
705
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Deneysel sepsis modeli oluşturulan ratlarda anti-NGF uygulamasının inflamatuar yanıt ve apopitozis üzerindeki etkileri
1.ÖZETBu çalışma NGF'nin sepsisteki olası rolünü araştırmak amacıyla planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Wistar-Albino cinsi 33 tane rat rastgele 4 gruba ayrıldı.Grup I, kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra diğer 3 gruba E. coli LPS'yiintraperitoneal olarak uygulanarak sepsis kliniği oluşturuldu. Farklı olarak Grup III'eLPS uygulanmadan 1 saat önce ve Grup IV'de sepsis kliniği oluşturulduktan sonraanti-NGF intraperitoneal olarak uygulandı. Deneklerden bazal, 2., 12., 24. ve 72.saatlerde kan örnekleri alınarak serum TNF-α, IL-10, IL-18 ve NGF düzeyleriölçüldü. Denekler 72. saatte sakrifiye edilerek karaciğer, akciğer ve barsakdokusunda apopitoz değerlendirildi. Elde edilen veriler One-Way ANOVA, TukeyHSD, Kruskal Wallis, Mann Whitney U, Paired-Samples T testi ve Wilcoxon analiziile değerlendirildi.Bulgular: Sepsis oluşturulan gruplarda TNF-α düzeyinin 2. saatten başlayarakartış gösterdiği ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında 2. saatte belirgin olarak arttığısaptandı. IL-10 düzeyleri Grup II ve IV'te 2. saatten, Grup III'te ise 12. saattenbaşlamak üzere artış gösterdi. IL-18 düzeyleri sepsis oluşturulan gruplarda 2. saatteartış göstermesine rağmen kontrol grubu ile karşılaştırıldığında farklılık saptanmadı.NGF düzeyleri Grup II'de 24. saatte grup içi ve kontrol grubu ilekarşılaştırılmalarında arttığı tespit edildi. Grup II'te ise 2. saatte grup içi ve kontrolgrubu ile karşılaştırılmalarında azaldığı gözlendi. Apopitozun tüm gruplarda vedokularda kontrole göre arttığı ve bcl-2'nin kontrol grubunda ve bax boyamasının isesepsis oluşturulan gruplarda arttığı gözlendi.Sonuç: Sepsis kliniğinde NGF düzeyinin artması, erken dönemde anti-NGFuygulamasının proinflamatuar yanıtı ve apopitozu arttırıp antiinflamatuar yanıtıgeciktirmesi sonucunda NGF'nin antiinflamatuar etkili olduğu kanaatine varıldı.Anahtar kelimeler: Sepsis, NGF, TNF-α, IL-10, apopitoz1
Sevofluranın böbrek ve karaciğer toksisitesinin belirlenmesinde, paraoksonaz ve beta2-mikroglobulinin yeri
1. ÖZETBu çalışmada, sevofluran anestezisinin hepatik ve renal fonksiyonlar üzerineetkilerini değerlendirdik.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı ve hastaların izinleri alındıktansonra, ASA I-II grubundan iki saati aşan elektif jinekolojik operasyon planlanmış 40hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup S'de;propofol, fentanil ve vekuronyum ile anestezi indüksiyonu yapılıp, sevofluran ileanesteziye devam edildi. Grup K'de; propofol, fentanil ve vekuronyum ile anesteziindüksiyonu yapılıp, propofol infüzyonu ile anestezi idamesi sağlandı. Olgularınanestezi indüksiyonundan hemen önce, postoperatif 30. dakika ve postoperatif 24.saatte, kanda AST, ALT, total bilirubin, Hb, Hct, KÜA, kreatinin, PON 1, Lp(a),MDA ve idrarda β2-M düzeyleri ölçüldü. Elde edilen verilerin istatistikseldeğerlendirmeleri Mann Whitney-U, Wilcoxon Ranks Test ve Pearson KorelasyonAnalizi uygulanarak yapıldı.Bulgular: Grup içi ölçümlerde; Hb ve Hct değerleri her iki grupta anlamlıolarak azaldı. Grup S'de ALT değerleri anlamlı olarak artarken, AST ve totalbilirubin ölçümlerinde anlamlı bir fark görülmedi. Grup S'de PON 1 değerlerindeanlamlı düşüş olurken, Lp(a), KÜA ve kreatinin değerlerinde anlamlı bir farkgörülmedi. Grup S'de β2-M değerleri anlamlı olarak artarken, Grup K'de MDAölçümlerinde anlamlı azalma görüldü. Eş zamanlı gruplar arası karşılaştırmalarda;Hb, Hct, AST, ALT, total bilirubin, KÜA, kreatinin, Lp(a), değerlerinde anlamlı farkyoktu. Grup S'de 24. saat ölçümlerinde PON 1 değerlerinde anlamlı azalma , β2-Mdüzeylerinde anlamlı artış, Grup K'de 24. saat ölçümlerinde MDA düzeylerindeanlamlı azalma görüldü. Parsiyel Korelasyon Analizi'nde; Lp(a) ile AST veALT, β2-M ile KÜA ve kreatinin, PON 1 ile AST ve ALT değerleri istatistikselolarak anlamlı bulundu.Sonuç: Elde edilen bulgular neticesinde, sevofluranın güvenlekullanılabileceği ve sevofluranın hepatik ve renal etkilerinin değerlendirilmesindePON 1, β2-M, Lp(a) ve MDA'nın da rutin ölçümler arasında yeni parametrelerolarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Sevofluran, propofol, PON 1, β2-M.9
Pediyatrik kaudal blokta ropivakaine eklenen ketaminin etkinliği
İnguinal bölge operasyonu geçirmesi planlanan çocuklarda kaudal anestezideropivakainin ve ropivakaine eklenen ketaminin, anestezi yeterliliği, hemodinamikparametreler ve postoperatif ağrı tedavisindeki etkinliklerini karşılaştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza fakülte etik kurul ve ailelerin onayı alınan ASA 1-2grubundan 1-4 yaşlarında inguinal girişim planlanan 45 olgu alındı.Anesteziindüksiyonu yüz maskesi yolu ile % 50 O2/% 50 N2O karışımı içinde % 8konsantrasyonda sevofluran ile yapıldı. Tüm hastalara vekuronyum (0.1 mg kg-1) ileyeterli kas gevşekliği sağlanarak, kafsız tüp ile endotrakeal entübasyon uygulandı.Anestezi idamesi % 50 O2/% 50 hava karışımı içinde % 0.5-2.5 konsantrasyondasevofluran ile sürdürüldü. Hastalarımız rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup R'ye 2 mg kg-1% 0.2 ropivakain, Grup K'ye 0.5 mg kg-1, ketamin, Grup R+K'ye 2 mg kg-1, % 0.2ropivakain+0.5 mg kg-1 ketamin kaudal olarak verildi.Hastalarımızın ağrı düzeyleri modifiye CHEOPS ile, sedasyon durumu Wilsonsedasyon skalası kullanılarak, postoperatif dönemdeki motor aktivite derecesi 3-nokta skalayla değerlendirildi. Verilerin istatistiki değerlendirmesinde SPSS 12.0paket programı kullanıldı.Bulgular: Grupların yaş, ağırlık, operasyon türleri arasında fark saptanmadı(p>0.05). Modifiye CHEOPS skorunun, postoperatif 45. dakikada R grubunda , K veR+K grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı artmış olduğu bulundu (p<0.05).Modifiye CHEOPS skorunun R grubunda, R+K grubuna göre 60. dakikadaistatistiksel olarak anlamlı artmış olduğu saptandı (p<0.05). K (852±309 dakika) veR+K grubunda (1032±270 dakika), ropivakain grubuna (435.6±273 dakika) göreanaljezi süresinin istatistiksel olarak anlamlı uzun olduğu saptandı (p<0.05).Analjezik gereksiniminin 24 saat içindeki değerlendirilmesinde analjezik gereksinimiolan olgu sayısının R+K grubunda daha az olduğu belirlendi. Sedasyon skorları tümgruplarda <2 seyretti. R ve K grubunda ikişer hastamızda bulantı ve kusma, Rgrubunda 1 hastamızda idrar retansiyonu, K grubunda 2 ve R+K grubunda 1hastamızda hallüsinasyon, K grubunda 3 ve R+K grubunda 1 hastamızda nistagmusgözlendi.Sonuç: Çocuklarda kaudal ropivakain, ketamin ve ropivakain+ketamin ile etkin birpostoperatif analjezinin sağlandığı, ropivakaine eklenen ketaminin analjezi süresiniuzattığı ve daha az analjezik gereksinimi doğurduğu anlaşıldı.Anahtar kelimeler: Kaudal blok, ropivakain, ketamin, postoperatif ağrı.
