
413
Arşivlenen Tez
2
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Karın ağrısı olan hastalarda IL-25, pentraksin-3, adiponektin ve CRP seviyelerinin incelenmesi
Karın ağrısı, farklı hastalıkların belirgin bir semptomu olup, teşhis ve tedavisi zor bir süreci içermektedir. Bu çalışmada, karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP (C-reaktif protein) gibi biyobelirteçlerin incelenmesi, hastalığın teşhisinde ve tedavi planının, inflamasyon ve metabolik durumun belirlenmesinde ne tür katkılar sağlayabileceği araştırılmıştır. IL-25 (Interleukin-25), inflamasyon ve immün yanıtta rol oynayan bir sitokin (sinyal protein) olarak bilinir. Karın ağrısı gibi semptomlar, vücutta artmış inflamasyonun bir göstergesi olabilir. IL-25 seviyelerinin ölçümü, iltihaplanma durumunun değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Pentraksin-3, vücutta meydana gelen inflamasyon süreçlerinde yer alan bir diğer proteinidir. Hastanın kanında yüksek Pentraksin-3 seviyeleri, inflamasyonun varlığını ve şiddetini gösterebilir. Adiponektin, yağ hücrelerinden salgılanan bir hormondur ve metabolizma üzerinde önemli etkileri vardır. Adiponektin seviyelerinin ölçümü, obezite ve metabolik hastalıklarla ilişkili olabilir ve karın ağrısı şikâyeti olan hastalarda metabolik durumu değerlendirmeye yardımcı olabilir.CRP (C-reaktif protein), karaciğer tarafından üretilen ve vücutta meydana gelen inflamasyonun bir diğer göstergesidir. Hastaların kanında yüksek CRP seviyeleri, akut inflamasyonun veya enfeksiyonun bir belirtisi olabilir ve teşhis ve tedavi planının belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu çalışmada, 120 örnek, 94 Hasta grubu (30 akut pankreatit, 32 akut kolit ve 32 akut peritonoit) ve 36 kontrol grubunu içeren prospektif bir araştırmayla yürütülmüştür. Katılımcıların klinik öyküleri alınmış, fizik muayeneleri yapılmış ve karın ağrısının şiddeti belirlenmiştir. Hastalardan alınan kan örnekleri, ELISA yöntemiyle IL-25, Pentraksin 3, Adiponektin ve CRP seviyelerini ölçmek için laboratuvara gönderilmiştir. Laboravuar sonuçlarına göre ilgili analizlerce belirlenen IL-25, Pentraksin-3, Adiponektin ve CRP seviyelerinin kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde ilişikli olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada, ilgili farklılıkların bu hastalarda belirteç görevi görebileceğini göstermeyi ve durumun tedavi edilmesini nasıl etkilediğini görmeyi amaçladık. Anahtar kelimeler: Karın, Ağrısı IL-25, Pentraksin-3, CRP, Adiponektin
Akciğer kanserli hastalarda asprosin ve klotho seviyelerinin incelenmesi
Akciğer kanseri, küresel çapta kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biri olarak devam etmektedir. Akciğer kanseri gelişiminin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Son yıllarda akciğer kanserinin tanı ve tedavisine yönelik çok sayıda moleküler ve biyokimyasal çalışma yapılmasına rağmen, akciğer kanseri kaynaklı ölümler artarak devam etmektedir. Akciğer kanserinin erken dönem tanının tedavi şanısını artırdığından dolayı, tanı ve tedavide yeni biyobelirteçlerin araştırılması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle bu çalışma; akciğer kanseri hastalarında asprosin ve klotho'nun akciğer kanseri hastalığının tanısında yeni bir biyobelirteç olabilme potansiyelini tespit etmek amacıyla yapıldı. Çalışma akciğer kanseri teşhisi PET CT ile konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı bireyden kan örnekleri alınarak serumları elde edildi. Alınan serum örneklerindeki asprosin ve klotho seviyesi ELISA kit yöntemiyle analiz edildi. Biyokimyasal analizler (ALT,AST,CRP vb) otoanalizör ile yapıldı. Elde edilen dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışma sonucunda asprosin seviyesi akciğer kanser gurubunda kontrol gurubuna göre anlamlı bir şekilde azalırken, klotho seviyesinn anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler asprosin ve klotho'nun hastalığa özgü bulgular çıkartıp, akciğer kanserinin erken tanısında kullanılma potansiyeli olduğu, bu nedenle farklı kanser evrelerinde fazla sayıda örnekle yeni çalışmların yapılması sonucunda akciğer kanserinin tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Yeşil antep fıstık (Pistacia vera L.) kabuğu ekstresinin ratlarda biyokimyasal parametreler üzerindeki etkisi
Antep fıstığı (Pistaciavera L.) antioksidan potansiyeli en yüksek elli gıda ürünü arasında yer almaktadır. Son zamanlarda ise yapılan bazı çalışmalarda; gallik asit, kateşin ve epikateşin gibi yüksek antioksidan etki gösteren üç antioksidan maddenin ilk kez aynı anda fıstıkta olduğu ve bu maddelerin, özellikle kabuk kısmında daha fazla olduğu belirlenmiştir. Ayrıca yapılan bir başka çalışmada ise; fıstık kabuğu dış örtüsünün, iç kısmından on kat daha fazla fenolik bileşik içerdiği, daha yüksek antioksidan potansiyeline sahip olduğu tespit edilmiştir. Tüm bu çalışmalara rağmen yeşil fıstık kabuğunun organizma üzerindeki biyokimyasal etkileri ve molekülermekanizması henüz bilinmediğinden dolayı, endüstriyel üretim sırasında atık olmaktadır. Bu çalışmanın amacı çöpe atılan milli servetin fitoterapi ve takviye edici gıda ürünü olarak kullanım potansiyelini tespit ederek, bölge ekonomisine olası katkı potansiyelini ortaya çıkarmaktır. Bu çalışmada yeşil fıstık kabuğu toz haline getirildikten sonra ekstreleri hazırlandı. Hazırlanan bitki ekstrelerinin wistar albino ratlar üzerindeki letal dozu tespit edildikten sonra, farklı iki dozda (100 ve 200 mg/kg) ratlara verildi. Gıda takviyesi potansiyelini karşılaştırmak içinde ticari olarak satılan pharmaton bir gruba (100 mg/kg) verilerek karşılaştırıldı. Ratların su tüketimi, yem tüketimi ve ağırlık artışları kayıt edildi. Çalışma sonucunda ratlardan alınan kan örneklerinden rutin biyokimyasal analizler, hemogram analizi, total antioksidan (TAS), total oksidan (TOS), oksidatif ve stres (OSI) düzeyleri incelendi. Çalışma sonucunda; fıstık kabuğu ekstresinin yüksek dozlarının dahi (1500mg/kg) letal sonuç göstermediği tespit edildi.Fıstık kabuğu verilen gruplarda kontrol grubuna göre lipit seviyeleri ve karaciğer fonksiyon seviyelerinde iyileşme sağlanırken, diğer biyokimyasal ve hemogram parametrelerinde önemli bir değişiklik gözlenmedi. Kontrol grubuna göre TAS düzeyinde artış, TOS düzeyinde azalma tespit edildi. Pharmaton grubuna göre ise biyokimyasal, hemogram analizleri ve oksidatif stres düzeyinde önemli bir farklılık tespit edilmedi. Yapılan çalışma sonucunda yeşil antep fıstık kabuğu ekstresinin takviye edici gıda özelliğine sahip olduğu tespit edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Antep fıstığı, Antep fıstığı kabuğu, Antioksidan, Takviye gıda
Obez kadınlarda karbonhidrat alım düzeylerine göre asprosin ve adiponektin incelenmesi
Son yıllarda dünyada ve beraberinde Türkiyede obezite insan ve toplum sağlığını tehdit eden küresel sorunların başında gelmektedir. Çalışmamız 2022-2023 yılları arasında Harran üniversitesi endokrinoloji polikliniğine muayene olan ve diyet polikliniğine yönlendirilen 18-65 yaş arası 60 obez kadın üzerinde yapılmıştır. Çalışmaya alınan kadınların BKİ ≥ 30 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubuna alınan kadınların ise herhangi bir rahatsızlığı bulunmayıp BKİ <30 olan kadınlardır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri anket formu aracılığıyla belirlenmiş ve hastalardan 3 günlük besin tüketim kaydı alınmış. Katılımcıların 3 gün boyunca tükettikleri besinlerin ortalama karbonhidrat miktarı belirlenip 2 gruba ayrılmıştır. Günlük tüketilen karbonhidrat oranı %60'ın üzerinde olan obez kadınlar, yüksek karbonhidratlı beslenenler olarak ve günlük tüketilen karbonhidrat oranı %60'ın altında olan obez kadınlar ise düşük karbonhidratlı beslenenler olarak alındı. Çalışmamızda obezitenin tanı ve tedavisinde bir rolü olabileceğini düşündüğümüz asprosin ve adiponektin düzeyleri incelendi. Çalışmaya katılan 30 yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadın, 30 düşük karbonhidratlı beslenen obez kadın ve 30 obez olmayan sağlıklı kadından oluşan kontrol grubundan tam kan örnekleri alındı. Alınan kan örnekleriden elde edilen serum örneklerindeki adiponektin ve asprosin seviyeleri ELİSA ile ölçüldü. Yapılan istatiksel analiz sonucunda yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ile düşük karbonhidratlı beslenen obez kadınlar arasında asprosin ve adiponektin seviyeleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Ancak yüksek karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ve düşük karbonhidratlı beslenen obez kadınlar ile obez olmayan sağlıklı kontrol grubu arasındaki asprosin ve adiponektin seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0001). Çalışma sonucunda obezitenin patofizyolojisini aydınlatıp açığa kavuşturmak, hastalığın tedavisine yardımcı olmak ve yeni yöntemler geliştirmek amacıyla asprosin ve adiponektin düzeylerine bakılmış ve çalışmanın daha fazla hasta grubu üzerinde araştırılmasının faydalı olacağı sonucuna varılmıştır.
Stroke hastalarında; SARM-1 ve GFAP düzeylerinin incelenmesi
Vücudun bir kısmında veya tamamında hareket yetisinin kaybolduğu durumlar inme yani felç olarak adlandırılır.Kalp krizinde olduğu gibi inme de kan damarlarında meydana gelen bir kanama,tıkanıklık veya daralmanın sonucunda ortaya çıkan serebrovasküler bir sağlık problemidir..Beyin yeterlioksijen veya besin alamaz ve beyin hücreleri ölmeye başlar.Tıbbi bir acil durumdur.Birçok inme tedavi edilebilirken,bazıları sakatlığa veya ölüme neden olabilir.Çalışmamızda STROKE tanısında ve tedavisinde bir rolü olabileceğini düşündüğümüz SARM-1 ve GFAP düzeyleri incelendi.Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji kliniğine başvuran 45 stroke tanılı hastada ve 40 sağlıklı kontrol grubunda kan örnekleri alındı.Alınan kan örneklerinden elde edilen serum örneklerindeki SARM-1ve GFAP seviyeleri ELİSA yöntemiyle incelendi.Dataların analizi SPSS ile yapıldı.Yapılan istatiksel analiz sonucunda stroke tanısı konulmuş hastalarda ortalama SARM-1 düzeyi ve GFAP düzeyi konrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek gözlemlenmiştir(p<0,001).Çalışma sonucunda Stroke etiyolojisini aydınlatmak ve hastalığın tanı tedavisi için yeni yöntemler geliştirmek amacıyla SARM-1 ve GFAP'nin bir rolü olduğu görüldüğünden STROKE' un SARM-1 ve GFAP düzeyi ile ilişkisi hakkında daha fazla çalışmanın araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: SARM-1, GFAP, STROKE
Rotavirus ve adenoviruslü çocukların eser element profilinin incelenmesi
Akut gastroenteritler gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülmekte ve çocuklarda morbidite ve mortalitenin en önemli nedenlerinden biridir. Dünyamızda solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en çok ölüme sebep olan akut gastroenteritlerdir. Özellikle 5 yaş altı çocuklarda gastroenterit etkenleri arasında ilk sırayı rotaviruslar oluştururken ikinci sırayı adenoviruslar takip etmektedirler. Rota virüsü, bağırsak enfeksiyonuna ve ishale neden olan ve çok yüksek bulaşıcılık oranına sahip bir virüstür. Dünya genelinde görülen bu virüs bebeklerde ve çocuklarda ishal başlangıcının ilk sırada gelen nedenidir. Adenovirüs, vücutta hafif ya da şiddetli enfeksiyona neden olabilen virüs grubu olarak adlandırılır. Bu tür virüs enfeksiyonların vücutta etkilediği en yaygın bölge solunum sistemidir. Enfeksiyonlar soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilere neden olabilir. Enfeksiyonların çoğu kez hafif seyreder ve tedavisi genellikle semptom ve belirtileri düzeltmeye yönelik yapılır. ANAHTAR KELİMELER: ROTAVİRÜS, ADENOVİRUS VE ESER ELEMENT
Kronik böbrek hastalarında plazma amino asit profilinin incelenmesi
Böbrek yetmezliği, artan insidansı ve prevalansı, yüksek maliyetleri ve kötü sonuçları ile dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Hastalık ve yönetim, glomerüler filtrasyon hızı (GFR) ve albüminüri ile değerlendirilen, hastalık şiddetinin aşamalarına ve klinik tanıya göre sınıflandırılması yapılır. Kronik böbrek hastalığı, rutin laboratuvar testleriyle saptanabilen bir hastalıktır ve bazı tedaviler, ilerlemesini önleyebilir ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilir. Bu nedenle hastalığın tanısı ve tedavisinin takibi için yeni biyobelirteçlerin keşfedilmesi önemlidir . Bu çalışmanın amacı; Kronik böbrek hastalığı olan hastalarda hem diyaliz öncesi hem diyaliz sonrası plazma serbest aminoasit profillerini incelemek ve sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslayarak tanı ve tedavide kullanım potansiyelini araştırmaktır. Çalışmamızda Şanlıurfa Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Diyaliz Bölümüne başvuran KBY teşhisi konulan 46 sağlıklı ve 46 KBY tanısı konulan hastadan plazma örnekleri alındı. Plazma serbest aminoasit profilleri LC-MS/MS yöntemiyle incelendi. Elde edilen verilerin istatistik analizi SPSS ile yapıldı. İstatiksel analiz sonucunda kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda ortalama alanin,arginin,aspartik asit, sitrulin,histidin, metionin,tirozin ve hidroksiprolin glisin,löysin,isolöysin,lizin,ornitin,fenilalanin, prolin, serin glutamikasit, glutamin valin,taurin alloizölöysin,alfaminoadipik asit,anserin,gamaaminobütirik asit,1-metilhistidin, 3- metilhistidin 5-oh-trp amino asit düzeyleri kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur. Fosfoetanolamin ,sistin, alfaaminobütirik asit, betaaminobütirik asit ve triptofan amino asitleri KBY hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Diyaliz sonrasında diyaliz öncesine göre sitrülin ,histidin ,alanin,arginin aspartik asit, glutamik asit ,glisin, sistin ,isölöysin, prolin , fosfoetanolamin ,taurin alloisolöysin, alfaaminoadipik asit ,anserin, alfaaminobütirik asit ,betaaminobütirik asit betaalanin, 1 -metilhistidin ,5-oh-trp düzeyinde artış görülürken ,glutamin löysin,lizin, ornitin fenilalanin ,serin ,valin, asparajin ,metiyonin, triptofan ,tirozin ve hidroksiprolin gamaaminobütirik asit 3-metilhistidin düzeyinde düzeyinde azalış görülmüştür. Grupların aritmetik ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığını sınamak amacıyla kullanılan Paired samples T testinde sitrülin,glisin,lizin, anserin, alfaaminobütirik asit,gamaamino bütirik asit, fosfoetanolamin ve taurin düzeyi anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Çalışma sonucunda KBY de aminoasitlerin rolünün anlaşılması amacıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç görülmüştür.
