
222
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Total diz artroplastisinde komponent yerleşim hataları
TOTAL DİZ ARTROPLASTİSİNDE KOMPONENT YERLEŞİM HATALARI Amaç: Total diz artroplastisi uygulamasından sonra görülen aseptik gevşemenin en sık nedeni cerrahi girişim sırasında yapılan komponent dizilim bozukluğudur. Biz bu çalışmayı, komponent dizilim bozukluğunu değerlendirmek için yaptık. Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı' nda, 2002-2013 yılları arasında total diz artroplastisi uygulanan 172 hastanın 205 dizi incelendi. Ameliyat öncesi ve sonrası direk grafilerde tibiofemoral anatomik eksen, alfa (α), beta (β), gama (γ), delta (δ) açıları ölçüldü. Ayrıca anterior, posterior, medial ve lateral tibial komponent deplasmanı ölçüldü. Ön-arka ve yan grafide tibial komponent örtme oranı, tibial posterior eğim(slop), eklem hattı değişikliği, Insall-Salvati indeksi, Blackburne-Pell oranı hesaplandı. Femoral notching oluşan ve lateral retinaküler gevşetme yapılan hasta sayısı değerlendirildi. Bulgular: 172 hastanın 148' i kadın, 24' ü erkek olup, yaş ortalaması 66,68 yıldı. Tibiofemoral eksen preoperatif 7.09° varus iken postoperatif 3.07° valgustu. Post operatif tibiofemoral eksen ve alfa açısı valgus dizlerde daha yüksek, varus artıkça daha düşük bulundu. On derece üzeri varus dizlerde Insall-Salvati ve Blackburne-Peel indekslerinde yükselme görüldü. Altı hastada ters posterior eğim tespit ettik. Tibia platosunda medial ve lateralden platoyu tam örten 60 diz, medial platodan taşan protez sayısı12, lateral platodan taşan protez sayısı 68 olarak bulduk. Otuz üç dizde femoral notching tespit ettik. Sonuç: Total diz artroplastisi her ne kadar çok sayıda klavuzlar eşliğinde yapılsada, operasyon sırasında postoperatif protez sağ kalımı ve hasta memnuniyetini etkileyebilecek bir çok major ve minör komponent yerleşim hatası yapılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Total diz protezi, Komponent, Alfa açısı, Beta açısı
55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda d vitamini düzeyi ile kırık tipi ilişkisi
AMAÇ: Çalışmamızda 55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda vitamin D düzeyi ile kırık tipi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Vitamin D yetersizliği ile artan osteoporotik kırık riski arasındaki ilişkiyi vurgulayan birçok literatür bulunmaktadır. Ancak vitamin D yetersizliği ile kırık tipi ilişkilendirilmemiştir. Bu ilişki saptandığı takdirde, ileri tipteki kırıkların önlenmesinde vitamin D tedavisinin yararı vurgulanabilecekti. Böylece ileri tipteki kırıkların yol açacağı mortalite, morbidite ve cerrahi güçlüklerin önlenmesine önemli kazanımlar sağlanabilirdi. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 01.03.2012 ile 01.03.2014 tarihleri arasında başvuran 55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı kadın ve erkek hastalar üzerinde yapıldı. Çalışmamızda temel amaç osteoporotik kırıklı 55 yaş ve üzeri olguların D Vitamini düzeyleri ile kırık tipi ilişkisini araştırmaktı. Bu amaçla 01.03.2012 ile 01.03.2014 tarihleri arasında kliniğimize osteoporotik uzun kemik kırığı nedeniyle başvuran ve D vitamini düzeylerine bakılan 52 hasta değerlendirildi. Araştırmamıza dahil edilme kriterleri 55 yaşın üzerinde olmak, düşük enerjili travmaya maruz kalmak ve osteoporotik uzun kemik kırığı olmaktı. Hastaların kırık tipleri direk grafilerden yararlanılarak AO Müller sınıflama sistemine göre tiplendirildi. D vitamin düzeyleri üç gruba ayrıldı. 20ng/ml altında ise eksik, 20-30ng/ml arasında ise yetersiz ve 30ng/ml üzerinde ise normal kabul edildi. D vitamini ölçümleri gruplanarak kırık tiplerine göre değerlendirilmesinde ki-kare testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 olarak belirlendi. BULGULAR: Adnan Menderes Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na osteoporotik uzun kemik kırığı nedeniyle başvuran 52 hastanın 10'u erkek (%20), 42'si kadındı (%80). Her hastada tek bir kemik kırığı mevcut olup yaş ortalaması 73,7 yıl (55 - 87 yaş) idi. 5 hastanın vitamin d düzeyi >30 ng/ml (%9,6), 8 hastanın vitamin d düzeyi 20-30 ng/ml (%15,4) ve 39 hastanın vitamin d düzeyi ise <20 ng/ml'di (%75). Osteopotik kırıklı 52 hastanın 32'si tip A (%61,5) ve 20'si tip B (%38,5) idi. Tip C kırık yoktu. Olgularımızda kırık tipleri ile D vitamini düzeyleri arasında p değeri 0,142 olarak bulundu. Bu da istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Bunun en önemli nedeni hasta sayımızın az olması olabilir. Olgularımızda hiç C tipi kırığın olmaması da kırıkların düşük enerjili travmayla meydana gelmiş olmasına bağlandı. SONUÇ: Olgularımızda kırık tipleri ile D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkide p değeri 0,05'den büyüktü. Bu da bize osteoporotik kırıklı hastaların d vitamini düzeyi ile kırık tipleri arasında istatistiksel bir anlamın olmadığını gösterdi. Olgu sayısının kısıtlı olması çalışmamızın zayıf tarafı olarak düşünüldü.
Kalkaneus kırıklarında açık redüksiyon ve internal tespit sonuçlarımız
KALKANEUS KIRIKLARINDA AÇIK REDÜKSİYON VE İNTERNAL TESPİT SONUÇLARIMIZ Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 2006–2013 yılları arasında kliniğimize başvuran 79 hastadan kalkaneus kırığı tanısı ile operasyon endikasyonu konularak servise yatırılan, açık redüksiyon ve internal tespit uygulanan 79 hastadan ulaşılabilen ve çağrımıza uyarak son kontrollerine gelen 36 hastanın 42 kalkaneus kırığı çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 43.1 (17-70) ve ortalama takip süresi 28.7 (7-64) ay idi. 28 erkek (% 77.8) ve 8 kadın (% 22.2) hasta vardı. Altı hastada (% 16.7) bilateral kalkaneus kırığı vardı. İki hastada açık kırık mevcuttu (%5.6). On hastada sağ taraf (%27.8), yirmi hastada sol taraf ( %25.6). Altı hastada her iki tarafta ( %16.7) kırık saptandı. Hastaların 16'sı işçi, 2'si çiftçi, 6 tanesi emekli, 5 tanesi ev hanımı, 2 tanesi şöför, 2 tanesi öğrenci idi. Travma şekli olarak 35 hastada yüksekten düşme, 1 hastada motorlu taşıt kazası öyküsü vardı. 5 hastada eşlik eden kırıklar mevcuttu. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası radyografileri incelendi ve bunlara göre radyolojik kaynama zamanı saptandı, Böhler ve Gisanne açıları ölçüldü. Kırıklar Sanders sınıflandırma sistemine göre sınıflandırıldı. Altı ayakta Tip 2, 9 ayakta Tip 3, 27 ayakta ise Tip 4 kırık vardı. Ameliyat öncesi ortalama Böhler açısı 4.8°, Gissane açısı 128° idi. Tüm hastalara genişletilmiş lateral girişim uygulandı. Travma ile cerrahi arası geçen süre ortalama 10 (4-30) gündü. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS ayak değerlendirme skalası ve Maryland skorlama sistemi kullanıldı. Hastalarda ameliyat sonrası ortalama Böhler açısı 29°, Gissane açısı 133° idi. Yirmi altı ayakta allogreft kullanıldı (%61,9). AOFAS skorlamasına göre açık cerrahi uygulanan 42 kalkaneus kırığının 8'inde (% 19) mükemmel, 18'inde (% 42.8) iyi, 10'unda (% 23.8) orta, 6'sında (% 14,2) kötü sonuç elde edildi. Kötü sonuç elde edilen hastaların ortalama puanı 65 idi ve tümünde Sanders Tip 4 kırığı vardı. Maryland skorlamasına göre ise 42 ayağın 11 tanesi mükemmel (%26.1), 22 tanesi iyi (% 52.3), 8 tanesi vasat ( %19), 1 tanesi kötü (%2.3) idi. Cerrahi sonrası 13 hastanın 16 ayağında komplikasyon gelişti (%38). Dört (% 9,6) hastada yara yeri açılması ve yüzeyel enfeksiyonu, 6 ayakta Sudeck atrofisi (% 14.2), 1 hastada osteomyelit, 5 hastada (11.9) derin enfeksiyon saptandı. Eklem içi deplase kalkaneus kırıklarında, açık redüksiyon ve internal tespit günümüzde öncelikli tedavi şeklidir. Bu yaklaşımla, iyi sonuçlar alınmakla birlikte, ameliyat sonrası gelişecek komplikasyonlar, tedavinin başarısını engelleyen en önemli etkenlerdir. Bu amaçla cerrahi öncesi ve sonrasında gerekli önlemler alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Açık redüksiyon ve internal tespit, cerrahi, eklem içi kırığı, kalkaneus kırığı, komplikasyon
Ayak bileği eklem artrozunda retrograd intramedüller çivi ile artrodez yöntemi değerlendirilmesi
Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2011-2015 yılları arasında ayak bileği ekleminde artroz tanısıyla operasyon endikasyonu konularak, retrograd intramedüller çiviyle tibiotalokalkaneal artrodez uygulanan 20 hastadan ulaşılabilen ve son kontrollerine gelen 17 hasta çalışmaya alınarak geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların %64,7'si (n=11) erkek %35,3'i (n=6) kadındı. Ortalama yaş 57,4 (31-72) idi. 9 hastada sağ ayak bileği (%52,94), 8 hastada sol ayak bileği (%47,06) opere edildi. Ortalama takip süresi 20 ( 6-47) ay idi. Hastaların etiyolojisinde travma sonrası artroz %52,95 (n=9), charcot artropatisi %11,76 (n=2), poliomiyelit zemininde artroz %5,88 (n=1), pes ekino varus sekeli %11,76 (n=2), talus avasküler nekroz %17,64 (n=3) mevcuttu. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS ayak arkası değerlendirme skalası ve Görsel Ağrı skalası kullanıldı. Bütün hastalarda ayak bileği lateral insizyonu ile tek tip açılı retrograd intramedüller çivi kullanıldı. 16(%94,12) hastada ortalama 13,75 ( 10-20) haftada tibiotalar eklemde solid füzyon elde edildi. AOFAS skorunun ameliyatlar öncesinde 14,6 (5-33) olan ortalama değeri, son kontrollerde ortalama 81,5 (72-88)'e yükseldi. 14 (%82,35) hastada iyi, 2 (%11,76) hastada orta, 1 (5,88) hastada kötü sonuç alındı. Ameliyat öncesi dönemde ağrı skoru ortalama 9,05 (8-10)'den son kontrolde 2 (1–5)'ye düştüğü görüldü. Postoperatif radyografik değerlendirmede ayak bileğinde koronal eksende ortalama 4,88° (2°-10°) valgus elde edildi. Cerrahi sonrası 5 (% 29,4) hastada komplikasyon gelişti. 2 (% 11,76) hastada yüzeyel yara yeri nekrozu ya da açılması, 1 (% 5,88) hastada yüzeyel enfeksiyon, 1 (% 5,88) hastada derin enfeksiyon, 1 (% 5,88) hastada ise derin enfeksiyon ve kaynamama gözlendi. Sonuçta ayak bileği ekleminde semptomatik artrozu olan hastalarda uygulanan retrograd intramedüller çivi ile artrodez yönteminin, ağrının giderilmesinde, ayak bileğinde stabilitenin sağlanmasında ve deformitenin düzeltilmesinde oldukça etkin bir tedavi yöntemi olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Ayak Bileği Artrodez, Artrodez Yöntemi, Endikasyon, İntramedüller.
Peroperatif traneksamik asit kullanımının total kalça artroplastisi sonrasında kan kaybı ve kan transfüzyon gereksinimi üzerine etkisi
Amaç: Total Kalça protezi operasyonu sonrası pek çok hastada kan transfüzyonu gerektirebilen hipovolemi ve anemi ortaya çıkmaktadır.Her kan transfüzyonu enfeksiyon, immün reaksiyonlar, morbidite artışı gibi komplikasyonların ortaya çıkma riskini artırmaktadır. Çalışmamızın amacı total kalça artroplastisi uygulanan hastalarda peroperatif intravenöz ve operasyon sahasına uygulanan traneksamik asit'in (TEA) kanama düzeyleri ve postoperatif kan transfüzyonu gereksinimi üzerine etkilerini ortaya koymaktır. Temel hipotezimiz traneksamik asit kullanımının total kalça artroplastisi sonrası kan kaybını ve transfüzyon gerekliliğini azaltacak olmasıdır. Gereç ve Yöntem: Nisan 2014 - Eylül 2015 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde aynı cerrah tarafından tek taraflı primer total kalça protezi (TKA) uygulaması yapılan ardışık 60 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Plasebo kontrollü olarak planladığımız çalışmamızda, hastaların preoperatif hemoglobin ve hematokrit değerleri ile kanama profili incelenerek, SVO, MI, Hematolojik rahatsızlığı olanlar, Kanama profilinde anormallik bulunanlar ile TEA'e allerji öyküsü olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar üç gruba ayrılarak TEA'in sistemik uygulandığı, lokal olarak verildiği ve hiç verilmediği kontrol grubu olmak üzere 20'şerli 3 eşit gruba ayrıldı. Grup A'ya operasyona başlanmadan 20 dk önce iv 15 mg/kg tek doz TEA, 100ml SF içinde IV olarak verildi. Grup B'ye ameliyatın son aşamasında eklem kapsülü kapatılmadan önce 2,5 gr TEA 50ml SF içinde eklem içine uygulandı, 5 dakika beklendikten sonra kapamaya geçildi.Grup B deki hastaların hemovak drenleri 2 saat sonra açıldı ve dren miktarları not edildi. Grup C'de ise TEA uygulaması yapılmadı. Hiçbir hastada transfüzyon ihtiyacını azaltmaya yönelik başka bir yöntem veya farmakolojik ajan kullanılmadı. Çalışmada gruplar arası karşılaştırma için değerlendirme kriterleri olarak, toplam drenden gelen kanama miktarı ile yapılan allojenik kan transfüzyonu (AKT) miktarı kullanıldı. Bulgular: Cinsiyet, yaş, ASA ve VKI açısından, her üç grupta benzer homojen bir dağılım mevcuttu. Ameliyat öncesi ortalama Hb düzeyleri grup A'da 12.77, grup B'de 12.63 ve grup C'te 12.79 gr/dl olup istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Postoperatif drenden gelen ortalama kanama miktarları grup A'da 498.75, grup B'de 525.0 ve grup C'te 636.25 ml idi. Kontrol grubunda, diğer gruplara göre kanama miktarında artış vardı(p<0.01). Sistemik ve lokal TEA grupları arasında ise anlamlı fark yoktu (p=0.683). Postoperatif olarak her iki TEA grubunda 1'er hastaya AKT yapılmışken, her iki kontrol grubunda 20 hastanın 6'sına (%30) yapıldı. Kontrol grubunda (Grup C) bir hastada akciğer embolisi tesbit edildi, gerekli tedavisi yapılarak sağlığına kavuştu. Sonuç: TKA ameliyatlarında lokal veya sistemik kullanılan TEA'nın kanama miktarlarını kontrol grubuna göre anlamlı miktarlarda azalttığını tesbit ettik. İstatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da kanama miktarını göreceli olarak daha fazla azaltması nedeniyle sistemik TEA uygulaması daha fazla tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: total kalça protezi, traneksamik asit, sistemik, lokal, allojenik kan transfüzyonu, hemoglobin, kanama miktarı, antifibrinolitik.
Patella çıkığı sonrasında femur distali ve patellanın gelişimi: Deneysel çalışma
Kalça eklemi gelişiminde bilindiği üzere gerek asetabulumun, gerekse proksimal femurun düzgün gelişmesi için femur başının asetabulum içinde yerleşik olması gereklidir. Çalışmamızda benzer şekilde patellanın troklear olukta bulunmasının, bu oluğun ve patellanın anatomik gelişimindeki önemini tespit etmek amaçlanmıştır. Bu çalışmada 32 adet, 4 haftalık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Onaltı hayvandan oluşam birinci grupta sol diz ekleminde patella disloke edildi ve ameliyat sonrası 4. haftada ikinci bir cerrahi girişimle disloke edilmiş olan patella tekrar eski lokalizasyonuna getirildi. Grup 2'de yer alan 16 tavşanda sol diz ekleminde patella disloke edildi ve takip sonuna kadar herhangi başka cerrahi bir işlem uygulanmadı. Her hangi bir işlem yapılmayan sağ diz eklemleri kontrol grubunu oluşturdu. Tavşanlar 6 ay lık olduklarında sakrifiye edilerek her iki diz eklemine bilgisayarlı tomografi (BT) yapıldı. Çekilen BT'lerde femoral oluğun açısı, derinliği ve genişliği değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmelerde Kolmogorov-Smirnov, Anova ve Kruskal-Wallis testleri kullanıldı. Troklear oluk açısı oluğun orta kısmında ortalama olarak grup 1'de 127.7, grup 2'de 133.85 derece ve sağlam dizlerde 127.0 derece olarak bulundu. Troklear oluk derinliği ise grup 1'de 1.41, grup 2'de 1.15 ve opere olmayan dizlerde 1.26 mm olarak değerlendirildi. Troklear oluk genişliği oluğun proksimal kısmında ortalama olarak grup 1'de 6,02, grup 2'de 5,42 ve sağlam dizlerde 5,85 olarak bulundu. Her üç parametrede de grup 2, grup 1 ve kontrol grubundan farklı bulundu (p<0.05). Bu çalışmanın en önemli bulgusu patellar dislokasyon meydana getirilen büyüme dönemindeki tavşanlarda femoral troklear oluğun yeterince gelişmemesidir. Kemik gelişimi kompleks bir süreç olup mekanik stres kemik büyümesinde ve şekillenmesinde önemli etkenlerden bir tanesidir. Femoral troklear olukta patellanın uyarımı normal troklear oluk oluşumu için gereklidir. Asetabular displaziye benzer şekilde patellanın uyarıcı etkisinin kalkması troklear oluk gelişimini olumsuz etkilemektedir. Patellanın uyarıcı etkisinin kalkması ile troklear oluğun yeterince gelişmemesi kalça eklemine benzer şekilde "gelişimsel patello-femoral displazi" olarak adlandırılabilir. Yetişkin yaş grubunda çok sık gördüğümüz patello-femoral ağrı sendromlu olgularda patello-femoral eklem ile ilgili anatomik uyumsuzluklar önemli rol oynamaktadır. Patello-femoral uyumsuzluğun erken yaşta tanınması ve kemik gelişim sürecinde patellanın doğru yerinde olması ile patello-femoral eklemin normal anatomik sınırlar içerisinde gelişmesi ileri yaş gruplarında gelişebilecek patello-femoral sorunları önleyebilecektir. Bu çalışma gelişimsel kalça displazisinde olduğu gibi gelişimsel patello-femoral displazinin de erken tanınması ve erken önlem alınması gereğini ortaya koyması açısından önemlidir.
Menisküs yırtıklarında mukoid dejenerasyon evresi ile eklem sıvısındaki biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında ilişki var mıdır?