Burun cerrahisinde esmolol ile kontrollü hipotansiyonda propofol ve sevofluran'ın karşılaştırılması
Bu çalışmada burun cerrahisinde esmolol ile oluşturulan kontrollü hipotansiyonun operasyon alanında oluşan kanamaya ve cerrahi konfora etkisi ile propofol ve sevofluranın kontrollü hipotansiyondaki etkinliklerini araştırmayı amaçladık.Fakülte Etik Kurul onayı alındıktan sonra, ASA I-II risk grubunda olan, yaşları 18-60 arasında değişen 60 hasta, aydınlatılmış onamları alınarak çalışmaya dahil edildiler. 0.05 mg/kg midazolam ve 0.01 mg/kg atropin ile premedikasyon uygulan hastaların tümüne indüksiyonda 2-3 mg/kg propofol, 1µg/kg fentanil ve 0.1 mg/kg vekuronyum bromid uygulandı. Hastalar rastgele onbeşerli dört gruba ayrıldı: anestezi idamesi Grup P'de, 8 mg/kg/st propofolün İV, 2 L/dk O2 ve 2 L/dk medikal havanın inhalasyon yolundan verilmesiyle; Grup S'de ise %2 sevofluran, 2 L/dk O2 ve 2 L/dk medikal havanın inhalasyon yolu ile verilmesiyle sağlandı. Grup PE ve Grup SE'de anestezi idamesinde ilave olarak, hedeflenen OAB 60 mmHg olacak şekilde esmolol 500 µg/kg'lık İV yükleme dozunu takiben, 50-200 µg/kg/dk dozlarda infüze edildi. Operasyon süresince hastaların invazif sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel basınçları takip edildi. Kullanılan kılavuz, spanç, kompres sayıları ve aspiratörde biriken kan miktarları kaydedildi. Operasyon bitiminde operasyon alanının kalitesi operasyonu gerçekleştiren cerrah tarafından 6 puan skalası kullanılarak değerlendirildi.Gruplar operasyon sahasını değerlendiren skalada aldıkları puanlar yönünden karşılaştırıldığında; Grup P'nin aldığı puan grup PE'ye ve grup SE'ye göre, Grup S'nin aldığı puan ise Grup SE'ye göre yüksekti (p<0.05). Grup P'de ve Grup S'de kullanılan kılavuz miktarları, Grup PE ve Grup SE'den daha fazlaydı (p<0.05). Operasyon alanından aspire edilen kan miktarı, en fazla Grup S'de en az ise Grup SE'deydi (p<0.05). Kullanılan toplam esmolol miktarı Grup PE'de, Grup SE'ye göre fazlaydı (p<0.05).Sonuç olarak propofol kullanılarak uygulanan TİVA ve sevofluran ile oluşturulan dengeli anestezide, esmolol ile oluşturulan kontrollü hipotansiyon yönteminin iyi bir operasyon alanı sağladığı, kanama miktarını azalttığı tespit edilmiştir. Sevofluranın arteriyel kan basıncını istenilen seviyeye düşürmede ve cerrahi alan kalitesinin iyileştirilmesinde propofolden üstün olduğu bulunmuştur.Anahtar kelimeler: kontrollü hipotansiyon, esmolol, propofol, sevofluran.
Deneysel sepsis modeli oluşturulan ratlarda intravenöz immünglobulin tedavisinin T Helper polarizasyonu üzerine etkisi
Bu çalışma, sepsiste gelişen inflamatuar yanıt tedavisinde kullanılan intravenöz immünglobulinlerin (IVIG) T helper (Th) polarizasyonu üzerine olan etkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya alınan Wistar-Albino cinsi 30 adet rat rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup I, kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra, Grup II, III ve IV'e E. Coli LPS'i intraperitoneal olarak uygulanarak sepsis modeli oluşturuldu. Grup III'e IgM ve IgA ile zenginleştirilmiş, Grup IV'e IgG içeren immünglobulin ilk gün LPS'den 6 saat sonra ve sonraki iki gün intraperitoneal olarak uygulandı. Tüm gruplardaki deneklerden bazal, 24. ve 72. saatte kuyruk veninden alınan kan örneklerinden Flow cytometry yöntemi ile periferik kan lenfosit subgrupları; ELISA yöntemi ile IL-4, IFN-? düzeylerine bakıldı, gruplar arası 14 günlük sağ kalım oranı değerlendirildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, CD4++26+ ve IFN-? düzeyinin II, III ve IV. gruplarda 24. saatte bazal değere göre azaldığı saptandı. IV. grupta; CD4++26+ düzeyi 24. saatte bazal değere göre azalırken, 72. saatte arttığı saptandı(p<0.05). IFN-? düzeyleri ise kontrol grubu hariç diğer gruplarda bazal değere göre azaldığı saptandı (p<0.05). CD4++30+ ve IL-4 düzeyinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm gruplarda arttığı saptandı (p<0.05). CD4++30+ ve IL-4 düzeyinin kontrol grubu hariç, diğer tüm gruplarda bazal değere göre artmış olduğunu gözlendi (p<0.05). Deneklerin 14 günlük sağ kalım oranları; sepsis grubunda 3-5 günler arasında, sepsis + pentaglobin grubunda 5-14 günler arasında, sepsis + flebogamma grubunda 4-9 günler arasında öldüğü saptandı. Th2 yanıtını ve mortaliteyi azalttığını saptadığımız IVIG'lerin, immünomodulatuar etkisinin olduğu ve sepsis tedavisinde adjuvan olarak kullanılabileceği kanaatine varıldı.
Sistoskopilerde deksmedetomidin ve midazolam ile remifentanil kullanımının sedasyon etkinliği, analjezi ve postoperatif kognitif fonksiyonlar açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada sistoskopilerde, midazolam-remifentanil ve deksmedetomidin-remifentanil kombinasyonlarının hemodinami, sedasyon, analjezi, postoperatif kognitif fonksiyonlar, derlenme ile cerrah ve hasta memnuniyeti açısından karşılaştırılması amaçlandı.ASA I-II risk grubunda, 20-70 yaşlarında 40 olgu, Grup M (midazolam-remifentanil, n=20) ve Grup D (deksmedetomidin-remifentanil, n=20) olmak üzere rasgele iki gruba ayrıldı. Hastaların preoperatif kognitif fonksiyonları MMDT (mini mental durum testi) ile değerlendirildi. Ameliyathanede ilk 10 dk; 0.05 mg/kg/dk remifentanil infüzyonuna ek olarak Grup M'deki olgulara 0.2 mg/kg/sa midazolam, Grup D'deki olgulara 1 mg/kg deksmedetomidin infüzyonla verildi. On dakika sonunda her iki grupta 0.05 mg/kg/dk remifentanil sabit doz infüzyonuna ek olarak Grup M'de 0.05-0.15 mg/kg/sa midazolam, Grup D'de 0.2-0.7 mg/kg/sa deksmedetomidin idame infüzyonlarına geçildi. İlk 10 dk sonrası BİS ölçümü 70-90 olan olgular litotomi pozisyonuna alındı ve üretraya 10 ml lokal anestezikli jel verilerek operasyona başlandı. İlaç dozları BİS düzeyleri 70-90 olacak şekilde titre edildi. Operasyon bitiminde ilaç infüzyonları sonlandırıldı ve bu an postoperatif 0. dk olarak kayıt edildi. Litotomi pozisyonundan supin pozisyona alınan, BİS?90 olan olgular derlenme odasında 60 dk gözlendi. Preoperatif ve peroperatif belirli aralıklarla; KAH, OAB, SpO2, ETCO2, SS, BİS, OAA/S (observer assessment of the alertness/sedation scale), VNS (verbal numerik skala) değerleri, operasyon bitiminde cerrah memnuniyeti, derlenme odasında ise; KAH, OAB, SpO2, VNS, OAA/S değerleri, ilaç infüzyonu ve sonrasında gözlenen yan etkiler, uygulanan tedaviler, hasta memnuniyeti kaydedildi. Postoperatif 10. ve 45. dakikalarda MMDT uygulandı.Sonuç olarak; monitörize anestezi bakımı (MAB) ile tüm olgularda başarılı bir sedasyon ve analjezi sağlandı. Hemodinamisi stabil seyreden hastalarımızda analjezi açısından farklılık saptanmadı. Deksmedetomidin-remifentanil ile midazolam-remifentanile göre daha kısa sürede hedeflenen sedasyon düzeyine ulaşıldı. Deksmedetomidin-remifentanil kombinasyonunun kognitif fonksiyonları daha az etkilediği ve bu grupta derlenmenin daha hızlı gerçekleştiği saptandı. Cerrah ve hasta memnuniyeti açısından da bu grup daha üstün bulundu ve kısa süreli günübirlik cerrahi girişimlerde MAB uygulamalarında deksmedetomidin-remifentanilin tercih edilebilecek bir kombinasyon olduğu kanısına varıldı.
