Acıbadem University
Anabilim Dalı

Radyoloji Anabilim Dalı

Acıbadem University

419

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Semptomatik ve asemptomatik chiari tip ı malformasyonlu hastaların perfüzyon MR ve bos akım incelemesi ile değerlendirilmesi

Chiari tip 1 malformasyonu serebellum ve beyin sapının foramen magnumdan herniasyonu ile karakterize konjenital posterior fossa anomalisidir. Chiari tip 1 malformasyonlu hastalar asemptomatik olabileceği gibi 25-30 yaşlarda genç erişkin dönemde hafif semptomlarla da kliniğe başvurabilir. Klinik bulguların değişkenliğinin serebellar tonsillerin herniasyon miktarına ve serebrospinal bileşkedeki beyin omurilik sıvısı (BOS) akım anomalilerine bağlı olduğu düşünülmektedir. Chiari tip 1malformasyonu tanısı radyolojik görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır; bunlar içerisinde en çok tercih edilen ise manyetik rezonans görüntülemedir (MRG). MRG ile morfolojik olarak serebellar tonsillerin herniasyon derecesi, ventriküler dilatasyon, syringomyeli, bazı iskelet anomalileri değerlendirilebilmesi yanı sıra tonsiller herniasyonun yol açtığı kompresyonun BOS akım dinamikleri üzerindeki etkisi fonksiyonel olarak da PC sine MRG ile posterior fossada perfüzyon değişiklikleri de DSC perfüzyon MRG ile gösterilmektedir. Bu çalışmanın amacı asemptomatik ve semptomatik CM 1 hastalarda BOS anormallikleri ve posterior fossada perfüzyon değişikliklerinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya 42?si kadın 22?si erkek yaşları 11-72 (ort. 35.81) arasında değişen 64 CM 1 hasta dahil edilmiştir. Klinik olarak 22 asemptomatik 42 semptomatik hasta bulunmaktaydı. Hastalar PC sine MR görüntüleme kullanılarak foramen magnum düzeyindeki BOS akım anormalliklerine göre evrelendirildi ; evre 0 hastalar radyolojik olarak asemptomatik (normal), evre 1-2 hastalar ise radyolojik olarak semptomatik (anormal) gruba dahil edildi. Klink olarak semptomatik olan hastaların tamamı radyolojik olarak ta anormaldi. Klinik olarak asemptomatik 5 hasta (% 22.7) radyolojik olarak anormaldi. Klinik ve radyolojik evrelemenin ardından tüm hastalara DSC perfüzyon MR görüntüleme yapıldı ve elde edilen CBV, CBF, MTT haritalarında farklı lokalizasyonlardan ölçümler yapıldı. Klinik olarak semptomatik ve asemptomatik hastalarda Dinamik Duyarlılık Perfüzyon (DDK) görüntüleme ile elde edilen haritalardan yapılan ölçümlerde bulbus düzeyinde ortalama rCBF ve rCBV değerlerinde semptomatik hastalarda belirgin azalma ve bu iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu gösterildi (p<0.05). Klinik olarak semptomatik ve asemptomatik hasta gruplarında bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevher düzeyinden yapılan ölçümlerde elde edilen CBF, CBV, MTT oranları kıyaslanmış olup semptomatik grupta CBV bulbus/serebellum, CBV bulbus/beyaz cevher, CBF bulbus/serebellum ve CBF bulbus/beyaz cevher oranlarında asemptomatik gruba kıyasla anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Radyolojik olarak asemptomatik ve semptomatik hastalarda DDK ile elde edilen görüntülerde yapılan kantitatif ölçümlerde bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevherde rCBV, rCBF, rMTT değerleri kıyaslandı. Radyolojik olarak semptomatik grupta bulbus düzeyinde rCBV ve rCBF değerlerinde belirgin azalma olduğu ve asemptomatik grupla kıyaslandığında anlamlı farklılık gösterdiği (p<0.05) ve bu üç lokalizayon için diğer parametrelerde iki grup arasında anlamlı farklılık olmadığı saptandı (p>0.05) Radyolojik olarak semptomatik ve asemptomatik hasta gruplarında bulbus, serebellum ve supraventriküler beyaz cevher düzeyinden yapılan ölçümlerde elde edilen CBF, CBV, MTT oranları kıyaslanmış olup semptomatik grupta CBV bulbus/serebellum, CBV bulbus/beyaz cevher, CBF bulbus/serebellum ve CBF bulbus/beyaz cevher oranlarında asemptomatik gruba kıyasla anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Bu çalışmada CM 1 hastalarda radyolojik evrelemenin klinik evrelemeye alternatif olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca semptomatik ve asemptomatik hastalarda perfüzyon parametrelerinde saptanan farklılığın semptomların etyopatogenezinde etkili olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hastalarda tedavi kararının verilmesi ve tedavi seçeneğinin belirlenmesinde elde edilen sonuçların etkin kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Chiari tip 1 malformasyonu, DSC perfüzyon MR, PC sine MR, Radyolojik evreleme

Kraniyal fossa-posteriyorMalformasyonlarManyetik rezonans görüntüleme+2
Gökalp Kalkan
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Clear cell ve non-clear cell renal hücreli karsinomların bilgisayarlı tomografi radyomiks özellikler ile makine öğrenimi yöntemleri kullanılarak ayırt edilmesi

ÖZET Mert Can ÖZMAN, Clear Cell ve Non-Clear Cell Renal Hücreli Karsinomların Bilgisayarlı Tomografi Radyomiks Özellikler ile Makine Öğrenimi Yöntemleri Kullanılarak Ayırt Edilmesi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Zonguldak 2025. Amaç: Çalışmamızın amacı, renal hücreli karsinom tanısı almış hastalarda, tanı öncesi BT görüntülerinde tespit edilen lezyonların radyomiks analizini yaparak, özniteliklerin elde edilmesi ve makine öğrenimi algoritmaları kullanılarak clear cell renal hücreli karsinom ve non-clear cell renal hücreli karsinomların ayırt edilmesini sağlayacak özellikleri incelemek olarak belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2012-2023 yılları arasında, Renal Hücreli Karsinom tanısı alan ve tanı öncesi Bilgisayarlı Tomografi tetkiki bulunan hastalar, hastane bilgi sistemi kayıtlarından retrospektif olarak tarandı. Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri radyomiks inceleme açısından uygun kalite ve parametrelerde olan 70 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların histopatolojik incelemeleri patoloji raporlarından alınarak kayıt edildi. Sonrasında, hastaların görüntüleri hastane PACS (Picture Archiving and Communication System) sisteminden alınarak kayıt edildi. Radyolojik bulguları değerlendirildi ve istatistiksel analiz amacıyla toplandı. Eş zamanlı olarak, radyomiks inceleme ve özniteliklerin elde edilmesi amacıyla lezyonlara manuel olarak 3D volumetrik segmentasyon uygulandı. Ardından radyolojik bulgular, lezyonların histopatolojik alt tiplerine göre karşılaştırılarak değerlendirildi. Segmentasyon sonrası elde edilen öznitelikler şekil, histogram ve tekstür özellikleri olarak kategorize edilerek listelendi. LASSO (Least Absolute Shrinkage and Selection Operator), PSO (Particle Swarm Optimizastion), WT (Wavelet Transformasyon) gibi yöntemlerle özniteliklerin sayısı ve boyutu indirgendi. Ardından uygun özniteliklere, 34 farklı makine öğrenimi algoritmasıyla modelleme işlemi gerçekleştirildi. Yüksek performans gösteren algoritmalar tespit edilerek, 10-fold cross validasyon yöntemi ile test edildi, performans metrikleri hesaplanıp konfüzyon matrisleri, ROC (Receiver Operating Characteristic) eğrileri ve AUC (Area Under the Curve) değerleri ile görselleştirildi. Yüksek performans gösteren algoritmalar kendi aralarında karşılaştırıldı. Bulgular: Elde edilen tıbbi görüntülere uygulanan segmentasyon ile, görüntü ön işleme basamaklarından sonra 863 adet öznitelik elde edildi. Öznitelik sayı ve boyut indirgeme işlemlerinden sonra, k-NN (k-Nearest Neighbors) %68,57 doğruluk ve 0,6498 AUC değeriyle, lineer SVM (Support Vector Machines) %74,29 doğruluk ve 0,7982 AUC değeriyle, LDA (Lineer Diskriminant Analiz) %82,86 doğruluk ve 0,8311 AUC değeriyle, LR (Lojistik Regresyon) %71,43 doğruluk ve 0,5796 AUC değeriyle, Bagged Trees %77,1 doğruluk ve 0,7378 AUC değeriyle performans gösterdi. Sonuç: Çalışma sonucunda renal hücreli karsinomlarda clear cell ve non-clear cell alt tiplerini ayırt etmede radyomiks tabanlı makine öğrenimi yöntemlerinin değişen oranlarda yüksek performans gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Renal Hücreli Karsinom, Bilgisayarlı Tomografi, Radyomiks Analizi, Makine Öğrenimi

Karsinoma-renal hücreliKonik ışınlı bilgisayarlı tomografiRadyomikler
Mert Can Özman
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uyku apneli hastaların üst hava yollarının kollapsının dinamik manyetik rezonans ile görüntülemesi

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalarında, tedavi yaklaşımını belirlemek için üst hava yolundaki obstrüksiyonun etiyolojisini bilmek önemlidir. Etiyoloji kemik iskelet ile yumuşak doku anatomi ve bozuklukları olmak üzere multifaktoriyeldir. MRG, radyasyon içermemesi, yüksek yumuşak doku çözünürlüğü üstünlüğü dışında gerçek zamanlı-dinamik görüntü elde edilebilmesi nedeniyle etiyolojinin araştırılmasında tercih sebebidir. Çalışmamızda uyanıklık hâlinde dinamik boyun MRG' nin OUAS tanısındaki yeri, polisomnografi (PSG) ve nazofaringoskopi ile korelasyonu araştırılmıştır. Retrospektif çalışmamıza Uyku Merkezi'nde klinik olarak OUAS tanısı alan, üst solunum yolu (ÜSY) değerlendirmesi için nazofaringoskopi ve MRG yapılan, 18 yaş üzeri 27 hasta dâhil edilmiştir. Kontrol grubu horlamayan, başka bir nedenle dinamik boyun MRG ile tetkik edilen, 18 yaş üzeri 15 gönüllü kişiden oluşmaktaydı. MRG' de ÜSY yumuşak doku anatomisi belirlendikten sonra retropalatal ve retroglossal düzeyde minimum ve maksimum aksiyel kesit alanları ölçülerek hesaplanan kollapsibilite indeksi (Kİ), nazofaringoskopide saptanan kollapsın yüzdesi (< % 50 kollaps ve ≥ % 50 kollaps) ve PSG' de ölçülen apne hipopne indeksi (AHİ) ile karşılaştırıldı. Retropalatal ve retroglossal düzeyde endoskopik olarak saptanan kollaps ile MRG' deki Kİ uyumlu idi (sırasıyla p değerleri 0.256 ve 0.719). Hastaların retropalatal ve retroglossal düzeydeki Kİ'lerinin, PSG parametreleri AHİ ve solunum arousal indeksi ile, OUAS şiddeti ile istatiksel olarak anlamlı korelasyon göstermediği görülmüştür. Hasta ile kontrol grubunun dinamik ve statik MRG'leri karşılaştırıldığında retropalatal düzeyde ortalama Kİ hastalarda 0.56±0.24, kontrol grubunda 0.27±0.19 ile istatiksel anlamlı olarak artmıştır (p<0.001). Retroglossal düzeyde ortalama Kİ hastalarda 0.37±0.19, kontrol grubunda 0.26±0.15' tir; ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Uvula hasta grupta daha kalın ve uzun saptanmış olmakla beraber istatiksel olarak yalnızca uvula kalınlığı anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastalarda uvulanın daha hareketli, retropalatal düzeydeki kollapsibilitenin daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç olarak dinamik boyun MRG ile bakılan Kİ' nin retropalatal düzeyde uyanıklıkta dâhi hastalarda daha fazla olduğu görülmüştür. Dinamik MRG uyku videoendoskopisine karşı uygun, ucuz ve güvenilir bir tanı aracı olabilir.

BoyunManyetik rezonans görüntülemePolisomnografi+3
Yazgülü Aydın Çarpaz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatit B ve hepatit C'ye bağlı gelişmiş hepatosellüler karsinom olgularında tümörün manyetik rezonans görüntüleme özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda viral hepatite bağlı hepatosellüler karsinomların (HSK) Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bulguları araştırılmıştır. Kronik hepatit B ve hepatit C virüs (HBV, HCV) enfeksiyonlarında hepatokarsinogenez mekanizması birbirinden farklı olmasından dolayı bu hastaların MRG bulguları karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Mart 2018-Mayıs 2020 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü'nde abdomen MRG ile değerlendirilen hastalar retrospektif olarak taranarak HSK tanısı alan hastalar belirlendi. Çalışmaya daha önce tedavi almamış ve yalnızca etyolojik olarak kronik HBV ve HCV hepatitinin etken olan olgular seçildi, diğer sebeplere bağlı (kriptojenik, alkol, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı) HSK'lar alınmadı. 16'sı kronik HBV ve 11'i kronik HCV enfeksiyonlu toplamda 27 hastanın görüntüleri retrospektif incelendi. Toplam 47 adet HSK lezyonu saptandı. Her olguda lezyonların sayısı, boyutu, sınır özellikleri, kapsül varlığı, intralezyonel lipid ve hemoraji varlığı, vasküler ve biliyer invazyon varlığı, arteryel boyanma derecesi, görünüşteki difüzyon katsayısı (ADC) haritalamasındaki kantitatif değeri değerlendirildi. Portal ven trombozu, lenfadenopati, asit ve siroz varlığı belirlendi. Bulgular HBV ve HCV enfeksiyonu olan hastalar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: HBV'ye bağlı HSK'da lezyonlar daha büyük boyutlardadır (p=0,025). T1 sinyal intensitesi HBV'ye bağlı HSK'ların %29,6'sında düşük iken HCV'ye bağlı HSK'ların %60'ında izointenstir (p=0,036). HCV'ye bağlı HSK'ların sınırları daha belirsiz olma eğilimindedir (p=0,017). HBV'ye bağlı HSK gelişen hastalarda lenfadenopati sıklığı artmıştır (p=0,018). Lezyon sayısı, T2 ağırlıklı sekanstaki sinyal intensitesi, kapsül, intralezyonel lipid ve hemoraji, vasküler ve biliyer invazyon, arteryel boyanma oranı, ADC değeri, asit ve siroz, portal ven trombozu ve serum alfa-feto protein (AFP) değerlerinde 2 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. HBV ve HCV'ye bağlı gelişen HSK'da ADC ile arteryel boyanma oranı arasında negatif yönlü orta düzeyli istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı (r=-0,392, p=0,012). ADC ile tümör boyutu arasında negatif yönlü orta düzeyli istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı (r=-0,488, p=0,001). ADC değeri vasküler invazyonu saptamada anlamlı bulunmuş (p=0,046) olup en uygun değer 0,97 altında olmasıdır (Duyarlılık:%67, özgüllük: %74). Sınırı düzgün olan lezyonların arteryel boyanma oranı, belirsiz olanlardan daha düşüktür (p=0,01). Hemoraji olan olan lezyonların arteryel boyanma oranı, olmayanlardan daha düşüktür (p=0,013). T1 hiperintens sinyal intensitesinde olanların arteryel boyanma oranı T1 hipointens ve T1 izointens olanlardan daha düşüktür (sırasıyla p=0,023, p=0,005). T2 izointens olanların arteryel boyanma oranı hiperintens olanlardan daha düşüktür (p=0,021). Sonuçlar: HSK'nın bazı radyolojik bulguları, HBV ve HCV enfeksiyonlu hastalar arasında farklılık gösterebilir. Hepatit B ve C'ye bağlı HSK'larda ADC değeri arteryal boyanma derecesiyle ters yönlü ilişki gösterir ve vasküler invazyonun belirteci olarak da kullanılabilir. Ancak bulguların patolojik verilerle beraber daha geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler karsinom; Kronik Hepatit B virüs; Kronik Hepatit C virüs; Manyetik rezonans görüntüleme

Hepatit BHepatit CKaraciğer hastalıkları+4
Fatma Büşra Çelik
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dinamik kontrastlı meme MRG'de kinetik, semikantitatif kontrast değerlerinin, morfolojik ve sekans özellikleriyle birlikte kitlesel olan ve olmayan benign-malign meme lezyonlarında BI-RADS tanı doğruluğunu arttırması

Amaç: Çalışmamızın amacı dinamik meme Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de kinetik, semikantitatif kontrast değerlerinin, morfolojik ve sekans özellikleriyle birlikte kitlesel olan ve olmayan benign-malign lezyon ayrımına ve BI-RADS'a katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2016-Aralık 2020 tarihleri arasında hastanemiz radyoloji kliniğinde çekilen meme MRG'ler retrospektif olarak tarandı, 75 hasta ve 84 meme lezyonu çalışmaya dahil edildi. Primer meme malignitesi nedeniyle cerrahi/medikal tedavi gören hastalar ve meme MRG'de çapı 5 mm altındaki lezyonlar çalışmaya dahil edilmedi. Lezyonlar kitle ve kitlesel olmayan kontrastlanma olarak ayrıldı. Tüm hastalar klinik/radyolojik takip, İİAB, tru-cut ile kesici biyopsi, telle işaretleme eksizyonel biyopsi ve cerrahi tanılarıyla benign ve malign patolojik tanı olarak iki gruba ayrıldı. Ayrıca BI-RADS kategori 1, 2 ve 3 lezyonlar benign, BI-RADS kategori 4 ve 5 lezyonlar malign kabul edilerek lezyonlar 2 ayrı gruba ayrıldı. Tüm lezyonların boyut, morfoloji, sekans, semikantitatif değerleri ve kinetik kontrastlanma paternleri değerlendirilerek patolojik benign-malign ve BI-RADS benign-malign gruplarıyla ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Patolojik benign-malign ve BI-RADS benign-malign olarak değerlendirilen lezyonların yerleşim yeri, kadranı ve derinliği, sekans özellikleri, meme ACR tipi ve meme arka plan kontrastlanması açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Meme kontrastlanma simetrisinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup asimetrik kontrastlanan memelerde malignite olasılığı yüksek bulunmuştur. Kitlelerin şekil, kenar özelliği ve internal kontrastlanma paternlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup benign lezyonların çoğu oval-yuvarlak şekilli, düzgün konturlu, homojen ve internal kontrast tutmayan septalar şeklinde kontraslanmaktaydı. Malign lezyonlar ise düzensiz şekilli, düzensiz-spiküle kenarlı ve heterojen kontrastlanma gösteriyordu. Kitlesel olmayan kontrastlanma gösteren lezyonların sayısı çalışmamızda yeterli düzeyde değildi, dağılım ve kontrastlanma paternlerine göre istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Zaman-sinyal intensite erken ve geç eğrilerine göre istatiksel olarak anlamlı fark saptanmış olup benign lezyonlar daha çok tip 1, malign lezyonlar ise daha çok tip 2-3 kontrastlanma eğrisi göstermekteydi. Kitle veya kitlesel olmayan kontrastlanmalara eşlik eden bulgular (meme başında çekinti, meme başı invazyonu vb.) önemli olup çoğunlukla malign lezyonlara eşlik etmekteydi. Çalışamamıza kattığımız semikantitatif değerlerden her iki grupta da "time to peak, wash out rate ve brevity of enhancement" da anlamlı fark saptanırken "relative enhancement, maksimum enhancement, T0, wash in rate ve area under the curve" de ise istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. "Maksimum relative enhancement" da ise patoloji benign-malignde anlamlı fark bulunmazken, MRG BI-RADS benign-malign gruplamasında ise anlamlı farklılık saptandı. Sonuçlar: Sonuç olarak, kitlesel olan ve olmayan lezyonlardan oluşan çalışmamızda şekil, kenar özelliği, dağılım ve kontrastlanma paterni gibi morfolojik özelliklerin patoloji ve MRG BIRADS benign-malign lezyon ayrımında en önemli kriter olduğu saptandı. Dinamik MRG'nin lezyonların kinetik eğrileri, semikantitatif-kantitatif değerleri gibi sayısal parametrelere olanak tanıması nedeniyle diğer görüntüleme yöntemlerine göre önemli bir avantajı olduğu, semikantitatif değerlerden "time to peak, wash-out rate ve brevity of enhancement" değerlerinin anlamlı olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Kinetik, manyetik rezonans görüntüleme, meme lezyonları, morfoloji, semikantitatif

