D vitamin düzeylerinin, bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) oluşma riskini artırabiliceğini göstermiştir. Ayrıca, D vitamini yetersizliğinin ileri evre kolorektal, meme ve prostat kanserinde metastaz ve rekürrens insidansında artış ile ilişkisi gösterilmiştir. Pozitif tiroid antikorları insidansı, tiroid karsinomlarındagenel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Ayrıca tiroid antikorlarının preoperatif değerlendirmesi tiroid nodüllerinde malignite öngörüsü ve papiller tiroid karsinomu şiddetinin öngörülmesi açısından önerilmektedir. Çalışmamızda bölgemizde tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış olan hastalarda D vitamini düzeyi, tiroid antikorların benign-malign neoplazmlarla ilişkinin araştırılması amaçlandı. METOD: Bu çalışmayı; Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi (YYÜ) Hastanesi endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tiroid nodülü nedeniyle tiroidektomi yapılmış 179 hastadan oluşturduk. Etik kabul yüzüncü yıl üniversitesi tıp fakültesi etik kuruldan alındı. Hastalar için çalışmaya alınma kriterleri; yakın zamanda kan transfüzyonu yapılmamış olmaması, tedavi amaçlı herhangi bir ilaç ve mineral takviyesi almamış olması, kronik böbrek yetmezliği olmaması ve totale tamamlayıcı tiroidektomi olmuş hastalarda eski patoloji sonucunun bilinmesi olarak belirlendi. Hastaların tiroidektomi yapıldığı tarihteki D vitamini ve tiroid antikorları retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya tiroid nodülü tanısı konulan ve Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavileri yapılan toplam 179 olgu alındı. D vitamini düzeyleri ortalama 15.016±5.3579 ng/ml saptandı. Hastaların yaş ortalaması 44.97±14.139 olarak saptandı. Çalışmamıza dahil ettiğimiz 179 hastadan toplam 95 hastada Antitiroglobülin antikor, 58 hastada Antitiroid peroksidaz antikorları tetkik edilmişti. Çalışmamızda tiroid benign-malign neoplazmlarıyla D vitamini düzeyi, tiroid antikorları arasında anlamlı ilişki yoktu. Çeşitli tiroid patolojileri D vitamini düzeyi açısından karşılaştırıldığında anlamlı sonuç olmamakla birlikte (p:0.056) en düşük D vitamini düzeyi foliküler tiroid kanseri (ort:9.967 ng/ml) grubunda tespit edildi. SONUÇLAR: Düşük D vitamin düzeylerinin bazı kanser türlerinin (kolorektal, meme, prostat ve mesane kanseri) görülme riskini arttıdığı bilnmektedir. Bizim çalışmamızda da D vitamini eksikliği tiroid kanseri hastalarının neredeyse tamamında mevcuttu. D vitamini düzeyi ile benign-malign neoplazm arasında herheangi bir ilişki saptamadık. Yalnız vaka sayısı az olmakla birlikte foliküler tiroid kanseri hastalarının en düşük D vitamini konsantrasyonlarına sahip olduğunu gördük. Pozitif tiroid antikoru insidansı, diferansiye tiroid kanseri hastalarında genel nüfusta olduğundan yaklaşık iki kat daha fazladır. Tiroid nodüllerinde tiroid antikor varlığının, şüpheli veya malign sitoloji için bir risk faktörü olabileceği önerilmiştir. Çalışmamızda tiroid antikorlarıyla benign-malign neoplazm arasında da herhangi bir ilişki saptamadık. D vitamini, tiroid antikorları ve tiroid benign-malign neoplazmaları arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterebilmek için daha kapsamlı ve prospektif dizayn edilmiş çalışmalara ihtiyaç vardır.
Çocuklarda vitamin D eksikliğinin arteriyel sistem ve kalbin ileti sistemi üzerine olan etkileri
D vitamini, kemik metabolizması ve nöromüsküler fonksiyonlar açısından önemli rolü olduğu bilinen steroid yapıda bir hormondur. D vitamininin immün işlevleri iyileştirerek, anti-inflamatuar etkinlik göstererek ve endotelyum aracılı vazodilatasyonu sağlayarak kalbin ileti sistemi ve arteriyel sertliğin azalması üzerinde de olumlu etkiler gösterdiği düşünülmektedir. D vitamini eksikliği dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi ülkemizde de bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; çocuklarda D vitamini eksikliğinin arteriyel sertlik ve kalbin ileti sistemi üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamıza, Ekim 2017 ile Temmuz 2018 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvurup herhangi bir kronik hastalık tespit edilmemiş 2-18 yaş arası 101 çocuk çalışmaya dahil edildi. Hastalar D vitamini düzeyine göre 3 gruba ayrıldı. D Vitamini 0-12 ng/ml arasında olanlar grup 1, D vitamini 12-20 ng/ml arasında olanlar grup 2 ve D vitamini 20 ng/ml ve üzerinde olanlar grup 3 (Kontrol grubu) şeklinde değerlendirildi. Hastaların poliklinik başvurularında vücut ağırlıklarına, boylarına, biyokimyasal parametrelerden 25 hidroksi vitamin D3, Ca, P, Alkalen fosfataz (ALP), PTH, glukoz, kreatinin, kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit değerlerine bakıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınç değerlerine, kalp hızlarına, elektrokardiyogramlarına bakıldı. Hastaların arteriyel ultrasonografik görüntülemeleri yapıldı ve CIM kalınlıklarına bakıldı. Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin kardiyovasküler ileti sistem üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla EKG parametreleri incelendi. D vitamini eksik grubun Pmax ve Pdis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTmax ve QT dis değerleri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.005). D vitamini eksik grubun QTcmax değeri D vitamini yetersiz gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). D vitamini eksik grubun QTcdis değeri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p <0.05). Gruplar arasında Tpe, Tpe / QT ve Tpe / QTc değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p > 0.05 ). VIII Çalışmamızda D vitamini eksikliğinin Pmax, Pdis, QTmax, QTdis, QTcmax ve QTcdis sürelerinde anlamlı düzeyde uzama yaptığını saptadık. Çalışmamız ülkemizde pediatrik populasyonda D vitamini eksikliği ile arteriyel sertlik ilişkisini ortaya koymak açısından ilk çalışmadır. Çalışmamızda D vitamini düzeyi ile arteriyel sertlik arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulmadık (p>0.05). Sonuç olarak, çocuklarda D vitamini eksikliğinin kalbin ileti sitemi üzerinde olumsuz etki yaptığını ve bunun çocukluk yaşta daha çok subklinik etkilenme şeklinde olduğu sonucuna vardık. Arteriyel sertlik ilişkisinin ise yaşlanmayla birlikte daha somut bir şekilde ortaya çıkabilecek bir süreç olabileceğini düşündük. D vitamini eksikliği kardiyovasküler açıdan birçok olumsuz durumu ortaya çıkarabilmektedir. Bu yüzden D vitamini eksikliğinin tanı ve tedavisi açısından tüm hekimler uyanık olmalıdır.
Migren ve gerilim tipi baş ağrısı olan bireylerle olmayan bireyler arasında vitamin d, vitamin B12 ve TSH düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Migren ve gerilim tipi baş ağrısı (GTBA), sık görülen kronik klinik tablolardır. Bu çalışmanın amacı migren ve GTBA ile D vitamini, vitamin B12 ve TSH düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvurmuş 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Migren ve GTBA tanısı için Uluslararası Baş ağrısı Derneği (IHS) 2013 kriterleri ve klinik değerlendirme kullanıldı. Grupların her üçü de (migren, GTBA ve kontrol) 70 katılımcıdan oluşmaktaydı. 210 katılımcının D vitamini, B12 vitamini ve TSH düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu 30 erkek, 40 kadından oluşmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 32,21±10,14 idi. Migren grubu 54 kadın ve 16 erkekten oluşmaktaydı ve grubun yaş ortalaması 31,36±9,48 idi. GTBA grubu ise 53 kadın ve 17 erkekten oluşmaktaydı, grubun yaş ortalaması 34,03±12,28 idi. Hem migren hem GTBA gruplarında vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşüktü. Migren ve GTBA gruplarında ise vitamin D ve vitamin B12 düzeyleri birbirine benzerdi. Her 3 grup arasında TSH düzeyleri açısından bir fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışma migren ve GTBA'da vitamin D ve vitamin B12 düzeylerinin anlamlı derecede düşük olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar hem GTBA ve migrenin patofizyolojik mekanizmalarını anlamamıza hem de tedavide yeni bakış açıları kazanmamıza yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Baş ağrısı, migren, GTBA, vitamin D, vitamin B12, TSH
Kord kanı bisfenol A ve vitamin D düzeyleri arasındaki ilişki
Günlük hayatta çok yaygın karşılaşılan bir endokrin bozucu olan Bisfenol A'nın (BPA) insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinden birinin de vitamin D (vitD) metabolizması üzerinde olduğunu gösteren çalışmalar vardır. BPA, plasental bariyeri geçebilme özelliğine sahiptir; maternal ve fetal serumda, insan plasentasında, kord kanında ve amniyotik sıvıda tespit edilmiştir. Kord kanında BPA varlığı prenatal dönemde bebeğin etkilendiğinin bir göstergesidir. Son yıllarda yenidoğan bebeklerde vitamin D eksikliği de sıklıkla bildirilmektedir. BPA ve vitD arasındaki negatif ilişki, erişkin yaş grubundaki çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada yenidoğan bebeklerde BPA etkilenimi ile birlikte vitamin D düzeyleri arasında bir ilişki olup olamayacağı araştırılmak istenmiştir. Çalışmaya Ankara Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi'ne başvurmuş olan ve çalışmaya onam veren 98 anne-bebek çifti alındı. Annelere anket formları verildi, prenatal BPA maruziyetini artıran olası faktörler sorgulandı, ayrıca bebeğin doğum kilosu, doğum boyu, gebelik haftası, annenin yaşı, gebelik sayısı, doğum öncesi ve sonrası kilo ve