Saddle spinal anestezi altında yapılan anorektal cerrahi girişimlerinde levobupivakain ile bupivakainin etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, günübirlik anorektal cerrahilerde hiperbarik bupivakain ile hiperbarik levobupivakainin saddle bloktaki etkilerinin araştırılması amaçlandı.ASA I-II risk grubundan 18-50 yaş aralığındaki 60 olgu çalışmaya dahil edildi. Oturur pozisyondaki hastalara L4-5 veya L5-S1 intervertebral aralığından 7,5 mg %0,5 hiperbarik bupivakain veya %0,5 hiperbarik levobupivakain 30 saniye içinde intratekal aralığa enjekte edildi. İntratekal enjeksiyonu takiben tüm olgular oturur pozisyonda 5 dk bekletildikten sonra önce sırtüstü yatar pozisyona daha sonra operasyonun gerçekleştirileceği prone jack-knife pozisyonuna getirildi. Olguların operasyon sırasında ve sonrasında; hemodinamik parametrelerden NİKB, KAH, SpO2 değerleri, duyusal ve motor blok özellikleri, analjezi süreleri, ilk mobilizasyon ve idrar yapma zamanları, olgu ve cerrah memnuniyeti, gözlenen yan etkiler ve taburculuk günleri kaydedildi.Çalışmada hiperbarik levobupivakain ile oluşan duyusal ve motor bloğun daha kısa sürdüğü bulundu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı olsa da günübirlik anorektal cerrahide klinik olarak hastaların taburculuklarını hızlandırabilecek düzeyde değildi. İlk idrar çıkarma süreleri her iki grupta da benzer olup taburculuğun ertelenmesine sebep olacak kadar geç gerçekleşti. saddle blok ile hemodinamik parametrelerin normal sınırlarda tutulabileceği başarılı bir şekilde gösterildi. Emosyonel gerginliğe bağlı artmış vazovagal refleks sonucu oluşan yan etkiler hastalara premedikasyon uygulanmasının gerekliliğini düşündürdü.Sonuç olarak günü birlik anorektal cerrahilerde uygun olgularda yapılmak koşuluyla saddle bloğun uygulaması kolay ve yan etkileri minimal olan bir anestezi tekniği olduğu görüldü. Hiperbarik levobupivakainin de günübirlik anorektal cerrahilerde saddle blok uygulamalarında hiperbarik bupivakaine iyi bir alternatif olabileceği kanısına varıldı. Bununla beraber hiperbarik levobupivakainin cerrahi için yeterli anestezi sağlayacak ve aynı zamanda taburculuğu geciktirmeyecek daha düşük dozlarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.
Tavşanlarda intratekal uygulanan lidokain, droperidol ve ketaminin nörotoksisitesi
Giriş: Anestezi ve analjezi amacıyla kullanılan ilaçlar klinikte iyi sonuçlar vermektedir. Ancak bunların nörotoksisitesi ve daha ileri dönemde spinal kordda ne gibi değişiklikler yaptığı hakkındaki çalışmalar kısıtlıdır. Nöroleptik bir ajan olan droperidolün ve dissosiyatif anestezi oluşturan ketaminin intratekal kullanıldığı çalışmalar literatürde az da olsa mevcuttur. Kan kaybı ve hipotansiyon bulguları olan hastalara belirgin hipotansif etkileri olan klasik lokal anesteziklerin yerine, ketamin veya droperidolün alternatif ilaç olarak intratekal kullanılabileceğini düşündük. İnsan uygulamalarından önce bu ilaçların spinal kordda oluşturdukları nörotoksisite yönünden araştırılması amacıyla eksperimental çalışmamızı planladık. Gereç veYöntem: Elazığ Hayvan Araştırma Enstitüsün'den temin edilen 2 adet beyaz Yeni Zellanda tavşanı (3.5+0.5 kg) ile ön çalışma yaparak araştırmamıza başladık, intratekal aralığa spinal iğne ile servikal bölgeden (intrasisternal) girdik. Buradan aspire ettiğimiz B.O.S. örneğininin Fırat Üniversitesi Araştırma Hastanesi Biyokimya laboratuvarmda yapılan çalışmasında, osmolaritesi 310±0.5 mosm/lt ve pH'sı 7.3 olarak bulundu. Çalışmamızda kullanacağımız ilaçları, Düzen Laboratuvarlar grubunda pH'larını ve osmolaritelerini çalıştırdığımız 10 solüsyonun arasından seçtik. Her ilaç için sulandırma suyu olarak bidistille su ve % 0.9 NaCI ayrı ayrı kullandık. Sulandırma suyunun solüsyonların pH ve osmolaritelerinde anlamlı değişiklik oluşturmadığı anlaşılmış ve serum fizyolojik, % 1 lidokain (bidistille su ile sulandırılmış), % 1 ketamin (bidistille su ile sulandırılmış) % 5 ketamin, % 0.25 droperidol intratekal nörotoksisiteleri araştırılacak ilaçlar olarak seçilmiştir. Çalışmamızda Ankara Tavuk Araştırma Enstitüsünden temin ettiğimiz 50 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Her iki cinsten ortalama 3±0.5 kg ağırlıkta beyaz Yeni Zellanda tavşanı randomize olarak 10'arlı 5 gruba ayrıldı. intravenöz 5 mg/kg Evans mavisi verildikten sonra intratekal 0.3 'er mi grup S'de % 0.9 NaCI, grup L'de % 1 lidokain, grup D'de % 0.25 droperidol, grup K5'de % 5 ketamin ve grup Kı'de % 1 ketamin uygulandı. İntratekal enjeksiyondan 24 saat sonra karotisleri kesilip kanatılarak öldürülen tavşanlara laminektomi yapılarak servikal ve torakal segmentlerinden piyesler alındı. Preparatlar histopatolojik olarak ışık mikroskopisi ve florasan mikroskopisinde incelendi ve skor: 0,1,2 şeklinde değerlendirildi. Droperidol, ketaminin % 1 ve % 5 konsantrasyonları kontrol grupları serum fizyolojik ve nörotoksisite açısından güvenilir kabul edilen % 1 lidokain ile nörotoksisite yönünden karşılaştırıldı. Gruplar arası karşılaştırmada Fisher'in kesin ki kare testi kullanıldı. Tartışma: Ketaminin intratekal kullanımında nörotoksisite, ilacın konsantrasyonuna bağlı olarak gelişmektedir. Ketaminin insanda intratekal kullanımından önce, daha çok sayıda hayvan çalışmasının, ilacın değişik konsantrasyonları kullanılarak yapılması gereklidir. Analjezik etkisini düşük konsantrasyonlarında da artırmak amacıyla içerisine adrenalin gibi ilaçlar eklenebilir. intratekal kullandığımız droperidolün çok yüksek konsantrasyonlarında (4-6 mg/kg) bile nörotoksisite oluşturmadığını tespit ettik. Ancak bu ilacın intratekal analjezik etkisi ve etki mekanizması kesinlik kazanmamıştır. Droperidolün intratekal uygulanmasında türler arasında farklı analjezik etkilerinin olduğu bilinmektedir. Nörotoksik etkisinin olmaması intratekal insan çalışmaları için avantaj oluşturabilir. Çivili başlık uyguladığımız grup ile bu yöntemi uygulamadığımız grubu karşılaştırınca, istatistiki anlamlı farklılık oluşturmamaktadır (p>0.05). Ancak çivili başlığın çalışmacıya intratekal enjeksiyon sırasında kolaylık sağladığını söyleyebiliriz. Sonuç: Serum fizyolojik ve % 1 lidokain uygulanan gruplarda 1'er tavşan kord travması sonucu oluşan yaygın subaraknoid kanama nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Tavşanların spinal kordlarının (servikal ve torakal segmentlerin) histo- patolojik değerlendirilmesinde, % 5 ketamin grubunda 2 tavşanın spinal kordunda nörotoksisite gözlenirken (p<0.05), serum fizyolojik, %1 lidokain, %1 ketamin ve % 0,25 droperidol gruplarında nörotoksisite gözlenmemiştir (p>0.05). %1 ketamin grubunun serum fizyolojik ve %1 lidokain grupları ile karşılaştırılmasında nörotoksisite yönünden istatistiki anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). % 0.25 droperidol grubunun serum fizyolojik ve % 1 lidokain grupları ile karşılaştırılmasında nörotoksisite yönünden istatistiki anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). % 5 ketamin grubunun serum fizyolojik ve % 1 lidokain grupları ile karşılaştırılmasında ise istatistiki anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). 69