GİRİŞ VE AMAÇ:Çalışmamızın amacı, histopatolojik olarak mukoid dejenerasyonu kanıtlanmış menisküs yırtıklarındaki biyokimyasal ortamı analiz ederek mukoid dejenerasyon ile diz eklemi sıvısındaki biyokimyasal ortamın ilişkisini araştırmaktır. Hipotezimiz şudur: mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklarında sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç konsantrasyonları daha yüksektir.HASTALAR VE YÖNTEMLER:İzole menisküs yırtığı düşülen olgularda artroskopi öncesi, diz eklemi sinovyal sıvı ponksiyonu yapıldı. Gerekli görülen olgularda, artroskopik menisküs eksizyonu yapıldı ve menisküs örnekleri patoloji laboratuvarına gönderildi. Copenhaver evrelemesne göre evre 1 ve evre 2 mukoid dejenerasyonlu olgular A grubunu (n= 13), Evre 3 mukoid dejenerasyonlu olgular B grubunu (n=19) oluşturdu. Kontrol grubunu ( C grubu, n= 9), başka bir nedenle artroskopi uygulanan olguların, travma hikayesi ve yakınması olmayan dizlerinden alınan sinovyal sıvı örnekleri oluşturdu. Elde olunan sinovyal sıvı örnekleri biyokimya laboratuvarında değerlendirildi. Sinovyal sıvıda MMP- 3 (Matrix metalloproteinase- 3), COMP (Cartilage oligomeric matrix protein), TIMP- 1(Tissue inhibitor matrix metalloproteinase) ve proteoglikan fragmanları düzeylerine bakıldı. Bulgular, non- parametrik test Mann-Whitney U Testi kullanılarak değerlendirildi.BULGULAR:Çalışmamızda Evre 3 mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklı olgularda (Grup B), Evre 1- 2 mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklı olgulara (Grup A) göre sinovyal sıvı proteoglikan fragmanları düzeylerinde anlamlı yükseklik saptandı (p=0.044). A ve B grubu arasında MMP- 3, TIMP- 1 ve COMP düzeyleri arasında anlamlı farklılık izlenmedi. B grubu ile C grubu (kontrol grubu) karşılaştırıldığında, sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak proteoglikan fragman düzeyleri için p değeri anlamlılığın sınırında idi (p=0.055). A grubu ile C grubu (kontrol grubu) karşılaştırıldığında, sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Travma öyküsü olmayan menisküs yırtıklı olgulara göre, travma öyküsü olan menisküs yırtıklı olguların sinovyal sıvısında MMP- 3 düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.025). A ve B grubunda MMP- 3 ve TIMP- 1 düzeyleri arasında çok güçlü pozitif korelasyon olduğu görüldü.SONUÇ:Çalışmamızda ileri evre mukoid dejenerasyon evresi ile sinovyal sıvı proteoglikan fragman konsantrasyonunun ilişkili olduğunu bulduk. Artmış proteoglikan fragmanları mukoid dejenerasyonun nedeni veya sonucu olabilir. Menisküs mukoid dejenerasyonunun, dizin genelinde bir dejeneratif süreç ile ilişkili olduğu öne sürülebilir.Anahtar Kelimeler: Biyokimyasal belirteçler, sinovyal sıvı, menisküs mukoid dejenerasyonu, menisküs yırtığı
Birinci metatars şaft osteotomilerinin ve yeni tanımlanan modifikasyonunun temas yüzey alanlarının değerlendirilmesi ve vida fiksasyon stabilitelerinin karşılaştırılması(biyomekanik çalışma)
Halluks valgus ayak 1. parmağın laterale ve 1. metatarsın mediale deviasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Ayağın en sık görülen rahatsızlığıdır. Cerrahisinde yumuşak doku dengesinin sağlanması her zaman yeterli olmamakta metatarsal osteotomilerde gerekli olmaktadır.Metatarsal şaft osteotomileri uzun yıllardır bilinmesine rağmen ancak son yıllarda daha sık kullanılarak popüler hale gelen cerrahi tedavidir. Yapılan çalışmalarda bu osteotomilerin redüksiyon ve stabilitede daha üstün oldukları vurgulanmasına karşı, bunların zayıf oldukları noktalar da bulunmaktadır.Bilinen şaft osteotomilerinin mevcut olan sorunları irdelenerek, bu sorunları giderebilecek temas yüzeyinin fazla olduğu, daha fazla düzeltme sağlayabilen ve stabil fiksasyon yapılabilen yeni bir osteotomi tasarlandı. Mevcut yayınlar değerlendirildiğinde yeni tasarlanan osteotomi Mau osteotomisinin bir modifikasyonu olarak değerlendirildi.Çalışmamızda Sawbones metatars kemik modelleri kullanarak dört adet metatarsal şaft osteotomisi ile yeni tanımlamış olduğumuz Mau modifikasyonunun yüzey temas özellikleri, tespit materyal teknik özellikleri ve bending stabilitelerini karşılaştırdık. Birinci gruba Ludloff osteotomisi, ikinci gruba Mau osteotomisi, üçüncü gruba Scarf osteotomisi, dördüncü gruba ofset V osteotomisi ve beşinci gruba ise Mau osteotomisinin yeni tanımlanan modifikasyonu uygulandı. Tüm osteotomiler tekniğine uygun yapıldıktan sonra yüzey ölçümleri için dijital görüntüleri alındı. Tüm osteotomilere 10º'lik düzeltme yapıldı ve sonrasında örnekler iki adet Acutrak başsız kompresyon vidası ile tespit edildi. Tespit öncesi dijital görüntüleri ile yüzey temas alanları hesaplandı. Tespit sonrasında üç nokta bending testi uygulandı ve elde edilen değerler Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi.Sonuçlar karşılaştırıldığında Mau osteotomisinin en yüksek stiffness değerine sahip olduğu görüldü. Ofset V ve yeni Mau modifikasyonu gruplarının stiffness değeri Scarf grubundan anlamlı derecede yüksekti. Ludloff grubunun stiffness değeri tüm gruplardan anlamlı derecede düşük bulundu.Osteotomilerin temas alanları değerlendirildiğinde Scarf osteotomisinin fiksasyon öncesinde en yüksek temas alanına sahip olduğu görüldü. Yeni Mau modifikasyonunun fiksasyon öncesi temas alanı Mau ve Ludloff osteotomisinden yüksek bulundu. Düzeltme sonrası temas yüzey alanları hesaplanamadı.Çalışmamızda düz ostetomiler daha kolay tekniğe sahipti ve çentikli osteotomileri tespitte daha dikkatli olunması gerekiyor. Mau osteotomisi distale yakın intrensek stabilitesi olmasıyla bending testinde daha stabil olmasına karşılık temas yüzey alanı daha düşük bulundu.Çalışmanın biyomekanik bir çalışma olması nedeniyle kaynama gibi biyolojik faktörler değerlendirilemedi. Bu çalışmanın klinik bir çalışma ile korele edilmesinin uygun olacağı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Halluks valgus, metatarsal şaft osteotomisi, stiffness, biyomekanik
Dizin eklem içi patolojilerinin tanısında fizik muayene ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması
Dizin eklem içi patolojileri, diz hastalıkları içinde en sık polikliniğe başvuru ve ameliyat nedenidir. Bu nedenle bu patolojilerin doğru değerlendirilmesi ve doğru tanı konulması çok önemlidir. Mevcut tanı araçları, hikaye, fizik muayene (FM), direkt grafi, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve artroskopidir. Bu çalışmanın amacı, eklem içi diz patolojilerinin tanısında, fizik muayene ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin geçerliliğinin, artroskopi altın standart alınarak karşılaştırılmasıdır.1998 ? 2008 yılları arasında, kliniğimizde artroskopi uygulanan ve yaş ortalaması 43.9 olan 918 hasta ( 968 diz ) değerlendirmeye alındı. Hastaların % 52'si erkek, % 48'i kadındı. Tüm hastaların ayrıntılı hikayesi alınarak FM uygulandı ve ameliyat kararı verilen hastaların bilgileri artroskopi formuna kaydedildi. Eğer varsa hastaların MRG tetkikleri, raporlarıyla birlikte değerlendirildi ve artroskopide saptanan bulgular aynı forma eklendi. Artroskopi bulguları, altın standart olarak kabul edilerek FM ve MRG'nin eklem içi patolojilerde duyarlılık, seçicilik ve istatistiksel geçerlilik analizi yapıldı.İç menisküs lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 84.5, seçiciliği % 60.8 saptanırken MRG için bu değerler sırasıyla % 92.0, % 55.1, dış menisküs lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 50.5, seçiciliği % 96.1 iken MRG değerleri sırasıyla %58.5 ve %95.6, FM'nin ön çapraz bağ lezyonları için duyarlılığı % 84.9, seçiciliği % 98.4, MRG'nin sırasıyla % 92.9, % 98.1, kıkırdak lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 64.7, seçiciliği % 90.6, MRG değerleri sırasıyla % 36.3 ve % 96.5 olarak belirlendi. FM ve MRG'nin duyarlılık ve seçicilik değerlerinin tüm gruplarda birbirinden farklı olmadığı görüldü.Sonuçta, eklem içi diz patolojilerinde FM'nin MRG kadar doğru tanı koyabildiği saptandı.
Kienböck hastalığı tedavisinde kullanılan radial kısaltma osteotomisinin radioulnokarpal ekleme binen yükler üzerindeki etkilerinin araştırılması (Biyomekanik çalışma)
Radial kısaltma osteotomisi, Kienböck hastalığı ve negatif ulnar varyans varlığında, radiolunat ekleme binen yükü azalttığı için uygulanan bir yöntem olarak bilinmektedir. Radial kısaltma osteotomisinin, nötral veya pozitif ulnar varyanslı ve ileri evre Kienböck hastalıklı hastalarda da iyi klinik sonuçlar vermesi nedeniyle, radiolunat ekleme binen yük dağılımlarını azaltmak dışında, farklı bir mekanizma ile etkili olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, radial kısaltma osteotomisinin, radiolunat eklem yük dağılımı üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla bu çalışmayı gerçekleştirdik.Bu biyomekanik çalışmada, sert köpükten imal edilmiş standart sol el bileği modelleri kullanıldı (Sawbones®, Malmö, Sweden). El bileği nötral pozisyonunda, sağlam el bileği modellerinde ve iki mm ve dört mm radial kısaltma osteotomisi uygulanan el bileği modellerinde, 14kgf ve 25kgf yüklenmeler altında, radioulnokarpal eklem yük dağılımları araştırıldı.Sağlam el bileği modellerinde, 14kgf ve 25kgf yüklenme sonrası oluşan ortalama basınç dağılımları karşılaştırıldığında, ulnokarpal eklemdeki artış, radiolunat eklemdeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla, p=0,012, p=0,036). Hem 14kgf, hem de 25kgf yüklenme sonrası oluşan ortalama basınç dağılımları kendi aralarında karşılaştırıldığında, sağlam el bileği ve osteotomi yapılan gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak, radial kısaltma osteotomisi, el bileği nötral pozisyonunda, radiolunat ekleme binen yükleri azaltmada etkili değildirAnahtar kelimeler: Kienböck hastalığı, radial kısaltma osteotomisi, biyomekanik, radioulnokarpal yük dağılımı
Medial kelebek fragmanlı humerus cisim kırıklarında farklı internal tespit yöntemlerinin biyomekanik değerlendirilmesi (Biyomekanik çalışma)
Medial kelebek fragmanlı humerus cisim kırıklarında en önemli problem medial kelebek fragmanın kaynama problemidir. Cisim kırıklarının orta distal üçte bir bileşkesinde medial bölgeden giren tek bir besleyici arterin varlığı bu sorunun temel nedenidir. Bu durumda kaynamamaya bağlı olarak, kullanılan cerrahi materyalde belli süre içinde implant yetersizliği gelişir. Bu çalışmada amaç, medial kelebek fragmanın dolaşımını bozmadan uygulanabilecek biyolojik tespit yöntemlerinin, biyomekanik dayanıklılıklarını karşılaştırmaktırYirmibir adet white cortical shell sol humerusa, AO 12B2 kırık şekline benzer biçimde, medial epikondilin 13 cm proksimalinden, tepe noktası lateralde tabanı medialde olacak şekilde kelebek fragmanlar oluşturuldu. Humeruslara, grupların her birinde yedi denek olacak şekilde, antegrad intramedüller çivileme, retrograd intramedüller çivileme ve köprü plaklama uygulandı. Çalışmada 9x280 mm'lik expert humeral nail sistem (synthes), kelebek fragmanı çıkarılmış kemiklere antegrad ve retrograd yolla uygulandı. İki adet vida ile distal ve proksimalden kilitlendi. Plak grubunda ise 10 delikli dar 4.5 mm'lik LC-DCP plak (synthes), kırık bölgesini köprüleyecek biçimde, humerusun anterolateralinden sekiz adet plağa kilitlenen ve karşı kortekse uzanmayan 20 mm'lik vida ile tespit edildiBükülme ve burulma yüklenmeleri için özel düzenekler hazırlandı. Burulma yüklenmesi için humerusların distal kısmına eksternal rotasyon sağlayacak düzenek ile 320 N'a kadar, basma hızı 5 mm/dak olacak şekilde sürekli artan yüklenme uygulandı. Burulma testlerinde 320 N yükle 9.6 N/m'lik tork uygulandı. Moment = uygulanan yük x mesafe olarak ölçüldü ve ölçümler sonucunda yük (N) - yer değiştirme (mm) eğrileri elde edildi. Dört nokta bükülme testi için basma aleti ile mediolateral doğrultuda 500 N'a kadar, hızı 5 mm/dak olacak şekilde aksiyel kompresyon uygulandı ve yük (N)- yer değiştirme (mm) eğrileri elde edildi. Burulma testlerinde elde edilen yer değiştirme değerleri; köprü plaklama uygulanan grupta ortalama 37.38 mm (25.75-55.68 mm), antegrad çivileme uygulanan grupta ortalama 26.55 mm (21.25-41.81 mm), retrograd çivileme uygulanan grupta ortalama 33.23 mm (27.50-46.45 mm) olarak saptandı. Dört nokta bükülme testinde elde edilen yer değiştirme değerleri; köprü plaklama uygulanan grupta ortalama 3,27 mm (2.54-3.73 mm), antegrad çivileme uygulanan grupta ortalama 3.17 mm (2.67-3.55 mm), retrograd çivileme uygulanan grupta ortalama 3.15 mm (2.10-4.02 mm) olarak saptandı. Bu sonuçlar altında yapılan burulma ve bükülme testlerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanamamıştırMedial kelebek fragmanlı humerus kırıkları tedavisi en problemli olan kırık grubunu oluşturur. Günümüzde kırık fragmanlarının beslenmesini bozmayan biyolojik tespit yöntemleri daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmamızda medial fragmana herhangi bir tespit yapılmadan, biyolojik tespit modeli oluşturulmuş ve bu şekilde antegrad intramedüller çivileme, retrograd intramedüller çivileme ve plak vida sistemleri karşılaştırılmıştır. Bu üç yöntemin biyomekanik olarak birbirlerine üstünlüğü olmadığı saptanmıştırAnahtar kelimeler: Humerus kırıkları, Biyomekanik, Tespit, İntramedüller çivi, Plak
Diz ekleminin anatomik varyasyonlarının diz önü ağrısı sendromu ile ilişkisi
Giriş ve amaç PFAS patellofemoral eklem reaksiyon kuvvetlerinin artmış olduğu aktivitelerle ortaya çıkan, diz önü ağrı yakınması olarak tanımlanmaktadır. Yaptığımız çalışmada radyolojik olarak ölçülebilen anatomik değişikliklerin PFAS üzerinde etkisine bakılmıştır. Değerlendirme için modifiye Lysholm skorlama tablosu kullanılmıştır. Hastalar ve yöntem Bu çalışmadaki araştırma grubu Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine altı aydan daha uzun süreli diz ön ağrısı yakınmasıyla 1 Ocak 2017 ile 30 Haziran 2017 tarihleri arasında başvuran hastalardan oluşmaktadır. Ek patolojilerin eşlik ettiği hastaların ekarte edilmesinden sonra çalışma 90 hasta üzerinden yürütülmüştür. PFAS tanısı konulan 103 diz araştırma, şikâyeti olmayan 77 diz ise kontrol grubu olarak iki grup üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Bulgular Yapılan ölçümlerde ölçülen tibial slop açıları çalışma grubu dizlerde 80,04 (71,70-81,80). Kontrol grubu dizlerde ise ortalama 80,97 (70,7- 85,5) olarak saptanmıştır. İnsall-Salvati indeksi çalışma grubunda 1,17 (0,68-1,78), kontrol grubunda 1,165 (0,71-1,58), Caton-Deschamps indeksi 1,11 (0,59-1,76) kontrol grubunda 1,07 (0,72-1,6) olarak görülmüştür. Sulkus açısı çalışma grubunda 129,44º (110º -143,1º), kontrol grubunda 130,05º (114,8º-143,3º) olarak görülmüştür. Değerlendirilen parametrelerden sadece yaş ile modifiye Lysholm skoru arasında negatif korelasyon saptanmış olup (Spearman Rho 0,32) p 0,001 olarak görülmüştür. Sonuç Tibial slop, İnsall-Salvati indeksi, Caton Deschamps indeksi ve sulkus açısının PFAS üzerinde etkisi görülmemektedir. PFAS sadece bir nedene bağlı olmaksızın multifaktöriyel bir hastalıktır. Tanı konulması tek bir muayene parametresi üzerinden değil kombine şekilde değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Patellofemoral ağrı sendromu, tibial slop, diz önü ağrısı
Enfekte total diz ve kalça protezlerinin iki aşamalı tedavisi
Bu çalışmanın amacı tek merkezli ve tek cerrahi ekip kontrolünde yapılan iki aşamalı revizyon artroplastisinin başarı oranını saptamak ve başarıyı arttıran veya azaltan sebepleri ortaya koymaktır. Araştırmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine Nisan 2004 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında periprostetik diz ve kalça enfeksiyonu sebebi ile başvuran hastalar değerlendirildi. Veri toplama sürecinde iki yıldan az takibi olanlar, debridman ve protez ameliyatlarının tek cerrahi ekip tarafından yapılmayan hastalar, alzheimer, demans gibi nörokognitif rahatsızlığı olanlar, takip dışı kalan hastalar, ameliyat öncesi ve sonrasında verileri tam olmayan hastalar çalışmadan çıkarıldı. En az iki yıl takibi olan, tedavinin her aşaması tek cerrahi ekip tarafından yürütülen, ameliyat öncesi ve sonrası verileri tam olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Sonuç olarak iki aşamalı revizyon artroplastisi yapılan 396 hastadan 138'i çalışmaya dahil edildi. Toplamda 138 hasta, 145 eklem çevresi enfeksiyon incelendi.138 hastanın 83'ü diz, 55'i kalça hastasıdır. Toplamda 88 diz ve 57 kalça eklemi periprostetik enfeksiyonu değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki aşamalı revizyon artroplatisi uygulandıktan sonra tekrar enfeksiyon gelişen hastalar başarısızlık olarak değerlendirildi. İki aşamalı revizyon artroplasti yapılan hastalar incelendiğinde %80'nin dış merkezden geldiği saptandı. Operasyon esnasında alınan doku örneklerinin kültüründe %61,3 ile etken mikroorganizma saptandı. Kalça hastalarında interval periyotun 298,5 gün; diz hastalarında ise 214,5 gün olduğu görüldü. Enfeksiyon eradikasyon oranları olarak iki aşamalı revizyon artroplasti ile kalça hastalarında %89,5, diz hastalarında %85,2 oranında başarı sağlandığı bulundu. Tek merkezde ve tek cerrahi ekip tarafından tedavisi yönetilen iki aşamalı revizyon artroplasti tedavisi sonucunda literatürle benzer sonuçlar saptanmıştır. Doğru uygulanan iki aşamalı revizyon artroplastisi tedavisi ile enfeksiyon eradikasyonu yüksek başarı oranı ile sağlanabilmektedir. Hastaların %80'ninin dış merkezden sevk ile gönderilen hastalar olması ve başvuru öncesi antibiyotik kullanım öyküleri bulunmasından dolayı kültür pozitifliği %61,3 olarak bulunmuştur. Tedavi sürecinde tek merkezli yönetim ilk aşamadan itibaren sağlanabilmesi durumunda kültür pozitiflik oranı daha yüksek saptanabilir. Anahtar kelimeler: Periprostetik enfeksiyon, iki aşamalı revizyon, diz ve kalça revizyon
Diz protezi uygulanan hastalarda postoperatif radyolojik dizilim farklılıklarının, klinik ve fonksiyonel değerlendirmeler üzerine etkisi
Gonartroz, ağrı, hareket kısıtlılığı, deformite, kas kuvvetinde azalma, propriosepsiyonda azalma ve yaşam kalitesinde azalmaya yol açan bir patolojidir. Özellikle 55 yaş üzeri popülasyonda hastalık ve sakatlığın en önde gelen nedenlerindendir ve önemli bir halk sağlığı problemidir. Sosyo-ekonomik önemli kayıplara yol açan hastalığın tedavisi bu nedenle giderek önem kazanmakta ve ciddi önlemlerin alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle yaşam süresinin ve obezite gibi predispozan faktörlerin sıklığının artması gibi nedenlerden dolayı son yıllarda daha fazla görülmektedir ve bu artışın devam edeceği ön görülmektedir. Total diz artroplastisi (TDA) gonartrozun tedavisinde en güncel ve son tedavi seçeneğidir. Biz çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 2000-2014 yılları arasında primer gonartroz nedeniyle total diz protezi uygulanan hastaları incelendik. Dahil edilen 149 hastanın direkt grafilerilerindeki dizilim farklılıklarının HSS skoru, VAS skoru ve 30 saniye süreli yürüme testi, 50 adım yürüme testi ile 11 basamak merdiven çıkıp inme testleri üzerine etkisi incelendi. Aynı zamanda radyoloijk dizilim farklılıklarının fleksiyon hareketi açıklığına olan etkisi de değerlendirildi. Bununla birlikte metafizer lizis oluşumu ve revizyon gerekliliğinin de radyolojik dizilim farklılığı ile olan ilişkisine bakıldı. Çalışmamız sonucunda postoperatif radyoloijk dizilim farklılığının (anatomik aks, tibial slope, tibial koronal açılanma, femoral sagittal açılanma) bahsedilen yaşam kalite skorları ve fonksiyon değerlendirmeleri üzerinde istatistiksel anlamlı farklılık oluşturmadığı görüldü. Metafizer lizis ve revizyon gereksinimleri değerlendirildiğinde de postoperatif rezidüel varus ile nötral dizilimin birbirinden istatistiksel olarak anlamlı fark göstermediğini gördük. Sonuç olarak total diz protezi (TDP) uygulanan hastalarda postoperatif radyoloijk dizilim farklılıklarının hastaların kliniği üzerinde anlamlı derecede önemli bir farklılık oluşturmadığını gözlemledik. Anahtar kelimeler: Gonartroz, total diz protezi, anatomik aks, tibial slope, fonksiyonel değerlendirme.