KantitatifKinetikKontrast duyarlığı-görsel+6
Aykut Altınok
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2018 lırads' a göre hepatosellüler karsinom ve hepatosellüler karsinom dışı lezyonların ayrımında gadoksetik asit disodyum (GD-EOB-DTPA) kullanılan kontrastlı dinamik karaciğer MRG'nin diagnostik değerinin nomogramkullanılarak karşılaştırılması

Amaç: Yaptığımız çalışmada, bir hepatosit spesifik ajan olan gadoksetik asit disodyum (Gd- EOB- DTPA) kontrastlı dinamik karaciğer MRG'de, tanısal nomogramla birlikte kullanılan 2018 LI-RADS raporlama sisteminin, HSK ve HSK dışı kitlelerin ayrımındaki tanısal değerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Yaptığımız çalışma tek merkezli retrospektif olarak Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayından sonra başladı. 2018 Ocak ve 2021 Ağustos arasında, gadoksetik asit disodyum (Gd- EOB-DTPA) kullanılarak elde olunan, 788 adet karaciğer kontrastlı dinamik MRG tetkiki incelendi. 2018 LI-RADS kriterlerini taşımayan 373 hasta çalışmaya dahil edilmedi. Kalan 415 hastanın MRG tetkikleri, iki gözlemci tarafından incelenip 2018 LI-RADS raporlama sistemine göre değerlendirildi. LI-RADS raporlama sistemine göre olgular 5 ayrı gruba ayrıldı. Karaciğerde kitlesi olmayan, kronik karaciğer parankim hastalığı bulguları olanlar LI-RADS 1, karaciğerde kitlesi olan olgular LI-RAD 2-5 olarak gruplandırıldı. Nicel değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu histogram ve Q-Q grafikleri ile denetlendi. Nicel değişkenler ortalama ± standart sapma ve ortanca (en küçük değer-en büyük değer) ile özetlenirken, nitel değişkenler sıklık (yüzde) olarak özetlendi. Normal dağılıma uygun olan nicel değişkenler grup sayısına göre bağımsız örneklemlerde t testi veya tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile değerlendirilirken normal dağılıma uygun olmayan nicel değişkenler grup sayısına göre Mann Whitney U testi veya Kruskal Wallis testi ile analiz edildi. Ayrıca, nitel değişkenler Ki-kare testi veya Fisher'in kesin testi ile analiz edildi. İkili karşılaştırmalarda Bonferroni düzeltmesi kullanıldı. Değişkenlerin HSK ve non-HSK'yı ayırt etme başarısı ROC (receiver operating characteristic) eğrisi analizi ile değerlendirildi. HSK'yı belirlemede en etkin olan değişkenleri saptamak amacıyla ileriye dönük seçimli çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı ve p<0,05 değerleri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. İstatistiksel RStudio programı, Durbin Watson ve p testleri kullanılarak tanısal nomogram elde edildi. Bulgular: Çalışmada, 788 hastanın MRG tetkikleri incelendi (407 erkek ve 381 kadın), yaş ortalaması 58,44 ± 13,52 (aralık 19 - 92) olarak saptandı. 373 (%47,3) hasta LI-RADS negatif, 260 (%33,0) hasta LI-RADS 1, 77 (%9,8) hasta LI-RADS 2, 14 (%1,8) hasta LI-RADS 3, 31 (%3,9) hasta LI-RADS 4 ve 33 (%4,2) hasta LI-RADS 5 olarak sınıflandı. Çalışmada LI-RADS 2-5 olarak sınıflanan 155 hasta (108 erkek ve 47 kadın) göz önüne alındı. Bu hastalar için yaş ortalaması 60,90 ± 12,64 (aralık 22 - 89) idi. 108 (%69,7) hastada tek lezyon vardı, 72 (%46,5) hastada boyutun 20 mm'nin üzerinde olduğu görüldü. 77 (%49,7) hasta LI-RADS 2, 14 (%9,0) hasta LI-RADS 3, 31 (%20,0) hasta LI-RADS 4 ve 33 (%21,3) hasta LI-RADS 5 olarak sınıflandı. 137 (%88,4) hastada teşhis MRG-klinik bulgulara göre konulurken, 18 (%11,6) hastada patoloji incelemesine göre konuldu. 90 (%58,1) hastaya non-HSK kitle, 6 (%3,9) hastaya HSK dışı malignite ve 59 (%38,1) hastaya HSK tanısı konuldu. LI-RADS'ın ROC eğrisi altında kalan en yüksek alana sahip olduğu görüldü ve ideal kesim noktası >3,5 olarak belirlendi. LI-RADS aynı zamanda en yüksek duyarlılık, doğru sınıflama oranı ve negatif kestirim değerine de sahipti. Kapsül kontrastlanmasının en yüksek seçicilik ve pozitif kestirim değerine sahip olduğu görüldü. AFP için ideal kesim noktası >15 ng/mL ve boyut için ideal kesim noktası >20 mm olarak belirlendi. HSK'yi belirlemede en başarılı değişkenleri saptamak amacıyla ileriye dönük seçimli çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı. Difüzyon kısıtlaması, arteriyo-portal (A-P) wash-out ve LI-RADS en başarılı değişkenler olarak saptandı. Difüzyon kısıtlaması olan hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 13,461 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 13,461; 95% GA: 2,215- 81,802; p=0,005). A-P wash-out olan hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 8,934 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 8,934; 95% GA: 1,306 - 61,100; p=0,026). LI-RADS 4&5 hastalarda HSK olma riski diğerlerinden 138,980 kat daha yüksek olarak saptandı (OR: 138,980; 95% GA: 13,606-1419,605; p<0,001). HSK'yı belirlemede en etkili olan bağımsız değişkenler (difüzyon kısıtlaması, A-P wash-out ve LI-RADS 4&5) RStudio programında incelendi ve tanısal nomogram elde edildi. Nomogramda bulunan toplam puanla, HSK riski olasılığının belirlenmesi sağlandı. Sonuç: Hepatospesifik kontrast madde olan Gd- EOB- DTPA kontrastlı karaciğer MRG'nin değerlendirilmesinde, 2018 LI-RADS kriterlerinin spesifivite ve sensitivitesi yüksektir. Kronik karaciğer parankim hastalarında, kontrastlı dinamik karaciğer MRG'nin, takip ve AFP ile korelasyonu önemlidir. Tanısal nomogram kullanarak HSK'yı belirlemede, hem wash-out hem de difüzyon kısıtlaması pozitiflikleri çalışmamızda LI-RADS sınıflamasına önemli katkıda bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hepatosellüler karsinom, HSK, LI-RADS, siroz

Gadoksetik asitGadoksetik asit disodyumKaraciğer+4
Halilibrahim Öztürk
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre karaciğer siroz'unda meydana gelen morfolojik değişikliklerin BT ve MRG ile araştırılması

Amaç: Kronik karaciğer hastalığının bilinen klasik radyolojik bulguları karaciğer yüzeyinde nodülarite, parankimal heterojenite, safra kesesi fossasında genişleme, sol lobun lateral segmentlerinde ve kaudat lobta hipertrofi, sağ lobun posterior segmentleri ve sol lobun medial segmentlerinde atrofi gelişmesidir ve hastalar çoğunlukla radyolojik bulgularına göre tanı alır. Ancak bazı hastalarda klinik veya patolojik olarak kronik karaciğer hastalığı olduğu gösterilmiş olmasına rağmen radyolojik bulgular saptanmaz. Bu çalışmada patolojik olarak erken evre kronik karaciğer hastalık tanılı hastaların BT veya MR görüntülerinde kalitatif ve morfometrik özellikleri incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Mart 2018 ile Ağustos 2022 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Bölümü'nde karaciğer tru-cut biyopsi sonucu evre 1-3 fibrozis tanısı almış erken evre siroz hastaları MİAMED sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmıştır, PACS sisteminde biyopsi sonucu sonrası 3 ay içerisinde elde olunmuş üst batın veya karaciğer MR veya BT görüntüleri olan hastalar seçilmiştir. Hastalarının etiyolojik verileri ile yaş, cinsiyet, kolesistektomi, diyabet öyküsü MİAMED sistemi üzerinden araştırılmıştır. Karaciğer ve çevresindeki organlardaki sekonder değişiklikler değerlendirilmiş ve morfometrik ölçümler T2 ağırlıklı aksiyal ve koronal görüntüler ile portal fazın elde olunduğu dinamik kontrastlı MRG üzerinden ve yine aksiyal, koronal reformat yapılmış portal fazda elde olunan kontrastlı BT görüntüleri üzerinden yapılmıştır. Morfometrik analizde sağ ve sol hemi-diyafragma krus kalınlıkları, hepato-diyafragmatik yağ kalınlığı, periportal yağ kalınlığı, safra kesesi fossa açısı, interlobar fissür açısı, kaudat lobun VKİ'ye, ana portal ven bifurkasyonuna, sağ portal ven bifurkasyonu düzeyine göre ölçülen boyutları ve sağ lobun transvers boyutu değerlendirilmiştir. Hepato-diyafragmatik yağ kalınlığını değerlendirirken sağ sürrenal gland düzeyinden elde olunan aksiyal BT/MR kesitinde, vertebra gövdesinin sağ kenarı ile karaciğerin en dış kenarı arasındaki mesafe (D) ve vertebra gövdesinin sağ kenarı ile diyafragma ve karaciğer arasındaki yağ dokusunun lateralde sonlandığı düzeye kadar olan mesafe (F) ölçüldü. F> D%50 ise hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu pozitif kabul edildi. Kalitatif olarak ise karaciğerde kontur lobülasyonu, parankimal heterojenite ve posterior hepatik çentik varlığı değerlendirildi. Kontrol grubu olarak patolojik veya klinik olarak siroz tanısı olmayan ve çeşitli nedenlere bağlı Abdomen MR veya BT yapılmış hastalar PACS sistemi üzerinden retrospektif olarak taranmış ve görüntüleri değerlendirilmiştir. Toplam 66 erken siroz hastası ile 60 normal kontrol grubunun klinik ve radyolojik özellikleri karşılaştırılmıştır. 18 yaşın altındaki hastalar, gebe hastalar, kolesistektomi ve/veya karaciğer cerrahisi öyküsü bulunan hastalar, maligniteye bağlı kemoterapi öyküsü olan hastalar, MR/BT görüntüleri suboptimal kalitede olan hastalar ile klinik ve/veya laboratuvar verileri eksik olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular SPSS istatistik programında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmada siroz grubunda 39 (%59,1) erkek, 27 (%40,9) kadın, kontrol grubunda 22 (%36,7) erkek ve 38 (%63,3) kadın hasta yer almaktaydı. Siroz grubunda 11 (%16,7) hastada, kontrol grubunda 9 (%15,0) hastada diyabet öyküsü mevcuttu. Siroz grubunda 49 (%74,2) hastada MR, 17 (%25,8) hastada BT ile, kontrol grubunda 51 (%85,0) hastada MR ve 15 (%15,0) hastada BT ile değerlendirme yapıldı. Siroz hastalarının 13 (% 19,7)'ünde evre 1 fibrozis, 25 (%38,0)'inde evre 2 fibrozis ve 28 (%42,3)'inde evre 3 fibrozis vardı. Siroz etiyolojisi 39 (%59,1) hastada HBV, 9 (%13,6) hastada HCV, 8 (%12,1) hastada nonalkolik steatohepatit (NASH) olarak saptanırken 10 (%15,2) hastanın ise etiyolojisi bilinmiyordu. Radyolojik olarak 26 (%39,4) hastada siroz saptanırken, 40 (%60,6) siroz hastasında radyolojik olarak siroz mevcut değildi. Siroz ve kontrol grupları arasında, vertebra gövdesinin sağ kenarı ile karaciğerin en dış kenarı arasındaki mesafe (p=0,902), vertebra gövdesinin sağ kenarı ile diyafragma ve karaciğer arasındaki yağ dokusunun lateralde sonlandığı düzeye kadar olan mesafe (p=0,171) ve safra kesesi fossası açısı (p=0,779) bakımından istatistiksel farklılık saptanmadı. Sağ diyafragma kalınlığı her iki grupta benzer iken, sol diyafragma kalınlığı siroz hastalarında daha düşük bulundu (p=0,003). Dolayısıyla diyafragma kalınlığı farkı siroz grubunda daha yüksek bulundu (p=0,028). Kaudat lob-VKİ mesafesi kontrol grubunda daha yüksek olarak saptanırken (p=0,049), kaudat lob- SPV (Sağ Portal Ven) mesafesi (p=0,277), kaudat lob-PV (Portal Ven) mesafesi (p=0,264), sağ lobun transvers boyutu (p=0,802) ve kaudat lob-VKİ mesafesi / sağ lob transvers boyutu oranı (p=0,066) açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Periportal yağ kalınlığı siroz grubunda daha yüksek saptanırken (p=0,001), artmış interlobar fissür açısı kontrol grubunda daha yüksek saptandı (p=0,016). Sağ diyafragmada kalınlaşma (p=0,003) ve hiler periportal genişleme (p=0,001) yüzdesi siroz grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Gruplar arasında ''hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu'' ve ''posterior hepatik çentik bulgusu'' açısından istatistiksel fark bulunmadı. Siroz hastalarının hiçbirinde kaudat lob-VKİ mesafesi / sağ lob transvers boyutu oranı (> 0,65) artışı saptanmadı. Bulguların siroz hastalarını ve kontrol grubunu ayırt etme performansını değerlendirdiğimizde sağ diyafragma kalınlığında artış bulgusunun %69,7 duyarlılık ve %58,3 seçiciliğe sahip olduğu görüldü (AUC: 0,640; %95 GA: 0,543-0,738; p=0,007). Hiler periportal genişleme bulgusunun %25,8 duyarlılığa ve %96,7 seçiciliğe sahip olduğu saptandı (AUC: 0,612; %95 GA: 0,514-0,710; p=0,030). Hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu, artmış interlobar fissür açısı ve posterior hepatik çentik bulgusunun siroz tanısındaki başarısı istatistiksel olarak önemsiz bulundu. Periportal yağ kalınlığı radyolojik siroz olan hastalarda olmayan hastalardan daha yüksek bulundu (p=0,023). Radyolojik siroz olan ve olmayan hastalar arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel farklılık bulunmadı. Sol diyafragma kalınlığı (p=0,008), kaudat lob-VKİ mesafesi (p=0,038) ve interlobar fissür açısı (p=0,004) radyolojik siroz olmayan hastalarda kontrol grubundan daha düşük bulundu. Radyolojik sirozu olmayan hastalar ile kontrol grubu arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel olarak önemli fark bulunmadı. Hiler periportal genişleme bulgusu yüzdesi radyolojik siroz olmayan hastalarda daha yüksek olarak bulunurken (p=0,013), artmış interlobar fissür açısı (>30) yüzdesi kontrol grubunda daha yüksek bulundu (p=0,008). Radyolojik siroz olmayan hastalar ile kontrol grubu arasında hepato-diyafragmatik yağ interpozisyonu bulgusu, sağ diyafragma kalınlığında artış bulgusu ve posterior hepatik çentik bulgusu açısından istatistiksel olarak önemli fark bulunmadı. Kaudat lob-PV mesafesi NASH grubunda HBV ve etiyolojisi belirlenemeyen gruptan daha yüksek bulundu (p=0,018). Etiyoloji grupları arasında diğer ölçümler açısından istatistiksel fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları safra kesesi fossasında genişleme, majör interlobar fissürde genişleme, sağ lobun posterior segmentlerinin atrofisi, kaudat lob hipertrofisi ve posterior hepatik çentik bulgularının erken sirozda bulunmadığını, dolayısıyla sirozun bilinen morfolojik değişikliklerinin bulunmamasının siroz tanısını dışlayamayacağını, evre 1-3 siroz olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda kantitatif olarak değerlendirdiğimiz hiler periportal boşluktaki genişlemenin erken siroz tanısında değerli bir görüntüleme bulgusu olduğu görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu; Kronik Hepatit B virüs enfeksiyonu; Portal ven; Manyetik rezonans görüntüleme

Hepatit BHepatit B virüsüKaraciğer sirozu+2
Barış Can Arslan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi sonrası klinik ve radyolojik bulguların diagnostik değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, meme biyopsisi ile tanı konulmuş malign kitlesi olan hastalarda neoadjuvan kemoterapi yanıtının değerlendirilmesi açısından PET/BT ve kontrastlı meme MRG'nin etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2017'den itibaren Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvurup tru-cut iğne veya otomatik kesici biyopsi tabancası ile meme kanseri tanısı alarak Radyoloji Anabilim dalında değerlendirilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya aksiller lenf nodu diseksiyonu ve mastektomi yapılan, neoadjuvan kemoterapi alan, kemoterapi sonrası kontrastlı dinamik MRG, difüzyon ağırlıklı MRG ve tüm vücut PET/BT görüntüleri olan 48 hasta dahil edildi. Hastaların demografik ve histopatolojik parametreleri kaydedildi. Hastaların histopatolojik raporlarındaki tümör varlığı ve lenf nodu tutulumu altın standart olarak kabul edildi. Görüntüleme yöntemlerinde (dinamik kontrastlı MRG ve PET/BT) tümör varlığı ve lenf nodu görülmesi pozitif olarak kabul edildi ve altın standart olan patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Böylece, görüntüleme yöntemlerinin neoadjuvan kemoterapi yanıtını öngörmesindeki duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değeri (PPD), negatif prediktif değeri (NPD) ve doğruluğu hesaplandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 51,08±12,21 yıl idi. Patolojik olarak hastaların %85,4'ünde rezidü tümör, %50,0'sinde ise lenf nodu tutulumu saptandı. Hastaların %35,4'ünde MRG'de lenf nodu tutulumu saptandı. MRG'de erken arteriyel (orta, hızlı) ve geç arterial (tip 2-3kontrast eğrisi) kontrastlanmaya göre tümör saptanan hasta sayısı 31 (%64,6) idi. PET/BT'de tümör saptanan hasta sayısı 22 (%45,8) idi. MRG'de lenf nodu tutulumu saptanan hasta sayısı 17 (%35,4), PET/BT'de lenf nodu tutulumu saptanan hasta sayısı 22 (%45,8) idi. Erken arterial (orta, hızlı) ve geç arterial (tip 2-3 kontrast eğrisi) kontrastlanmaya göre değerlendirilen MRG'nin tümör varlığını öngörmedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluğu sırasıyla %65,8, %42,8, %87,1, %17,6, %62,5iken,PET/BT'deise sırasıyla %46,3, %57,1, %86,3, %15,3, %47,9 idi. MRG'nin lenf nodu tutulumunu öngörmedeki duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluğu sırasıyla %54,1, %83,3, %76,4, %64,5, %68,7 iken, bunlar PET/BT'de sırasıyla %29,1, %95,8, %87,5, %57,5, %62,5 idi. Sonuçlar: Neoadjuvan tedavi sonrası tümör yanıtını değerlendirmede, MRG'nin daha yüksek bir duyarlılığa ve PET/BT'nin daha yüksek bir özgüllüğe sahip olduğu bulunmuştur. Benzer olarak, lenf nodu tutulumunu belirlemede MRG'nin daha yüksek bir duyarlılığa ve PET/BT'nin ise daha yüksek bir özgüllüğe sahip olduğu bulunmuştur. Yalnızca neoadjuvan tedavi sonrası çekilirse, MRG ve PET/BT'nin her ikisinin de birlikte kullanılmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, MRG, PET/BT, rezidü tümör, lenf nodu tutulumu