Oral solüsyonların makro besin ve kalori içeriğinin mide boşalma süresi üzerindeki etkileri
Giriş / Amaç: ERAS elektif cerrahide 2 saat öncesine kadar berrak sıvıların içilmesini önermektedir. Buna rağmen, ameliyatlardan önce hastaların daha uzun süre aç kaldıkları ve bu durumun ameliyatlardan sonra dehidratasyon, katabolik süreç ve hemodinamik değişiklikler gibi sonuçlar doğurduğu görülmektedir. Farklı besin türlerinin midenin boşalma süresi üzerindeki etkileri hem günlük yaşamda hem de klinik uygulamalarda önemli bir yere sahiptir. Literatürde, farklı makro besinlerin mide boşalması üzerindeki etkileriyle ilgili veriler sınırlıdır. Çalışmamızdaki amacımız oral makro besin solüsyonlarının ve bu sıvıların kalori içeriğinin mide boşalma süresi üzerindeki etkilerini incelemek ve uzamış preoperatif açlık süresini engellemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 15-30 Temmuz 2024 tarihleri arasında 20 sağlıklı gönüllü katılımcı üzerinde prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, 3 farklı makro besini (Karbonhidrat, Protein, Yağ) 2 farklı kalori grubu (150 kcal ve 300 kcal) olacak şekilde 6 farklı günde tüketmiştir. Tüm ölçümler aynı saatte yapılmıştır. Solüsyonların tüketiminden önce ve sonra mide antrumunun kesit alanı (CSA) konveks prob ile ölçülmüştür. İçecek tüketiminden sonra ölçüm tekrarlanmış ve antrum CSA başlangıçtaki değerine ulaşıncaya kadar 15 dakikalık aralıklarla ölçülmüştür. Mide antrum CSA'nın başlangıç değerine ulaştığı süre kaydedilmiştir. Bulgular: Friedman testi sonuçlarına göre, 150 kcal karbonhidrat içeren solüsyonun mide boşalma süresi en kısayken (30-75 dakika), 300 kcal yağ içeren solüsyonun mideden boşalma süresi en uzun (90-120 dakika) bulunmuştur. Aynı hacimdeki ve aynı makro besin grubundaki solüsyonların 300 kcal içerenlerinin, 150 kcal içerenlere göre anlamlı bir şekilde daha uzun mide boşalma sürelerine sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tartışma / Sonuç: Ameliyat öncesinde açlık süresinin uzaması intraoperatif ve postoperatif hemodinamik, psikolojik ve metabolik birçok sonuca neden olmaktadır. Bunu önleyebilmek için hastaların preoperatif 90 dakikaya kadar 150 kcal içeren 350 ml karbonhidrat içeren solüsyonu güvenli şekilde içebileceğini öngörmekteyiz. Sadece makro besin türüne göre değil ayrıca aynı makro besin grubunda bulunan fakat daha yüksek kalori içeren solüsyonların mideden daha yavaş boşalacağını da gördük. Preoperatif açlık süresi belirlenirken sadece makro besin türüne göre değil kalori miktarına göre de önerilerde bulunulması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ERAS, gastrik ultrason, kalori, makro besin, preoperatif açlık
Hasar verici mekanik ventilasyondaki sprague dawley ratlarda prone pozisyonun bakteri translokasyonuna etkisi
HASAR VERİCİ MEKANİK VENTİLASYONDAKİ SPRAGUE DAWLEY RATLARDA PRONE POZİSYONUN BAKTERİ TRANSLOAKSYONUNA ETKİSİ Akciğer enfeksiyonları, yoğun bakım yatışlarının sık nedenlerindendir. Akciğer enfeksiyonları sebebiyle gelişen hipoksi yapay solunum ve antibiyoterapi ile tedavi edilir. Yapay solunuma bağlı gelişen akciğer hasarı ile birlikte alveolden kana bakteri translokasyonuna neden olabileceği bilinmektedir. Biz de çalışmamızda koruyucu ventilasyon stratejilerinden biri olan prone pozisyonun akciğerden kana bakteri translokasyonunu önleyebileceğini göstermeyi hedefledik. Bu amaçla yapay solunumda, 22 Sprague-Dawley Rat trakeasına E.coli kolonisi ekerek, supine ve prone pozisyonda hasarlı ventilasyon stratejilerinin bakteri translokasyonuna etkisini araştırmayı planladık. İntraperitoneal olarak xylazine ve ketamine kullanılarak anestezi verilen ratlara cerrahi olarak 16 Gauge kanülle trakeostomi açılıp TV:6ml/kg PEEP:3cmH2O f:68/dk olacak şekilde bazal ventilasyonları sağlandı. Karotid arter kanülasyonuyla kan gazı, kan kültürü örneklemesi ve tansiyon monitorizasyonu yapıldı. Bazal kan gazı ve kültürü alındıktan sonra trakeaya E.Coli kolonisi verildi. Denekler randomize edilerek prone (n:11) veya supine (n:11) pozisyonlara alındı. Ratlar FiO2: %60 TV: 12 ml/kg PEEP:3cmH2O f:68/dk ile ventile edilerek hasarlı ventilasyon amaçlandı. 0., 15., 30., 45., 60.dklarda sıcaklık, nabız, kan basıncı, oksijen satürasyonu, Ppeak değerleri kayıt altına alınarak, kan gazı ve kan kültürü örnekleri alındı. Bu işlemlerin ardından deneklere servikal dislokasyon yöntemiyle ötenazi sağlandı. Deneklerin bazal kan gazı parametreleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Her iki grupta da 4 deneğin kan kültüründe E.Coli üremesi saptanmıştır. İki grubun kan kültüründe E.Coli üreme süreleri medyan değerleri karşılaştırıldığında supine grubunda 15.dk ve prone grubunda 60.dk olarak bulunmuştur (p=0,114). Prone pozisyondaki deneklerin %25'inde üreme 15.dk'dan önce gerçekleşmiş supine pozisyondaki deneklerin hepsinde üreme ilk 15dk'da gerçekleşmiştir (p=0,04). Uygulanan deney protokolümüzün sonucunda prone pozisyonun supine pozisyonla kıyaslandığında bakteri translokasyonunu geciktirdiği görülmüştür. Anahtar Kel+meler: VILI, bakterE translokasyonu, prone pozEsyon
Genel anestezi altında laparoskopik cerrahi geçirecek hastalarda düşük ve normal akım desfluran anestezisinin kan gazı parametreleri, hemodinamik parametreler ve derlenme kriterlerine etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Son yıllarda ileri monitörizasyon ve güvenlik özellikleri gelişmiş modern anestezi cihazlarının kullanıma girmesiyle düşük taze gaz akımlı anestezi güvenle kullanılmaya başlanılmıştır. İnhalasyon anestezisi sırasında düşük taze gaz akım anestezi uygulaması; normal akım taze gaz anestezisine göre pulmoner sistem, ekolojik denge ve ekonomi üzerine daha az olumsuz etkilere sahiptir. Mukosiliyer klirensini, ısı ve sıvı kaybını daha az etkilediği görülmüştür. Anestezik gazın tüketiminin azaltılmasıyla %75'lere varan tasarruf sağlanabilir. Literatür taramamızda laparoskopik cerrahi geçiren hastalarda düşük taze gaz akım desfluran anestezisi ile normal taze gaz akım desfluran anestezisinin hemodinami, kan gazı parametreleri ve derlenme üzerine etkisini karşılaştıran sınırlı sayıda çalışma mevcuttu. Çalışmamızın amacı düşük akımlı desfluran anestezisi ile normal akım desfluran anestezisinin intraoperatif hemodinami, kan gazı ve postoperatif derlenmeye etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 18 – 70 yaş arası, ASA II-III sınıfında olan, iki saat ve üzerinde genel anestezi uygulanan 60 hasta dâhil edildi. Hastalar rastgele, 30'ar kişilik iki gruba ayrıldılar. I. grup Düşük akım Desfluran Grubu (n=30), II. grup Normal akım Desfluran Grubu (n=30) olarak adlandırıldı. Düşük akım anestezi uygulanan Grup I'de ise TGA: 0,5 l/dk (FiO2:70, Hava: %30), Normal akım anestezi uygulanan Grup II'de TGA: 2 l/dk (FiO2: %50, Hava: %50) olarak belirlendi. KAH, OAB, SpO2 değerleri preoperatif dönemde, entübasyondan hemen sonra ve takip eden 15, 30, 45 ve 60. ve 120. dakikalarda kaydedildi. Operasyonun ilk 60- 120. dakikasında arteriyel kan gazı değerleri kaydedildi. Hastalar operasyon sonrası postoperatif bakım ünitesine alınıp modifiye aldrete derlenme skalası, solunumsal ve hemodinamik parametreler 60 dakika takip edildikten sonra sorunsuz bir şekilde kliniklerine transferleri sağlandı. Bulgular: Düşük akım anestezi ile normal akım anestezi grubunda intraoperatif 1. ve 2. saat bakılan kan gazı parametrelerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplar arasında intraoperatif hemodinami ve postoperatif derlenme kriterleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Normal akım grubunda sigara içen grupta PaO2 sigara içmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu(p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda düşük akım desflurane grubunda hemodinami, intraoperatif kan gazı parametreleri ve postoperatif derlenme kriterleri olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Normal akım grubunda sigara içen grupta PaO2 sigara içmeyen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğunu gördük.