Hepatosellüler kanserli hastalarının metabolit profilinin incelenmesi
Hepatoselüler karsinom (HCC), karaciğer kanserinin en yaygın şekli olup, dünya genelinde en yaygın beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin ikinci en sık nedenidir. Karaciğer kanseri, 2025 yılına kadar tahmini >1 milyon vakayla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam edeceği tahmin edilmektedir. Yapılan birçok çalışmaya rağmen, hepatosellüler karsinomun patogenezi hakkında aydınlatılmayan birçok kısım bulunmaktadır. Bu nedenle, erken hepatosellüler karsinom hastalıkların tanısını ve klinik davranışını bireysel olarak daha kesin olarak tahmin edebilen yeni, daha spesifik ve uygun maliyetli biyobelirteçlerin keşfi ve geçerliliği önemli bir araştırma hedefidir. Bu nedenle HCC teşhisi ve taramasıyla ilgili metabolit değişikliklerini araştırmak büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada; hepatocellular kanser teşhisi konulmuş bireylerin plasma serbest aminoacid, karnitin ve açil karnitin profilini inceleyerek, tanı ve tedavide kullanılacak yeni biyobelirteçlerin tespit edilesi amaçlanmıştır. Çalışmada hepatosellüler karsinom olan 40 hasta ve sağlıklı 40 bireyden alınan plasma örneklerinde 14 serbest aminoasit, 27 karnitin ve açil karnitin profili LC-MS/MS ile incelendi. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde Methyl-Glutaryl hariç diğer tüm amino asidler anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Karnitin ve açil karnitin düzeyleri incelendiğinde; kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C18-1-0H düzeyi artarken, kontrol grubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C0, C2, C4, C4DC, C5, C6, C6DC, C8, C8-1, C10, C10DC, C12, C14, C14_1, C16, C16_1 anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar; karnitin, açil karnitin ve serbest aminoasit profil değişikliklerinin, hastalığa özgü bulgular ortaya çıkartıp, hepatosellüler kanser tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi
Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Spina bifida hastalarında aminoasit metabolizmasının incelenmesi
Spina bifida, insanlarda en sık görülen ve en karmaşık merkezi sinir sistemi malformasyonudur. Dünyada spina bifida insidansı hala 1000 doğumda 0,3-4,5 olarak görülmektedir. Normal bir gebelik oranında, orta hatta bir defektli bir bebek doğurma olasılığı 1/1000'dir. Genellikle spina bifida, fetusun omurilik kısmının uygun şekilde kapanamadığı gebeliğin üçüncü ve dördüncü haftalarında meydana gelir. Spina bifidanın etiyolojisi heterojendir. Sendromik olmayan spina bifidaların çoğunun hem genetik hem de çevresel faktörlerin etkisiyle multifaktöriyel kökenli olduğu düşünülmektedir. Spina bifida riskinin artmasıyla ilişkili çevresel faktörler arasında gebelik ağırlığının artması, annenin sigara içmesi, özellikle antiepileptik ilaçlar olmak üzere ilaç alımı ve annenin diyabet ve hipertermi gibi hastalıkları yer almaktadır. Ayrıca klorlu su tüketimi, inositol alımı, basit şeker alımı ve eser elementlerin ve diğer mikro besinlerin alımı gibi diyet faktörleride spina bifidaya neden olduğu tahmin edilmektedir. Fakat hala hastalığın net nedeni tespit edilememiştir. Yüksek maternal serum alfa-fetoprotein seviyeleri genellikle spina bifida aperta'nın göstergesidir ancak ikiz gebelik gibi farklı durumlarda da AFP seviyesi arttığı için tanıyı doğrulamak için ultrason gereklidir. Tarama amaçlı obstetrik ultrasonografi, birçok ülkede gebelik sırasında hastalığın saptanması için ilk rutin yöntemdir. Ancak bazen kapalı spina bifidayı tespit etmekte başarısız olmaktadır. Spina bifida tanısını koyan kesin bir biyokimyasal markır olmadığı için, bu alanda ciddi araştırmalar devam etmektedir. Günümüzde bu tür hastalıkların tanı ve tedavisi için metabolomik alanında ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Metabolomik çalışmalarında aminosit, karnitin, yağ asidi ve organik asid profili gibi çeşitli metabolitler incelenmektedir. Bu çalışma; spina bifidalı bireylerin serbest aminoasit profili LC-MS/MS yöntemiyle incelenerek, aminoasitlerin hastalığın hem tanısında hemde tedavisinde kullanılabilme potansiyeli tespit etmek amacıyla yapıldı. ix Çalışmada harran üniversitesi araştırma ve uygulama hastanesi Beyin cerrahisi bölümünde spina bifida teşhisi konmuş 40 hasta ve 40 sağlıklı çocuğun plazma örnekleri kullanıldı. Plasma örneklerindeki 48 serbest aminoasit profili LC-MS/MS ile incelendi. Elde edilen dataların analizi SPSS ve metaboanalist 5 ile yapıldı. Çalışma sonucunda kontrol gurubuna göre spina bifida biraylerine Sarkozin ve Glutamik Asit Aminoasitleri anlamlı bir şekilde artarken,4-OH-Prolin ve Triptofan aminoasitleri anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi
İşitme kayıplı hastalarda IL-13, gasdermin-e seviyelerinin incelenmesi
İnsanlar önemli duyularından biri olan işitme sayesinde konuşmayı öğrenerek çevreleriyle iletişim kurabilmektedir. İşitme kaybının hem klinik hem de genetik nedenlere bağlı patoloji çeşitliliği vardır. Sensörinöral işitme kaybı (SNİK), merkezi sinir sistemindeki iç kulak, işitme siniri veya işitsel yolların işlev bozukluğundan kaynaklanabilir. Bu sebeple sensörinöral işitme kaybı (SNİK) olan hastalarda kandaki Gasdermin-E (GSDME), IL-13 düzeyini ve etkisini biyokimyasal olarak belirlemek hastalığın tanısında ve tedavisinde katkı sağlanması açısından fayda sağlıya bileceği amaçlanmıştır. Çalışmaya 2022-2023 yılları arasındaki Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine başvuran sensörinöral işitme kayıplı (SNİK) hastalar alındı. Hasta ve kontrol kanları olmak üzere 2 grup oluşturuldu sensörinöral işitme kayıplı (SNİK) 40 birey, 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Analiz sonucunda kontrol grubuna göre sensörinöral işitme kaybı (SNİK) hasta grubunun GSDME ortalama değerlerinde azalma, IL-13 ortalama değerinde artma gözlenmiştir. GSDME serum seviyesi yapılan testler, istatistik verilerine göre hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada, hasta grubunun değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. IL-13 serum seviyesi yapılan testler, istatistik verilerine göre hasta grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada, hasta grubunun değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak GSDME serum seviyesinin azalmasının ve IL-13 serum seviyesinin artmasının, işitme kaybındaki dB HL değerlerinin artmasıyla bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızdaki bulgularımızın ileride yapılacak meta analiz çalışmalarına ışık tutacağı kanısına varılmıştır.
Sepsis tanısı ile izlenen çocuk yoğun bakım hastalarında NLRP-3, KASPAS-1, IL-18 düzeylerinin incelenmesi
Vücut içerisinde gelişen ağır enfeksiyonun sonucu olarak bağışıklık sisteminin verdiği tepki ile organ ve dokularda bazı hasarlar ortaya çıkabilir. Tekli veya çoklu organ yetmezliklerinden ölüme kadar gidebilen bu ciddi tablo sepsis ve septik şok olarak ifade edilir. Konjenital metabolik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar, immun yetmezlikler, maligniteler, malnütrisyon gibi kronik hastalıkların yanı sıra immunsupressif ajan kullanımı, yaş, cinsiyet, ırk veya etnik grup gibi faktörler ağır sepsis insidansında rol oynayan klinik risk faktörleri olarak sıralanabilir. Çocukluk çağında sepsis kliniği çok daha sinsi ve hızla progresif giden bir süreç olarak görülmektedir. Piroptoz, proinflamatuar programlanmış bir hücre ölümüdür. Apoptozdan farklı olarak enfeksiyon sırasında kaspas-1'in neden olduğu farklı bir hücre ölümü şeklidir. Piroptoz, membran bozulması ve belirgin bir inflamatuar yanıt ile sitoplazmik içeriğin salınması ile karakterize edilen hızlı bir şekilde meydana gelip ve sitokin fırtınasına neden olur. Enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan uyaranları tanımlayan, kaspas-1 ve kaspas-4.5.11'in aktivasyonunu indükleyen ve hücre zarı bütünlüğünü bozacak olan gasdermin D'nin aktivasyonu ile sonuçlanıp ve hücre dışına IL-1β ve IL-18 gibi çeşitli sitokinlerin salınımı gibi çok sayıda pro-inflamatuar faktör salınımı ve inflamatuar yanıtları başlatarak bir sitokin fırtınasına yol açar. Bu çalışmada, Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde sepsis tanısı ile tedavi edilen 30 sepsisli hasta çocuk ve 30 sepsis tanısı olmayan çocuktan kan örneği alındı. Alınan örneklerdeki NLRP3, kaspas-1 ve IL-18 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelendi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar, sepsisli çocukların tanı ve tedavisinde bu parametrelerin kullanım potansiyelini ortaya çıkarmıştır.
Klinik biyokimyada refleks test kullanımı, eşik değerlerinin belirlenmesi ve maliyet analizi
Giriş ve Amaç: Günümüz tıp uygulamalarında tanısal karar vermede laboratuvar test sonuçlarının kullanılması, alınan klinik kararı büyük ölçüde etkilemekte ve klinisyenleri sorunun kaynağına yönlendirmektedir. Teknolojik gelişmelere dayalı olarak kullanılabilirlik ve ulaşılabilirliğin artmasıyla birlikte laboratuvar test istemlerinin de artan bir şekilde uygunsuz istendiği görülmektedir. Uygunsuz laboratuvar tetkik istemlerinin azaltılması amacıyla Sağlık Bakanlığı tarafın¬dan Akılcı Laboratuvar Kullanım Projesi kapsamında refleks ve reflektif test uygulamalarının önemi vurgulanmış ve laboratuvarlarda kullanımı teşvik edilmiştir. Bu amaç doğrultusunda literatürde refleks test uygulaması kapsamında yer alan ve alması muhtemel testlerin refleks test eşiklerini belirlemeyi ve refleks test uygulamasının maliyet açısından yararını göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran 18 yaş üzeri hastaların 2023 yılı ilk 6 ay verileri çalışmaya dahil edildi. Refleks test algoritmaları ve uygulamalarında kullanılacak en uygun cut-off değerleri ROC analizi ile belirlenerek laboratuvarımızda kullanılan referans değerlerle karşılaştırıldı. Refleks test sayıları kullanılarak maliyet etkinliği ve ekonomik katkı değerlendirildi. Bulgular: TSH-sT4 refleks test uygulamasında 63148 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen alt ve üst cut-off değerleri sırasıyla 0,282 ve 6,77 μIU/mL olarak bulundu. Bu refleks eşik kullanıldığında %80,7 oranında sT4 testinden tasarruf edilebileceğini ve bununa birlikte %1,9 oranında da sT4 testinin eksik istenebileceği bulundu. Maliyet açısından (hastanemizdeki en son temin fiyatları dikkate alındığında) 1.094.043 ₺ tasarruf sağlanabileceği bulundu. Refleks Bilirubin uygulamasında 15291 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değeri 1,119 mg/dl olarak bulundu. Bu refleks eşikle %89,3 oranında gereksiz istemden kaçınılabileceği ancak %0,1 oranında istemin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 86.026 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Refleks İkter indeks uygulamasında 17203 hasta sonucunun ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değerini 1,4 mg/dl olarak bulundu. 0,8 mg/dl eşik değeri için yapılan analizde %24 oranında total bilirubin testinden tasarruf edilebileceğini ve %0,1 oranında total bilirubin test isteminin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 24.915 ₺'e denk gelmektedir. Refleks ALT uygulamasında 69091 hasta sonucu için ROC analiziyle belirlenen en uygun cut-off değerini kadın, erkek ve total veride sırasıyla 25 U/L, 35 U/L ve 30 U/L olarak bulundu. Total veri için belirlenen refleks eşikle %83,8 oranında AST testinden tasarruf edilebileceği ve %0,8 oranında AST test isteminin gözden kaçabileceği bulundu. Maliyet açısından 364.845 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Refleks PSA uygulamasında 2607 hasta sonucu için belirlenen (tPSA :4-10 ng/ml) refleks eşikle %34 oranında sPSA testinden tasarruf edebileceği ve 14.857 ₺ tasarruf sağlanabileceği hesaplandı. TSH ve Anti-TPO için belirlediğimiz refleks test uygulamasında 3686 hasta sonucuna göre Anti-TPO testinden %87,3 oranında ve 172.495 ₺ tasarruf sağlanabileceğini hesaplandı. Anti-TPO ve Anti-Tg istemleri için belirlediğimiz refleks test uygulamasında 2216 hasta sonucu analiz ettik ve %16,3 oranında Anti-Tg testinden tasarruf edebileceğimizi bulduk.Maliyet açısından 21.400 ₺ tasarruf sağlanabileceği hesaplandı. Tartışma ve Sonuç: Refleks test uygulaması, akılcı laboratuvar kullanımı doğrultusunda uygunsuz istemlerin önlenmesi açısından değerli bir adımı oluşturmaktadır. Uygun hasta profili ve cut-off değerleri kullanılarak ve hasta güvenliğinden ödün vermeden pek çok testten kaçınılabilir. Bu çalışmadaki testler için gösterildiği gibi, tanımlanan refleks test algoritmaları, refleks testin temel amaçları olan zaman ve maliyet etkinliğini arttırmaktadır. Laboratuvar profesyonelleri olarak giderek artan test çeşitliliği, zaman kısıtlılığı ve maliyet etkinliği gibi durumlarla bu ve diğer testler için yeni refleks test algoritmaları ve cut-off değerlerinin belirlenmesi konusunda ilgi giderek artmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın da benzer çalışmalara öncü olacağı daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Refleks test, Reflektif test, Akılcı laboratuvar kullanımı, Maliyet, Uygunsuz test
Koenzim Q10 nefropatisinde koenzim Q10 içerikli nanoterapötiklerin tedavi etkinliğinin araştırılması ve in vitro modelde mitokondriyal fonksiyonlarının karşılaştırılması
KoenzimQ10 (CoQ10) biyosentezinde rol alan genlerdeki mutasyonlardan kaynaklanan CoQ10 eksikliği başta böbrekler olmak üzere birçok sistemi etkilemektedir. Bunlardan COQ8B mutasyonları, adölesan yaş grubunda ortaya çıkan kronik böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olarak tanımlanmıştır. COQ8B mutasyonu olan hastalar proteinüri evresinde iken teşhis edilip ekzojen oral CoQ10 tedavisine başlandığında proteinürinin azaldığı ve böbrek fonksiyonlarının korunabildiği ortaya konmuştur. Ancak CoQ10, yüksek molekül ağırlığı ve lipofilik özelliği nedeniyle biyoyararlanımı düşük ve doku dağılımı yüksek bir moleküldür. CoQ10'un mitokondrideki lokal konsantrasyonunun artırılması daha etkin bir tedavi sağlama ve bu hastalarda böbrek yetmezliğini tamamen önleyebilme potansiyeline sahiptir. Bu tez kapsamında, CoQ10 eksikliğine neden olan mutasyonlara ikincil gelişen CoQ10 nefropatisinin önlenmesi/iyileştirilmesi için mitokondrilere hedeflendirilmiş CoQ10 içerikli poli (laktid-ko-glikolik asit)-blok-poli (etilen glikol)-(5-karboksipentil) trifenil fosfonyum bromür nanopartiküller (CoQ10-TPP-NP) geliştirilmiştir. Geliştirilen bu NP'ler boyut, yüzey yükü, partikül dağılımı, ilaç enkapsülasyon etkinliği ve morfolojik özellikleri bakımından karakterize edilmiştir. CoQ10-TPP-NP'ler yaklaşık 150 nm boyut ve +20 mV yüzey yükü ile aktif hedeflendirme için uygun özelliklere sahiptir. Bu NP'lerin ilaç yükleme etkinliği yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) yöntemi ile belirlenmiş ve yaklaşık %40 oranında CoQ10 enkapsülasyon etkinliğine sahip olduğu bulunmuştur. İn vitro ortamda insan böbrek proksimal tübül epitel hücre hattına (HK-2) uygulanan bu NP'lerin (NP11) hücreler üzerinde toksik etkisinin olmadığı XTT deneyi ile gösterilmiştir. HK-2 hücrelerinde siRNA aracılığı ile COQ8B geni susturularak (COQ8B-/- hücre hatları) in vitro hastalık modeli oluşturulmuş, bunun için farklı doz ve sürelerde siRNA uygulaması yapılmıştır. Gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon (PCR) deneyleri ile en etkili gen inhibisyonu 100 nM siRNA ile 48 saat sürenin sonunda elde edilmiş ve Western Blot analizleri ile bu sonuç doğrulanmıştır. Formüle edilen NP'lerin COQ8B-/- hücreleri üzerindeki etkinliği metabolomik analizler yapılarak mitokondri fonksiyonları üzerinden değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, siRNA uygulanan hücre grubuna uygulanan CoQ10-TPP-NP'nin trikarboksilik asit (TCA) döngüsü hızını artırmada serbest CoQ10'a kıyasla daha etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: KoenzimQ10, COQ8B, polimerik nanopartikül, mitokondri, aktif hedefleme, metabolomiks
Stafilokokal enterotoksin A (SEA) varlığında akut myeloid lösemi hücre hatlarında karakteristik özelliklerdeki değişimin ve kemoterapiye yanıtın incelenmesi
Kanser hastalarında ortaya çıkan enfeksiyonlar, tümörün kendisi, nötropeni veya uygulanan anti-neoplastik tedavi (sitotoksik, immünosupressif, vb) nedeniyle sık karşılaşılan, ciddi morbidite ve mortaliteye yol açan en önemli komplikasyonlardan biridir. Çocukluk çağı akut lösemilerinin %15'ini ve lösemiden ölümlerin %50'sini oluşturan akut miyeloid lösemide (AML) en sık gözlenen bakteri enfeksiyonlarının başında stafilokokal enfeksiyonlar gelir. Stafilokokus aureus (S. Aureus)'un en etkili toksinlerinden biri olan enterotoksin tip A (SEA), besin zehirlenmesi, toksik şok sendromu, pnömoni ve septik şok benzeri enfeksiyonlara yol açan bir virulans faktörüdür. SEA'nın kanser hücreleri üzerindeki etkileri konusunda bazı çalışmalar olmakla birlikte bu çalışmalar çoğunlukla solid tümörler üzerinde yapılmıştır. SEA'nın kan kanserleri, özellikle akut lösemiler üzerindeki etkisini ve etki mekanizmalarını inceleyen çok az çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, SEA'nın 6 farklı AML ve bir kontrol hücre hattı üzerindeki etkilerini (inhibe/aktive edici etki) ve bu etkilerin moleküler mekanizmalarını araştırmayı; ayrıca SEA'nın klinikte AML'de sıklıkla kullanılan bazı kemoterapötiklere karşı oluşan direnç üzerindeki etkilerini ve bundan sorumlu etki mekanizmasını incelemeyi amaçlamaktadır. SEA'nın AML hücre hatlarındaki etkisi, hücre hatlarında SEA ile muamele sonrasında çoğalma, proliferasyon, transwell göç ve invazyon testleri uygulanarak araştırılacaktır. Ayrıca SEA'nın etkisinden sorumlu olabilecek genlerin ve yolakların belirlenmesi için in siliko analizler yapılacaktır. SEA'nın hücre hatlarının kemoterapötik ilaçlara karşı gösterdiği direnç profillerinin saptanmasında AML tedavisinde sıklıkla kullanılan FDA onaylı idarubicin ve cytarabine ilaçları kullanılacak; SEA'nın AML hücre hatlarının söz konusu ilaçlara olan duyarlılığı veya direnci üzerindeki etkileri hücre canlılık testleriyle tayin edilecektir. Kanser ile birlikte oluşan enfeksiyonların kanser süreçleri ile ilişkisinin moleküler temellerinin anlaşılmasının, özellikle lösemi gibi kanserlerin tedavisine yeni yaklaşımlar getireceğine inanılmaktadır. Söz konusu enfeksiyonların AML'de gelişen ilaç direnci üzerindeki etkileri ve bu etkilerin moleküler mekanizmasının aydınlatılması da önem taşımaktadır. Bu çalışmanın verileri, daha sonra yapılacak in vitro ve in vivo ilaç geliştirme/hedefleme çalışmalarına öncülük edecektir.