Lenf nodlarıManyetik rezonans görüntülemeMeme hastalıkları+6
İshak Yıldızhan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 chiari malformasyonunda santral sinir sistemi anomalilerine eşlik eden abdominotorakal anomaliler

Chiari Malformasyonları, arka beyin yapılarının foramen magnumdan üst spinal kanala değişik derecelerde herniasyonu ile oluşan karmaşık yapısal bozukluklardır. Chiari malformasyonlarının her tipi, ilişkili olduğu durumlar veya anomaliler ile ortaya çıkmaktadır. Araştırmaya konu olan tip 2 Chiari malformasyonunun nöral tüp kapanma defekti ve genellikle lomber miyelomeningoselle ilişkili olduğu bilinmektedir. Malformasyon birçok yönüyle araştırılmış, patolojik varyasyonları teorilerle açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi veri tabanı kullanılarak tip 2 Chiari malformasyonu tanısı almış hastalarda merkezi sinir sistemi dışında kalan abdominotorakal anomalilerin görülme sıklığını tanımlamak ve varsa aralarındaki ilişkiyi belirlemek amaçlandı. 2011-2021 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi bilgi sistemine kayıtlı tip 2 Chiari malformasyonu tanısı konulan 245 hastanın radyolojik tetkikleri incelendi. 76 hastanın görüntüleri yeterli kalitede olmadığı için çalışma dışı bırakıldı ve kalan 169 hastanın torakal - abdominal bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleri eşlik eden anomaliler açısından tekrar değerlendirildi. Tip 2 Chiari malformasyonu bulunan 169 hastada kosta (%28,4) ve böbrek (%9,4) anomalilerinin belirgin şekilde arttığı diğer torakoabdominal anomalilerin ise kabul edilebilir düzeyde olduğu görüldü (Genel toplumda kot anomalileri %5 ila %14 arasında, tüm üriner sistem anomalileri ise %1 ila %3,5 arasında bildirilmiştir.). Bu anomalilerin spinal defekt düzeyleriyle ilişkisi araştırıldığında kot anomalilerinin torakolomber-torakolumbosakral defektle anlamlı korelasyonu olduğu (p<0,05) halde, renal anomalilerde korelasyon bulunamadı. Tamamı miyelomeningoselli olgularımıza disrafizm dışında ek spinal anomaliler (vertebra bölünme-oluşum anomalileri, diastematomiyeli, siringohidromiyeli) sıklıkla eşlik etmekteydi. Ek spinal anomalilerden vertebra bölünme-oluşum anomalileri ile spinal defekt düzeyleri arasında güçlü istatistiksel korelasyon mevcuttu (p<0,001). Bunun yanında tip 2 Chiari olgularında önemli morbidite nedenlerinden olan femur kırıkları (%10,1) ve gelişimsel kalça displazisi (%5,9) sıklığında da artış gözlendi. Anahtar Kelimeler: Chiari malformasyonu, miyelomeningosel, kot anomalisi, nal böbrek

Arnold-Chiari malformasyonuMeningoselMerkez sinir sistemi+2
Onur Solmaz
Fırat University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenohipofiz hormon düzeyleri ile hipofiz MRG görüntülerinin tekstür analizi bulgularının karşılaştırılması

Adenohipofiz hormon düzeylerinin hipofiz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile elde edilen farklı sekanslardaki görüntülerin tekstür analizi bulgularının karşılaştırılması ve tekstür analizi bulguları ile adenohipofiz hormonları ve ilişkili hormonların kandaki değerlerinin saptanabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 3T MRG cihazında hipofiz incelemesi yapılan 156 olgu değerlendirildi. Prekontrast T1 ağırlıklı (A), T2A ve postkontrast T1A hipofiz MRG görüntüleri bu konu için özel yazılmış bir MATLAB© programı ile işlenerek tekstür analizi bulguları elde edildi. Kandaki adenohipofiz hormonları ve ilişkili hormonların değerleri arasındaki ilişkiler istatistiki olarak korelasyon ve regresyon analizleri ile değerlendirildi. Hormon değerleri ile MRG görüntülerden elde edilen çok sayıda tekstür analiz parametreleri arasında zayıf düzeyde korelasyonlar saptandı. Yapılan regresyon analizi testleri ile özellikle DHEAS, serbest T4, ACTH ve TSH kan değerlerinin tekstür analizi bulgularıyla saptanabilirliğinin olabilirliği bulundu (sırasıyla %38,5; %45; %27,2 ve %25,7). Sonuç olarak, literatür taraması yapıldığında konuyla ilgili yeterli çalışma olmayan bu çalışmada, adenohipofiz hormonları ve hipofiz MRG görüntülerinden elde edilen tekstür analizi bulgularının ilişkisi ve tekstür analizi ile hormon değerlerinin saptanabilirliği ortaya konuldu. Tekstür analizi hipofiz glandının değerlendirilmesinde kullanılabilir ve faydalı bir tetkiktir. Güçlü altyapılı yeni çalışmalar bu alanda daha fazla bilgi oluşumuna katkı yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Hipofiz Glandı; Hipofiz Hormonları; Manyetik Rezonans Görüntüleme; Bilgisayar Destekli Görüntü İşleme; İstatistik

Bilgisayarlı görüntülemeHipofiz beziHipofiz hormonları+2
Selva Güneş
Fırat University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sebebi bilinen splenomegali değerlendirmesinde shear wave ultrason elastrografinin ayırıcı tanıdaki rolü

ÖZET Bu çalışmanın amacı ultrason inceleme yöntemlerinden biri olan shear wave elastografinin (SWE) doku sertliği ölçümüne dayanarak portal hipertansiyon, infiltrasyon ve lenfoid hiperplazi nedenli dalak büyümelerini ayırt edebilme gücünü araştırmaktır. Kasım 2016 – Eylül 2017 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına batın ultrasonu (US) değerlendirmesi için başvuran hastalardan dalak büyümesi saptananlar SWE ile değerlendirildi. Bunlardan hastanemiz kayıtlarında dalak büyümesinin nedeni tanısal yöntemlerle belirlenmiş olan 49 hasta (32 erkek, 17 kadın, yaş ortalaması 43.5±22.1) çalışmaya dahil edildi. Dalak büyüklüğü olmayan ve dalağı etkileyebilecek bilinen herhangi bir hastalığı bulunmayan 34 kişi (19 erkek, 14 kadın, yaş ortalaması 40±15.2) kontrol grubuna dahil edildi. Dalak büyümesi nedenleri portal hipertansiyon, lenfoid hiperplazi ve infiltrasyon olmak üzere üç gruba ayrıldı. SWE incelemesi dalağın koronal oblik görüntülerinden 1-5 MHz konveks prob ile yapıldı ve dalak sertliği kPa (kilopaskal) birimiyle ölçüldü. Dalak sertliği lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesinde 14.11±4.14 kPa, portal hipertansiyona bağlı dalak büyümesinde 16.63±8.36 kPa, infiltrasyona bağlı dalak büyümesinde 10.58±4.77 kPa ölçüldü. Kontrol grubunda ortalama dalak sertliği 13.56±2.56 kPa ölçüldü. En sert dalak portal hipertansiyon nedenli dalak büyümesinde gözlenmiş olup; bu gruptaki hastaların dalak sertliği hem kontrol grubundan (p=0.04) hem de infiltrasyona nedenli dalak büyümesinden anlamlı olarak fazlaydı (p=0.01). Lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesi olan hastalarda dalak kontrol grubundan daha sert olmakla beraber fark anlamlı düzeyde değildi (p=0.63). Lenfoid hiperplaziye bağlı dalak büyümesinde dalak sertliği infiltrasyona bağlı dalak büyümesinden belirgin olarak daha fazla olsa da fark anlamlı düzeyde değildi (p=0.08). İnfiltrasyon nedenli dalak büyümesi olan hastalarda dalak kontrol grubu (p=0.005) ve portal hipertansiyona bağlı dalak büyümesi olan hastalardan anlamlı derecede daha yumuşak saptandı (p=0.01). Sonuç olarak, dalağın en sert olduğu hastalar portal hipertansiyon hastaları olup lenfoid hiperplazi hastalarında dalak sertliğinin daha az oranda arttığı görülmüştür. İnfiltratif hastalıklarda ise dalağın normalden yumuşak olduğu görülmüştür. SWE ile ölçülen dalak sertliği, ilk kez tanısı konmuş ve nedeni henüz bilinmeyen splenomegali hastalarında nedenin tahmininde noninvaziv bir yöntem olarak yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: dalak sertliği, elastografi, infiltrasyon, lenfoid hiperplazi, portal hipertansiyon, shear wave elastografi (SWE), splenomegali, ultrason

DalakElastografiHiperplazi+7
Mehmet Çağlar Kılıç
Fırat University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mezial temporal epilepsi hastalarında farklı MR görüntüleme tekniklerinin epileptojenik odak lokalizasyonu ve lateralizasyonu açısından karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, mezial temporal lob epilepsi (MTLE) hastalarında, hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi, DDK ve pASL Perfüzyon MR tekniklerinin epileptojenik odağın lokalizasyonu ve lateralizasyonuna katkılarını araştırmaktır.Epilepsi cerrahisi öncesi 3 Tesla MR ünitesinde değerlendirilen dirençli MTLE'li 42 hasta ve 11 kontrol olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Video EEG monitorizasyonu ve/veya PET BT'ye göre belirlenen patolojik ve kontrol hipokampus grupları hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi'de elde edilenNAA/Cre, NAA/Cho ve NAA/Cho+Cre oranları, pASL ve DDK perfüzyon MR teknikleriyle elde edilen rölatif CBF ve CBV değerleri lateralizasyon açısından karşılaştırılmıştır. Tüm yöntemlerin patolojik ve kontrol hipokampusu ayırt etmede kullanılacak en iyi kesim noktası ve bu noktaya göre performans gösterge yüzdeleri istatiksel olarak hesaplanmıştır. Ayrıca, elde edilen en iyi kesim noktaları ve asimetri indeksleri kullanılarak `MR (+) MTLE', `MR (-) MTLE' ve `bilateral MTLE' gruplarında performans gösterge yüzdeleri hesaplanmıştır. Tüm yöntemlerin patolojik ve kontrol hipokampus gruplarındaki değerlerinin ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve patolojik hipokampusu ayırt etmede yöntemlerin sırasıyla en iyi kesim noktası, duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif öngörü değerleri, hacim ölçümü için 2115 mm3, %98, %73, %81ve %97, NAA/Cho oranı için 1,14, %86, %79, %83 ve %83, pASL tekniği ile elde edilen rölatif CBF değeri için 0,89, %71, %78, %72 ve %76, DDK tekniği ile elde edilen rölatif CBF değeri için 0,94, %79, %76, %73 ve %82'dir. Hasta gruplarında da doğru lateralizasyon açısından yöntemler özellikle birlikte değerlendirildiğinde benzer başarılı sonuçlar elde edilmiştir.Hipokampal hacim ölçümü, MR Spektroskopi, kontrastlı ve kontrastsız perfüzyon MR teknikleri MTLE'nin tanı ve lateralizasyonunda önemli bilgiler vermektedir. pASL perfüzyon MR tekniği görece düşük performansa sahip olmasına rağmen, kontrast maddeye gerek olmaması, kolay ve tekrarlanabilirolmasıyla diğer yöntemlere ek olarak kullanılarak MR (-) TLE olgularında da dahil olmak üzere tanısal performans arttırılabilir.

Epilepsi-temporal lobManyetik rezonans görüntülemePozitron emisyon tomografi+1
Bülent Eryurt
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sternum ve kostaların gelişimsel radyolojik anatomisi ve kostokondral bileşkede, sternum ile klavikula medial epifizinde yaşla birlikte görülen değişikliklerin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmada klavikula medial epifizi gelişiminin yaşla olan ilişkisi, sternum, kostalar ve göğüs ön duvarı varyasyon ve anomalilerinin toplumdaki sıklığının, kostokondral bileşkelerde gelişen kalsifikasyonların yaşla olan ilişkisinin ve sternumun gelişimiyle sternumda görülen kemikleşme merkezlerinin kendi aralarındaki birleşmelerin yaşla olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi ile Toraks BT incelemeleri yapılan 0-30 yaş arası 658 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların 340'ı 0-18 yaş, 318'i ise 18-30 yaş arasındaydı.Klavikula medial epifizinin gelişimi, Schmelling'in evreleme sistemine göre değerlendirildi. Klavikula medial epifizinin metafiz ile tam birleştiği dönem olan 4. evre en erken 19,2 yaşında görülmekte olup literatürle uyumlu bulundu.Çalışmamızda 248 olguda %37,7 oranında sternal anomali saptandı. Bunların 48'i çocuk, 200'ü ise erişkin idi. Manubriosternal birleşme %14,7, sternoksifoidal birleşme % 22,6 oranlarında izlendi. Bu durumların, ileri yaşlarda görülme sıklıkları artan varyasyonel durumlar olduğu düşünüldü.Kosta anomalileri 92 olguda (%14) izlendi.Çalışmamızda 27 olguda (%4,1) göğüs ön duvarı anomalisi saptandı.Kostokondral kalsifikasyonlar, kızlarda daha erken olmak üzere en erken 10,9 yaşında izlendi. Kostokondral kalsifikasyonların hiç görülmediği en geç yaş 24 yaş civarıydı. İlk iki dekatta kadınlarda kostokondral kalsifikasyon görülme oranları, erkeklerden yüksek bulundu.Manubrium ve sternum gövde kesimini oluşturan kemikleşme merkezi sayılarında, olgular arasında belirgin farklılıklar mevcuttu. Bu farklılıklar nedeniyle olguların genelinde gövde kesimi kemikleşme merkezlerinde, sternebralar arası birleşme zamanlarını yaş ile ilişkilendirmek mümkün olmadı.Manubrium ve sternum gövde kesimini oluşturan kemikleşme merkezleri yaş ilerledikçe birbirleriyle birleşmekte ve sonuçta sayıca azalmaktaydı. Olguların %89'unda gövde kesiminde sternebralar arası birleşme aşağıdan başlayarak yukarı doğru gitmekteydi. Ksifoid parçada kemikleşme merkezleri hem fetal, hem doğum sonrası dönemde oluşmakta olup kemikleşmenin gerçekleştiği olguların oranı yaş ilerledikçe artmaktaydı.

AnatomiKaburgalarKlavikula+3
Cahide Küçüktüfekçi Özcan
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

1,5 tesla MRG ile rektum kanserinin TNM evrelemesi ve neoadjuvan kemoradyoterapinin etkinliğinin değerlendrilmesinde difüzyon MRG'nin rolü

Rektum kanserinde tedavi şekli, hastalığın evresine göre değişmekte, dolayısı ile tedavi öncesi doğru evreleme yapılması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma, biopsi sonucu rektum adenokanseri tanısı almış hastalarda, prospektif olarak 1,5 Tesla Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile T ve N evrelemesinin yapılması, tümör diferansiasyonun saptanabilmesi ve neoadjuvan tedavi alan hastalarda tümör regresyonunun tahmin edilebilmesini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışma; 36 hasta grubu, 22 kontrol grubu olgularından oluştu. 12 olgu neoadjuvan tedavi öncesi ve sonrası değerlendirildi. Tüm olguların MRG ve difüzyon ağırlıklı görüntülemesi (DAG) yapılıp apparent diffusion coefficient (ADC) haritası çıkarıldı. T evreleme doğruluk oranı MRG'de %72,2'di. N evreleme doğruluk oranı T2 sekansında %75, DAG'da % 72,2 bulundu. Tümöral rektum ADC değerleri normal rektum duvarına göre anlamlı olarak azalmış izlendi (p<0,001). 1,52x10-3 mm2/sn cut-off ADC değerine göre normal duvar ile tümöral duvar arasında sensitivite %94 spesifite %100 bulundu. Ortalama T3 ve T4 evre (ekstramural) ADC değerleri, T2 evre (intramural) ADC değerlerine göre anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0,001). Metastatik lenf nodların ADC ve rölatif ADC (lenf nodu/primer tümör ADC) değerleri, benign lenf nodlarına göre anlamlı olarak azalmış izlendi (p<0,001). 1,33x10-3 mm2/sn lenf nodu ADC cut-off değerine göre sensitivite %75, spesifite %100, 1,47x10-3 mm2/sn rölatif ADC cut-off değerine göre sensitivite %90,62, spesifite %88,24 bulundu. ADC değerine göre yapılan lenf nodu evrelemesi doğruluk oranı %83 bulundu. Az diferansiye grubun ADC değerlerinde, orta ve iyi diferansiye gruba göre anlamlı bir azalma izlendi (p<0,011). Neoadjuvan tedavi alan hastaların kontrol MRG'sinde, tedaviye iyi yanıt veren grupta ADC artışı, kısmi yanıt veren gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,004). Sonuç olarak, MRG incelemesi rektum kanseri evrelemesinde oldukça önemlidir. DAG ve ADC incelemeleri tümör evrelemesinde, neoadjuvan tedavi etkinliğini ve tümör diferansiasyonunu göstermede yararlıdır. Anahtar Kelimeler: Rektum kanseri, evreleme, Difüzyon MRG

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntülemeNeoplazm evreleri+3
Mustafa Yıldırım
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klinik olarak prostat CA şüphesi olan olgularda multiparametrik prostat MRG'nin tanıda etkinliği

Bu çalışmadaki amacımız prostat görüntüleme raporlama ve data sistemi (PI-RADS) rehberinin kendi hasta popülasyonumuzdaki etkinliğinin araştırılmasıdır. Ocak 2016-Mart 2019 tarihleri arasında, prostat kanseri lehine pozitif muayene ve laboratuar bulgularına sahip olgular çalışmaya dâhil edildi. Prostat biyopsi endikasyonu olan olgular, (n:52) biopsi öncesi 3T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile değerlendirildi. Tüm olguların PIRADS skorlaması yapılmış olup, bu skorlar histopatolojik sonuçlar ile karşılaştırılmıştır. Histopatolojik inceleme, altın standart test olarak kabul edilmiştir. Bu karşılaştırma sonucunda Multiparametrik MRG'nin sensitivite, spesifite, pozitif prediktif ve negatif prediktif değerleri hesaplanmıştır. Olguların yaş ortalaması 65,1 prostat spesifik antijen (PSA) değerleri ortalaması 12.31 ng/ml (3.35-100) idi. Elli iki hastadan 1 hasta PIRADS 1, 9 hasta PIRADS 2, 15 hasta PIRADS 3, 13 hasta PIRADS 4 ve 14 hasta PIRADS 5 olarak skorlanmıştı. Patolojik incelemede ise 28 hasta adeno kanser, 3 hasta ASAP (Atypical Small Acinar Proliferation), 9 hasta benign prostat dokusu (BPH), 8 hasta kronik prostatit ve 4 hasta diğer (kronik aktif prostatit-iltihabi reaksiyon) olarak raporlanmıştı. Bu skorlar ile histopatolojik doğruluk oranlarının karşılaştırılmasında, sensitivite, spesifite ile negatif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla % 67.8 , % 66.6, % 64 ve % 70 olarak hesaplanmıştır. Tüm hastaların lezyon alanlarından ADC ölçümleri yapıldı. PIRADS 4-5 lezyonların ortalama ADC değeri 0,53 x10-3 mm2, PIRADS 1-2-3 lezyonların ortalama ADC (Apparent diffusion coefficienty) değeri 1, 26 x10-3 mm2/sn ölçüldü. ADC değerleri malign kadranlarda benign kadranlara göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p< 0.001). Anahtar Kelimeler: PIRADS v2, multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme, prostat kanseri

Manyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlarProstat hastalıkları+2
Hasan Genç
Fırat University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sjögren sendromu tanısında major tükrük bezi ultrasonografi ve sonoelastografi incelemelerinin yeri