boyları dosyalarından kaydedildi.. Gebelik süresi ortalama 39,1 ± 1 hafta , doğum ağırlığı ortalama 3292 gr ± 434 gr idi. Alınan 98 kord kanında serum BPA, 1,25(OH)2D ve 25(OH)D düzeyleri çalışıldı. Vakaların kord kanı median 25(OH)D düzeyi: 14,87 ng/mL (3,94-69,09 ng/mL), IQR:11,25; median 1,25(OH)2D düzeyi: 53,3 pg/dL, IQR:56,17 idi. Vakaların %76,5'inde vitD eksikliği (25(OH)D <20 ng/mL), %8'inde ağır vitD eksikliği (25(OH)D ≤5 ng/mL) vardı. Gebelik süresinde vitamin D ya da içeren bir preparat kullanımının vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertiline etkisi olmadığı (p=0,573, p=0,859) ancak 25(OH)D'nin 1,25(OH)2D'ye dönüşümü üzerinde istatistiksel anlamlı etkisi olduğu görüldü. (p=0,002) Gebelik sırası 3 ve daha fazla (p=0,015), doğum şekli CS (p=0,035), anne yaşı 30 ve üzerinde (p=0,012), doğumda annede anemi var ise (p=0,002) 1,25(OH)2D düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Kord kanlarının %72,4'ünde BPA saptanabilir düzeyde bulundu, median BPA düzeyi: 1,57 ng/mL (0,06-17,6 ng/mL), IQR:4,05 idi. Kord kanı BPA düzeyleri ile annenin gebelikte olası BPA temas öyküsü arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Gebelik süresi arttıkça (p=0,006), gebelik sırası 3'ten az ise (p=0,008) ve VKI'ne göre kilo alımı bekleneden az ya da fazla ise (p=0,016) BPA'nın anlamlı seviyede daha fazla saptandığı görüldü. BPA tertili ile vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertili arasında ilişki saptanmadı. (p=0,824; p=0,871) Yine BPA'nın 1 ng/mL'nin üzerinde olması ile vitamin D eksikliği ve 1,25(OH)2D tertili arasında ilişki saptanmadı. (p=0,836; p=0,136) Yenidoğan bebeklerde BPA'nın vitD ile ilişkisi bu çok sınırlı sayıda vakada gösterilemese de bu konuda çok daha fazla sayıdaki anne bebek çiftlerinde yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kord kanı, Bisfenol A, vitamin D, Endokrin bozucu kimyasal Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. THD-2020-18332
Deneysel metabolik sendrom modelinde alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı üzerine vitamin D'nin etkisi
Yağlı pankreas veya alkole bağlı olmayan yağlı pankreas hastalığı (NAFPD), alkol alımının olmadığı durumlarda obezite nedeniyle pankreasa aşırı yağ infiltrasyonudur. Bu çalışmada yüksek yağlı ve yüksek fruktozlu diyet ile oluşturulmuş metabolik sendrom modelinde vitamin D (VitD) uygulamasının NAFPD oluşumu, ilerlemesi ve neden olduğu oksidatif stres hasarı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Yirmi sekiz adet erkek Sprague Dawley sıçan rastgele dört gruba ayrıldı: Kontrol (SK), Metabolik Sendrom (MS), Vitamin D tedavisi gören Metabolik Sendrom (MSD) ve Vitamin D tedavisi gören Kontrol (SKD) grupları. MS gruplarına, Metabolik Sendrom oluşturmak için 15 hafta boyunca yüksek yağlı, yüksek fruktozlu diyet uygulandı. Vitamin D ile tedavi edilen gruplara 12 hafta boyunca 170 IU/hafta, oral takviye verildi. Tüm grupların açlık kan şekeri, vücut ağırlığı, bel çevresi ve günlük yiyecek-su tüketimleri ölçümleri düzenli olarak kaydedildi. Deney sonunda alınan pankreas dokularının histolojik değerlendirmeleri Hematoksilen-Eozin, Prusya Mavisi ve Masson Trikrom boyama yöntemleri kullanılarak gerçekleştirildi. İnsülin, glukagon, somatostatin, Pdx1, α-SMA, VDR, γH2AX, p-Nrf2, GPX4 ve Ki67'nin pankreas ekspresyonları immünohistokimya boyama yöntemi ile değerlendirildi. Elde edilen tüm verilere istatistiksel analizler uygulandı. MS grubunda vücut ağırlığı, açlık kan şekeri, kalori alımı ve bel çevresi ölçümlerinde artış gözlendi. MS grubunda pankreas adacıklarının diğer gruplara kıyasla daha büyük olduğu, proliferasyon indeksinin arttığı, asiner hücrelerde yer yer vakuolleşmeler, hafif fibrozis, adacık içerisinde ve çevresinde demir birikimi olduğu görüldü. Ayrıca MS grubuna ait adacıklarda adacıklarında β-hücre oranları kontrollerden daha yüksek olmasına rağmen, insülin immün reaktivitesinin daha zayıf olduğu saptandı. Glukagon ekspresyonunda gruplar arasında fark görülmezken delta hücre sayısının VitD tedavisi yapılan gruplarda MS grubuna kıyasla arttığı görüldü. Ayrıca VitD tedavisi sonrası p-Nrf2 ve GPX4 ekspresyonunda artış tespit edildi. Tüm gruplarda adacıklarda apoptotik hücreler gözlenmezken MS grubunda diğer gruplarla kıyaslandığında asiner hücre apoptozunda artış saptandı (p<0,0001). MS'da, artan insülin ihtiyacı; glikoz metabolizmasının bozulmasına ve adacık hücre hiperplazisine yol açarak telafi edici bir yanıt oluşturdu. Bulgular, oluşturduğumuz MS modelinin NAFPD oluşumu ile ilişkili olduğunu, NAFPD de pankreas yapısı ve işlevi üzerinde ortaya çıkan yıkıcı etkinin Vitamin D uygulaması ile büyük oranda engellendiğini göstermektedir.