Total diz protezi uygulanan dizlerde proksimal tibiofibular eklemin lateral diz ağrısına sebep olup olmadığının araştırılması
Proksimal tibiofibular eklem (PTFE) diz eklemi gibi sinovial bir eklemdir. Diz eklemine yakın komşuluğu nedeniyle PTFE patolojileri lateral diz ağrısı kaynağı olabilir. İleri evre primer gonartroz olgularında son tedavi seçeneği total diz protezi (TDP) uygulamasıdır. PTFE, gerek diz eklem kavitesi ile olan birleşimi gerekse primer osteoartritten doğrudan etkilenmesi nedeniyle bu olgularda semptomatik hal alabilir ve TDP uygulaması sonrası devam eden lateral diz ağrısına sebep olarak hasta memnuniyetsizliğine sebep olabilir.İleri evre primer gonartroz etyolojisi ve genu varum deformitesi ile TDP uygulanan ve en az 1 yıl takip süresi olan 54 hastanın [49 kadın, 5 erkek; yaş ortalaması 62,2 (46-81 yaş)] 84 dizi klinik/radyolojik olarak PTFE ağrı/hasasiyeti, hamstring gerginliği, lateral eklem aralığı hasasiyeti (LEAH), PTFE tipi yönünden değerlendirildi. PTFE ağrı/hasasiyeti ile PTFE tipi, hamstring gerginliği, LEAH arasındaki istatistiksel olarak anlamlı ilişki varlığı ?2 testi kullanılarak araştırıldı.İleri evre primer gonartroz ve genu varum deformitesi nedeniyle TDP uygulanmış olgularda PTFE'de hassasiyet/ağrı izlenebilir (%7,1). PTFE'de hassasiyet/ağrı varlığı ile oblik eklem tipi (?2 test:61,714;p=.000), LEAH varlığı (?2 test:61,714;p=.000), hamstring gerginliğinin varlığı (?2 test:68.762;p=.000) arasında anlamlı ilişki vardır.
Proksimal femur morfolojisi ve femuroasetabular mesafenin radyolojik olarak ölçülmesi
Kalça ekleminin anatomisine ve morfometrik bilgisine hakim olmak kalça artroplastisi yapan bir hekim için gereklidir.Çalışmamız Türk toplumunda yapılan bir tarama çalışmasıdır. Afyonkarahisar bölgesinde 6 aylık dönemde polikliniğimize başvuran 20-50 yaş arası 100 kadın ve 100 erkek incelemeye dahil edildi. Çalı?maya dahil edilen bireyler direk grafilerine göre kalça patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdi. PACS ortamındaki görüntüler üzerinden ölçümler yapıldı. Her bir kişinin kalçaları sağ ve sol olarak hesaplamaya katıldı; sağ ve sol tarafın ortalama değerleri saptandı. Ayrıca her bir hastanın iki kalçasının ölçümleri değerlendirilmeye alınarak toplamda 400 kalçaya ait veriler de değerlendirildi. Çalışma dışı bırakma kriterleri; hastanın 20-50 yaş aralığı dışında olması, kalçada osteoartrit varlığı, kalça, asetabulum ve pelvis bölgesinden ameliyat geçirenler, 1. veya 2. motor nöron hasarına bağlı kalça, deformitesi olanlar, radyografi tekniği uygun olmayan hastalar değerlendirme dı?ı bırakıldı.4 ölçüm değerlendirildi:1-Trokanter majör ile asetabulum superior kenarı arası mesafe2-Femur şaft-boyun inklinasyon açısı3-Femur medial ofset4-Trokhanter majör ile femur başı merkezi arası mesafe ve başın merkezinin trokanter majör tepe noktasına göre konumuiki ayrı gözlemci tarafından yapılan bu ölçümlerin intraobserver ve interobserver tutarlılıkları istatistiki olarak T testi ve student T testi ile değerlendirildi.Erkeklerde trokanter majör tepe noktası ile asetabulum superior kenarı arasındaki mesafenin 28.52 ±SD 6.46 mm kadınlarda 26.02 ±SD 5.46 mm olduğu saptandı.Sağ ve sol taraf ölçümlerinin tutarlı olduğu görüldü.49Erkeklerde femur şaft-boyun inklinasyon açısı 128.19 ±SD 5.08 derece, kadınlarda 128.44 ±SD 5.16 derece olarak tespit edildi.Erkekler için femur medial offset 52.05 ±SD 6.53 mm, kadınlar için 45.08 ±SD 5.64 mm idi. Medial ofset için erkek ve kadınlar arasındaki bariz fark dikkatimizi çekti.Erkekler için femur başı merkezi ile trokanter major arasındaki mesafenin 9.93 ±SD 5.32 mm, kadınlar için bu mesafenin 9.73 ±SD 4.77 mm olduğu tespit edildi. Bizim ölçümümüzde femur başı merkezi trokanter majör tepe noktasından aşağıda çıkmıştır.Çalışmamızın Türk toplumunun proksimal femur geometrisi hakkında değerli bilgiler verdiğini düşünmekteyiz.
Dana omurgası modelinde farklı enstrumantasyon tekniklerin ön kolon aksiyel yüklenmesine etkileri (biyomekanik çalışma)
1.0ZET: DANA OMURGASI MODELİNDE FARKLI ENSTRUMANTASYON TEKNİKLERİNİN ÖN KOLON AKSİYEL YÜKLENMESİNE ETKİLERİ (BİYOMEKANİK ÇALIŞMA) Dr İbrahim Ekrem DEVSEREN Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı İnciraltı-İZMİR Torakolomber omurga yaralanmalarının önemli bir kısmını patlama kırıkları oluşturmaktadır. Torakolomber omurga patlama kırıkları, günümüzde halen omurga cerrahisi literatürünün geniş bir alanını kaplamakla birlikte tedavi algoritmaları konusunda net bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bununla birlikte anterior cerrahi uygulanan olgularda destek grefti kullanımı oldukça yaygındır. Bu olgularda iyileşme ve füzyon oluşturma sürecinde uygun biyomekanik koşulların yaratılması cerrahi başarı açısından daha iyi sonuçların alınmasını sağlayacaktır. Çalışmamızın amacı, standart bir biyomekanik instabilite oluşturulan ve fizyolojik aksiyel yüklenme verilen dana omurgası modelinde, farklı enstrumantasyon tekniklerinin anterior kolona gelen yüklenmeye etkilerini değerlendirmektir. Çalışmada kullanılmak üzere yedi adet dana omurgası üzerinde biyomekanik testler yapıldı, bunlardan teknik sorun yaşanmayan altı tanesi değerlendirmeye alındı. Örneklere instabilite modeli oluşturmak amacıyla anterior korpektomi uygulandı. Ardından anterior destek grefti olarak yük hücresi kullanılan ve farklı enstrumantasyon teknikleri uygulanan örneklere basma aleti ile aksiyel yüklenme uygulandı. Her örnek için dört farklı enstrumantasyon tekniği karşılaştırıldı. Basma aletinde 200, 400, 600 ve 800 Newton aksiyel yüklenmeler sırasında yük hücresinden alınan ölçüm değerleri kaydedildi. Verilerin toplanması ardından istatistiksel analiz Mann Whitney U testi ile yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldığında, aksiyel yüklenmeler altında anterior ve posterior kombine fiksasyon yapılan örneklerdeki anterior yük hücresi destek greftinden alınan değerler diğer fiksasyon yöntemlerine göre daha az olmakla birlikte bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Biyomekanik instabilite, omurga kırığı, enstrumantasyon, implant 1.
Farklı tasarımlı radius başı protezlerinin radiokapitellar eklem yüzüne olan etkilerinin karşılaştırılması (biyomekanik çalışma)
1. ÖZET Farklı tasarımlı radius başı protezlerinin radiokapitellar eklem yüzüne olan etkilerinin karşılaştırılması (biyomekanik çalışma) Dr. Mehmet Ozan Aşık Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı İnciraltı-İZMİR Çok parçalı radius başı kırıklarında açık redüksiyon ve internal fiksasyon her zaman mümkün olmamaktadır. Bu tür kırıklara eşlik eden ligamentöz yaralanma ve beraberinde oluşan instabilitelerde, radius başı eksizyonu mevcut instabiliteyi daha da arttıracağından dolayı önerilen bir tedavi metodu değildir. Son yıllarda bu tür kırıkların tedavisinde radius başı artroplastisi daha sık uygulanan tedavi şekli haline gelmiştir. Radius başı artroplastisinde çok çeşitli materyaller kullanılmıştır. İlk olarak 1941 'de kullanılan vitallum kapaklardan sonra 1980'lerde silastik ve silikon protezler kullanıma sunulmuş ancak dirsek eklemi fonksiyonlarındaki yetersizlikleri nedeni ile kullanımdan kaldırılmışlardır. Son yıllarda metal radius başı protezleri kullanılmaya başlanmıştır. Radius başı protez tasarımları da geliştirilerek modüler hale getirilmiş ve uygulama kolaylığı elde edilmeye çalışılmıştır. Radius başı protezi uygulamaları sonrasında hareket kısıtlılığı, radiokapitellar erozyon, dirsek ekleminde artroz gibi problemler görülebilmektedir. Dirsek eklemi hareketlerinin daha iyi taklit edilebilmesi amacı ile son yıllarda protezler bipolar olarak da tasarlanmaya başlanmıştır. Ancak literatür incelendiğinde metal protez tasarımlarının radiokapitellar eklem üzerine olan etkilerini inceleyen çalışmaların sayısının sınırlı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda, farklı tasarım özelliklerine sahip radius başı protezlerinin, radiokapitellar eklem yüzüne uyguladıkları yüklenme miktarları karşılaştmlmıştır. Fizyolojik hareket sınırlarında protez tasarımlarının birbirleri ile ve orijinal radius başı ile olan farklılıklarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. 10Çalışmamızda altı adet formaldehitle işlem görmüş kadavra kullanıldı. Kadavraların eklem hareket açıklıklarının deney için uygun ve radius başı boyutlarının benzer olmasına dikkat edildi. Çalışmada kullanılmak üzere monopolar ve bipolar protezler tasarımlanarak ürettirildi. Yük miktarlarının ölçülebilmesi için protezlere yük hücreleri adapte edildi. Dirsek ekleminden transfer edilen yük miktarlarının hesaplanabilmesi için protezler ile aynı metalden ve protezlerin eğimi kadar eğim verilmiş yük hücreleri tasarımlanarak kullanıldı. Baş çapı ve stem çapı aynı olacak şekilde protezler kadavralara uygulandı. Kadavraları aksiel kompresyon cihazına adapte edebilmek ve önkol hareketlerini simüle edebilmek için eksternal fiksatör sistemi ile bir düzenek oluşturuldu. El bileğinden 100 N yük uygulandı. Alman gerilim değerleri daha sonra matematiksel olarak yük birimi olan Newtona çevrildi. Sonuç olarak; bipolar protez ile monopolar protez tasarımına kıyasla orijinal radius başından geçen yüklere daha yakın değerler elde edildi. Ancak her iki protez tasarımı arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Her iki protezin de orijinal radius başına göre kapitellum üzerine daha fazla yük uyguladığı saptandı. Ancak protezlerin dirsek hareket aksı boyunca orijinal radius başına benzer yük transfer şekli oluşturduğu saptandı. Anahtar Sözcükler : radius başı protezi, monopolar- bipolar protez,radius başı kırıkları radiokapitellar yük transferi, dirsek biyomekaniği. 11
Diz artroplastisi sırasında oluşan turnike iskemisinde e vitamininin klinik önemi
Amaç: Çalışma total diz artroplastisi sırasında turnikeye bağlı oluşan iskemi ve reperfüzyon hasarlarını önlemede intramuskuler E vitamini uygulamasının etkisi olup olmadığını göstermek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya operasyon sırasında turnike kullanılan elektif diz artroplastisi yapılacak 51 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı.I/R+E grubuna E vitamini verildi. I/R grubuna E vitamini verilmedi. Demografik verileri, operasyon ve turnike süreleri kaydedildi. Hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi(T0), turnike açılmadan 1 dakika önce(T1), turnike açıldıktan 20 dakika sonra(T2) olmak üzere 3 kez EDTA'lı tüplere venöz kan örnekleri alındı. Alınan bu kan örneklerde lipid peroksidasyonunun bir ürünü olan malondealdehidi, antioksidan bir madde olan glutatyonu, prooksidan bir enzim olan ksantin oksidaz ve nitrik oksit gibi parametreler incelendi. Bulgular: I/R+E grubu ile I/R grubu kıyaslandığında turnike öncesi (T0), turnike indirilmeden 1 dakika önce(T1) alınan ve turnike indirildikten 20 dakika(T2) sonra alınan kanlardaki XOD, GSH değerleri açısından fark bulunmuştur. I/R+E grubunda GSH ve XOD değerlerinin her üç zaman diliminde artmış olduğu görüldü. Diğer parametrelerde anlamlı fark saptanmadı. Sonuçlar: Yaptığımız bu çalışmada E vitaminin GSH düzeylerinin artırdığı ve antioksidan etkinliğin arttığını gösterdik. Turnikenin komplikasyonları E vitamini kullanılarak azaltılabilir.
Primer total diz artroplastisi uygulanacak hastalarda ameliyat sonrası medial bağ dengesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada özellikle ileri varus deformiteli dizlerde tansiyometre ve aralık ölçer kullanmadan yaptığımız medial bağ gevşetmesinin fonksiyonel ve biyomekanik sonuçlarının objektif veriler ışığında değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Çalışmaya total diz artroplastisi uygulanacak 14 kadın, 8 erkek hasta dahil edildi. Her hastanınalt ekstremite telemetrik grafileri ve opere edilecek dizlerinin valgus stress grafileri operasyondan 1 gün önce ve operasyondan 1,5 ay sonra çektirildi. Eş zamanlı olarak HSS skorları dolduruldu. Yine aynı zamanlarda hastaların yürüme analizleri yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilerek farklılıklar saptanmaya çalışıldı. Hastalar alt ekstremite telemetrik grafilerine ve stress grafilerine göre gruplara ayrıldı. Gruplar arası farklılıklar araştırıldı. Bulgular: Hastaların HSS skorlarındaki, koronal plan, aksiyel plan ve salınım fazı ayak bileği dizilimindeki düzelmeler belirgindi. Sagittal plan ve basma fazı ayak bileği dizilim verilerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamsızdı. (p>0,05) Yürüme analizi verilerini kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, postop sonuçların sagittal plan verileri dışında kontrol grubu ortalamalarını yakaladığı görüldü. Alt ekstremite telemetrik grafi verilerine göre gruplanan hastalardan ileri varus deformitesi olanlarda postop rotasyonel düzelmenin belirgin olduğu görüldü. Valgus stress grafi verilerine göre gruplanan hastalardan sıkı dizleri olanlarda koronal plandaki değişimlerin daha belirgin olduğu görüldü. Yine sıkı dizlerde rotasyonel düzeltmenin gevşek dizlerdeki kadar efektif yapılamadığını gözlemledik. Koronal plan deformitesi ileri olan grupta postop koronal plandaki düzelmeninde daha az olduğu görüldü.Preop rotasyonel deformite ilerledikçe, postop ayak bileği dizilim sonuçlarının kötü olduğu saptandı. Yürüme analizinden elde edilen temporospatial parametrelerin hemen hepsinde postop iyileşme görüldü. Ancak en belirgin değişimler stance yüzdesi, çift destek fazı ve tek destek fazında gözlendi. Stance yüzdesiyle çift destek fazı süresinin azalması ve tek destek fazı süresinin artması, henüz ameliyat sonrası 6 haftalık bir periyotta olsa dahi hastaların yürüme parametrelerinde ameliyat öncesine göre normalleşme olduğunu gösterdi. Sonuç: Total diz artroplastisi uygulanan hastaların ameliyat sonrası grafi verileri, HSS skorları ve yürüme analizi verilerinin erken dönem sonuçları, tansiyometre kullanmadanda iyi bir bağ dengesi elde edilebileceğini göstermektedir.