Meme kanserinde sisplatin hücresel yanıtının DDB2 ve DNA polimeraz ETA üzerinden incelenmesi
Bu çalışmada, MCF-7 meme kanser hücrelerine sisplatin ile birlikte PNR-7-02 verilmesinin hücre canlılıkları ve DNA hasar yanıtlarında görev alan DDB2 ve DNA polimeraz η proteinlerini kodlayan genlerin ekspresyonları üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Sisplatin, platin grubu içeren antineoplastik bir ilaçtır. Etkisini DNA'ya bağlanıp replikasyonu engelleyerek ve hücreyi apoptoza götürerek gerçekleştirir. PNR-7-02 ise DNA hasar toleransında görevli insan DNA polimerazı η'nın inhibitörü olarak geliştirilmiş, indol tiyobarbitürik asitten türevlendirilmiş bir kimyasal moleküldür. MCF-7 hücrelerine sisplatin, PNR-7-02 ve kombinasyonları 24 ve 48 saat süre ile uygulanmış, hücre canlılıklarına etkisi MTT deneyi ile belirlenmiştir. Kombine uygulamanın hücre canlılıkları üzerine etkileri Chou-Talalay yöntemiyle değerlendirilmiştir. DDB2 ve DNA polimeraz η gen ekspresyon analizleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. IC50 değerlerinde verilen ilaç kombinasyonlarının hücre canlılığını anlamlı bir şekilde azalttığı (24 saat için p≤0,01, 48 saat için p≤0,005) gözlenmiştir. Chou-Talalay yöntemi ile düşük sisplatin dozlarında (24 saat için <36µM, 48 saat için <16 µM) kombine ilaç uygulamasının sinerjistik bir etkisinin (CI <1) olduğu hesaplanmıştır. 24 ve 48 saatlik inkübasyon süresi için IC50'ye uygun dozlarda ilaç uygulandığında, DDB2 ve Pol η gen ekspresyonlarının kontrol gruplarına göre sisplatin, PNR-7-02 ve kombine ilaç verilmiş hücrelerde arttığı bulunmuştur.
Prostat dokusu büyümesi ile yağ asid sentetaz (FASN) ve glukagon benzer peptid GLP-1(9-37), (9-36) amid arasındaki ilişki
Amaç: Bu araştırmanın temel amacı, prostat kanseri ve prostattın iyi huylu büyümesi (BPH) tanısı alan hastalarda serum yağ asid sentetaz (FASN) ve glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile arasındaki farkın incelenmesidir. Ayrıca, bu iki parametrenin prostat hastalıklarında tanısal öneminin araştırılması da diğer amacımızdır. Gereç ve Yöntem: Alt üriner sistem yakınması ile üroloji polikliniğine gelen 60 erkek hasta ve sağlıklı 28 erkek birey çalışmamıza dahil edildi. Biopsi sonucuna göre hastalar prostat kanseri (n=30) ve BPH tanısı (n=30) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Numuneler en az 8 saatlik açlık sonrası alınarak, FASN, GLP-1 düzeyleri ELISA (Enzim Bağlı İmmünosorbent Test) yöntemiyle ölçüldü. Bulgular: FASN düzeyi, prostat kanseri grubunda 6,71±0,81 ng/mL, BPH tanısı almış grupta 3,84±0,21 ng/mL ve kontrol grubunda ise 3,57±0,29 ng/mL olarak bulunmuştur. Kontrol ve BPH tanısı almış grupları arasında FASN düzeyi açısından istatistiksel bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ancak kanser grubunda FASN düzeyinin kontrol ve BPH tanısı almış gruplardan anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). GLP-1 düzeyi, prostat kanseri grubunda 9,69±0,65 pmol/L, BPH tanısı almış grupta 11,40±0,77 pmol/L ve kontrol grubunda ise 7,03±0,62 pmol/L olarak bulunmuştur. Kontrol grubu ile kıyaslandığında, BPH ve kanser tanısı almış gruplarda GLP-1 düzeyi istatistiksel açıdan anlamlı artış gösterirken (sırası ile p<0,001 ve p<0,001), kanser ve BPH tanısı almış gruplar arasında GLP-1 düzeyi arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda FASN, GLP-1, serbest PSA (s-PSA), total PSA (t-PSA), serbest/total Psa (s/t-PSA), retikülosit dağılım genişliği (RDW-SD) ve laktat dehidrogenaz (LDH) parametrelerinin tanısal performans sonuçları incelendiğinde testlerin duyarlılığı sırasıyla; %43,3, %17,86, %100, %100, 86,67, %80,77, %76,6 olarak bulunurken, özgüllüğü; %98,2, %70,21, %51,72, %51,72, %62,07, %75,61, %70 olarak bulunmuştur. Sonuç: Sonuçlarımız FASN ve GLP-1 parametrelerinin PSA türevleriyle birlikte kullanıldığında prostat hastalığında tanısal doğruluğa katkı sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, çalışmamız prostat kanserinde FASN, GLP-1 ve PSA ve türevlerinin birarada aralarındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır.
Obez, fazla kilolu ve normal kilolu bireylerde paraoksonaz 1, myeloperoksidaz aktivitesi ile serum amiloid a düzeylerinin belirlenmesi ve aralarındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda obez, fazla kilolu ve normal kilolu kişilerde Myeloperoksidaz (MPO), Paraoksonaz 1 (PON1) enzim aktiviteleri ile Serum Amiloid A (SAA) düzeylerinin belirlenmesi ve HDL'nin antioksidan özelliğinin nasıl etkilendiğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 20-50 yaş arası, normal kilolu 31 kişi, fazla kilolu 29 kişi ve obez 31 kişi olmak üzere üç grup dahil edildi. Serum MPO ve PON1 aktivitesi fotometrik yöntem ile SAA düzeyi ise ELISA metodu ile ölçüldü. Bulgular: Obez ve fazla kilolu grubun ortalama trigliserit (TG), çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL-K) (p<0,0001) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL-K) (p=0,005) düzeyleri normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Fazla kilolu ve obez grubun yüksek yoğunluklu kolesterol (HDL-K) düzeylerinin ise normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,0001). Obez grubun PON1 aktivitesinin normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (sırasıyla 52,20±10,82 U/ml, 58,32±7,94 U/ml, p=0,032). Obez grubun MPO aktivitesinin normal kilolu gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (sırasıyla 876,43±329,20 U/ml, 707,23±194,98 U/ml, p=0,030). Serum SAA düzeylerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir (sırasıyla 8.01±4.87 mg/L, 7.88±4.36 mg/L ve 7.58±5.07 mg/L, p=0,946). HDL-K ile PON1 arasında zayıf pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0,288, p=0,006). Çalışmamızda MPO enzim aktivitesi ile total kolesterol (TK), TG, LDL-K arasında pozitif anlamlı korelasyon görülürken, HDL-K ile MPO arasında anlamlı korelasyon görülmemiştir Obez grubun CRP'si normal kilolu gruba göre anlamlı derece yüksek bulunmuştur. Normal kilolu grubun MPO aktivitesi ile CRP düzeyleri arasında orta pozitif anlamlı korelasyon tespit edilmiştir (r=0,441, p=0,013). Obez grubun SAA düzeyleri ile CRP düzeyleri arasında orta pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,589, p=0,003). Sonuçlar: Obezitenin neden olduğu kronik inflamasyon ve oksidatif stres, HDL'nin yapısı ve içeriğinde görülen heterojenlik ve fonksiyonel çeşitliliğe yol açmaktadır. Bu nedenle, obezitede sadece HDL-K'nın düzeyinin değil, HDL'nin içerdiği enzim, protein kompozisyonunun ve antioksidan özelliklerinin belirlenmesinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalık riski değerlendirilmesinde daha faydalı olacağını düşünmekteyiz.
Pro-çözücü lipid mediyatörlerinin nefrotik sendrom patogenezi ile ilişkisi
Nefrotik sendrom (NS), masif proteinüri, hipoalbüminemi, ödem ve hiperlipidemiyle karakterizedir. Membranöz nefropati (MN) ve fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) yetişkinlerde sık karşılaşılan primer NS nedenleridir. Primer NS patogenezinde immünolojik nedenler podosit yapı ve fonksiyonlarını bozmaktadır. Omega-3 ve omega-6 yağ asidinden sentezlenen resolvin-D1 (Rv-D1), protektin-D1 (P-D1), maresin-1 (Mar-1) ve lipoksin A4 (LXA4) enflamasyonun çözünme fazında anti-enflamatuvar etkili pro-çözücü lipid mediyatörleri (PLM)'dir. Çalışmamızda, NS hastalarının serum ve idrar Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 düzeylerini sıvı kromatografisi ardışık kütle spektrometresi (LC-MS/MS) yöntemiyle ölçmek ve bunların MN ve FSGS patogenezindeki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza kontrol grubuna 19 ve NS grubuna 26 birey dahil edildi. NS grubu MN (n=18) ve FSGS (n=8) gruplarına ayrıldı. LC-MS/MS analizde kontrole göre NS ile MN ve FSGS gruplarında; serum Rv-D1 düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük (sırasıyla p<0,01, p<0,05 ve p<0,05), idrar Rv-D1/kreatinin (sırasıyla p<0,001, p<0,001 ve p<0,05) ile NS ve MN'de idrar Rv-D1 düzeyleri yüksekti (sırasıyla p<0,01 ve p<0,05). Kontrol grubuna kıyasla NS, MN ve FSGS'da; serum ve idrar LXA4 düzeylerinde anlamlı fark bulunmazken NS'da idrar LXA4/kreatinin yüksek bulundu (p<0,05). LC-MS/MS ile P-D1 ve Mar-1 saptanamadığından Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 ELISA yöntemiyle ölçüldü. Kontrol grubuna göre NS'da; serum Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 düzeyleri düşük (sırasıyla p<0,01, 0,01, 0,01 ve 0,01), idrar P-D1 ve Mar-1 (sırasıyla p<0,001 ve p<0,001) ile idrar Rv-D1/kreatinin, LXA4/kreatinin, P-D1/kreatinin ve Mar-1/kreatinin yüksekti (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p<0,001). Kontrol grubuna göre MN'de; serum Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 düzeyleri düşük (sırasıyla p<0,05, 0,01, 0,05 ve 0,01), idrar Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 (sırasıyla p<0,05, 0,05, 0,05 ve 0,001) ve idrar Rv-D1/kreatinin, LXA4/kreatinin, P-D1/kreatinin ve Mar-1/kreatinin düzeyleri yüksekti (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p<0,01). Kontrol grubuna göre FSGS'da; serum Rv-D1, LXA4 ve Mar-1 düzeyleri düşük (sırasıyla p<0,05, 0,01 ve 0,05), idrar Rv-D1, LXA4, P-D1 ve Mar-1 (sırasıyla p<0,05, 0,05, 0,001 ve 0,05) ile idrar Rv-D1/kreatinin, LXA4/kreatinin, P-D1/kreatinin ve Mar-1/kreatinin düzeyleri yüksekti (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p<0,001). Serumdaki PLM'lerin düşüklüğü enflamasyonun çözünme fazının disregülasyonuyla ilişkilendirilmiştir. GFB hasarı, PLM'lerin idrarla atılmasına ve serumdaki düzeylerinin azalmasına neden olabilir. Ayrıca idrar PLM düzeylerinin yüksekliği, NS'da bölgesel enflamasyonu bastırmak amacıyla böbrekte fazla sentezlendiklerini düşündürmektedir. PLM'lerin NS tanı ve takibinde kullanılan testlerle korelasyonu saptandı. ROC analizine göre PLM'lerin biyobelirteç değerleri olabilir. Geniş çalışma gruplarıyla araştırmanın tekrarlanması yararlı olacaktır.
Leptinin obez ratların karaciğerinde redoks statüsü ile asprosin ve asilasyon uyarıcı protein üzerine etkileri
Amaçlar: Çalışmamızın amacı obez ratların karaciğerinde leptinin asprosin, asilasyon uyarıcı protein ve redoks statüsü üzerine etkilerini araştırmak ve obezite patofizyolojisindeki rolünü ve terapötik potansiyelini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 32 adet Wistar Albino cinsi ratlar rastlantısal olarak kontrol, kontrol+leptin, obezite, obezite+leptin olacak şekilde gruplara ayrılmıştır. Obezite modeli oluşturmak için ratlara özel üretilen yağlı diyet 12 hafta boyunca ad libitum olarak sunulmuş ve bu süre sonunda, kontrol ve obez gruplarına beş gün boyunca fosfat tampon çözeltisi (2mL/kg), obez+leptin ve kontrol+leptin gruplarına ise beş gün boyunca leptin (0,1mg/kg) intraperitoneal enjeksiyonu yapılmıştır. Bu süre sonunda ratlar sakrifiye edilerek karaciğer dokuları alınmış ve parametrelerin analizleri ELISA kitleri, kolorimetrik kitler, spektrofotometrik ve spektroflorometrik yöntemler ile yapılmıştır. Bulgular: Obez gruplarında asprosin, asilasyon uyarıcı protein, inflamasyon ve oksidatif stres artışını gösteren biyobelirteçlerin konsantrasyonları kontrol gruplarına kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Karaciğer dokusunda hasar biyobelirteçleri olarak değerlendirilen ALT, AST, LDH enzimlerinin spesifik aktiviteleri obez grubunda kontrollere kıyasla anlamlı olarak yüksek olup, eksojen leptin uygulaması sonucu üç biyobelirteç için de anlamlı bir azalma mevcuttur. Diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Obez gruplarda sistemik inflamasyon artışı ve redoks homeostasisinde bozulmalar ile karaciğer dokusunda artan doku hasar biyobelirteçleri obezite bağlantılı karaciğer komplikasyonlarını düşündürmektedir. Leptin enjeksiyonu sonucu obez gruplarda azalan ALT, AST, LDH aktiviteleri leptinin karaciğer dokusu üzerinde terapötik potansiyelini gösterebilir. Çalışmamızın obezite patofizyolojisinin aydınlatılmasına katkıda bulunabileceği kanaatindeyiz.