Terapotik servikal transforaminal epidural steroid enjeksiyonu uygulamasının etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada interlaminar servikal steroid enjeksiyonu yapılan hastaların işlem öncesi ve işlem sonrasında ağrıları vas skoru (vizuel analog skalası) ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Çalışmalar Etik Kurulundan izin alındıktan sonra gerçekleştirilmiştir. Dicle Üniversitesi Hastanesi ameliyathanesinde, 01.01.2019-01.01.2021 tarihleri arasında, elektif şartlarda planlanan İnterlaminar servikal steroid enjeksiyonu, 18 yaş üstü hastaların anestezi kayıtları ve hastaların işlem öncesi ve işlem sonrasında ağrıları vas skoru (vizuel analog skalası) ile değerlendirilmiştir. İnterlaminar servikal steroid enjeksiyonu yapılan hastaların işlem sonrası tekrar ağrı anamnezi alınıp hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Olguların demografik özellikleri (cinsiyet, yaş, boy, kilo), servikal bölgede operasyon geçmişi işlem sonrası analjezik ihtiyaçları, postoperatif ağrı skalaları, tekrar işlem gereksinimi, komplikasyon varlığı değerlendirilmiştir. Tüm hastalara operasyon öncesi ağrı düzeyini belirlemek için VAS skoru hesaplanmıştır. Aynı zamanda hastalara işlemden 2 hafta sonra tedavi sonrası yanıtı değerlendirmek için işlem sonrası VAS skoru hesaplandı. Elde edilen verilen SPSS programında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza %64.1'i kadın (n=471) olan toplam 735 hasta dahil edilmiştir. Kadın:erkek oranı yaklaşık 2 olarak saptanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 49.65±14.28 (range: 18-92) idi. Hastaların %49'unda (n=360) herhangi bir kronik ek hastalık saptanmıştır. Hastaların işlem öncesi VAS skoru ortalaması 8.22±1.25 (range: 6-10; median 8.26) işlem sonrası VAS skoru ortalaması ise 3.39±0.68 (range: 2-4; median 3.44) bulunmuştur. Hastaların işlem sonrası VAS ağrı skorunun anlamlı derecede düştüğü saptanmıştır (p=0.000). VAS skoru %50 den daha fazla düşüş olan hastalarda işlem başarılı sayılmıştır. Buna göre çalışmamızda başarı oranı %86 (634/735) olarak kaydedilmiştir. Cinsiyetler açısından işlem öncesi ve işlem sonrası VAS skorları arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Kronik hastalık varlığı açısından işlem öncesi ve işlem sonrası VAS skorları arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların yaşları ile VAS skorları arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı (p<0.05). Hastaların işlem öncesi VAS skorları ile işlem sonrası VAS skorları arasında pozitif yönde zayıf bir korelasyon saptandı (p<0.05, r=0.162). Sonuç: Floroskopi eşliğinde yapılan servikal epidural steroid enjeksiyonu başarı oranı yüksek bir prosedürdür. Seçilmiş vakalarda non-cerrahi bir tedavi yöntemi olarak uygulanabilir.
İntrakranial cerrahide 3 saati geçen vakalarda kan laktat seviyelerinin postoperatif morbitide ve mortalite üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışma, kraniyotomi hastalarının yönetiminde serum laktat seviyelerinin önemini belirlemeyi hedeflemektedir Materyal-Metod: Çalışma etik kurul onayı alındıktan sonra bu çalışma, 01.11.2022- 01.04.2023 tarihleri arasında yapıldı. Hastaların sözlü ve yazılı onayı alındıktan sonra, Dicle Üniversitesi ameliyathanesinde 3 saati geçen kraniyotomi cerrahi girişimi planlanan ASA I-II-III grubundan 18-75 yaş arası 50 erişkin hasta verileri toplandı ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza yaş ortalaması 43.06 ±15.8 ve %58'i (n=29) kadınlardan oluşan toplam 50 hasta dahil edildi. Hastaların preoperatif anestezi risk durumuna göre; ASA 1 hastaların %8'inde, ASA 2 %74'ünde ve ASA 3 %18'inde saptandı. Hastaların %42'sinde (n=21) en az bir komorbid hastalık saptandı. En sık saptanın komorbidite Hipertansiyon idi. Hastaların %84'ü (n=42) intrakranial kitle nedeniyle opere edilmiştir. Hastaların yaklaşık %85'inin intrakranial kitlelerden oluşan çalışmamızda, ortalama cerrahi süresi 305 dk, ortalama anestezi süresi 334 dk olarak kaydedilmiştir. Verilen sıvı miktarı ortalaması 756 ml olarak kaydedilirken 6 hastaya bir defa 5 hastaya ise 2 defa eritrosit (ES) süspansiyonu verildiği görüldü. Hastaların postoperatif ilk saatlerde bakılan laktat değeri 2.2±1.3 ve postoperatif 24.saatte laktat değeri 1.8 ±1.2 saptandı. Postoperatif 24.saatte hastaların %92'sinin (n=46) GKS değeri 15 bulundu. Toplam mortalite %4 (n=2) saptandı. Cerrahi süreyle intraoperatif laktat seviyelerinin başlangıç, 2.saat, 4.saat ve 6.sattleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmazken 8.saat laktat arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Ameliyat süresiyle ilişkili laktat seviyeleri süre ilerledikçe bir önceki laktat seviyesiyle varolan pozitif korelasyon daha da güçlenmektedir (p<0.001 her biri için). Buna göre en güçlü korelasyon dördüncü ve altıncı saat laktat değeri arasındadır. Hastaların ameliyat başlangıcındaki ortalama laktat değeri 1.576 saptanmış olup süre ilerledikçe bu seviyeler yükselmektedir. BMI ile hiçbir laktat seviyesi arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Anestezi süresi, morbiditesi olan grupta (n=33) ortalama 349.09 dakika ve standart sapma 73.80 dakika iken, morbiditesi olmayan grupta (n=17) ortalama 307.06 dakika ve standart sapma 69.98 dakika idi (P=0.046). Cerrahi süreler de benzer şekilde, morbiditesi olan grupta ortalama 320.00 dakika ve standart sapma 72.59 dakika iken, morbiditesi olmayan grupta ortalama 277.06 dakika ve standart sapma 69.98 dakika idi (P=0.041). Yaş, kilo ve BMI (vücut kitle indeksi) açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Yaş için p-değeri 0.943, kilo için p-değeri 0.264 ve BMI için p-değeri 0.534 olarak hesaplandı. Hastanın laktat değerleri, ASA skorları, ek hastalık bulgusu vb özellikler açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Anestezi süresi ile morbidite arasındaki ilişki ROC analizi ile incelendiğinde cut-off değeri 330 olduğunda sensitivite %49, spesifisite %83 saptanmıştır. Bu cut-off değerinde AUC (eğri altında kalan alan) %67 (95%CI: 0.503-0.827) saptanmıştır. Sonuç: Mevcut literatür ve çalışmanızın bulgularına göre, ameliyat süresinin artması hem intraoperatif hem de postoperatif laktat seviyelerinde yükselme ile ilişkilidir. Bu yükselen laktat seviyeleri, morbidite ve mortalite artışına yol açabilir.