Proksimal femur periprostetik kırığına uygulanan farklı tespit yöntemlerinin aksiyel yüklenme altında değerlendirilmesi (biyomekanik çalışma)
1.ÖZET:PROKS MAL FEMUR PER PROSTET K KIRI INA UYGULANAN FARKLI TESP TYÖNTEMLER N N AKS YEL YÜKLENME ALTINDA DE ERLEND R LMES(B YOMEKAN K ÇALI MA)Dr. Mehmet Gül enDokuz Eylül Üniversitesi T p FakültesiOrtopedi ve Travmatoloji Anabilim Dal#nciralt -#zmirAmeliyat s ras nda olu an periprostetik proksimal femur k r klar , primer verevizyon kalça protezi uygulamalar n n yayg nla mas , çimentosuz ve pres fit tespitsa*layan protezlerin kullan m n n artmas nedeniyle daha s k kar la lan birkomplikasyon haline gelmi tir. Literatürde bu tip k r klar n tedavisinde protezinstabilitesine göre konzervatif veya cerrahi yöntemler önerilmektedir. Bu çal madaMallory tip 2 proksimal femur k r klar nda k r * n protez stabilitesine etkisininbelirlenmesi ve farkl tespit yöntemlerinin sa*lad * aksiyel stabiliteninkar la t r lmas amaçlanm t r.Çal mada 8 adet Sawbones marka sol kompozit femur kullan larak aksiyelyüklenme testleri yap ld . 1. grupta sadece kompozit kemik, 2. grupta kompozitkemi*e uygulanm Versys femoral stem (Zimmer, Warsaw,IN,USA), 3. gruptafiksasyon uygulanmam k r k modeli (Mallory tip 2), 4. grupta Cable-Ready kablolar(Zimmer, Warsaw,IN,USA) ile fiksasyon, 5. grupta Cable-Ready kablolar ve kortikalstrut greft ile fiksasyon ve 6. grupta ise kablo ile tespit edilen trokanterik plak (CableGrip System) (Zimmer, Warsaw,IN,USA) bulunmaktayd . Aksiyel yüklenme testlerisonunda yük- yer de*i tirme e*rileri elde edildi. Bu e*riler yard m yla tüm örneklerinyield point (akma noktas ) ve kat l k de*erleri tespit edildi. Elde edilen verilerin analiziMann-Whitney testi kullan larak yap ld .Sonuçlar kar la t r ld * nda, olu turulan k r k nedeniyle sistemde aksiyelyüklenme alt nda daha dü ük yüklerde deformasyon olu tu*u, tespit uygulanmmodellerde aksiyel yüklenme ile k r k olu turulan ve tespit uygulanmayan gruba (3.grup) göre daha yüksek yük de*erlerinde deformasyon olu tu*u tespit edildi. Fakatuygulanan tespit yöntemleri aras nda anlaml fark bulunamad .Çal mam zda, k r k ve protezin stabilitesinin tespitinin elle yap lmas n nyan lt c olabilece*i ve bu tip k r klar n tespit edilmesi gerekti*i sonucuna ula ld .Kullan lan tespit yöntemlerinin hiçbirinin aksiyel yüklenme alt nda birbirine üstünolmad * belirlendi.Anahtar kelimeler: K r k, total kalça, artroplasti, femur
Lenke tip 1 adölesan idiopatik skolyozun cerrahi tedavisinde segmental pedikül vidası ve hibrid enstrümantasyon tekniklerinin karşılaştırılması
1.ÖZETLenke Tip 1 Adölesan diopatik Skolyozun Cerrahi Tedavisinde Segmental PedikülVidası ve Hibrid Enstrümantasyon Tekniklerinin KarşılaştırılmasıDr.Ulaş SERARSLANDokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiOrtopedi ve Travmatoloji Anabilim DalıBalçova- ZM RAdölesan idiopatik skolyoz (A S) tedavisinde kullanılan en yeni yöntem, segmentalpedikül vidaları ile enstrümantasyon tekniğidir. Tamamen pedikül vidaları ile yapılanenstrümantasyonun, sadece çengeller kullanılarak yapılan enstrümantasyondan üstün olduğudaha önce çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir. Literatürde, lomber bölgede pedikül vidası,torasik bölgede çengel kullanımı ile uygulanan hibrid enstrümantasyon ile segmental pedikülvidasını karşılaştıran ise sadece iki adet çalışma mevcuttur. Bu çalışmalar da farklı sonuçlarortaya koymaktadır. Bu sebeple, hangi tekniğin daha etkili olduğu konusu halen tartışmalıdır.Biz de, bu yüzden, kliniğimizde uyguladığımız bu iki farklı tekniğin, eğriliğin, postoperatifdüzeltilmesi üzerindeki etkinliklerini karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya, A S nedeniyle, posterior spinal enstrümantasyon ve füzyon uygulanan,Lenke sınıflamasına göre tip1 eğriliği olan 52 adet hasta dahil edildi. Hastaların 26 tanesinesegmental pedikül vidası enstrümantasyonu, 26 tanesine de hibrid enstrümantasyonuygulanmıştı. Hastaların preoperatif ve erken postoperatif (postoperatif iki ay içinde) grafileriretrospektif olarak değerlendirildi ve yapılan ölçümler karşılaştırıldı.Vida grubunda, preoperatif ortalama 57,3° olan torasik Cobb açısı, postoperatif 9,2°',hibrid grubunda ortalama 51° olan preoperatif torasik Cobb açısı ise postoperatif 13,4° olarakölçüldü. Vida grubunda %83, hibrid grubunda %73 olarak gerçekleşen majör eğriliğindüzelme oranları karşılaştırıldığında, vida grubunda istatistiksel olarak daha fazla düzelmesağlandığı görüldü (P=0,016). Minör lomber eğriliğin düzelme oranları, sagital plan değişimi,dengedeki düzelme ve apikal vertebral translasyon değişimi açısından ise iki grup arasındaanlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak, Lenke tip 1 eğriliklerde, segmental pedikül vidaları kullanılarak yapılanposterior spinal enstrümantasyon, majör torasik eğrilikte elde edilen düzelme miktarıaçısından, hibrid enstrümantasyondan daha etkili bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Adölesan idiopatik skolyoz, Lenke sınıflaması, segmental pedikülvidası, hibrid enstrümantasyon.
İnsan amniyotik sıvısının tek başına ve insan amniyotik membranı ile birlikte kullanımının ratlarda kırık iyileşmesi üzerine etkileri(deneysel çalışma)
1.ÖZETnsan Amniyotik Sıvısının Tek Başına ve nsan Amniyotik Membranı le BirlikteUygulanmasının Ratlarda Kırık yileşmesi Üzerine Etkileri(Deneysel Çalışma )Dr.Alper GÜLTEK NDokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiOrtopedi ve Travmatoloji Anabilim DalıBalçova- ZM RKemik kırıkları; ortopedi ve travmatoloji pratiğinde sık karşılaştığımız yaralanmalardanbiri olup bu kırıkların yaklaşık %10 kadarlık bir bölümü kaynama sorunları nedeniyle cerrahimüdahale gerektirmektedir. Çok uzun zamanlardır kullanılan kırık tedavi yöntemlerinin(alçılıtespit, traksiyon vb.) yanı sıra, gerek kırık iyileşmesinin biyolojisinin gerekse de biyolojikfaktörler ve matriks komponentlerinin iyileşme üzerine etkilerinin anlaşılır hale gelmesiyle,iyileşme süresini kısaltmak ve kaynama oranlarını en üst düzeye çıkarmak için kırıktedavisinde bir takım yenilikler gündeme gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada, kırıkiyileşmesinde olumlu etkileri gösterilen faktörleri içeren insan amniyotik sıvısının veamniyotik membranının rat tibialarında oluşturulan kırık modelinin iyileşmesi üzerindekietkileri araştırıldı.Klinik ve hayvan etik kurul onayları alındıktan sonra ağırlıkları 250-300 gr arasındadeğişen normal aktiviteye sahip, 36 adet Wistar erkek ratın 72 adet tibiası araştırmaya alındı.Deneklerin her iki tibialarında cerrahi disseksiyon sonrası tek transvers kırık hattı oluşturulduve intramedüller olarak tespit edildi. Denekler; tedavi uygulanmayanlar (kontrol grubu/grup1), insan amniyotik sıvısı uygulananlar (grup 2), insan amniyotik sıvısı ile birlikte insanamniyotik membranı uygulananlar (grup 3) olarak üç gruba ayrıldı. Tüm hayvanlarınsakrifikasyon sonrası radyolojik grafileri çekildi. Tibiaların bir bölümü üçüncü hafta (n=34),diğer bölümü ise altıncı hafta sonunda (n=32) histopatolojik olarak Modifiye Lane-Sandhuiyileşme kriterlerine göre puanlandı. Histolojik değerlendirmelerden sonra elde edilen verilerMann Whitney U testi ve Wilcoxon testleriyle istatistiksel olarak değerlendirildi.Uygulanan tedaviler, birbirleri arasında ve kendi dönemlerine ait kontrol grupları ileiyileşme potansiyeli açısından karşılaştırıldığında; üçüncü haftada kontrol grubu ile deneygrupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, tek başına amniyotik sıvıuygulanan grup (grup 2) kombine tedavi uygulanan gruptan (grup 3) istatistiksel olarakanlamlı şekilde iyi bulunmuştur(p=0,021). Altıncı haftada ise tek başına amniyotik sıvıuygulanan grubun (grup 2) sonuçları hem kontrol grubundan hem de amniyotik membran vesıvının kombine uygulandığı gruptan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha iyi bulunmuştur(sırasıyla p=0.036 , p=0.019). Amniyotik membran ve sıvının kombine uygulandığı grup(grup 3) ile kontrol grubu arasında altıncı hafta sonunda da anlamlı bir farklılık saptanmadı.Her üç grubun da kendi içlerindeki altıncı hafta sonuçlarının üçüncü hafta sonuçlarından dahaiyi olduğu ve bunun kontrol grubu dışında iki deney grubunda da anlamlılık gösterdiğibulundu (sırasıyla p=0.037 ,p=0.041).Sonuç olarak; yaptığımız çalışma amniyotik membranın kırık iyileşmesini uyarmadaetkisinin çok sınırlı olduğunu buna karşılık amniyotik sıvının tek başına lokal uygulanmasınınratlarda kırık iyileşmesinin uyarılmasında olumlu etkilerinin olabileceğini göstermiş vebunun bir ön çalışma olarak ileride daha çok sayıda denekle yapılacak geniş çalışmalar içinumut verici olduğunu düşündürmüştür.Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, insan amniyotik sıvısı, insan amniyotik membranı
Periprostetik suprakondiler femur kırığına uygulanan farklı tespit yöntemlerinin aksiyel ve rotasyonel yüklenme altında değerlendirilmesi(biyomekanik çalışma)
1.ÖZET:PER PROSTET K SUPRAKOND LER FEMUR KIRIĞINA UYGULANAN FARKLITESP T YÖNTEMLER N N AKS YEL VE ROTASYONEL YÜKLENME ALTINDADEĞERLEND R LMES(B YOMEKAN K ÇALIŞMA)Dr. Günhan D LBERDokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiOrtopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalınciraltı- zmirPrimer ve revizyon diz artroplastilerindeki artışa paralel olarak protez çevresikırıklar daha sık görülür bir komplikasyon olmuştur.Hasta popülasyonunuosteoporotik ve sistemik sorunları olan yaşlılar oluşturduğu için tedavisi zor vetedavisi sırasında komplikasyonları sık olan bir kırıktır. Bu nedenle tedavi seçimideçok önemlidir.Bu çalışmada Rorabeck tip 2 suprakondiler femur kırıklarında 4 farklıtespit yönteminin aksiyel ve rotasyonel yükler altında stabilitesinin karşılaştırılmasıamaçlanmıştır.Çalışmada 6 adet Sawbones marka sol kompozit femur kullanarak Rorabecktip 2 suprakondiler kırık modeli oluşturuldu.Aksiyel ve rotasyonel yükler altında yerdeğiştirme miktarına bakıldı.Birinci grupta 95°anguler plak ,ikinci grupta L SS plak,üçüncü grupta revizyon diz protezi ve dördüncü grupta retrograd intramedüller çivikullanıldı. Aksiyel ve rotasyonel yüklenme testleri sonucunda videoekstansiyometreile elde edilen yer değişim miktarları Mann-Whitney U testi kullanılarak analiz edildi.Sonuçlar karşılaştırıldığında aksiyel yüklenme testlerinde revizyon diz protezien stabil fiksasyon yöntemi çıkmıştır.Retrograd çivi stabilite açısından ikinci sıradaçıkmasına rağmen istatistiksel olarak hem revizyon diz protezi,hemde plaklar ilearasında fark bulunamamıştır.Anguler plak ve L SS plak stabilite açısından biribirineyakın bulunmuştur.Ancak revizyon diz protezine göre istatistiksel olarak daha zayıfçıkmışlardır.Rotasyonel yüklenme testinde revizyon diz protezi istatistiksel olarakdiğerlerine üstün bulunmuştur. Plaklar stabilite açısından birine yakınbulunmuştur.Retrograd çivi istatistiksel olarak en zayıf grup çıkmıştır.Anahtar kelimeler: Artroplasti, suprakondiler kırık, implant, stabilite.12.SUMMARY:EVALUATION OF DIFFERENT FIXATION METHODS N PER PROSTHET CFEMORAL FRACTURES UNDER AXIAL AND ROTATIONAL LOADING(BIOMECHANICAL STUDY)Dr. Günhan D LBERDokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiOrtopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalınciraltı- zmirAccording to the increase in primary and revision total kneearthroplasties,periprosthetic fractures saw as a higher incidance.The patientpopulation is geriatric,osteoporotic and has systemic disorders so treatment is difficultand complications are frequent.Treatment choise is very important.In this study fourdifferent fixation methods used for Rorabeck type 2 supracondylar femoral fractureand stability under axial and rotational loading compared.In this study, Rorabeck type 2 supracondylar fracture model made by usingsix sawbone left compozite femur. Deplacement measured under axial and rotationalloads. First group is 95° angular plate, second is L SS plate,third is revision totalknee arthroplasty and the fourth group is intramedullary nail. Axial and rotationalloading tests taken by videoextansiometer and analyzed by mann-whitney U test.As a result , in axial loading tests, the most stable fixation was revision totalknee arthroplasty, retrograde intramedullary nail was second. There was no statisticaldifferent between revision total knee arthroplasty, plate and nail. Angular plate andLISS plate had similar results, had less stability than revision total knee arthroplasty.In rotational loading tests, revision total knee arthroplasty had statistically significantstability than the others. Plate had similar results and the least stable was retrogradeintramedullary nail.Key words: Arthroplasty, supracondylar fracture, implant, stability.2
Kontrollü mikroharekete izin verebilen plağın rijit plak ile biyomekanik olarak karşılaştırılması (Biyomekanik çalışma)
Kemik kırıklarının tedavisinde uzun zamandır plak ve vida kombinasyonları kullanılmaktadır. Son 20 yıl içinde cerrahi kırık tedavisinin temel prensiplerinde bir takım değişiklikler olmuştur. Bu değişim kırık iyileşmesinin farklı mekanik koşullar altında farklılıklar gösterdiğinin anlaşılması ve kırık tedavisinde kullanılan malzeme bilgisinin gelişmesiyle olmuştur. Özellikle kontrollü mikrohareketin kırık iyileşmesi üzerindeki olumlu etkileri üzerine yoğun çalışmalar mevcuttur. Ancak kırık bölgesinde tam olarak ne kadar harekete izin verileceğine dair henüz tam olarak kesin bir değer bilinmemektedir. Çalışmamızda yapısal özelliği sayesinde sisteme kontrollü hareket verebilen bir plağın aynı zamanda işlevsel olarak da stabil olabilecek şekilde geliştirilmesi hedeflendi. Amacımız yeni geliştirilen CMMP/KMHP (Kontrollü Mikro Hareket Plağı) plağın stabilitesinin değerlendirilmesidir.Bu çalışmada karşılaştırılan plaklar tasarımsal olarak iki farklı dizaynda ve bu plakların 4 ve 6 delikli şekillerinden oluşmaktadır. Plaklar temel olarak iki parça halinde birbiri içine geçebilen modüler bir yapıya sahiptir. Kemik, plak ve vida kombinasyonundan oluşan sistemin hareketliliği ise modüler parçaların arasına yerleştirilen bir yay vasıtasıyla sağlanmaktadır. Kullanılan yay, Hooke Kanunu'ndan yararlanılarak, tavuk deneyi için gerekli çap, tel çapı, sarım sayısı ve adımı hesaplanarak üretildi. Karşılaştırma grubu için aynı koşullardaki mekanik etkiler karşısında oluşabilecek farklılıkları ortaya koyabilmek için aynı materyal ve boyut özelliklerini taşıyan tek parça halinde nötral plak adı verilen plaklar tasarlandı. Tavuk kemiğinin özelliklerine göre hazırlanan plaklar tavuk femurlarına yapılan transvers osteotomi sonrası fikse edildi. Nötral plaklar ve CMMP/KMHP (controlled Micro Movement Plate / Kontrollü Mikro Hareket Plağı) plakların stabiliteleri invitro koşullarda biyomekanik olarak test edildi. Bütün plaklarla tespit edilmiş osteotomize kemiklere aksiyel yüklenme, üç nokta bükme (bending) ve burma (torsiyon) testleri uygulandı.Yaptığımız testler sonucunda plakların aksiyel kompresyon altında yer değişim miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Plaklar arasında üç nokta bükme (bending) testlerinde elde edilen yer değişim miktarları arasında 1. grup (dört delikli nötral plak) (N=6) ile 3. grup (altı delikli nötral plak) arasında bending 45 Newtondaki değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0,009). Plaklar arasında torsiyon testlerinde elde edilen yer değişim miktarları arasında 2. grup (dört delikli CMMP/KMHP) (N=6) ile 3. grup (altı delikli nötral plak) arasında torsiyon 2 Newtondaki (p=0,002) ve tosiyon 4 Newtondaki (p=0,004) değerlerde istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü.Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz veriler ışığında kullanılan CMMP/KMHP plaklar özellikle aksiyel yüklenme altında en az nötral plaklar kadar stabil olduğu saptandı. Ancak kullanılan plağın modüler parçaları arasındaki elastik sisteminin canlı organizma içinde nasıl sonuçlar vereceği henüz bilinmemektedir. Bu yüzden CMMP/KMHP plaklarla yapılan kontrollü canlı hayvan çalışmalarına ihtiyaç vardır. CMMP/KMHP plaklar, en ideal iyileşme için gerekli olan ve hala kesin değeri bilinmeyen hareketlilik değerini bulabilmek için farklı bir yöntem olabilecektir.Anahtar kelimeler: Kontrollü mikro hareket plağı, biyomekanik, stabilite, elastisite, yay.