Sporcularda D vitamini düzeyi ile ekokardiyografik sağ ve sol kalbin yapısal ve dinamik parametrelerinin ilişki düzeyinin incelenmesi
Sporcu kalbi (SK), spor hekimliği pratiğinde yaygın olarak görülen ve kalbin maksimum atım hacmine (AH) izin vermek için büyüdüğü ve dinlenim kalp atım hızının (KAH) normalden düşük olduğu patolojik olmayan bir durumdur. Spor türü ve sistolik ve diyastolik fonksiyondaki değişiklikler ve özellikle D vitamini ve diğer biyokimyasal belirteçler gibi bu değişikliklerin belirleyicileri arasındaki ilişki iyi belirlenmemiştir. Bu çalışmada, farklı spor disiplinlerinde yer alan sporcularda konvansiyonel iki boyutlu (2D) ekokardiyografi ve Doppler ekokardiyografi parametreleri ile değerlendirilen sporcu kalbinin sistolik ve diyastolik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran yaşları 18-40 arasında, önceden bilinen kronik hastalığı olmayan 93 sporcu çalışmaya dahil edildi. Sporcuların yaş, boy, kilo, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) skoru, D vitamini ve diğer serum biyokimyasal belirteç değerlerini içeren verileri kaydedildi. Ayrıca, tüm bireylerin günlük güneş ışığına maruz kalma süresi, cilt maruziyeti şekli ve güneş koruyucu kullanımını içeren bir anket doldurmaları istendi. Değerlendirme için kaydedilen hasta verileri ekokardiyografiden ve elektrokardiyografiden (EKG) elde edilen bulguları içeriyordu. Futbol ve koşu grubu, halter ve kontrol grubundan yüksek D vitamini düzeyine sahiplerdi (sırasıyla 25.1 ng/mL, 24.9 ng/mL, 18.9 ng/mL, 22.2 ng/mL). Koşu grubu, kontrol grubundan daha yüksek EKG Cornell değerlerine sahipti (13,36 ± 4,77 vs 8,50 ± 4,27 mV, p=0.005). Futbol, halter, koşu grupları daha yüksek sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) değerlerine sahipti (sırasıyla, 83.7 ± 14.7, 75.7 ± 12.3, 84.2 ± 15.8, 69.9 ± 15.0 ng/mL, (p=0.002). Diyastolik ekokardiyografik değerlerde gruplar arasında D vitamini düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sol ventriküldeki yalancı tendon sıklığı futbol, halter ve koşu gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksek görünmektedir (sırasıyla, %26.3, %18.2, %4.6 ve %12). Futbol, koşu ve halter sporcularında sol ventrikül yapılarında yeniden yapılanma görülmekle birlikte, sporcularda kontrollere kıyasla artmış diyastolik fonksiyona dair daha az kanıt vardır. Bununla birlikte, sonuçlarımız kardiyak diyastolik fonksiyonun sporculardaki D vitamini eksikliğinden etkilenmediğini göstermektedir.
Diyabet hastalarında mineral trioksit agregat/1α,25-dihidroksivitamin D3 kombinasyonu ile dental pulpa kök hücrelerinde odontojenik farklılaşmanın araştırılması
Diyabet hastalarında yapılan dental tedavilerin uzun dönemde başarısızlıkla sonuçlandığı ve bu hastalarda daha fazla diş çekimi görüldüğü bilinmektedir. Mineralizasyon mekanizmasında önemli rolü olduğu bilinen ve diyabet hastalarında sıklıkla eksikliği bildirilen Vitamin D3'un rutin diş hekimliği tedavilerinde kullanılan mineral trioksit agregat (MTA) ile kombinasyonunun diyabet hastalarından elde edilen dental pulpa kök hücreleri üzerindeki odonto/osteojenik farklılaştırma potansiyelini araştırmak hedeflenmiştir. Sigara içmeyen, insülin dışında ilaç kullanmayan üç Tip 1 diyabet hastasının ve üç kontrolün dental pulpalarından izole edilen mezenkimal kök hücrelerin özgüllüğü CD34, CD45, Nanog Oct-4, CD73, CD90 ve CD106 belirteçleri kullanılarak gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile değerlendirilmiştir. Hücreler dört farklı besi yerine maruz bırakılmıştır: normal besi yeri (NB): DMEM, %10 FBS, antibiyotik ve antimikotik, Farklılaştırma besi yeri (FB): NB'ye ß-gliserofosfat ve askorbik asit, FB+MTA: FB'ye 0,02mg/mL MTA ve FB+MTA+VitD3: FB+MTA besi yerine 10nM VitD3 ilavesini içermektedir. 14. günün sonunda hücrelerin odonto/osteojenik farklılaşma miktarları alizarin kırmızısı testi, gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (DSPP, DMP1, COL1α1, OCN) ve immünfloresan (anti BSP II, anti DMP1, anti COL1α1) yöntemleri ile değerlendirilmiştir. Hücrelerin mezenkimal kök hücre karakteristiği CD73, CD90 ve CD106 ifadelerinin yüksek bulunması ile gösterilmiştir. Alizarin kırmızısı boyaması, odonto/osteojenik belirteçlerin ifadesi ve immünfloresan deneyleri kontrollerde daha fazla farklılaşma olduğunu göstermiştir (p<0,05). Kontrollerde sadece MTA farklılaşmanın indüklenmesi için yeterli etkinin oluşmasını sağlarken, diyabet hastalarında bu etkinin oluşmasının sağlanması için besi yerine VitD3 ilave edilmelidir (p<0,05). Çalışmanın sınırlamaları dahilinde diyabet hastalarının dental tedavilerinde MTA'nın VitD3 ile kombinasyonunun daha ileri deneyler ile çalışılması ve sistemik hastalıklar göz önünde bulundurularak dental tedavi prosedürlerinin oluşturulması önerilmektedir.