Çalışmamızın amacı Sjögren sendromunda major tükrük bezlerinde patolojik Sonoelastografik değişiklikleri belirlemek; parankimal yapısal değişikleri temel alan yeni bir skorlama sistemimin tanısal etkinliğini göstermek idi.2002 Amerikan-Avrupa konsensus kriterlerine göre klinik, laboratuvar bulguları ve tanı kriterleri içindeki diğer yöntemlerle SS tanısı almış 58 olgu ve 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna Hitachi EUB 7500 US cihazı ile B-Mod, Doppler ve US-Elastografi incelemeleri yapıldı. Olguların hepsi kadındı. Parankimal ekojenite, parankimal homojenite, kenar özellikleri, hipoekoik alan-hiperekoik refleksiyonlar, vasküler özelliklerini barındıran beş US parametresi değerlendirildi. Bu parametrelere ait skorların toplamıyla 0-12 arası değişen yeni bir yarı nicel (semikantitatif) skorlama geliştirildi. Olgulara eş zamanlı bez parankiminin elastisitesini değrelendirmemizi sağlayan sonoelastografi incelemesi yapıldı, komşu dokularla karşılaştırılarak gerinim oranları ölçüldü.Parankimal özelliklerine ve vaskülariteye ait beş parametrenin dördü (parankimal ekojenite hariç) istatistiksel olarak anlamlı olup, Sjögren sendromu olgu grubunda kontrol grubuna göre belirgin yüksek US skorları elde edildi (p<0,05). Total skorlamada da SS grubunda belirgin yüksek US skorları elde edildi, kontrol grubuyla karşılaştırmada istatistiksel anlamlı fark izlendi (AUC ROC submandibuler bez için 0,86±0,04, parotis bezi için 0,80±0,05 p<0,001). Kesim değeri 4 alındığında en iyi duyarlık özgüllük değerleri elde edildi (submandibuler bez için duyarlılık %73, özgüllük %72, pozitif öngörü değeri %82,6, negatif öngörü değeri %80, parotis bezi için duyarlılık %68, özgüllük %76, pozitif öngörü değeri %82,6, negatif öngörü değeri %84).Elastografik skorlama ve gerinim oranı ortalamaları için SS ve kontrol grubu arasında anlamlı fark izlenirken (p<0,001) hastalık süresiyle elastisite skoru ve gerinim oranı arasında anlamlı fark izlenmedi(p>0,05). Gerinim oranı kesim değeri submandibuler bez için 1,55, parotis bezi için 2,45 alındığında en yüksek duyarlılık özgüllük değerleri elde edildi(submandibuler bez için duyarlılık %83, özgüllük %88, parotis bezi için duyarlılık %83, özgüllük %92).SS'da major tükrük bezi parankim tutulumunu değerlendirmede US incelemesi etkin bir yöntemdir. Sonoelastografi SS ayırıcı tanısında özgüllüğü artırarak tanıya katkı sağlayabilecek bir modalitedir. Semi kantitatif bir yöntem olan gerinim oranı ölçümü yüksek duyarlılık, özgüllük ve negatif öngörü değerleri ile elastografiye eklenebilecek bir yöntem olarak görülmektedir.Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, elastografi, major tükrük bezi, Sjögren sendromu

Sjögren sendromuTükürük bezleriUltrasonografi-doppler
Emetullah Cindil
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnfiltratif glial tümör evrelemesinde SWI(Susceptıbılıty Weıghted Imagıng)

AMAÇ: Tümörlerin evrelemesi yapılacak tedaviyi ve prognozu belirlemesi açısından önemlidir. Kesin tümör tipinin belirlenmesi ve evrelemesinde histopatoloji altın standart olsa da radyolojik yöntemlerde pre-operatif evrelemede kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bu amaçla SWI'ı kullandık. MATERYAL METOT: Patolojik olarak glial tümör tanısı almış 67 hastanın (4 - 79 yaş aralığında, yaş ortalaması 36,7 olan 29'u kadın, 38'i erkek) retrospektif olarak preoperatif MRG görüntülemelerindeki SWI sekansları değerlendirilmiştir. Tüm tümörlerin SWI sekansında izlenen punktat ITSS sayıları 2 radyolog tarafından konsensusla patolojik tanıları bilinmeden kör olarak hesaplanmıştır. Hiç ITSS içermeyen lezyonlar ITSS evre 0, 1-5 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 1, 6-15 ITSS içeren lezyonlar ITSS evre2, 15< ITSS içeren lezyonlar ITSS evre 3 olarak sınıflandırılmıştır. ITSS olarak izlenmeyen, "punktat olmayan sınırları belirsiz" ve yoğun olarak izlenen susceptibilitelerin sayısı '15<' olarak kabul edilmiştir. ITSS evreleri ile histopatolojik evreler ve tanılar karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda SWI sekansında tümörün çevre dokuya göre genel intensitesine izo, hipo, hiperintens olarak ve bu intensitenin homojen / heterojen oluşuna bakılmıştır. BULGULAR: ITSS varlığının yüksek ve düşük glial tümörleri ayırt etmesinin duyarlılığı %97,6, özgüllüğü %88, negatif prediktif değeri %95,65, pozitif prediktif değeri ise %93,18 olarak hesaplanmıştır. Tümörlerin SWI'daki intensitelerine bakıldığında ise bu veriler doğrultusunda tümör intensitesi ve evresi arasındaki ilişki ile ilgili anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Glial tümörlerde ITSS varlığı yüksek evreli tümörlere, ITSS yokluğu ise düşük evreli tümörlere işaret etmektedir. Mevcut veriler doğrultusunda ITSS derecesinden ziyade ITSS mevcudiyetinin daha etkili olduğu görülmüştür.

AstrositlerAstrositomBeyin neoplazmları+5
Şükrüye Firuze Ocak
Acıbadem University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük renal tümörlerin tedavisinde US/BT eşliğinde ablatif tedaviler

Küçük renal tümör saptanan olgularda, ablatif tedavi yöntemlerinden radyofrekans ablasyon (RFA) ve kriyoterapi, gün geçtikçe kullanımı artan cerrahiye alternatif termal ablasyon yöntemleridir. Bu çalışmanın amacı ablatif tedavilerin etkinliğini değerlendirmektir.Çalışmaya, renal tümörü bulunan, yaş aralığı 22-90 (ortalama:59,2) olan toplam 45 olgu (32 erkek, 13 kadın) dahil edildi. Toplam 79 lezyonun 64'üne RFA, 15'ine ise kriyoterapi yapıldı. Lezyonların sayıları 1-11 (ortalama 1,68), çapları ise 0,9-4,5 cm. (ortalama 1,9 cm) arasındaydı. R.E.N.A.L. nefrometri skoruna göre toplam 79 lezyonun 43'ü düşük, 31'i orta ve 5'i yüksek risk grubunda idi. Toplam 53 seans uygulanan ablasyon işlemlerinden 32 seansta RFA (24 perkütan, 5 intraoperatif açık, 3 laparoskopik); 15 seansta ise kriyoterapi (11 perkütan, 4 intraoperatif) uygulaması yapıldı. Perkütan RFA işlemlerinin 14'ü ise US+BT, 7'si yalnız US ve 3'ü yalnız BT eşliğinde; perkütan kriyoterapi işlemlerinin 8'i BT+US, 2'si BT ve 1'i US eşliğinde gerçekleştirildi. Tüm RFA işlemlerinde RITA Starburst® Talon elektrodu, tüm kriyoterapi işlemlerinde ise Precise? sistemi ve Iceseed? kriyoablasyon iğneleri kullanıldı. 8 olguda tek seansta egzofitik yerleşimli 8 lezyonda işlem öncesinde lezyon komşuluğuna % 5'lik konsantrasyonda dekstroz solüsyonu enjeksiyonu uygulandı. Ablasyon sonrasında olgular 1., 3., 6. ay ve 1. yılda, sonrasında ise yıllık periyodlarda BT ve MR ile takip edildi.İşlem sonrasında 1/45 (%2,2) olguda pelvikalikseal hasar, 1/45 (%2,2) olguda erken dönem böbrek fonksiyon testlerinde bozukluk, 1/45 (%2,2) olguda cilt yanığı, 1/45 (%2,2) olguda subkapsüler ve 3/45 (%6,6) olguda perirenal hematom saptandı. Olgular 2-55 ay (ortalama 23,6 ay) takip edildi. 38/45 (%84,5) olguda ve 72/79 (%91) lezyonda takip incelemelerinde tam ablasyon izlendi. Rezidü ya da rekürrens saptanan 7/45 (%15,5) olgudan 5'ine 6 seans reRFA uygulandı. Takipte 3/45 (%6,6) olguya radikal nefrektomi, 1/45 (%2,2) olguya ise renal arter embolizasyonu uygulandı. Takip süresince yalnızca 1/45 (2,2) olguda lokal ileri evre hastalığa progresyon gözlendi. Olgulardan 3/45'i (%6,6) eşlik eden morbidite ya da ek maligniteler nedeniyle kaybedildi.Ablatif tedaviler, küçük renal tümörlerin tedavisinde tercih edilen, etkin ve morbiditesi düşük tedavi yöntemleridir. Nefrometri skorlamanın böbrek tümörlerinin tanımlanmasında standardizasyon sağlamanın yanısıra tedavi seçimi ve prognoz öngörüsüne katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

AblasyonBöbrek neoplazmlarıKriyocerrahi+6
Seda Aladağ Kurt
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patellofemoral artritin infrapatellar yağ dokusu hacmi ve popliteal arter intima media kalınlığı ile ilişkisinin diz MRG ile değerlendirilmesi

Patellar kondromalazinin patofizyolojisini anlamak, toplum sağlığı açısından önemli olan bu hastalığı önlemede ve yeni tedavi stratejileri geliştirmede önemli rol oynayabilir. Bu çalışmanın amacı, patellar kondromalazi ile obezite, infrapatellar yağ yastıkçığı hacmi (İNFPYYH) ve popliteal arterdamar duvar kalınlığı arasında ilişkiyi değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.Bu çalışmaya, farklı derecelerdeki 54'ü erkek 80'i kadın toplam 134 patellar kondromalazi olgusu ve 54'ü erkek, 67'si kadın toplam 121 normal olgu dahil edildi. Olgular cinsiyet, yaş, vücut yüzey alanı (VYA), vücut kitle indeksi (VKİ) ve patellar kondromalazi sınıflamasına göre gruplandırıldı. Bütün ölçümler3T MR cihazında gerçekleştirildi. Kıkırdak hacmi ve infrapatellar yağ yastığı hacmi için sagittal planda sırasıyla DESS ve DIXON sekansları kullanıldı. Damar duvar kalınlığını değerlendirmede, puls tetikleyici aksiyel proton dansitegörüntüleri kullanıldı. Patellar kıkırdak, modifiye Outerbridge sınıflamasına göre derecelendirildi ve kıkırdak volüm ile VKİ, VYA, İNPYYH ve damar duvar kalınlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi.Damar duvar kalınlığı ile kıkırdak defekt prevalansı ve İNPYYH arasında bağımsız bir ilişki saptandı (p?0,001). Buna ilaveten, VKİ ile İNPYYH arasında da anlamlı ilişki bulundu. Fakat farklı kondromalazi grupları arasında İNFYYH fark bulunamamadı. İNPYYH değerlerini VKİ ve VYA değerlerine tek tek oranladığımızda, kontrol ve ileri kondrolmalazi grupları arasında pozitifkorelasyon bulundu (p?0,001).Bu çalışma, obezite, İPYYH, PAİMK ve kıkırdak hacmi ile ilişkiyigösterdiği gibi, obezite ile ilişkili inflamatuar mediatörlerin kondromalazinin başlangıcında ve ilerlemesinde altı çizilecek potansiyel önemini vurgulamaktadır. Bu noktadan hareketle patellar kondromalazi önlenmesi ve daha etkin tedavisi için bu potansiyel döngünün anlaşılması önemli olabilir.

Adipoz dokuArtritFemur+3
Mehmet Kurt
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik yaş grubu hastalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde sonoelastografinin yeri

AMAÇ: Bu çalışmada, pediatrik yaş grubu hastalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde sonoelastografinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Kronik karaciğer hastalığı ön tanısıyla biyopsi yapılması için bölümümüze başvuran 24 adet pediatrik yaş grubu (0-18 yaş) olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların 8'i kız 16'sı erkekti. Olgular Hitachi EUB 7500 US ile incelenerek B-mod ve sonoelastografi görüntüleri elde edildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Tüm olgulara sonoelastografi işleminden bir hafta önce veya sonra biyopsi işlemi yapıldı. Fibrozisin elastografik skorları literatürdeki çalışmalardan faydalanılarak nonfibrotik (skor 1), hafif derecede fibrotik (skor 2), orta derecede fibrotik (skor 3) ve ileri derecede fibrotik (skor 4) olmak üzere dört kategoriye ayrıldı. Tüm görüntüler iki radyolog tarafından kör olarak değerlendirildi ve fikir birliği ile skorlandı. Onaltı olguda ?gerinim oranı? (?strain index?) değerleri hesaplandı. Olguların elastografi skorları, ortalama gerinim oranları ve patolojik tanıları karşılaştırıldı.ULGULAR: Histopatolojik incelemede modifiye ISHAK sınıflaması kullanılarak olgular sınıflandırıldı. Olguların 8'sinde fibrozis saptanmazken (F0) , 5 tanesinde hafif derecede fibrozis (F1), 9 tanesinde orta derecede fibrozis (F2) , 2 tanesinde ileri derecede fibrozis (F3) saptandı. Histopatolojik tanıları bilinmeden yapılan sonoelastografi incelemesinde fibrozis saptanmayan 8 olguda elastografi skorları ortalama 1,75 ± 0,707 , fibrozis saptanan 16 olguda yapılan incelemelerdeise elastografi skorları ortalama 2,94 ± 0,772 arasında değerlendirildi. Yapılan çalışmada sonoelastografinin hepatik fibrozisin varlığını göstermede istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) gösterildi. Gerinim oranı değerleri nonfibrotik olgularda ortalama 0.69 ± 0.56 fibrozis saptanan olgularda ise 1.76 ± 0.56 olarak saptandı. Gerinim oranı sınır değeri minimum 1.03 kabul edildiğinde gerinim oranının hepatik fibrozisin varlığını ayırmada %100 duyarlılık, %83.3 özgüllüğe sahip olduğu izlendi.Çalışmamızda olgu sayısının az olması nedeniyle orta ve ileri derecede fibrozis saptanan hastalar aynı grupta değerlendirilmiş olup, yapılan çalışmalarda elastografi skorları hafif ve orta-ileri derecede fibrozisin ayrımında istatistiksel olarak anlamlı idi. Gerinim oranı değerleri çoklu karşılaştırmalarda hepatik fibrozisin değerlendirilmesinde istatistiksel olarak anlamlı bulunduSONUÇ: Kronik karaciğer hastalıklarında pediatrik yaş grubunda hepatik fibrozisin tanı ve evrelemesinde sonoelastografi noninvaziv yardımcı bir tanısal modalitedir.

FibrozKaraciğerKaraciğer hastalıkları+2
Erkan Bilgin
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik tiroidit zemininde gelişen nodüllerin ayırıcı tanısında us-elastografinin yeri

Bu çalışmanın amacı US elastografinin, kronik tiroidit zeminindeki benign ve malign nodüllerin ayrımındaki tanısal başarısını araştırmak, gri skala ve Doppler bulguları ile karşılaştırmak, gerinim oranı ölçümü ve elastografik skorlama sisteminin ayırıcı tanıya katkısını göstermektir.Kronik tiroidit tanısı ile takipli, 74 nodülü olan 69 hasta çalışmamıza dahil edildi. Olguların yaşları 18-74 arasında ve yaş ortalaması 49 idi. 69 hastanın 64'ü (%92,8) kadın, 5'i (%7,2) erkekti. Tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Olgular, Hitachi EUB 7500 US cihazı ile incelenerek, elde edilen B-mod, renkli Doppler ve elastografi görüntüleri dijital ortamda kaydedildi. B-mod incelemede nodüller iç yapı, ekojenite, halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı, sınır yapısı, yüksekliği genişliğinden fazla bulgusu, nodül sayısı ve boyutu bakımından değerlendirildi. Renkli Dopler incelemede nodüller vaskülarizasyon gösterip göstermemeleri ve vasküler yapı seyri (düzenli-düzensiz,anarşik) bakımından değerlendirildi ve skorlandı.Nodüler tiroidit olgularının sonografik bulgularını saptamak amacı ile hastalar iki guruba ayrıldı: Parankiminde kronik lenfositik tiroiditin tipik sonografik bulgularını taşıyanlar (67/74), parankimi sonografik olarak homojen olan nodüler tiroiditli olgular (7/74). İki gurup arasında nodüllerin gri skala ve Doppler bulguları açısından anlamlı istatistiksel fark saptanmadı. Kronik lenfositik tiroidit zemininde gelişen nodüller daha sıklıkla solid (53/74) ve hipoekoikti (43/74).US elastografide nodüller elastisite skorlarına göre 4 kategoriye ayrıldı. Elastografi görüntüleri iki radyolog tarafından kör olarak değerlendirildi ve görüş birliği ile skorlandı. Elastogramlar elde olunduktan sonra statik elastogram görüntüsü üzerinden ROI yardımıyla nodülün ve komşu tiroid dokusunun gerinim değerleri sayısal olarak ölçüldü ve cihaz tarafından otomatik olarak oranlandı. Bu oran her nodül için ikişer kez ölçüldü ve kaydedildi. Olguların gri skala ve Doppler bulguları, elastisite skorları ve ortalama gerinim oranları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Gerinim değerleri ve elastisite skorunun tanısal başarıları ROC eğrileri ile değerlendirildi. Tüm parametreler için duyarlılık, seçicilik, pozitif kestirim değeri, negatif kestirim değeri ve genel doğruluk oranları hesaplandı.74 nodülün 67'si benign, 7'si maligndi. Malign nodüllerin 5'i papiller Ca, 1'i lenfoid malinite, 1'i farklı diferansiyasyon alanları içeren tiroid karsinomu (klasik papiller karsinomu+epidermoid karsinom+sarkomatoz komponent) tanısı aldı. Cinsiyet, nodül sayısı, nodül boyutu ve nodül iç yapısı (solid/solid-kistik) ile malignite arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmadı. Hipoekojenite, halo yokluğu, mikrokalsifikasyon varlığı, belirisiz sınır özelliği, ?yüksekliği genişliğinden fazla? bulgusu ve düzensiz vasküler yapı seyri ile malinite arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı.Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). Elastisite skoru 1, 2 ve 3 olan nodüller ağırlıklı olarak benign, elastisite skoru 4 olan nodüller ağırlıklı olarak malign kabul edildiğinde elastografik skorun duyarlılık oranı %71,4, seçicilik oranı %95,5, pozitif kestirim değeri %62,5, negatif kestirim değeri %97 ve genel doğruluk oranı %93,2 olarak hesaplandı.Gerinim oranı için 6,16 kesim değeri olarak belirlendi. 6,16'nın altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). 6,16'nın üzerindeki kesim değerinin malinite açısından duyarlılığı %71,4, seçiciliği %100, pozitif kestirim değeri %100, negatif kestirim değeri %97,1, genel doğruluk oranı %97,3 olarak hesaplandı. ROC eğrisi altında kalan alan elastisite skoru için 0,902±0,064, gerinim oranı için 0,797±0,132 olarak hesaplandı.Tüm özellikler içerisinde, duyarlılığı en yüksek olan özellikler solid içyapı, hipoekojenite, halo yokluğu idi ve nodülde düzensiz vasküler yapı seyri idi (%100). Seçiciliği en yüksek olan özellik ise, gerinim oranının kesim değerinin 6,16 `nın üzerinde seçilmesiydi (%100).US elastografi kronik tiroidit zemininde gelişen nodüllerde benign-malign ayrımının yapılmasında, seçiciliği arttırarak B-mod ve Doppler ultrasonografiye katkı sağlayacak bir inceleme yöntemidir.Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, elastografi, kronik tiroidit, Hashimoto