Terapotik lomber transforaminal epidural steroid enjeksiyonu uygulamasının etkinliğinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, lomber interlaminar epidural steroid enjeksiyonlarının etkinliğini değerlendirmek ve bel ağrısı olan hastalar için bu tedavi seçeneğinin uygunluğunu belirlemektir. Bu amaç doğrultusunda, çalışmamız epidural steroid enjeksiyonları öncesi ve sonrası ağrı skorları üzerine odaklanmış ve tedavi etkinliğini belirlemeye çalışmıştır. Yöntem: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Çalışmalar Etik Kurulundan izin alındıktan sonra gerçekleştirilmiştir. Dicle Üniversitesi Hastanesi ameliyathanesinde, 01.01.2019-01.01.2021 tarihleri arasında, elektif şartlarda planlanan İnterlaminar lomber steroid enjeksiyonu, 18 yaş üstü hastaların anestezi kayıtları ve hastaların işlem öncesi ve işlem sonrasında ağrıları vas skoru (vizuel analog skalası) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza %59'u (n=136) kadın ve %41'i (n=96) erkeklerden oluşan toplam 232 hasta dahil edildi. Kadın:Erkek oranı 3:2 saptandı Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 47.39±13.5 (range: 19-84) saptandı. Hastaların %35'inde (n=82) herhangi bir kronik ek hastalık saptanmıştır. Hastaların işlem öncesi aldıkları VAS skor sonuçları ile işlem sonrası aldıkları VAS skor sonuçlarının normal dağılıma uygunluk göstermediği saptanmıştır. Hastaların işlem öncesi VAS skoru ortalaması 8.39±1.29 (range: 6-10; median 8.50) işlem sonrası VAS skoru ortalaması ise 3.48±0.677 (range: 2-4; median 4) bulunmuştur. Hastaların işlem sonrası VAS ağrı skorunun anlamlı derecede düştüğü saptanmıştır (p=0.000). VAS skoru %50 den daha fazla düşüş olan hastalarda işlem başarılı sayılmıştır. Buna göre çalışmamızda başarı oranı %90 (209/232) olarak kaydedilmiştir. Cinsiyetler açısından işlem öncesi ve işlem sonrası VAS skorları arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Kronik hastalık varlığı açısından işlem öncesi ve işlem sonrası VAS skorları arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların yaşları ile VAS skorları arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı (p>0.05). Hastaların işlem öncesi VAS skorları ile işlem sonrası VAS skorları arasında pozitif yönde zayıf bir korelasyon saptandı (p=0.041, r=0.134). Çalışmamızda, işlem öncesi ve işlem sonrası VAS skorunda korelasyon saptanmıştır. Hasta verilerinden elde ettiğimiz modelde hastaların işlem öncesi VAS skorlarından işlem sonrası VAS skorlarını tahmin edebilmekteyiz. Buna göre işlem sonrası tahmini VAS skoru= (26.4+işlem öncesi skor) / 10 formülüyle hastanın işlem sonrası skorunu hesaplayabiliriz. Sonuç: Bu çalışma, lomber interlaminar epidural steroid enjeksiyonlarının bel ağrısı yönetiminde etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir. Bu tedavi, geniş bir hasta popülasyonunda uygulanabilir ve ağrı skorlarını önemli ölçüde düşürebilir. Dahası, işlem öncesi VAS skorlarından işlem sonrası VAS skorlarını tahmin etmek için bir formül geliştirmiş olmamız, klinik karar verme sürecinde önemli bir araç olabilir. Ancak, bu formülün her hasta için kesin sonuçları garanti etmediği unutulmamalıdır ve her hastanın bireysel durumu dikkate alınmalıdır.
İnguinal herni operasyonlarında spinal anestezi için kullanılan levobupivakainin izobarik ve hiperbarik formlarının karşılaştırılması
62ÖZETBu çalışmada; inguinal herni operasyonu geçirecek hastalara intratekal uygulanan izobarikve hiperbarik levobupivakainin anestezi ve analjezi etkinlikleri, hemodinamik parametrelereetkileri, duyusal ve motor blok oluşturma potansiyelleri, cerrahi konfor sağlama dereceleri,blok çözülme süreleri ve postoperatif analjeFzik etkinlikleri karşılaştırıldı.ASA I-II risk grubundaki 40 olgu çalışmaya dahil edildi. Grup L'ye izobariklevobupivakain (3 mL, 7.5 mg, %0.25) ve Grup D'ye hiperbarik levobupivakain (1.5 mL%0.5 izobarik levobupivakain + 1.2mL %20 glukoz + 0.3mL SF ile %8 glukoz içeren 3mL,7.5 mg %0.25) verildi.Gruplar karşılaştırıldığında; demografik özellikler, hemodinamik parametreler, ekanaljezik ihtiyacı, maksimum seviyeye ulaşma zamanı, maksimum motor blok oluşmazamanı, duyusal bloğun T10'a ulaşma zamanı (Grup L: 5.6 ± 2.5 dk, Grup D: 6.1 ± 2.8 dk),duyusal bloğun tamamen regresyonu (Grup L: 194.5 dk, Grup D: 163.5 dk), motor bloksonlanma zamanı (Grup L: 143.5 ± 40.3 dk, Grup D: 120.3 ± 50.1 dk), duyu bloğunun ikisegment regresyonu (Grup L: 98.0± 24.5 dk, Grup D: 88.5 ± 17.0 dk) (p=0.163), duyusalbloğun T10'a gerileme zamanı (Grup L: 107.0 dk, Grup D: 101.3 dk) ve ilk analjezikgereksinimi zamanı benzer olarak bulundu. Maksimum motor blok seviyesi (Grup L: 2.2 ±0.8, Grup D: 1.3 ± 1.1) Grup L'de anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.005).Sonuç olarak; hiperbarik levobupivakain kullanılan grupta, motor blok derecesi vesüresinin daha az olması nedeniyle, hiperbarik levobupibakainin günübirlik spinal anesteziuygulamalarında uygun bir seçenek olduğu kanısına varıldı.