Ülkemizde D vitamini reçetelemesinin ve tüketiminin değerlendirilmesi
D vitamini sağlık ve zindelik için son derece önemlidir. Vücudun hücrelerinin sağlıklı kalmasında ve vücudun olağan işlevinde çeşitli roller oynar. Çoğu insan yeterli D vitamini almaz, bu nedenle takviye kullanımı yaygındır. Bununla birlikte, bu vitaminin vücutta birikip toksik seviyelere ulaşması da mümkündür. Bu nedenle D vitamini kullanımında dikkatli olmak gerekir. Bu tez çalışmasında; Vitamin D ve Analoglarını içeren preparatların 2015-2018 yılları arasında Ülkemizdeki birinci basamak sağlık kuruluşlarında reçetelenme ve ayaktan hastalarda tüketim durumu incelenmiştir. Reçetelemeye ilişkin elde edilen veri; yaş, cinsiyet, kalem sayısı, kutu sayısı, iller ve istatistiki bölge birimleri sınıflandırma sistemi bölgelerine göre değerlendirilmiştir Ayrıca Ülkemizde Hipervitaminozis D, Vitaminler ile Zehirlenme ve Vitaminlerin Sebep Olduğu Yan Etkiler tanıları ile oluşturulmuş protokol sayıları değerlendirilmiştir
D vitamininin kognisyon, fiziksel fonksiyon ve ultrasonografik cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas ölçümleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Doğan, Y., D vitaminin Kognisyon, Fiziksel Fonksiyon ve Ultrasonografik Cilt, Cilt Altı Yağ Dokusu ve Kas Ölçümleri Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmanın amacı, D vitamini düzeyi ile cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlığı, kognitif ve fiziksel fonksiyon arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmaya 200 erişkin birey (125 kadın, 75 erkek) alındı. Bireylerin demografik/klinik özellikleri ve vücut kitle indeksi (VKİ), bel ve kalça çevresi kaydedildi. Ultrasonografi (US) ile el dorsumundan ve önkol, kol ve uyluk ön yüzlerinden cilt, cilt altı yağ dokusu ve kas kalınlıkları ölçüldü. Kas kuvveti; el kavrama kuvveti ile, fiziksel performans ise; yürüme hızı, zamanlı kalk ve yürü testi (TUG) ve 5 tekrarlı otur kalk testi (CST) ile değerlendirildi. Kognitif fonksiyon için Standardize Mini Mental Test (SMMT) kullanıldı. Hastalar D vitamini düzeyine göre (eksiklik olan; <20 ng/ml ve olmayan; ≥20 ng/ml) iki gruba ayrıldı. Hastaların %61'inde D vitamini eksikliği saptandı. Demografik/klinik özellikler karşılaştırıldığında; sadece D vitamini eksikliği olan kadınların daha genç olduğu saptandı (p<0.05). İki grup karşılaştırıldığında; D vitamini eksikliği olan kadınlarda, tüm yağ kalınlıklarında, önkol kas kalınlığında ve SMMT skorunda artış, erkeklerde ise sadece CST süresinde artış gözlendi (tüm p<0.05). Yağ kalınlıklarını etkileyen faktörler için yapılan lojistik regresyon analizinde; kadınlarda önkol ve kol, VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk ise VKİ, D vitamini eksikliği ve yaş ile ilişkili, erkeklerde ise; önkol ve kol VKİ ve D vitamini eksikliği ile, uyluk anterioru ise VKİ ve yaş ile ilişkili saptandı (tüm p<0.05). CST için yapılan regresyon analizinde; erkeklerde yaş ve D vitamini eksikliği, kadınlarda ise yaş ve egzersiz bağımsız olarak ilişkili saptandı (tüm p<0.05). Sonuç olarak D vitamini eksikliği; kadınlarda yağ dokusunda artış ile, erkeklerde ise CST süresinin uzaması ile ilişkili saptandı. Bölgesel yağ dokusu kalınlıklarının US ile ölçümü, D vitamini eksikliğinde vücut kompozisyonunu ortaya koymada faydalı olabilir. D vitamini düzeyinin vücut kompozisyonu ve fiziksel/kognitif fonksiyonlar üzerine etkisini araştırmak için örneklem sayısı daha fazla olan ve daha yaşlı popülasyonda prospektif çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: El kavrama kuvveti, güç, kuvvet, performans, ultrason
Galectin-3 ve diğer kardiyak belirteçlerin ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliğini belirlemedeki rollerinin vitamin D durumu ile ilişkisi
D vitamini kalsiyum ve fosfor üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileriyle kalp kasının kasılmasını etkilemektedir. Bu konuda bir çok araştırma yapılmış, ağırlıklı olarak koroner arter hastalığı ve sistolik kalp yetmezliğinin vitamin D eksikliği ile ilişkisi incelenmiştir. Bu çalışmada sistolik fonksiyonu korunmuş kalp yetmezliği olan hastalarda N-Terminal Pro-Brain Natriuretic Peptide (NT-ProBNP), High sensitive Troponin-I (HsTpn-I), Galectin-3(Gal-3), Fibroblast Growth Factor-23(FGF-23), Suppression of tumorigenesis-2 (ST2) belirteç düzeyleri ve vitamin D düzeyi ölçülmüştür. Vitamin D ile ilişkisi ve kardiyak etkileri nedeni ile Paratiroid hormon(PTH) da çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın amacı vitamin D durumunun, ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliğinde bu belirteçlerin kalp yetmezliğini saptama düzeylerine olan etkisini araştırmaktır. 