Hashimoto hastalığıRadyografiTiroid nodülleri+2
Evşen Polattaş Solak
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toraks bilgisayarlı tomografi incelemelerinde saptanan vasküler varyasyonların değerlendirilmesi

Çeşitli klinik nedenlerle hastanemize başvurmuş ve çeşitli endikasyonlar ile kontrastlı Toraks Bigisayarlı Tomografi (BT) çekilmiş hastaların retrospektif olarak toraks vasküler varyasyonu veya anomalisi açısından incelenmesi ve sıklığının saptanmasıdır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalında Ekim 2016 – Nisan 2018 tarihleri arasında herhangi bir nedenle Kontrastlı Toraks BT'si çekilen 8000 hasta incelenmiştir. Görüntüler iş istasyonunda aksiyel, koronal ve sagital kesitlerde değerlendirildi. İncelenen 8000 hastanın 6432'sinde (% 80.4) herhangi bir vasküler varyasyon ya da anomaliye rastlamadık. 1568 hastada ise çeşitli vasküler varyasyon ya da anomali izledik. Bazı hastalarda birden fazla varyasyon saptandı. En sık izlenen varyatif görünüm 1184 hastada (% 14.8) görülen brakiosefalik arter ile sol ana karotis arterin aortadan tek kök olarak çıkmasıdır (Bovin arkı). Ayrıca 196 hastada (% 2.45) sol vertebral arter arkus aortadan direkt çıkmakta iken, 116 hastada (% 1.45) aberran sağ subklavian arter (ARSA) görünümü izlenmektedir. Daha nadir olarak 2 hastada (% 0.02) sağ aortik ark, 1 hastada (% 0.01) preduktal aort koarktasyonu, 1 hastada (% 0.01) Patent Duktus Arteriyozis (PDA) anomalisi, 1 hastada (% 0.01) çift vena kava süperior anomalisi, 1 hastada (% 0.01) parsiyel anormal pulmoner venöz dönüş (PAPVD) anomalisi ve 45 hastada (% 0.56) ise azigos lob varyasyonu saptandı. Sonuç olarak, ileri teknoloji ürünü olan Multi Dedektör Bilgisayarlı Tomografi (MDBT) ile toraks vasküler varyasyon ya da anomalilerini saptamak mümkün olmaktadır. Doğru tanı hastaların tedavi şeklini değiştirebilmekte, aynı zamanda gereksiz ek tetkiklerden ve cerrahi girişimlerden hastanın korunması sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Toraks, Bilgisayarlı Tomografi, Vasküler varyasyon

GöğüsKan damarlarıRadyoloji+2
Tuğba Öztürkmen
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hashimoto tiroiditi hastalığında sonografik shear wave elastografi ve rezistif indeks değerleri

Hashimoto Tiroiditi toplumda en sık görülen otoimmün hastalıkların başında gelmektedir. Bu çalışmada amacımız Hashimoto Tiroiditli hastalarda elastografi ve rezistif indeks (RI) değerlerini normal grupla karşılaştırarak tanıya katkısını araştırmaktır. Çalışmamıza 03.03.2018-25.02.2020 tarihleri arasında, klinik, laboratuar, radyolojik olarak Hashimoto tiroiditi tanısı alan 170 olgu ve sonografik laboratuvar incelemeleri normal olan 27 gönüllü katılımcı kabul edildi. Tüm olgulara gri-skala ultrasonografi, doppler, sonoelastografi incelemeleri yapıldı. Tüm katılımcılarda tiroid bezi sağ ve sol lobdan 3'er defa olmak üzere toplam 6'şar kez shear wave elastografi (SWE) ve her bir lobdan 1'er defada RI ölçümleri gerçekleştirildi. Çalışmaya katılım kriterlerini sağlayan 145'i vaka grubu ve 27'si kontrol grubu olmak üzere 172 katılımcı dahil edildi. Katılım kriterlerini sağlamayan 25 olgu çalışma dışında bırakıldı. Vaka grubunun elastografi ortanca değeri 2,33 m/s, kontrol grubunda ise 1,615 m/s olarak ölçülmüş olup, vaka grubunda anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,001). Vaka grubunda elastografi değeri üzerinden yapılan ROC analizine göre katof değeri 1,85 olarak bulundu. Bu kesme noktadaki duyarlılık %83,45, özgüllük ise %81,48 olarak bulundu. Pozitif prediktif değer %96,03 olarak, negatif prediktif değer %47,83 ve doğruluk ise %83,76 olarak hesaplandı. Vaka ve kontrol grubu arasında RI değerleri açısından anlamlı bir fark bulunamadı (p=0,776). Hasta grubunda sonografik ekojeniteye göre 4 sınıf oluşturulduğunda sınıflar arasında ekojenite azaldıkça elastografi ve RI değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p<0,05). Sonuç olarak Hashimoto tiroiditi tanısında ve takibinde, fibrozisin non invaziv olarak değerlendirilmesinde gri-skala ultrasonografik incelemeye renkli doppler ultrasonografik inceleme parametresi olan RI ölçümleri ve kantitatif sonuç veren SWE tekniğinin eklenmesinin tanı duyarlılığını oldukça artıracağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hashimoto tiroiditi, shear wave elastografi, doppler ultrasonografi, rezistif indeks

ElastografiHashimoto hastalığıTiroid hastalıkları+3
Hasan Aslan
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme lezyonlarının değerlendirilmesinde manyetik rezonans görüntüleme ve shear wave elastografi karşılaştırması

Meme lezyonlarının incelenmesinde Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'nin, benign ve malign lezyonların ayrımında kısıtlılıkları bulunması nedeniyle mamografi ve ultrasonografiden edinilen ek bulgulara ihtiyaç duyulmaktadır. Shear Wave Elastografi (SWE) ise kantitatif veriler ile doku sertliği hakkında bilgi veren B-mod ultrasonografinin lezyon karakterizasyonuna katkı sağlayan güncel bir yöntemdir. Bu çalışmamızda amaç hem MRG ile SWE verilerini karşılaştırmak hem de bu görüntüleme tekniklerinin ayrı ayrı ve birlikte kullanıldığında tanıya katkısını araştırmaktır. Çalışmamıza Ocak 2019-Mayıs 2020 tarihleri arasında, Fırat Üniversitesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda yapılan meme MRG incelemesi sonrasında biyopsi endikasyonu olan olgulardan onamları alınanlar dahil edildi. Sonografik olarak kitlesel görünümü bulunan olgulara biyopsi öncesinde SWE incelemesi yapıldı. 46 olgunun MR incelemesinde lezyonların lokalizasyonu, boyutları, kontrastlanma eğrileri, kontrastlanma özellikleri, yağ baskılı T2A sekansında intensiteleri, SWE incelemesindeki kPa cinsinden Emean değeri ve histopatolojik sonuçları irdelendi. Çalışmamızda MRG ve SWE bulguları, histopatolojik sonuçlar ile kendi içinde ve karşılıklı olarak değerlendirildi. SWE ile MRG'ye göre ayrı ayrı ve beraber olarak değerlendirme sonrası malign-benign olarak tanımlanan lezyonların histopatolojik sonuçlarına göre tanı tutarlılıkları karşılaştırıldı. Karşılaştırmamız sonucunda MRG'nin duyarlılığının, SWE'nin ise özgüllüğü ve doğruluğunun daha yüksek olduğu bulundu. MRG ile beraber SWE değerlendirmeye katıldığında MRG'nin doğruluğunda artış saptandı. Ayrıca tip 3 kontrastlanma eğrisi gösteren ve T2A sekansında izo/hipointens olanlarda kendi içlerindeki diğer parametrelere göre elastografi değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu saptandı. Sonuç olarak meme lezyonlarının karakterizasyonunda; MRG ile beraber SWE kullanımının tanıda doğruluk oranlarını arttırdığı görüldü. Ayrıca meme MRG'de tip 3 kontrastlanma gösteren ve T2A sekansında izo/hipointens olan lezyonların SWE'de sert elastisite paterni göstereceğinin öngörülebileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Meme lezyonları, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Shear Wave Elastografi

ElastografiManyetik rezonans görüntülemeMeme+1
Suat Kamil Süt
Fırat University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mesanenin benign ve malign lezyonlarının değerlendirilmesinde üç boyutlu sanal ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi sanal sistoskopi ve konvansiyonel sistoskopinin tanıya katkısının karşılaştırılması

ÖZET Mesanenin tümöral lezyonlarını saptamada ultrasonografik sanal sonosistoskopi (US SS) ve bilgisayarlı tomografi sanal sistoskopik (BT SS) incelemenin tanısal performanslarını konvansiyonel sistoskopi (KS) ile karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Kasım 2012 ile Eylül 2014 tarihleri arasında üroloji kliniğine hematüri nedeniyle başvuran veya mesane kanseri nedeniyle takipte olan, değerlendirme sonucunda yüksek olasılıkla mesane tümörü şüphesi nedeniyle konvansiyonel sistoskopi planlanan 37 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 69 idi. Ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi incelemesi, KS'den önce yapıldı.Üç olgunun görüntüleme bulguları benign prostat hipertrofisini düşündürdüğünden çalışmadan çıkartıldı. KS bulguları ve KS sırasında elde edilen doku örneklerinin sonuçları standart referans olarak kabul edildi. Tüm olgularda US SS ve BT SS işlemi sorunsuz olarak tamamlandı. US SS de elde edilen görüntüler elde bulunan kaynak veriler ile cihaz üzerinde manuel olarak oluşturulup dijital sisteme kaydedildi. BT SS görüntüleri ayrı bir iş istasyonunda oluşturuldu. US SS ve BT SS incelemeleri ayrı ayrı oturumlarda birbirinden bağımsız iki radyolog tarafından değerlendirilerek lezyonların sayısı, yerleşimi ve boyutu saptandı. Daha sonra sonuçlar üzerinde ortak karara varılarak KS verileri ile karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen 34 hastada KS' de 69 lezyon tespit edildi. Otuzdört hastada US SS ile 62, BT US'de 64 lezyon tespit edildi. KS altın standart alındığında US SS tümörlerin %88, 6' sını, BT SS %90.4' ünü doğru olarak saptadı. Sonuç olarak bu çalışmada mesane tümörlerini saptamada US SS ve BT SS tekniklerinin tanısal doğruluklarının oldukça yüksek olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sanal sistoskopi, hematüri, mesane tümörü.

HematüriMesaneMesane hastalıkları+6
Yavuz Aydemir
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek hücreli kanserde görünür difüzyon katsayısı ile histolojik derecelendirme arasındaki ilişki

Böbrek hücreli kanser, böbrekte görülen en sık malign lezyondur. Böbreğin malign tümörleri, bütün malign tümörlerin ve tümör nedeniyle ölümlerin yaklaşık %2-3'ünü oluşturur. Ürogenital kanserler içerisinde görülme sıklığı prostat ve mesane kanserinden sonra 3. sırada yer almaktadır. Erkek/kadın oranı yaklaşık 3/2'dir. Fuhrman nükleer derecelendirme sistemi prognozda bağımsız bir belirleyici rol üstlenerek böbrek hücreli kanser için en yaygın kullanılan sistem haline gelmiştir. Sağ kalım açısından hastaları iyi prognozlu grup (Derece 1), kötü prognozlu grup (Derece 4) ve bu iki grup arasında bir prognoza sahip grup (Derece 2 ve 3) olarak ayırmıştır. Manyetik rezonans görüntüleme invivo moleküler difüzyon sürecini değerlendirmek için bugün kullanılan tek yöntemdir. Bu çalışmanın amacı görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerleri ile Fuhrman nükleer derecelendirme arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve ADC değerlerinin operasyon öncesi prognozu belirlemede katkısı olup olmayacağı araştırmaktır. Çalışmamızda hastanemiz bünyesindeki Patoloji Anabilim Dalında böbrek hücreli kanser tanısı konmuş, preoperatif b 1000 gradient değerleri ile elde edilen difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleri olan 30 olgu değerlendirildi. ADC haritaları üzerinden ölçümler yapıldı. Olguların 9 tanesi Derece 1, 11 tanesi Derece 2, 10 tanesi Derece 3 olarak sınıflandırıldı. Nükleer derecelerine göre ortalama ADC değerleri, Derece 1-3 için sırasıyla, 1,68±0,64x10-3 sn/mm2, 1,16±0,20x10-3 sn/mm2, 1,35±0,45x10-3 sn/mm2 olarak ölçüldü. Nükleer derecelerine göre ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında Derece 1 ile 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (p < 0,05). Diğer gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p > 0,05). Bu çalışmada ADC değerlerinin böbrek hücreli kanser olgularının derecelendirilmesinde kısmen faydalı ve preoperatif prognostik değerlendirmeye katkısı olabileceği kanaatine varılmıştır.

Böbrek neoplazmlarıDifüzyon katsayısıDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+6
Gülhan Kılıçarslan
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid nodüllerinin tanısında US-elastografinin etkinliği

Tiroid nodülü bulunan 100 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 18-78 arasında (ortalama 45,6) olup, 79'u kadın, 21'i erkekti. Olgular, Hitachi EUB 7500 US cihazı ile incelenerek, B-mod, renkli Doppler ve elastografi görüntüleri elde edildi. Tüm nodüllerden iki kez gerinim oranı ölçüldü ve ortalama gerinim oranı değerleri hesaplandı. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Tüm olguların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcut idi. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Nodülün tamamında elastisite var, Skor 2: Ağırlıkla elastik nodül, gerçek zamanlı incelemede değişen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 3: Nodül içerisinde geniş ve gerçek zamanlı incelemede değişmeyen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 4: Nodülün santralinde geniş ve gerçek zamanlı incelemede değişmeyen inelastik (mavi) alanlar var, Skor 5: Tamamen inelastik nodül, olmak üzere beş kategoriye ayrıldı. Nodüller ayrıca, sayı, boyut, ekojenite, sınır yapısı, halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı, iç yapı (solid/solid-kistik karışık) ve vaskülarite bakımından da değerlendirildi. Tüm renkli Doppler ve elastografi görüntüleri iki radyolog tarafından kör olarak değerlendirildi ve fikir birliği ile skorlandı. Olguların gri skala özellikleri, vaskülarite skorları, elastografi skorları ve ortalama gerinim oranları, patolojik tanıları ile karşılaştırıldı.Olguların 84'ü benign, 16'sı maligndi. Benign nodüllerin 77'si kolloid (adenomatöz, hiperplastik) nodül, 7'si ise folliküler adenomdu. Malign nodüllerin ise 15'i papiller karsinom, biri andifferansiye tiroid karsinomu idi. Cinsiyet, nodül sayısı, `yüksekliği genişliğinden fazla' bulgusu, iç yapı ve nodül içi vaskülarite ve yoğun vaskülarite ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Hipoekojenite, belirsiz sınır yapısı, halo yokluğu, mikrokalsifikasyon varlığı ve düzensiz vasküler yapı seyri ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Skor 1 elastisite izlenen 21 nodülün hepsi benigndi. Skor 2 elastisite izlenen 51 nodülün 47'si benign, 4'ü maligndi. Skor 3 elastisite izlenen 16 nodülün 12'si benign, 4'ü maligndi. Skor 4 elastisite izlenen 11 nodülün 4'ü benign, 7'si maligndi. Skor 5 elastisite izlenen yalnızca bir nodül mevcuttu ve maligndi. Malignite ile yüksek elastisite skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,001). 3 ve üzerindeki elastisite skorunun duyarlılığı %75, özgüllüğü %81, genel doğruluğu ise %80'di. Benign nodüllerin ortalama gerinim oranı değeri 1,889 iken, malign nodüllerin ortalaması 3,334 idi. Gerinim oranı için 2,485 kesim değeri olarak belirlendi. 2,485'in altında ve üstündeki gerinim oranına sahip nodüller arasında malignite açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,001). 2,485'in üzerindeki gerinim değerinin malignite açısından duyarlılığı %56,2, özgüllüğü %85,7, genel doğruluk değeri ise %81'di. Tüm nodül özellikleri arasında hem duyarlılığı, hem özgüllüğü, hem de genel doğruluğu en yüksek olan özellik, mikrokalsifikasyon varlığı idi.US-elastografi, tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod ve Doppler ultrasonografiye yardımcı bir görüntüleme yöntemidir.

Tiroid beziTiroid hastalıklarıTiroid nodülleri+2
Nurcan Çetin
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Temporal lob epilepsisinde dil yanallaşmasının değerlendirilmesi:Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme çalışması

TLE eriskinde epilepsinin en sık görülen türüdür. Dil islevi ile iliskilibeyin alanlarının, cerrahi öncesi dönemde yerlesiminin ve yanlasmasınınbelirlenmesi cerrahi sonrası nörolojik defisitlerin en aza indirilmesi açısındanbüyük klinik önem tasımaktadır. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme, dillateralizasyonunun degerlendirilmesinde gelecek vaat eden bir görüntülemeyöntemidir. Bu çalısmanın amacı, TLE olgularının cerrahi öncesidegerlendirilmesinde klinik kullanıma uygun, FMRG deney desenlerihazırlamaktır.Onbes TLE olgusu ve 15 saglıklı, gönüllü birey çalısmaya katılmıstır.nceleme, yüksek çözünürlüklü T1 agırlıklı anatomik verilerin alınmasını takiben,GRE EPG sekansında fonksiyonel görüntülerin alınmasıyla tamamlanmıstır.Çalısmaya katılan tüm bireylerde konusma alanlarının yanallastırılması içinKelime üretme görevi-1 (KÜG-1) ve kelime üretme görevi-2 (KÜG-2)' yi içereniki farklı FMRG deney deseni kullanılmıstır. KÜG -1' de pasif kontrol kosulları,gerçek dinlenme süreci kullanılarak olusturulmustur. KÜG-2' de anlamsız sözdizinlerikullanılarak aktif kontrol kosulları olusturulmustur. Grup analizleri vetek birey analizleri Brain Voyager QX kullanılarak elde olunmustur.KÜG-1 sırasında frontal, temporal ve pariatel bölgelerde bilateral, yaygınaktivasyon sinyalleri olusmustur. KÜG-2, sırasında frontal ve temporalbölgelerde, güçlü bir sekilde sol lateralizasyon gösteren aktivasyon sinyalleriolusmustur. KÜG-2 sırasında parietal bölgede aktivasyon sinyalleri izlenmemisolup frontal ve temporal aktivasyonlar KÜG-1 ile karsılastırıldıgında küçük biralana uzanmaktadır. KÜG-2 tek basına kullanılırsa yalancı negatif sonuçlarizlenebilmektedir. Bununla birlikte, süperior temporal girusta KÜG-2, KÜG-1' eoranla daha güçlü aktivasyon sinyallerinin olusumuna sebep olmustur. Süperiortemporal girus epilepsi cerrahisinde hedef beyin alanı olarak kabul edilmekte olupalgısal konusma islevinde anahtar role sahiptir.Bu çalısmanın bulguları, dil islevi ile iliskili kortikal alanların dogru olaraklateralizasyonunun yapılabilmesi ve yerlesiminin belirlenmesi için KÜG-II' ninKÜG-I'i tamamlayıcı nitelikte oldugunu göstermektedir.