Behçet hastalarında serum zonulin ve lipopolisakkarit düzeyi ile bağırsak geçirgenliğinin değerlendirilmesi
BEHÇET HASTALARINDA SERUM ZONULİN VE LİPOPOLİSAKKARİT DÜZEYİ İLE BAĞIRSAK GEÇİRGENLİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç: Behçet hastalığı tekrarlayan oral aft, genital ülser ve çok sayıda sistemik semptomlar ile karakterize ataklarla seyreden sistemik bir hastalıktır. Behçet hastalığının etygopatogenezi net olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda bağırsak geçirgenliğinin bazı otoimmün hastalıklar ile ilişkisi gösterilmiş olup Behçet hastalığının patogenezinde de rol oynayabileceği tarafımızca düşünülmüştür. Bağırsak geçirgenliğinde artan belirteçlerin düzeyini ölçerek Behçet hastalığının klinik seyriyle bağırsak geçirgenliği arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Romatoloji polikliniğinde takip edilen 30 aktif, 32 remisyondaki Behçet hastası ve 26 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan ve kontrol grubundan alınan numuneler ELISA yöntemiyle çalışıldı. Veriler SPSS-V22 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Aktif Behçet hastalarında serum zonulin düzeyi remisyondaki hastalara ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Serum lipopolisakkarit düzeyi aktif Behçet hastalarında remisyondaki hastalara kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulundu, aktif Behçet hastaları ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Tüm gruplarda serum zonulin seviyesi kadınlarda anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Tüm gruplarda serum zonulin seviyesi eritrosit sedimentasyon hızıyla pozitif korelasyon gösterdi. Serum zonulin düzeyi tüm Behçet hastaları değerlendirildiğinde hastalık süresi ile pozitif korelasyon gösterdi. Tüm Behçet hastalarında ve remisyondaki hastalarda serum zonulin düzeyi yaş ile pozitif korelasyon gösterdi. Remisyondaki hastalarda serum lipopolisakkarit düzeyi ile yaş arasında negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Bağırsak geçirgenliğinin belirteçleri olan serum zonulin ve lipopolisakkarit düzeylerinin hastalık aktivitesiyle ilişkili olduğu ve bağırsak geçirgenliğinin Behçet hastalığının patogenezinde rol oynayabildiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Behçet hastalığı, zonulin, lipopolisakkarit, bağırsak geçirgenliği
Serotonin-melatonin düzeylerinin 0-6 ay bebekte uyku ve anne postpartum depresyonu ile ilişkisi
Erken bebeklik dönemi, gelişen uyku-uyanıklık düzenlerini etkileyebilecek serotonerjik ve melatonerjik yolların hızlı olgunlaşmasıyla karakterizedir. Bu tez çalışmasında, bebeklerin tükürük numunelerinde ve annelerin anne sütü numunelerinde serotonin ve melatonin düzeylerindeki yaşa bağlı değişiklikler incelenmiş ve bunların bebek uyku davranışıyla ilişkisi değerlendirilmiştir. Numuneler 0-6 aylık bebeklerden ve annelerinden toplandı. Tükürük serotonin konsantrasyonları LC-MS/MS yöntemi ile, anne sütü numunelerindeki serotonin ve melatonin ile tükürük melatonin konsantrasyonları ise ELİZA yöntemi kullanılarak analiz edildi. Bebeklerin uyku düzenleri BISQ ile, annelerin ruh hali ise Beck Depresyon Envanteri ile değerlendirildi. Tükürük serotonin düzeyleri, 0-6 ay sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde, karışık beslenen bebeklere göre (p=0.000), bebekler yaş aralığına ve beslenme durumlarına göre alt gruplarına ayrıldığında 0-3 ay bebeklerde 3-6 ay bebeklere göre (p=0.006), 0-3 ay sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde hem anne sütü hem formül mama ile beslenen (karışık beslenme) bebeklere göre (p=0.001), 0-3 ay karışık beslenen bebeklerde 3-6 ay karışık beslenenlere göre (p=0.009) ve 3-6 ay sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde karışık beslenenlere göre (p=0.000) anlamlı düşüktür. Tükürük melatonin düzeyleri ise, 0-3 ay bebeklerde 3-6 ay bebeklere göre (p=0.009) ve 0-3 ay sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde 3-6 ay sadece anne sütü ile beslenen bebeklere göre bebeklere göre (p=0.05) anlamlı düşüktür. Anne sütü melatonin düzeyleri, 0-3 ay bebeklerinin annelerinde 3-6 ay bebeklerin annelerine göre (p=0.013) ve 0-3 ay karışık beslenen bebeklerin annelerinde 3-6 ay karışık beslenen bebeklerin annelerine göre (p=0.006) anlamlı yüksek bulunmuştur. Çalışmamız, beslenme biçimi ve yaşa bağlı sirkadiyen olgunlaşmanın erken bebeklikte serotonin–melatonin eksenini belirgin biçimde şekillendirdiğini göstermektedir. Karışık beslenen bebeklerdeki yüksek serotonin düzeyleri mama kaynaklı artmış triptofan alımını yansıtırken, gelişimsel olarak sınırlı pineal fonksiyon nedeniyle melatonin düşük kalmıştır. Her iki hormonun yaşla artması, serotonerjik ve melatonerjik sistemlerin maturasyonunu göstermiş ve bu biyokimyasal değişimler uyku düzenleriyle uyumlu seyretmiştir. Genel olarak bulgular, beslenme, yaş ve sirkadiyen gelişimin erken nörokimyasal düzeni ve uyku–uyanıklık davranışını birlikte şekillendirdiğini ortaya koymaktadır.
Bisfenol A'nın HepG2 hücrelerine olan etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Bisfenol A (BPA) ve Fulvestrant (ICI) kimyasalının HepG2 insan hepatoma hücrelerine uygulanarak hücrelerdeki proliferasyon, yara iyileşmesi, E-kaderin, N-kaderin, vimentin proteinleri ve apoptoza (kaspaz 3/7) etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA endüstride sıklıkla kullanılan bir endokrin bozucu maddedir ve östrojen benzeri etkiye sahiptir. Fulvestrant, östrojen reseptör antagonistidir. BPA, ICI, BPA ve ICI kombinasyonu uygulanmış HepG2 hücrelerinde yüzde hücre canlılığı MTT deneyi ile belirlenmiştir. BPA ve ICI kombinasyonun HepG2 hücre canlılığı üzerindeki etkileri Talalay-Chou metoduna göre değerlendirilmiştir. HepG2 hücrelerindeki migrasyon yara iyileşme yöntemiyle belirlenmiştir. Hücrelerdeki E-kaderin, N-kaderin ve vimentin protein düzeyleri Elisa kitiyle ölçülmüştür. HepG2 hücrelerinde apoptoz ApoTox-Glo ™ Tripleks Testiyle ölçülmüştür. HepG2 hücrelerine uygulanan 8 nM BPA'nın hücre canlılığını arttırdığı,160 nM ICI ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasının hücre canlılığını azalttığı gözlenmiştir. Talalay-Chou metoduyla, HepG2 hücre canlılığına karşı BPA ve ICI kombinasyonu sonucu gözlenen etkinin sinerjistik bir etkileşimden kaynaklandığı açıklanmıştır. Ayrıca BPA'nın ICI'nın sitotoksik etkisini arttırdığı belirlenmiştir. Yara oluşturulmuş HepG2 hücrelerinde, BPA ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında % yara büyüklüğünün azaldığı gözlenmiştir.HepG2 hücrelerinde E-kaderin protein düzeyi BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında azalmıştır. N-kaderin protein düzeyi ICI ile BPA ve ICI kombinasyon uygulamasında artmıştır. Vimentin protein düzeyinde değişiklik gözlenmemiştir. Apoptoz lüminesans verileri değerlendirildiğinde BPA ve ICI kombinasyon uygulamasının apoptozu arttığı belirlenmiştir ve BPA uygulamasının nekroptozu etkilediği görülmüştür. Bu tez çalışmanın sonuçları HepG2 hücrelerine 8 nM BPA ve 160 nM ICI uygulanmasının hücrelerdeki proliferasyonu, yara iyileşmesini ve apoptozu etkilediği açıklanmaktadır. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, epitelyal mezenkimal geçiş, HepG2, E-kaderin, vimentin Bu tez Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimince desteklenmiştir. Proje No: 17804
Kolestaz hastalarında safra asitlerinin LC-MS/MS ile araştırılması ve olası biyobelirteçlerin belirlenmesi
Kalıtsal safra asidi sentez bozuklukları (IEBAS) safra asitlerinin sentez yollarında görev alan enzimlerde yapısal veya işlevsel bozukluklar sonucu alışılmadık ara metabolitlerin birikmesine neden olan otozomal ressesif geçişli hastalıklar grubudur. Tedavi edilmediğinde nörolojik semptomlarla ilerleyen ve ölümcül karaciğer hastalığı ile sonuçlanan bu durumda erken tanı oldukça önemlidir. Bu çalışmada nadir görülen, tanısı güç olan ancak tedavi edilebilir bu hastalıkların erken tanısında kullanılabilecek yöntem ve bunlara yönelik olası biyobelirteçlerin belirlenebilmesi amaçlandı. Kuru kağıda emdirilmiş idrar örneklerinde LC-MS/MS yöntemi ile altmış sekiz safra asidi ara metabolitleri hedefli metabolomik analiz ile değerlendirildi. Plazma örneklerinde 5α-kolestanol ve 7-dehidrokolesterol ara metaboliti ve kolesterol ölçümü GC-MS yöntemiyle değerlendirildi. Hastalar ile sağlıklı bireylerin total safra asit değerleri arasında (p=0,001), klasik safra asit değerleri arasında (p=0,001), hidroksile safra asit değerleri arasında (p=0,001), 3β-hidroksi-Δ5-safra asit değerleri arasında (p=0,002) ve 3-okzo-∆⁴-safra asit değerleri arasında (p=0,001) anlamlı bir fark olduğu bulundu. Bir hastada 3β-hidroksi-Δ5-steroid dehidrogenaz eksikliği, bir hastada oksisterol-7α-hidroksilaz eksikliği, 3 hasta serebrotendinöz ksantomatozis tanıları ile uyumlu idrarla atılan safra asidi ara metabolitleri tespit edildi. Kolesterol ve kolestanol değerleri arasında (p=0,570 ve p=0,099) anlamlı bir fark olmadığı bulundu. 7-dehidrokolesterol değerleri arasında anlamlı bir fark olduğu bulundu (p=0,008). Bu bulgular safra asit sentez yolaklarında görev alan enzim eksikliklerinin bir sonucu olarak açığa çıkan ara metabolitlerin idrarda ve plazmada tespit edilebilmesinde ve bu bozuklukları öngörmede hedefli kütle spektrometri yönteminin etkili olduğunu göstermektedir.
Sıvı kromatografisi-tandem MS metodu ile granülositlerde lökosit sistin ölçümünün geliştirilmesi
Sistinoz, sistin taşınmasındaki bozukluğa bağlı olarak lizozomlarda sistin birikmesine yol açan nadir bir kalıtsal bozukluktur. Sisteamin tedavisi ile glomeruler hasar geciktirilir. Sistinoz tanısı ve sisteamin tedavi takibinde lökositlerde sistin konsantrasyonu ölçümü altın standarttır. Bu tez çalışmasında, lökosit içi sistin konsantrasyonu ölçümü için, duyarlılık ve doğruluğu yüksek bir ESI tandem MS metodunun geliştirilmesi amaçlanmıştır. Örnekler ACD tüplere alındı ve granülosit izolasyonu yapıldı. Sisteinin sisteine oksidasyonunu ve SH grupları ile interferansı önlemek için N-etilmaleimid kullanıldı. Sistin, 3N butil-HCl ile türevlendirildikten sonra di-butil ester türevi ESI tandem MS ile ölçüldü. Metodun 0 - 41.38 mol/L aralığında lineer olduğu saptandı. Çalışma içi ve günler arası presizyon (%CV) <% 6 ve kantitasyon limiti (LoQ) 0.095 mol/L idi. Geri elde % 92.2-107.4 olarak bulundu. Anlamlı bir carry over izlenmedi. Hemolizin anlamlı interferansa neden olduğu izlendi (bias %20). Sistinin -80 0C derecede saklanan örneklerde 30 gün stabil kaldığı ve don-çöz yapılmaması gerektiği bulundu. Sonuç olarak, bu çalışmada granülositlerde sistin ölçümü için yeni bir ESI-tandem MS metodu geliştirilmiştir. Sistein oksidasyonu ve sistinin disülfid değişim reaksiyonları NEM ile engellenmiştir. Analitik değerlendirme yöntemin yeterli olduğunu göstermiştir. Elde edilen kanıtlar göz önüne alındığında, bu metod sistinoz ve sisteamin takibinde lökosit içi sistin konsantrasyonu ölçümü için uygundur. Klinisyenler testi güvenilir bir şekilde rutin ölçümlerde kullanabilir.
Trombositopenik hastalarda platelet yüzey antijenlerinin akım sitometri ile incelenmesi ve kanama diyatezi ile ilişkisinin araştırılması
Kanama bulgusu olan hastalarda, platelet fonksiyonlarını değerlendirmek için kullanılan yöntemler yüksek hacimde kan örneği ve yüksek trombosit sayısı (>150.000/µl) gerektirmektedir. Akım sitometri ise, trombositlerin 100.000/µl'den düşük olduğu durumlarda kullanılabilmektedir. Bu çalışmada, trombositopenik hastalarda kanamaya yatkınlığı ön görmede belirli agonistlere platelet reseptör cevaplarının akım sitometri ile incelenmesi amaçlandı. AML, MDS ve MM tanılı, platelet sayısı 100.000/µl'den düşük hastalar çalışmaya dahil edildi (n=40). Kontrol örnekleri sağlıklı kişilerden alındı (n=20). Tam kan sayımı Unicell DXH 800 (Beckman Coulter), akım sitometrik analiz Accuri C6 (BD) cihazında yapıldı. Plateletlerin ayırımında platelete spesifik belirteçler olan CD41a ve CD42b kullanıldı. ADP ve TRAP uyarımı sonrası; CD63, CD62P, PAC-1 aktivasyon reseptörlerinin düzeyleri belirlendi. Dinlenme halindeki plateletlerde CD63 ve CD62P, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001, p=0,004). ADP ile aktivasyon sonrası hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,006, p=0,024, p<0,001). TRAP aktivasyonu sonrası benzer şekilde hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olmayan ve kanaması olanlar arasında bu parametreler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. CD63 düzeyi aktivasyon öncesi kanamalı hastalarda kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p=0,009). Hem ADP, hem TRAP uyarımı sonrası CD63, CD62P, PAC-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olan ve olmayan hastaların trombosit sayıları arasında anlamlı bir farka rastlanmadı. Hastalarda kontrol grubuna göre PCT ve MPV düzeyleri anlamlı olarak düşük, PDW düzeyleri ise yüksek saptandı (p<0,001). Bu çalışmanın sonuçlarına göre, platelet yüzey belirteçlerinin akım sitometri ile analizi, trombositopenik hastalarda kanama eğilimini ön görmede yardımcı olabilir.