71 ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliği(HFpEF) tanısı koyulan hasta ve 61 kalp yetmezliği tanısı olmayan sağlıklı kişi başlangıç için iki grup oluşturmuştur. Vitamin D durumunun, ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliğinde bu belirteçlerin kalp yetmezliğini saptama düzeylerine olan etkisi Mann Whitney U, ROC analizi ve lojistik regresyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Yapılan analiz sonucunda Vitamin D hasta grubunda daha düşük, NTproBNP, Gal-3,PTH, ST2 düzeyi ise hasta grubunda daha yüksektir. Bu dört belirtecin ROC analizindeki AUC (eğri altında kalan alan) değerleri ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliği teşhisi için anlamlıydı. HsTpn-I ve Galectin-3 ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir. Lojistik regresyon analizinde Vitamin D'de bir birimlik azalış hastalık yakalama şansını 1,084 kat artırırken vitamin D'deki 10 birimlik kategorik azalış hastalık yakalama riskini 2,27 kat artırmaktaydı. Biz de farklı Vitamin D gruplarında ROC analizi değerlerini tekrarladık. Vitamin D>20 ng/ml olduğunda NTproBNP, Gal-3, ST2, PTH'un HFpEF teşhisinde başarı şansını artırmaktadır. Sonuç olarak NTproBNP, Gal-3, ST2, PTH Ejeksiyon Fraksiyonu Korunmuş Kalp Yetmezliğini belirlemede Vitamin D durumu ile İlişkili bulunmuştur. D vitamini eksikliği saptanan olgularda D vitamini replasmanı yapılmasınınn bu belirteçlerin HFpEF vakalarını saptamadaki güçlerini değiştirip değiştirmeyeceğini anlamak için ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Vitamin D, Galectin-3, N-Terminal Pro-Brain Natriuretic Peptid, Suppression of tumorigenesis-2 (ST2), Paratiroid Hormon, ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetmezliği
Atlamalar branşı milli sporcularda vücut kompozisyonu, kas gücü, plazma D vitamini ve bazı hormon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Yaşamsal bir besin ögesi olan D Vitamini kemik mineralizasyonu, kas işlevi, hücresel gelişim, immün yanıt ve glukoz metabolizması üzerinde önemli fizyolojik etkiler gösterir. Son zamanlarda, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği salgın durumuna ulaşmış olup erişkinlerde düşük kemik mineral yoğunluğu, kas zayıflığı, kanser ve obezite gibi çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Kortizol, TSH, T4 ve testosteron gibi bazı hormonların da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, genç milli atletlerde plazma 25-hidroksivitamin D [25(OH)D3] ile hormon düzeyleri, kas kuvveti, antropometrik parametreler ve beslenme profili arasındaki ilişkiyi incelemekti. Çalışmaya Türkiye atletizm milli takımında olan, atlama branşı ile ilgilenen 20 erkek ve 6 kadın sporcu (15-25 yaş) dahil edildi. Katılımcıların atletik performansları, drop sıçrama, dikey sıçrama, squat sıçrama, durarak uzun atlama ve serbest kol sıçrama gibi çeşitli atlama testleri kullanılarak değerlendirildi. Anaerobik güç (watt) her katılımcı için Lewis nomogramı kullanılarak hesaplandı. Her katılımcının vücut kompozisyonu, skinfold kaliper kullanılarak deri kıvrım kalınlıkları ile hesaplandı. Deri kıvrım kalınlığı ölçümü standart protokollere göre yedi bölgeden (göğüs, karın, triseps, suprailiak, midaksiller, subskapula ve uyluk) yapıldı. Vücut yağ yüzdesi Jackson / Pollock 7 yöntemine göre hesaplandı. Plazma 25(OH)D3 ve diğer hormon seviyeleri, kit protokolu talimatlarına göre ELISA kitleri kullanılarak tespit edildi. Ayrıca sporcular yaşam tarzları, beslenme profilleri ve güneşe maruz kalma süreleri ile ilgili ayrıntılı bir anket doldurdu. İstatistiksel analizler SPSS 18.0 kullanılarak yapıldı. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi analiz etmek için Spearman'ın korelasyon testi kullanıldı ve p değeri ≤ 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada elde ettiğimiz sonuçlara göre, D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliği oranı kadınlarda %66, erkeklerde %44 idi. Plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile performans ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bununla birlikte, plazma 25(OH)D3 seviyeleri ile antropometrik parametreler (göğüs, karın, triceps ve suprailiak deri kıvrım kalınlığı) ve kadınlarda vücut yağ yüzdesi (p <0.005) arasında anlamlı bir korelasyon vardı. Ayrıca hem kadın hem de erkek atletlerde atletik ve antropometrik parametrelerle hormon seviyeleri arasında anlamlı korelasyonlar bulundu. Sonuç olarak, çalışmamızın bulguları elit sporcularda da yüksek oranda D vitamini yetersizliği ve / veya eksikliğinin bulunduğunu ortaya koymuştur. Plazma D vitamini düzeyi ile vücut yağ oranı arasında bulunan negatif korelasyon vücutta yağ depolanmasındaki artışın D vitamini yetersizliği açısından bir risk faktörü olabileceği görüşünü desteklemektedir. Sonuçlarımız, D vitaminine ek olarak kortizol, testosteron ve tiroid hormonlarının da atletik performans ve vücut kompozisyonu üzerinde anlamlı etkilerinin olduğunu göstermiştir.