Eklem içi distal radius kırıklarının tedavisinde sabit açılı kilitli kompresyon plakları ile diğer tedavi yöntemlerinin karşılaştırılması
Distal radius kırıkları anatomik yeri itibari ile travmalara en çok maruz kalan eklemlerden birisidir. Günümüzde yaşam süresinin uzaması ve teknolojik gelişmelere paralel olarak daha kompleks el bileği kırıkları ile karşılaşılması tedavi yönteminde köklü değişikliklere yol açmıştır. Eklem içi distal radius kırıklarında düzeltmenin (redüksiyonun) kalitesi ile fonksiyonel sonuçlar arasında yakın bir ilişki olduğu anlaşılmıştır. Özellikle cerrahi sonrası elde edilen anatomik düzeltmeyi devam ettirmek çok önemlidir. Çalışmamızda yeni geliştirilen sabit açılı kilitli kompresyon plaklarının etkinliğini ve düzeltme kayıplarını önlemedeki rolünü saptamayı amaçladık.Çalışmada konvansiyonel plak ve/veya eksternal fiksatör ile tedavi edilmiş hastalar (Tedavi 1 grubu) ile sabit açılı kilitli kompresyon plakları ile tedavi edilmiş hastaların (Tedavi 2 grubu) klinik ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdık.Radyolojik parametrelerin değerlendirilmesiyle Tedavi 1 grubundaki hastaların izleminde radial uzunluk, radial eğim ve eklem içi basamaklanma değişiminin (kaybının) daha anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Volar açılanma değişiminin ise her iki tedavi grubunda istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0,05). Fonksiyonel sonuçlar, artritik değişiklikler ve kavrama güçleri açısından yapılan karşılaştırmada ise her iki tedavi grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05).Kilitli kompresyon plaklarının, subkondral kemiğin altında destek oluşturarak düzeltme kayıplarını önlemede etkili olduğu saptanmıştır.Anahtar Sözcükler: Distal radius, plak, düzeltme kaybı
Çocuklarda humerus suprakondiler kırıklarının cerrahi tedavi sonuçları
AMAÇ: Bu çalışmada, kliniğimizde cerrahi tedavi yöntemi ile tedavi edilen çocuk humerus suprakondiler kırıklarında uygulanan tedavi yöntemlerinin sonuçlarını değerlendirmek ve literatürle karşılaştırmak amaçlandı.MATERYAL VE METOD: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Şubat 2004 ile Kasım 2007 tarihleri arasında, suprakondiler humerus kırığı tanısıyla tedavileri yapılan, yaş ortalaması 5.9 (2-14) olan ve verilerine ulaşılabilen 30 suprakondiler humerus kırıklı (12 kız, 18 erkek) hasta çalışmaya dahil edildi.Bu çalışmada; hastaların demografik verileri, kırığın oluş nedenleri, kırık tipleri, kırığa eşlik eden yaralanmalar, cerrahi yöntemler, ameliyat sonrası komplikasyonlar, kozmetik ve fonksiyonel sonuçlar değerlendirildi:BULGULAR: 30 suprakondiler humerus deplase kırıklı hastanın 12'si kız (%40.0), 18'i erkek (%60.0) idi. 16 hastada (%53.3) sağ, 14 hastada (%46.6.) sol taraf kırığı mevcuttu. Hastalarımızın takip süreleri 3-30 ay arasında idi. Ortalama takip süremiz 13.36 ay idi. Olguların en küçüğü 2, en büyüğü 14 yaşında ve ortalama yaş 5.9 idi. Humerus suprakondiler kırığı ile en sık başvurulan ay Mayıs (%30) ayı idi. En sık kırık oluş nedeni %40 ile ev içi düşmeler olarak saptandı. Olguların tümü ekstansiyon tipi kırıklardı. Olgularımızın ilk muayenesinde 3 tanesinde (%10) periferik sinir lezyonu görüldü. 30 olgudan, 26 tanesine (%86.6) açık redüksiyon, internal fiksasyon uygulandı. 4 olguya kapalı redüksiyon, internal fiksasyon (%13.3) yapıldı. Olgularımızın 26'sında (%80) çapraz telleme, 4'ünde (%20) 2 adet lateralden bir adet medialden telleme tekniği kullanılmıştır. 15 olgu (%57.6) ile en çok lateral insizyon tercih edildi. Hastalarda toplam 4 yüzeyel çivi enfeksiyonu, 2 tanesinde (%6.6) cubitus varus deformitesi, lateral insizyon yapılarak çapraz telleme yaptığımız 1 hastamızda ulnar sinir lezyonu gelişti. Hastaların fonksiyonel ve kozmetik sonuçları `Flynn kriterleri'ne göre değerlendirildi. Tüm olgularımızdaki tatmin edici sonuçların sayısı 27 iken kötü sonuçların sayısı 3 'dü. Tüm olgularımızdaki ortalama HEW değeri -1.53° idi. Hastaların son Baumann açıları incelendiğinde, tüm yakalardaki ortalama Baumann açı değeri 72.6° idi. Hastalarımızda ölçülen cisim-kondil açısı tüm hastalarda ortalama 44.4° idi.SONUÇ: Çocuk humerus suprakondiler kırıklarında cerrahi tedavi, hastanede kalış süresinin kısalığı ve anatomik redüksiyon sağlanması, fonksiyonel ve kozmetik sonuçlarının iyi olması açısından seçkin tedavi yöntemlerinden biridir.
Tendon sütür ve düğüm tekniklerinin biyomekanik karşılaştırmaları
Amaç: Koyun fleksör tendonlarında modifiye kessler ve bunnel sütür tekniklerine uygulanan cerrahi düğümlerin literatür de olmayan yalnız artroskopik cerrahide kullanılan Weston ve Duncan düğüm tekniklerinin fleksör tendonlarda uygulanması ve bu üç düğüm tekniğinin biyomekanik olarak dayanıklılığı ve düğüm çözülme oranlarının incelenerek uygun düğüm tekniğinin bulunması.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 100 koyunun 200 ön kolundan elde edilen fleksör digitorum profundusları kullanıldı. 25 grup oluşturuldu. Her grup için 8'er adet tendona distraksiyon uygulandı. K grubu kontrol grubu iken diğer gruplara tenorafi yapıldı. Tenorafi uygulanan gruplarda modifiye kessler ve bunnel sütür teknikleri, 3,0 ve 4,0 prolen, 3,0 ve 4,0 ethibond sütürleri ile , Weston, Duncan ve cerrahi düğümleri kombine edildi. Taze kadavra koyun tendonları sütüre edildikten sonra 20mm\ dk uzama hızındaki instron cihazında sütürler tamamen kopana dek uzamaya devam edildi. Tüm tendonların maksimum gerilme güçleri, elastik modülüş değerleri ve düğümlerin kopma şekilleri değerlendirildi.Bulgular: Tenorafi uygulanan gruplar içerinde maksimum gerilim gücü en yüksek MKD3E grubu iken en düşük değer MKSL4P grubunda bulundu. Gruplar arasındaki farklılık maksimum gerilim gücü açısından istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. En düşük değer açısından MKSL4P grubuna en yakın grup BSL4E grubu idi. Bu üç grupta arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Tenorafi uygulanan gruplar içerinde elastik modülüs değerleri karşılaştırıldığında en yüksek değer MKD3E grubunda iken en düşük değer MKSL4P grubunda bulundu. Sağlam tendonlardan oluşan K grubunda ; maksimum gerilme gücü tenorafi uygulanan gruplara göre en yüksek değerde olmasına rağmen elastik modülüs değeri diğer gruplara göre belirgin ölçüde düşük bulundu. Tenorafi uygulanan gruplarda kopma şekilleri karşılaştırıldığında MKD3E ve MKD3P gruplarında düğümde açılma gözlenmedi . %75'i kopma ile sonuçlanırken %25'lik kısmı tendondan sıyrılma ile sonlandı.Sonuç: Modifiye kessler sütür tekniğine Duncan düğüm tekniği uygulanmasıyla elde edilen grubun, diğer tenorafi uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında; maksimum gerilim gücü ve elastik modülüs değerleri belirgin oranda yüksek bulunmuştur. Düğümün kopma şekli olarak tendonda çözülmeye rastlanmamıştırAnahtar kelimeler; Fleksör tendon, Duncan düğüm tekniği, biyomekanik, modifiye kessler
Pedikül vidalamada yanılma payları
Giriş: Bu çalışmamız Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi A.D.'nda mevcut bulunan kadavraların lomber vertebralarına transpediküler vidalama işlemi mediolateral planda farklı açılarda yanılmalar yapılarak hazırlanmıştır.Amaç: Çalışmamızın amacı, lomber vertebralarda transpediküler vidalama işlemi sırasında mediolateral planda normal pediküler akstan kaç derece lateralize olunursa pedikülde defekte yol açılacağının ve vidalama işlemi sırasında karşılaşılan dirence rağmen vidalamaya devam edilmesinin sonuçlarının araştırılmasıdır.Materyal ve Metod: Çalışma 10 adet kadavranın lomber omurlarında 100 pedikülde yapılmıştır. Prone pozisyonda posterior median insizyon ile girilmiştir. Kendi hazırladığımız 2 tahta bloklardan birinde 0, 5, 10, 15, diğerinde 0, 15, 20 derecelik içerisinden 3mm lik klavuz tellerin geçebileceği tüneller açıldı. İlk olarak giriş deliği doğru olarak tespit edildikten sonra laterale hazırladığımız bloklar sayesinde eğimler verilerek vidalama işlemi klavuz teller esas alınarak yapıldı. Vidalama işlemleri sonrasında kadavra lomber omurlarına total laminektomi yapıldı. Lomber bölge transpediküler vidalama normal pedikül aksı ?0? olarak alınarak ?10?, ?15? derece mediolateral planda laterale eğim verilerek vidalama yapılmıştır. ?10? derece normal pediküler akstan laterale eğim ile zorlamalı 25, serbest 25, ?15? derece ile zorlamalı 25, serbest 25 transpediküler vidalama işlemi yapıldı.Bulgular: ?10? ve ?15? derece zorlamalı gurupta komplikasyonlar daha fazla görüldü. ?10? ve ?15? derece serbest grupta vida yerleştirilmesine bağlı pedikül duvarlarında görülebilecek komplikasyonların olmadığı belirlendi. ?15? derece serbest grupta iç duvara yaslanmanın daha fazla olduğu, ?10? derece serbest vidalamada vida ilerlerken mediolateral açısının düzeldiği ve normal aksta vidalamanın tamamlanmasının daha fazla gerçekleştiği tespit edildi.Tartışma: Transpediküler vidalamada en korkulan komplikasyon nörolojik yaralanmalardır. Geleneksel teknikle pediküler vida uygulamaları büyük oranda kişisel klinik tecrübe ile ilgilidir. Literatürde %21,1 ile %39,8 arasında değişen oranlarda pediküler vida hatalı yerleştirilmesi bildirilmiştir (26,34-36). Kotil ve arkadaşları yaptıkları bir prospektif çalışmada torakolomber bölgede 306 pedikül vidasının 6 tanesinde medial duvar delinmesi olduğunu ve bunlardan 2 tanesinde sinir kökü irritasyonu olduğunu bildirmişlerdir (41). Bizim çalışmamızda görülmektedir ki transpediküler vidalama işlemi sırasında doğru giriş yeri belirlendikten sonra iç duvarın delinmemesi için vidanın dönme gücüne ek itme gücü kullanılmamalıdır. Yine yaptığımız çalışmada vida olarak künt uçlu vida sisteminin kullanılması pedikül duvarının delinmesinin sivri uçlu vidaya göre daha düşük olduğu gösterilmiştir.Sonuç: Lomber omurgada transpediküler vida uygulması esnasında ilk giriş yerinin tespiti ve pedikülün ilk kanülasyonunun doğru ve anatomik aksa uygun yapılması son derece önemlidir. Normal bir omurgada pedikül aksına göre yapılabilecek açı hatası görüldüğü kadarı ile 0-15 derece arasında değişmektedir. Bu giriş doğru yapıldığı takdirde normal pedikül aksına göre 15 dereceye kadar olan hatalarda dahi pedikül yapısı gereği, yapılan hata düzelme eğiliminde olmaktadır. Vidalama işlemi sırasında vidanın ilerlemesi durduğunda vidanın çıkarılması ve vida yolunun kontrol edilmesi yanılmaların önlenmesi için önemlidir.
Total diz artroplastisinde dren klempleme sonrası kan kayıplarının saptanması
AMAÇ: Total diz artroplasti (TDA) ameliyatı sonrası ilk 2 saat dren klempleyerek, dren yoluyla olan kan kaybını ve kan transfüzyon ihtiyacını azaltmayı amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: TDA amiliyatı yapılan 71 hasta çalışmaya alındı. Hastalar rastgele Grup 1: 32 hasta 44 diz, grup 2: 39 hasta 51 diz olarak iki gruba ayrıldı. Grup 1'de TDA ameliyatı sonrası dren ilk 2 saat kapalı tutuldu ve 2. saatin sonunda açılarak 48. saatin sonunda çekildi. Grup 2'de ameliyat sonrası kanama kontrolü yapıldı, yara yeri kapandıktan sonra dren açıldı ve 48. saatin sonunda çekildi. Her iki grupta ameliyat öncesi hemoglobin (Hbg) değeri, ameliyat sonrası 1.gün, 2.gün ve 3.gün Hbg değerleri, dren yoluyla olan kan kaybı ve toplam yapılan kan transfüzyon ünite sayısı toplandı. Her iki grupta dren yoluyla olan kan kaybı, toplam yapılan kan transfüzyon ünite sayısı ve ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. gün, 2.gün ve 3. gün Hbg değerleri karşılaştırıldı.BULGULAR: Birinci grupta, TDA ameliyatı sonrası dren yoluyla olan kan kaybı 689.125ml (115-1818), İkinci grupta ise 761.897ml (125-1970) olarak ölçüldü. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=485). Grup 1'de 11 hastaya kan transfüzyonu yapılmadı. 21 hastaya toplam 43 ünite kan trasfüzyonu yapıldı. Hasta başına yapılan kan transfüzyon ortalaması 1.34 üniteidi. Grup 2' de 9 hastaya kan transfüzyonu yapılmadı. 30 hastaya toplam 57 ünite kan transfüzyonu yapıldı. Hasta başına yapılan kan transfüzyon ortalaması 1.49 ünüteidi. Her iki grubun yapılan ortalama kan transfüzyon ortalaması istatistiksel olarak karşılaştırıldığında aralarında fark yoktu (p=473). Grup 1'de Hbg değeri ortalaması ameliyat öncesi 13.4gr/dl, ameliyat sonrası 1.gün 10.7gr/dl, 2.gün 10.0gr7dl, 3.gün 10.4gr/dl. Grup 2'de ise ameliyat öncesi Hbg 13.2 gr/dl, ameliyat sonrası 1.gün 10,6gr/dl, 2. gün 9.9gr/dl, 3.gün 9.7 gr/dl olarak ölçüldü. Aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. P değerleri sırasıla ameliyat öncesi,1.gün, 2.gün, 3.gün (p=668, p=904, p=946, p=244).SONUÇ: TDA ameliyatı sonrası 2 saat süre ile geçici dren kapatılması yöntemi, ameliyat sonunda kanama kontrolü yapılan hastalara nispeten kan kaybı, Hgb düşmesi ve buna bağlı olarak kan transfüzyon ihtiyacında değişikliğe yol açmamıştır.
Bel ağrısı olan ve bel cerrahisi geçiren hastalarda propriyosepsiyon bozukluğunun gösterilmesinde yeni yöntem
Amaç: Bu çalışmanın amacı repoziyon hatası yöntemini kullanarak omurga propriyosepsiyonunu ölçmek için yeni bir metod tanımlamak ve bu yöntem ile bel ağrısı olan veya bel cerrahisi geçirmiş hastalarda propriyosepiyon bozukluğunu göstermektir. Gereç yöntem: Çalışmada üç grup oluşturuldu. Her grup için çalışmaya alınma ve dışlanma kriterleri belirlendi. Sağlıklı grubu (Grup A) oluşturan kişilerde aranılan kriterler son altı ay içinde bel ağrısı geçirmemiş olması, altı aydan uzun süren bel ağrısı şikayeti olmaması ve bilinen herhangi bir omurga sorunu olmamasıydı. Grup A dan, altı aydan uzun süren veya son altı ay içinde medikal tedavi, fizik tedavi veya istarahat tedavisi almayı gerektiren bel ağrısı olanlar ile bilinen bir omurga sorunu olanlar dışlanmışlardır. Sağlıklı gruba 23 `ü erkek, 7 `si bayan toplam 30 kişi alındı. Yaşları 22-55 arasında, yaş ortalamaları 33,50 ve standart sapması 10,68 `di. İkinci ve üçüncü gruba alınacak kişiler Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniğine Kasım 2006 ile Nisan 2007 tarihleri arasında başvuran kişilerden seçildi. İkinci grup olan bel ağrılı gruba (Grup B) altı aydan daha uzun süreli bel ağrısı olanlar, bel ağrısı nedeni ile fizik tedavi alanlar ve tedaviye rağmen ağrıları devam edenler veya bel ağrısı nedeni ile iş gücü yaratacak şekilde istirahat alanlar seçilmişlerdir. Grup B den, son altı ay içinde veya öncesinde altı aydan uzun sürmeyen bel ağrısı öyküsü olanlar, iş gücü kaybı yaratmayan veya fizik tedavi ihtiyacı olmayan bel ağrısı olanlar dışlanmışlardır. Bel ağrılı gruba 23' ü erkek, 7' si bayan toplam 30 kişi alındı. Yaşları 30-62 arasında, yaş ortalamaları 44,03 ve standart sapması 9,07 idi. Üçüncü grup olan opere grubu (Grup C) oluşturacak kişiler bel ağrısı yaratan sorunlar nedeniyle bel cerrahisi geçiren kişiler arasından seçilmişlerdir. Grup C den, bel ağrısı yaratan sorunlar dışındaki nedenlerle cerrahi geçirenler ve omurga travması sonrası cerrahi geçirenler dışlamışlardır. Bel cerahisi geçiren gruba 8' i erkek, 8' i bayan toplam 16 kişi alındı. Yaşları 24-59 arasında, yaş ortalamaları 43,93 ve standart sapması 10,82 idi. Çalışmaya alınan kişilerin C7, T7, T12 ve L5 seviyelerinin spinöz çıkıntılarına uyan noktalarına ölçüm için kullandığımız ve boyutunu bildiğimiz (16,6 mm) küreler yerleştirildi. İki adet tripot, spinöz çıkıntılar seviyesine yerleştirilen kürelere arkadan ve yandan eşit uzaklıkta ve aynı yükseklikte olacak şekilde konumlandırıldı. Tripotlar üzerine çekim ayarları aynı olan iki adet Nicon Coolpix 4500 marka dijital fotoğraf makinesi yerleştirildi. Hastalara öne, yana ve çapraza olmak üzere üç yönde her yön için üçer kez eğilme hareketleri yaptırıldı. Harekete başlamadan önce nötral pozisyonda ve eğilme hareketi tamamlanıp hasta eski pozisyonuna döndükten sonra repozisyonda olmak üzere her eğilme yönü için (ön, yan, çapraz) iki fotoğraf makinasından altışar görüntü kaydedildi. Hareket öncesi nötral pozisyonda ve hareket tamamlandıktan sonraki repozisyonda alınan görüntüler Adope Photoshop programı ile üst üste çakıştırıldı. Elde edilen yeni görüntü DicomWorks programına ölçüm için aktarıldı. Çalışmamızda standardizasyon sağlanması amacı ile daha önceden çapları 16,6 mm olarak belirlenen küreler ölçümde kullanıldı. Çakıştırılan fotoğraflarda aynı seviyedeki kürenin iki farklı görüntüsü arasındaki mesafe milimetre cinsinden ölçüldü ve dört farklı spinöz seviye için belirlenen bu ölçümler kayıt edildi. İstatistiksel analiz: Gruplara ilişkin çekilen fotoğraflar sonucunda elde edilen veriler SPSS for Windows 11.0 istatistik programına yüklendi ve analizleri yapıldı. Gruplara ilişkin tüm ölçüm değerlerinin ortalaması standart sapmaları ile birlikte verildi. Üç grup arasında cinsiyet açısından anlamlı fark olup olmadığını belirlemek için Çok Gözlü Düzenlerde Ki-Kare Analizi yapıldı. Üç grubun tüm ölçüm değerlerinin bir arada karşılaştırıldığı durumlarda Kruskal-Wallis Varyans Analizi kullanıldı. Bu analize göre sonucun anlamlı çıktığı durumda bu sonucun hangi gruptan kaynaklandığını belirlemek için Bonferoni Düzeltmeli Mann-Whitney U testi kullanıldı. İki grubun ölçüm değerlerinin karşılaştırılmasında parametrik koşullarda Bağımsız Gruplarda t Testi, parametrik olmayan koşullarda Mann-Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Yapılan Çok Gözlü Düzenlerde Ki Kare Analizi'ne göre üç grup arasında cinsiyet açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.130) Ortalama yaş sağlıklı grupta 33.5±10.7 (22-55), bel ağrısı olan grupta 44.0±9.1 (30-62), opere grupta 43.9±10.8(24-59)'dir. Yapılan Kruskal-Wallis Varyans Analizi'ne göre yaş ortalaması açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001). Bu farkın nereden kaynaklandığını belirlemek için yapılan Bonferoni Düzeltmeli Mann- Whitney U testi'ne göre fark sağlıklı gruptan kaynaklanmaktadır ve sağlıklı grubun yaş ortalaması diğer gruplara göre anlamlı olarak daha az bulunmuştur. Arkadan çekilen fotoğraflarda yana eğilme sonrası her seviyede C7, T7, T12 ve L5' de opere-sağlıklı ve bel ağrılı-sağlıklı grupta anlamlı fark var iken, opere-bel ağrılı grupta anlamlı fark saptanmamıştır. Arkadan çekilen fotoğraflarda çapraz eğilme sonrası her seviyede opere-sağlıklı ve bel ağrılı-sağlıklı grupta anlamlı fark var iken, opere-bel ağrılı grupta anlamlı fark saptanmamıştır. Yandan çekilen fotoğraflarda öne eğilme sonrası her seviyede opere-sağlıklı ve bel ağrılısağlıklı grupta anlamlı fark var iken, opere-bel ağrılı grupta anlamlı fark saptanmamıştır. Yandan çekilen fotoğraflarda çapraz eğilme sonrası T12 haricinde her seviyede operesağlıklı ve bel ağrılı-sağlıklı grupta anlamlı fark var iken, opere-bel ağrılı grupta anlamlı fark saptanmamıştır. T12 seviyesinde ise opere-sağlıklı, bel ağrılı-sağlıklı ve opere-bel ağrılı grupta anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç: Bu tez çalışmasında omurga propriyosepsiyon duyusunun ölçülmesinde kullanılabilecek daha önce literatürde olmayan bir yöntem tanımlanmıştır. Bu yöntem, repozisyon hatasının digital optik görüntüleme ile ölçülmesi şeklindedir. Çalışma grupları arasındaki sonuçlar karşılaştırıldığında, bu yöntemin omurga repozisyon hatası ölçümünde kullanılabileceği, bel ağrısı olan veya bel cerrahisi geçirmiş hastalarda omurga repozisyon hatasının bel ağrısı olmayan bireylere göre artmış olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak sağlıklı grup ile bel ağrısı olan veya bel cerrahisi geçirmiş grup arasında yaş açısından fark olması ve yaşın da bu farka yol açabilecek olması nedeniyle bu artışın sedece bel patolojisine bağlı olduğu sonucu çıkarılamaz. Cinsiyetin sonuçlara etkisi olmadığı saptanmıştır. Bel ağrısına yol açan farklı patolojilere ait aynı yaş gruplarından oluşan yeni hasta grupları ile yapılacak benzer bir çalışma omurga repozisyon hatasına neden olan sorunu açıklamak açısından yardımcı olacaktır. Aynı şekilde, proprioseptif egzersizlerin bel ağrısına ait sorunlar üzerindeki etkilerinin bu yöntem kullanılarak ölçüldüğü yeni çalışmaların sonuçları da anlamlı olacaktır.