DilEpilepsiEpilepsi-temporal lob+2
Aslıhan Onay
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol bağımlılarında karaciğer diffüzyon MR görüntüleme bulguları

Alkol kullanımının, başta karaciğer hastalıkları olmak üzere, ölümle sonuçlanabilen çok sayıda patolojik tablo ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Alkol kullanımı, karaciğerde fibrozis gelişimini tetikleyerek, alkolik hepatitten, karaciğer sirozu ve hepatosellüler kansere kadar geniş bir hastalık spektrumuna neden olabilmektedir. Bu çalışmada amacımız, alkol kullananların ve sağlıklı gönüllülerin, karaciğer diffüzyon ağırlıklı MR görüntüleme ile elde olunan ADC değerlerini karşılaştırarak, olası erken dönem karaciğer hasarının ADC değerleri ile olan ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza, aşırı alkol kullanımı öyküsü bulunan 30 olgu ve 25 sağlıklı gönüllü kabul edildi. Tüm olguların biyokimyasal parametreleri ve tam kan sayımı için kan numuneleri alınarak, karaciğer diffüzyon ağırlıklı MR çekimi yapıldı. Aşırı alkol kullanımı öyküsü bulunan 19 olgu ve 20 sağlıklı gönüllü çalışmaya dâhil edildi. İki grup arasında diffüzyon ağırlıklı görüntüleme ile elde edilen ortalama ADC değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık izlenmemekle birlikte, alkol kullanımı öyküsü bulunan grubun yüksek b değeri (b 1000) ile elde edilen ortalama ADC değerleri, kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur (p=0,47). İki grup arasında biyokimyasal parametreler açısından anlamlı farklılık izlenmemekle birlikte, iki grupta da karaciğer ADC değerleri; INR ile pozitif korelasyon, GGT ve ALP değerleri ile negatif korelasyon göstermekteydi(sırasıyla r= 0,002, r= -0,007, r= -0,049). Sonuç olarak; diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin, alkol kullanımının tetiklediği karaciğer fibrozisini saptamada ve takibinde kullanılabilecek noninvaziv bir görüntüleme yöntemi olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimler: alkol, karaciğer, diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme

Alkol içmeAlkolizmBağımlılık+4
İzzet Ökçesiz
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme lezyonlarının ayırıcı tanısında diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemede ADC (Apparent Diffusion Coefficient) değerlerinin rolü

Manyetik rezonans görüntülemenin (MRG)özgülllüğünü artırmaya yönelik yapılan araştırmalardan biri difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG)'dir. Bu çalışmada amaç memede malign ve benign lezyon ayrımında DAG'ın tanısal etkinliği araştırmaktır. Dinamik meme MRG çekilen 145 hastadan yaşları 17-75 arasında değişen 107 kadın hastadaki 110 lezyon çalışmaya dahil edildi. Hastalar 1.5 Tesla manyetik alan gücünde MRG cihazı ile meme koili kullanılarak incelendi. Difüzyon ağırlıklı görüntüler echo planar görüntüleme sekansı ile elde edildi. "b" değeri 50, 400 ve 800 sn/mm² olarak belirlendi. Elde olunan görüntüler üzerinden, meme lezyonlarında ve aynı hastanın karşı sağlam memesindeki fibroglandüler dokuda ADC değerleri hesaplandı. Belirlenen ADC değerleri histopatolojik sonuçlar ile birlikte Student t testi, Kruskal Wallis H testi, Mann Whitney U testi ve Receiver Operating Curve (ROC) analizi kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen 27'si malign, 83'ü benign karakterde olmak üzere toplam 110 lezyonda her "b" değeri için ayrı bir ortalama ADC değeri belirlendi. Malign lezyonlarda ortalama ADC değeri b=400 için 1.014±0.03710-3 mm²/sn, b=800 için 0,959±0.03910-3 mm2/sn, b değerinin ortalaması ADC'si 0.939±0.03610-3 mm²/sn olarak hesaplandı. Benign lezyonlarda ortalama ADC değerleri b=400'de 1.472±0.02710-3 mm²/sn, b=800'de 1.433±0.02610-3 mm²/sn, ortalama ADC için1.420±0.02710-3 mm²/sn idi. ADC değerlerinin malign ve benign lezyon sınıflamasındaki başarısı istatistik açıdan anlamlı bulundu (p=0.0001). Eşik değer b=400 için 1.28910-3 mm²/sn, b=800 için 1.314 10-3 mm²/sn, b ortalama ADC'si 1.303 10-3 mm²/sn olarak belirlendi (p<0.05). DAG'nin memede saptanan lezyonların malign ve benign olarak tanımlanmasında önemli katkılar sağlayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimler: ADC, benign/malign ayrımı, DAG, MRG

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntülemeMeme+5
Yaşar Birişik
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple skleroz tanılı hastalarda talamus ve kaudat nükleus volümlerinin değerlendirilmesi

Multiple skleroz (MS), santral sinir sisteminin en sık görülen inflamatuar demyelinizan hastalığıdır. MS temel olarak myelin kılıfları ve aksonları etkileyerek öncelikle enflamasyona sonrasında demyelinizasyona sebep olmaktadır. Geçmişte MS santral sinir sisteminde ağırlıklı olarak beyaz cevheri etkileyen bir hastalık olarak düşünülmekteydi. Fakat gri cevherde meydana gelen patolojik süreçler hastalığın progresyonuna önemli katkılar sağlaması nedeniyle giderek kabul görmektedir. Talamus birçok nörolojik fonksiyona hizmet eden, kortikal-subkortikal sirkülasyonda merkezi bir bağlantı konumundadır. Güncel çalışmalarda talamus atrofisinin MS hastalarında uzun dönemde özürlülük derecesinin ilerlemesi ile korele olduğu, talamik nöronal kaybın ve atrofinin beyaz cevher lezyonları gibi patolojik süreçlere katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı MS hastalığı ile talamus ve kaudat nükleus hacmi arasında gelişen ilişkinin araştırılmasıdır. Sağlıklı 20 olgu ve MS tanılı 49 olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların talamus ve kaudat nükleus hacimleri Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) ile ölçüldü. Çalışmamızda, hasta grubunda sağ-sol talamus volümü 3,80±0,96 cm³ ,sağ-sol kaudat volümü 3,06 ± 0,63 cm³ ,kontrol grubunda sağ-sol talamus volümü 6,06 ± 0,63 cm³ , sağ-sol kaudat volümü 3,87 ± 0,56 cm³ ölçüdü. Hasta grubunda talamus ve kaudat nükleus volümünde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi (p<0.05). Hasta ve kontrol grubu talamus volümleri arasında yaşa bağlı olarak negatif korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Hasta grubu kaudat volümleri arasında yaşa bağlı belirgin negatif korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı olarak değerlendirildi (p<0.05). Ancak kontrol grubunda yaşa bağlı pozitif korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışma ile MS hastalığında talamus ve kaudat nekleus yapılarında belirgin hacim kaybı meydana geldiği gösterilmiştir.

Kaudat nükleusManyetik rezonans görüntülemeMultipl skleroz+1
Ünsal Akaslan
Fırat University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Servikal lenfadenopatilerde Ultrason Elastografinin tanısal etkinliğinin karşılaştırılmalı değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmamızın amacı, servikal lenfadenopatili olguları B-mod ultrasonografi, renkli Doppler ultrasonografi ve US elastografi ile değerlendirerek, US elastografinin etkinliğini ve tanısal değerini araştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Kasım 2010 ve Mart 2011 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı`na boyun ultrasonografi incelemesi için başvuran ve yapılan incelemede lenf nodu saptanan, 168 olguda bulunan 220 lenf nodu dahil edildi.Benign grupta, Kikuchi lenfadenit (n=2), Rosai-Dorfman hastalığı (n=2), kronik lenfadenit (n=2), infeksiyöz mononükleozis (n=8), granülomatöz lenfadenit (n=8), tularemi (n=21) ve akut lenfadenit (n=110) olguları, malign grupta ise lenfoma (n=40) ve metastaz (n=27) olguları vardı. Metastazlar, akciğer adenokarsinomu, akciğer skuamöz hücreli karsinomu, meme kanseri, rabdomyosarkom, ameloblastik fibrosarkom, malign karışık (mixed) germ hücreli tümör, invazif ürotelyal karsinom, baş ve boyun skuamöz hücreli karsinomu idi.Tüm lenf nodları, gerçek-zamanlı B-mod ve renkli Doppler ultrasonografi ile görüntülendi. Görüntüleme sırasında lenf nodlarının bulunduğu seviye, kısa aks, uzun\kısa aks oranı, hilus varlığı, ekojenitesi, mikrokalsifikasyon varlığı, vaskülariteleri değerlendirildi. Renkli Doppler US`de lenf nodları vaskülarizasyon tiplerine göre 5 gruba ayrıldı. US elastografi incelemesinde lenf nodları içerdikleri sert alan yüzdelerine göre skorlandı ve 5 gruba ayrıldı. Her lenf nodundan gerinim oranı hesaplandı. Lenf nodlarının benign ve malign ayrımında histopatolojik bulgular, klinik ve laboratuar değerleri ile görüntüleme bulguları referans olarak alındı.BULGULAR: Benign ve malign lenf nodunu ayırt etmede duyarlılık, özgüllük ve doğruluk yüzdeleri sırasıyla, B-mod US %97,%31.4, %51.4, renkli Doppler US %76,1, %82,4, %80,5 ve US elastografi %82.1,%56,%64.1 olarak hesaplanmıştır. ROC (Receiver-operating characteristic curve analysis) eğrisi kullanılarak gerinim oranı için en iyi kesim değeri (cut-off değeri), 1.7 olarak belirlendi. Gerinim oranının duyarlılık, özgüllük, ve doğruluk yüzdeleri sırasıyla, %71.6,%76.5,%75 olarak hesaplandı.SONUÇ:US elastografi lenf nodlarının ayırıcı tanısında B-mod ve renkli Doppler ultrasonografi bulgularına katkı sağlayan duyarlılığı yüksek bir tetkiktir.Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, US elastografi, lenf nodu

Lenf nodlarıTeşhis-ayırıcıUltrasonik dalgalar+2
Leyla Acu
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatik kolorektal metastazların tedavisinde Radyofrekans Ablasyon tedavisi: Orta dönem takip sonuçları

Rezektabl olmayan kolorektal kanser karaciğer metastazı olan olgularda, radyofrekans ablasyon (RFA) tedavisi gün geçtikçe kullanımı artan cerrahiye alternatif bir termal ablasyon yöntemidir. Bu çalışmanın amacı RFA tedavisinin etkinliğini ve orta dönem sonuçlarını değerlendirmektir.Bu çalışmaya, metastatik karaciğer tümörü bulunan kolorektal kanser tanısı almış, yaş aralığı: 32-84 (ortalama:58) olan toplam 58 olgu (37 erkek, 21 kadın) dahil edildi. Toplam 278 lezyonun 260'ına RFA, 18'ine ise metastazektomi yapıldı. RFA uygulanan lezyonların sayıları 1-11 (ortalama 5), çapları ise 1-9 cm.(ortalama 2,2 cm) arasındaydı. 93 seans RFA uygulaması (33 intraoperatif, 60 perkütan) yapıldı. Perkütan işlemlerin 56'sı yalnız US, 4'ü ise US+BT eşliğinde gerçekleştirildi. Tüm işlemlerde RITA Starbust Talon elektrodu kullanıldı. 22 olguda 23 seansta periferal-subkapsüler yerleşimli 40 lezyonda işlem öncesinde lezyon komşuluğuna % 5'lik konsantrasyonda dekstroz solüsyonu enjeksiyonu uygulandı. RFA sonrasında olgular birinci, 6. ayda ve sonrasında 6 aylık periyodlarla BT ve MR ile takip edildi.İşlem sonrasında 1/58 (% 2) olguda trakt ablasyonuna bağlı cilt yanığı, 4/58 (% 7) olguda plevral effüzyon, 6/58 (% 10) olguda ise RF alanında apse, 1/58 (% 2) olguda safra yolu hasarı ve 1/58 (% 2) olguda abse ve jejunal fistül saptandı. Olgular 1-48 ay (ortalama 17 ay) takip edildi. 50/58 (% 86) olguda ilk takip incelemesinde tam ablasyon izlendi. Rekürrens saptanan 18/58 (% 31) olguda 35 seans reRFA uygulandı. Takipte 8/58 (% 14) olguda yaygın hepatik metastaz, 18/58 (% 31) olguda ise ekstrahepatik hastalık izlendi. Olgulardan 12/58'i (% 21) dissemine hastalık sonucunda kaybedildi.RFA, cerrahiye uygun olmayan sınırlı sayıdaki hepatik kolorektal metastazların tedavisinde tercih edilen, etkin ve morbiditesi düşük bir yöntemdir. İntraperitoneal dekstroz enjeksiyonu sayesinde de daha güvenli bir ablasyon uygulanabildiğinden, daha zor olgularda daha fazla lezyona ablasyon yapılabilmesi ve ablasyon tedavisi için uygun hasta sayısının arttırılması sağlanmıştır.

AblasyonKaraciğer neoplazmlarıKolorektal neoplazmlar+3
Aylin Billur Şendur
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner endovasküler girişim sonrası tekrar semptomatik hastaların koroner anjiyografi öncesinde stres adenozin perfüzyon manyetik rezonans görüntüleme ve adenozin stres ve rest 99mTc miyokard perfüzyon sintigrafisi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmada koroner endovasküler girişim geçirmiş ve tekrar semptomatik olması nedeniyle koroner anjiografi endikasyonu koyulmuş hastalarda, koroner anjiografi öncesinde, stres-rest adenozin perfüzyon MRG, MRG ile duvar hareketi görüntüleme, geç kontrastlı görüntüleme ve bunların kombinasyonu ile adenozin stres-rest 99mTc SPECT?in iskemiyi göstermedeki etkinliği koroner anjiografi referans standart kabul edilerek karşılaştırılmıştır.Çalışmaya 4?ü kadın, 14?ü erkek, toplam 18 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalara, aynı gün içerisinde, tek bir adenozin enjeksiyonu ile peşi sıra kardiyak perfüzyon MRG ve SPECT incelemeleri, takip eden hafta içerisinde de koroner anjiografi incelemesi yapılmıştır. Değerlendirmeler AHA 17 segment modeline göre, apeks (segment 17) değerlendirme dışı bırakılarak, iki radyolog tarafından her bir segmente bir görüntü skoru atanarak yapıldı. Veriler, anjiografi referans standart ve p<0,05 anlamlı kabul edilerek istatistiksel olarak analiz edildi.Her bir MRG tekniğinin tek başına ya da kombine kullanımda, normal ve patolojik koroner segmentleri ayırt etmede duyarlılık, pozitif tanısal değeri, negatif tanısal değeri, doğruluk ve anjiografik korelasyonu gösterir kappa katsayıları SPECT incelemesine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu.Bu çalışma ile endovasküler tedavi uygulanmış olan İKH hastalarında stres -rest perfüzyon, duvar hareketi görüntüleme ve geç kontrastlı görüntülemenin tek tek ve kombine olarak kullanımının, koroner damarlarda anlamlı darlığın tespitinde klinik pratikte yaygın olarak kullanılan 99mTc SPECT incelemesine göre daha yüksek duyarlılık ve tanısal doğruluk sağladığı gösterilmektedir.

AdenozinAnjiyografiKoroner anjiyografi+4
Şeyda Andaç Kılıç
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sonoelastografinin meme kitlelerinin tanısındaki yeri

Çalışmamızın amacı sonoelastografi skorlama sistemlerinin benign vemalign meme kitlelerinin ayrımınındaki tanısal başarısını araştırmak, BI-RADSile karşılaştırmak ve gerinim oranı ölçümünün elastografik renk kodlamayöntemlerine katkısını göstermektir.611 meme kitlesi (511 solid (404 malign, 107 benign) ve 100 kistik) olan400 (yaşları 16-83, 2 erkek, 308 kadın) olgu prospektif olarak çalışmamıza dahiledilmiştir. Mamografi ve ultrasonografi sonrasında meme kitlelerinin sonBI-RADS'larına karar verilmiştir. İtalyan ve Ueno-Itoh skorlama yöntemleri ilesolid lezyonların elastisite skorları belirlenmiştir. Ayrıca gerinim oranı(yağ/lezyon gerinim oranı) her lezyon için hesaplanmştır. Kistik lezyonlar isekistlere özgü bir bulgu olan tabakalanma göstermelerine göredeğerlendirilmişlerdir. Solid ve kistik lezyonlar için elde edilen veriler 2 yıllıktakiplerle ya da sito/ histopatolojik tanılarıyla karşılaştırılmıştır. Gerinim oranıölçümünün, İtalyan ve Ueno-Itoh elastisite skorlama yöntemlerinin duyarlılık,özgüllük, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değerleri hesaplanmış ve tanısalbaşarıları ROC eğrileri ile karşılaştırılmıştır. Her iki elastisite renk kodlamaskorlaması için gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum incelenmiştir. Her üçyöntemin tanısal başarısında lezyonun en büyük boyutunun, ciltten derinliğinin,meme parankim dansitesinin etkisi değerlendirilmiştir. Malign lezyonlar, invazivduktal karsinom ile diğer malign patolojiler olarak ayrıldığında elastisite skor vegerinim oranı dağılımları değerlendirilmiştir.Duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri sırasıyla,BI-RADS için %100 ,%71,8, %48,4, %100, Ueno-Itoh skorlama yönteminde%72, %95,3, %80,2, %92,8, İtalyan skorlama yönteminde %79,4, % 90,8, %69,7,%94,3 ve en iyi kesim noktası 3,61 seçildiğinde gerinim oranı ölçümünde ise%89,7, %85,9, %62,7, %96,9. ROC eğrisi altında kalan alan Ueno-Itohskorlamasında 0,898, İtalyan skorlamasında 0,912 ve gerinim oranı ölçümünde0,914 olarak hesaplanmıştır. Kistler için tipik olan tabakalanma bulgusu ağırlıklıolarak basit kistlerde ve mikrokist kümelerinde gösterilmiştir. Tabakalanmanın,kistin boyutundan, ciltten derinliğinden bağımsız, kist tipine ve içeriğine isebağımlı bir bulgu olduğu izlenmiştir. Gözlemci içi uyum % 70, gözlemciler arasıuyum ise % 67 olarak bulunmuştur. Üç yöntemde de solid lezyonlarda en iyitanısal performans derin yerleşimli (>10mm) ve büyük (>20mm) lezyonlarda veyağdan zengin meme parankiminde izlenmiştir. İnvaziv duktal karsinom ile diğermalign patolojiler arasında elastisite skorunda ya da gerinim oranında istatikselolarak anlamlı fark saptanmamıştır.Sonoelastografi meme kitlelerinde benign- malign kitle ayrımıyapılmasında özgüllüğü artırarak tanıya katkı sağlayabilecek bir modalitedir.Gerinim oranı ölçümü yüksek duyarlılık ve negatif öngörü değerleri ileelastografiye eklenebilecek bir yöntem olarak görülmektedir.Anahtar kelimeler: Meme kitleleri, Sonoelastografi, BI-RADS

MemeMeme neoplazmlarıRadyografi+3
Gaye Ecin
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik ve yumuşak doku tümörlerinde benign ve malign lezyon ayrımında dinamik manyetik rezonans görüntülemenin etkinliğinin değerlendirilmesi

Dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme (DK MRG), İVkontrast madde enjeksiyonu sonrasında ardışık hızlı görüntülemeye dayanan,tümör doku canlılığı ve vaskülarizasyonuna ilişkin bilgiler sağlayan birgörüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı, benign ve malign kemik veyumuşak doku tümörlerinin ayrımında DK MRG'nin etkinliğinindeğerlendirilmesidir.Bu çalışmaya yaş aralığı 11-84 olan (ortalama:35,2) 45 olgu (22 kadın, 23erkek) dahil edildi. Bir olguda 2 lezyon bulunması nedeniyle çalışmamızdatoplam 46 lezyon (34 benign, 12 malign) yer aldı.DK MRG'de 34 benign lezyondan 27'sinin (%79,4) Tip 1-2, 7'sinin(%20,6) Tip 3-4-5 sinyal intensitesi-zaman (SİZ) eğrileri ile uyumlukontrastlanma gösterdiği; 12 malign lezyonun ise tamamının (%100) Tip 3-4-5kontrastlanma paternine sahip olduğu saptandı. Oluşturulan SİZ eğri tiplerininbenign ve malign lezyonları ayırt etmekte duyarlılığı %100, özgüllüğü %79,4,pozitif tahmini değeri (PTD) %63,2, negatif tahmini değeri (NTD) %100 vedoğruluk oranı %84,8 olarak bulunmuştur.Kemik ve yumuşak doku tümörlerinde benign ve malign lezyonları ayırtetmekte SİZ eğrilerinin eğiminin kesim noktası %85,2 olarak ele alındığında; 34benign lezyondan 28'inin (%82,4) eğiminin %85,2'den küçük, 6'sının (%17,6) isebüyük olduğu görülmüştür. Malign lezyonların ise tümünde (%100) eğim%85,2'nin üzerinde bulunmuştur. Kemik ve yumuşak doku tümörlerinde benignve malign tümör ayrımında SİZ eğrilerinin eğimlerinde %85,2'lik kesimnoktasının duyarlılığı %100, özgüllüğü %82,4, PTD %66,7, NTD % 100 vedoğruluk oranı %87'dir.DK MRG, kemik ve yumuşak doku tümörlerinde benign ve malign lezyonayrımında yardımcı olabilecek bilgiler sunmaktadır.Anahtar Kelimeler: Dinamik kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme,kemik ve yumuşak doku tümörleri