Genel anestezi altında çocuk hastalarda düşük ve normal akım sevofluran anestezisinin kan gazı parametreleri, hemodinamik parametreler ve derlenme kriterlerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın temel amacı, çocuk hastalarda normal ve düşük akım anestezi uygulamalarının sevofluranın kan gazı parametreleri, hemodinamik parametreler ve uyanma süreci üzerindeki etkilerini incelemektir. Materyal-Metod: Çalışmamıza 56 hasta dahil edilip randomize kontrollü çalışma olarak planlandı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci grup düşük akım Sevofluran grubu (n=29), ikinci grup normal akım Sevofluran grubu (n=27) olarak adlandırıldı. Anestezinin sonlandırıldığı an belirlenerek, ayılma sürecinin başlangıcı olarak kabul edildi. Spontan solunma zamanı ve inhalasyon anesteziğinin kesilmesinden ekstübasyona kadar geçen süre, ekstübasyon zamanı olarak kaydedildi. Göz açma, sözel emirlere yanıt, hava yolu hassasiyeti, kirpik refleksi ve öksürük refleksi süreleri de kaydedildi. Derlenme skalası olarak Modifiye Aldrete Derlenme Skalası ve PAED Skalası kullanıldı. Bulgular: Hastaların kalp atım hızları hem bazal, hem indüksiyon sırasında, hem entübasyon ve hem intraoperatif olarak ölçüldü. İntraoperatif dönemde ölçülen bu değerler arasında sadece 90.dakikada ölçülen değerler arasında anlamlı fark saptanmıştır (p=0.034). Hastaların ortalama arteryel basınçları hem bazal, hem indüksiyon sırasında, hem entübasyon ve hem intraoperatif olarak ölçüldü. İntraoperatif dönemde ölçülen bu değerler arasında 5. Ve 120.dakikada ölçülen değerler arasında anlamlı fark saptanmıştır. Hastaların end-tidal CO2 hem bazal, hem indüksiyon sırasında, hem entübasyon ve hem intraoperatif olarak ölçüldü. Hem indüksiyon hem de entübasyon sırasında grup 1'de etCO2 daha düşük saptandı. Öte yandan 20, 30, 40, 50, 60 ve 90.dakikada ölçülen değerlere bakıldığında, grup 1'de anlamlı derecede daha yüksek etCO2 kaydedilmiştir. Hastaların pH değerleri hem postoperatif 2 hem de postoperatif 4. saatte grup 2'de anlamlı derecede daha yüksek saptandı. Tüm ölçümlerde grup 1'de laktat seviyesi daha yüksek saptandı. Hastaların 5. ve 10. dakikada ölçülen PAED skorları arasında anlamlı fark saptanmazken, 15.dkde grup 1'de anlamlı derecede daha yüksek PAED skoru saptandı. Yapılan tüm ölçümlerde grup 1'de anlamlı derecede daha yüksek Modifiye Aldrete skoru saptandı. Anestezi süresi ve cerrahi süresi MAS ve PAED ile aralarında korelasyon saptanmadı. PAED ve MAS skorları arasında, tüm hastalar ele alındığında, tüm ölçümlerde anlamlı negatif korelasyon saptandı. Aldrete ve PAED 15.dk skorlarına bakıldığı zaman her iki grupta da negatif korelasyon var ancak 1.gruptaki negatif korelasyon ikinci gruptaki negatif korelasyonun yaklaşık iki katı kadar güçlü saptandı. Sonuç: Araştırmamızın bulguları, düşük akım sevoflorane kullanımının, anestezi sonrası derlenme kalitesine önemli ve olumlu katkılarda bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) olan hastaların postoperatif analjezi yönetiminin değerlendirilmesi:retrospektif çalışma
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Minimal İnvaziv Torasik Cerrahi (MITS) ve özellikle son on yılda kullanımı giderek artan Video Yardımlı Torakoskopik Cerrahi (VATS) tekniğinde, Paravertebral blok ve İnterkostal blok tekniklerinin postoperatif ağrı yönetimindeki etkinliğini karşılaştırmaktır. Materyal-Metod: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde 2021 yılında, torakoskopik cerrahi uygulanmış 18 yaş ve üzeri 60 hasta incelemektedir. VATS için standart genel anestezi protokolü uygulanan hastalar, postoperatif analjezi olarak Paravertebral blok (PVB) ve İnterkostal blok (IKB) uygulananlar olarak 2 grupta incelenmiştir. Çalışma, hastaların demografik özellikleri, intraoperatif ve postoperatif dönemlerdeki verileri SPSS kullanılarak analiz edilmiş ve p≤0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmanın etik onayı alınmış ve Tip III tanımlayıcı klinik çalışma olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada, hastaların ortalama yaşı 46 olup, %65'i erkek ve %35'i kadındır. En yaygın ASA skorları ASA-2 (%48.3) ve ASA-3 (%43.3)'tür. Hastaların yaklaşık yarısı (%48) sigara içme geçmişine sahiptir ve %50'sinde ek hastalıklar bulunmaktadır. Postoperatif ağrı yönetimi açısından, paravertebral blok alan Grup 1, çeşitli zaman noktalarında interkostal blok alan Grup 2'ye göre anlamlı derecede daha düşük Görsel Analog Skala (VAS) ağrı skorlarına sahiptir (p<0.001). Bu bulgular, Grup 1'in anlamlı derecede daha düşük ağrı seviyeleri yaşadığını ve paravertebral bloğun postoperatif ağrı yönetiminde etkili olduğunu göstermektedir. Sonuç: Yapılan kapsamlı inceleme ve karşılaştırmalar sonucunda, her iki grup arasında ağrı yönetimi açısından önemli farklılıklar olduğu ve paravertebral bloğun, özellikle postoperatif erken dönemde, ağrı yönetiminde potansiyel bir üstünlük sunduğu sonucuna varılmıştır.
Lomber disk hernisi vakalarında üç farklı ilacın postoperatif hasta kontrollü analjezi yöntemi ile karşılaştırılması
LOMBER DİSK HERNİSİ VAKALARINDA ÜÇ FARKLI İLACINPOSTOPERATİF HASTA KONTROLLÜ ANALJEZİYÖNTEMİ İLE KARŞILAŞTIRILMASIZEKİ TUNCEL TEKGÜLBu çalışmada, postoperatif dönemde orta ve şiddetli düzeyde ağrısı olacağı öngörülenelektif lomber disk hernisi operasyonu yapılacan olgularda, postoperatif ağrı tedavisi için,intravenöz HKA yöntemi ile verilen lornoksikamla, morfin ve dolantinin analjeziketkinlikleri ve yan etkileri karşılaştırıldı. Bu amaçla 60 hasta rasgele 3 gruba ayrıldı ve GrupI'e lornoksikam 8 mg yükleme dozu, 0,3 mg/saat infüzyon, 1mg. bolus, 15 dk. kilitli kalmasüresi, 4 saatlik limit 8 mg, günlük total doz 24 mg şeklinde ayarlandı. Grup II'ye morfin 4mg. yükleme dozu, 0,3 mg/saat infüzyon, 1mg. bolus, 15 dk. kilitli kalma süresi, 4 saatliklimit 10 mg, günlük total doz 20 mg şeklinde ayarlandı. Grup III'e dolantin 20 mg yüklemedozu, 3 mg/saat infüzyon, 10 mg. bolus, 15 dk. kilitli kalma süresi, 4 saatlik limit 100 mg,günlük total doz 200 mg şeklinde ayarlandı.Derlenme odasına alınan hastalardan 1, 15, 30, 45. dakikalarda 1, 2, 3, 4, 6, 8, 10, 12,16, 20, 24. saatlerde OAB, KAH, SS, VAS ile ağrı skoru, sedasyon skoru, bulantı/kusma,kaşıntı, distansiyon ve üriner retansiyon derecesi kaydedildi.Çalışmamızda olguların ağrı düzeylerinin değerlendirilebilmesi için VAS, ağrı şiddetifarkı, toplam ağrı şiddeti farkı ve geriye dönük ağrı derecelendirme skoru kullandık. Gruplararasında olguların bazal VAS değerleri, ağrı şiddeti farkı, total ağrı şiddeti farkı ve geriyedönük ağrı derlendirme skalası verileri incelendiğinde de lornoksikam grubuyla morfin vedolantin grupları arasında anlamlı fark yoktu. Çalışmamızda görülen yan etkilerdeğerlendirildiğinde lornoksikamın yan etki sıklığının çok az olduğu ve hastalar tarafındandaha iyi tolere edildiği görüldü.Sonuç olarak orta ve şiddetli derecede postoperatif ağrı kontrolünde lornoksikamın ivHKA yöntemiyle, opioidler kadar etkin bir şekilde analjezi sağladığı ve çok daha az yan etkiprofili ile uygulanabileceği kanısına vardık.