Menisküs yaralanmalarının tanısında bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin artroskopik bulgularla karşılaştırılması
Burkulma sonrası devam eden lateral ayak bileği ağrılarında artroskopinin tanı ve tedavideki yeri
Nisan 1994 ve Mart 1996 tarihleri arasında, burkulma sonrası devam eden ayak bileği ağrısı nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran 20 hasta çalışma grubunu oluşturdu. Hastaların yaşlar 11 ile 68 arasında değişiyordu ve ortalama 30.6 yıl idi. 14 hastada başvuru yakınması sadece ağrı iken, 4 hastada ağrı yanında sık burkulma ve 2 hastada da hareket kısıtlılığı vardı. Yakınma süresi 3.5 ay ile 60 ay arasında değişiyordu, ortalama 26.4 ay idi. 7 hasta iki kez, 2 hasta üç kez, 5 hasta da beş ya da daha fazla sayıda major burkulma geçirmişti. 4 hasta ise sadece bir kez burkulma geçirmişti. 6 hasta kronik yakınmaları olmakla birlikte bize tekrarlayan burkulmalar nedeniyl akut dönemde başvurmuştu. Bu hastalara akut burkulma imiş gibi davranılmış ancak konservatif tedavi sonrasında yakınmaları geçmediği için cerrahi tedavi endikasyonu konmuştu. Kalan 14 hasta bize kronik dönemde başvurmuş ve bunların 10 tanesine FTR programı uygulanmış ancak 6'sında yakınmaların artması, diğerlerinde de yanıt alınamaması üzerine cerrahi tedavi endikasyonu kondu. Tüm hastalara konvansiyonel grafı ve MRG tetkiki yapıldı. MRG, 1 Tesla gücünde sabit manyetik alan oluşturabilen Siemens (Magnetom SP 42) ünitesinde yapıldı. İlk olarak sagittal planda Spin-Echo T2 ağırlıklı (2000/20-80) (TR msec/TE msec) kesitler alınmıştır. Daha sonra aksiyel ve parakoronal planda, Spin-Echo T1 ağırlıklı (550/15) (TR msec/TE msec) tetkikler yapıldı. Aksiyel planda alınan kesitlerde ATFLve PTFL, parakoronal planda (CFL'ye paralel) alınan kesitlarde de CFL değerlendirildi. Tetkikler sırasında FOV (160-200), matriks (224/256-256). eksitasyon sayısı 1-3 idi. Daha sonra hastalar anjiografi ünitesine götürülerek steril koşullarda ve skopi altında intraartiküler paramanyetik kontrast ajanın verilmesi gerçekleştirildi. Paramanyetik kontrast ajan olarak Gadolinium DTPA kullanıldı ve 87tetkik sırasında 2mMol olacak şekikde (1/250) serum fizyolojik ile sulandırıldı. Sonuçta 10-12cc. 2mMol konsantrasyonda Gadolinium DTPA skopi kontrolünde, steril koşullarda hastaların ayak bileklerine anteromedial portalden enjekte edildi. Tüm hastalar bu enjeksiyondan sonra 45 dakika içinde tekrar MRG tetkikine alındı. Manyetik Rezonans Artrografi (MRA) tetkiki T1 ağırlıklı (550/20) (tr msec/TE msec) aksiyel, parakoronal ve koronal planda yapıldı. Kesit kalınlığı 3mm., kesit aralığı 0.3mm., matriks 256x256, FOV 160mm. ve eksitasyon sayısı 3 olarak kullanıldı. Kapsül dışına kontrast kaçağından şüphelenilen 2 hastada kontrast ile yağ dokusunun belirgin bir şekilde ayrılabilmesi amacıyla frekans selektif yağ baskılama tekniği uygulanarak, yağ baskılanmış T1 ağırlıklı tetkikler yapıldı. MRG ve MRA tetkikleri hastaların tümünde aynı gün yada 1 hafta içerisinde yapıldı. Daha sonra hastalara rutin artroskopik işlem uygulandı. Bu işlem sırasında anteromedial ve anterolateral portaller kullanıldı, gereken olgularda posterolateralden boşaltma kanülü yerleştirildi. Hastalar ortalama 26 saat sonra taburcu edildiler ve 4. gün, 9. gün, 3. hafta, 6. hafta, 3. ay, 6. aylarda düzenli kontrollere çağrıldı. Bundan sonraki kontroller 6 ayda bir yapıldı. 3. haftadan sonraki kontrollerde hastalara ilk olarak preoperatif dönemde uygulanan 3 farklı skorlama sistemi uygulandı ve klinik değerlendirmeler buna göre yapıldı. İzlem süresi 6 ayı geçen 14 hasta klinik sonuçlar açısından; MRG ve MRA tetkikleri tam olan 19 hasta da tanısal etkinliğin karşılaştırılması açısından değerlendirmeye alındı. Tanısal etkinliğin değerlendirildiği 19 hastanın tümünde artroskopi ile AİTFL'nin patolojik distal fasikülü saptandı. MRA'nın bu lezyonu tanımadaki duyarlılığı %94, MRG'nin ise %42 olarak bulundu. Artroskopi ile toplam 16 adet total, 2 parsiyel ATFL yırtığı, 1 elonge ATFL ve bir de normal ATFL saptandı. Herhangi bir ATFL lezyonunu gösterebilme açısından klasik MRG'nin duyarlılığı %50, seçiciliği %66.7 ve tutarlılığı %52.6; MRA'nın ise duyarlılığı %93.7, seçiciliği %66.7 ve tutarlılığı %89 olarak bulundu.Klinik değerlendirmeye alınan 14 hastanın ortalama izlem süresi (11.4 ay (6-9 ay arası) idi. Kaikkonnen-Kannus değerlendirme skalasına göre, 9 hasta mükemmel, 4 hasta iyi, 1 hasta orta idi. Bray ve ark.' nın değerlendirme skalasına göre 7 hasta mükemmel, 2 hasta iyi, 4 hasta orta, 1 hasta kötü idi. Meislin ve ark'nın değerlendirme skalasına göre 6 hasta mükemmel, 3 hasta iyi, 3 hasta orta, 2 hasta kötü idi. Ortalama preoperatif Kaikkonnen-Kannus skoru preoperatif 46.7 iken postoperatif dönemde 83.9'a yükselmişti. Bray skoru ise preoperatif dönemde ortalama 44.2 iken, postoperatif dönemde 78.9 idi. Bu iki skorun preoperatif ve postoperatif değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak kuvvetli derecede anlamlı bulundu (p<0.0001). 89
Pes planuslu hastalarda alt ekstremite patomekanik değişikliklerinin prognoz üzerine olan etkileri
Bu çalışmada fleksibl pes planuslu hastalardaki ekstemal tibial torsiyonun ayaktaki fleksibl pes planus deformitesi üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Temmuz 1994 ile Aralık 1995 yılları arasında DEÜTF Ortopedi ve Travmatoloji ABD polikliniğine başvuran eksternal tibial torsiyonlu 20 fleksibl pes planus olgusu çalışmaya alınmıştır. Normal tibial torsiyonu olan 10 fleksibl pes planus olgusu da kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Tüm olgularda yüklenme sırasında dorsoplantar ve lateral ayak grafileri alınarak dorsoplantar ve lateral talokalkaneal açılar, talus eğim açısı, kalkaneus eğim açısı, talus-Lmetatars açısı ve Lmetatars eğimi ölçülmüştür. Tibia ve femur torsiyon ölçümleri bilgisayarlı tomografi ile yapılmıştır. Her iki gruptaki ölçümler karşılaştırıldığında eksternal tibial torsiyonlu fleksibl pes planus olgularında, normal tibial torsiyonlu olgulara göre dorsoplantar talokalkaneal açı, lateral talokalkaneal açı ve talus eğiminde artma olmadığı, Lmetatars eğimi ile kalkaneus eğiminin azaldığı ve talus-Lmetatars açısının etkilenmediği bulunmuştur. Böylece eksternal tibial torsiyonlu olgularda talusun plantara ve mediale dönememesi nedeniyle longitudinal arktaki kırılmanın naviküloküneiform. eklemden olacağı sonucuna varılmıştır. Ayak ^arkası ve önü arasındaki bu uyumsuzluk kas dengesini bozarak gastrosoleus kas grubunun yükünü arttırmakta ve deformitenin prognozunu olumsuz etkilemektedir.
Gonartrozlu hastalarda patellofemoral eklem dinamiği ve diz eklemi dejenerasyonuna sebep olan bazı sekonder faktörler
Bu çalışmada, Mart 1999 ile Kasım 1999 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmotoloji polikliniğinde gonartroz tanısı alan ve diz protezi endikasyonu konulan 22 hastanın 33 dizi çalışmaya alınmıştır.Kontrol grubu olarak Pınar ve arklarının diz patolojisi öyküsü olmayan gönüllülerden oluşan.yöntem olarak bu çalışmadaki yöntemle aynı yöntemin kullanıldığı çalışmadaki veriler alındı.Amacımız,gonartrozlu hastalardaki patellofemoral eklem dinamiğini, kondromalazi ve gonartroz etiyolojisinde sorumlu tutulan bazı faktörleri (patella tipi.troklear di splazi, patella yüksekliği) incelemektir. Patellofemoral eklem dinamiği için hastaların CP.IO0,20°,30°,40° ve 60°' diz fleksiyonlarında patella santralize olacak şekilde BT'leri, kuadriseps kontraksiyonlu ve kontraksiyonsuz olarak alındı ve bunlarda sulkus açısı, kongruens açısı ve tilt açısı ölçüldü. Hastalardan elde edilen veriler, kontrol grubunun verileri ile karşılaştırıldı. Patella yüksekliği InsalPa göre değerlendirildi ve artroskopi ile patellofemoral kondromalazi saptanmamış orta yaş hasta grubunun değerleri ile karşılaştırıldı. Hastaların patellaları dinamik BT'leri ve Merchant grafilerine göre Wiberg'e göre tiplendirildi. Hastaların tilt açısı değerleri kontrole göre 60° haricinde istatiksel olarak farklı çıkmıştır. Bunun nedeni hasta grubundaki ortalama tilt açısının kontrol grubuna göre düşük olmasındandır.Hastaların ortalama kongruens açı değerleri ekstansiyonda kontrol grubuna göre düşüktür. Fleksiyonun artması ile ortalama kongruens açı değerleri artar ve hastaların çoğunda bir lateralizasyona eğilim vardır. Hastaların sulkus açı değerleri ile kontrol grubunun sulkus açı değerleri arasında istatiksel bir farklılık saptanmamıştır. Patella yüksekliği ve tipi ile gonartroz arasında ilişki saptanamamıştır. 57
Masif rotator manşet yırtığı cerrahi tedavi sonuçlarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Masif rotator manşet yırıtklarının tedavisinde uygun tedavi seçimi tartışmalıdır. Rotator manşet masif yırtıklarından sonra omuz da fonksiyon kaybı ve manşet kaslarında atrofi ve yağlı dejenerasyon gelişmektedir. Masif yırtıkların tamirinden sonra sıklıkla tekrar yırtık ve bunlara ek olarak kaslarda dejenerasyon ve kötü klinik sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada cerrahi yöntemlerle tedavi ettiğimiz ve masif yırtık olarak tanımlanabilecek rotator manşet lezyonlarının uzun süre takip sonucunda klinik ve radyolojik olarak ulaştığı noktayı tanımlamak ve cerrahi tedavi yöntemimizi değişik parametreler kullanarak irdelemeyi amaçladık. 31 adet masif rotator manşet yırtığı olan hastayı retrospektif olarak değerlendirmeye aldık. Hastaların 24 tanesi bayan, 7 tanesi erkek idi. Yaş ortalaması 54.7 (36-72) idi. Hastaların tümünde dominant taraf sağ iken, hasta taraf 21 tanesinde sağ, 10 tanesinde sol olarak tespit edildi. Tüm hastalar klinik ve radyolojik olarak değerlendirmeye alındı. Ortalama takip süresi 32.32 ay (9-72 ay) idi. 31 hastanın 12'nde tekrar yırtık izlendi. Bunların 7 tanesinin boyutu aynı kalırken, 5 tanesinde yırtık boyutu daha küçük idi. Operasyon öncesi Constant skoru 44.95 iken, operasyon sonrası 88.45 olarak bulundu, ağrısız fleksiyon ise operasyon öncesi 107.26° iken, operasyon sonrası 167.42°; abduksyon ise operasyon öncesi 91.77° iken, operasyon sonrası 160.48° olarak bulundu. Hastaların ağrı ve fonksiyonlarında da görsel analog skalaya göre önemli ölçüde düzelme izlendi (p<0.05). Yağlı dejenerasyon tüm hastalarda ilerlemiş olarak bulundu. Operasyon sonrası yırtık izlenmeyen grup ile operasyon sonrası yırtık izlenen grup arasında abduksiyon, fleksiyon, Constant skoru ağrı ve fonksiyon açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak semptomlar koruyucu tedaviye cevap vermiyorsa ve kalıcı ise rotator manşet yırtığının cerrahi tedavisi, yararlı bir işlemdir. Subakromial dekompresyon ve akromioplastiye ek olarak yırtık olan tendon mutlaka anatomik lokalizasyonuna veya o bölge yakınına tespit edilmeye çalışılmalıdır. Böylece omuz bölgesindeki kas dengesizliğini düzeltmekte ve buna paralel olarak omuz fonksiyonel sonuçları iyileşmektedir.
Tavşanlarda serbest kas fleplerinin deneysel incelenmesi
Serbest kas yada kas-deri flepleri ile ilgili sorunlara, transplantın seyrine ve meydana gelebilecek değişikliklere ışık tutabilmek için Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma ve Uygulama Laboratuvarında 26 tavşan üzerinde çalışılmıştır. Flepte meydana gelebilecek değişiklikler makroskobik, histopatolojik ve ENMG çalışmaları ile 15 haftalık bir sürede incelenmiştir. Uygun endikasyon ve uygun cerrahi teknikle uygulandığı zaman, serbest kas yada kas-deri flepleri ile yüz güldürücü sonuçlar elde etmek mümkündür.
Metastatik kemik tümörlerinde prognoz ve surveye etki eden faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Metastatik kemik tümörlerinde prognoz ve sağ kalıma etki eden faktörlerin tamamını incelemek, özellikle başvuru esnasında metastatik tümörün primer köken aldığı malignitenin bilinip bilinmemesinin prognoz ve sağ kalımdaki etkisini değerlendirmek. YÖNTEM: 2021-2025 yılları arasında merkezimize başvuran, metastatik kemik tümörü tanısı alan ve kliniğimizce takip edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Tarama neticesinde metastatik kemik tümörü tanısı alan toplam 42 hasta kaydedildi. Bu hastaların 63 kemiğinde metastaz olmasından kaynaklı 63 olgu çalışmaya dahil edildi. Dahil edilme kriterleri şunlardı: (1) patoloji tanısı ile metastatik kemik tümörü olduğu kesinleşmiş olması, (2) en az 3 ay takip süresi olması, (3) ilk başvurunun nüks ile olmaması. Dışlanma kriterleri: (1) 3 aydan kısa takip süresi, (2) tümörün patolojik değerlendirme sonrası primer kemik tümörü olması, (3) vakanın pediatrik yaş grubunda olması. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar sağ kalımı etkileyebilecek faktörler açısından istatistiksel olarak incelendi. Ayrıca sonrasında primer kaynağı bilinen ve bilinmeyen vakalar aynı şekilde prognoz ve survey açısından değerlendirildi. Tüm olgular değerlendirildiğinde elde edilen verilerin literatürle uyumlu olduğu görüldü. Primer karsinomun bilindiği ve bilinmediği şeklinde olgular iki ayrı grup halinde incelendiğindeyse sağ kalım ve prognoz adına istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Fonksiyonellik açısından MSTS skorlama sisteminin kullanıldığı bu çalışmada yaşam süresi ile skorlama arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre metastatik kemik tümörü olan vakalarda primer karsinom tanısının başvuru esnasında bilinmemesi prognoz ve survey açısından olumsuz bir faktör olarak değerlendirilemez. Çalışmada bunun dışında elde edilen prognoz ve surveye etki eden faktörler literatür ile uyumlu olacak şekildedir. Anahtar Kelimeler: Kemik, metastaz, MSTS, prognoz, tümör
Lenke tip 1 adolesan idiyopatik skolyozda selektif füzyon sonrası sagittal spinopelvik dizilim
GİRİŞ VE AMAÇ: Lenke Tip I idiyopatik skolyozu olup selektif füzyon cerrahisi yapılan hastalarda minumum 2 yıllık takipte hem sagittal spinal hem de spinopelvik parametrelerdeki değişiklikleri değerlendirmek. YÖNTEM: Adölesan idiyopatik skolyoz nedeniyle merkezimizde 2010-2020 yılları arasından opere edilen 42 hasta retrospektif incelendi. Ameliyat öncesi, sonrası ve postoperatif 2.yıl sagital ve spinopelvik ölçümler, pelvik tilt (PT), pelvik insidans (PI), sakral eğim (SE), lomber lordoz (LL), torasik kifoz (TK), torakolomber kifoz (TLK), servikal lordoz (SL) ve C2 eğim açısı değerleri SURGIMAP© Yazılımı (Nemaris Inc. USA) ölçüm sistemi) kullanılarak analiz edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası SRS-22 total puanları kayıt altına alındı. BULGULAR: Hastaların pelvik tilt ve torakolomber kifoz değerlerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi. Pelvik insidans, sakral eğim, lomber lordoz, torakal kifoz, servikal lordoz ve C2 eğim açısında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlendi. SRS-22 total puanının postoperatfi takip sürecinde anlamlı olarak yükseldiği gözlendi. SONUÇ: Selektif füzyon cerrahisi sonrası sagittal spinal ve spinopelvik parametreler sürekli olarak değişmeye devam etmektedir. Bu konuda yapılacak uzun süreli çalışmalarda, AİS cerrahisinde sagital planı değerlendirirken pelvisin akılda tutulması gerekliliğini giderek daha fazla gerektireceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Adolesan idiyopatik skolyoz, Lenke Tip 1, Sagital spinal ve spinopelvik parametreler
Kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen femur şaft kırıklarında üçüncü fragmanın lokasyonu, boyutu, deplasmanı ve açık/kapalı redüksiyonunun kaynama üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen AO/OTA sınıflamasına göre 32-B1, 32-B2, 32-B3 femur şaft kırıklarındaki üçüncü fragmanın lokalizasyonu, boyutu, deplasman düzeyinin ve fragmanın açık ya da kapalı redüksiyonunun kaynama üzerine etkisini değerlendirmek. YÖNTEM: 2015-2021 yılları arasında merkezimizde AO sınıflamasına göre 32-B1, 32-B2, 32-B3 femur şaft kırığı olan ve kilitli intramedüller çivi ile tedavi edilen 14 kadın 62 erkek toplam 76 hasta retrospektif olarak incelendi. Ameliyat sonrası ilk röntgenindeki değerler baz alınarak üçüncü fragmanın vertikal boyutu, fragmanın anatomik noktasına en uzak ve en yakın iki noktanın transvers uzaklıkları ortalaması, üçüncü fragmanın lokalizasyonu kayıt altına alındı. Ayrıca kırığın açık veya kapalı yöntemle redüksiyonunun sağlanma durumu da not edildi. Ölçümler için merkezimiz PACS sistemi kullanıldı. Postoperatif takip röntgenlerinde RUSF skoruna göre kaynama durumu değerlendirildi. Patolojik kırıklar ve en az 2 yıl takibi olmayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. BULGULAR: Fragmanın vertikal boyutunun ve fragmanın transvers deplasmanının kaynama süresi üzerine istatistiksel anlamlı bir etkisi gözlenmedi. Üçüncü fragmanın posteromedial-posterior lokalizasyonda olduğu kırıklarda gözlenen nonunion oranının, anterolateral-lateral lokalizasyondaki grupla karşılaştırıldığında anlamlı ölçüde düşük olduğu gözlendi. Yine bu gruplar arasında posteromedial-posterior grubunun 6. ay RUSF skorlarının daha yüksek olduğu, bu grupta kaynamanın daha hızlı görüldüğü ancak 12. ay skorlarında gruplar arasında anlamlı fark olmadığı gözlendi SONUÇ: Üçüncü fragman vertikal boyutu ve transvers uzaklığının nonunion üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmamakla birlikte anterolateral-lateral lokalizasyonlu fragmanın nonunion ile daha yüksek ilişkili olduğu gözlenmiştir. Açık redüksiyon yapılan hastalarda tek başına bakıldığında nonunion oranının anlamlı yüksek gözlendiği, ancak kırık lokalizasyonuna göre açık redüksiyonun lojistik regresyon analizi yapıldığında açık redüksiyonun nonunion üzerine anlamlı etkisi gösterilememiştir.