Çocuk astım hastalarında remisyon döneminde salınan sitokin alarminleri ve sitokin moleküllerinin nazal sıvıda ve serumda biyobelirteç olarak değerlendirilmesi
Astım, T-helper hücreleri aracılıklı immun yanıtla karakterize, solunum yolunda gelişen kronik enflamatuvar bir bozukluktur. Günümüzde yaklaşık olarak 235 milyon kişi astım hastasıdır. Çocuk astım hastalarının zamanında tanısı konulup uygun şekilde tedavi edilmez ise sürekli acil servis poliklinik vizitleri, uyku bozuklukları, oyun ve aile aktivitelerinde kısıtlanma ve sonunda akciğer fonksiyonlarında geri dönüşü olmayan bozuklukların meydana gelmesi kaçınılmazdır. Astım hastalığı sırasında T lenfositleri, nötrofil, makrofaj ve dendritik hücreler aracılığı ile immun yanıt oluşturulmaktadır. İmmun yanıt sonucu kanda sitokin moleküllerinin düzeyinde artış meydana gelmektedir. Çocuk hastalarda serum sitokin düzeylerini tespit etmek için kan örneğinin alınması invaziv ve nispeten zor bir yöntem olduğundan anksiyete, güvensizlik hissi ve korkuya yol açabilmektedir. Kan örneği alınmasına alternatif olarak burundan sürüntü örneğinin alınması non-invaziv ve kolay bir yöntem olduğundan çocuğa travmatik bir zarar vermemektedir. Bu araştırmada çocuk hastalarda astım tanısı ve takibini kolaylaştırmak için nazal sürüntü örneği içeriğindeki GM-CSF, IL-5, IL-6, IL-13 ve IL-33 sitokinlerinin düzeylerinin belirlenmesi ve hastalığın remisyon döneminde periostin, TSLP, IL-4, IL-12 gibi sitokin alarmın düzeylerinin biyobelirteçlik açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çocuk Astım Hastalarında Remisyon Döneminde Salınan Sitokin Alarminleri ve Sitokin Moleküllerinin Nazal Sıvıda ve Serumda Biyobelirteç Olarak Değerlendirilmesi Anahtar Kelimeler: çocuk; astım; remisyon; nazal sıvı; serum; Luminex
GW8510 farmakolojik inhibitörünün ın vitro pankreas kanseri modeli üzerine etkilerinin araştırılması
Pankreas kanseri yüksek insidans ve kötü prognoz ile karakterize bir hastalıktır. Pankreas kanseri hastalarının birçoğu, hastalığın ileri evrelerine kadar asemptomik olarak kalabilmektedirler. Güncel koşullarda hastalığın etkin bir tedavisi bulunmamakta ve tedavi edilebilen hastalarda bile hayatta kalma süresinin çok kısa olduğu bilinmektedir. Yaşam süresinin bu denli kısa olduğu bilinen pankreas kanseri hastalığını tedavi etmeye yönelik yeni stratejilerin geliştirilmesinin önemli ve gerekli olduğu görülmektedir. Bu tez kapsamında yapılan ön çalışmada TCGA (The Cancer Genome Atlas- Kanser Genom Atlası) veri bankasında bulunan 176 pankreas kanseri hastasından alınan doku örneklerinden elde edilen tüm genom gen ekspresyon mikroarray verileri ve hastaların klinik bulguları değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonucunda Ribonükleotid Redüktaz Alt ünite M2 proteinini kodlayan RRM2 geninin pankreas kanseri hastalarında yüksek oranda eksprese olduğunu ve bu yüksek ekspresyonun hastalarda düşük yaşam oranı ve kötü prognoz ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu tespit edilmiştir (p= 1.62e-4). Kötü prognoz ve yüksek mortalite ile ilişkili bulunan RRM2'ye yönelik literatürde yapılan inhibitör araştırması GW8510'un RRM2 üzerinde inhibitör etkili olduğu fakat bu etkiye yönelik pankreas kanserinde hiçbir araştırma bulunmaması sebebiyle GW8510'un pankreas kanserindeki terapötik etkinliğini araştırmaya yönelik olarak bu tez projesi tasarlanmıştır. Bu amaçla, pankreas kanseri tedavisinde sıklıkla kullanılan Gemsitabin ile GW8510'in sinerjik etkinliği araştırılmıştır. Hücre canlılığı analizi WST-8 metodu ile gerçekleştirilmiş, ardından kullanılan iki kimyasal ajanın sinerjitik etki gösterdiği dozlar CompuSyn kombinasyon analiz programı ile belirlenmiştir. Apoptoz ve hücre döngüsü deneyleri akış sitometri yöntemi kullanılarak, laboratuvar ortamında oluşturulan yara iyileşme modelinin analizi ise Image-J programı ile gerçekleştirilmiştir. GW8510 ajanının RRM2 protein seviyeleri üzerine olan etkisi ise ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar, 10 µM dozda GW8510 uygulanan PANC-1 hücrelerinde % 34 oranında hücre canlılığının inhibe olduğu göstermiştir. Kombinasyon analizi ile 10 µM GW8510 : 10 µM Gemcitabin kombinasyonunun sinerjistik etkileşim gösterdiği belirlenmiştir. Bu kombinasyon dozunun % 89.9 oranında hücrelerin migrasyonunu inhibe ettiği tespit edilmiştir. Bu tez ile GW8510 ajanının PANC-1 pankreatik karsinom hücrelerinde RRM2 protein seviyeleri üzerindeki inhibitör etkisi ilk kez gösterilmiştir. GW8510 'un RRM2 geninin inhibisyonu aracılığıyla pankreas kanseri tedavisindeki kullanım potansiyeli umut vericidir. GW8510'un pankreatik karsinom hücreleri üzerine olan sitotoksik etkinliğinde farklı metabolik yolakların olası rolünün aydınlatılması için ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Biyoteknolojik transformasyon ile alerjen molekül içeriği azaltılmış propolisin kanser hücrelerinde apopitozis ve anjiogenez üzerine etkisi
Propolis arıların koruyucu etkilerinden faydalandıkları doğal bir üründür. Arılar propolisi, reçineden zengin ağaç ve bitkilerden topladıkları reçineyi tükürük enzimleri vasıtasıyla sindirip mumla karıştırarak kovanda hazırlar. Propolis koloniyi bakteriyel, fungal ve viral tehditlere karşı korur, arıların hastalık kapmasını önler. Propolis güçlü antioksidan, antiinflamatuar ve anti tümör etkileri nedeniyle insan sağlığının korunmasında uzun yıllardır kullanılmaktadır. Birçok faydasının yanında içerdiği bazı bileşenler, özellikle kafeik asit esterleri ve hidroksisinamik asit esterleri değişik alerjik komplikasyonlara neden olabilmektedir. Bizim çalışmamız da biyolojik transformasyonla alerjen içeriği düşürülmüş, propolisin kolon kanseri ve sağlıklı kolon hücre hatlarına sitotoksik, apopitotik ve anjiogenetik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Propolis örnekleri farklı çözgen ve yöntemlerle ekstre edilerek, farklı Lactobacillus plantarum suşları kullanılarak biyolojik transformasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Transformasyon sonrası tüm ürünlerin LC MS/MS'de içerik analizleri yapılmış ve daha sonra hücre kültürü çalışmalarına geçilmiştir. HCT-116 kolon kanseri hücre hattı ve CCD-841 CoN normal kolon epitelyal hücre hatları üzerinde propolisin sitotoksik, apopitotik ve anjiogenetik etkilerine bakılmıştır. Tüm propolis örnekleri deneylerimizdeki 28 paramere üzerinden değerlendirilmiş ve en etkili örnekler tespit edilmiştir. Çalışma sonucumuz ilk defa biyolojik transformasyonla alerjen içeriği düşürülmüş, bir ok örnekte diğer polifenollerin miktarı korunmuş veya artmış, kolon kanserinde daha etkili sitotoksik, apopitotik, anti poliferatik ve anti anjiyogenik bir etkiye sahip, sağlıklı kolon hücre hattını koruyan apiterapötik ürünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Çalışmamız tüm propolis örneklerinin spesifik hücre hattına duyarlı, polifenol içeriği ekstreye çıkaracak en iyi çözgeni belirlenmiş, ve kullanımı için güvenli doz aralığı belirlenmiş ürünlerin kanser tedavisinde kullanılmasını önermekte ve bunun propolis tedavisini daha özgün ve etkili hale getireceğini savunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Propolis, Biyolojik Transformasyon, Antioksidan, Apopitosiz, Kolon kanseri, Anjiogenezis
Tip 2 diyabet hastalarında serum fibroblast growth factor 21 ve lipokalin'in nefropatinin erken göstergesi olarak değeri ve adipositokinlerle ilişkisi
Tip 2 Diabetes Mellitus (Tip2DM) tüm dünyada en yaygın görülen metabolik hastalıktır ve hastalığın önemli komplikasyonlarından biri de diyabetik nefropati (DN)'dir. DN, Batı dünyasında son dönem böbrek yetmezliğinin önde gelen sebebidir. Mikroalbuminüri (MAÜ), DN'nin en erken ve en çok kullanılan laboratuvar indeksi olup diyabetik hastalarda kardiyovasküler riskle de bağımsız olarak ilişkilidir. Her ne kadar MAÜ, risk katmanlaşması ve DN'deki hastalık ilerlemesinin izlenmesi için vazgeçilmez bir araç olmaya devam etse de, bir takım faktörler tahmin etme gücünü sorgulamıştır. Bu çalışmada MAÜ olan (n=40) ve olmayan (n=40) Tip2DM'lu hastalarda serum fibroblast büyüme faktörü-21 (fibroblast growth factor-21-FGF-21) ve nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (neutrophil gelatinase associated lipocalin-NGAL) gibi DN'nin patofizyolojisinde etkili olabilecek yeni inflamatuvar belirteçler ve bunlarla ilişkilendirilen adiponektin, leptin ve plazminojen-aktivatör inhibitör Tip 1 (plasminogen activator inhibitor Type 1-PAI-) gibi adipositokinler tayin edilerek renal hasarın erken tanı ve izleminde bu belirteçlerin yeri araştırılmıştır. Adiponektin, leptin ve PAI-1 ölçümünde daha küçük numune hacmi ve daha hızlı ölçüme izin veren Multipleks Assay sistemleri, FGF-21, NGAL ve sistatin C tayininde ise ELISA yöntemi kullanılmıştır. MAÜ'lü olgularda FGF-21 ve NGAL seviyeleri anlamlı derecede yüksek, PAI-1 ise anlamlı derecede düşük bulunmuştur.Genel olarak, sistatin C ve PAI-1 arasında (-), adiponektin ve leptin arasında ise (+) bir korelasyon saptanmıştır. Sonuçta, Tip2DM'da gelişen DN'de FGF-21 ve NGAL'in yeni biyobelirteçler olarak klinik öneme sahip olabileceği ve PAI-1'le ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmasının gerekliliği sonucuna varılmıştır. Geniş kohortlarla ve değişik DN evreleriyle yapılacak çalışmalar,Tip2DM'lu hastalarda renal komplikasyonların patofizyolojisini anlamamıza yardımcı olacaktır.
Mikroalbüminürili tip 2 diyabet hastalarında nefropati ve ateroskleroz ilişkisinde inflamatuvar biyobelirteçlerin rolü
Tip 2 Diabetes Mellitus (Tip2DM), dünyada yaygın olarak görülen bir kronik hastalıktır. Tip2DM'da gelişen endotel hasarına bağlı ortaya çıkan mikroalbüminüri (MAÜ) ve bu zeminde ilerleyen diyabetik nefropati (DN) hastalığın mikrovasküler komplikasyonlarının en önemlisidir. Bu çalışmanın amacı da, serum inflamasyon biyobelirteçleri (Monosit Kemoatraktan Protein-1 (Monocyte Chemoattractant Protein - MCP-1), Interlökin-6 (Interleukin-6 - IL-6), Interlökin-10 (Interleukin-10 - IL-10), Tümör Nekrozis Faktör-α (Tumor Necrosis Factor - TNF-α) ve Yüksek Duyarlı C-Reaktif Protein (High Sensitive C-Reactive Protein - Hs-CRP) ile DN ve ateroskleroz arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bunun için MAÜ'sü olan ve olmayan toplam 80 Tip2DM'lu hastada Multipeks Assay yöntemiyle saptanan inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeyleri ile DN'nin göstergesi olan MAÜ ve aterosklerozun göstergesi olan Ayak-Bilek Brakiyal İndeksi (Ankle Brachial Index - ABİ) ve kardiyometabolik belirteçler birlikte değerlendirilmiştir. Verilerin istatiksel analizi Student t Testi ve Pearson Coleration analizi ile yapılmıştır. Çalışmanın verilerine göre, MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında inflamatuvar biyobelirteçlerin düzeylerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde, her iki grupta ABİ ortalamalarına bakıldığında ABİ değerleri 0.9-1.3 aralığında ve normal değerlerdedir. MAÜ olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı bir fark yoktur. MAÜ'lü hastalarda inflamatuvar biyobelirteçler olan IL-6, IL-10, MCP-1 ve TNF-α ile kardiyometabolik belirteçler olan Tkol, TG ve LDL arasında orta ya da güçlü korelasyon vardır. Belirtilen inflamatuvar biyobelirteç miktarları arttıkça kardiyometabolik belirteçler de anlamlı olarak artmaktadır. Bununla birlikte MAÜ'lü hastalarda aterosklerozda belirleyici faktör olan ABI ile inflamatuvar biyobelirteçler ve kardiyometabolik belirteçler arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç olarak, Tip2DM'li hastalarda inflamatuvar belirteçlerin erken nefropati tanısında görülen MAÜ ve ateroskleroz göstergesi olan ABI ölçümleri ilk kez birlikte araştırılmıştır. Tip2DM'lu hastalarda geniş kohortlarla, MAÜ subgrupları oluşturarak ya da prospektif tasarımla yapılacak yeni çalışmalar, DN ve ateroskleroz ilişkisini daha iyi anlamamıza neden olabilir.
Mersin (Myrtus Communis l.) bitkisinin farklı ekstraktlarının fenolik içeriğinin belirlenmesi ve hücre kültüründe antioksidan – antiinflamatuar etkilerinin araştırılması
Mersin bitkisi (Myrtus communis L.), kırmızı meyveli üzümsü bir bitki olup, içerdiği fenolik bileşikler ve antosiyanidin bileşenlerinden dolayı güçlü antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, mersin bitkisinin farklı ekstraktlarının antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerini invitro belirlemek ve iyi bilinen bir antiinflamatuvar molekül olan ferulik asit içeriği en yüksek olan mersin ekstraktının invitro antiinflamatuvar etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada mersin bitkisi yaprağı, kurutulmuş, kurutulmuş parçalanmış, ham mersin meyvesi, mersin çekirdeği ve çekirdeksiz mersin meyvesi kullanılmış, farklı zaman periyotlarında (1 dak., 3 dak., 5 dak., 10 dak.) demleme ve kaynama teknikleri ile ekstraktlar elde edilmiştir. Bu ekstraktlarda LC-MS/MS ile kateşin, etil ferrulat, gentisik asit, p-koumarik asit, sirinsik asit, kaempferol, epikateşin, rutin, kafeik asit ve ferulik asit gibi fenolik bileşiklerin miktarları belirlenmiş in-vitro antioksidan (FRAP, TEAC ve DPPH yöntemleri ile) ve antiinflamatuvar (hyaluronidaz inhibisyon miktar tayini ve WST-1 testi ile) aktivite testleri spektrofotometrik yöntemler ile gerçekleştirilmiştir. Ferulik asit içeriği ile antioksidan ve antiinflamatuvar aktiviteleri en fazla çıkan mersin bitkisi ekstraktlarının, makrofaj hücre kültüründe (human monocytic cell line, THP-1) sitokin seviyelerine (IL-1𝛼, IL-1𝛽, NF-κB, IL-6, IL-10, TNF-𝛼 ve IFN-𝛾) etkisi belirlenmiştir. Bu çalışma mersin bitkisinin demleme ve kaynama ekstraktlarının THP-1 hücre hattında antiinflamatuvar potansiyelini değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmanın ilk aşamasında demleme ve kaynama sonucu elde edilen mersin bitkisi ekstraktların LC-MS/MS analizlerinde en yüksek konsantrasyonlara genel olarak demleme ekstraktlarında 5. dakikada ulaşıldığı tespit edilmiş ve bu dakikadan sonra düşme veya artış yüzdelerinde azalmalar olduğu gözlenmiştir. Bu dakikalarda en yüksek konsantrasyonlara ferulik asit ve kaempferolün sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle çalışmada 5. dakika süre seçilmiştir. Kurutulup parçalanmış meyvenin kaynaması ile elde edilen ekstrakttaki fenolik bileşiklerin konsantrasyonlarının diğer ekstraktlara oranlara daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu ekstraktlarin TEAC, FRAP ve DHPP aktivitelerinin, LC-MS/MS sonuçlarına paralel olarak demleme ve kaynama süresi ile antioksidan aktivitelerde değişkenlik olduğu ve çoğunlukla artan zaman ile birlikte antioksidan aktivitelerde artış olduğu tespit edilmiştir. En yüksek aktivite gösteren mersin fraksiyonunun, kurutulup parçalanmış meyve ekstraktı olduğu ( TEAC (10,90 ± 0,36 - 18,53 ± 2,78), FRAP (0,67 ±0,05 - 3,45 ± 0,41) ve DHPP (22,32 ± 1,21 - 109,86 ± 0,52 ) tespit edilmiştir. Hyaluronidaz aktivitesinin inhibisyonu yüzdesinin demleme ve kaynama ekstraktlarının LC-MS/MS ve antioksidan sonuçları ile korelasyon gösterdiği ve bu korelasyonun en fazla kurutulup parçalanmış meyvenin 5. dakika ekstraktında olduğu tespit edilmiştir. WST-1 demleme ve kaynama ekstraktlarının inhibisyon yüzdelerinin LC-MS/MS ve antioksidan sonuçları ile korelasyon gösterdiği, çoğunlukla en yüksek inhibisyonların 5. dak ve 10. dakikalarda gözlendiği tespit edilmiştir. Çalışmanın 3. aşamasında in vitro antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri en yüksek tespit edilen mersin bitkisi ekstraktı olan kurutulup parçalanmış ham meyvenin kaynama ve demleme ekstraktı ile ferulik asit'in; lenfosit hücre kültüründe inflamasyon üzerine etkileri belirlenmiştir. IL-1𝛽, TNF-𝛼 ve IFN-𝛾 sonuçları istatistiksel anlamlı olurken, NF-κB, IL-6, ve IL-1𝛼 düzeylerindeki düşüşler ile IL-10 düzeyindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu projeden elde edilen veriler mersin bitkisi ekstraktlarının antioksidan ve antiinflamatuvar etkili olup, kansere ve otoimmun hastalıklara karşı koruyucu olabileceğini işaret eder niteliktedir.
Demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerde ölçüm belirsizliği
Amaç: Ölçüm belirsizliği, ölçülen büyüklüğe atfedilebilecek değerlerin dağılımını karakterize eden, ölçüm sonucu ile ilişkili bir parametredir. Ölçüm belirsizliği, test sonucunun gerçek değeri ne ölçüde temsil ettiğini gösterir. Ölçüm belirsizliğinin değerlendirilmesi klinik laboratuvarların kalitesinin arttırılmasına ve spesifik sonuçların yorumlanmasına katkı sağlar. Ölçüm belirsizliği, bir kan testi sonucunun kalitesinin kantitatif bir göstergesi olup, laboratuvar akreditasyonu için temel bir gerekliliktir. Uluslararası Standardizasyon Örgütü laboratuvarların ölçümünü yaptığı her test için ölçüm belirsizliğini hesaplamalarını ve klinisyenin isteği doğrultusunda raporlamak üzere hazır bulundurmalarını önerir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı'nda çalışılan ve demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerin ölçüm belirsizliklerinin hesaplanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ölçüm belirsizliği hesaplaması için eritrosit, hemoglobin, hematokrit, MCV, MCH, MCHC, lökosit, trombosit, serum demiri, ansature demir bağlama kapasitesi, serum transferrin ve ferritin testlerinin Mayıs 2018 - Nisan 2019 tarihleri arasındaki iç ve dış kalite kontrol verileri kullanıldı. Nordtest kılavuzu örnek alınarak elde edilen ölçüm belirsizliği sonuçları uluslararası kabul görmüş izin verilebilir toplam hata limitleriyle (Westgard ve CLIA'88) karşılaştırıldı. Bulgular: Genişletilmiş ölçüm belirsizliği değerleri Sysmex XN-2000 cihazının sol ve sağ modülleri ile XN-3100 cihazının sol ve sağ modüllerinde sırasıyla eritrosit için %3.84, %2.17, %4.58, %1.61, hemoglobin için %2.61, % 2.31, %3.65, %1.75, hematokrit için %4.78, %5.89; %6.85, %7.02, MCV için %7.47, %6.00, %6.14, %7.48, MCH için %2.95, %1.91, %1.92, %1.93, MCHC için %5.80, %9.66, %5.27, %5.96, lökosit için %4.03, %3.86, %8.17, %6.02, trombosit için %12.72, %14.02, %10.98, %11.37; demir için %9.71, ansatüre demir bağlama kapasitesi için %10.51, transferrin için %6.89 ve ferritin için %25 olarak hesaplandı. Genişletilmiş ölçüm belirsizliği sonuçları incelendiğinde hemoglobin, lökosit ve demir testlerine ait genişletilmiş ölçüm belirsizliği değerlerinin hem Westgard hem de CLIA'nın belirlediği izin verilebilir toplam hata limitlerinin içinde olduğu saptandı. Sonuç: Her laboratuvar analitik performansını takip etmek için ölçümünü yaptığı testlerin belirsizlik değerlerini hesaplamalı ve düzenli aralıklarla kontrol etmelidir. Ülkemizde en sık görülen anemi nedenlerinden biri olan demir eksikliği anemisinin değerlendirilmesinde kullanılan testlerin ölçüm belirsizliğinin hesaplanması ve bu değerlerin test sonuçları ile birlikte raporlanması klinik karar verme noktasında hekimin gücünü ve laboratuvar sonuçlarına duyduğu güveni arttıracak, hastalara verilen sağlık hizmetine önemli katkı sağlayacaktır.