Ratlarda oluşturulan iskemi reperfuzyon modelinde hasarın over dokusu üzerine olası etkileri ve vit D kullanımının etkinliğinin araştırılması
Çalışmamızda ratlarda oluşturulan deneysel 60 dk pneumoperitonium modeli sonrası overlerde oluşan iskemi reperfuzyon (İR) hasarın biyokimyasal, histopatolojik, mikrovasküler boyutu değerlendirilmiş, kontrol grubu ve bu hasarların önlenmesinde preoperatif vit D kullanılan çalışma grubu ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda 24 aylık gebe olmayan 200-250 gr ağırlığında Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Pneumoperitonium sağlandıktan 60 dk sonra desuflasyon gerçekleştirilmiş ve 30dk boyunca İAB normalize edilmiştir. Her biri 7 rattan oluşan 3 çalışma grubu oluşturulmuştur. Reperfüzyon periyodunu takiben midline abdominal insizyon uygulanarak overler vizualize edilmiş,sağ overde histopatolojik, sol overde biyokimyasal olarak oksidatif stres markırları üzerinden İR hasar değerlendirilmiştir. Histopatoloji olarak dokulardaki folliküler dejenerasyon,vasküler konjesyon, inflamasyon ,hemoraji ve ödem değerlendirildi. Biyokimyasal olarak, apaptoz markırı olan caspaz 3 ve DNA tamir mekanizmalarının nükleotid eksizyon tamiri (NER) kısmından sorumlu olan PCNA düzeği ve AMH düzeği değişiklikleri araştırıldı. Dvit uygulanan grup ile diğer iki grup (şam ve iskemi-reperfüzyon )arasında anlamlı fark olduğu saptandı.
Diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarının araştırılması
Diabetes mellitus, prevalansı her geçen gün artan ve yaygın komplikasyonlara neden olan önemli bir sağlık sorunudur. Sistemik bir hastalık olması nedeniyle alt üriner sistem üzerine de birçok olumsuz etkisi vardır. Bu hastalık çeşitli patofizyolojik etki mekanizmalarıyla, oldukça geniş bir yelpazede bulunan obstrüktif ve irritatif alt üriner sistem semptomlarına neden olmaktadır. Bu semptomların şiddet ve sıklığındaki değişikliklerin diyabetin kendisi ve kronik komplikasyonları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda diyabete bağlı gelişen metabolik değişikliklerin ve kronik komplikasyonların alt üriner sistem fonksiyonlarını ne ölçüde ve ne şekilde etkilediğini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2013 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda tip 1 veya tip 2 diabetes mellitus tanısı ile takip edilen rastgele seçilmiş 100 erişkin hasta dahil edildi ve hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, diyabet tipi, diyabet süresi, diyabetle ilişkili ek hastalık durumu, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle geçirilmiş cerrahi durumu, vücut kitle indeksi (VKİ), açlık plazma glukoz (APG) seviyesi, HbA1c seviyesi, GFR değeri, serum D vitamini düzeyi, nöropati durumu, retinopati durumu, üroflovmetri ölçüm değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skoru ve OAB-Q SF skoru kaydedildi. Hastaların 62'si (%62) kadın 38'i (%38) erkek cinsiyete sahipti. Hastaların 27'si (%27) tip 1 diyabet, 73'ü (%73) tip 2 diyabet tanısına sahipti. Hastaların ortalama yaşı 50.5±16.6, ortalama VKİ değeri 28.5±8.3 kg/m², ortalama diyabet süresi 13.2±9.2 yıl, ortalama APG seviyesi 172.3±73.9 mg/dl, ortalama HbA1c seviyesi % 8.8±2.4, ortalama GFR değeri 110.5±43.2 ml/dk/1.73m² ve ortalama serum D vitamini seviyesi 25.4±26.4 nmol/L olarak saptandı. Hastaların 59'unda (%59) diyabetik nöropati, 38'inde (%38) diyabetik retinopati olduğu görüldü. Hastalara ait toplanan tüm veriler üroflovmetri değerleri, PVR miktarı, IPSS skoru, ICIQ-SF skorları ve OAB-Q SF skorları ile karşılaştırılarak istatistiksel analiz yapıldı. Yapılan analizler sonucunda diyabetik nöropatinin ortalama idrar akım hızında azalma (p=0,0002), ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,015), ICIQ-SF idrar kaçırma miktarı skorunda artma (p=0,031), ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,038), OAB-Q SF semptom şiddeti skorunda artma (p=0,022) ve OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda azalma (p=0,003) ile anlamlı olarak ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca diyabetik nefropatinin ICIQ-SF toplam skorda artma (p=0,02) ve ICIQ-SF hayat kalitesi skorunda artma (p=0,011) ile anlamlı olarak ilişkisi gösterilmiştir. Bununla beraber HbA1c seviyesinde yükselmenin OAB-Q SF hayat kalitesi skorunda düşme ile anlamlı ilişkisi gösterilmiştir (p=0,026). D vitamini eksikliğinin artmış PVR miktarı ile anlamlı olarak ilişkili olduğu saptanmıştır (p=0,006). Diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirenlerde ortalama idrar akım hızının anlamlı olarak düşük olduğu (p=0,01) ve işeme disfonksiyonunun daha sık görüldüğü (p=0,006) gösterilmiştir. Yine tip 2 diyabette ortalama idrar akım hızlarının daha düşük olduğu (p=0,003) ve PVR miktarının daha yüksek olduğu (p=0,047) saptanmıştır. Bunların yanında erkek cinsiyette OAB-Q SF hayat kalitesi skorunun anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,035). Son olarak ileri yaşlı grupta OAB-Q SF semptom şiddeti skoru anlamlı olarak daha yüksek bulunmuşken (p=0,007) OAB-Q SF hayat kalitesi skoru daha düşük bulunmuştur (p=0,002). Çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre diyabetik hastalarda alt üriner sistem fonksiyonlarını etkileyen faktörler; diyabetik nöropati varlığı, evre 3 ve üzeri diyabetik nefropati varlığı, HbA1c seviyesinin > %7 olması, D vitamini seviyesinin < 10 ng/ml (25 nmol/L) olması, Tip 2 diyabet tanısı olması, yaşın ≥ 55 olması, diyabete bağlı bir komplikasyon nedeniyle cerrahi geçirilmiş olması, diyabetle ilişkili ek bir hastalığın varlığı ve erkek cinsiyet şeklinde sıralanabilir. Sonuç olarak diyabetik hastalar değerlendirilirken saydığımız risk faktörlerine sahip olanların asemptomatik olsalar dahi detaylı bir ürolojik değerlendirmeden geçirilmesi gerektiğini önermekteyiz.
Erişkin astımında vitamin d düzeyleri ve astım kontrolüne etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada; D vitamini düşük olan hastalarda astım kontrolünün daha güç olabileceği hipotezinden yola çıkılarak; Vitamin D ile erişkin astımı arasındaki ilişkiyi kendi hasta grubumuzda araştırmak, serum vitamin D düzeyleri ile astım şiddeti arasındaki ilişkiyi ve vitamin D eksikliğinin astım kontrolüne etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kliniğimiz astım polikliniğinde düzenli olarak izlenen kayıtlı astım olgularının verileri, vitamin D düzeyleri ile kontrol durumu arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla retrospektif olarak değerlendirilmiş, eksiklikler prospektif olarak tamamlanmaya çalışılmıştır. Kontrol grubu olarak da göğüs hastalıklarına başvurusu olan ve tetkikleri yapılan, ancak anlamlı solunumsal patoloji saptanmayan erişkin olguların verileri alınmıştır. Astım grubunda; astım dışı hastalığın olmaması, D vitamini düzeyini etkileyecek ilaç kullanımı veya hastalıkların bulunmaması, VKİ≥35 olması dikkate alınmıştır. D vitamini için 25(OH)D değerleri kullanılmıştır. Serum 25(OH)D düzeyinin >30 ng/ml olmasını yeterli D vitamini düzeyi, 20-30 ng/ml arasında olmasını D vitamini yetersizliği, <20 ng/ml olmasını D vitamini eksikliği ve <10 ng/ml olması ciddi D vitamini eksikliği olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniklerine Mayıs 2014 – Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran hastalardan herhangi bir nedenle D vitamini bakılan 329 hasta dosyası taranmıştır. 25 atak döneminde ve 77 stabil döemde toplam 102 astım tanısı olan hasta ve benzer özelliklere sahip 62 sağlıklı yetişkinin verileri kontrol grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu ve astım grubu D vitamin düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi ( p=0.047). Stabil dönem astım hastaları (43.93±24.06 ng/ml) ile atak grubu astım hastalarının(29.96±18.96 ng/ml) D vitamini düzeyi karşılaştırıldığında atak grubunda D vitamini düzeyinin daha düşük olduğu görüldü (p=0.07). Astım hastalarında D vitamini eksikliği olan grup ile D vitamini eksikliği olmayan grup karşılaştırıldığı zaman, D vitamini eksikliği olan grubun VKİ'nin daha yüksek olduğu izlenmiştir (30.54±4.91 kg/m2, 28.31±5.38 kg/m2; p=0.035). D vitamini düzeyi ile FEV1 değeri arasında doğrusal bir ilişki saptanmış, bu ilişkinin, VKİ ve diğer değiştirici faktörlerden bağımsız olduğu görülmüştür (p<0.001). Astım kontrol anketine göre kontrol altında olmayan hastalarda D vitamini değeri daha düşük bulunmuştur (47.76±24.11, 30.55±19.03; p<0.001). SONUÇ Çalışmamızda astımlı hasta grubu ile sağlıklı grup arasında D vitamini düzeyi açısından anlamlı fark saptanmamış, stabil astımlı hastalar ile atak dönemindeki astımlı hastalar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Ayrıca, D vitamini düzeyi düşük olan hastaların solunum fonksiyon testi değerlerinin de düşük olduğu gözlenmiştir. Kontrol altında olmayan astımlı hastalarda kontrolü güçleştiren nedenlerden biri olarak D vitamini düzeylerinin dikkate alınması gerekliliği sonucuna varılmış, D vitamini düzeyi düşük olan astım hastalarında astım kontrolünün daha zor olduğu görüşü desteklenmiştir.