Tip 2 kollajen emdirilmiş enjekte edilebilen hyaluronik bazlı implant kıkırdak onarımını nasıl etkiler? ratlarda oluşturulan deneysel çalışma
Amaç: Ratların dizlerinde oluşturulan kıkırdak lezyonlarına hyaluronik asit ve tip 2 kollajenin tedavi ve iyileşme sürecinde etkilerini incelemek. Materyal Metod: Çalışmada 32 adet wester albino tipi ratın sağ dizleri kullanıldı. Mikrokırık grubu, hyaluronik asit grubu, tip 2 kollajen grubu ve kombine grup olmak üzere 4 gruba 8er adet rat ayrıldı. Ratların sağ dizlerine paramedian insizyon ile yaklaşılıp femur medail kondillerine 0.8mm K teli yardımı ile subkondral kemiği de içeren mikrokırık uygulanıp kıkırdak lezyonu oluşturuldu. Mikrokırık grubu tedavi iyileşme takibine bırakıldı. Hyaluronik asit grubuna ilk gün cerrrahi sonrası ve tek doz olarak 0,4ml HA enjeksiyonu uygulandı. tip 2 kollajen grubuna ilk gün tek doz olarak 30mikrogram T2C uygulandı. kombine gruba HA ve T2C birlikte uygulandı. 1.ayın sonunda her gruptan 4 hayvan sakrifiye edilip sağ distal femur eksize edildi ve histopatolojik inceleme için labaratuvara gönderildi. Geriye kalan deney hayvanları 2.ay sonunda sakrifiyeedilerek aynı işlem uygulandı. Laboratuvara alınan kemik örnekleri %3 Nitrik asitte dekalsifiye edildikten sonra %10 Nötral formalinde fikse edildi. 7 günlük fiksasyon sonrası örnekler otomatik doku takip cihazı (Leica TP1020) histolojik olarak takip edildi ve parafine gömüldü. Parafin bloklardan 5 µ kalınlıkta kesitler lam üstüne alındı ve genel kemik dokusu özelliklerini ve bağ doku yapılanması ve Tip 2 kollajeni ayrıntılı olarak değerlendirebilmek için Van Gieson boyaması ile boyandı ve ışık mikroskobu (Nikon E-600) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde kırık bölgesinde kıkırdak oluşumu ve tamir kalitesi klasik kıkırdak doku tamiri kriterleri olan O'Driscol ve Modified Mankin değerlendirmeleri (veya sınıflamaları) ile değerlendirildi. Değerlendirme sürecinde aşağıda yazılı kriterler kullanıldı. Grupların değerleri arasında istatistiksel farklılığın tespiti amacıyla One Way ANOVA istatistiksel analiz testi uygulandı. Değerlendirme için SPSS for Windows 23.0 istatisksel analiz programı uygulandı Bulgular: Her grup için elde edilen değerler hem O'Dricoll hem de Mankin sınıflandırmasında birbirlerine simetrik bir eğri çizmekteydi ki bu elde edilen sonuçların ve metodolojinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte bir bulguydu. HA grubundaki iyileşmenin ve sonrasında Kombine 2Ay grubundaki iyileşmenin mikrokırık grubu değerlerine çok yakın olduğu gözlendi. İlginç olarak HA 2Ay grubunda iyileşmenin diğer gruplara göre çok düşük düzeyde olduğu tespit edildi. Bu durum HA'nın akut etkisinin daha belirgin olduğunu ve uzun süreli kullanımında ek doz gerekliliğini ortaya koymuştur. Diğer yandan Kombine grubunda ve Kombine 2Ay grubunda değerlerin yüksek olduğu ve Kombine 2Ay grubunda Kombine grubuna göre daha fazla artış olması doza bağımlı üzün süreli tedavide olumlu yönde iyileşme olarak değerlendirildi. Sonuç: Çalışmamızdan çıkarılacak sonuç olarak son dönemde yaygın olarak kullanılan HA nın tek başına kullanılmasının yerine T2C ile kombine edilerek kullanılması yeni çalışmaların önünü açması için değerli olduğu ön görülebilir. Ayrıca kıkırdak hasarlarında mikrokırık uygulanmasının diğer tedavi seçenekleri ile kombine kullanılması daha iyi sonuçlar alınabileceğini düşündürebilir. Kıkırdak iyileşmesinde multifaktöryel etkilerin ve çok sayıda biyolojik kaskadların etkili olduğu akılda tutulmalıdır
Primer total diz artroplastisinde turnike kullanımı ile hoffa dokusunda iskemi/reperfüzyon hasarı ilişkisinin araştırılması
Amaç: Total diz artroplastisi uygulanan hastalarda turnike kullanımının hoffa dokusu üzerinde iskemi-reperfüzyon hasarını belirlemeyi ve çıkan sonuca göre hoffa dokusunun eksizyonunun gerekip gerekmediğini belirlemeyi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Çalışmaya total diz artroplastisi uygulanacak 44 kadın, 14 erkek hastanın toplam 80 dizi dâhil edildi. Demografik verileri kaydedildi. Hastalara Knee Society Skoru (KSS), Knee injuriy and Osteoarthitis Outcome Skoru(KOOS), ve Kujala ağrı skoru preoperatif ve postoperatif 3. ayda uygulandı. Preoperatif ve postoperatif diz muayenesi karşılaştırıldı. 40 dize turnikeli olarak total diz artroplastisi uygulandı. 40 dize turnike uygulanmadan total diz artroplastisi uygulandı. Turnike uygulanan gruptaki hastalardan turnike uygulandıktan 5 dakika sonra (t1), turnike indirilmeden 1 dakika önce (t2) ve turnike indirildikten 15 dakika sonra (t3)(fasya kapanmadan 1 dakika önce) hoffa dokusundan ikişer adet örnek alındı. Turnike uygulanmayan gruptaki hastalardan insizyon başladıktan 5 dakika sonra (t1) ve fasya kapanmadan 1 dakika önce (t3) hoffa dokusundan ikişer örnek alındı. Bu dokulardan HIF 1α, BAX/Bcl-2, Total Oksidan Kapasite (TOC), Total Antioksidan Kapasite (TAC) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) değerleri ölçüldü. İki grup arasında iskemi ve reperfüzyon hasarı karşılaştırıldı. Bulgular: Turnikeli ve turnikesiz opere edilen hastaların demografik özellikleri arasında farklılık yoktu. Hastaların preoperatif diz fleksiyonu ile postoperatif diz fleksiyonu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,625). Preoperatif ekstansiyon derecesi ve eklem hareket açıklığı (EHA) ameliyat sonrası anlamlı şekilde arttığı saptandı. KSS, KOOS ve Kujala skoru postoperatif dönemde anlamlı derecede arttığı saptandı. Turnikeli grup ile turnikesiz grup arasında KSS, KOOS, Kujala skoru, EHA, diz fleksiyon ve ekstansiyon derecesinde anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı. Turnike kullanılan hastalarda, turnike kullanılmayan hastalara göre; t1'de HIF 1α değeri düşük, BAX/Bcl-2 oranı yüksek, TAC değeri benzer, TOC değeri yüksek ve OSI değeri yüksek saptandı. T3'de HIF 1α değeri benzer, BAX/Bcl-2 oranı düşük, TAC değeri benzer, TOC değeri yüksek ve OSI değeri yüksek saptandı. Turnike kullanılan hastalardan alınan hoffa örneklerindeki oksidatif stres, turnikesiz uygulanan hastalara göre yaklaşık iki kat fazla saptandı. Turnike kullanılan hastalarda t1'de hoffa dokusunda oksidatif stresin fazla olduğu peroperatif dönem içerisinde zamanla oksidatif stresin azaldığı ve turnike indirildikten sonra oksitadif stresin bir miktar daha arttığı saptandı. Sonuç: Yaptığımız çalışmada turnike kullanılan hastalarda turnike kullanılmayan hastalara göre hoffa dokusunda iskemi ve reperfüzyon hasarı biyokimyasal ve histolojik olarak yüksek saptandı. Turnike kullanılan total diz artroplasti hastalarında hoffa dokusundaki iskemi ve reperfüzyon hasarı yüksek olduğundan hoffa dokusunun cerrahın tercihine göre eksize edilebilir. Turnikesiz TDA cerrahisi uygulamak komplikasyonları azaltır. Turnike kullanımının ve hoffa dokusunun eksizyonunun kliniğe etkisini daha iyi değerlendirebilmek için daha uzun takipli daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Pediatrik suprakondiler humerus kırığı nedeniyle opere edilen hastalarda radyolojik skorlamanın ile klinik sonuçların korelasyonu-prospektif çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı suprakondiler humerus kırıklarında radyografik kaynama skorlamasının uygulanabilirliğini araştırmaktır. Bu sayede poliklinik kontrollerinde postoperatif kaynamanın değerlendirilmesi, atelin çıkarılma zamanı ve pinlerin çıkarılması ile ilgili zamanlamada cerrahın daha objektif karar verebilmesine yardımcı olmak ve skorlamanın klinik sonuçlar ile korelasyonunu araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmaya suprakondiler humerus kırığı nedeniyle acil servise ya da ortopedi polikliniğine başvuran ve opere edilen 40 erkek 26 kız toplam 66 hasta dâhil edildi. Hastaların her birine ameliyat öncesi hasta kartı oluşturuldu ve demografik özellikleri kayıt altına alındı. Hastalar ameliyat sonrasında rutin olarak 2, 3, 4, 6 ve 8. hafta ortopedi poliklinik kontrollerine çağrıldı. Poliklinik kontrollerinde hastalara rutin olarak dirsek AP ve lateral grafiler çekildi. RUS hesaplanırken düzgün çekilmiş grafilerde kırık korteks hattı değerlendirildi. 3 yaşından büyük olan hastaların dinomometre ile kavrama gücü ölçülere kayıt edildi. Hastaların radyografik dirsek açıları ölçüldü. Bu değerlerin haftalık seyirleri takip edildi. Bulgular: Hastaların RUS değerleri haftalar ilerledikçe arttığı gözlemlendi. 8. haftada hastaların kırık kaynaması tamamlandı. RUS değerinin en ilişkili olduğu durum kırık tipidir. Tip 2 kırıklarda ilk haftalarda RUS diğer kırık tiplerine göre yüksek hesaplanmıştır. 8. haftaya gelindiğinde tüm kırık tiplerinde benzer RUS hesaplanmıştır. Kapalı redükte edilen kırıklarda 2. hafta da RUS değeri yüksek hesaplanmıştır. 8. haftaya gelindiğinde kapalı ve açık redüksiyon yapılan kırıklarda benzer RUS hesaplanmıştır. RUS ve cerrahi teknik arasındaki ilişkiye bakacak olursak; 2. haftada açık ve kapalı cerrahi ile RUS arasında anlamlı fark bulunmuştur (p=0,023). Diğer haftalar da cerrahi teknik ve RUS arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Suprakondiler humerus kırıkları opere edildikten sonra belirli aralıklarda kontrol edilmeli ve tam iyileşmenin sağlanması için radyografik kaynama ve klinik düzelmenin görülmesi gerekmektedir. RUSSUH değeri 8 ve üzeri olan hastalarda klinik değerlendirme sonrası aksi bir durum yoksa atelin çıkarılabileceğini ve ROM arttırılması için dirsek egzersizleri başlanması gerektiğini düşünüyoruz. RUSSUH değeri 10 ve üzeri hastalarda klinik değerlendirme sonrasında pinlerin çıkarılabileceğini düşünüyoruz.
Osteoporotik, osteopenik ve osteoartritik femur başlarının immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak karşılaştırılması
Osteoporozgrubundaki NFκB'nın yüksek saptanması bu hastalıktaki inflamatuar osteolizin göstergesi olarak yorumlandı.İnflamasyon süreci İki hastalıkta da bildirilse de, çalışmamızda osteoporozdaki osteoklastik osteolizis istatistiksel olarak daha anlamlı bulundu. Buna göre, osteoporozdaki inflamasyon sürecini yavaşlatarak kemik yıkımının önüne geçilebileceği gösterildi. Osteoporozda varlığı saptanan bir başka patoloji anlamlı düzeyde yüksek saptanan kaspaz'in gösterdiği subkondral kemikteki hücre apoptozisidir. Dekorinin osteoartritte anlamlı düzeyde daha yüksek olması, hem proinflamatuar etki yaratarak ve subkondral kemikteki osteoblast sayısını etkileyerek osteoartrite neden olduğunu, hem de kondrosit tarafından üretimi attırılarak osteoartritin yarattığı ekstraselüler hasarı onarıp koruyucu etkisinin de olduğunu gösterebilir. Osteoporozda daha düşük saptanması ise kollajen yapısının etkilendiğini göstermiştir. Subkondral bölgedeki osteoporoz, bitişiğindeki eklem kıkırdağı hasarına ve daha sonra osteoartrite neden olabileceğini gösterdi. Bu sonuç ise osteoporozun osteoartrit için zemin hazırladığını gösterdi
Diz osteokondral defektlerinin tedavisinde kullanılacak olan iki katmanlı sentetik skafoldun etkinliğinin değerlendirilmesi-deneysel çalışma-
Amaç: Laboratuvar ortamında üretilen çift katmanlı ve tek katmanlı skafoldları hücreli ve hücresiz olarak mikrokırık zemininde oluşturulan osteokondral defektlere uygulayarak kıkırdak doku iyileşmesini elde etmeyi ve iyileşen dokuları histolojik olarak karşılaştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmada ortalama yaşları 3 ay olan toplam 70 adet Wester Albino türü erkek rat kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 14 adet rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Her grupta sağ femur trohlear bölgesiye 2 mm çapında 1 mm derinliğinde osteokondral defekt oluşturulduktan sonra 0.8 mm kirschner teli ile mikrokırık işlemi uygulandı. Daha sonra kontrol grubu hariç her gruba belirlenen özel skafold uygulaması yapıldı. Cerrahi sonrası 4. hafta erken dönem iyileşmeyi, 8. hafta orta dönem iyileşmeyi değerlendirmek amacıyla her gruptan 4. hafta 6 rat, 8. hafta 6 rat sakrifiye edildi. En az 6 denek kullanarak yapılan çalışmada güç analizi sonucu %95 olarak hesaplandı. Kullanılan Wester Albino türü denek hayvanlarının DNA benzerliği %99 olması çalışmamızın güç analizini kuvvetlendirmiştir. Gruplar, sakrifikasyon zamanlarına göre yüksek doz anestezik madde enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Ratların sağ femur distalleri çıkartıldıktan sonra elde edilen materyaller %10'luk tamponlanmış formalinde 1 hafta süre ile fikse edildi. Fiksasyondan sonra materyaller %50'lik formik asit ve %20'lik sodyum sitrat çözeltilerinden hazırlanan solüsyonda dekalsifiye edildi. Dekalsifikasyon sonrası kemik doku örnekleri parafin bloklara gömülerek mikrotom ile 5-7 μm kalınlığındaki kesitler lamlar üzerine alındı. Bu kesitler Hematoksilen-Eozin ve Masson's Tricrom boyama yöntemiyle boyanıp, Modified Mankin ve O'Driscol skalasına göre değerlendirmeleri yapıldı.Değişkenler; Kolmogorov Smirnov testi ve Histogram ile incelenmiş ve normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin üç ve üzeri gruplar arasında karşılaştırılmasında ise Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Kruskal-Wallis testi sonucunda anlamlı bir farklılığın elde edilmesi durumunda farkın hangi gruplar arasından kaynaklandığını belirlemek amacıyla ise Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney testi yapılmıştır. Bütün analizlerde IBM SPSS.23 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Skafoldların hücreli kullanımının morfolojik alan değişimlerinde olumlu sonuç etkisini gösterildi. Skafold katmanları karşılaştırıldığında ise çift katmanlı skafold uygulamanın hem hücreli hem hücresiz kullanımda tek katmanlı skafolda göre morfolojik alan skorunda minimal artış etkisi görülmektedir. Yüzey düzenliliğinde çift katmanlı hücreli skafold grubunda kontrol grubundan da daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Komşu bağlanmanın akut iyileşme döneminde çift katmanlı hücresiz skafold ile en yüksek skorlar elde edilmiştir. Hücre popülasyonunun akut dönem sonuçları incelendiğinde; kontrol grubuna göre hücreli çift ve tek katmanlı skafold grubunda beklenenin aksine çok düşük değerler saptanmıştır. Hücre popülasyonu değerlendirmesinde akut ve orta dönem en iyi sonuçlar kontrol grubunda görülmüştür. Kıkırdak tıkaç kalitesinin akut dönem sonuçları incelendiğinde çift katmanlı hücresiz skafold etkinliği anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ancak bu etkinlik orta dönem sonuçlarına yansıyamamıştır. İyileşmede matriksin durumu incelendiğinde; tüm iyileşme döneminde kontrol grubuna en yakın skor çift katmanlı hücreli skafold grubunda saptanmış olup çift katmanlı skafoldun tek katmanlı skafolda göre daha iyi matriks oluşturduğu görülmektedir. Yapısal bütünlüğün tüm dönem sonuçlarında çift katmanlı hücreli skafoldun iyileşmiş kıkırdak dokusunda yapısal bütünlüğünün daha iyi olduğu görüldü. Çift katmanlı skafoldun yara dolgusunda daha etkili bir tedavi yöntemi olduğu görülmüştür. Osteokondral bağlanmada çift katmanlı skafoldun etkinliği belirgin şekilde yüksek bulunmuştur. Komşu bağlanmada çift katmanlı skafoldun akut dönemde etkinliği saptanmış olup hücre takviyesi ile bu etkinliği orta dönemde de sürdürdüğü görülmüştür. Kümeleşme dağılım incelendiğinde, akut dönem sonuçlarında çift katmanlı skafold etkinliği iyi iken, orta dönemde tek katmanlı skafold etkinliği belirgin şekilde artmıştır. Subkondral kemik iyileşmesi incelendiğinde, akut dönem sonuçlarında çift katmanlı skafold etkinliği iyi iken orta dönemde tek katmanlı skafold etkinliği belirgin şekilde artmıştır. Sonuç: Mankin skorlaması toplam skoruna bakıldığında; akut dönem iyileşmede çift katmanlı skafoldun daha etkin olduğu bulunmuş iken orta dönem sonuçlarında gruplar arası anlamı bir fark elde edilememiştir. Uzun dönem sonuçlarında en etkin tedavinin mikrokırık uygulanan kontrol grubu olduğu görülmüştür.O'Driscol skorlaması toplam skoruna bakıldığında; akut dönem iyileşmede çift katmanlı skafoldun daha etkin olduğu bulunmuş iken bu skafoldun hücreli uygulanması ile çok daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçlar orta dönem sonuçlarına da yansımıştır. Çift katmanlı skafold, mikrokırık uygulanan tedaviye alternatif olarak değerlendirilebilir. Genel olarak kontrol grubu olan mikrokırık grubuna en yakın iyileşme parametreleri hücreli çift katmanlı skafold grubunda elde edilmiştir. Osteokondral kıkırdak defektlerinde mikrokırık yöntemi ile iyileşme hala güncelliğini korumaktadır. Kıkırdak doku mühendisliği ile üretilen çeşitli skafoldlar ile histolojik olarak daha iyi sonuçlar alınabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Osteokondral defekt, Kıkırdak, Skafold, Hayvan deneyi
Dejeneratif menisküs yırtığı olan hastalarda tüm mitokondriyal DNA dizileme analizi