Over kanser hücrelerindeki çoklu ilaç direncini aşmaya yönelik 5. jenerasyon pamam dendrimer-paclitaxel kompleksinin ın vitro kullanımı
Kanser tedavisinde, kemoterapi çoklu ilaç direncinin geliştiği hücre tiplerinde çoğunlukla başarısız olmakta veya kullanılan antikanser ajanın etkinliği düşük kalmaktadır. Son yıllarda kanser hücrelerinde oluşan çoklu ilaç direncinin etkisiz hale getirilmesi için birtakım ilaç salım sistemlerine başvurulmakta ve bu alanda yapılan araştırmalar hız kazanmaktadır. İlaç salım sistemleri kullanılarak ilacın hücre içinde kalış süresi ve dolayısıyla etkinliğinin artırılması hedeflenmektedir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar dendrimerlerin ilaç salım sistemi olarak kullanımının etkili olabileceği doğrultusunda birtakım sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmada over kanser hücrelerinde tedavi amaçlı sitotoksik etkinin, MDR-1 gen ekspresyonu ile açığa çıkan P-glikoproteininin yarattığı çoklu ilaç direncinin aşılarak artırılması için 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksi oluşturulmuştur. Araştırmada MDAH-2774 endometrioid over kanseri hücre hattı ve Paclitaxel ilacına direnç kazandırılmış MDAH-2774 endometrioid over kanseri hücreleri kullanılmıştır. Paclitaxel ilacı ve 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksi MDAH-2774 hücrelerine sitotoksik etki yaratmaları için uygulanmıştır. MTT testi aracılığıyla bu iki molekülün sitotoksik etkileri belirlenmiştir. 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksinin MDAH-2774 hücreleri üzerinde yarattığı sitotoksik etki Paclitaxel'e göre daha düşük bulunmuştur. Aradaki bu fark 5.J PAMAM-Paclitaxel kompleksinden Paclitaxel'in salım kinetiğini anlamaya yönelik daha ayrıntılı bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: MDR1, Paclitaxel, PAMAM Dendrimerleri, çoklu ilaç direnci, over kanseri
Atriyal fibrilasyon gelişen yaşlılarda tek nükleotid gen polimorfizmlerinin araştırılması
Atriyal fibrilasyon (AF), kardiyolojik patolojiler içerisinde en sık gözlenen aritmi tipidir. AF patogenezinde birçok faktör rol oynamaktadır. Güncel literatür bilgileri hastalığın etiyopatolojisini tam olarak aydınlatamamaktadır. Tezin amacı, 65 yaş ve üzeri olan ve AF gelişen hastalarda aday proteinlere ait tek nükleotid gen polimorfizmlerinin araştırılarak AF'nin moleküler açıdan daha iyi anlaşılmasıdır. Bu tez projesi için, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve AF tanısı alan 151 hasta ve 150 sağlıklı gönüllüden alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Alınan kan örneklerinden total DNA izole edilmiş, real time PCR (RT-PCR) yöntemi ile belirlenen mutasyonların genotiplendirilmesi yapılmış ve sonuçlar istatistiksel açıdan değerlendirilmiştir. AF ile ilişkisi araştırılacak aday genlerin tek nükleotid polimorfizm "Single nükleotide polymorphism (SNP)" varyantları çalışılmıştır. Bunlar, SMAD3 rs138550573, IGF-1 rs202145836, MMP2 rs243865 ve GJA1 rs13216675 ve IL6R rs4845625 polimorfizmleridir. Bu çalışmada araştırılan MMP2 (rs 243865) polimorfizminde için, hasta grubu ile kontrol grubu arasında C ve T allellerinin frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.0053). Çalışılan diğer polimorfizmlerde ise hasta ve kontrol grupları arasında genotip ve allel frekansları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar, MMP2 rs243865'in AF ile ilişkisini desteklemektedir. Bu sonuç, matriks metalloproteinazların yaş ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkinin açıklanmasında ayrıntılı incelenmesi gereken bir faktör olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon; SNP; Gen polimorfizmi; SMAD3; IGF-1; MMP2; GJA1; IL6R
Glikozaminoglikan tayini için moleküler baskılanmış kromatografik kolon dolgu materyali geliştirilmesi
Hücrelerarası alanın en yaygın moleküllerinden olan proteoglikanların temel yapısında, 'core protein'e (çekirdek protein) kovalan olarak bağlanmış bir ya da daha fazla glikozaminoglikan (GAG) zinciri bulunmaktadır. İdrarla eksrete edilen GAG düzeyleri, lizozomal depo hastalıklarının, özellikle de mukopolisakkaridozların tayin ve izleminde kullanılırlar. Son yıllarda ise idrar GAG tayininin değişik hastalıklarda (kronik böbrek rahatsızlıkları, renal fibroz, glomerüler filtrasyon sorunları, mesane taşı, meme ve akciğer kanserleri, hipertansiyon ve diabet, vb.) bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yayımlanmıştır. Bu gelişmelere karşılık, GAG yapısının yüksek polaritesi ve mikroheterojenitesi idrar GAG analizlerinin oldukça zor olmasına yol açmaktadır. Bu nedenle GAG analizi için yeni, spesifik ve kolay uygulanabilir yöntemler geliştirilmesine gereksinim bulunmaktadır. Bu çalışmada, biyolojik olarak tayinleri büyük öneme sahip Glikozaminoglikan türlerinden Heparan sülfat, kondroitin sülfat ve dermatan sülfat tayini ve ayırımı için kromatografik kolon materyali geliştirildi. Öncelikle bu üç Glikozaminoglikan kimyasal olarak parçalanmış elde edilen fragmanlar kütle spektrometresinde, Multiple Reaction Monitoring(MRM) ve Surface Induced Reaction(SIR) ile incelendi. Bu analizler ile elde edilen fragmanların bir kütüphanesi oluşturuldu. Bu ölçümlere göre polimerler karakterize edilmiştir. Moleküler baskılanmış polimer materyalleri de sadece bu üç moleküle karşı seçicilik gösteren, glikozamioglikanların negatif yüklü sülfat gruplarına non-iyonik ilgi gösteren akrilamid monomerinden elde edildi. Bu polimeri elde edebilmek için presipitasyon polimerizasyon tekniğinde termal polimerizasyon ile hazırlanmış moleküler baskılama tekniği kullanıldı. Bu teknikle elde edilen polimerler, çelik HPLC kolonu içerisine doldurulmuş, sonrasında yıkanarak içerisinde baskılanmış, Glikozaminoglikanlar uzaklaştırılmış sonrasında ise bu baskılanmış polimerler örnek uygulamasından sonra, tutma kapasitelerine bağlı olarak karakterize edildiler. Ölçümlerde kolon elüsyon zamanı her onbeş dakikada bir toplanan fraksiyonlara göre yapılmış ve farklı baskılanmış kolonlara göre farklı zamanlar bulunmuştur. Farklı zamanlara göre pompa sisteminde elüsyon uygulanarak örnek uygulaması yapılmış ve karakterizasyonu buna göre gerçekleştirildi. Standart grafiklerin oluşturulmasında 1000ng/mL'nin altındaki düzeylerde seri dilüsyon ile standart grafikleri oluşturulmuştur. İdrar örneklerinde ise ölçümdeki doğruluk gücünü artırmak için idrara 500ng/mL miktarıda her bir glikozaminoglikandan eklenmiştir. Baskılanmamış kör polimer ile yapılan çalışmalarda ise glikozaminoglikanlara seçimlilik gösterilmemiştir. Gerçekleştirilen bu çalışma, idrar ile atılan GAG'ların seçimli bir şekilde ayrılması ve böylelikle daha doğru, daha hızlı ve daha ekonomik tayini için moleküler damgalama yöntemiyle kromatografik kolon dolgu materyali geliştirilmesi hipotezine dayanmış ve başarılı bir şekilde bu hipotez kanıtlanmıştır. Bu yeni metodolojik yaklaşımla hazırlanan GAG seçimli polimerle, analiz edilen idrar örneklerinde GAG molekülleri kromatografik olarak daha doğru ve daha hızlı ve ekonomik bir şekilde ayrıştırılacaktır. Böylelikle idrar GAG analizinde yeni ve kolay bir yöntem geliştirildi ve bu polimer GAG ile ilişkili hastalıkların izlenmesindeki eksikliği/kısıtlılıkları gidererek GAG tayini çalışmalarında kromatografik kolon dolgu materyali olarak rutinde kullanılabilecektir.
Sıçan adipoz doku kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositler ve PRP'nin diyabetik sıçanlarda oluşturulan deneysel yanık modelinde kullanılması
Diyabet, her yıl giderek artan bir prevalans ile dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden biridir. Diyabetik yara iyileşme sürecinde görülen problemler, ağır olgularda ampütasyonlar ile sonlanabilen komplikasyonlara yol açar. Adipoz doku, otolog mezenkimal kök hücreler (MKH) için zengin bir kaynaktır. Bu hücrelerin terapötik uygulamalarda kullanımı ise diyabetik hastaların etkili tedavisi için büyük potansiyel taşımaktadır. Sıçan adipoz dokusunu eksize ettiğimiz, MKH'i izole edip kültüre ettiğimiz ve daha sonra keratinositlere farklılaştırdığımız bu çalışmada, adipoz dokuyu MKH kaynağı olarak kullandık. Farklılaştırılan hücreler daha sonra STZ ile diyabetik olan sıçanlardaoluşturulan termal yanık modeline transfer edildi. Ayrıca, termal yanıklı hayvan modelimizde, trombositlerden zengin plazma (PRP)' nin etkinliğini tek başına ve keratinositler ile kombinasyonda değerlendirdik. Çalışmamızdaki deneysel yaklaşım, H&E boyaması ile yara alanının histolojik değerlendirilmesi, çeşitli büyüme faktörleri (EGF, PDGF, TGF-β1, FGF-2, FGF-7, FGF-10, EGF), MCP-1 ve Kollajen-1'in RT-PCR ve immunohistokimyasal analizler ile değerlendirilmesini içermektedir. Ayrıca sitokeratin düzeyleri de immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Hücresel terapinin ve PRP'nin ikinci derece yanık iyileşmesi üzerine etkisi, tedavi verilen ve verilmeyen diyabetik sıçanlarda, tedavi sonrası 3., 7.,10. ve 14. günlerde sırttaki termal yanık alanından alınan biyopsi materyallerinde değerlendirilmiştir. Sonuçlarımıza göre, yeniden epitelizasyon süreci, tedavi uygulanan gruplarda tedavisiz kontrol grubuna kıyasla daha erken başlamıştır. Keratinositler ve/veya PRP uygulanantüm tedavi gruplarında, büyüme faktörlerinin ve Kollajen-1'in düzeyi artış gösterirken, MCP-1 düzeyleri farklı günlerde kontrol grubuna kıyasla düşüş göstermiştir. Ayrıca MKH'denelde edilen keratinositler ve PRP'nin kombine uygulaması, diyabetik sıçanlarda oluşturulan yara iyileşme modelindeen hızlı ve en iyi tedaviyi sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: yara iyileşmesi, yanık yarası, mezenkimal kök hücreler, PRP, keratinosit, diyabet, sıçan
Adipoz doku kökenli mezenkimal kök hücrelerin (ad-scs) kültürasyonunda ve adipositlere farklılaştırılmasında trombositten zengin plazmanın (prp) etkinliği
PRP, tam kanın santrifüj edilmesi ile elde edilir. Büyüme faktörlerini yoğun içermesi nedeniyle son yıllarda birçok tedavi alanında yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. İnsanın otolog olarak kendi kanından alınıp elde edilebildiği için PRP uygulaması alerjik etkilerin oluşmasını da engellemektedir. Mezenkimal kök hücreler (MKH) multipotent farklılaşma yeteneğine sahip olan kök hücrelerdir. Köken aldığı tabaka mezoderm tabakası olduğundan, in vivo ve in vitro şartlarda MKH kondroblast, osteoblast ve adiposit gibi mezoderm kökenli hücrelere kolayca dönüşebilme potansiyeline sahiptirler. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniğine liposakşın işlemi için başvuran gönüllü vericilerden etik komiteden onay alınarak alınan lipoaspirat/lipektomi materyalinden adipoz doku kök hücreleri (AD-SCs) saflaştırılmıştır. Hücreler kültüre edildikten sonra adipositlere farklılaştırılmıştır. Ayrıca, aynı vericilerden alınan periferal kan örneklerinden PRP de elde edilmiştir. AD-SCs'in kültürasyonu ve adipositlere farklılaştırılması esnasında gereksinim duyduğu büyüme faktörlerinin temininde hayvansal kaynaklı fetal bovine serum (FBS) veya fetal calf serum (FCS) yerine insan vericilerden otolog olarak elde edilen PRP kullanılmıştır. Böylece hayvansal kaynaklı materyalden meydana gelebilecek immün red ya da alerjik reaksiyonun engellenmesi ya da azaltılması hedeflenmiştir. Ayrıca AD-SCs'in adipositlere farklılaştırılması esnasında hayvansal FBS yerine PRP kullanılması farklılaşma sürecini yaklaşık iki kat kısaltmıştır. Aynı zamanda, kültürasyonunda PRP kullanılan ortamdaki hücre miktarının FBS kullanılan ortamdaki hücrelere göre yaklaşık 2 kat fazla olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin %20 PRP kullanılan kültürde dt (doubling time, ikilenme süresi, hücrelerin sayısal olarak ikiye katlanma süresi) 20.087 saat iken, %20 FBS kullanılan hücrelerde dt 35.99 saat olarak saptanmıştır. Sonuç olarak MKH'in kültürasyonunda FBS yerine PRP kullanılmasının daha etkin olduğu belirlenmiştir. Klinik çalışmalarda MKH'in kültürasyonu ya da diferansiyasyonu prosedürlerinde gereksinim duyulduğunda hayvan kaynaklı FBS ya da FCS yerine insan kaynaklı otolog PRP kullanımı immün reddi de önleyebileceğinden ya da azaltabileceğinden rahatlıkla önerilebilir.