Kemik neoplazmlarıManyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlar+1
Halit Nahit Şendur
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporoz tanılı ve osteoporoz riski olan postmenopozal kadınlarda kantitatif MR görüntülemenin tanıya katkısının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; osteoporoz tanılı ve osteoporoz riski olanpostmenopozal kadınlarda kemik minarel dansitometri ve kantitatif manyetikrezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması ve osteoporoz tanısında MRgörüntülemenin etkinliğinin araştırılmasıdır.Çalışmaya, DEXA sonuçlarına göre normal, osteopenik ve osteoporotikolduğu saptanan 87 postmenopozal kadın olgu dahil edildi. Olguların yaşları 42-83 arasında değişmekte olup yaş ortalaması 59,7 idi. Lomber MR incelemesi içintoplamda 85 olgu, kalça MR incelemesi için 86 olgu çalışmaya dahil edildi.Olguların tamamı postmenopozal dönemdeydi. Kemik minarel yoğunluğunudeğerlendirmek için hastalara DEXA cihazı (GE Medical Systems DPX Lunar)ile lomber (L1-L4) bölge ve sağ femur boyun, ward's, trokanterik veintertrokanterik bölgelerden ölçüm yapılmıştı.1.5 Tesla süperiletken magnet ile (Signa Exite 1.5T, GE Medical SystemsWisconsin ,WI, USA) MR incelemesi yapıldı. T2 relaksasyon zamanı ölçümü;lomber bölge için sagittal planda FSE-XL sekansı ve kalça bölgesi için koronalplanda FSE-XL sekansı kullanılarak elde olundu. Elde edilen toplam 5 ekosinyalden piksellerin ortalama T2 relaksasyon zaman haritaları oluşturuldu. T2*relaksasyon zamanı ölçümü; lomber bölge için sagittal planda MF-GRE sekansıve kalça bölgesi için koronal MF-GRE sekansı kullanılarak elde olundu. Eldeedilen toplam 16 eko sinyalden piksellerin ortalama T2* relaksasyon zamanharitaları oluşturuldu. T2 ve T2* ölçümleri; L1-L4 vertebra korpuslarından ve sağfemur boyun, ward's, trokanterik ve intertrokanterik bölgelerden gerçekleştirildi.L1-L4 vertebra korpuslarından elde edilen T2 relaksasyon ölçümlerindegruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuş olup T2 relaksasyon ölçümleriile BMD (g/cm²) değerleri arasında anlamlı negatif korelasyon görüldü. T2*relaksasyon ölçümlerinde gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark ve BMD(g/cm²) değerleri ile yapılan karşılaştırmada anlamlı korelasyon saptanmadı.Kalça MR incelemesinde T2 ve T2* relaksasyon ölçümlerinde, gruplar arasındaistatistiksel anlamlı farklılık ve korelasyon saptanmadı.Çalışmamızda, postmenopozal osteoporotik hastalar ile postmenopozalnormal ve osteopenik hastaların ayırımında L1-L4 düzeylerinden gerçekleştirilenT2 relaksasyon zaman ölçümlerinin kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Sağfemurdan gerçekleştirilen T2 relaksasyon zamanı ölçümlerinin, postmenopozalosteoporotik hastaları ayırt etmede doğru sonuç veremeyeceği görülmüştür.Lomber vertebralardan ve sağ femurdan gerçekleştirilen T2* ölçümleri, lokalmanyetik alan inhomojenitesinden etkilendiğinden kemik mineralizasyondüzeyinin saptanmasında yardımcı değildir.Anahtar kelimeler: Manyetik Rezonans Görüntüleme; Osteoporoz; Dual- EnerjiX-Işını Absorpsiyometre

Absorpsiyometri-fotonManyetik rezonans görüntülemeOsteoporoz+1
Mualla Akdeniz
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanserinde dinamik manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik prognostik faktörler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Meme kanseri kansere bağlı ölümlerde ilk sıralarda yer almaktadır. Bu nedenle meme kanseri tanısı alan hastalarda prognozun belirlenmesi son derece önemlidir. Meme kanserlerinde tedaviye yön veren ve prognozun öngörülmesini sağlayan kabul edilmiş ya da araştırma aşamasında olan çok sayıda histopatolojik prognostik faktör vardır. Dinamik meme MRG'de meme lezyonlarının morfolojik ve kinetik özellikleri değerlendirilebilmektedir. Bu çalışmada amaç meme kanseri tanısı alan hastalarda operasyon öncesinde çekilen dinamik MRG bulguları ile histopatolojik prognostik faktörler arasında ilişki olup olmadığını belirlemek ve bu sayede hastaların prognozu hakkında fikir sahibi olabilmektir. Histopatolojik olarak meme kanseri tanısı alan ve ameliyat öncesinde meme MRG yapılan yaşları 35 ile 68 arasında değişen 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 1.5 Tesla manyetik rezonans cihazı ile meme bobini kullanılarak değerlendirildi. Elde edilen dinamik görüntülerde lezyonların yeri, kitle formu oluşturup oluşturmadığı, şekli, kenar özellikleri gibi morfolojik özelliklerinin yanında kontrastlanma paternleri ve zaman-sinyal intensite eğrileri gibi fonksiyonel özellikleri değerlendirildi. Tümör çapı, aksiller lenf nodu varlığı, histolojik grade ve lenfovasküler invazyon gibi klasik histopatolojik prognostik faktörler ile ER, PR ekspresyonu, Ki-67 ve C-erb-B2 moleküler histopatolojik prognostik faktörler olarak değerlendirildi. Belirlenen dinamik MRG bulguları ile histopatolojik prognostik faktörler arasındaki istatistiksel ilişki Pearson ki-kare testi ile değerlendirildi. Çalışmamızda dinamik meme MRG'ın morfolojik bulgularından olan spiküle kenar özelliği ile östrojen ve progesteron reseptör pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Meme kitlelerinde spiküle marjin varlığı iyi prognoz göstergesi olarak kabul edilebilir ve MRG, prognozu öngörmede kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, dinamik meme MRG, histopatolojik prognostik faktörler

HistopatolojiManyetik rezonans görüntülemeMeme neoplazmları+2
Yeşim Eroğlu
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beyin tümörlerinin ayırıcı tanısında difüzyon mr ve görünür difüzyon katsayısının (ADC) yararı

Amaç: Beyin tümörlerinin evrelenmesi ve ayırıcı tanısında difüzyon ağırlıklı görüntülemenin(DAG) ve görünür difüzyon katsayısının (ADC) katkısını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Haziran 2013-Mayıs 2015 yılları arasında intrakranial kitle öntanılı hastalara bölümümüzde 1,5 tesla MR ile kontrastlı beyin MR ve DAG yapıldı. Kontrastlanan solid bileşen ve peritümöral ödem alanı içeren supratentoryal intraaksiyel kitlesi bulunan, 20-82 yaşları arasındaki 115 hasta çalışmaya dahil edildi. Her olguda tümörün kontrastlanan solid komponentinde, peritümöral ödem alanlanında ve kontralateral normal beyaz cevherde ilgi alanlara ROI kullanılarak, minumum, ortalama ve maksimum tümöral, peritümöral ADC değerleri ve oranları ölçüldü. Gruplar arasında farklılık olup olmadığı istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: 115 hastadan biyopsi ile 22'si düşük dereceli gliyom, 55'i yüksek dereceli gliyom, 6'sı serebral lenfoma, 22'si metastaz tanısı aldı. 10 hastada metastaz tanısı takiple konuldu. Tümöral ADC oranları düşük dereceli gliyal tümörlerde, diğer tümör gruplarına oranla yüksek bulundu (p<0,024). Tümöral ADC değerlerinde, sadece düşük ve yüksek dereceli gliyal tümörler arasında anlamlı farklılık vardı (p<0,012). Tümöral ADC değerleri ve oranlarında yüksek dereceli gliyal tümörler ile metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,788). Peritümöral ödem alanlarında ölçülen ADC değerleri ve oranları yüksek dereceli gliyal tümörlerde diğer tümör gruplarına oranla düşük bulundu (p<0,036). Peritümöral ADC değerleri ve oranlarında düşük dereceli gliyal tümörler ile metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,679). Tüm ADC değerlerinde ve oranlarında metastaz ve lenfoma arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,692). Sonuç: Konvansiyonel MRG ile birlikte DAG ve tümöral, peritümöral ödem alanlarından ölçülen ADC değerlerinin kullanılması lenfoma, metastaz, düşük ve yüksek dereceli glial tümörlerin ayrımında faydalı olabilir.

Beyin neoplazmları
İsmet Miraç Çakır
Karadeniz Technical University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal endokrin fonksiyonu olan prepubertal çocuklarda hipofiz bezi hacminin 3 boyutlu MRG ile değerlendirilmesi

Amaç: On iki yaş altındaki normal endokrin fonksiyonu olan kız ve erkek çocuklarının hipofiz bezi volümünün ölçümü ve bu ölçümlerle prepubertal dönemde normal hipofiz hacminin referans aralığına ulaşmak Materyal ve Metod: Çalışmamızda 2012-2014 Eylül tarihleri arasında Radyoloji AD MRG ünitesine gelen değişik endikasyonlarla kraniyal MRG incelemesi yapılan normal endokrin fonksiyonu olan, 12 yaş ve altındaki çocuklar retrospektif olarak incelendi. Her yaş ve cinsiyet için hipofiz bezinin hacim ve yükseklik değerlerinin en az, en fazla ve ortalama değerleri bulundu. Her yaş ve cinsiyet için hipofiz bezi hacim değerlerinin 5-10-25-50-75-90-95. persantilleri içeren referans değerleri oluşturuldu Bulgular:.Prepubertal dönemde her iki cinsiyet için hipofiz bezi hacim ve yükseklik değerlerinin yaşla birlikte anlamlı bir şekilde arttığı bulundu. Hipofiz hacmi yenidoğan döneminden itibaren erkek cinsiyette kız cinsiyete göre daha büyükken; 6 yaşından itibaren kız cinsiyette daha büyük izlenmektedir. Hipofiz bezi yüksekliği yaşla birlikte kademeli olarak artış göstermekte olup; yenidoğan döneminden itibaren erkek cinsiyette fazla olan hipofiz bezi yüksekliği 4 yaşla beraber kız lehine değişmektedir. Sonuç: Normal endokrin fonksiyonu olan prepubertal dönemdeki çocukların 3D MRG ile hipofiz bezi hacmi ve yüksekliği ölçülerek her yaş grubu için ayrı ayrı belirlendi ve normal referans aralığını oluşturuldu.

Endokrin bezlerEndokrin sistemEndokrinoloji+5
İlknur Okur Akşan
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik yaş grubu primer idiyopatik parsiyel epilepsi hastalarında bilateral hipokampus volümlerinin ADC değerleri ile karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Primer idiyopatik parsiyel epilepsili pediatrik hasta grubunda bilateral hipokampus volümü ile ADC değerlerinin kontrol grubu ile kıyaslamalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada 1-18 yaş arasında olup, EEG ve klinik bulgularıyla idiyopatik parsiyel epilepsi tanısı alan 27 hasta retrospektif olarak saptandı. Kontrol grubu olarak, benzer yaşlarda olup hastanemize baş ağrısı ve baş dönmesi gibi nonspesifik şikâyetlerle başvuran ve kraniyal MRG çekilen 20 çocuk değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda bilinen konjenital hastalık öyküsü olan, edinsel nörodejeneratif hastalık geçiren, intrakraniyal enfeksiyon ya da perinatal etkilenme öyküsü bulunan ve intrakraniyal kitlesi olan çocuklar çalışmaya dâhil edilmemiştir Çizimler, volümetrik ölçümler ve ADC ölçümleri iki ayrı değerlendirici tarafından yapıldılar (Biri nöroradyolog, diğeri radyoloji araştırma görevlisi). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, çalışma grubunda hipokampüs ve amigdala volümlerinde azalma izlenmekle beraber sonuçlar sadece sol hipokampüs için anlamlıydı. ADC değerlerinin karşılaştırılımasında hasta grubunun ADC değerleri kontrol grubuna kıyasla artmış olmakla birlikte bulgular sadece sol amigdala için istatistiksel olarak anlamlıydı. İdiyopatik parsiyel epilepsi tanılı pediatrik hastalarda yapılan çalışmada nöbet foküsü ile aynı tarafta hipokampüs ve amigdala volümlerinde azalma izlenmiş olup ADC değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik parsiyel epilepsi, hipokampus, amigdala, pediyatrik, ADC.

AmigdalaElektroensefalografiEpilepsi+3
İsmail Taşkent
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Memedeki mikrokalsifikasyonların karakterizasyonunda dijital zumlama ile magnifikasyon grafisinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Purpose: The purpose of this study is to compare the diagnostic effectiveness of the digital zooming technique with magnification graphy in microcalcifications. Materials and Methods: Between January 2013 and March 2015, 57 patients who applied to our unit and were diagnosed with microcalcifications on diagnostic or screening mammography and had a definite diagnosis were included in the study. The cases were evaluated in terms of calcification morphology, distribution, BI-RADS category and probability of malignancy as percentage on digital mammography and magnification images by three radiologists with different mammographic imaging experience. Kappa and ROC analysis were used in the statistical evaluations. Results: There was a low-to-moderate level of compliance for morphology and distribution parameters between the radiologists both on the magnification graphies and digital zooming. Sensitivity and specificity were %61-84 and %32-68 for digital zooming and %92-100 and %34-55 for magnification graphy, respectively.The sensitivity of the magnification graphy for three radiologists was about 20% higher than the digital zooming. According to BI-RADS evaluation, diagnostic efficacy of magnification graphies was higher than digital zooming for all three radiologists but that was statistically not significant in radiologists 2 and 3 (p <0,5666). In the evaluation performed according to percentage probability of malignancy; again the diagnostic efficacy of magnification graphy was higher than dijital zooming for all readers. However, that was statistically significant just for one radiologist (p <0,542). Discussion: This retrospective study shows that; it is also possible to evaluate microcalcifications by digital zooming. However, the diagnostic efficacy of digital zooming, especially cancer detection sensitivity, is lower than the magnification graphy. Therefore, especially for benign appearing focal calcifications detailed evaluation with magnification graphy must be performed before considering routine or close follow-up. Key Words: Breast, microcalcification, magnification graphy, digital zooming, digital mammography.

GörüntülemeKalsifikasyon-fizyolojikMamografi+5
Zehra Merve Karadeniz
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnoperabl akciğer kanserinde diffüzyon ağırlıklı MR görüntülemenin prognostik rolü

Amaç: Çalışmamız; Evre III-IV akciğer kanserinde (inoperabl akciğer kanseri) kemoterapiye kitlenin yanıtını değerlendirmede difüzyon MRG'nin rolünü araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Kasım 2015 - Aralık 2016 tarihleri arasında BT çekildikten sonra patolojik olarak akciğer kanseri tanısı konulmuş evre III-IV hastaların kemoterapi (KT) öncesi ve 3. kür sonrası ADC değerleri ölçüldü. Çalışmaya 32 hasta dahil edilmiştir. Difüzyon MRG ile eşzamanlı olarak RECIST kriterlerine göre kitlenin en uzun boyutu esas alınarak KT sonrası kitle cevabı değerlendirildi. Çalışma prospektif olarak gerçekleştirildi. KT den 1 hafta önce ve 3. kür KT den 3 hafta sonra çekilen toraks MRG ve difüzyon MRG görüntüleri iş istasyonunda incelendi. Diffüzyon ağırlıklı görüntülerde b faktörü 50, 400, 800 sn/mm² olarak seçildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 63.8yıl ( ±8.45, 44-84) idi ve 31 hasta erkek ve 1 hasta kadın cinsiyetindeydi. Hastalardan 21 (%65.6)'i küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı alırken kalan 11 hasta küçük hücreli akciğer kanseri tanısı aldı. KHDAK tanısı alan hastalardan 11 i (%34.4) adenokanser, 9 u (%28.1) skuamöz hücreli kanser ve 1 (%3.1) hastada büyük hücreli kanser histopatoloji tanısı almıştı. Progresyon ve regresyon özelliğine bakılmaksızın kemoterapi öncesi ADCmean değeri 0.957 (±0.310) x 10ˉ³ iken kemoterapi sonrası ADCmean değeri 1,122 (±0.303) x 10ˉ³ olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.006). Progresyon ve regresyon özelliğine bakılmaksızın KHDAK grubunun kemoterapi öncesi ortalama ADC değeri 1.026 (±0.286) x 10ˉ³ iken kemoterapi sonrası ADC değerleri 1.266 (±0.297) x 10ˉ³ olup ADC değeri değişimi anlamlı bulunmuştur (p=0.044). Progresyon ve regresyon özelliğine bakılmaksızın KHAK tanısı alanlarda kemoterapi öncesi ortalama ADC değeri 0.825 (±0.325) x 10ˉ³ iken kemoterapi sonrası ortalama ADC değerleri 1.038(±0.311) x 10ˉ³ olarak saptandı. KT sonrası elde edilen ADC değerleri daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.046). Tedavi öncesi ortalama kitle boyutu 54.4mm (±23.6) iken kemoterapi sonrasında ortalama kitle boyutu 37.7 mm (±19.9) olarak hesaplanmıştır. Tartışma: Çalışmamızda kemoterapi sonrası ADC değerlerindeki değişim regresyon grubunda anlamlı düzeyde artış gösterdi. Bunula beraber progresyon grubunda ADC azalması regresyon grubu kadar yüksek düzeyde olmasada anlamlı olarak bulundu. Progresyon ve regresyon özelliğine bakılmaksızın KHDAK grubu ile KHAK grubunda ADC değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlılığında belirgin farklılık görülmedi. Sırasıyla p değerleri 0.044 ve 0.046 bulundu. KHDAK grubunda ADC değişimi sadece skuamöz hücreli kanser grubunda anlamlı bulundu ve p değeri 0.028 hesaplandı. Adenokanser ve büyük hücreli grupta ADC değişimi anlamlı bulunmadı. TNM evresi arttıkça ADC değerinin azaldığı görüldü ancak gruplar arasında sadece N evresindeki değişim anlamlı bulundu. Bununla birlikte TNM evresinin belirlenmesinde difüzyon ve toraks MRG tetkikleri kullanılabilmektedir. iii Ancak yine de ADC'nin kemoterapi yanıtını değerlendirmedeki gerçek rolünü tespit etmek için çok merkezli daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnoperabl akciğer kanseri, tedavi cevabı, difüzyon ağırlıklı MR görüntüleme.