Amaç: Menisküs yırtıkları, yürüme fonksiyonu üzerinde olumsuz etkiye neden olan ve sık görülen ortopedik bir durumdur. Menisküs yırtıkları sıklığına göre travmatik, dejeneratif veya konjenital nedenlerden kaynaklanır. Dejeneratif menisküs yırtılmaları her yaşta meydana gelebilmektedir fakat çoğunlukla 45 yaş üstü kişilerde görülür. Dejeneratif menisküs yırtıklarının, menisküs içindeki kollajen liflerin parçalanmaya başlaması ve menisküsün yapısına daha az desteklemesi ile yaşlanma sürecinin bir parçası olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Planlanılan çalışmada, sıklıkla görülenin aksine genç bireylerde meydana gelen menisküs yırtılmalarında, hücresel yaşlanmada önemli rol oynayan mitokondrinin etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, cerrahi operasyon işlemi sırasında herhangi bir ek müdahale gerekmeden ve/veya herhangi bir ek medikal ajan uygulanmadan artroskopik cerrahi girişimi esnasında debridman amaçlı alınan menisküs dokusu ve periferik kan örnekleri materyal olarak kullanılmıştır. Menisküs dokusu ve periferik kan numunelerinden yeni nesil dizileme yöntemi ile tüm mitokondriyal DNA dizi analizi yapılmıştır. Bulgular: Numunelerden 29 adet farklı gende 127 adet farklı varyant belirlenmiş ve toplamda 216 adet varyant saptanmıştır. Saptanan bu varyantlardan 187 kadarı benign iken 21 VUS olup 8 kadarı patojenik olarak saptanmıştır. Travmatik grupta toplam 77 adet mtDNA varyant (73 benign, 3 VUS, 1 patojenik), dejeneratif grupta toplam 83 adet mtDNA varyant (65 benign, 13 VUS, 5 patojenik), ön çapraz bağ grubunda ise toplam 56 adet mtDNA varyant (49 benign, 5 VUS, 2 patojenik) saptanmıştır. Sonuç: Genç yaşta dejeneratif menisküs yırtığı olan hastalarda predispozan faktörler arasında mtDNA varyantları ve buna bağlı olabilecek bir histolojik erken yaşlanma hipotezinin araştırıldığı çalışmamızda, dejeneratif menisküs yırtığı olan grupta anlamlı olarak mtDNA varyantları belirlendi. Bu bağlamda ileri düzey araştırmalar ile genç yaşta dejeneratif menisküs yırtığına yatkınlığı olabilecek hastalar tespit edilip, dejenerasyon oluşmadan medikal müdehale ile cerrahi tedavi gereksimi azaltılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Menisküs, Mitokondriyal DNA, Yaşlanma, Varyant
Femur diyafizer kırıklarında hidroksiapatit-borik asit ve hidroksiapatit- magnezyum kaplı kirschner telinin kırık iyileşmesi üzerine etkinliğinin histolojik, radyolojik ve biyomekanik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Biyomedikal mühendisliği sayesinde üretilen, farklı bileşenlerin yer aldığı kaplama materyallerinin geliştirilmesini sağlayarak bunların kırık iyileşmesi üzerine olan etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda; ratların sağ femur kemiği diyafizer bölgesinde oluşturulan transvers kırıklarda, Hidroksiapatit (HA), Borik Asit (BA), Magnezyum (Mg) kombinasyonlarından üretilen Kirschner teli (K teli) ile kırık fiksasyonunun kırık iyileşmesi ve onarımına etkisi histolojik, radyolojik ve biyomekanik olarak araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmada ortalama yaşları 3 ay, ağırlıkları 250-300 mg olarak hesaplanan toplam 60 adet Wistar Albino türü rat kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 12 adet rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Her grupta sağ femur diyafizer bölgesine transvers kırık oluşturuldu. Biyomedikal mühendisliği ile ortak çalışma sonrası çeşitli materyaller ile kaplanan K telleri her gruba özel olarak belirlendiği gibi intramedüller olarak uygulandı. Cerrahi sonrası kırık iyileşmesini değerlendirmek adına 6. hafta erken dönemde her gruptan 6 adet rat ve 12. hafta geç dönemde her gruptan 6 adet rat sakrifiye edildi. Deneklerin sayısı önceden yapılan çalışmalar ve istatistiksel anlamlarına göre grup başı en az 6 olarak hesaplandı ve güç analizi %95 olarak belirlendi. Kullanılan Wistar Albino türü denek hayvanlarının DNA benzerliği %99 olması çalışmamızın güç analizini kuvvetlendirmiştir. Gruplar, sakrifikasyon zamanlarına göre yüksek doz anestezik madde enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Sakrifikasyon sonrası ratlar radyolojik değerlendirmeye alındı. Radyolojik değerlendirmede Lane-Sandhu radyolojik skorlamasına göre değerlendirildi. Ardından ratların sağ femurları eksize edilerek histopatolojik çalışmaya tabii tutuldu. Materyaller %10'luk tamponlanmış formalinde 1 hafta süre ile fikse edildi. Fiksasyondan sonra materyaller %50'lik formik asit ve %20'lik sodyum sitrat çözeltilerinden hazırlanan solüsyonda dekalsifiye edildi. Dekalsifikasyon sonrası kemik doku örnekleri parafin bloklara gömülerek mikrotom ile 5-7 μm kalınlığındaki kesitler lamlar üzerine alındı. Bu kesitler Hematoksilen-Eozin ve Masson's Tricrom boyama yöntemiyle boyanıp, Huo ve Ark. kırık iyileşmesi skalasına göre değerlendirmeleri yapıldı. Tanımlayıcı analizler sunulurken ortalama, standart sapma, ortanca değerler kullanılmıştır. Normal dağılım göstermeyen (non-parametrik) değişkenler iki grup arasında değerlendirilirken Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. İkiden fazla grupta normal dağılım göstermeyen sürekli değişken karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Testi kullanıldı. Kruskal-Wallis Testinin anlamlı bulunduğu durumlarda post-hoc analiz olarak Pairwise Comparisons testi kullanıldı. Bütün analizlerde IBM SPSS.23 programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Direk sitotoksisite testinde çalışmada kullanılan K teli materyallerinin hücre proliferasyonu üzerine toksik etki yaratmadığını saptandı. İndirek sitotoksisite testinde, çalışma sonuçlarına göre kontrol grubu içeren kuyucukların canlılık oranı % 100 olarak değerlendirildi. Bu verilerle çalışmada kullanılan K teli materyallerinin hücre proliferasyonu üzerine toksik etki yaratmadığı saptandı. Tüm gruplarda kırık iyileşmesinin histolojik skorlarında aynı grup içerisindeki 6. hafta ve 12. hafta deney grupları arasında anlamlı fark saptandı. Aynı gruplardaki 12.hafta deney gruplarının, 6.hafta deney gruplarına göre kırık iyileşmesinde anlamlı artış görüldü. Tüm gruplar 6. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında HA + Mg kaplı K teli uygulanan 5. deney grubunun en yüksek değerde ve anlamlı olduğu görüldü. (p<0.001) Tüm gruplardaki 6. hafta deney gruplarının birbirleriyle ikili grup karşılaştırıldığında 5. grubun diğer gruplara nazaran kırık iyileşmesinde anlamlı fark oluşturduğu görüldü. Tüm gruplar 12. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında kırık iyileşmesinin histolojik skorlarında 5. deney grubunun en yüksek değerde ve anlamlı olduğu görüldü. (p<0.001) Tüm gruplardaki 12. hafta deney gruplarının birbirleriyle ikili grup karşılaştırıldığında 5. grubun diğer gruplara nazaran kırık iyileşmesinde anlamlı fark oluşturduğu görüldü. Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde ise tüm gruplarda, aynı grup içerisindeki 6. hafta ve 12. hafta deney grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde tüm gruplar 6. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında 4. ve 5. deney gruplarının en yüksek değerde, 3. deney grubunun ise en düşük değerde olduğu görüldü fakat anlamlı fark saptanmadı. (p=0.837) Kırık iyileşmesinin radyolojik olarak değerlendirilmesinde tüm gruplar 12. hafta ortalamaları ile karşılaştırıldığında 2. ve 5. deney grubunun en yüksek değerde, 1.deney grubunun ise en düşük değerde olduğu görüldü fakat anlamlı fark saptanmadı. (p=0.479) Tüm gruplarda histopatoloji ve radyoloji skorları karşılaştırıldığında birbirleri arasında korelasyon olduğu görüldü. (p<0.001 ve r= 0.438) 6. hafta ve 12. hafta deney gruplarının histopatoloji ve radyoloji skorları karşılaştırıldığında birbirleri arasında korelasyon olduğu görüldü.( 6. Hafta için p=0,047 ve r=0,365 , 12.hafta için p=0,019 ve r=0,426 ) Biyomekanik testlerde gruplarda yer alan ratların sol femurları deney sonrası kullanıldı. Elde edilen analiz verileri ışığında testler arası optimal şartlar sağlanamamış olup daha fazla materyal gereksiniminden dolayı deney gruplarında yer alan ratların sağ femurları biyomekanik testlere tabii tutulmadı. Sonuç: Yapmış olduğumuz deneysel çalışmadan elde edilen veriler ışığında erken ve geç dönem kırık iyileşmesinde Mg içeren implant kullanımı ile iyi histolojik sonuçlar elde edilebilir ve bununla birlikte kırık tespit materyallerinde Mg kaplama yapılmasının kırık iyileşmesinde olumlu sonuçlar doğuracağını düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Kırık tespitinde kullanılan biyomateryallerde özellikle HA + Mg kaplama ile istenilen sonuçlar elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, Magnezyum, Borik asit, Hidroksiapatit
Diz ekleminde dejeneratif artrit gelişiminde hoffa dokusundaki inflamatuar sitokinlerin etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı diz ekleminde osteoartrit gelişiminde hoffa dokusundaki proinflamatuar sitokinlerin ve inflamatuar sürecin etkisini araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmaya ortopedi polikliniğine diz ağrısı nedeniyle başvuran ve artroskopik olarak opere edilen 36 kadın ve 32 erkek toplam 68 hasta dahil edildi. Hastaların her birine ameliyat öncesi hasta kartı oluşturuldu, demografik özellikleri, preop WOMAC, KOOS, WORMS ve Kellgren- Lawrence skorları kayıt edildi. Artroskopik olarak Outerbridge sınıflaması yapıldı ve hoffa dokusundan örnek alındı. Alınan doku örneklerinden TNF-α, IL-1β ve IL-6 miktarı mikroskobik olarak ölçüldü ve histolojik H-SCORE ' u hesaplandı. Bulgular: WOMAC ve KOOS ölçekleri ile klinik, WORMS, Kellgren- Lawrence skorlamaları ile radyolojik, Outerbridge evrelemesi ile artroskopik olarak değerlendirdiğimiz hastaların H-SCORE ile hesaplanan proinflamatuar sitokin (TNF-α, IL-1β, IL-6) düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Sonuç: Diz ekleminde osteoartrit gelişiminde inflamatuar sürecin farklı dokulardan kaynaklanabileceği ve inflamasyon ile kıkırdak hasarı ilişkilendirilmesine karşın , hoffa dokusundaki proinflamatuar sitokin düzeyleri ile farklı evrelerdeki osteoartrit hastaları arasında bir ilişki olmadığı görülmüştür. Farklı inflamasyon markerları ile multidisipliner olarak yapılacak çalışmalar, osteoartrit gelişimindeki kompleks etyoloji hakkında bilgi verici olabilir.
Gartland evre II-III pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında posterior ve çapraz pinleme ile sadece çapraz pinleme yöntemlerinin radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılması-prospektif randomize kontrollü çalışma
Amaç: Pediatrik suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde kapalı veya açık şekilde çapraz Kirschner teli ile tespit yaygın ve önerilen yöntemdir. Ancak optimal K-teli konfigürasyonu hala tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı Ekstansiyon tipi Gartland evre II-III pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında uygulanan posterior intrafokal K-teli+çapraz pinleme yönteminin sadece çapraz pinleme yöntemine kıyasla radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırmasıdır. Materyal Metod: Mayıs 2023- Mayıs 2024 tarihleri arasında hastanemizin acil servisi ve polikliniğine başvuran, 2-18 yaş arası Ekstansiyon tipi Gartland evre II-III suprakondiler humerus kırığı olan toplam 52 çocuk hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmaya katılacak ve kontrol grubuna yerleştirilecek hastalar kapalı zarf yöntemiyle randomize seçilmiştir. Ameliyat öncesi, her hasta için bir hasta kartı oluşturularak demografik bilgileri kaydedilmiştir. Hastalar, ameliyat sonrası 3., 5. ve 8. haftalarda poliklinik kontrolüne çağrılmıştır. Her kontrolde rutin olarak ön-arka (AP) ve yanal grafiler çekilmiştir. Klinik değerlendirmede dirsek eklem hareket açıklığı (ROM), Flynn kriteri, radyolojik olarak Baumann açısı, lateral humerokapitellar açı, RUS skoru ve lateral rotasyon yüzdesi ölçülmüştür. Bulgular: Posterior+çapraz pin ve çapraz pin gruplarının ortalama yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Her iki grupta da belirgin bir redüksiyon kaybı yaşanmadı. Hiçbir hastada iatrojenik ulnar sinir hasarı görülmedi. Klinik olarak 3 haftalık kontrolde ROM açıları değerlendirildiğinde, çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek sonuçlar elde edildi (p=0,022). Flynn kriterine göre fonksiyonel iyileşme açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Radyolojik olarak Baumann açılarının karşılaştırılmasında, çalışma grubunun kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi (p=0,022). RUS skoru ise kontrol grubunda çalışma grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek izlendi (p=0,044). Humerokapitellar açısındaki değişiklikler ve komplikasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Pediatrik suprakondiler humerus kırıkları ortopedinin en zor konularından biridir. Cerrahi sonrası radyolojik dizilim ile fonksiyonel sonuç arasında anlamlı bir pozitif korelasyon mevcuttur. Çalışmamızın sonuçlarına göre Posterior+çapraz pinleme ile sadece çapraz pinleme sonuçları arasında klinik veya radyolojik olarak gruplar arası anlamlı bir fark yoktur. Cerrahın rahat olduğu ve en iyi bildiği yol ve metotla redüksiyon sağlamaya çalışılmalıdır.
Aşil tendon rüptürlerinin tedavisinde scafoldun histopatolojik ve biyomekanik dayanıklılığın incelenmesi
Amaç: Aşil tendonu insan vücudundaki en kalın ve en güçlü tendondur. Güçlü olmasına rağmen en sık yaralanan tendonlardan birisidir. Aşil tendon rüptürleri konservatif ya da cerrahi olarak tedavi edilebilir. Konservatif tedavi genellikle yaşlı ve sedanter yaşamı olan hastalarda tercih edilir. Cerrahi tedavisi açık olarak ya da perkütan olarak uygulanabilir. Cerrahi tedavide başarı şansını artırmak amacıyla farklı biyolojik uygulamalar hayvan deneylerinde denenmektedir. Bunlar arasında, Prp enjeksiyonu, hiyalüronik asit uygulaması, c vitamini uygulaması, büyüme faktörlerinin eklenmesi gibi faktörler olarak sıralanabilir. Biz çalışmamızda, tavşanların aşil tendonlarına açık cerrahi onarımda scafold (tip 1 kolajen emdirilmiş polilaktik-ko-glikolik asit membran) tendon etrafına uyguladık. Ardından histopatolojik ve biyomekanik sonuçlarını istatistiksel olarak incelemeyi hedefledik. Metod: Çalışmamızda iki grup olarak 24 tavşanın randomize bir şekilde dağılımı sağlandı. Kontrol grubuna aşil tendon rüptürü oluşturulduktan sonra Modifiye Kessler süturu uygulandı. Scafold grubuna ise aşil tendon rüptürü oluşturulduktan sonra Modifiye Kessler süturu uygulanıp, tendon yaralanma bölgesine Tip 1 kollajenli PLGA scafold uygulandı. 6.hafta sonunda tavşanların aşil tendonları bütün olarak alındı. 4 grup randomize dağıtılarak histolojik incelemeler yapılıp, biyomekanik testler uygulandı. Histolojik incelemede Bonar ve Modifiye Movin skorları kullanıldı. Biyomekanik testler de ise tendonun maksimum dayanma kuvveti ve kopma süresi ölçüldü. Bulgular: Biyomekanik testlerde kopma süresi ve kopma kuvveti değerlendirildi. Kopma kuvveti değerlendirildiğinde scafold grubunda 110.17±15.35 Newton, kontrol grubunda 100.67±13.93 Newton olduğu görüldü. Scafold grubunda kopma kuvveti yüksek olmasına rağmen gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. (P=0.288) Kopma süresi, scafold grubunda 6.17±1.16 sn, kontrol grubunda ise 4.83±0.75 sn olup istatistiksel olarak kontrol grubuna göre daha yüksek ölçüldü. (p=0.041) Histolojik incelemeler de Bonar skorlamasında vaskülarite ve zemin görünümü skorlarının scafold grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük olduğu izlendi (sırasıyla; p=0.010, p=0.022). Toplam Bonar skoru gruplar arasında karşılaştırıldığında; scafold grubunda 5.33±0.51, kontrol grubunda 7.67±0.51 saptanmış olup, kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (P<0.001) Modifiye Movin skorlamasında ise lif yapısı, lif düzeni, artmış vaskülarite skorları scafold grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. (Sırasıyla; p=0.002, p=0.001, p=0.010). Toplam Movin skoru gruplar arasında karşılaştırıldığında; scafold grubunda 10.50±1.04, kontrol grubunda 13.67±1.50 saptanmış olup kontrol grubunda anlamlı olarak scafold grubuna göre daha yüksek bulundu. (P=0.002) Sonuç: Aşil tendon rüptürleri sonrası tedavi yöntemi genellikle cerrahidir. Cerrahi işlem başarısının artması ya da cerrahi dönem sonrası komplikasyonları da düşürmek açısından günümüz çağında biyoteknolojiden de destek alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Bizde tavşan aşil tendonlarında yapmış olduğumuz çalışmada kolajen emdirilmiş PLGA membran kullanımının tendon iyileşmesine pozitif etki edeceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşil tendon, Rüptür, Tavşan, Scafold, Cerrahi