Zoledronik asidin kanser kök hücrelerine apoptotik etkileri
AMAÇ: Kanser kök hücreleri (KKH) kendi kendini yenileyebilme ve farklı tümör alt tiplerine dönüşebilme özelliğine sahip küçük bir hücre popülasyonu olarak, tümör yığınını oluşturan diğer daha düşük tümör oluşturma potansiyeline sahip hücrelerden (non-KKH) ayrılmaktadırlar. Tümörün tekrarlamasından, uzak metastazdan, anjiyogenezden ve ilaç direncinden kanser kök hücrelerinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Apoptoza direnç, KKH'lerinin en önemli özelliklerinden biridir. Bisfosfonatlar, osteoporoz ve iskelet ile ilgili malignitelerin tedavisinde kullanılan bir bileşik sınıfıdır. Üçüncü nesil ve en etkili bifosfonatlardan biri olan Zoledronik asid (ZA) 'in hücre proliferasyonunu azalttığı gösterilmiş olup bazı malignitelerde hücre ölümünün indüksiyonu yoluyla anti-tümör etkileri vardır. Ancak, ZA'in KKH'leri üzerindeki etkileri bugüne kadar araştırılmamıştır. Bu projenin amacı, prostat ve meme KKH'leri model sistem olarak kullanılarak ZA'in KKH'leri üzerindeki apoptotik etkisini ve bu etkinin mekanizmalarını belirlemektir. YÖNTEM: Prostat DU-145 hücrelerinden CD 133+high/CD44+high yüzey belirteçlerine sahip KKH'leri ve meme MCF-7 hücrelerinden CD 44+high/CD24-low yüzey belirteçlerine sahip KKH'leri flow sitometri metoduyla FACSAria flow sitometri kullanılarak izole edildiler. KKH ve non-KKH'leri 24, 48 ve 72 saat boyunca artan konsantrasyonlarda (0-140 μM) ZA ile muamele edildi ve IC50 dozunu belirlemek için canlılık deneyleri yapıldı. Muse ™ Cell Analyzer kullanılarak hücre ölümü tespiti için hücre döngüsü ve Annexin-V analizleri gerçekleştirildi. Hücre gruplarında apoptoz ile ilişkili 84 anahtar genin tespiti için qRT-PCR array kullanıldı. İfadesi anlamlı ölçüde değişmiş genlerin protein seviyesinin doğrulaması immünofloresan mikroskopi ile gerçekleştirildi BULGULAR: ZA, hücre canlılığında doz ve zamana bağlı düşüşe neden oldu. IC50 dozu, prostat DU-145 hücrelerinde KKH'leri ve non-KKH'leri arasında anlamlı farklı bulunurken, meme MCF-7 hücrelerinde KKH'leri ve non-KKH'leri arasında fark bulunmadı. ZA ile muamele, hücre döngüsünün S fazında duraklamasına ve apoptoz artışına neden oldu. ZA ile muamele edilen DU-145 KKH'lerinde incelediğimiz apoptoz ile ilişkili genlerin yedisinin ifadesinde anlamlı artış/azalış tespit edildi. CASP9, CASP4, BAX ve BAD genlerinin ifadeleri artarken, BIRC3, BIRC2 ve BCL2 genlerinin ifadeleri azaldı. DU-145 non-KKH'lerinde, 5 genin ifadesinde ZA muamelesinden sonra değişiklik görüldü; 2'si aşırı ekspresyon (CASP7 ve BAD), 3'ü düşük ekspresyon (BIRC3, BIRC2 veBCL2) gösterdi. SONUÇ: Verilerimiz ZA'in bazı pro-apoptotik genlerin aşırı ekspresyonu ve bazı anti-apoptotik genlerin düşük ekspresyonu yoluyla apoptozu indükleyerek prostat KKH'lerindeki apoptoza direncin üstesinden gelme potansiyeline sahip olduğunu ortaya koydu. Bulgularımız, KKH'lerinde saptadığımız bu apoptotik indüksiyonun altında yatan mekanizmanın mevalonat yolağının ZA tarafindan inhibisyonu olabileceğini göstermektedir. Bu veriler, ZA'in KKH'lerinde apoptoz direncini hedef alan etkili bir terapötik yaklaşım oluşturabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanser Kök Hücresi; Apoptoz; İlaç direnci; Bifosfonat; Zoledronik asid
CYP1A1 geni m1(T>C) ve m2 (A>G) polimorfizminin prostat kanserinde olası rolünün araştırılması
Prostat kanseri, prostat bezindeki anormal hücreler kontrolsüz bir şekilde büyüdüğünde ve kötü huylu tümörler oluşturduğunda gelişir. Prostat kanseri ile CYP450 sisteminin polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar gün geçtikçe ilgi görmektedir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda CYP016 enzim ailesi ve alt gruplarındaki polimorfizmlerin meme kanseri, akciğer kanseri, ağız kanseri ve kolorektal kanser gibi kanser türleri ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında CYP-450 enzimlerinden biri olan CYP1A1 geni ile ilişkili m1(T>C; rs4646903) ve m2 (A>G; rs1048943) polimorfizmlerinin prostat kanseri ve BPH ile olası ilişkisi araştırılmıştır. (Benign Prostatik Hiperplazi) hastaları kontrol grubu olarak kullanılmış ve sağlıklı kontrol grubunun verileri ile bölgemizde CYP1A1 polimorfizmlerinin alel sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya, dahil edilme kriterlerine uyan, MEÜ Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran prostat kanseri tanısı almış 60 hasta, Benign prostat Hiperplazisi tanısı almış 40 hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarından EDTA'lı hemogram tüplerine 2 ml kan örnekleri alındı ve DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak ( Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı.Elde edilen DNA örneklerinde CYP1A1 rs4646903 ve rs1048943 polimorfizm analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbHMannheim, Almanya) gerçekleştirildi. İstatistiksel analizler Statistica v.13.3.0 ve MedCalc v.11.5.0. paket programı ile yapıldı ve p<0.05 ise sonuçlar anlamlı kabul edildi. Çalışma verileri incelendiğinde; Hasta grubu ve kontrol grubu arasında ve kontrol grubunu alt grupları olan gruplar ile karşılaştırıldığında CYP1A1 (rs1048943) polimorfizmi AA, GG ve AG genotipleri (p=0,81) ve CYP1A1 (rs4646903) polimorfizmi TT ve TC genotipleri (p=0,007) bakımından anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu konuda yeterli çalışma bulunmadığından, elde ettiğimiz verilerin literatüre katkısı olacağını düşünmekteyiz.
Bölgemizde COVID-19 tanısı almış hastaların serum vitamin D, vitamin B12, Folat ve Zn düzeylerinin kontrol grubu ile geri-dönük karşılaştırılması
Çalışmamız, Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Covid-19 tanısı almış hastaların serum vitamin D, vitamin B12 ve folat değerlerinin, sağlıklı kontrol grubuyla retrospektif olarak karşılaştırılarak Covid-19 tedavisinde vitaminlerin öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmamız Covid-19 salgını boyunca 2020 ile 2021 tarihleri arasında Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesine gelen covid-19 tanısı almış kişiler arasından rastgele seçilmiş 30 kişi ve hastaneye rutin kontroller için gelen sağlıklı kişiler arasından rastgele seçilen 30 kişiden oluşan kontrol grubu olmak üzere toplamda 60 kişinin Biyokimya Laboratuvarında analiz edilen vitamin düzeyleri ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar 18 ile 65 yaş aralığında olanlardan seçilmiş. İki grubun serum vitamin D, vitamin B12 ve folat düzeyleri retrospektif olarak karşılaştırıldı. Hastaların laboratuvar değerleri, klinik özellikleri ile yaş ve cinsiyet gibi demografik verilerine hastane elektronik veri tabanından ulaşılmış. Veriler IBM SPSS V23 ile analiz edildi. Laboratuvar parametrelerinin prediktif değerlerinin belirlenmesinde ROC analizi kullanılmıştır. Normal dağılıma uygunluk Shapiro-Wilk testi ile incelendi. Gruplara göre cinsiyetin karşılaştırılmasında Yates düzeltmesi kullanıldı. İkili gruplara göre normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanıldı. Analiz sonuçları nicel veriler için ortalama ± s. sapma ve ortanca (minimum – maksimum) şeklinde kategorik değişkenler frekans yüzde olarak sunuldu. Önem düzeyi p<0,050 olarak alındı. Çalıştığımız Karaman Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çinko parametresi çalışılmadığı için veriler elde edilememiş ve tez kapsamına alınamamıştır. Çalışma grubumuzun genel cinsiyet dağılımını %55'ini erkekler ve %45'ini kadınlar oluşturmaktadır. Covid-19 grubunun yaş ortalaması 54,17 ± 8,27 iken kontrol grubunun yaş ortalaması 42,37 ± 14,08 olarak hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları covid-19 grubunun D vitamini ortancasını 11,12 (4,20 - 51,18) mg/mL folik asit ortancasını 9,89 (3,87 - 24,00) ng/mL ve vitamin B12 ortancasını 392,50 (141,00 - 2000,00) pg/mL olarak bulunmuş. Gruplar arasında farkta sadece D vitamini düzeyleri anlamlı çıkmıştır (p<0.001). Folat ve Vitamin B12 değerlerine ait anlamlı bir değeri elde edilememiştir (p>0,050). Laboratuvar parametrelerinin ROC analiz sonuçları Vitamin D için AUC değeri 0,738 olarak elde edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,002). Folat ve Vitamin B12 değerlerine ait anlamlı bir ACU değeri elde edilememiştir (p>0,050). Serum vitamin D düzeyleri covid-19'lu hastalarda referans değerlerinin çok altında tespit edildi. Koronavirüs ile enfekte olan hastaların vitamin parametrelerine mutlaka değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: B12 vitamini, Covid-19, D vitamini, Folik asit
Akut koroner sendromlu hastalarda troponin ile adamts arasındaki ilişki
Koroner Arter Hastalığı (KAH), kalp hastalıkları arasında en sık gözlenendir. Dünya genelinde, kadınlarda ve erkeklerde başlıca ölüm nedenidir. Akut Koroner Sendrom (AKS), koroner arter akımının ani düşüşü ile birlikte miyokardın yetersiz perfüzyonu sonucu miyorkad infarktüsüne (MI) neden olan bir dizi klinik tablodur. Kardiyak troponinlerin, kalp kası hasarında duyarlı ve özgün belirteçler olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı; AKS'li hastalarda troponin ile ADAMTS arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmamız, deney grubunda 25 yaş üstü AKS tanısı almış 14 kadın ve 30 erkek, deney grubunda ise 19 sağlıklı kadın ve 26 sağlıklı erkeğin katılımları ile gerçekleştirildi. AKS tanılı hastalardan alınan kan örneklerinde, serumda troponin yüksekliği ile tespit edildi. Hasta ve kontrol gruplarının antropometrik ölçümleri yapıldı ve alınan kan örneklerinden serumları ayrıldı. Daha sonra ELISA yöntemi ile ADAMTS4 ve ADAMTS9 parametreleri çalışılarak gerçekleştirildi. Troponin seviyeleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark görülürken (p<0,001); aynı şekilde ADAMTS4 proteinlerinde de hasta grubu kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). ADAMTS9 değerleri açısından ise iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,519). Sonuç olarak ADAMTS4 proteini için de troponin düzeylerinde olduğu gibi hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark oluşturması, ADAMTS4'ün de AKS'de biyobelirteç olarak kullanılma potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. Buna karşın ADAMTS9'un rolü için daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Troponin, AKS, ADAMTS.
Hünnap (Zizyphus jujuba Mill.) meyvesinin farklı yöntemler ile yapılan ekstraksiyonlarında flavonoid, antioksidan ve eser element düzeylerinin tayini ve asetilkolinesteraz aktivitesine etkisi
Tıbbi bitkilerden olan hünnap (Zizyphus jujuba Mill.) meyvesinin içerdiği çeşitli metabolitler ve mineraller ile insan sağlığı üzerinde foksiyonel bir rol oynamaktadır. Bu tezin amacı da hünnapın içerdiği metabolitlerden olan flavonoidlerin, antioksidanların; su ve alkol ekstraktlarındaki miktarlarının ayrı ayrı hesaplanması ve içerdiği eser element miktarlarının ve çeşitlerinin saptanması; aynı zamanda hünnapın asetilkolinesteraz enzimine gösterdiği inhibisyon etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Hünnap meyveler 50 ºC'de fırınlanarak kurutuldu. Daha sonra liyofilizatör cihazı yardımıyla alkol ve su ekstraksiyonları hazırlandı. Hünnapın antioksidan miktarlarının hesaplanması için ticari olarak satılan TAS-TOS kitleri kullanıldı. Flavanoid madde miktarlarının analizi spektrofotometrik metot kullanılarak belirlendi. Hünnapın içerdiği eser element düzeylerinin belirlenmesi ICP-MS cihazı ile hesaplandı. Asetilkolinesteraz enzim inhibisyonu için Ellman yöntemi kullanılarak spektrofotometrik ölçüm sonuçları asetilkolinesteraz inhibitörü olan takrin ile kıyaslandı. Hünnapın flavanoid miktarlarının belirlenmesi için hünnapın su ve alkol ekstraktlarının ayrı ayrı 10'ar adet ölçümü yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre hünnapın alkol ekstraktı toplam flavanoid miktarı ortalaması 0.71 µg/ml, su ekstraktı toplam flavonoid miktarı ortalaması 2.24 µg/ml bulundu. Su ekstraktında toplam flavanoid miktarı, alkol ekstraktından daha yüksek ve anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Hünnapın toplam antioksidan ve toplam oksidan miktarlarının belirlenmesi için su ve alkol ekstraktlarının 10'ar adet ölçümü yapıldı. Hünnap toplam oksidan seviyesi(TOS) su ekstraktında ortalaması 11.25 μmol/L, alkol ekstratı ortalaması 78.57 μmol/L; Hünnap toplam antioksidan seviyesi (TAS) su ekstraktında ortalaması 0.96 μmol/L alkol ekstratında ortalaması 2.87 μmol/L olarak hesaplanmıştır. Hünnapın toplam antioksidan ve toplam oksidan miktarı alkol ekstraktlarında daha yüksek ve anlamlı bulunmuştur(p<0.05). Hünnapın içerdiği eser element düzeylerinin belirlenmesi için ICP-MS cihazı kullanıldı. Su ve alkol ekstraksiyonlarının ayrı ayrı 2 farklı ölçümü alındı. Hünnapın 9 farklı eser element yönünden ölçümleri analiz edildi. 9 eser elementten kobalt hariç hünnapın su ekstraktlarındaki eser element düzeyleri alkol eser element düzeylerinden daha yüksek miktarda bulunmuştur. Kobalt elementi tespit edilememiştir. Asetilkolinesteraz inhibisyonunda hünnap etanol ekstraksiyonun AChE R2 0,9917, İc50:0,002962; hünnap su ekstraksiyonun R2 0,9945, İc50: 0,002254 bulunmuştur. Sonuç olarak yapılan analizlerin neticesinde hünnap bitkisinin meyvelerinin içerdiği metabolitler sayesinden fonksiyonel bir gıda işlevi gösterdiği ve enzim inhibisyon değerlerinin asetilkolinesteraz inhibitörü olan takrine kıyasla düşük olduğu bulunmuştur. Hünnapın içerdiği fitokimyasallar sayesinde insan sağlığı üzerinden yararlı etkilerinin bulunduğu ancak yapılan çalışmaların sayısının daha da detaylandırılarak arttırılmasına gerek olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, asetilkolinesteraz, eser element, flavanoid, hünnap
Klinik biyokimya laboratuvarı için klinik karar destek sistemi algoritmalarının geliştirilmesi ve performansının değerlendirilmesi
Klinik kimya laboratuvarına ait analiz sonuçlarının manuel olarak doğrulanması zaman alıcı ve yorucudur, ayrıca laboratuvar çalışanları arasında farklılık gösterir. Bu çalışmanın amacı; tam kan sayımı, klinik kimya ve immünokimya analizleri için bir dizi otoverifikasyon (AV) kuralı oluşturmak ve tasarlanan kuralların performansını değerlendirmektir. Çalışmaya tam kan sayımı, klinik kimya, immünokimya panellerine ait 69 adet test dahil edildi. AV kurallarının uygulanmasının ardından klinik karar destek sistemi (KKDS) aktive edilmeden önce uzman kullanıcılarla sistemin AV davranışının kıyaslaması yapıldı. KKDS aktivasyonu sonrası laboratuvar test sonuçlanma süresi (TSS) değişimi değerlendirildi ve AV geçiş oranları takibe alındı. Hazırlanan algoritmalarla klinik kimya ve immünokimya için test bazında sırasıyla %79.5 ve %74.9, numune bazında %24.5 ve %57 otovalidasyon oranları elde edildi. Tam kan sayımı alt parametreleri bütüncül değerlendirme gerektirdiğinden numune bazında onaya tabi tutuldu ve AV %17.3 ile sınırlı kaldı. İki uzman kullanıcı ile kurduğumuz sisteme ait AV davranışı kıyaslandığında, uzmanlar tarafından direkt onay verilmeyen sonuçlar içinde otoverifiye olan sonuca rastlanmadı. Otoverifikasyona tabi tutulan testler için sistem tümüyle aktive olduktan sonra ortalama laboratuvar test hacminde yaklaşık %10'luk artışa rağmen TSS'de %4-9 düşüş izlendi. Laboratuvarımızda KKDS uygulaması, kurulum sürecinde sonuç verilen test hacmindeki artışa rağmen test doğrulama sürecini dolayısıyla TSS'yi hızlandırdı. Manuel işlemlerin azalmasıyla zaman kazanılarak kritik sonuçların doğrulanmasına ve artan test istemlerine cevap verilebilir hale gelindi.
Majör depresif bozukluk tanısı alan hastalarda çinko-alfa-2-glikoprotein düzeyleri ve obezite ile ilişkisi
Majör depresif bozukluk (MDB) en sık görülen duygudurum bozukluğudur ve çeşitli zihinsel, fiziksel ve bilişsel semptomlara neden olur. Klinisyenler, majör depresif bozukluğu yapılandırılmış klinik görüşmeler ve görüşmeler sırasında genel izlenim kullanarak teşhis ederler. Bu durum da majör depresif bozukluk tanısını oldukça subjektif hale getirebilir. Bu amaçla yeni keşfedilecek belirteçlerin varlığı depresyon tanısı koymada yardımcı olacaktır. Çinko-alfa 2-glikoprotein (ZAG) ise ana histokompatibilite kompleksi sınıf I protein ailesine ait 41-43 kDa ağırlığında, çeşitli hücre ve dokularda bulunan ve birçok vücut sıvısına salgılanan bir glikoproteindir Bu çalışmanın amacı literatürde birçok hastalıkla ilişkisi bulunduğu bildirilen çinko-alfa-2 glikoproteinin majör depresif bozukluk ayırıcı tanısında kullanılma potansiyellerini tespit etmek ve majör depresif bozukluk ve çinko-alfa 2-glikoprotein ile obezite arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu amaçla Balıkesir Üniversitesi Psikiyatri bölümüne kabul edilen majör depresif bozukluk tanı kriterlerini yerine getiren hastalar (n=44) ve sağlıklı gönüllülerden (n=40) oluşan bir grup katılımcı çalışmaya dahil edildi. Kontrol ve hasta gruplarının ZAG ortanca(min-maks) değerleri sırasıyla 69,0(19-150) µg/ml ve 32,4(0,5-150) µg/ml olarak bulundu. Bu iki grubun çinko-alfa 2-glikoprotein değerleri karşılaştırıldığında aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P=0,020). Ancak katılımcıların ZAG düzeylerinin kontrol ve hasta grupları arasında anlamlı fark olduğu düşünülse de yaş değişkenin etkisini değerlendirmek için yapılan regresyon analizinde bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlemlendi (Pdüz=0,059). ZAG düzeyleri ile BKİ arasında ise istatistiksel olarak anlamlı korelasyon gözlenmedi (P=0.063). Sonuç olarak, bu çalışma ZAG düzeylerinin MDB‟li hastalarda kontrol grubuna göre daha düşük olduğunu ve depresyon şiddeti ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bulgular, ZAG düzeylerinin depresyon biyobelirteci olarak potansiyel rolünü araştıran daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Çinko-alfa 2-glikoprotein, majör depresif bozukluk, obezite.