Bis kontrollü düşük ve yüksek akımlı desfluran anestezisinin hemodinami ve maliyete etkilerinin karşılaştırılması
ÖZETSon yıllarda modern anestezi makinelerinin kullanılması, anestezik gazlarıntüketiminin, maliyetinin azaltılması ve çevre bilincinin artması nedenleriyle düşük akımlıanestezi tekniklerine olan ilgi giderek artmaktadır. Bu çalışmada BİS kontrollünde uygulanandesfluran anestezisinin hemodinami ve maliyete üzerindeki etkilerinin düşük akımlı veyüksek akımlı anestezi uygulamaları arasında karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmada, elektif septorinoplasti operasyonu planlanan ve ASA I-II risk grubundanolan 40 erişkin olgu rastgele iki eşit gruba ayrıldı. (Düşük akım grubu n=20, Yüksek akımgrubu n=20). Tüm olgulara operasyondan 1 saat önce 0.1 mg/kg midazolam intramuskülerverilerek premedikasyon uygulandı. Hastaların; sistolik arter basıncı, diyastolik arter basıncı,ortalama arter basıncı, kalp atım hızı, oksijen satürasyonu ve bispektral indeks değeri, end-tidal karbondioksit, inspiryum-ekspiryum desfluran değerleri monitörize edildi. Olgularındemografik özellikleri (yaş, ağırlık, ASA skoru, cinsiyet) ile anestezi ve operasyon başlangıçzamanları kaydedildi. Anestezi indüksiyonunda her iki gruba da; 4-6 mg/kg Na-tiyopental,kas gevşemesi için 0.1 mg/kg veküronyum ve analjezi için 2 g/kg fentanil iv olarak verildi.Yeterli kas gevşemesi sağlandıktan sonra endotrakeal entübasyon yapıldı. Tüm olgulara, 2L/dk O2, 2 L/dk NO2 ve %4-8 desfluran karışımı ile bispektral indeks %40-60 düzeyindekalacak şekilde anestezi derinliği sağlanarak, tidal volüm 8 mL/kg, ETCO2 30-40 mmHgsınırları arasında tutularak solunum sayısı 10/dk, SpO2 %100-94 olması şartıyla FiO2:0.5olarak kontrollü mekanik ventilasyon uygulandı. Düşük akımlı anestezi uygulanacak grupta,ilk 10 dk'dan sonra taze gaz akımı 4 L/dk'dan 1 L/dk'ya düşürüldü. Sistolik arter basıncı,diyastolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, kalp atım hızı ve oksijen satürasyonu değerleri,operasyon masasına alındığında (kontrol), bu parametrelerle birlikte ETCO2 (mmHg),inspiryum ve ekspiryumda desfluran (%), entübasyondan 1dk sonra, anestezinin ilk yarımsaatinde 5 dk'lık aralıklarla ( 5, 10, 15, 20, 25, 30 ), ilk yarım saatden sonra 10 dk'lıkaralıklarla ( 40, 50, 60, 70, 80, 90 ) ve ekstübasyondan 1 dk sonra kaydedildi. Anestezi ileoperasyon başlangıç ve bitiş zamanları (dk) belirtildi. Derlenme odasında ise sistolik arterbasıncı, diyastolik arter basıncı, ortalama arter basıncı, kalp atım hızı ve oksijensatürasyonu,VNS ve ADS değerleri ekstübasyondan sonraki 5, 15, 30. dakikalarda kaydedildi.Maliyet, her iki hasta grubunda peroperatif izlemlerindeki anestezi süresi için ayrı ayrı DionFormülü uygulanarak hesaplandı ve ortalamaları alındı.Yüksek ve düşük akım uygulanan iki grup arasında yapılan karşılaştırmada, her ikigrupta da; kalp atım hızı, sistolik-diyastolik-ortalama arteriyel basınçlar, oksijen satürasyonu,end-tidal karbondioksit değerlerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Düşük akımlı gruptaderlenmenin daha erken olduğu (ADSâ¥9: Grup DA'da 15. dk, Grup YA'da 30. dk) belirlendi(p<0.05). Düşük akım grubunda volatil anestezik tüketimi ve maliyet açısından önemliazalma sağlandı (p<0.05).Sonuç olarak, desfluran ile uygulanan düşük akımlı anestezi tekniğinin hemodinamikstabilite ve hızlı derlenme sağladığı, volatil anestezik ajan tüketimini ve ilaç maliyetiniazaltabildiği belirlendi.
Sezaryenlerde oturur ve yan pozisyonda uygulanan kombine spinal-epidural anestezinin karşılaştırılması
SEZARYENLERDE OTURUR VE YAN POZİSYONDA UYGULANAN KOMBİNESPİNAL-EPİDURAL ANESTEZİNİN KARŞILAŞTIRILMASIDr. Ece Dumanlar TanTez Danışmanı:Doç. Dr. Berrin GünaydınSezaryen operasyonu geçirecek gebelere kombine spinal-epidural (KSE) anesteziuygulamasının oturur veya sağ lateral pozisyonda gerçekleştirmenin maternal hemodinamikparametrelere ve efedrin kullanımına etkilerini araştırarak gebelere hangi pozisyonda KSEyapılmasının hemodinamik ve teknik açıdan daha iyi olacağını göstermeyi amaçladık.ASA I-II risk grubunda, gestasyonel yaşı 36 haftayı tamamlamış 60 gebe, oturur (GrupI) veya sağ lateral dekübitus (Grup II) pozisyonda KSE indüksiyonu yapılmak üzere iki grubaayrıldı. Hemodinamik parametreler, periferik oksijen saturasyonu (SpO2), duyusal ve motorblok subaraknoid mesafeye ilaç verildikten sonraki ilk 10 dk her 2 dk'da bir, 10. dk'dan sonra1. saatin sonuna kadar her 5 dk'da ve daha sonra da operasyon bitimine kadar her 10 dk'da birkaydedildi. Duyusal ve motor blok karakteristikleri, ilk analjezik ihtiyacı, KSEuygulamasında gözlenen komplikasyonlar ve deneme sayısı, intraoperatif ve postoperatifkomplikasyonlar kaydedildi. Yenidoğanın 1. ve 5. dk Apgar skorları kaydedildi.Her iki grupta kullanılan efedrin miktarları benzerdi fakat 45. dk'daki ortalama arterbasıncı Grup II'de daha düşüktü. Duyusal blok seviyesi lateral pozisyonda daha yüksekbulundu. Motor blok gerileme süreleri her iki grupta benzer olmasına rağmen, duyusal blokgerilemesi ve ilk analjezik ihtiyacı lateral pozisyonda daha uzun sürdü. Oturur pozisyondaKSE uygulaması daha kolay ve parestezi insidansı daha azdı. İntraoperatif ve postoperatifkomplikasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi.Her iki pozisyonda KSE uygulamasında kullanılan efedrin miktarı benzer olsa da, sağlateral pozisyonda duyusal bloğun daha hızlı ve daha yüksek seviyelere ulaşması nedeniylehemodinamik parametrelerin göreceli olarak daha fazla etkilenmesi, epidural girişim denemesayısı ve spinal iğne girişine bağlı parestezinin daha sık gözlenmesinden dolayı gebelerdeKSE uygulamasının oturur pozisyonda daha güvenli ve kolay yapılacağı sonucuna vardık.
Total intravenöz anesteziye eklenen deksmedetomidin infüzyonunun QT intervali ve QT dispersiyonuna etkisi
TOTAL NTRAVENÖZ ANESTEZ YE EKLENENDEKSMEDETOM D N NFÜZYONUNUN QT NTERVAL VE QTD SPERS YONUNA ETK SDr. Sonay AÇIKSