Afyon Kocatepe University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Afyon Kocatepe University

251

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi patogenezinde plasental apoptozisin yeri

Gebeliğin hipertansif hastalıklarından olan preeklampsi/eklampsi, fetal ve matemal morbidite/mortalitesi yüksek olan proteinüri ve multiorgan yetmezliği ile giden bir patolojidir. Hastalık gelişiminde iki önemli patoloji yetersiz trofoblast invazyonu ve endotel disfonksiyonudur."Apoptozis" yada "programlanmış hücre ölümü", bir hücrenin tek basma, çevre doku ve hücrelerin hasarlanmasmdan etkilenmeden yaşamına son vermesidir. Hem fizyolojik hem de patolojik olaylarda görülmektedir. Preeklampsi, IUGR ve EMR gibi komplikasyonlu gebeliklerde de artmış apoptozis saptanması dikkatleri plasenta ve plasentadaki apoptotik mekanizmalar üzerine çekmiştir.Bu çalışmada preeklampsi patogenezinde plasental apoptozisin yerini araştırmayı amaçladık. Eylül 2006 ve Eylül 2007 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisinde doğum yapmış 30 hastada yapılmıştır. Çalışma elektif şartlarda sezaryen doğum yapmış 15 sağlıklı gebe ve sezaryen ile doğum yapmış 15 preeklamptik hastadan alınan plasenta örneklerinde yapıldı.Operasyon sırasında plasental yatakdan punch biyopsi alındı. Laboratuvar çalışmalarında doku örneklerinde apoptozis TÜNEL, caspase-3 ve Bax immünohistokimya tekniği ile değerlendirilerek apoptozis oranları saptandı.İki grup arasında hastaların yaş ve pariteleri arasında istatistiksel olarak anlamlı birfark yoktu. 1. ve 5. dakika Apgar skorları kontrol grubuyla karşılaştırıldıgında düşük doğum ağırlığı ve erken gebelik haftası ile uyumlu bir şekilde daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıdır.İki grup arasında hastaların plasenta ağırlıkları açısından istatistiksel olarak anlamlı birfark yoktu.Caspase, bax ve TUNEL ile yapılan immunohistokimyada preeklamptik gebelerde kontrol grubuna göre plasenta doku örneklerinde apoptozda belirgin bir artış izlenmektedir.Sağlıklı gebeliklerde, gebelik haftası ilerledikçe plasental apoptozisin arttığı göz önüne alınırsa preeklamptik grupta düşük bulunan ortalama gebelik haftasındaki plasentaların kontrol grubundaki term plasentalardan istatistiksel olarak daha fazla oranda apoptozis barındırmaları preeklampsi ile artan patolojik apoptozisin plasental yaşlanma ile paralel artan fizyolojik apoptozisden farklı olduğunu düşündürmektedir.

ApoptozisPreeklampsiTrofoblastlar
Mürüde Çakarto
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvitro fertilizasyon-embriyo transferi sikluslarında glycodelin-A, granulocyte colony-stimulating factor ve L-selectin düzeylerinin gebelik sonuçlarına etkisi

Amaç: IVF-ET (İnvitro fertilizasyon-embriyo transferi) sikluslarında endometrial reseptiviteyi gösteren glycodelin-A, G-CSF(Granulocyte Colony-Stimulating Factor) ve L-selectin düzeylerinin gebeliği öngörmedeki faydasını araştırmak.Yöntem: Yaptığımız prospektif kohort çalışmada, implantasyon penceresi döneminin belirteçlerinden olan glycodelin-A, G-CSF ve L-selectin'in IVF-ET sikluslarındaki düzeylerini araştırdık. Çalışmaya Dokuz Eylül Ünüversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezine Mart 2007 ile Mayıs 2007 tarihleri arasında IVF tedavisi için başvuran 56 infertilite hastası katıldı. Oosit toplama zamanı ve embriyo transferi sırasında alınan servikal mukus ve embriyo transferi sırasında alınan serum örneklerinde glycodelin-A, G-CSF ve L-selectin düzeylerini ölçtük. Bulduğumuz sonuçlarla da gebelik oranlarını karşılaştırdık.Bulgular: Embriyo transfer zamanı servikal mukusta ölçülen ortalama G-CSF düzeyleri klinik gebelik pozitif olanlarda, klinik gebelik negatif olanlara göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,024). Klinik gebeliği öngörmede kesme noktası olarak 1365 pg/ml değeri alındığında; sensitivite %76, spesifite %61,3 olarak hesaplandı. Diğer taraftan embryo transfer zamanı servikal mukusta ölçülen glycodelin-A ve L-selektin düzeyleri ile gebelik sonuçları arasında anlamlı ilşki saptanmadı. Embryo transfer zamanı servikal mukusta ölçülen G-CSF (p= 0,04) ve L-Selektin (p=0,002) düzeyleri oosit toplama zamanındaki değerlere kıyasla anlamlı olarak yüksek saptandı.Sonuç: IVF sikluslarında, endometrial reseptiviteyi gösteren belirteçleri embriyo transfer zamanı servikal mukusta araştırmak non-invaziv ve etkin bir yöntemdir. G-CSF implantasyonu öngörmede önemli bir belirteç olabilir.Anahtar kelimeler: IVF-ET, Endometrial reseptivite, G-CSF, L-Selektin, glycodelin-

Mahmut Güngör
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda tek taraflı ooforektomi sonrası kalan overde follikül dinamiği ve apoptoz'un incelenmesi

Günümüze dek over fizyolojisi ve follikül dinamiği üzerine yapılan incelemeler; dişi memeli overi'nin doğumdan itibaren sabit germ hücre havuzuna sahip olduğu fikri etrafında yürütülmüştür. Üreme biyolojisi'nin temel doktrinlerinden birisi olarak kabul edilen bu düşünceye göre; sınırlı sayıdaki primordial folliküller, ovulasyon veya atreziye gidiş yoluyla tükenmektedir. Bugüne dek tek taraflı ooforektomi deney düzeneği ile yapılmış çalışmalarda, tek taraflı ooforektomiyi takiben gerçekleştiği düşünülen ovarian kompanzasyonun net mekanizması açıklanamamıştır. Bu çalışmaların hepside sabit follikül rezervi fikri'ni baz almışlardır. Ancak son birkaç yılda yapılan bazı hayvan deneyleri sonucunda indirekt olarak yeni oosit-primordial follikül oluşumu saptandı. Bu nedenle follikül rezervi'nin sınırlı olmadığı ve ovarian-ekstraovarian kaynaklı germ stem cell olabileceği düşünüldü.Biz de kurduğumuz deney düzeneği ile tek taraflı ooforektomi sonrası morfolojik olarak follikül dinamiği ve apoptoz'u değerlendirdik. Amacımız, tek taraflı ooforektomi sonrası sadece ovarian kompanzasyonun mu yoksa ek bir oosit üretim kaynağının mı aktif olduğunu değerlendirmekti.Tek taraflı ooforektomi'nin kısa, orta ve uzun dönem etkilerini değerlendirmek için çalışma 3 ayrı grup sıçanda planlandı ve Grup A(n:7): Çalışmanın 7. gününde relaparotomi ile kalan overin çıkartıldığı grup, Grup B(n:8): Çalışmanın 14. gününde relaparotomi ile kalan overin çıkartıldığı grup, Grup C(n:8): Çalışmanın 42. gününde relaparotomi ile kalan overin çıkartıldığı grup. Tüm sıçanlarda 0.günde alınan over, aynı sıçan için kontrol overi olarak kullanıldı ve iki over arasında; morfolojik olarak primordial follikül, primer follikül, growing follikül sayısal değişimi ve apoptotik indeks farklılığı araştırıldı.Oluşturduğumuz her 3 grupta da primordial-primer follikül sayılarında (rezerv follikül grubu) ve apoptotik indekslerinde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Growing follikül sayısı ise her 3 grupta da arttı. Rezerv folliküllerin sayısında çalışma ve kontrol overleri arasında geçen zamana rağmen anlamlı bir azalma saptanmaması ve aynı zamanda cohort'a katılan follikülleri temsil eden growing follikül sayısı'nın 3 grupta da anlamlı olarak artması ilginçtir. Eğer sadece ovarian kompanzasyon gelişmiş olsaydı; en azından rezerv folliküllerin azalmasını yada folliküler statik yaşam süresinin artması ve atrezinin azalması nedeniyle atretik folliküllerin azalmasını beklerdik.Elde ettiğimiz bulgular ışığında; tek taraflı ooforektomi sonrası yeni follikül üretimi olduğunu ve bunun da en olası kaynağı'nın direkt olarak gösterilememiş olsada, germ stem cell (ovaryan veya ekstraovaryan kaynaklı) olduğunu düşünmekteyiz.

Yunus Aydın
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Folliküler sıvı oksidatif stresin IVF sonuçları üzerine etkisi

Amaç: Folliküler sıvı oksidatif stresin IVF sonuç parametreleri ile ilişkisini araştırmaktır.Dizayn: Prospektif çalışmaKurum: Üçüncü basamak tıp merkeziMetot: Folliküler sıvı malondialdehit (MDA), protein karbonil ve nitrik oksit (NO) seviyeleri spektrofotometrik olarak ölçüldü.Sonuçlar: Toplam 76 hastaya ait 249 follikül sıvısı ve oositleri çalışmaya dâhil edildi. Fertilize olan oositlerin folliküler sıvı MDA düzeyi fertilize olmayanlarınkine göre anlamlı olarak yüksekti (6, 37±0, 57 vs 3, 70±0, 33 µmol/L, P=0,022). En üst kalite embriyo gelişen oositlerin folliküler sıvılarındaki NO düzeyi (40, 12 ±1, 49 vs 45, 50 ±1, 21 nmol NO/mg protein, P=0,006) anlamlı olarak düşük iken protein karbonil düzeyi (16, 91± 1, 85 vs 13, 45 ±0, 58 nmol/ml, P=0,045) anlamlı olarak yüksek bulundu. Polikistik over sendromlu hastaların folliküler sıvılarında diğerleri ile karşılaştırıldığında MDA düzeyi anlamlı olarak yüksekti (10,50±1,96 vs 4,99±0,28 µmol/L P<0.001). Kötü ve aşırı cevap veren hastaların folliküler sıvılarında normal cevap veren hastalarınki ile karşılaştırıldığında MDA düzeyi anlamlı olarak düşük, NO düzeyi anlamlı olarak yüksekti. Gebelik elde edilen hastaların folliküler sıvıları ortalama MDA düzeyi gebelik elde edilmeyenlerinki ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksekti (7,18±0,79 vs 4.70±0,60 µmol/L, P=0,005).Yorumlar: Lipit peroksidasyonunu ile fertilizasyon ve gebelik ilişkili görünmektedir. Nitrik oksidin yüksek seviyeleri embriyo kalitesini olumsuz etkilemektedir. Elde edilen oosit sayısı arttıkça lipit peroksidasyonu azalmakta, NO ise artmaktadır. Araştırdığımız bu üç oksidatif stress belirteci IVF sonuçlarını tahmin etmede faydalı olabilirler.

Özgür Bige
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gesyasyonel diabetes mellitusun erken gebelik dönemi öngörüsünde maternal plazma adiponektin düzeyi ve homa-ır indeksi

Gestasyonel Diabetes Mellitusun Erken Gebelik Dönemi Öngörüsünde Maternal Plazma Adiponektin Düzeyi ve HOMA-IR İndeksiAmaç: Gestasyonel diabetes mellitusun ilk üçayda öngörüsünde maternal plazma adiponektin ve HOMA-IR indeksi (homeostasis model assessment-insulin resistance index)Yöntem: 11-14. gebelik haftasında başvuran 160 hasta çalışmaya alındı. Antenatal takiplerine devam etmeyen veya oral glukoz tolerans testini tamamlayamayan 8 hasta ( % 5 ) çalışma dışı bırakıldı. İstatistiksel değerlendirme kalan 152 hasta üzerinden yapıldı. Hastaların plazma adiponektin düzeyi radioimminoassay yöntemi ile ölçüldü. Açlık plazma glukoz ve insülin düzeyi ölçülerek HOMA-IR indeksi hesaplandı. Plazma adiponektin düzeyi ve HOMA-IR indeksi, ikinci üçayda 100 gr. OGTT (oral glucose tolerance test) sonucu GDM (gestasyonel diabetes mellitus) tanısı alan ve normal glukoz toleransına sahip gebelerle karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ölçümleri ortalama 12.7±0.69 gebelik haftasında yapıldı. GDM tanısı alan hastalar ile (n=14, % 9,2) normal glukoz toleransına sahip hastalar (n=138, % 90.8) ilk üçay plazma adiponektin düzeyleri açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p=0.255). GDM grubunda açlık glukoz (p<0.001), açlık insülin (p<0.001) ve HOMA-IR indeksi (p<0.001) normal glukoz toleransına sahip hasta grubundan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. HOMA-IR indeksi için 2.93 sınır değer olarak alındığında, ilk üçay HOMA-IR indeksinin GDM öngörüsündeki duyarlılığı %85.7, seçiciliği %95.7, pozitif öngörü değeri %66,7, negatif öngörü değeri %98.5 olarak hesaplandı.Sonuç: GDM öngörüsünde ilk üçay HOMA-IR indeksi tarama testi olarak kullanılabilecek uygun bir yöntem olarak görünmektedir.Anahtar kelimeler: gestasyonel diabetes mellitus, adiponektin, HOMA-IR, insülin rezistansı

Erkan Çağlıyan
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitus'lu annelerin doğum sonrası kordon kanında ghrelin düzeyleri ve klinik etkileri

Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM), maternal ve fetal morbiditenin önde gelen sebeplerinden biridir. Etkilenen gebelerin, yaşamları boyunca normal populasyona göre Tip 2 Diabetes Mellitusa yakalanma olasılığının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Bazı araştırmalarda, GDM metabolik sendromun bir parçası olarak tanımlanmaktadır. GDM'li annelerin bebekleri makrozomiye meyilli olup, beyin dışında pek çok fetal organ bu durumdan etkilenebilir. Bebeklerdeki makrozomi ile maternal hiperglisemiden kaynaklanan fetal hiperinsülinemi ile uyarılan aşırı somatik büyüme arasında ilişki vardır. İnsülin, İnsülin-Like Growth Faktör-1 ve İnsülin-Like Growth Faktör-2 fetal büyümenin düzenlenmesinde rol alırlar. GDM ve insülin ile vücut kütlesi arasında yakın ilişki bulunmaktadır. Gebelikteki diabet, fetusun kilosu üzerine etki etmektedir. Ancak bu mekanizmada insülinden başka rol oynayacak faktörlerin olabileceği ve bu faktörlerin belirlenmesi ile patofizyolojinin aydınlatılmasına katkıda bulunabileceği düşünülebilir. Ghrelin ilk kez 1999 yılında farelerin midesinde tanımlanmıştır. Ghrelin yağ kullanımını santral olarak azaltmakta ve yağ dokusu artışına neden olmaktadır. Bu noktada, GDM'li gebelerin fetuslarının makrozomik gelişimine etkili olabilir. Literatürde GDM'li hastaların bebeklerinin kordon kanında ghrelin düzeylerini araştıran bir çalışma henüz yoktur. Bu nedenle, GDM'li 60 gebe ve kontrol grubu olarak sağlıklı 60 gebenin bebeklerinin kordon kanındaki ghrelin düzeylerini karşılaştırdık. Hem GDM'li hem kontrol grubundaki gebelerin bebeklerinin kordon kanındaki ghrelin düzeyleri ile bebek kiloları arasında ters bir korelasyon izlenmiştir. GDM'li insülin tedavisi alan grupta kordon ghrelin düzeyleri, diyet tedavisi alan GDM'li gruptan ve kontrol grubundan daha düşük olarak saptandı . Sezeryan ile doğum yapan grupta normal doğum yapan gruba göre daha düşük kordon kanı ghrelin düzeyleri saptanmıştır. Anne yaşı ve bebek cinsiyeti ile kordon kanındaki ghrelin düzeyleri arasında bir ilişki gözlenmemiştirSonuç olarak; hem GDM'li hem de kontrol grubundaki annelerin bebeklerinin kordon kanlarındaki ghrelin düzeyleri ile bebek kiloları arasındaki ters korelasyon, intrauterin fetal gelişimde ghrelinin rol aldığını göstermektedir. Bir ön çalışma niteliğinde ve literatürde ilk olan bu araştırmanın, fetal kilo ile ilgili araştırmalara katkı sağlayacağı düşünülebilir.

AnnelerDiabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitus+2
Murat Karakulak
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diabetes mellitus hastalarında ve normal glukoz toleransı olan gebelerde serum resistin ve adiponektin düzeylerinin klinik faktörlerle ilişkisi

Amaç: Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) tanısı alan hastalarda ve glukoz intoleransı olmayan normal gebelerde; tanı esnasında (24-28. gebelik haftasında), doğumda (maternal dolaşım ve umbilikal kordda) ve doğum sonrası dönemde serum resistin ve adiponektin seviyelerini saptamak ve klinik faktörlerle ilişkilerini belirlemek.Yöntem: 24.-28. gebelik haftasında GDM tanısı almış 55 hasta ve glukoz intoleransı tespit edilmeyen 50 normal gebe çalışmaya alındı. Antenatal takiplerine devam etmeyen veya gebelik sürecinde tanımlanan komplikasyonları gelişen gebeler çalışma dışı bırakıldı (n=25). İstatistiksel değerlendirme, kalan 40 GDM ve 40 glukoz intoleransı olmayan gebe üzerinden yapıldı. 24.-28. gebelik haftasında, doğumda (maternal dolaşımda ve umbilikal kordda) ve doğumdan 24 saat sonra serum adiponektin ve resistin konsantrasyonları ELISA (Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemi ile ölçüldü. Gruplar arasında ölçümlerdeki farklılıklar incelendi. Ayrıca bu değerlerin, tespit edilen diğer klinik ve laboratuar faktörlerle ilişkisi değerlendirildi.Bulgular: 24.-28. gebelik haftasında GDM'li hastalarda; normal gebelere göre serum resistin seviyeleri anlamlı olarak yüksek (p=0,001) ve adiponektin düzeyleri anlamlı olarak düşüktü (p=0,02). Doğumda maternal serum adiponektin düzeyleri; GDM'li hastalarda normal gebelere göre hala düşükken (p=0,03), resistin düzeyleri bakımından iki grup arasında fark yoktu (p=0,35). Doğum sonrası dönemde serum adiponektin düzeyleri; GDM'li hastalarda normal gebelere göre yüksekken (p=0,009), resistin düzeyleri bakımından yine iki grup arasında fark yoktu (p=0,64). Doğumdaki umbilikal kord resistin seviyeleri; GDM'li hastalarda normal gebelere göre yüksekken (p=0,006), adiponektin düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,005).Sonuç: GDM'li hastalarda dolaşımdaki resistin ve adiponektin düzeylerini, glukoz ve insülin metabolizmasındaki değişiklikler düzenlemektedir. Serum adiponektin düzeylerindeki azalma ve resistin düzeylerindeki artışın, GDM'de insülin direnci gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir.

AdiponektinDiabet-gebelik sırasındaGebelik+3
Halil Gürsoy Pala
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte prokalsitoninin subklinik intraamniotik enfeksiyon tanısında ve erken membran rüptürünün takibindeki yeri ve önemi

Amaç: Preterm erken membran rüptürü ve erken membran rüptürü olgularında maternal plazma prokalsitonin (ProCT) düzeylerini sağlıklı gebelerdeki düzeylerle karşılaştırmak ve prokalsitoninin subklinik intraamniotik enfeksiyon tanısındaki yerini belirlemek.Yöntem: 24-34. gebelik haftalarında preterm erken membran rüptürü tanısı alan 32 hasta (Grup 1), 36-41. gebelik haftalarında erken membran rüptürü ile başvuran 35 hasta (Grup 2), 24-34. gebelik haftalarında 24 sağlıklı gebe (Grup 3) ve 36-41. gebelik haftalarında 30 sağlıklı gebe (Grup 4) olmak üzere toplam 121 hasta çalışmaya alındı. Grupların ortalama plazma ProCT değerleri karşılaştırıldı. Grup 1'de C- Reaktif Protein (CRP), Beyaz Küre (BK) değerleri ile, histolojik koryoamnionit ve neonatal enfeksiyon varlığı/yokluğu referans alınarak ProCT düzeylerinin, subklinik intraamniotik enfeksiyon tanısındaki yeri değerlendirildi.Bulgular: Grup 1'deki hastaların ortalama ProCT değeri (0.0863ng/mL), Grup 2 ve Grup 3'deki hastaların ortalama ProCT değerlerinden anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Grup 1'de histolojik koryoamnionit (n=13, % 40.7) saptanan hastaların ortalama ProCT değeri, Grup 1'deki diğer hastalardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. ProCT cut-off değeri 0.0536 ng/mL olarak alındığında, histolojik koryoamnioniti öngörüdeki duyarlılık % 92.3, seçicilik % 68.4, pozitif öngörü değeri % 66.7, negatif öngörü değeri % 92.9 olarak hesaplandı.Sonuç: ProCT düzeyleri preterm erken membran rüptürü olan olgularda (Grup 1), Grup 2 ve Grup 3'den anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Preterm erken membran rüptürü olan olgularda histolojik koryoamnionit öngörüsünde ProCT'nin seçiciliği ve pozitif öngörü değeri CRP'den yüksek bulunmuştur. İzlem yaklaşımı yapılacak preterm erken membran rüptürü olgularının seçiminde ProCT düzeyleri yardımcı olabilir.Anahtar kelimeler: prokalsitonin, preterm erken membran rüptürü, subklinik intraamniotik enfeksiyon

Amniotik sıvıEnfeksiyonFetal hastalıklar+3
Tülay Oludağ
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk trimester taraması ve gebelik komplikasyonları ilişkisi

Amaç: İlk trimester maternal serum PAPP-A, serbest ß-hCG düzeyleri ve NT ölçümlerinin, gebelik komplikasyonları (spontan abortus, erken membran rüptürü, erken doğum, düşük doğum ağırlığı, preeklampsi, gebeliğin indüklediği hipertansiyon, gestasyonel diyabet, fetal ölüm, oligohidramnios, polihidramnios) ile ilişkisini araştırmakGereç ve yöntem: Ocak 2006-ağustos 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine 10-14. haftalar arası başvurarak ilk trimester taraması yapılan, hastanemizde takipli ve doğumunu hastanemizde gerçekleştiren 1552 tekiz gebelik incelendi. Maternal serum PAPP-A, serbest ß-hCG düzeyleri ve NT ölçümleri; spontan abortus, erken membran rüptürü, erken doğum, düşük doğum ağırlığı, preeklampsi, gebeliğin indüklediği hipertansiyon, gestasyonel diyabet, fetal ölüm, oligohidramnios, polihidramnios gelişen gebelikler ile komplikasyon saptanmayan gebeliklerde karşılaştırıldı.Sonuçlar: En sık rastlanılan gebelik komplikasyonu gestasyonel diabetes mellitus idi (n=159, %10.2). İlk trimester maternal serum PAPP-A, serbest ß-hCG düzeyleri ve NT ölçümleri ile plasenta previa, gebeliğin indüklediği hipertansiyon, erken doğum, erken membran rüptürü, makrozomi ve polihidramnios arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). PAPP-A <5p ile düşük doğum ağırlığı (<5p ve <10p), preeklampsi, oligohidroamnios, GDM ve spontan abortus arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). PAPP-A >95 persentil değerleri ile preeklampsi arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.02). ß-hCG ile gebelik komplikasyonları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. NT yüksekliği >95 persentil ile düşük doğum ağırlığı (<5p) ve oligohidramnios arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05).

Ü Nihal Koyu Tokgöz
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süreli nedeni açıklanamayan infertilitesi ve tekrarlayan intrauterin inseminasyon başarısızlığı olan hastalarda trombofili prevalansının gösterilmesi

İnfertilite, korunmasız 12 ay ilişkiye rağmen gebelik elde edilememesidir ve ülkemizde üreme çağındaki toplumun yaklaşık %10-20'sini etkilemektedir. Bilinen bir çok neden olmasına rağmen bazı çiftlerin infertilite nedenleri açıklanamaz ve bu çiftler açıklanamayan infertil olarak sınıflandırılır. İnfertilite tedavisinde ilk yaklaşım ovulasyon indüksiyonu ve artifisyel inseminasyondur. Daha invaziv teknikler olan yardımcı üreme teknikleri; invitro fertilizasyon ve intrasitoplazmik sperm enjeksiyonudur. Yardımcı üreme teknikleri ile yapılan her embriyo transferi için canlı doğum oranı yaklaşık %30'dur. İmplantasyon başarısızlığı yardımcı üremenin major kısıtlayıcı faktörüdür.Yardımcı üreme teknikleri sonrası implantasyon başarısızlğının %70 kadarının altındaki neden bilinmemektedir. Bilinemeyen bu grup içerisinde başarısız implantasyon ve plasentasyonu da içerir. Annedeki trombofilinin neden olduğu hiperkoagulasyonun, plasental sirkülasyonun bozulmasına neden olarak muhtemel embriyo implantasyon başarısızlıkları arasında olduğu varsayılmaktadır.Açıklanamayan infertilitesi olan hastalarda muhtemel etyolojik faktörlerden birisi de implantasyon başarısızlığıdır.Bu çalışmanın amacı uzun süreli nedeni açıklanamayan infertilitesi olan hastalarda ve açıklanamayan infertilite endikasyonuyla IUI uygulanıp tekrarlayan intrauterin inseminasyon başarısızlığı olan hastalarda trombofili prevalansının gösterilmesidir.Standart infertilite tetkiklerinde normal sonuçlar elde edilen çiftler açıklanamayan infertil olarak kabul edildi. Çalışma grubu; açıklanamayan infertilite nedeniyle >3 siklus tekrarlayan IUI başarısızlığı olan 25 kadın (grup I) ve >5 yıldır açıklanamayan infertilitesi olan 25 kadın (grup II) dan oluşmaktaydı. Kontrol grubu ise en az bir tane yaşayan sağlıklı çocuğu olan 40 kadından (grup III) oluşmaktaydı. Tüm kadınlar kalıtsal(faktör V leiden, protrombin, MTHFR mutasyonu, protein C eksikliği ve protein S eksikliği ve antitrombin III)ve kazanılmış (lupus antikoagulanı, antikardiolipinler) trombofili faktörleri varlığı açısından test edildi.Çalışmamızda en az bir trombofilik faktör pozitfliği olanların prevalansını grup I'de %88, grup II' de %84 ve grup III'de %55 olarak tesbit ettik. Bu bulgu istatistiksel olarak anlamlıydı (P=0.005). Antitrombin III, kombine trombofili, protein S eksikliği ve genetik trombofili faktörlerinden en az birinde pozitiflik prevalansında da çalışma grubunda artış tesbit edildi. Bununlabirlikte gruplar faktör V leiden mutasyonu, protrombin mutasyonu, MTHFR mutasyonu, protein C eksikliği, lupus antikoagulanı ve antikardiolipinler açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark tesbit edilmedi.Sonuç olarak, trombofili implantasyon başarısızlığı nedenlerinden biridir. Trombofili prevalansı UI nedeniyle tekrarlayan ıuı başrısızlığı olan kadınlarda ve >5 yıl UI olan kadınlarda fertil kadınlardan belirgin olarak yüksektir. YÜT gibi invazif, psikolojik olarak yıpratıcı bir tedavi şekli'ne sevk etmeden önce hastalar trombofili markerları açısından taranması uygundur. Trombofili markerları pozitif olan hastalara YÜT öncesi düşük moleküler ağırlıklı heparin başlanması implantasyon hızını belirgin olarak artıracağını düşünyoruz.

Embriyo nakliFertilizasyonFertilizasyon-in vitro+7
Mesut Köse
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal doğum ve sezaryen sonrası analjezi için TENS uygulaması

Giriş: IASP, ağrıyı gerçek veya potansiyel doku hasarı ile ilişkili olarak ortaya çıkan, hoş olmayan duyusal ve bilişsel deneyim olarak tanımlamaktadır. Ağrının patofizyolojisi ve tedavisi konusundaki gelişmelere, bilgilerimizin derinleşmesine, yeni ilaçların ve karmaşık ilaç uygulama sistemlerinin kullanımda olmasına karşın, halen birçok hasta, cerrahi sonrası ağrıları için yetersiz tedavi görmeye mahkum edilmektedir. Postoperatif ağrı hastanın fizyolojik ve psikolojik yapısı cerrahinin tipi, yeri-süresi, postoperatif komplikasyonlar, preoperatif ve postoperatif uygulanan analjezi teknikleri ile postoperatif bakım kalitesi etkileyen faktörler arasındadır. Postoperatif analjezide seçilen yöntem ve ilaçla minimal yan etki ile maksimum yarar sağlanması hasta güvenliği ve konforu açısından en önemli amaçtır. Normal doğum sonrasında oluşan uterin kontraksiyonlar sonucunda abdominal ağrı yoğun bir şekilde hissedilir. Postoperatif ağrı tedavisinde önemli avantajları ile TENS uygulaması gündemdedir. Sezaryen ve normal vajinal yolla doğum sonrası analjezik seçimi diğer ağrılara göre özellik gösterir. Çünkü kullanılan analjezik annede sedasyon yapabilir ya da bebeğe emzirme yolu ile geçebilir.Amaç: Biz çalışmamızda TENS uygulamasının yan etkisinin neredeyse hiç olmaması, uygulamasının kolay olması ve maliyetinin düşük olması nedeni ile normal doğum ve sezaryen sonrası analjezide TENS kullanımının etkinliğini araştırmayı amaçladık.Materyal-Metod: Sezaryen ve normal doğum olarak 2 ana çalışma grubu oluşturuldu. Her iki grup için toplam 100'er hasta randomize olarak dahil edildi. Bunlardan sezaryen grubu plasebo (grup 1=50 hasta) ve hasta(grup 2=50 hasta) grubu olarak kendi içinde 2 alt gruptan oluşmakta idi. Normal doğum grubu da yine aynı şekilde hasta (grup 3=50 hasta) ve plasebo (grup 4=50 hasta) grubu olarak 2 alt gruptan oluşmakta idi. Bütün gruplara öncelikle farmakolojik analjezik verildikten sonra TENS probları yerleştirildi. Fakat akım hasta grubuna verildi, plasebo grubuna akım verilmedi. Hem hasta grubunda hem de kontrol grubunda TENS probları yerleştirilmeden önce ve TENS uygulama süresinden sonra hastaların visual analog skala (VAS) ve verbal numerik skala (VNS) skoru ile ağrı düzeyi belirlendi.. TENS uygulanması öncesi ve sonrası ağrı düzeyindeki değişimler mm ve numeric olarak ölçüldü.Bulgular: Çalışmamızda sezaryen ve normal doğum grubunda postoperatif ağrı tedavisinde TENS' uygulamasını etkili olarak bulduk. Ayrıca normal doğum grubunda postpartum 8.saatteki analjezik gereksiniminde istatistiksel olarak anlamlı fark saptamadık. Sezaryen grubunda ise postoperatif 8.saatteki analjezik gereksiniminde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptadık.Sonuç: Sezaryen ve normal doğum yapan hastalardaki ağrı tedavisinde TENS diğer analjezik yöntem ve medikasyonlara göre üstünlüklerinin olmasının yanında etkin bir analjezik yöntemdir . TENS kullanımı ile ilgili yapılacak daha fazla çalışmalara gereksinim vardır.

AnaljeziAğrıDoğum+3
Seda Kayman Köse
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

50 gram glukoz tarama testi yüksekliği olup 100 gram glukoz tanı testi normal olan gebelerin postpartum ve perinatal sonuçları

Giriş: Gestasyonel diyabet ilk kez gebelik sırasında başlamış veya saptanmış olan çeşitli derecelerdeki karbonhidrat intoleransıdır. Gebeliklerin % 2-3'ünde diyabet görülür. Gestasyonel diyabetin fetal ve maternal sağlığa etkileri oldukça iyi bilinmektedir. Ancak glukoz değerleri normal gebeler ile gestasyonel diyabetik gebeler arasında olan borderline gestasyonel diyabetiklerin maternal ve fetal durumu iyi bilinmemektedir. Biz bu çalışmamızda 50 gr glukoz taraması pozitif olup 100 gr tanı testi normal olan olguların postpartum ve perinatal sonuçlarını araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubu; 50 gr glukoz tarama testi yüksekliği olup 100 gr tanı testi normal olan 70 gebeden , kontrol grubu ise 50 gr glukoz tarama testi normal olan 122 gebeden oluşturuldu. Çalışmaya çoğul gebeliği, pregestasyonel diyabeti ve fetal konjenital anomalileri olan gebeler alınmadı. 50 gr glukoz tarama testinde eşik değer ? 140 mg /dl alındı. 100 gr tanı testinde ise Carpenter ve Coustan tanı kriterleri kullanıldı. Çalışmaya alınan gebeler doğuma kadar takip edilerek postpartum ve perinatal sonuçlar karşılaştırıldı.Bulgular: Demografik özelliklere bakıldığında yaş, gravida, parite, gebelik öncesi ve sonrası vücut kitle indeksi, gestasyonel kilo kazanımı, ailede diyabet hikayesi, önceki gebelikte diyabet hikayesi çalışma grubundaki olgularda daha yüksek saptandı (p<0,05). Obstetrik komplikasyonlar karşılaştırıldığında polihidroamnios ve makrozomi çalışma grubunda önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05). Gruplar yenidoğan özelliklerine göre karşılaştırıldığında çalışma grubunda yenidoğan kilosu önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05).Tartışma: Borderline diyabetiklerin bazı karakteristikleri gestasyonel diyabetiklerle benzer özellikler göstermektedir. İleri yaş, artmış gebelik öncesi vücut kitle indeksi, parite, ailede diyabet öyküsü, makrozomik bebek doğurma hikayeleri, polihidroamniyos diyabetik gebelerde daha sık rastlanmaktadır. Çalışma grubundaki olgularımızda diyabetik gebelerdeki bu özellikler bakımından benzerlik göstermektedir. Bu olgular diyet kontrolü, egzersiz, gestasyonel kilo kazanımı takibi, daha sık fetal monitörizasyon açısından diyabetikler gibi takip edilebilir. Bu olgularda ileriki yaşamda diyabet gelişme riski olabilir. Bu yüzden bu olgulara gebelik sonrası dönemde de yaşam tarzı modifikasyonu, beslenme , egzersiz gibi konularda danışmanlık verilmeli ve periyodik olarak diyabet taraması yapılmalıdır. Literatüre baktığımızda bu major hasta grubunun perinatal sonuçlarıyla ilgili yapılmış çalışmalar bulunmakla birlikte daha fazla sayıda olgu içeren geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Diabet-gebelik sırasındaGebelikGlükoz tolerans testi+2
Evren Yeşildağer
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez ve obez olmayan polikistik over sendromlu hastalarda plazma total L-karnitin düzeyi

Amaç: L-karnitin, insülin direncini düzeltmedeki etkisi yakın zamanda gösterilmiş, vucudun değerli bir bileşiğidir. Literatürdeki obez olmayan PKOS'lu hastalardaki yapılmış tek çalışmada L-karnitinin plazma düzeyleri düşük saptanmıştır. Bu çalışma ile hem obez hemde obez olmayan PKOS'lu olgularda plazma total L-karnitin düzeylerinin tespiti ve obeziteyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 26'sı obez, 34'ü obez olmayan 60 PKOS hastası ile yaş uyumlu 28 obez olmayan ve PKOS bulguları taşımayan sağlıklı gönüllü ile yapılmıştır. Bütün olguların menstrüasyonunun 2-5. günlerinde alınan serum örneklerinden, açlık kan şekeri, açlık insülin, FSH, LH, estradiol, prolaktin, TSH, total testosteron, 17 OH progesteron, DHEAS ve L-karnitin düzeylerinin ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Hem obez hem de obez olmayan PKOS'lu olgularda serum L-karnitin düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Ek olarak vücut kitle indeksi ve HOMA indeksiyle L-karnitin düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca obezitenin PKOS'lu hastalarda insülin direnci oranlarını oldukça arttırdığı görünmektedir.Sonuç: Obez olsun yada olmasın PKOS'lu hastalarda plazma L-karnitin düzeylerinin sağlıklı bireylere göre anlamlı oranda daha düşük saptanmasına ilaveten, insülin direnci ile L-karnitin düzeyleri arasındaki negatif ilişki, bu sendromun tedavisinde L-karnitin takviyesinin etkisinin araştırılması hususunda yapılacak geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

KarnitinObezitePolikistik over sendromu
Fatih Çelik
Afyon Kocatepe University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu (PKOS) hastalarında oral kontraseptif kullanımının sempatik sinir aktivitesine olan etkisi

AMAÇ: Polikistik over sendromu karmaşık bir endokrin bozukluktur. Hiperandrojenizm ile ovulatuar disfonksiyona ek olarak, obezite, lipid anormallikleri, insülin direnci ve hipertansiyon gibi artmış kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkilidir. Bir başka kardiyovasküler risk faktörü olarak nitelendirilebilecek yüksek sempatik sinir aktivitesinin, dolaşımdaki yüksek testesteron düzeyleri ile ilişkisi gösterilmiş olsa da polikistik over sendromu patofizyolojisindeki yeri net belirlenememiştir. Kombine oral kontraseptifler, fertilite beklentisi olmayan polikistik over sendromu olguları için ilk seçenek tedavidir. Çalışmamızın amacı, polikistik over sendromlu kadınlarda sempatik sistem aktivitesini kontrol grubu ile karşılaştırmak ve kontrasepsiyon amaçlı oral kontraseptif kullanımının bu aktiviteye herhangi bir etkisinin olup olmadığını belirlemektir.ARAÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız prospektif, olgu-kontrol çalışması olarak, Ekim 2017 – Mart 2018 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda kontrasepsiyon isteği nedeniyle kombine oral kontraseptif başlanan ve Rotterdam kriterlerine göre polikistik over sendromu tanısı almış (n=41) kadınlar arasında yapıldı. Olgular aynı sayıda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Sağlıklı, öncesinde infertilite öyküsü olmayan, menstrüel siklusu düzenli kadınlar kontrol grubu olarak tanımlandı. Çalışmaya dahil edilen kadınların tümünde tansiyon, vücut kitle indeksi, bel-kalça oranı, Ferriman – Gallway skorunu içeren fizik muayene ve jinekolojik muayene gerçekleştirildi ve kontraseptif kullanım sonrası tekrarlandı. Kontrasepsiyon amaçlı olarak çalışmanın homojenizasyonu açısından tek bir oral kontraseptif, monofazik, 30 microgram etinil Estradiol / 2 mg dienogest (Dienille; Exeltis, İstanbul) 21 film kaplı tablet verildi. Tüm katılımcıların başlangıç ve oral kontraseptif kullanımının birinci ayında, erken foliküler fazda (D1-D5 günler arası) olmak üzere, serum bazal folikül stimüle edici hormon, luteinize edici hormon, estradiol, total testosteron, dehidroepiandrosteron sülfat, seks hormon bağlayıcı globulin, prolaktin ve tiroid stimüle edici hormon düzeyleri ile serbest androjen indeksi,total testosteron ve seks hormon bağlayıcı globulin üzerinden hesaplandı. İnsülin rezistansı ve glukoz toleransı Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre bazal 75 gram oral glukoz tarama testi (OGTT) yapılarak değerlendirildi. Ayrıca tüm olgulardan sempatik aktiviteyi değerlendirmek amacıyla başlangıç ve oral kontraseptif kullanımının ilk ayında tekrarlanmak üzere elektromiyografi laboratuvarında sempatik deri yanıtı ve kalp hızı değişkenliği ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz için The Statistical Program for Social Sciences(SPSS, versiyon 16) programı kullanılmıştır. p<0,005 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu ve Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'ndan onay alındı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen toplam 82 olgunun ortalama yaşları 28.34 ± 5.63 olup, PKOS grubunda ortalama yaş değerinin kontrole kıyasla daha düşük olduğu görüldü. (sırasıyla 26.44±4.57 ile 30.24 ± 5.99, p=0,002). PKOS grubunda kontrol grubuna kıyasla ortalama arteriyel basınç (sırasıyla 87.65±7.89 mmHg ile 82.69±6.65 mmHg, p=0.003) ve Ferriman Galwey skorları (sırasıyla 9.12±2.77 ile 5.24±1.49, p<0.001) sağ ve sol over volümleri (sırasıyla p=0.001 ile p<0.001) ve antral folikül sayıları (sağ over için sırasıyla 12.12±2.81 ile 7.73±1.94, p <0.001; sol over için sırasıyla 12.80±3.60 ile 7.75±1.86, p <0.001.) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Benzer şekilde hirsutism (FGS>8)( p<0.001) ve akne oranı (p=0.027) PKOS grubunda belirgin yüksekti. Biyokimyasal ve hormonal parametrelere bakıldığında başlangıç ve 1. ay bazal serum LH (p=0.044), LH/FSH oranı (p=0.026), DHEAS (p=0.023) ve total testesteron değerleri (p=0.040) PKOS grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Başlangıç ve kontrasepsiyonun 1. Ay klinik ve bazal hormon değerlendirmesinde PKOS grubunda FGS skoru (p=0.011), over volümleri (her iki over için p<0.001), antral folikül sayıları (her iki over için p<0.001), LH (p=0.011), LH/FSH oranları (p=0.003) ile androjen hormon değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş izlenirken (DHEAS için p=0.001; total testosteron için p=0.011); VKİ (p=0.008) ve seks hormon bağlayıcı globulin düzeylerinde artış izlendi (p=0.007). PKOS ve kontrol grubunun başvuru ve kontraseptifin ilk ayında sempatik deri yanıtı (SSR latens, SSR amplitüd) ve R-R analiz parametreleri (valsalva testi, standup testi) değerlendirildi. SSR amplitüd ve R-R analiz valsalva testi ortalama değerleri PKOS grubunda, kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olarak tespit edildi. Ancak bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Benzer şekilde SSR latens ve R-R analiz stand-up testinde de PKOS ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası sempatik deri yanıtı (SSR latens, SSR amplitüd) ve R-R analiz parametrelerindeki değişim değerlendirildiğinde, PKOS olgularında, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamasına karşın, SSR amplitüd 1. ay ortalama değerlerinde başlangıç değerleri ile karşılaştırıldığında azalma olduğu izlendi. Kontrol grubunda ise SSR amplitüd ve R-R analiz valsalva testi ortalama değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık izlenmemesine karşın, SSR latens değerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma olduğu görüldü (sırasıyla 1.58±0.36 sn ve 1.34±1.41 sn, p<0.001). Benzer şekilde R-R analiz standup testi 0.ve 1.ay ortalama değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düşüş izlendi. (sırasıyla 1.09±0.19 sn ve 1.01±0.13 sn, p=0.027) SONUÇ: PKOS grubunda saptanan yüksek SSR amplitüd ve düşük SSR latens bulguları, istatistiksel olarak anlam içermese de, artmış sempatovagal aktiviteyi destekler niteliktedir.

Kalp hızıKontraseptif ajanlarKontraseptifler-oral+2
Buket Çetintaş
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez ve non-obez gebelerde plazma l-karnitin düzeyi

Amaç: L-karnitin, yağ ve glukoz oksidasyonun da önemli rol oynayan, insülin direncini azaltan vücudun değerli bir bileşiğidir. Literatürde gebe hastalarda L-karnitinin plazma düzeylerinin düşük saptandığı bir çok çalışma mevcuttur. Ancak obez ve non obez gebeler arasında L- karnitin düzeyinin saptanmasına yönelik çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile hem obez hem de obez olmayan gebe hastalarda plazma total L-karnitin düzeylerinin tespiti ve obeziteyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma 37 ve üzerinde gebelik haftasında bulunan rutin gebelik kontrolü için başvuran 64 obez ile non obez 54 gönüllü olgu ile yapılmıştır. Bütün olguların tam kan sayımı, TSH, lipid profili (total kolesterol, trigliserit, VLDL ve HDL) ve L-karnitin düzeylerinin ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Hem obez hem de obez olmayan gebe olgularda serum L-karnitin düzeylerinin litaratürdeki belirtilen karnitin değerleriyle karşılaştırılmasında tüm gebelerde L-karnitin düzeyinin düşük olduğu saptanmıştır. L-karnitin düzeyi obez gebelerde obez olmayan gebelere göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur Aynı zamanda L-karnitin düzeyleri ile trigliserit seviyeleri arasında anlamlı ve negatif korelasyon; karnitin ile HDL düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Sonuç: Obez gebelerde non obez gebelere göre anlamlı oranda daha düşük olarak saptadığımız L-karnitin düzeylerinin obezite gelişim nedenlerinden biri mi olduğu veya obezitenin bir sonucu olarak mı geliştiği cevaplanması gereken sorulardandır. Gebelerde obezite tedavisinde L-karnitin takviyesinin etkisinin ve maternal ?fetal sonuçlarının araştırılması konusunda yapılacak geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanısındayız.

GebelikObezite
Pınar Tipi Akbaş
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

3.trimester Grup B streptokok pozitif olan gebelerin perinatal sonuçları

Grup B Streptokoklar gebe kadınlarda vajina ve rektumda kolonize olarak maternal ve neonatal farklı boyut ve şiddette enfeksiyonlara yol açabilir. Streptococcus Agalactia olarak da bilinen Grup B Streptokoklar preterm doğum, erken membran rüptürü, klinik ve subklinik koryoamniyonit ile fetal ve neonatal enfeksiyonlar gibi istenmeyen gebelik sonuçlarına neden olur. Biz bu çalışmamızda üçüncü trimester rutin pelvik muayene esnasında vajinal ve rektal sürüntü alınarak konvansiyonel yöntemler, otomatize sistem ve moleküler testler ile grup B streptokok pozitifliği saptanan gebelerin perinatal sonuçlarının değerlendirilmesini planlandık. Çalışmamızda bu sonuçlara göre üçüncü trimester gebelerde rutin olarak bu tarama testinin gerekli olup olmadığının ortaya konulması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine doğum için başvuran üçüncü trimester gebelerden rutin pelvik muayene esnasında dakron swabla vajinal sürüntü ve takiben rektal sürüntü örneği alındı. 552 hastadan alınan örneklerin hepsinde kültür çalışılırken; 70?de PCR ile GBS pozitifliği araştırıldı. Çalışmaya herhangi bir bakteriyel enfeksiyon nedenli son iki hafta içinde antibiyotik kullanan, daha önce geçirilmiş sezaryen hikayesi olan gebeler ve herhangi bir nedenle elektif sezaryen planlanan ve immün sistem bozukluğu olan gebeler dahil edilmedi. 1. grup Grup B Streptokok pozitif olan gebelerden, 2. Grup ise Grup B Streptokok negatif olan gebelerden oluşturuldu. GBS pozitif ve negatif olan gebelerin bilgileri kaydedilip perinatal sonuçları karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan 552 gebenin 6 tanesinde (%1,08) kültür ile GBS pozitifliği saptanırken; PCR çalışılan 70 gebenin 7?sinde (%10) PCR pozitifliği saptandı. 2 gebede ise hem kültür hem PCR ile GBS pozitifliği saptandı. Sigara kullanımı GBS pozitif olan grupta daha yüksek saptandı (p<0,05). Abortus imminens, erken membran rüptürü, erken doğum eylemi, intrauterin gelişme geriliği, mekonyumlu amniyon, koryoamniyonit, postpartum ateş GBS pozitif olan grupta önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05). Gruplar yenidoğan özelliklerine göre karşılaştırıldığında GBS pozitif olan grupta neonatal pnömoni önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05). Grup B Streptokoklar perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebiyken gebelikte Grup B Streptokok tarama ve tanı metodları yeniden gözden geçirilmelidir. PCR? ın kültüre göre yüksek sensitivitesi ve hızlı sonuç vermesi nedeniyle gelecekte PCR ile doğum öncesi ve doğum esnasında Grup B streptokok taraması yapılabilir. Ancak ilk aşamada maliyet nedenli rutin olarak taranmayabilir; özellikle risk grubundaki gebelerin taranması olası komplikasyonların önlenmesi açısından faydalı olacaktır.

GebelikKliniksel laboratuvar teknikleriPerinatoloji+4
Ufuk Kızılyel
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik histerektomi tipleri sonrası doku travmasının değerlendirilmesi

ÖZETOperatif işlemler sonrasında gelişen doku travması, enflamatuar yanıtın büyüklüğünübelirlemektedir. Laparoskopik teknikler, açık operasyonlar ile karşılaştırıldığında muhtemelendaha az doku yaralanması ve enflamatuar yanıttan dolayı postoperatif daha az ağrıya yolaçmakta ve hastalar daha erken taburcu olmaktadırlar. Laparoskopik histerektomi üzerinde1989'da ilk tanımlandığından beri artan bir ilgi vardır. Laparoskopik histerektomi,laparoskopik olarak yapılan basamaklarına göre laparoskopik asiste vajinal histerektomi(LAVH), total laparoskopik histerektomi (TLH) ve laparoskopik histerektomi (LH) olmaküzere üç kategoriye ayrılabilmektedir. Farklı laparoskopik histerektomi tiplerini dokutravması açısından abdominal histerektomi (AH) ile karşılaştıran birçok çalışma vardır. Ancakliteratürde TLH, LH ve AH sonrası oluşan doku travmasını birlikte değerlendiren bir çalışmayoktur. Bu nedenle, TLH ( 15 hasta ), LH ( 15 hasta ) ve AH ( 30 hasta ) uyguladığımıztoplam 60 hastadan preoperatif, postoperatif ve postoperatif 24. saatlerde aldığımız kanörneklerinde enflamatuar yanıtı değerlendirmek için interleukin-6 (IL-6) ve C-reaktif protein(CRP) seviyelerini karşılaştırdık. Bu çalışmada, tüm operasyon gruplarında postoperatif 24.saatte IL-6 ve CRP seviyeleri artmaktadır. 24. saat değerlerinde, CRP seviyelerinin AHgrubunda diğer iki laparoskopi grubundan anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlendi.Laparoskopi grupları arasında CRP açısından bir fark izlenmedi. 24.saat IL-6 değerlerinde,LH grubunun seviyelerinin AH grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu. LHIL-6 seviyeleri, TLH IL-6 seviyelerinden daha düşük olmasına rağmen bu istatiksel olarakanlamlı değildi. Aynı şekilde TLH IL-6 seviyeleri, AH IL-6 seviyelerinden daha düşükolmasına rağmen bu istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Gruplar içinde en uzun operasyonsüreleri TLH grubunda izlendi. LH grubunun TLH'dan anlamlı olarak daha kısa sürdüğübulundu.Sonuç olarak, laparoskopik cerrrahi açık cerrahiye göre daha az doku travmasına yolaçmaktadır; ancak, laparoskopik histerektomi tipleri arasında postoperatif enflamatuar yanıtaçısından bir fark yoktur. Buna göre, doku travmasının aynı, operasyon süresinin daha azolmasından dolayı uygun hastalarda LH, TLH'ya tercih edilebilir.

Ahmet Demir
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium, serviks, over kanserlerinde lenf nodu diseksiyonunun ve çıkartılan lenf nodu sayısının sağkalım üzerine etkisi

ÖZETEndometrium, serviks ve over kanserlerinde lenf nodu metastazı sağkalımoranlarını etkileyen önemli bir faktördür. Üç kanser grubunda da lenf nodu metastazıile sağ kalım oranları azalmaktadır. Günümüzde bu jinekolojik kanserlerin cerrahitedasvisinin bir basamağını da lenf nodu diseksiyonu oluşturmaktadır.Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada endometrium, serviks ve overkanseri tanısı almış hastalarda lenf nodu diseksiyonunun sağkalım oranları üzerineolan etkisi incelenmiştir.Çalışmamızda endometrium, serviks ve over kanser grubundaki hastalardacerrahi tedavi sırasında lenf nodu diseksiyonu yapılmasının sağ kalım oranlarınıarttırdığı bulunmuştur. Endometrium kanseri için P=0,037, serviks kanseri içinP=0,009, over kanseri için P=0,011.Endometrium, serviks ve over kanser gruplarında, cerrahi tedavi sırasındabelirlenen ortalama lenf nodu sayılarının altında veya üstünde, lenf noduçıkartılmasının sağkalım oranları üzerine olan etkisi incelendi. İstatiksel olarakanlamlı bir ilişki bulunamadı.5

Selim Pırpanlar
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci ve ikinci trimester maternal serum homosistein seviyeleri ve uterin arter doppler ultrason ölçümleri ile anormal plasentasyonun ilişkisi

Homosistein yüksekliği tekrarlayan gebelik kayıpları, ablasyo plasenta, fetal ölüm, preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığı (IUGR) gibi bazı gebelik komplikasyonları ile ilişkili bulunmuştur. Homosistein, damar duvarının intima tabakasının kalınlaşması, damar intima tabakasındaki düz kas hücre proliferasyonunun uyarılması, damar duvarındaki lipid birikiminin artması, trombosit ve lökositlerin aktivasyonu, düşük dansiteli lipoprotein (LDL) oksidasyonunun artışı, tromboksan sentezinin aktivasyonu ve homosistein oksidasyonu sırasında oluşan oksidatif hasarın artması gibi yollarla plasental vasküler iskemi yaratarak gebelikteki bu komplikasyonarın oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Hem ilk üçay sonunda hem de ikinci üçayda yapılan çalışmalarda, homosistein yüksekliğinin anormal plasentasyonla ilişkili gebelik komplikasyonlarının öngörüsünde kullanılabileceği ve bu problemlerle ilgili riskin erken gebelik haftalarında belirlenebileceği yönünde sonuçlar ileri sürülmüştür. Doppler Ultrasonografi (USG), fetal ve uteroplasental dolaşımı, bu dolaşımda ki akım hızı değişimlerini ve periferal damar direncini değerlendiren ve obstetride yaygın kullanım alanı olan non-invasive bir inceleme yöntemidir. Yapılan çalışmalarda, gebeliğin erken dönemlerinde Doppler USG'nin kullanılması ile gebelikle ilgili hipertansif hastalıklar açısından riskin belirlenebileceği konusunda bulgular elde edilmiştir. Bu çalışmada, ilk ve ikinci üçayda serum homosistein seviyeleri ve uterin arter (UtA) Doppler pulsatilite indeksinin (PI) gestasyonel hipertansiyon, preeklampsi ve IUGR öngörüsündeki yerinin ve homosistein seviyeleri ile uterin arter Doppler indeksleri ve Doppler skorları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı.Bu amaçla, 11-14. ve 20-24. gebelik haftaları arası maternal serumda homosistein, folik asit, vitamin B12 seviyeleri ölçüldü ve aynı zamanda Doppler ultrasonografi ile yapılan incelemede UtA ortalama PI'ine bakıldı. Ölçülen Doppler paremetreleri Sekizuka ve arkadaşlarının önerdiği skorlama sistemine göre; anormal UA PI olması ya da erken diastolik çentik saptanması durumunda 1 puan verildi, bunların olmaması durumunda 0 puan verildi. Sonuçta sağ ve sol UA skorlarının toplamına göre 0-4 arasında değişen bir son skor elde edildi.İlk üçayda farklı Doppler skorları arasında homosistein seviyeleri açısından anlamlı fark saptandı. Doppler skoru arttıkça maternal serum homosistein seviyelerinin arttığı saptandı. Buna karşılık Doppler skorları arasında serum folat, vitamin B12 seviyeleri ve gebelik komplikasyonları açısından fark saptanmadı. Bunlara ek olarak ilk üçayda homosistein ile Doppler belirteçleri ve skorları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı ve preeklampsi hastalarında homosistein seviyeleri anlamlı daha yüksekti (preeklamptik gebe; 7,02±2,7 µmol/l, normal gebe; 4,3±1,8 µmol/l, p=0,008). İlk üç ay sonunda maternal serumda ölçülen homosistein seviyeleri, anormal UtA PI'ine (>1,8) (n=35) sahip kadınlarda, normal UtA PI'ine (<1,8) (n=68) sahip kadınlara göre anlamlı daha yüksek bulundu (sırasıyla; 5,4±2,5 µmol/l, 3,9±1,3 µmol/l, p=0,001). Bununla beraber ilk üçayda UtA Doppler incelemede iki taraflı erken diastolik çentik saptanan gebelerde homosistein seviyeleri, erken diastolik çentik saptanmayan gebelere göre anlamlı daha yüksek bulundu (sırasıyla; 5,5±1,9 µmol/l, 4,2±1,9 µmol/l, p=0,03). İkinci üçayda maternal homosistein seviyeleri ve gebelik komplikasyonları açısından Doppler skorları arasında fark yoktu. Preeklampsi hastalarında UtA ortalama PI değerleri normal kontrollere göre anlamlı daha yüksekti (sırasıyla; 2,05±0,5, 1,03±0,3, p=0,001). Homosistein seviyeleri açısından ise preeklampsi hastaları ile preeklampsisi olmayan gebeler arasında anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; 7,5±5,1 µmol/l, 4,8±2,8 µmol/l, p=0,18).Sonuç olarak, ilk ve ikinci üçayda maternal serum homosistein seviyelerinin ve UtA Doppler direnç indekslerinin anormal plasentasyonla ilişkili gebelik komplikasyonları açısından artmış riski belirlemede klinik rolü sınırlıdır. Serum homosistein ve UtA Doppler belirteçlerinin normal olduğu durumlarda, gebeliğe bağlı hipertansif hastalık gelişme riski düşüktür. Homosistein, folat ve vitamin B12 seviyeleri ile UtA Doppler indeksleri arasındaki ilişki net değildir. Homosistein ölçümünün ve UtA Doppler kullanılmasının, her ne kadar düşük derece plasental iskemili vakalarda artmış riski belirlemede klinik rolü sınırlı olsa da, özellikle hastalıkların ağır formlarını belirlemede faydalı olabilir.

Cemil Kaymaz
Dokuz Eylül University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Çalışan kadınlarda gebelik komplikasyonlarının incelenmesi

ÖZET Çalışan Kadınlarda Gebelik Komplikasyonlarmm İncelenmesi Araştırma; çalışan ve çalışmayan gebe kadınların, sosyodemografık, ev ve eş ile ilgili özelliklerini, genel, geçmiş, gebelik öyküleri ile yenidoğan ölçümlerini çalışan ve çalışmayan kadınlar (94-57) arasında karşılaştırmayı amaçlamıştır. Çalışan kadınlar arasında karşılaştırma yaparken iş yorgunluğu değerlendirme formu kullanılmıştır. Bu form gebelik süresince karşılaşılan yorgunluğu puanlayarak gebelik komplikasyon oluşma ile iş yorgunluğunu arasında karşılaştırma yapmayı sağlamıştır. Afyon'da toplam 151 kadına uygulanan bu çalışmada, çalışan ve çalışmayan kadınlar ile ilgili genel tanıtıcı bilgiler ve çalışan kadınların çalıştıkları iş kolları ile ilgili bilgileri içeren anket formu (EK I) ve iş yorgunluğunu değerlendirme formu (Ek II) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kullanılan başlıca yöntemler ise Pearson Ki-kare (X2) testi, Student t-Testi, OR (Odds Ratio), % 95 CI (Confidence Interval) güvenilir aralığı ve yüzde oranlarıdır. Araştırma sonuçlarına göre; çalışan gebe kadınların çalışmayan kadınlara göre eğitim durumlarının yüksek olduğu, daha az çocuklarının olduğu ve eşlerinin kalifiye işlerde çalıştıkları görülmüştür. Bunun yanında genel sağlık koşulları ve geçmiş gebelik öyküleri bakımından bu iki grupta bazı farklılıklar bulunsa da bu farklılıklar istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Üç farklı meslek grubunda çalışan kadınlar için etkisinde kaldıkları iş yorgunluk elementleri belirlenmiş ve sağlık çalışanlarının eğitim ve büro çalışanlarına göre daha fazla iş yorgunluk elementine sahip olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Çalışan gebe kadınlar, gebelik komplikasyonları ve mesleki zararlar.

Şengül Toygar Şişe
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendrom'lu kadınlarda insülin direnci ile inflamatuar ve lokal endotelial faktörler arası ilişkinin değerlendirilmesi

VIII-ÖZETAMAÇ: PKOS'u hiperandrojenizm ve kronik anovulasyonla karakterize, üremeçağındaki kadınların yaklaşık %5-10'unda görülmekte olan heterojen yapıda birhastalıktır. Sendrom yüzyılın ortalarından beri tanımlanmasına rağmen altta yatannedeni hala açık değildir. Araştırmanın amacı PKOS'lu kadınlarda varolduğubilinen insülin direncinin, inflamatuar markerler ve lokal endotelial faktörler arasıilişkisinin olup olmadığı, varsa en fazla etkilenen parametrenin saptanması,hastalığın uzun dönem risklerinde öngörülebilecek faktörlerin saptanmasınıaraştırmaktır.GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya PKOS tanısı almış 41 (ortalam yaş 22.1 ± 4.47)olgu ile sağlıklı kontrol grubunda yer alan (ortalam yaş 23.55 ± 3.59) 31olgudahil edildi. Bütün hastalardan mensesin 2-5. günlerinde açlık kan şekeri (AKŞ),açlık insülini, high sensitive C-reaktif proteini (hs-CRP), fibrinojen, C3,interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör-α (TNF-α), vascular endothelial growthfactor (VEGF), nitrik oksit (NO), adiponektin serum düzeyleri ve kormon profilölçümleri yapıldı. statiksel analiz independent sample t test, pearson korelasyonanalizi kullanılarak yapıldı.BULGULAR: Açlık insülin düzeyleri ve HOMA-IR değeri PKOS'lu hastagrubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırası ile; p<0.001; p=0.039). nsülindirenci HOMA-IR a göre gruplar arasında karşılaştırıldığında cut off değer 2.7olarak alındığında çalışma grubunda yer alan hastalarda 9 (%22) hastada insülindirenci saptanırken, kontrol grubunda yer alan hastalarda 2 (%6) hastada insülindirenci saptandı. Fibrinojen, hs-CRP ve C3 VEGF düzeyleri PKOS'lu olgulardakontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (sırası ile p<0.0001; p=0.008;p=0.001; p=0.04). NO ve adiponektin düzeyleri açısından her iki grup arasındaanlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ancak istatistiksel olmasa da PKOS'lu gruptaserum konsatrasyonları daha yüksekti. Hasta grubunda HOMA-IR düzeyi ileadiponektin, NO, VEGF ve inflamatuvar marker düzeyleri arasında korelasyonsaptanmadı (p>0.05). Yine PKOS'lu grupta VK ile hs-CRP düzeyleri arasındapozitif yönde güçlü korelasyon ve VK ile adiponektin düzeyi arasında negatifyönde zayıf bir korelasyon mevcuttu. Hasta grubunda bel/kalça oranları ile LDL-43K ve hs-CRP düzeyi pozitif yönde korele, NO ve VEGF düzeyleri ile TNF-αseviyesi zayıf pozitif korele olarak tespit edildi.SONUÇ: PKOS'da insülin direnci, obesite, dislipidemi ve hiperandrojenizm gibikardiovasküler risk oluşturan durumların sık görülmesi bu kadınlardakardiovasküler riskin yüksek olduğunu şüphesiz desteklemektedir. nflamatuarmarkerlerin bu kadınlarda yüksek olarak saptanması da bu kadınlardakardiovasküler riskin arttığını düşündürecek bulgulardır. Buradan PKOS'luhastalarda inflamatuar sürecin erken dönemler de başladığı çıkarımınavarılabileceği gibi, henüz inflamasyon olayının neden kaynaklandığı ya daatherosklerotik süreci neyin başlattığı konusunda hala net bilgi mevcut değildir.nflamatuar markerlerin ve lokal endotelyal faktörlerin PKOS'lu hastalardakardiovasküler riske ve insülin rezistansına etkisi, ileri çalışmalarlaaydınlatılmalıdır44

Songül Köse
Afyon Kocatepe University
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarının normal doğum ve sezaryen ile ilgili düşünceleri

1ÖZETSağ k Çalılı şanları n Normal Doğ ve Sezaryen İ İ Düşnı um le lgili ünceleriNormal doğ milyonlarca yı r bütün memeli varlı n soylarıum ldı kları nıdevam ettirmektekullandıklarıyöntemdir. En önemli avantajınormal ve fizyolojik olması r. Normal doğdı umveya sezaryen doğum; her ikisi de masum değildir. Her iki yöntemin de avantaj vedezavantajlarıvardı Pek çok kadı normal doğ acınır. n um sı çekmemek, sancıduymamak içinhamile olduğ öğunu rendiğ ilk günden itibaren sezaryenle doğ yapmaya karar vermektedir.i umSezaryen, tı endikasyon olmaksın çok tercih edilen yöntem haline gelmektedir. Ancakbbi zıhekimler tarafı normal doğ önerilmektedir.ndan umş şBu çalı Afyon Kocatepe Üniversitesi Tı Fakültesi Hastanesi'nde çalı sağ kma p an lıpersonelinin normal doğ ve sezaryen doğ ile ilgili düşum um üncelerini incelemek amacıylayapı şr. Araşrmamılmıtı tı zda, Mayı 2006 ve Ağs ustos 2006 tarihlerinde Afyon KocatepeşÜniversitesi Ahmet Necdet Sezer Uygulama ve Araşrma Hastanesi'nde çalı 270 bayantı ansağ k personeline ulaşlı mak hedeflenmiş Araşrmaya katıtir. tı lmayıkabul eden 250 sağ klıpersoneli araşrmaya dahil edilmiş Araşrmada veri toplama aracıolarak 26 sorudantı tir. tıoluş anket formu kullanı şr. Anket formunda demografik özellikler, doğ şan lmıtı um ekli,doğ şum ekline iliş tercihler, çocuk sayı gibi sorular yer almaktadı Elde edilen veriler,kin sı r.SPSS for Windows 13.0 (Statistical Package for Social Sciences for Windows) paketprogramıkullanılarak değerlendirilmiş Verilerin analizinde tanıtir. mlayı ölçütler( ortalamacıdeğ standart sapma, minimum ve maksimum değer, erler, yüzde oranlarıPearson chi-square)(X 2), T-testi kullanı ş anlamlık seviyesi olarak p<0.05 alı şr.lmıve lı nmıtıAraşrma sonuçları göre, doğ yapan sağ k personelinin %46.9'u normaltı na um lıumu tercih etmiş Sezaryen olma sebebine bakı ğnda,ıdoğumu, %53.1'i sezaryen doğ tir. ldıkendi isteğ ile sezaryen olanları oranıi n %16.3, tı endikasyon nedeniyle sezaryen olanlarıbbi n%76.7 olarak bulunmuş İ doğoranı tur. lk umunu sezaryen yapanlar diğ doğer umlarınıdalerdir. Doğ yapı ş ile eğş eklisezaryen olmak istemiş um itim durumu arası anlamlı kinda ilişbulunmuş İ ve ortaokul mezunları n sadece normal doğ yaptı ştur. lk nı um klarısaptanmı r.tıÜniversite mezunların (n=27) %41,5'inin normal doğnı um, %58,5'inin sezaryen doğum(n=38) yaptı belirlenmiş Sonuçları za göre eğ düzeyi arttı sezaryen olanlarıkları tir. mı itim kça, nşşsayısıda artmaktadı Doğ yapı ekli ile mesleki durum arası da anlamlıilişr. um nda kigörülmüş Araşrmamı katı öğtür. tı za lan retim üyelerinin %23,1'i normal doğum, %76,9'u2sezaryen doğ yaparken, hemşum irelerin %40'ınormal doğ %60'ı n da sezaryen doğum, nı umşyaptı saptanmı r.kları tıHiç doğ yapmayanları %57.4'ü normal doğum n umu, %23.1'i sezaryen'i tercihşederken, %19.5'i kararsı kalmı r. Normal doğz tı umu tercih edenlerin %74.2'si normaldoğumun doğ olduğal unu, sezaryeni tercih edenlerin %53.8'i normal doğumun ağ lırıolduğ düşunu ünmektedir.Kadın doğ nda olan en önemli olaylardan biri doğnı ası umdur ve doğ bir kadı num nııhayatı unutamayacağ en güzel ve bir o kadar da zahmetli bir süreçtir. Bu nedenlendaumun ne ş de gerçekleş i de çok önemlidir. Sezaryen doğ çok tercih edilen birdoğ ekil eceğ umyöntem olsa da en güvenilir ve doğ seçim normal doğ olmalır. Bu nedenle, sağ kru um dı lıpersonelinin normal doğ ve sezaryen doğ ile ilgili düşum um üncelerini belirleyip, doğumailiş bilgi eksikliğ giderilmesi gerektiğ düşkin inin i ünülmüştür.Anahtar Sözcükler: Normal doğ sezaryen doğ doğ tercihi, ağ , sezaryen oranıum, um, um rı

Zeynep Duman
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan modelinde laparoskopik iskemik prekondisyon manevrasının oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

DR. AHMET MEL H AKYOLTAVŞAN MODEL NDE LAPAROSKOP K SKEM K PREKOND SYONMANEVRASININ OKS DAT F STRES ÜZER NE ETK S N NARAŞTIRILMASIUZMANLIK TEZÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı değişik laparoskopik basınç manevralarını oksidatif stresoluşturma şiddeti açısından karşılaştırmaktı.Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 3-4 kg arasında olan 36 beyaz Yeni Zelanda cinsi erişkin,erkeklerden izole edilmiş dişi tavşan çalışmaya alındı. Tavşanlar randomize olarak 4gruba ayrıldılar. Gruplar, Kontrol, 10 mmHg ile pnömoperitoneum uygulanan grup(Pp10),15 mmHg ile pnömoperitoneum uygulanan grup (Pp15), laparoskopik iskemikprekondisyon uygulanıp ardından 15 mmHg uygulanan grup ( PPp15) şeklindeoluşturuldu. Çalışmamızda insuflasyon amacıyla standart olarak 1 lt/dk insuflasyonhızında %100 CO2 gazı kullanıldı. Kontrol grubuna sadece 105 dk anestezi uygulandı.Pp10 grubuna 10 mmHg ile 90 dk pnömoperitoneum ve ardından 15 dk desuflasyonuygulandı. Pp15 grubuna 15 mmHg ile 90 dk pnömoperitoneum ve ardından 15 dkdesuflasyon uygulandı. PPp15 grubunda ilk olarak laparoskopik iskemik prekondisyonmanevrası uygulandı ardından 90 dk 15 mmHg ile pnömoperitoenum ve 15 dkdesuflasyon uygulandı. Çalışmada laparoskopik iskemik prekondisyon 10 dk 15 mmHgpnömoperitoneum ardından 10 dk desuflasyon şeklinde tanımlandı. Her dört gruptandadeneyin başlangıcında, deneyin 20. dk'sında ve deneyin sonunda laparoskopik olarakparietal periton biyopsisi alındı. Alınan peritoneal dokularda biyokimyasal olarak MDA(Malonly-dialdehid), L-6 ( nterlökin 6), GR (Glutatatyon Redüktaz), GPX ( GlutatyonPeroksidaz), TNF-α (Tümör Nekröz Faktör alfa) çalışıldı ve gruplar karşılaştırıldı. Herperitoneal biyopsi dokusuna histopatolojik değerlendirme yapıldıBulgular : Peritoneal doku biyokimyasal parametreleri, PPp15 grubunda iskemikprekondisyon manevrasıyla birlikte antioksidan aktivitenin artığını ve deney sonundadiğer gruplara göre daha az oksidatif stress daha az inflamasyon geliştiğini göstermiştir.Aynı zamanda biyokimyasal değerler kısa vadede Pp10 ve Pp15 grubunda oksidatifstress farkı olmadığını ancak uzun dönem laparoskopik uygulamalarda düşük ve yüksekbasınç arasında farkın ortaya çıkmaya başladığını göstermiştir.Sonuç: Uzun süreli yüksek basınçlı laparoskopik uygulamalarda pnömoperitoneumdaha çok oksidatif stress ve daha çok inflamasyon oluşturmaktadır. Laparoskopikcerrahinin başında laparoskopik iskemik prekondisyon manevrası uygulandığında dahaaz oksidatif stress ve daha az inflamasyon ortaya çıkabilir.

Ahmet Melih Akyol
Afyon Kocatepe University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Düşük riski olan kadınlardaki kaygı düzeyleri

Bu çalısma gebeligi risk altında olan kadınların duygu ve düsüncelerininarastırılması, kaygı düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıstır.Arastırmamızda, Temmuz 2007/Agustos 2007 tarihleri arasındaAfyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Ahmet Necdet Sezer Uygulama ve ArastırmaHastanesi Kadın Hastalıkları ve Dogum Anabilim Dalı'na ve AfyonkarahisarZübeyde Hanım Dogum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Kadın Dogum Bölümü'nebasvuran gebelere ulasmak hedeflenmistir.Çalısmamız düsük riski olan 50 gebe ve gebeligi normal devam eden 50 gebeile yapılmıstır. Çalısmamız arastırma grubu ve kontrol grubu olarak 2 gruptaincelenmistir. Arastırma grubundaki gebeler klinik olarak abortus imminens tanısıalmıs gebelerden, kontrol grubundaki gebeler ise gebeligi normal sekilde devam edengebelerden olusmaktadır. Çalısmamıza psikolojik problemleri ve sistemik hastalıgıolan, sürekli ilaç kullanmak zorunda olan gebeler alınmamıstır.Düsük riski olan grubun %94'ü, normal gebelerin %86'sı 19-34 yasgrubundadır. Gebelik haftaları düsük riski olan grupta ortalama 13,4±3,6, normalgebelerde 13,5±3,0'dır. Her iki grubunda %84'ü ev hanımıdır. Grupların tamamıevlidir.Arastırmamızda veri toplama aracı olarak 40 sorudan olusan anket formu ilegrupların kaygı düzeylerini saptamak için Spielberger'in Durum-Sürekli AnksiyeteEnvanteri (State Traid Anksiety Invantory) STAI form kullanılmıstır. STAI formdurumluluk ve süreklilik kaygı düzeyini yansıtmakta kullanılan 20'ser maddedenolusan bir ölçektir. Anket formu kadınların demografik özellikleri, genel saglıkbilgileri, obstetrik özellikleri, gebelikle ilgili duygu ve düsünceleri, hastanedekidurumlarıyla ilgili açık ve kapalı uçlu sorulardan olusmustur.Elde edilen veriler, SPSS for Windows 11.5 ( Statistical Package for SocialSciences for Windows ) paket programına kodlanarak girilmistir. statistikselanalizlerde Pearson Ki-kare (X2) testi, ANOVA ve student t testi kullanılmıstır.statistiksel anlamlılık p<0,05 ile tanımlanmıstır.Arastırmamızda düsük riski olan kadınların durumluluk ve süreklilik kaygıpuanlarının gebeligi normal devam eden kadınlara göre anlamlı olarak yüksekoldugu saptanmıstır. Yine düsük riski olan grupta aile çevresinden destek alangebelerin durumluluk ve süreklilik kaygı puanları, saglık personelinden destek alangruba göre düsük bulunmustur. Bu da aile desteginin önemini ortaya çıkarmaktadır.

Fazilet Tabur
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovarian hiperstimulasyon sendromunun önlenmesinde rat modelinde cabergolin ve meloksikamın etkinliklerinin karşılaştırılması

Giriş: Ovarian hiperstimulasyon sendromu (OHSS) infertil kadınlarda gonadotropinlerle foliküler gelişimi sağlamak amaçlı ovarian stimulasyon sırasında ortaya çıkan hayatı tehdit eden komplikasyonları olan bir sendromdur. Vasküler geçirgenlikte artışa bağlı asit ve plevral effüzyon ile karakterize kliniği olan bu sendromda birincil şüpheli faktör vasculer endothelial growth factor (VEGF)'dir. OHSS patogenezinde mutlaka başka faktörler de rol oynamaktadır.Amaç: Cabergolin ve meloksikam adlı iki ilacın VEGF ekspresyonunu azaltma ve OHSS'yi önlemedeki etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.Gereç Yöntem: OHSS'de deney modeli olarak immatür wistar dişi rat kullandık. Toplam 50 rat çalışmaya alındı ve 5 gruba ayrıldı. 10 tanesi kontrol grubu olarak ayrıldı, 10 tanesinde hafif OHSS ve 30 tanesi de üç eşit gruba bölünerek bunlarda da ciddi OHSS oluşturuldu. Gonadotropinlerle ovarian stimulasyon yapılarak hafif ve ciddi OHSS oluşturulan ratlardan, ciddi OHSS gelişen gruplardan birine tedavi olarak düşük doz 100 µg/kg cabergolin (Cb2), diğerine ise 600 µg/kg meloksikam verildi. Gruplar birbirleriyle vücut ağırlıkları, vasküler geçirgenlik, VEGF ekspresyonu, over ağırlıkları ve over çapları yönünden karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve hafif OHSS grupları ciddi OHSS gruplarıyla karşılaştırıldığında VEGF ekspresyonunda, vasküler geçirgenlikte, over ağırlıklarında ve over çaplarında belirgin artış olduğu tespit edilmiştir. VEGF ekspresyonundaki artışın hCG doz bağımlı olarak arttığı gösterilmiştir. Fakat uygulanan düşük doz cb2 ve meloksikam tedavilerinin ciddi OHSS'de VEGF ekspresyonunu, vasküler geçirgenliği, over ağırlıklarını ve over çaplarını azaltmada etkili olmadığı gösterilmiştir.Sonuç: Bu bulgularla OHSS patogenezinde VEGF artışının kritik bir rolü olduğu gösterilmiştir ancak uygulanan tedavilerle VEGF ekspresyonunda azalma olmadığı ve buna bağlı olarak da OHSS kliniğini düzeltmediği gösterilmiştir.

Over hiperstimülasyon sendromu
Arif Saylan
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antenatal maternal anksiyetenin normal vajinal yolla doğum üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmamızda; gebeliğin geç dönemi ve doğum eylemi sırasındaki anksiyetenin, normal vajinal yolla doğum yapan hastalar üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu amaç doğrultusunda doğum eylemi süresi ve doğum sırasında oluşan vajinal laserasyonların kaygı düzeyi ile birliktelik gösterip göstermediği değerlendirildi.GEREÇ VE YÖNTEM: Kocatepe Üniversitesi ve Afyon Zübeyde Hanım Doğumevi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran, 28. gebelik haftası ve üzerinde olan 50 nullipar ve 35 multipar hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar tekil gebeliği olan, muayenede sefalopelvik uyumsuzluk düşündürmeyen, vajinal enfeksiyonu bulunmayan, NST reaktif ve oksiput anterior prezentasyonunda fetuslere sahip olan gebelerden oluşmaktaydı.Üçüncü trimesterde poliklinik başvurusu sırasında ve doğum eylemi başlangıcında hastalara Spielberger Durumluk ve Süreklilik Kaygı Envanteri uygulanarak kaygı düzeyleri saptandı.Doğum eylemi sırasında rutin travay takibine alınan hastaların doğum eylemi evrelerinin süreleri ve doğum sırasındaki laserasyonları hesaplandı. Birinci evrenin başlangıcı olarak hastanın düzenli olarak ağrılarını hissettiği saat alındı. Birinci evre 3 cm dilatasyon öncesi pasif evre; 3 cm dilatasyon ve sonrası aktif evre olarak iki bölüme ayrıldı. Servikal dilatasyon 10 cm ve efasman % 100 olunca doğumun 1. evresinin tamamlandığı kabul edildi. Bu dönemden doğuma kadar geçen süre 2. evre, doğum ile plasenta ve eklerinin atıldığı evre de 3. evre olarak kabul edildi. Oluşan laserasyonların boyutu her iki kenar uzunluğunun ortalaması alınarak hesaplandı ve laserasyon farklılıkları saptandı. Bu değerlendirmeler sonrasında maternal durumluk ve süreklilik anksiyete düzeyleri ile doğum eylemi evrelerinin süreleri, laserasyon miktarları ve laserasyon farklılıkları karşılaştırıldı. Ayrıca doğum eyleminin aktif fazı ve ikinci evre süresi ve laserasyonlar üzerinde etkisi olan maternal ve fetal faktörlerin etkileri kontrol altına alınarak istatistiksel analizler tekrarlandı.BULGULAR: Hastaların hem üçüncü trimester hem de doğum eylemi sırasındaki süreklilik anksiyeteleri benzerlik gösterirken; durumluk anksiyetesinde doğum eylemi sırasında artış izlendi. Multipar hastalarda süreklilik anksiyete seviyelerinin istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha yüksek olduğu saptandı.Nullipar hastalarda her iki dönemdeki durumluk anksiyetesi ile doğum eylemi latent ve aktif fazları; birinci, ikinci evreleri ve doğum eyleminin toplam süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı. Ayrıca her iki dönemdeki süreklilik anksiyete seviyeleri ile doğum eyleminin toplam süresi arasında anlamlı ilişki gözlendi. Multipar hastalarda ise sadece doğum eylemi sırasındaki durumluk anksiyete seviyesi ile pozitif anlamlı korelasyon saptandı.Doğum eylemi üçüncü evre süresi her iki dönemdeki durumluk anksiyetesi ile ilişkili olarak izlendi. Hastaların laserasyon miktarları; laserasyon oluşumuna katkı sağlayabilecek fetal ve maternal faktörlerin etkileri istatistiksel olarak kontrol altına alındıktan sonra değerlendirildiğinde nullipar hastalarda her iki dönemdeki durumluk puanları ile laserasyon uzunluğu ve laserasyonda uzama miktarı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Bu korelasyonun sadece fundal basınç uygulanan nullipar hastalardan kaynaklandığı tesbit edildi.SONUÇ: Gebeliğin son trimesterinde ve doğum eylemi sırasında oluşan anksiyetenin ve özellikle akut durumluk anksiyetesinin doğum eylemi evrelerinin süresi ve oluşan laserasyonlar üzerinde olumsuz etkileri olduğu görüldü. Hastalarda son trimesterde ve doğum eylemi sırasında sağlanacak fiziksel bakımın yanısıra anksiyeteye yönelik yapılacak değerlendirme ve sağlanacak emosyonel desteğin doğum eylemi üzerinde olumlu etkilere neden olacağı sonucuna ulaşıldı.

AnksiyeteDoğumDoğum ağrıları
Ayşe İlknur Aral
Afyon Kocatepe University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı gebelerin serum ghrelin, leptin, lipid profili ve büyüme faktörleri ile yenidoğan doğum ağırlıkları arasındaki ilişki

Büyüme ve gelişme. hücrelerden dokuların oluşması ve bunların işlevsel olabilmesi için başkalaşması ve olgunlaşması ile karakterizedir. Fetal büyüme maternal ve plasental çevrenin fetüs ile karşılıklı etkileşimi sonucu fizyolojik gereksinimlerin karşılanması ile oluşur. Fetal hormonlar büyümeyi metobolik ve mitojenik etkileri aracılığı ile düzenler.Gebelikte ghrelin ve leptin fizyolojisi yeni araştırma konularını oluşturmakta ve bu konuda sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Ghrelinin plasental lokalizasyonun olması ve büyüme hormonu ile ilişkisinin bilinmesi gebelikte fetal büyümede rolü olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızda; büyüme hormonu salınımı ve enerji hemostazında etkili olduğu bilinen ghrelin. leptin ve diğer büyüme hormonlarının gebelerde serum konsantrasyonları ve bunun varsa yenidoğan doğum ağırlıkları. plasental ağırlığı ve doğum şekli üzerine etkisini araştırdık.Çalışmamıza 19-36 yaşları arasındaki 36 tane sağlıklı tekiz gebe dahil edildi. Olguların birinci. ikinci. üçüncü trimester visitlerinde rutin değerlendirmeleri yapıldıktan sonra 10 saatlik açlık venöz kanı alınıp; ghrelin. leptin. prolaktin. lipid profili (Kolesterol. Trigliserit. LDL. HDL). insülin benzeri growth faktör I (IGF-I) ve IGF-II hormonları değerlendirilmek üzere serumları -80 oC'de saklandı. Aynı gebelerin doğum sırasında kendilerinden ve yenidoğanlarından kordon kanlarıda alınarak yine aynı parametreler çalışılmak üzere serum örnekleri aynı şartlarda saklandı. Doğum şekli. gebelerin doğum kilosu. plasenta ağırlığı ve yenidoğanların doğum kiloları doğum sonrası kaydedildi.Gebelerin her üç trimester izlemlerinde; gebelik haftası ilerledikçe kilo. total kolesterol. trigliserit. LDL. prolaktin düzeylerinin arttığı. IGF-I serum düzeylerinin gebelik haftası ilerledikçe azaldığı saptandı. İstatistiksel anlam ifade etmemekle birlikte gebelerin serum ghrelin düzeylerinin trimester ilerledikçe azaldığı ve leptin düzeylerinin trimester ilerledikçe arttığı gözlendi.Gebelerin doğum anındaki biyokimyasal parametrelerin doğum şekline etkisi incelendiğinde; maternal doğum kilosu ve leptin düzeylerinin istatistiksel anlamlı olarak sezaryen ile doğum yapanlarda yüksek seyrettiği saptandı.Bebek kilosu ile gebelerin doğumdaki biyokimyasal parametreleri arasında korelasyona bakıldığında IGF-I ile negatif istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı. Plasenta ağırlığı ile bebeklerin biyokimyasal parametreleri arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı bulgu saptanmadı. Plasenta ağırlığı ile gebelerin doğumdaki biyokimyasal parametreleri arasında kilo ile pozitif istatistiksel anlamlı korelasyon saptandı.Çalışmamızda gebelik ilerledikçe; Ghrelin. IGF-I düzeyleri düşmekte. leptin düzeyleri ise kilo ile korele olarak artmaktadır. Ancak Ghrelin. leptin ve diğer büyüme faktörlerinin gebelikteki etkilerini ve yenidoğan ağırlığına etkilerini değerlendirmek için daha fazla sayıda olguyu içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

LDLLeptinLipidler+1
Filiz Saylan
Afyon Kocatepe University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlık personelinin aile planlaması yöntemlerini tercih nedenleri

Aile planlaması, ailelerin ekonomik olanaklarına ve kişisel isteklerine göre istedikleri sayıda, istedikleri zamanda ve sağlıklı aralıklarla, bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmaları demektir. Aile planlamasının esas hedefi anne ve çocukların sağlıklarını korumak ve sağlık düzeylerini yükseltmektir. Yapılan çalışmalar ve düzenlemelerle kazanılan haklar sonucunda, çalışma yaşamı içine giren kadın sayısı gün geçtikçe artmıştır.Ülkemizde çalışan kadınların büyük bir çoğunluğu ekonomik zorunluluklar nedeniyle, aile geçindirmek veya aile bütçesine katkıda bulunmak amacıyla çalışmaktadır. Kadının statüsü ve üreme sağlığıyla ilişkisi son yıllarda daha tartışılır olmuştur. Araştırmalar kadın eğitiminin ve kadının para getiren bir işte çalışmasının üreme sağlığını olumlu etkilediğini göstermektedir.Bu tanımlayıcı araştırma Afyonkarahisar il merkezinde yaşayan, 171 sağlık personelinin hangi aile planlaması yöntemlerini tercih ettiklerini ve tercih etme sebeplerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.Araştırmada veri toplama aracı olarak 27 sorudan oluşan anket formu kullanılmıştır. Anket formunda demografik özellikler, kadınların doğurganlık öyküleri, kullandığı kontraseptif yöntemler ve tercih nedenleri ile ilgili sorular yer almaktadır.Veriler anket formu aracılığı ile toplanmış istatistiksel analizinde ki kare ve anova testi kullanılmıştır. İstatistik anlamlılık p<0,05 kabul edilmiştir.Yaş ortalaması 33,13±5,61 olan sağlık personelinin %90,5'i modern, %9,5'i geleneksel aile planlaması yöntemi kullandığı belirlenmiştir. Kadınlar arasında en çok tercih edilen modern yöntem %37,4 ile kondom ve %32,7 ile RİA bulunmuştur. En fazla tercih edilen geleneksel yöntem ise %9,5 ile geri çekmedir.Kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe modern yöntem kullanımı artmıştır. Ayrıca sağlık personeli olmanın da kadınlarda modern yöntem tercih edilmesinde bir faktör olduğu belirlenmiştir.Bu çalışmada herhangi bir AP yöntem kullanan kadınların büyük çoğunluğunun modern AP yöntemlerini tercih ettiği, geleneksel AP yöntemi kullanan kadınların ise daha çok geri çekme yöntemini kullandıkları saptanmıştır. Kadınların yöntem seçiminde eğitim, yaş ve eşlerinin önemli birer belirleyici olduğu belirlenmiştir.Anahtar kelimeler: Aile planlaması, sağlık personeli, tercih nedenleri

Özlem Çiftçi Öztürk
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadın ürogenital enfeksiyonlarında mycoplasma hominis ve üreaplasma ürealyticum ensidansı ve tedavisi

Bu çalışma vajinal akıntı nedeniyle muayene edilen 100 hasta üzerinde yapılmıştır. Şu gözlemler elde edilmiştir: Vakaların% 13,59'unda Mycoplasma hominis, % 8,73'ünde Ureaplasma urealytycum, yani vakaların %22,32'sinde bu mikroorganizmalardan en az birinin varlığı saptanmıştır. Tüm bu enfeksiyonlar, uygun dozlarda uygulanan tetrasiklinlerle tedavi edilmiştir.

Mehmet Hakan Yetimalar
Dokuz Eylül University
1986
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premenstruel gerilim sendromlu olgularda plazma bakır, çinko ve magnezyum düzeyleri

ÖZET Bu çalışma Premestrual gerilim sendromu (PMGS) tanısı almış 40 olgu ve 20 kontrol grubu üzerinde gerçekleştirildi. Plazma, Bakır (Cu), Çinko (Zn) ve Magnezyum (Mg) düzeyleri ve Zn/Cu oranları karşılaştırıldı. Bu düzeylerin belirlenmesinde atomik absorbsiyon spektrofotometresi kullanıldı. Ortalama değerler PMGS grup için sırasıyla Cu; 80,2 ± 6.00 ng/dl, Zn; 1 1 2.6 ± 8,35 \xg/ü\, Mg; 0.70 ±0,1 8 mmol/L, Zn/ Cu oranı 1.4Q± 0,10 idi. Kontrol grup için bu değerler Cu; 77.0 ±4.50 ng/dl.Zn; 117.4 ± 9,50 \iQ/d\, Mg; 0,87 ± 0,10 mmol/L ve Zn/Cu oranı 1.51 ± 0.05 idi. Ortalama Plazma Mg düzeyleri ve Zn/Cu oranları arasındaki fark anlamlı olup her iki değer PMGS'lu grupta belirgin düşüklük gösteriyordu. PMGS'lu olgulardaki bu Mg eksikliği luteal dönemde derinleşmişti. Bunun yanısıra luteal dönemde PMGS'lu grupta plazma Zn düzeyinin azaldığı görüldü ve bu azalma nedeniyle PMGS ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık mevcuttu. Sonuç olarak PMGS etiolojisinde mutlak Mg ve relatif Zn eksikliğinin rol oynayabileceği sonucuna varıldı. SUMMARY We measured plasma Cu, Zn and Mg levels in 40 women suffering from premenstrual tension syndrome (PMTS) and in 20 control subjects by atomic absorption spectrophotometer. Mean plasma Cu, Zn and Mg levels, Zn/Cu ratio were 80.2 ± 6.00 fig/di, 112,6±8,35^g/dll0,70+0,18mmol/lt, 1.40 ±0.10 in the PMTS group, and 77.0 ± 4.50 ng/dl, 1 17,4 ± 9,50 (xg/dl, 0,87 ± 0,10 mmol/lt, and 1,51 ± 0,05 in the control group respectively. Mean Mg levels and Zn/Cu ratio were significantly lower for the patients with PMTS than those of control group, in addition to this fact, plasma Mg and Zn levels were diminished significantly in the luteal phase compared to the follicular phase for the PMTS group. As a result, it was concluded that, the absolute Mg and relative Zn deficiency may play a role in the etiology of PMTS. ?3

BakırMagnezyumPlazma+2
Cemal Posacı
Dokuz Eylül University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kastre rat uterus modellerinde estrojen ve progesteron reseptör manipülasyonu ve klinik adaptasyonu

6. ÖZET Steroid hormonlar, endometriumdaki etkilerini spesifik reseptörleri üzerinden gerçekleştirirler. Estrojen normal bir endometriumda proliferasyona yol açarken, progesteronun etkisi, endometriumu sekretuvar doku tipine döndürür. Bu, hormon ve reseptörler arasındaki ineç ayarın bozulması bazı klinik patolojilerle karşımıza çıkar. Bunlardan bir tanesi endometrial adenokarsinomlardır. Endometrium karsinomlan kadın genital sisteminin en sık, kadınlarda görülen tüm kanserler içinde de 4. sırada yer alan önemli bir hastalıktır. Erken evrelerde yakalanıldığında uygun tedavi ile sağ kalım oranlan oldukça iyi olmakla beraber, ileri evrelerde veya rekürrent olgularda ilave tedavilerin etkinliği maalesef sınırlı olmaktadır. Bu tür hastalarda adjuvan olarak uygulanan hormonal tedavilerin etkinliği %30-40 eivarındadır. Başarıdaki sınırlılığın en önemli sebeblerinden biri tümörün reseptör içermemesi veya az içermesi, diğeri de uzun süreli uygulanan progestogen tedavisinin kendi reseptör düzeylerini azaltmasıdır. O halde, reseptör düzeylerinin manipülasyonu ile hormonal tedavilerin etkinliğinin arttırılabileceği düşüncesi mantıklıdır. İşte bu mantıktan hareket ederek progesteron reseptörlerini arttırabilecek ve aynı zamanda antiestrojenik etki yaratabilecek ajanların sıçanlara uygulanarak endometriumdaki estrojen ve progesteron reseptörleri üzerindeki etkilerini inceleyerek, elde edilen verilerin kliniğe adapte edilmesi amaçlanarak bu çalışma düzenlenmiştir. Çalışmada ağırlıkları 250-300gr. arasında değişen 90-120 günlük 44 adet Spnifjııo Pnwlcy inli kullanıldı Oııeo lünı inlini, endokrin loııksiyoıılmını ıtyni dü/.oyo gctiunck için ceııalıi olaıak kaslı e edildi. Tüm lallara ilk 3 gün 0, 17ıng/kg'dan cstıadıol valerianat, sonraki 4 gün 0,20mg/kg'dan progesteron verildi. Vajinal smear bakılarak estrus fazına girenler çalışmanın 2. kısmına alındı. Bu kısımda ratlar 4 gruba ayrıldı. 1. gruba 7 gün süre ile lOmg/kg'dan danazol intraperitoneal enjeksiyonlarla verildi. 2. gruba 7 gün süre ile 0,35mg/kg'dan tamoxifen intraperitoneal olarak verildi. 3. gruba 62,5mg/kg dozda triptorelin tek doz olarak intramuskuler olarak uygulandı. 4. gruptaki ratlara herhangi bir ilaç uygulaması yapılmadı ve kontrol grubu olarak kabul edildi. İlaç uygulanımının bitimini takiben ratlar 2. kez operasyona alınarak histerektomi uygulandı. 40Alınan uteruslar patoloji labaratuvarmda immünohistokimyasal metodla incelenerek reseptör düzeyleri yüzde olarak belirlendi. Elde edilen sonuçlarda, tamoxifen uygulanılan grupta estrojen ve prrogesteron reseptör düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Daııazol uygulanan grupla ise sadece estrojen reseptör konsantrasyonu kontrol grubundan anlamlı oranda. yüksekti(p<0,05). Triptorelin grubunda ise gerek eslrojen gerekse progesteron reseptör düzeyleri kontrol grubu değerlerine yakındı(p>0.05). Sonuçta hormona! reseptör manipülasyonunda tamoxifenin, diğer ajanlara göre daha etkili olduğu bulundu. Klinikte, rekürrent veya ileri evre endometria! karsinomlu olgularda progesteron tedavisi ile birlikte uygulanmasının, progestinlerin tek başına uygulanmasından daha faydalı olabileceği kanısına varıldı. Ancak bu düşünceyi güçlendirmek ve optimal başarıyı sağlayabilecek tamoxifen dozunun ve uygulanma SİH esini tespiti için daha fn7,!a sayıda esperin sei'üal ve insan deneylerine ihtiyaç vardır. 41

Endometrial neoplazmlarReseptörler-progesteronReseptörler-östrojen+1
Uğur Saygılı
Dokuz Eylül University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epiteliyal over tümörlerinde p53 ve c-erbB-2 ekspresyonunun klinik ve patalojik faktörler ile ilişkisi

ÖZET Over kanseri, kadın genital sistem kanserleri içinde nispeten daha az görülmesine karşın, jinekolojik kanserler içinde en sık ölüme sebebiyet verenidir. Uzun süre spesifik bir bulgu vermediğinden, tanı genellikle ileri evrelerde konulur ve bu nedenle tedavi şansı azalır. Epiteliyal over kanserinin etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte özellikle genetik değişikliklerin etkili olduğu düşünülmektedir. Kanserin genetik bir hastalık olarak kabul edilmesi ile birlikte tümör supresör gen ve proto-onkogen olarak adlandırılan iki gen tipi tespit edilmiştir. Bir tümör supresör gen olan p53 ve bir proto-onkogen olan c-erbB-2'nin çeşitli kanserlerde değişmiş olarak saptanması ile bunların kanserin çok basamaklı gelişiminde rol oynadıkları ileri sürülmüştür. Çalışmamızda, benign, borderline ve malign epiteliyal over neoplazisi tanılarıyla hastanemizde tedavileri yapılan toplam 83 olgunun parafine gömülü bloklarında immunohistokimyasal boyama metodu ile p53 ve c-erbB-2 ekspresyonu araştırıldı ve klinik ve histopatolojik faktörler ile ilişkisi incelendi. Çalışmada p53 immunoreaktivitesi benign grupta hiç saptanmazken, borderline ve malign gruplarda sırasıyla %10 ve %33.3 olarak bulunmuştur. Seröz tip kanserlede p53 immunoreaktivitesi diğer histolojik tiplere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.01). Ayrıca, primer cerrahi sonrası makroskopik rezidüsü kalan hastalarda, rezidüsü olmayanlara göre p53 pozitifliği anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). c-erbB-2 pozitifliği ise benign, borderline ve malign gruplarda sırasıyla %9.6, %10 ve %35.7 olarak gözlendi. Ancak, klinik ve histopatolojik faktörler ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi saptanmadı. 42Epiteliyal over kanserlerinin gelişiminde ve / veya ilerlemesinde çok sayıda karmaşık genetik değişikliklerin rolü olduğu artık kesin olarak anlaşılmıştır. Bu çalışmada, bunlardan ikisinin, p53 ve c-erbB-2'nin, bu kanserlerin yaklaşık olarak üçte birinde değişime uğradığını gösterdik. Onkogenezde rol alan diğer tümör supresör genlerin ve onkogenlerin belirlenmesi ve bunların hastalığın prognozunu ve tedaviye yanıtını nasıl etkilediklerinin tam olarak anlaşılması ile over kanseri mücadelesinde yeni aşamalar kaydedilecektir. 43

Genler-P53Over neoplazmları
Ömer Erbil Doğan
Dokuz Eylül University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntra-abdominal adhezyon oluşumunun önlenmesinde kullanılan ilaçların etkinliklerinin kıyaslanması ve protein-C ile Doku Plazminojen Aktivatörü'nün adhezyon oluşumunun önlenmesindeki rolü

ÖZET: Cerrahi girişimler sonrasında oluşan batın içi adhezyonlar jinekolojide ve özellikle de infertilitede önemini korumaktadır. Heparin, antihistaminikler ve kortikosteroidler bu konuda tedavi amaçlı kullanılan medikasyonlardan sadece birkaçıdır. Bu çalışmamızda öncelikle saydığımız bu ilaçların adhezyonları önlemede etkinliğini saptamak ve birbirleriyle kıyaslamasını yapmak amaçlanmıştır. Değerlendirmelerimiz sonunda antihistaminikler ve kortikosteroidlerin adhezyon oluşumunu önlemede başarısız kaldığını ve anlamlı bir azalma sağlamadığını gözledik. Ancak heparin, 15 günlük intra peritoneal tedavi sonrası adhezyon oluşumunu belirgin olarak azaltmıştır. Son yıllarda adhezyon oluşumunda özellikle fibrinolitik mekanizmanın yetersiz çalışmasının etkili olduğu ve t-PA aktivitesindeki azalmanın adhezyon oluşumuna yol açtığı fikri ağırlık kazanmıştır. Bu amaçla birçok çalışmada lokal olarak rt-PA kullanılarak fibrinolitik aktivitenin eksiğinin yerine konduğu ve bu şekilde adhezyon oluşumunun azaltıldığı ifade edilmiştir. Biz de çalışmamızda, kullanılan ilaçların t-PA üzerine etkisini araştırdık ve antihistaminiklerin, kortikosteroidlerin ve heparinin her üçününde t-PA düzeyinde belirgin bir azalma yaptığını belirledik. Saptanan belirgin t-PA azalmasına karşın gruplarda adhezyon skoru, kontrol grubundan daha fazla olmamış, aksine heparin grubunda belirgin olarak daha da az saptanmıştır. Bu bulgular bize adhezyon oluşumunda fibrinolitik sistemden daha etkili başka etkenlerinde varlığını düşündürmüştür. Özellikle heparinin sitokin ve büyüme faktörleri ile etkileşimini düşündüren bulgular nedeniyle bu molekül ailesine daha fazla ilgi gösterilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Protein C, koagülasyonda faktör V ve VIII üzerinden inhibitor etki yapar. Ayrıca fibrinolitik sistemde t-PA salınımını da arttırarak etkilidir. Bu etkileşim nedeniyle adhezyon oluşumunu azaltıcı bir etkisi beklenebilir. Bizim SOçalışmamızda verilen ilaçlardan antihistaminikler ve steroidler protein C miktarında farklılık yaratmazken, heparin protein C miktarında belirgin azalma yapmıştır. Bu azalma adhezyon gelişimi açısından olumsuz bir etki olarak görünse de, gruplarda adhezyon skorunda artma saptanmamış aksine yine heparin grubunda anlamlı bir azalma görülmüştür. Bu sonuç da yukarıda bahsedilen fibrinolitik sistemden daha etkili bir mekanizma ile heparinin t-PA miktarındaki azalmaya rağmen adhezyon oluşumunu azalttığı fikrini güçlendirmektedir. Bu konuda bizim fikrimiz sitokin ve büyüme faktörleri ailesine daha fazla ilgi gösterilmesi yönündedir. S1

AdezyonlarPlazminojen aktivatörleriProtein C
Sabahattin Altunyurt
Dokuz Eylül University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenapozal osteoporozda Dehydroepiandrosteron'un rolü

VH-OZET Menopoz sonrasında kemik kaybının hızlandığı ve erken menopozun da osteoporoz sürecini hızlandırıp, öne aldığı eskiden beri bilinmektedir. Menopoz sonrasında osteoporozun patogenezinde asıl sorumlu faktörün östrojen eksikliği olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Gerek menopozun erken semptomlarının giderilmesinde gerekse kardiyovasküler hastalık riski ve osteoporozun önlenmesi ve tedavisinde en yararlı ve yaygın olarak kullanılan hormonun östrojen olduğu herkesçe kabul edilmiştir. DHEA tedavisinin östrojen tedavisiyle kombine bir şekilde uygulanması östrojenin antiosteoporotik etkilerini arttırırken, ayrıca effektif östrojen dozunun daha da azalmasına yol açabilir. Böylece östrojen dozunun düşmesi östrojene bağlı gelişen yan etki ve komplikasyonların azalmasına ve östrojen replasmanının daha güvenli bir şekilde yapılmasına olanak verir. Konuya bu açıdan bakıldığında DHEA ilavesi, HRTye yeni bir bakış açısı getireceği kanısını bizde uyandırmıştır. Çalışmamız Temmuz 1998 ve Ocak 1999 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuvarında ve Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı menopoz polikliniğine başvuran olgular ile gerçekleştirildi. Proje iki aşamalı olarak planlandı. İlk aşamayı oluşturan rat modeli için 10'ar adet Wistar Albino tipi erişkin dişi rattan oluşan iki grupta toplam 20 adet rat kullanıldı. Kontrol grubu ve DHEA verilen rat gruplarında; IL-6, AP ve TRAP düzeyleri değerlendirildi. Kontrol grubunda TRAP düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olan bir artış gözlenirken, DHEA verilen grupta istatistiksel olarak anlamlı olan bir azalma saptandı. DHEA verilen rat grubunda görülen IL-6 düzeylerindeki düşme, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu çalışmada elde edilen bilgiler ışığı altında menopozal hastalarda progesteron içeren ERT ile, DHEA uygulaması karşılaştırıldı. Bu kıyaslama sırasında postmenopozal kadınlardaki DHEA kullanımının, TG düzeyleri, TK 39

DehidroepiandrosteronMenopozOsteoporoz+1
Serkan Güçlü
Dokuz Eylül University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenopozal hormon replasman tedavisinin serum Lp (a) düzeyleri üzerine olan etkisi ve koroner arter hastalıkları ile ilişkisi

83 VI-ÖZET Pubertenin başlangıcından menopoza kadar olan dönemde kadınlar erkeklere göre daha düşük LDL-C fakat daha yüksek HDL-C düzeylerine sahiptir. Bu durum menopoza kadar kadınları koroner arter hastalığına (KAH) karşı koruyucu bir faktördür. Menopoz sonrası ise LDL-C düzeyleri artarken HDL-C düzeylerinde düşme ortaya çıkar ve KAH'a karşı eğilim artar. Bunlara ek olarak menopoz sonrası aterojenik bir lipoprotein olan Lp(a) düzeyleride yükselir. Plasma lipid profilindeki değişiklikler, KVH riski açısından tartışılmaz bir öneme sahiptir. Ancak, östrojen uygulaması ile lipid profilinde meydana gelen değişiklikler %20-30'luk bir risk azalması sağlamaktadır. Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı menapoz polikliniğine 1997-1998 yılları arasında müracat eden, yaşları 45 ile 64 arasında değişen 43 sağliklı postmenapozal kadın üzerinde yapıldı. Altı ay süreyle siklik E+P tedavisi verdiğimiz 19 postmenopozal hasta ve yine altı ay süreyle vitamin tedavisi verdiğimiz 10 postmenopozal hastanın plazma Lp(a) düzeylerinin kontol grubuna (n=14) göre anlamlı olarak düşüp düşmediğini araştırdık. E+P verdiğimiz hastaların baseline serum Lp(a) değerleri 24.92 ± 21.72'dir. Altı aylık tedavi sonrası, ortalama serum Lp(a) değerleri 20.74 ± 18.34'tür. Lp(a) düzeylerindeki bu düşüş istatiksel olarak anlamlı ve literatürle de uyumludur. Vitamin tedavisi alan grupta tedavi öncesi baseline serum Lp(a) düzeylerinin ortalaması 15.20 ±10.18 olup, tedavi sonrası serum Lp(a) düzeylerinin ortalaması 17.35 ± 10.86'dır. Tedavi öncesi ile tedavi sonrası serum Lp(a) değerlerinin arasındaki bu fark istatiksel olarak anlamlı değildir. Kontrol grubundaki (Grup III) hastaların yaşı 44 - 62 arasında değişmektedir. Altı ay öncesi ile altı ay sonrası serum Lp(â) düzeylerinin ortalamaları arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı değildir.

HormonlarKoroner hastalıkLipoproteinler+2
Önder Çelik
Dokuz Eylül University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vajinal laksisite ve pelvik taban hasarı nedeniyle pelvik organ prolapsusu olan hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemde VTİ cihazı ile vajinal duvar ve ligament basınçlarının değerlendirilmesi

ÖZET Amaç: Bu çalışma, pelvik organ prolapsusu (POP) nedeniyle cerrahi uygulanan kadın hastalarda, cerrahinin vajinal ve pelvik destek dokular üzerindeki biyomekanik etkilerini Vajinal dokunsal görüntüleme (VTI) cihazı ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmaya POP tanısı almış evre 1 ve üzeri prolapsusu olan 32 kadın hasta ve kontrol grubu olarak POP bulgusu olmayan 30 sağlıklı kadın dahil edilmiştir. Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif 6. ayda VTI cihazı ile ölçümler yapılmıştır. VTI cihazı; doku direnci, kasılma gücü ve elastisite gibi pelvik yapıların fonksiyonel bütünlüğünü sekiz farklı ölçüm protokolü ile değerlendiren bir cihazdır. Ölçüm verileri istatistiksel analiz ile karşılaştırılmış, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: VTI ile ölçülen bazı vajinal duvar ve ligament basınç parametrelerinde postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlenmiştir. Hasta grubu preoperatif ve postoperatif 6. ay ölçüm değerleri arasındaki fark kıyaslamasında P2max_a (-2,9 ve p<0,05), P2max_p (-2,0 ve p<0,05), 3P1_I (-1,2 ve p<0,05) ve Df_p ( 0,5 ve p<0,05) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Özellikle anterior ve posterior vajinal duvar ile uterosakral ve kardinal ligament bölgelerinde kasılma kuvveti, elastisite ve doku direncine ait verilerde cerrahi sonrası iyileşme görülmüştür. Sonuç: POP cerrahisi, yalnızca anatomik onarım sağlamakla kalmayıp pelvik yapıların fonksiyonel ve biyomekanik özelliklerinde de anlamlı iyileşme sağlamaktadır. VTI cihazı, cerrahi etkinliği objektif olarak değerlendirmek için güvenilir ve tekrarlanabilir bir araçtır. Bu çalışma, POP tedavisinde doku kalitesinin izlenmesinde VTI cihazının rolünü desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: POP (Pelvik organ prolapsusu), VTİ (Vajinal Taktil Imaging), ligament basıncı, elastisite, doku direnci.

Ahmet Güllüoğlu
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik Over Sendromu olan hastalarda tedavi sürecinde yaşam kalitesini arttırmaya dair motivasyonlarını ve engelleyen faktörleri anlamak

Polikistik Over Sendromu (PKOS) olan bireylerin tedavi sürecinde saglik ve zindelik davranslarin neyin motive ettigini anlamak ve bu davranislari engelleyen zorluklari,çatismalari ve etkenleri belirlemek ve PKOS'lu hastalarin yasam kalitesini arttirmaya yönelik motivasyonlarini ve engelleyici faktörleri anlayarak, tedavi stratejilerini nasil optimize edilecegi konusunda bilgi saglamasi amaçlanmaktadir. Prospektif olarak planlanan bu çalismada 01/10/2024-01/07/2025 tarihleri arasinda Alaaddin Keykubat Üniversitesi Alanya Egitim Arastirma Hastanesi Kadm Hastahklari ve Dogum Poliklinigi'ne basvuran 18-45 yaslari arasinda gebe olmayan premenopozal kadinlardan 84 PKOS tanisi almis hastalar ve kontrol grubu olarak PKOS tanisi dislanmis 82 saglikl kadin bireyler olmak üzere 166 olusturdu. Çalismada, Egzersiz Motivasyonu Tutum Ölçegi'nin "egzersiz motivasyonu olumsuz tutum ve disünce" alt boyutunda PKOS grubuyla kontrol grubu arasinda istatistiksel olarak anlamlr bir fark bulunmustur (p-0,042). Ancak, "pozitif bakrg açisi ve saghk" ile "fiziksel görinüm ve saglk" alt boyutlarnda iki grup arasinda anlaml.bir farklilik saptanmamistur (p>0,05). Son 6 ayda kilo degisimi degerlendirildiginde, kontrol grubunda kilo degisimi yasayan kigi sayistnun PKOS grubuna kryasla istatistiksel anlaml.düzeyde daha yüksek oldugu bulundu (p-0,003). Çaligmamiz PKOS'lu kadinlarda genel motivasyonel göstergelerin kontrol grubuyla benzer oldugunu, ancak davranns degisikliginin önünde spesifik engellerin bulundugunu göstermektedir. Egzersiz ve beslenme tutumlarindaki bu farkluliklar, PKOS yönetiminde kisisellestirilmis ve çevresel kogullara duyarl yaklasimlarin gerekliligini ortaya koymaktadir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, Egzersiz, Fiziksel aktivite, PKOS, Polikistik over sendromu

Afra Nur İşçen
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenapozal kanamalarda endometrium histopatolojisinin uterus büyüklüğü ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi

Serdar Günalp
Karadeniz Technical University
1984
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Luteal faz defekti, ve endometriozisi olan infertil kadınlarda endometrium estrojen ve progesteron reseptör konsantrasyonları

Ömer Ferit Saraçoğlu
Karadeniz Technical University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrial polip ön tanısı ile histeroskopikcerrahi yapılan hastaların operasyon öncesirutin taramalarındaki tam kan hücresisayımındaki sistemik inflamatuar indeksdeğerlerinin nihai patoloji sonuçlarınıöngörmedeki başarısının rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: Endometrial polipler, anormal uterin kanama, infertilite ve malign durumlarla ilişkilendirilen yaygın bir jinekolojik sorundur. Poliplerde dejeneratif süreçler ile eritrositlerin morfolojik yapısında değişiklik gözlemlenebilir. Bu çalışmada endometrial polip ön tanısı nedeni ile yapılan histeroskopik cerrahi öncesi tam kan sayımındaki inflamatuar indekslerinin patoloji sonuçlarını öngörmedeki rolü incelenmiştir. YÖNTEM: 01.01.2014- 31.04.2024 yılları arasında kliniğimizde endometrial polip ön tanısıyla histeroskopik cerrahi yapılan 1743 olgunun, operasyon öncesi sistemik inflamatuar indeks değerleri (MPV, PLR, NLR, PDW, MLR), ultrason bulguları, histeroskopi ve biyopsi sonuçları retrospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Nihai patoloji sonuçlarına göre "proliferatif endometriyum" (Grup 1) ve "endometrial polip" (Grup 2) olarak iki grup oluşturuldu. Gruplar, yaş, VKİ, anormal uterin kanama, infertilite öyküsü ve TVUSG ile ölçülen endometrial kalınlık açısından karşılaştırıldı. Endometrial kalınlık, Grup 2'de anlamlı olarak yüksek bulunurken, diğer parametrelerde fark saptanmadı. Ayrıca gravida, parite, abortus, ektopik gebelik ve yaşayan çocuk sayılarında anlamlı fark yoktu. PDW ortalaması, Grup 1 ile Grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gösterirken, diğer hematolojik parametrelerde anlamlı bir fark bulunmadı. SONUÇ: Bu çalışma, endometrial polip ön tanısı ile histeroskopik cerrahi yapılan hastalarda sistemik inflamatuar indekslerin ön tanıyı yeniden değerlendirmedeki önemini vurgulamaktadır. Hemoglobin, WBC, MPV, NLR, MLR ve PLR ortalamaları açısından anlamlı fark bulunmazken, PDW ortalamasının preoperatif öngörüde anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Endometrial polip, histeroskopi, endometrial biyopsi.

İrem Sünger
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken preterm gebelik döneminde nöroproteksiyon amaçlı MgSO4 kullanılan annelerin bebeklerindeki erken ve geç nörogelişimsel sonuçlarının değerlendirilmesi

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: Erken preterm doğum, yenidoğan bebeklerde nörogelişimsel olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Antenatal dönemde 24 saat süreyle MgSO4 uygulaması bu sonuçları engellemektedir. Ancak MgSO4 tedavisi çoğunlukla 24 saat uygulanamadan doğum gerçekleşmektedir. Çalışmamızda, erken preterm dönemde doğan ve antenatal MgSO4 uygulanan bebeklerin erken ve geç nörogelişimsel sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2019-Aralık 2022 tarihleri arasında T.C. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, 32. gebelik haftasından önce doğan tüm bebekler tarandı. Antenatal dönemde MgSO4 tedavisi uygulanan bebekler çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubu toplam 74 hastadan oluşmakta, 24 saat standart doz alan, daha kısa sürede alan ve tedavi tamamlandıktan bir zaman intervali geçtikten sonra doğum yapan hastalar olarak üçe ayrıldı. Antenatal maternal MgSO4 tedavisi uygulanamadan doğurtulan bebekler kontrol grubu olarak alındı, kontrol grubu 54 hastadan oluşmaktadır. Çalışma grubu, MgSO4 uygulama süresi, gebelik haftası ve bebek kanındaki magnezyum düzeylerine göre subgruplara ayrıldı. Geç nörogelişimsel sonuçlar Denver-2 testine göre değerlendirildi. BULGULAR: Gruplar arasında anne yaşı, gebelik durumu, parite, gebelik haftası gibi verilerde anlamlı fark bulunmadı (P>0.05). Ancak gruplar arasında yoğun bakımda kalış süresi, APGAR skoru, kan magnezyum düzeyleri ve Denver-2 testindeki kişisel-sosyal gelişim, motor gelişim ve dil gelişiminde anlamlı farklar gözlendi. 24-28'inci gebelik haftalarında doğan yenidoğanların kontrol ve çalışma grubu alt grupları arasında ince motor, kaba motor, dil gelişimi ile yürüme, işitme, görme ve konuşma bozuklukları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Aynı haftalarda kontrol grubunda bulunan yenidoğanların hepsinde erken ve geç dönem serebral palsi bulgularına rastlanmıştır. SONUÇ: Erken preterm dönemde nöroproteksiyon amacıyla antenatal MgSO4 uygulanan annelerin bebeklerinde MgSO4 uygulanma süresine göre erken dönemde APGAR skoru, YBÜ kalış süresi, kordon kan gazı, erken sepsis, NEK, ROP, SP gibi parametrelerde, geç dönemde ise Denver-2 testine ait parametrelerde ve yine SP'de anlamlı farklılıklar olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: Preterm doğum, Denver-2, MgSO4, nörogelişim, APGAR.

Selman Alikılıç
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner inkontinans tedavisi için mid üretral sling uygulamasının erken ve geç dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, midüretral sling cerrahisi uygulanan hastaların kısa ve uzun dönem komplikasyonları ile yaşam kalite ölçek anketleri değerlendirilerek TOT, TVT ve mini-sling cerrahi yöntemlerinin subjektif ve objektif başarısı ile komplikasyonlar açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2016 – Haziran 2024 tarihleri arasında, T.C. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde stres ve miks üriner inkontinansı olup midüretral sling operasyonu yapılan 272 hastanın verisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. TOT operasyonu olan 100 hasta, TVT operasyonu olan 5 hasta, mini sling operasyonu geçiren 8 hasta olmak üzere toplam 113 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların postoperatif dönemde meş erozyonu, rezidü idrar ve öksürük stres testi pozitifliği gibi sonuçları kayıt altına alınmış, Türkçe validasyonu yapılmış IIQ-7 ve UDI-6 yaşam kalite ölçek cevapları değerlendirilmiştir. Tüm hesaplamalar hazır istatistik yazılımı ile yapılmıştır (IBM SPSS Statistics, Version 30.0. Armonk, NY: IBM Corp.). BULGULAR: Araştırmaya dahil edilen 113 hastanın 74'ünde (%65,5) stres üriner inkontinans (SUİ), 39'unda (%34,5) ise miks üriner inkontinans bulunmaktaydı. Hastaların hiçbirisinde üriner ya da vasküler yaralanma gözlenmemiştir. Postoperatif dönemde hemoglobin düşüklüğü nedeniyle 4 hastaya (%3,5) kan transfüzyonu yapılmıştır. Cerrahi geçiren 5 olguda (%6,2) de novo urge inkontinans, 4 olguda (%3,5) meş erozyonu gelişmiştir. TOT uygulanan hastalarda daha belirgin olmak üzere tüm cerrahi gruplarında postoperatif dönemde üriner semptomlarda iyileşme izlenmiştir. Preoperatif ve postoperatif yapılan değerlendirmede, IIQ-7 ve UDI-6 formlarına verilen cevaplarda anlamlı iyileşme olduğu görülmüştür. SONUÇ: Sonuç olarak TOT, TVT ve Mini-sling operasyonları uzun dönem sonuçlar ve düşük morbidite ile SUİ tedavisinde güvenilir ve etkili yöntemlerdir. SUİ cerrahisinde tercih edilen yöntemin uzun dönem sonuçlarını hastaların ilerleyen yaşlarıyla birlikte postoperatif dönemde ortaya çıkabilecek yeni kronik hastalıkları, menopozal durumdaki değişikliklerin etkisini değerlendirecek şekilde tasarlanacak, daha fazla sayıda hastayla yapılmış, randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IIQ-7, stres üriner inkontinans, UDİ-6

Hale Aksoy Özmen
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomatik istmoselli olguların istmosel boyutları ile inflamasyon, hemogram ve koagulasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

GİRİŞ ve AMAÇ: İstmosel, sezaryen skar hattında oluşan kese benzeri defekt olup anormal uterin kanama, pelvik ağrı ve infertiliteye yol açabilir. Bu çalışmada semptomatik istmoselli olguların istmosel boyutları, dereceleri ile inflamasyon (NLR, MLR, PLR, SII), hemogram ve koagülasyon belirteçleri (PT, aPTT, INR) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Ocak 2021–Haziran 2025 tarihleri arasında opere edilen 382 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar, histeroskopik istmoplasti (İstmosel-1), laparoskopik istmoselektomi (İstmosel-2) ve kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hastane bilgi yöntemi sisteminden elde edilen verilere göre hastaların demografik, hematolojik, koagülasyon ve inflamatuvar parametreleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Gruplar arasında NLR, PLR, SII, PT, aPTT ve INR değerlerinde anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). WBC, nötrofil ve monosit düzeyleri istmosel grubunda anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,048; p=0,008; p=0,012). İstmosel- 2 grubunda MLR ile istmosel alanı arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,559; p=0,010). İstmosel-1 grubunda istmosel alanı ile platelet sayısı arasında zayıf negatif ilişki vardı (r=−0,187; p=0,012). Sigara kullanımının hematolojik parametreler üzerinde anlamlı etkisi izlenmedi. SONUÇ: Bu çalışma, istmosel gelişiminde sistemik inflamatuvar yanıtın belirleyici bir etken olmadığını; patofizyolojik sürecin esas olarak lokal doku iyileşmesi, mikrosirkülasyon ve rejeneratif kapasite bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bulgular, sistemik inflamasyon belirteçlerinde anlamlı fark olmamasına karşın, istmosel alanının büyüklüğüyle ilişkili MLR artışının lokal inflamatuvar yükün sistemik düzeyde hafif bir yansıması olabileceğini düşündürmektedir. Bu durum, istmosel patogenezinin dinamik ve çok faktörlü yapısını yansıtmaktadır. Bulgular, istmosel oluşumunun yalnızca immünolojik yanıtla değil, aynı zamanda cerrahi teknik, sütür materyali, kesi seviyesi ve postoperatif iyileşme süreçleriyle de yakından ilişkili olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla, istmoselin önlenmesinde ve yönetiminde sistemik antiinflamatuvar stratejilerden çok, lokal rejeneratif mekanizmaların ve cerrahi optimizasyonun hedeflenmesi klinik açıdan daha etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: İstmosel, MLR, NLR, PLR, SII

Ayşe Ruken Öztürk
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Folliotropin alfa ile ovulasyon indüksiyonu ardından intrauterin inseminasyon yapılan hastalarda gebelik başarısını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: İnfertilite, bir yıl içinde düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edilememesi olarak tanımlanır ve çiftlerin yaklaşık %10–15'ini etkiler. Ovulasyon indüksiyonu ile birlikte intrauterin inseminasyon (IUI), açıklanamayan infertilite, minimal endometriozis ve hafif erkek faktörü infertilite gibi durumlarda sıkça kullanılan etkin bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, primer infertilite tanısı alan ve Follitropin Alfa ile IUI uygulanan hastaların gebelik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Retrospektif olarak planlanan çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 2017–2025 yılları arasında primer infertilite tanısı ile Follitropin Alfa eşliğinde IUI tedavisi gören 194 hasta dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların demografik özellikleri, hormonal profilleri (AMH, FSH, LH, PRL, TSH, E2, progesteron), vücut kitle indeksi, antral folikül sayısı, spermiyogram parametreleri, sigara kullanımı ve histerosalpingografi (HSG) bulguları incelendi. Gebelik başarısı, IUI sonrası 14. günde bakılan β-hCG testi ile değerlendirildi. BULGULAR: Toplam 194 olgunun 61'inde (%31,4) gebelik elde edildi. Gebelik oranı ile kadın yaşı, vücut kitle indeksi, sigara kullanımı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Gebelik elde edilen grupta infertilite süresi anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,046). HSG bulguları ile gebelik başarısı arasında zayıf düzeyde negatif yönlü anlamlı ilişki gözlendi (p=0,049). Laparoskopi ve histeroskopi bulguları ile gebelik oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. SONUÇ: Follitropin alfa ile IUI tedavisinde gebelik başarısını en çok etkileyen parametrelerden biri infertilite süresidir. HSG'de patolojik bulguların varlığı gebelik başarısını olumsuz etkileyebilir. Ancak yaş, VKİ, sigara kullanımı ve hormon düzeyleri ile gebelik arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. Bu sonuçlar, hasta seçiminde infertilite süresinin dikkate alınmasının önemini vurgulamakta ve daha geniş örneklemlerle yapılacak ileri çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Follitropin alfa, gebelik başarısı, histerosalpingografi, intrauterin inseminasyon, infertilite

Sümeyra Dülger
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yardımcı üreme tedavisi ile elde edilen gebeliklerde taze ve dondurulmuş embriyo transferinin maternal ve perinatal sonuçlara etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Taze embriyo tranferi (TET) ve frozen (dondurulmuş) embriyo transferi (FET) sonrasında oluşan IVF gebeliklerinde, farklı embriyo transfer (ET) yönteminin maternal ve perinatal sonuçlara etkisini göstermeyi planladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2017 - Mart 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Teknikler Merkezi'nde ET'i yapılan 1506 hastanın dosyası tarandı. Canlı doğum yapan 147 hastanın 136'sı çalışmaya dahil edilerek TET ve FET yapılmasına göre iki grup oluşturuldu. FET sikluslarında endometrial hazırlık için estrogen ve sonrasında estrogene progesteronun eklendiği hormonal yöntem (HY) kullanıldı. Her iki gruptaki kadınların gebelik ve doğum sonrası 6 aylık postpartum izlemdeki verileri kaydedildi. Gruplar maternal, fetal ve yenidoğan bebeklerin perinatal sonuçları yönünden karşılaştırıldı. BULGULAR: Gruplar yaş, beden kitle indeksleri, infertilite nedenleri ve ek hastalıkları yönünden benzerdi. Hastaların % 45,3'üne TET, %54,7'sine FET yapıldı. Biyokimyasal gebelik pozitiflikleri %19,21'e %17,71 olarak ve canlı doğum oranları %10,41'e %9,22 olarak benzer sonuçlandı (p= 0,457; p= 0,721). Her iki grupta çoğul gebelik oranları benzerdi. Gebelik gün sayısı, preterm doğum, doğum ağırlığı, bebek cinsiyetleri yönünden TET ve FET grupları arasında fark yokken, doğum ağırlığı gebelik yaşına göre büyük (LGA) bebek oranının FET grubunda daha fazla olduğu görüldü (p=0,038). FET yapılan grupta gebeliğe bağlı hipertansif hastalıklar (PIH)'ın görece daha fazla görüldü (p= 0,097). FET sonrası doğan bebeklerde yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YDYBÜ) yatış oranı daha yüksekti (p= 0,022). SONUÇ: IVF tedavisinde HY ile endometrial hazırlık sonrasında FET yapılmasını takiben oluşan gebeliklerde, TET gebeliklerine göre PIH, LGA fetüs ve YDYBÜ'ne yatış risklerinin daha fazla olabileceği belirlendi. Konu hakkında daha sağlıklı değerlendirme yapabilmesi için TET, HY sonrası FET ve doğal siklusta FET uygulanan kadınlarda yapılmış geniş serili olgu gruplarının verilerinin karşılaştırıldığı prospektif, randomize, kontrollü araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Dondurulmuş embriyo transferi, in-vitro fertilizasyon, maternal sonuçlar, perinatal sonuçlar, taze embriyo transferi.

Dondurarak saklamaEmbriyoEmbriyo implantasyonu+5
Tuğçe Çıracı
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açıklanamayan infertil çiftlerde İUİ siklüslerinde başarıyı etkileyen prognostik faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışma açıklanamayan infertil hastalarda intrauterin inseminasyon (İUİ) başarısına etki eden prognostik faktörlerini ve hastaya uygun etkin tedavi seçeneklerini araştırmakla tedavi süresini azaltmak için yeni stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olmak amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Nisan 2017 - Nisan 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Kliniği'ne başvuran 967 infertil çiftin dosyası tarandı. Açıklanamayan infertil tanılı 409 çiftden dahil edilme hariç tutulma kriterlerine uyan ve İUİ uygulanan 238 olgu verileri retrospektif incelenerek çalışmaya dahil edildi. İUİ sonrası gebelik oluşan ve oluşmayan hasta olarak iki grup oluşturuldu. Olguların demografik ve klinik verilerinin gebelik sonuçlarına etkisi istatiksel olarak incelendi. SONUÇ: Açıklanamayan infertil hastalarda gebelik oranları değerlendirildiğinde prognostik faktörlerden bazal FSH değerinin düşüklüğü, hCG öncesi serum E2 değerinin yüksekliği, İUİ günü sperm konsantrasyonu ve TPMSS'in yüksekliği İUİ başarısını olumlu yönden etkilediği görüldü. Ayrıca infertilite tipi sekonder olanların primer olanlara göre 2.079 kat fazla İUİ başarısı gerçekleştiği görüldü.

Dölleme-yapayKısırlıkKısırlık-erkek+3
Nıgar Azızova
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF siklusları öncesi ovaryan kist tedavisinde OKS kullanımı-gonadotropin agonist kullanımının karşılaştırılması, IVF sonuçlarına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: IVF öncesi bazal ultrasonografide saptanan ovaryan kistler, tedavilerin gecikmesine neden olabilmektedir. Bu kistlerin yönetimi ve tedavisi günümüzde halen netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda IVF öncesinde, over kisti tedavisi için OKS ve GnRHa kullanımı, IVF sonuçlarına etkilerinin araştırılması planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Mayıs 2019 ile Temmuz 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Korucuk Kampüsü Üremeye Yardımcı Teknikler Merkezi'nde bazal ultrasonografide over kisti bulunan hastalarda IVF öncesi OKS ve GnRHa tedavisi uygulanan iki grup oluşturuldu. OKS olarak 4. kuşak KOK ilaç, GnRHa olarak 3,75 mg Leuprolide asetat uygulanan hastalar çalışmaya alındı. TET ve FET'lerin her ikisi çalışmaya alındı. Gruplar demografik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası kist çapları, E2 düzeyleri, M2 oosit sayısı, fertilizasyon oranı, grade1 embriyo sayı ve klinik gebelik sonuçları yönünden karşılaştırıldı. BULGULAR: OKS ve GnRHa grupları Yaş, BMI, AMH yönünden benzerdi. OKS ve GnRHa grupları arasında kist tipleri, çapı ve E2 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. OKS ve GnRHa kullananlarda ayrı ayrı olmak üzere kist çapı yönünden tedavi öncesi ve sonrası arasında (p2 <0,001), E2 düzeyleri yönünden ise bazal, tedavi öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamı fark bulunmuştur (p 3<0,001). Her iki grup arasında M2 ve Fertilize oosit, grade 1 embriyo sayıları yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. OKS + ET grubunda klinik gebelik %18,2; FET grubunda ise %25'dir (p=1,000). GnRHa + ET grubunda klinik gebelik %33,3; FET grubunda ise %20,8 olarak sonuçlanmıştır (p=0,603). SONUÇ: Son zamanlarda GnRHa'dan GnRHant IVF protokollerine geçiş olması dolayısıyla, siklus başlangıcındakı ovaryan kistlerin tedavisi ve E2 yüksekliği için GnRHa uygulamasını karşılaştıran çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız, IVF öncesi GnRHa'nın, ovaryan kistleri tedavi edebileceğini göstermiştir. Gebelik sonuçları üzerinde fark tespit edilmemiştir. Bu tedavi uygulanan kadınlarda yapılmış geniş serili olgu gruplarının verilerinin karşılaştırıldığı prospektif, randomize, kontrollü araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: GnRH agonist, IVF, Oral kontraseptif, ovaryan kist

AgonistlerDoğum kontrolüFertilizasyon+7
Nuray Yusıflı
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term gebelerde doğum eyleminin augmentasyonu/indüksiyonu amacıyla intermittan meme stimulasyonu uygulamasının maternal ve fetal sonuçlara etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmanın amacı term gebelerde doğum indüksiyonu/augmentasyonu amacıyla uygulanan meme başı stimülasyonunun doğum eylemine aktif katkısı olduğunu ve aynı zamanda gebelerin travay süresince hissettikleri ağrı seviyesinin anlamlı olarak azaldığını göstermektir. YÖNTEM: Bu prospektif randomize kontrollü çalışma 1 Temmuz 2023 ve 1 Şubat 2024 tarihleri arasında T.C. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastane'si doğumhanesine doğum eylemi başlayarak ya da doğum eyleminin başlatılması amacıyla yatırılan servikal dilatasyonu 3 cm ile 4 cm arasında, Bishop skoru <6 olarak değerlendirilen, uterin aktivitesi yeterli olmayan (10 dakikada <3 kontraksiyon) 110 hasta üzerinde yapıldı. Kontrol grubundaki 56 olguya tek başına membran soyma işlemi, çalışma grubundaki 54 olguya ise membran soyma işlemine ek olarak 3 kür meme stimülasyonu uygulandı. BULGULAR: Meme stimülasyonu grubunda ilk ve ikinci kür sonunda Bishop skoru kontrol grubuna göre anlamlı yüksek izlenmiştir (p=0,018 ve p=0,031). İndüksiyon gerekliliği stimülasyon grubunda kontrol grubuna göre azdır (p<0,001) ayrıca VAS skoru da meme stimülasyonu grubunda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,03) SONUÇ: Meme stimülasyonunun Bishop skorunu iyileştirdiği, sentetik indüksiyon gerekliliğini azalttığı, aktif travay sırasında duyulan ağrıyı azalttığı ve laktasyonu hızlandırdığı gözlenmiştir. Meme ucu stimülasyonu fetal distres yaratabileceği için gözetim altında uygulanmalıdır. Meme ucu stimülasyonu uygulamasının standardizasyonu için daha büyük olgu serileri ile çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: İndüksiyon, membran sıvazlanması, meme stimülasyonu, travay

Ayşe Sanem Öksüz
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dondurulmuş embriyo transferlerinde, 3. gün, 3. günden 5. güne ılerletilen ve 5. gün transferlerin ıvf ve gebelik sonuçlarının karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: FET sikluslarda embriyo transfer günlerinin gebelik sonuçlarına etkisini gözlemlemeyi amaçladık 3. gün dondurularak 3. Gün transfer edilen embriyoların, 3. gün dondurularak 5. güne ilerletilen embriyoların, 5. gün dondurularak 5. gün transfer edilen embriyoların transfer sonuçlarını karşılaştırdık. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2017 – Ocak 2024 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezine başvuran, 25 yaşından büyük, 45 yaşından küçük, dondurulmuş çözülmüş embriyo transferi yapılan tüm hastaların dosyaları tarandı. Ardından bu hastalar içerisinde dondurma siklusunda 3. gün embriyosu dondurulup, çözme siklusunda 3. günden 5. güne ilerletilen hastalar, 3. gün dondurulup çözülererek transfer edilen hastalar ve 5. gün dodurulup çözülerek transfer edilen hastalarla gebelik ve canlı doğum sonuçları karşılaştırıldı. BULGULAR: Hasta gruplarına ait yaş, BMİ, transfer yaşı, transfer günü, transfer edilen embriyo sayısı, endometrial kalınlık, infertilite süresi, FSH, AMH, PRL, TSH, T4 gibi veriler arasında istatiksel olarak anlamlı farklar görülmedi (P˃0.05). D3 FET grubu gebelik ve canlı doğum oranları olarak istatistiksel anlamlı derecede farklıydı. D3-5 ve D5 FET grubu benzer gebelik ve canlı doğum oranlarına sahiptir. SONUÇ: 3. Gün çözülerek 5. güne ilerletilen FET sikluslarının gebelik ve canlı doğum oranları 3. gün FET sikluslarından daha iyi, 5. gün FET siklusları ile benzerdir.

Erdal Yılmaz
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tubaovaryan apse nedeniyle takip edilen hastaların klinik yönetiminin sistemik inflamatuar yanıt indeksleri ile değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, kliniğimizde tuboovaryan apse (TOA) tedavisi gören hastaların retrospektif olarak sosyo-demografik bulgularını, klinik ve laboratuvar sonuçlarını değerlendirmek, uygulanan tedavi yöntemlerini incelemek ve tedavi öncesi ve sonrası sistemik immün yanıt indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII)'inin TOA yönetiminde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Ocak 2021 ve Aralık 2023 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğimizde TOA tanısıyla takip edilen 68 hastaya ait kayıtlar retrospektif olarak analiz edilmiştir, 4 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Hastalara ait sosyo-demografik veriler, risk faktörleri, klinik ve laboratuvar sonuçları, uygulanan tedavi yöntemleri kaydedilmiştir. BULGULAR: Hastaların yaşları 18 ile 75 arasında değişmekle beraber, ortalama 42,39±9,63 idi. Hastaların %81,3'ü multipardı. Hastaların başlıca şikayetleri; pelvik ağrı (%100), ateş (%40,6), bulantı-kusma (%51,6) ve vajinal akıntı (%79,7) idi. Tüm hastalara medikal tedavi uygulandı. Hastaların 11'i sadece medikal tedavi ile, 53'ünün medikal tedaviye ek olarak cerrahi tedavi ile iyileşme sağladığı tespit edildi. Çalışmadan çıkarılan 2 hasta tedavi red nedeni ile ve diğer 2 hastaya medikal+perkütan drenaj tedavisi yapılması nedeniyle çalışmaya dahil edilmedi. Cerrahiye giden tüm hastaların; 10'una drenaj, 19'una salpenjektomi, 20'sine salpingoooferektomi, 4'üne TAH+BSO uygulandığı izlendi. Cerrahi uygulanan hastalarda komplikasyon izlenmedi. Hastaların tedavi öncesine göre tedavi sonrasında, Hemoglobin, Lökosit, Nötrofil, Monosit, CRP, SIRI ve SII değerlerinde önemli düzeyde azalma, Lenfosit ve Platelet değerlerinde ise önemli düzeyde artış tespit edildi. SONUÇ: TOA ciddi mortalite ve morbiditeye sebep olabilen önemli bir hastalıktır. Bu nedenle hastanın yaşı, klinik özellikleri ve gebelik istemi göz önüne alınıp ideal tedavi yöntemi belirlenmelidir. Klinik takipte sistemik inflamatuar indekslerin önem kazanabildiği ancak bir inflamasyon belirteci olarak kullanılamayacağı görülmektedir. Bu konuda randomize kontrollü prospektif geniş sayılı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Cerrahi tedavi, medikal tedavi, pelvik inflamatuar hastalık, sistemik inflamatuar yanıt indeksi, tubaovaryan apse.

Ayşe Betül Tın
Sakarya University
2024
00