Akciğer neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntüleme+3
Eser Bulut
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğanda hiperbilirubineminin serebral kan akımına etkisi

İndirekt hiperbilirubinemi yenidoğan sarılığı olarak da adlandırılır ve tedavisiz ağır seyirli olgularda en ciddi komplikasyon, bilirubinin kan beyin bariyerini geçerek nörotoksisiteye ve kernikterusa neden olmasıdır. Bilirubinin hangi seviyede nörotoksisite oluşturduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bilirubin seviyesi ile birlikte serebral kan akımının değişiklik gösterdiğini bildiren çalışmalar mevcuttur. Yeni gelişmeler sayesinde, yenidoğanda intrakranial hemodinaminin değerlendirilmesinde Doppler inceleme rutinde kullanılabilen bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım servisinde indirekt hiperbilirubinemi nedeniyle takipli yenidoğanlar ile indirekt hiperbilirubinemi bulunmayan yenidoğanlarda doppler inceleme ile elde edilmiş serebral kan akım özellikleri karşılaştırılmıştır. Serebral kan akımını değerlendirmede internal karotis arter ve orta serebral arterlerde pik sistolik hız, rezitif indeks, pulsatilite indeksi, çap ve total debi parametrelerine bakılmış ve her iki grup arasında anlamlı farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Sonuç olarak yenidoğanlarda yüksek bilirubin seviyesinin neden olduğu oksidatif stresten korunmak için serebral otoregülasyonun serebral kan akımını azalttığı saptanmıştır.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerHiperbilirubinemi+3
Gülşah Gedikli Turgut
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obsesif kompulsif hastalarda kaudat nükleus ve putamende difüzyon ağırlıklı MRG bulguları

Bu çalışmanın amacı, obsesif kompulsif hastalarda kaudat nükleus ve putamende difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) bulgularını ortaya koymak ve sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırmaktır.Çalışmaya 20 obsesif kompulsif hasta ve 20 sağlıklı gönüllü olgu alındı. Bu olgularda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile b600 ve b1000 gradient değerlerinde difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntüler (EPI) alınıp, her grubun b600 ve b1000 değerlerinde görünür difüzyon katsayısı (Apparent Diffusion Coefficient=ADC) haritaları üzerinden kaudat nükleus ve putamenden ölçüm yapıldı.Kontrol grubunda b600 için ortalama ADC değerleri kaudat nükleusda 851,7 ± 101 x 10-6, putamende 794 ± 32 x10-6 sn/mm²; obsesif kompulsif hastalarda b600 için ortalama ADC değerleri kaudat nükleusda 841 ± 80 x 10-6, putamende 781 ± 34 x10-6 sn/mm² bulunmuştur. b1000 için sırasıyla kontrol grubunda 773 ± 47 x10-6 ; 720 ± 34 x10-6 sn/mm²; obsesif kompulsif hastalarında 747 ± 94 x 10-6 ; 696 ± 62 x 10-6 sn/mm² bulunmuştur.Obsesif kompulsif hastalarda DA-MRG incelemesi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama kaudat nukleus ve putamendeki ADC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Ayrıca hem obsesif kompulsif hastalarda hem de kontrol grubunda b600 ve b1000'de sağ ve sol kaudat nükleus ve putamen ADC değerleri arasında da anlamlı farklılık izlenmedi.

Corpus striatiumDifüzyonDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+1
Serpil Ağlamış
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatosteatozda karaciğer vasküler yapılarında meydana gelen hemodinamik değişimlerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

ÖZETKaraşin M, Hepatosteatoz Hastalarında Karaciğer Vasküler Yapılarında Meydana Gelen Hemodinamik Değişimlerin Doppler Ultrasonografi İle Değerlendirilmesi, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Tezi, Zonguldak, 2012Son yıllarda beslenme alışkanlıklarının değişmesi ve obezite sıklığının artışına eşlik eden birçok patolojik durumdan biri de hepatosteatozdur. Patolojik olarak karaciğerde yağ oranının %5'den fazla olması olarak tanımlanan hepatosteatoz, günlük pratikte çoğunlukla tesadüfen veya karaciğer enzim seviyelerindeki artış nedeni araştırılırken ultrasonografik olarak tanınmaktadır. Ultrasonografi ile hepatosteatoz varlığı ve derecesi değerlendirilebileceği gibi doppler ultrasonografi ile karaciğer vasküler yapıları ve olabilecek hemodinamik değişikliklere de bakılabilir. Biz yaptığımız çalışmada hepatosteatoz hastalarında olabilecek hepatik hemodinamik değişiklikleri doppler ultrasıon ile araştırdık. Bu amaçla Mayıs 2011-Mart 2012 tarihleri arasında Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Servisine başvuran hafif, orta, ağır şeklinde sınıflanan 90 hepatosteatoz hastası ve 30 kişiden oluşan normal kişi çalışmaya alındı. Hastaların boy, kilo, karaciğer boyutu , kan lipidleri ve kanda karaciğer fonksiyon testleri ölçüldür. Hepatosteatoz derecesi artışına paralel olarak beden kitle indeksi, karaciğer boyutu, karaciğer enzim değerleri ve kan lipid düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artma olduğu saptandı. (P<0.05) Sonuçlar literatür bilgileriyle uyumluydu. Doppler ultrasonografi ile poral ven ve hepatik arter incelendi. Portal ven pik hızı, portal ven ve hepatik arter akım hacmi ve hepatik perfüzyon indeksi değerleri ölçüldüğünde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (P>0.05) Hepatik arter rezistivite indeksi ve hepatik arter pulsatilite indeksi değerlerine bakıldığında hafif hepatosteatoz grubunda diğer gurplara oranla anlamlı azalma olduğu saptandı. (P<0.05) Doppler inceleme sonuçları ile literatürde yapılmış çalışmalar arasında uyum olmadığı ve daha çok gözlemci ile daha geniş çalışmalar yapılması gerektiği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler: Hepatik arter, portal ven, doppler ultrason, hepatosteatoz

HemodinamiHepatik arterHepatik venler+3
Mehmet Karaşin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik karaciğer parankim hastalığında renal perfüzyonun renal doppler USG ve difüzyon MRG ile korele değerlendirilmesi

Siroz, Dünya Sağlık Örgütü tarafından karaciğerin normal parankim yapısının artan fibrozis sonucu diffüz nodüler yapısı ile yer değiştirdiği kronik bir süreç olarak tanımlanır. Siroz, tedavisinin zorluğu yanında korunma, tanı ve tedavi giderlerinin oluşturduğu ağır yük nedeni ile önemli bir sağlık sorunudur. Sirozda kardiyak outputta ve frekansta artış ile birlikte ortalama arteriyel basınçta ve total periferal rezistansta düşüş gibi sistemik hemodinamik değişiklikler gelişmektedir. Böbrek gibi bazı diğer solid organlarda tam tersine arteriyolar akıma direnç artmakta ve organ perfüzyonu progressif olarak azalmaktadır. Çalışmamıza Haziran 2013 ile Ocak 2014 tarihleri arasında, 40 siroz olgusu ve 50 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 90 kişi dahil edilmiştir. Siroz hastaları Child-Pugh skorlaması ile karaciğer biyopsisi sonucu elde edilen fibrozis evresi ve HAİ skorlaması yapılarak sınıflandırıldı. Böbrek fonksiyonları değerlendirmek için kreatinin klirensi hesaplandı. RDUS incelemede her iki böbrekte ana renal arter, interlober ve interlobuler arterler incelenerek her bir böbrek arterlerinden en az üç ölçüm yapılıp rezistif indeks ortalama değerleri hesaplandı. Siroz tanısı ile üst abdomen MRG çekilen hastalarda alınan difüzyon ağırlıklı görüntülerde (DAG) yeterli görüntü kalitesini sağlamak, perfüzyon etkisini düşük ve difüzyon etkisini yüksek tutabilmek amacıyla b değerini 600 sn/mm2 olarak seçtik. Görüntüler iş istasyonunda işlendikten sonra ADC değerleri hesaplandı ve karaciğer sağ ve sol lobu ile her iki böbreğin ADC değerleri ölçüldü. Siroz hastalarında ki karaciğer sağ ve sol lob ADC değerleri ile kontrol grubunun ADC değerleri ile karşılaştırıldığında sağ lob ADC değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı derecede düşük saptanırken, sol lob ADC değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı farklılık saptanmadı. Bu durum perfüzyon değişikliklerine bağlı olabileceği gibi, özellikle sol lobun damar atımları ile kalp ve barsak hareketlerinin yarattığı artefaktlardan etkilenmesinin sonucu ortaya çıkabilir. Siroz hastalarını karaciğer fibrozisi ve HİA (histolojik aktivite indeksi) yönünden sınıflandırdığımızda hastalar arasında karaciğer sağ ve sol lob ADC değerleri bakımından anlamlı farklılık saptanmadı. Dolayısıyla nicel difüzyon ağırlıklı MR görüntülemenin kronik hepatit evrelerinin belirlenmesinde yeterli bir yöntem olmadığını sonucuna varılmıştır. Siroz hastalarında renal perfüzyondaki değişimler değerlendirilirken öncelikle siroz hastaları ve kontrol grubu renal doppler US sonuçları bakımından karşılaştırıldığında; siroz hastalarının renal arteryel RI'leri kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Siroz olgularında CHİLD sınıflamasına göre CTP A'dan CTP B ve CTP C'ye doğru gidildikçe renal rezistif indeksi arttığı saptanmıştır. Fakat bu subgruplar arasında rezistif indeksi artışı bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Siroz hastalarındaki sağ ve sol böbrek ADC değerleri kontrol grubunun ADC değerlerine oranla istatistiksel anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Siroz hastalarının sağ ve sol böbrek ortalama ADC değerleri ile kreatinin klirensleri karşılaştırıldığında kreatinin klirensleri düştükçe böbrek ADC değerlerininde istatistiksel anlamlı derecede düştüğü gözlenmiştir. Sonuç olarak; iyonizan radyasyon içermeyen ve hızlı bir görüntüleme yöntemi olan renal difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve bundan elde edilen kantitatif ADC değerleri erken renal perfüzyon değişikliklerini saptamada kullanılan laboratuar parametrelerine ek olarak RDUS'a alternatif olarak kullanılabilecek efektif bir görüntüleme yöntemidir.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Umut Delibaş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri lehine pozitif muayene ve laboratuar bulgulu hastalarda dinamik manyetik rezonans görüntüleme ve biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı tanısı halen dijital rektal muayene, laboratuar bulguları, ultrasonografi ve ultrasonografi eşliğinde biyopsiye dayanan prostat kanserinin hızlı ve noninvaziv bir yöntem olan dinamik kontrastlı manyetik rezonans (MR) görüntüleme ile tanılanmasının etkinliğini ve yanısıra dinamik kontrastlı görüntülemeye diffüzyon ağırlıklı görüntülerin de eklenmesi ile elde edilecek multiparametrik MR görüntülemenin de etkinliğini araştırmaktır. Materyal ve Method: Mart 2014-Ocak 2015 tarihinde Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran ve prostat kanseri lehine pozitif muayene ve laboratuar bulgularına sahip olmaları sebebi ile prostat biyopsisi endikasyonu konulan ve çalışma hakkında bilgilendirilen hastalar (n:40) prostat biyopsilerinden önce manyetik rezonans görüntülemeye (MRG) alınmıştır. MR görüntüleme işlemleri Philips Gyroscan Intera Master 1,5 T MRG cihazı ile 4 kanallı abdominal koil (Philips, Syn Body Coil, Holland) kullanılarak seminal veziküllerin süperiorundan prostatik apekse kadar olan alan için gerçekleştirildi. T2 ağırlıklı aksial, koronal ve sagittal görüntüleme, 3 fazlı (30., 60. ve 90. saniye) aksial T1 ağırlıklı dinamik kontrastlı görüntüleme ile difüzyon ağırlıklı görüntülemeler ve otomatik oluşturulan ADC haritaları alındı. MR incelemeye dahil olan 36 hasta, 12/14-kor prostat biyopsisine tabii tutuldu ve tümünün biyopsi materyalleri histopatolojik incelemeye alındı. Son aşamada retrospektif olarak MR bulguları ile biyopsi sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Prostatizm bulgularına sahip; yaş ortalaması 65,06 (± 6,04), prostat spesifik antijen (PSA) değerleri ortalaması 7,30 ng/ml (2,40-153) olan 36 hastadan T2A görüntülerde kanser için pozitif olarak yorumlanan 13 hastanın biyopsi sonuçları 7 tanesi için pozitif, 6 tanesi için ise negatif gelmiştir. Şüpheli pozitif şeklinde yorumlanan 5 hastanın biyopsisinin de negatif olduğu saptanmıştır. T2A görüntülerde pozitif saptanıp biyopsisi negatif gelen hastaların 4'ü kronik prostatit, 1'i prostatik intraepitelyal neoplazi (PIN) ve 1'i ise benign prostat hiperplazisi (BPH) olarak raporlanmıştır. Dinamik kontrastlı T1 ağırlıklı görüntülerde pozitif olarak yorumlanan 7 hastanın 7'sinde de patoloji raporu kanser olarak gelmiştir. Şüpheli pozitif olarak yorumlanan 2 hastanın patoloji raporu ise kanser açısından negatif çıkmıştır ve 1 tanesi kronik prostatit, diğeri ise atipik küçük bez proliferasyonu (ASAP) olarak raporlanmıştır. Diffüzyon ağırlıklı görüntülerde (DAG) ve zahiri diffüzyon katsayısı (apparent diffusion coefficient; ADC) haritalamasında pozitif olarak yorumlanan hastaların 15 tanesinden 6'sı biyopsi sonucuna göre kanser olarak tespit edilmiştir. Şüpheli pozitif olarak yorumlanan 3 hastanın biyopsi sonuçları negatif gelmiştir. MRG ile negatif olarak yorumlanan 18 hasta içerisinden 1 tanesinin biyopsinin sonucu ise pozitif gelmiştir. T2 ağırlıklı MR görüntüleme, dinamik kontrastlı T1 ağırlıklı MR görüntüleme ve diffüzyon ağırlıklı görüntüleme ile ADC haritalama kombine şekilde değerlendirildiğinde her üç parametrinin de pozitif olarak belirlendiği 6 olgunun 6'sının da biyopsi sonucu pozitif ve her üç parametrenin de negatif olarak nitelendirdiği 12 olgunun 12'sinin biyopsi sonucu da negatif olarak sonuçlanmıştır. Tartışma: Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tekniklerindeki ilerlemeler prostat kanserini saptamada tanısal doğruluğu geliştirme için ciddi bir potansiyel olarak görülmektedir. Dinamik kontrastlı MRG'nin kalitatif veya görsel analizi ve prostat görüntülemesindeki kullanımı tümör damarlarının sızdıran ve daha kolayca kontrastlanan bir yapıya sahip olduğu kanısı üzerine temellenmiştir. Böylece, malign tümörler için dinamik kontrastlı MRG paterninde; erken, hızlı ve yüksek kontrastlanmayı takiben; zaman ilerledikçe normal dokunun sinyal intensitesinin yavaş ve sürekli artışının aksine, malign alanda kontrastlanmada hızlı bir düşüş beklenmektedir. Erken (arteriel) kontrastlanmanın ve morfolojik kriterlerin kullanımının; T2 ağırlıklı MRG'den daha yüksek doğruluğa ve yorumlayıcılar arasında daha az değişken yoruma sahip olduğu bildirilmiştir. Artan sayıda MR çalışması; özellikle yüksek manyetik alan gücündeki MR makinelerinden alınan (3T) dinamik kontrastlı MR görüntülemenin DAG ile veya MR spektroskopi ile kombine çalışılmasının prostat kanseri saptanması ve karakterizasyonunda ilerleme yaratacağını göstermektedir. Multiparametrik MR incelemede, dinamik kontrastlı MRG'nin yüksek sensitivitesi biyopsi yapılacak lezyonları seçmede de kullanılabilinir. Dinamik kontrastlı MRG hem bağımsız olarak hem de diğer sekanslarla kombine olarak yorumlanabilir. Sonuç: Dinamik kontrastlı MRG prostat kanserini saptamada yüksek sensitiviteye sahip olup, diffüzyon ağırlıklı görüntüleme gibi bir fonksiyonel parametre ile de kombine değerlendirildiğinde sensitivite ve spesifitesi, pozitif ile negatif prediktif değeri ve doğruluğu sağlamlaşacaktır.

BiyopsiManyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlar+3
Derya Karapınar
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akromegali tanılı hastalarda yumuşak doku değişikliklerinin sonoelastografi ile değerlendirilmesi

Çalışmamızda B-mod USG ve Shear wave elastografi ile akromegali hastalarındaki yumuşak doku değişikliklerini saptamayı amaçladık. Çalışmamız Şubat 2016 ve Mayıs 2016 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde gerçekleşmiştir. Çalışmaya 30-70 yaş aralığında, 38 akromegali(24 kadın,14 erkek; ortalama yaş: 50,63±9,7) , 34 DM(22 kadın,12 erkek; ortalama yaş:53,24±9,9) ve 26 sağlıklı gönüllüden(12 kadın,14 erkek; ortalama yaş: 49,27±9 )oluşan toplam 98 kişi dahil edilmiştir. Tüm olguların mevcut radyolojik parametreleri ile birlikte demografik bilgileri de alınmıştır(BMI, operasyon öyküsü, sigara kullanımı gibi). Aydınlatılmış onam formu alınan tüm bireylerde, Simens ACS3000 Virtual Touch Tissue İmaging Quantification(VTIQ) USG cihazı(Simens Medical Solutions, Mountain Wiev, CA,USA) ile 9 MHz lineer transduser kullanılarak bilateral olarak median sinir, aşil tendonu ve gastroknemius kasları incelenmiştir. Tüm olgularda; bilateral olarak median sinir, aşil tendonu ve gastroknemius kasında US ile anteroposterior(AP) çapları ölçülmüştür. Ayrıca değerlendirilen dokuların elastisitesini incelemek için VTIQ metodu kullanılarak nicel sonuçlar kaydedilmiştir. Mevcut değerler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır Çalışmamızın sonucuna göre akromegali hasta grubunda median sinir ve aşil tendon AP çapında, DM hasta grubu ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gösteren artış mevcuttur. Gastroknemius kası AP çapında akromegali hasta grubunda diğer gruplar ile kıyaslandığında artış izlenmekle birlikte, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Akromegali hasta grubunda, median sinir ve gastroknemius kası SWV değerlerinde DM hasta grubu ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gösteren artış mevcuttur(p<0.05). Aşil tendonu SWV değerlerinde akromegali hasta grubunda sağlıklı gönüllü grubu ile ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark gösteren artış izlenmiştir. DM hasta gurubu ile karşılaştırıldığında ise SWV değerleri yüksek bulunmuş ancak istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Sonoelastografi erken dönemde tendon, sinir ve kas gibi yumuşak doku patolojilerinin değerlendirilmesine olanak sağlayan radyasyon içermeyen, kolay kullanabilen, uygun, güvenilir ve ucuz bir görüntüleme yöntemidir. Kas iskelet patolojilerinini sık görüldüğü akromegali hasta grubunda erken dönemde elastografi ile kantitatif ayrıntılı değerlendirme kalıcı fonksiyon kısıtlılıklarının ve sakatlıkların önüne geçilmesini sağlayabilir. Anahtar sözcükler: Akromegali, DM, Shear Wave elastografi, aşil tendonu, median sinir

AkromegaliAşil tendonuDiabetes mellitus+5
Emrah Solmaz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şizofreni hastalarında frontal lob ve parahipokampal girusda difüzyon ağırlıklı MRG bulguları

Çalışmamızın amacı, şizofreni olan olgularda frontal lob ve parahipokampal girusta difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularını ortaya koymak ve sonuçları kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 30 hasta ile 30 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Bu olgularda DA-MRG ile b100, b600, b1000 gradient değerlerinde difüzyon ağırlıklı eko-planar görüntüler (EPI) alınıp, her olguda her b değeri için şizofreni fizyopatolojisinde önemli olan frontal lob ve parahipokampal girusta görünür difüzyon katsayı (Apparent Diffusion Coefficient=ADC) haritaları üzerinden ölçüm yapılmıştır. Çalışmamızda; kontrol grubu ve şizofrenili hastaların frontal lob ve parahipokampal girus b100, b600 ve b1000 ADC değerlerinin karşılaştırmasında; hem sağ hem sol hemisferde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, DA-MRG incelemesi ile elde edilen frontal lob ve parahipokampal girus ADC değerlerinin şizofreni teşhisinde rol oynamadığını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, frontal lob, parahipokampal girus, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG), ADC

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeFrontal korteksHipokampus+1
Esra Ercin Uçak
Fırat University
2013
00