Epilepsili çocuklarda serum ve tükürük asprosin düzeylerinin araştırılması
Epilepsi nöbetler ile seyreden yaygın kronik nörolojik bir bozukluktur. Metabolik süreçlerdeki işlevsel bozukluklar nöronal uyarımların değişmesine neden olabilir. Asprosin enerji metabolizmasının önemli bir düzenleyicisi olan ve merkezi metabolik etkilere sahip yeni bir adipokindir. Bu çalışmanın amacı; epilepsili çocukların serum ve tükürük asprosin düzeylerinin, antropometrik ve biyokimyasal verilerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve epilepsinin tipi açısından biyokimyasal verilerin incelenmesidir. Çalışmaya 5-17 yaşları arasındaki 34 epilepsi hastası ve 30 sağlıklı çocuk dahil edildi. Katılımcıların antropometrik verileri (boy, kilo, vücut kitle indeksi) kaydedildi. Serum ve tükürük asprosin düzeyleri enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) yöntemi ile ölçüldü. Serum örneklerinde trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol, açlık glukoz ve insülin düzeyleri analiz edildi. İnsülin direncini gösteren HOMA-IR indeksi hesaplandı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, antropometrik veriler açısından anlamlı fark yoktu. Epilepsi grubunun serum asprosin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek iken (p=0.049), tükürük asprosin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0.643). Epilepsi grubunun trigliserid düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken (p=0.003), diğer biyokimyasal parametreler açısından gruplar arasında fark yoktu. Epilepsinin tipi (14 fokal başlangıçlı ve 19 jeneralize başlangıçlı) açısından gruplama yapıldığında ise, asprosin ve diğer parametreler açısından anlamlılık bulunamadı. Çalışmamızın sonuçları serum asprosin düzeylerinin epilepsi tipinden bağımsız olarak epilepsili çocuklarda yüksek olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, asprosin ve epilepsi arasındaki olası bağlantı açısından literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Metabolik bir regülatör olan asprosinin epilepsi hastalarında daha detaylı ve büyük gruplarda araştırılmasına ihtiyaç vardır.
Fekal kalprotektin referans aralığının belirlenmesi
Fekal kalprotektin, gastrointestinal sistemde özellikle inflamatuvar bağırsak hastalıklarının non-invaziv tanısında yaygın olarak kullanılan bir biyobelirteçtir. Ancak klinik değerlendirmelerde kullanılacak güvenilir referans aralıklarının belirlenmesi, test sonuçlarının yorumlanabilirliği açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, fekal kalprotektin düzeyinin referans aralığını belirlemek amacıyla kolonoskopi sonucu normal bulunan bireyler ve sağlıklı gönüllülerden oluşan bir popülasyon değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplam 115 birey dahil edilmiş, uç değer analizi için Tukey'in IQR yöntemi kullanılmış ve bu analize göre 12 bireyin verisi dışlanarak analizler 103 birey üzerinden gerçekleştirilmiştir. Fekal kalprotektin düzeyleri, immünotürbidimetrik yöntem ile ölçülmüş; verilerin normal dağılmadığı belirlenmiştir. Bu nedenle, CLSI EP28-A3c kılavuzu doğrultusunda non-parametrik persentil yöntemi uygulanarak 2.5. ve 97.5. persentil aralıkları hesaplanmıştır. Elde edilen referans aralığı 10.0–379.6 µg/g olarak bulunmuştur. Bulgular ayrıca yaş ile fekal kalprotektin düzeyi arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğunu göstermiştir (Spearman rho = 0.263, p < 0.05). Cinsiyetler arasında ise anlamlı bir fark saptanmamıştır. Buna karşın, daha büyük çalışma grupları ile farklı parametreler değerlendirilerek yapılacak bir referans aralığı belirleme çalışması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Fekal kalprotektin, referans aralığı, non-parametrik yöntem, biyobelirteç, inflamatuvar bağırsak hastalığı
Klinik biyokimya test sonuçlarının değerlendirilmesinde delta kontrol yöntemlerinin ve referans değişim değerlerinin kullanımı
Amaç: Sağlık hizmeti almak için hastaneye başvuran hastaların sayısının artması, test panellerinin genişlemesi ve tıbbi laboratuvarlara gelen numune sayısının artması gibi nedenlerle tıbbi laboratuvarların iş yükü her geçen gün artmaktadır. Artan bu iş yükü nedeniyle laboratuvar uzmanlarının her test sonucunu manuel olarak standart ve güvenilir bir şekilde değerlendirebilmesi mümkün değildir. Bu nedenle tıbbi laboratuvarlarda postanalitik aşamanın otomasyonu için onay destek sistemleri (ODS) kullanılmaya başlanmıştır. ODS'de test sonuçlarının değerlendirilmesi için referans aralık, delta kontrol, referans değişim değeri (RDD) gibi limit kontrol kuralları kullanılmaktadır. Bu kuralları ihlal etmeyen test sonuçları otomatik olarak raporlanırken ihlal eden test sonuçları laboratuvar uzmanının incelemesine sunulur. Bu sayede tıbbi laboratuvar uzmanlarının onaya ayırdığı süre ve laboratuvarın iş yükü azalır. Bu kurallardan hangisinin uygulanması gerektiği konusunda bir fikirbirliği yoktur. Çalışmamızda, biyokimya testleri için referans aralık, delta kontrol ve referans değişim değeri (RDD) temelli limit kontrol kuralları ve bu kurallara çeşitli modifikasyonlar (referans aralık ± izin verilen toplam hata (TEa)) uygulayarak test sonuçlarının değerlendirilmesinde hangi limit kontrol kuralının en uygun olabileceği konusunda literatüre bir katkı sağlamak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 01.07.2022 ile 01.10.2022 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan ve bireysellik indeksi <1,4'ün altında olan 15 biyokimya testi dahil edilmiştir. Bunun için laboratuvar bilgi yönetim sisteminden (LBYS) bu 15 teste ait 928326 test sonucu retrospektif olarak incelenmiş ve limit kontrol kurallarına göre değerlendirilmiştir. Limit kontrol kuralı olarak üç yöntem kullanılmıştır: İlki, üretici tarafından sağlanan topluma dayalı limit değerlerini kullanarak referans aralık kuralı; ikincisi geçmiş hasta sonuçlarımızın 2,5 ve 97,5 yüzdelik dilimlerine göre belirlenen delta kontrol kuralı ve üçüncüsü iç kalite kontrol sonuçlarından elde edilen analitik varyasyon katsayısı ve EFLM (European Federation of Clinical Chemistry and Laboratory Medicine) veri tabanından alınan birey içi biyolojik varyasyon katsayısı kullanılarak hem klasik hem de logaritmik olarak hesaplanan RDD kuralı. Ayrıca, bazı kurallarda modifikasyonlar yaparak değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışılan tüm testler için toplam ve her bir test için ayrı ayrı limit kontrol kurallarına göre onaylanmayan test yüzdeleri hesaplandı ve birbirleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışılan tüm test sonuçları birlikte değerlendirildiğinde limit kontrol kurallarının kullanılmasıyla otomatik onay oranları %62,28 ile %87,01 arasında bulundu. Yalnızca referans aralık kuralı ile otomatik onay oranı %74,38 idi. Limit kontrol kurallarında yapılan referans aralık ± TEa gibi değişiklikler onaylanmayan test oranlarını azalttı. En yüksek otomatik onay oranı (%87,01) ''%99RDD x 2 x RA'' (logaritmik) kuralı ile; en düşük otamatik onay oranı (%62,28) "%95 RDD (logaritmik)" yöntemi ile elde edildi. Sodyum, klor ve potasyum testleri için %92,44 ile %94,03 arasında olmak üzere en yüksek onay oranı "Referans aralık ± TEa'' yöntemi ile elde edilmiştir. Kreatin, glukoz, kolesterol ve üre testleri için limit kontrol kurallarının kullanılması ile otomatik onay oranları %80,38 ile %81,63 arasında idi. Sonuç: Klinik biyokimya test sonuçlarının değerlendirilmesinde limit kontrol kurallarının ODS algoritmalarının bir bileşeni olarak eklenmesi otomatik onaylanan test sonuçlarının sayısını arttırabilir ve tıbbi biyokimya uzmanın iş yükünü önemli ölçüde azaltabilir. Her laboratuvar limit kontrol kurallarını kendi hasta popülasyonunun özelliklerine ve iş yüküne göre değerlendirerek hangi kuralı uygalayacağına karar vermelidir.
Sepsiste güncel biyobelirteçler
Amaç: Sepsis yoğun bakım ölümlerinin önemli bir sebebidir. Sepsisin yılda 30 milyondan fazla insanı etkilediği ve 5 milyondan fazla ölüme sebep olduğu iddia edilmektedir. 2011 yılında Amerika'da sepsis ve ilişkili komplikasyonların 20 milyar $'dan fazla gidere sebep olduğu saptanmıştır. Bu sebeplerle sepsis bir halk sağlığı sorunu sayılabilir. Sepsis tedavisinde uygun antibiyoterapinin ilk 1 saat içinde başlanmasının mortaliteyi düşürdüğü saptanmıştır. Bu çalışmada sepsiste erken tanı değeri olabileceğini düşündüğümüz dört biyokimyasal parametrenin tanısal performansını saptayıp CRP ve prokalsitonin ile kıyaslamayı amaçladık. Yöntem: Tanısal performansı hesaplanacak dört biyokimyasal parametre sTREM1, presepsin nötrofil CD64 ve kalprotektin olarak belirlenmiştir. Sepsis hastaları 1 Ocak 2023 – 31 Ocak 2024 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Yoğun Bakım Ünitesinde tedavi edilen hastalar arasından seçilmiştir. Dışlama kriterleri sonrası 76 sepsis hastası ve 76 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Kalprotektin, presepsin, sTREM1 parametreleri ELISA kiti ile çalışılmıştır. Nötrofil CD64 parametresi flow sitometrik yöntemle ölçülmüştür. CRP düzeyleri Roche c702 modülünde immünturbidimetrik yöntemle; prokalsitonin Roche e801 modülünde elektrokemilüminesans yöntemle çalışılmıştır. Bulgular: Demografik özellikler açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. CRP ve PCT dahil 6 parametre hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır (p<0,05). ROC eğrisi analizleri sonucu parametrelerin tanısal performansı tabloda verilmiştir. Tablo 11: Tüm Parametrelerin Tanısal Performans Özeti Parametre AUC (%95 CI) Cut-Off Duyarlılık Özgüllük S-TREM 1 0,806(0,735-0,877) 54,8 (pg/mL) 0,645 0,947 Kalprotektin 0,625 (0,533-0,717) 1041 (ng/mL) 0,368 1 Nötrofil CD 64 0,924 (0,890-0,968 895 (MFI) 0,934 0,803 Presepsin 0,834 (0,773-0,895) 99,1 (pg/mL) 0,855 0,645 CRP 0,922 (0,876-0,969) 51,7 (mg/L) 0,816 1 PCT 0,853 (0,790-0,916) 1,1 (ng/mL) 0,632 1 Sonuç: Tanısal performans verileri değerlendirildiğinde en yüksek performans Nötrofil CD 64 parametresinde bulunmuştur. CRP, nCD64 parametresine çok yakın değerler göstermektedir. Presepsin ve Prokalsitoninin de CRP ve NCD64 ile kıyaslanabilir düzeyde performans gösterdiği saptanmıştır. Kalprotektin tanısal performansı ise diğer parametrelere oranla düşük düzeyde bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Biyobelirteç, Presepsin, Kalprotektin, nCD64, sTREM1
Klinik laboratuvarlarda analitik sürecin değerlendirilmesinde altı sigma yönteminin kullanılması
Amaç: Klinik laboratuvarlarda toplam test sürecinin kalitesini sağlamak ve sürdürmek temel hedeftir. Altı sigma yöntemi laboratuvarlarda özellikle analitik süreçte olmak üzere tüm süreçteki hataların tespiti, değerlendirilmesi ve takibinde kullanılan önemli bir araçtır. Bunun için öncelikle hasta güvenliğini tehdit etmeyecek kadar hataya izin veren bir kalite hedefi belirlenmelidir. Sigma metrik ile uygun kalite kontrol sıklığı da belirlenebilmektedir. Klinik laboratuvarlarda kalite kontrol sıklığı konusunda belirsizlik sürmektedir. Çalışmamızda laboratuvar sürecinin altı sigma yöntemi ile izleminde sıkı ve geniş TEa hedefleri kullanmanın ve altı sigma hesabında biasın dış kalite değerlendirme (DKD) veya iç kalite kontrol (İKK) verilerinden elde etmenin kalite kontrol prosedürleri açısından bir fark yaratıp yaratmayacağını belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında çalışılan 12 biyokimya ve 8 immunoassay testinin 2022 yılına ait 12 aylık İKK verileri LBS'den, DKD verileri ise BIORAD-EQAS sitesinden retrospektif olarak elde edildi. Sıkı ve geniş TEa hedefi için CLIA 2024, Türkiye, Rilibak, EFLM BV Minimum ve Desirable hedefleri arasından uygun olanlar seçildi. DKD ve İKK verilerinden yararlanılarak iki farklı yaklaşımla bias hesaplandı. Testlerin iki düzeyde aylık İKK verilerinden kombine CV elde edildi. Yıllık bias, CV ve sigma değerleri için 12 ayın ortancaları kullanıldı. Testlerin sigma düzeyleri [Sigma = (%TEa - %Bias) / %CV] formülü ile hesaplandı. Farklı TEa hedefleri ve bias yaklaşımları ile elde edilen sigma düzeyleri karşılaştırıldı. Her bir testin sigma düzeyine uygun kalite kontrol prosedürleri belirlendi. Sigma düzeyi 4'ten düşük olan testlerde sorunun kaynağını bulmak için kalite hedef indeksleri (QGI) hesaplandı. Her bir testin performansı yöntem karar grafiklerinde değerlendirildi. Bulgular: Biyokimya testlerinin DKD verilerinden elde edilen bias kullanılarak geniş TEa hedefine göre yıllık sigma düzeyleri 6'nın üzerinde olan testler trigliserit, ALP, LDH ve üre, 5-6 aralığında olan testler ALT, albümin, glukoz ve klor, 4-5 aralığında olan testler kreatinin, AST, T. kolesterol ve T. proteindir. Geniş TEa hedefine göre tüm testlerin sigma düzeyi 4 ve üzerinde idi. Sıkı TEa hedefine göre 4-5 aralığında olan testler ALP, LDH ve trigliserit; 3-4 aralığında olan testler AST, ALT, glukoz, T. kolesterol ve üre; 3'ün altında olan testler T. protein, albümin, klor ve kreatinin olarak belirlenmiştir. DKD verileri kullanıldığında sıkı TEa hedefine göre hiçbir testin sigma düzeyi 5'in üzerinde değildi. İKK verilerinden elde edilen bias ile geniş TEa hedefi kullanılarak hesaplanan sigma düzeyleri trigliserit, LDH, ALP ve üre için 6'nın üzerinde, AST ve T. protein için 5-6 aralığında, glukoz, klor, kreatinin, albümin, ALT ve T. kolesterol için 4-5 aralığında idi. İKK verileri kullanıldığında sıkı TEa hedefine göre sadece trigliserit testinde sigma düzeyi 5'in üzerinde idi. ALP ve LDH için sigma düzeyi 4-5 aralığında, ALT, AST, T. kolesterol, üre ve glukoz için 3-4 aralığında, T. protein, kreatinin, klor ve albümin için 3'ün altında bulundu. Aynı test için sıkı TEa hedefi seçildiğinde 3'ün altında sigma düzeyleri elde ederken, geniş TEa hedefinde daha yüksek sigma düzeyleri elde edilmiştir. İmmunoassay testlerinden SHBG, TSH, östradiol ve testosteron için hem DKD hem de İKK verilerinden elde edilen bias kullanılarak hesaplanan sigma düzeyleri 6'nın üzerinde bulundu. LH ve FSH testlerinin her iki bias yaklaşımındaki sigma düzeyleri 5-6 aralığında idi. Prolaktin için DKD bias kullanılarak hesaplanan sigma düzeyi 5-6 aralığında iken İKK bias ile elde edilen sigma düzeyi 4-5 aralığında bulundu. fT4 testi için her iki yaklaşımla da sigma düzeyleri 4-5 aralığında idi. Sigma düzeyi 3'ün altında olan testler için 13S/22S/R4S/41S, N:3 R:2; 3-4 aralığında olan testler için 13S/22S/R4S/41S, N:2 R:2; 4-6 aralığında olan testler için 12,5S N:2 R:1, 6'nın üzerinde olan testler için 13S N:2 R:1 kontrol prosedürleri önerildi. Sonuç: Sigma hesaplanmasında kullanılan bias için DKD ve İKK yaklaşımı arasında sigma düzeylerinde belirgin bir fark görülmemiştir. Sigma değerlerinde temel belirleyici unsurun sıkı veya geniş TEa hedefinin belirlenmesi olduğu görülmüştür. Her laboratuvar kendi şartlarına uygun bir TEa hedefi belirlemelidir. Anahtar Kelimeler: Kalite kontrol, altı sigma, analitik süreç, total izin verilebilir hata, TEa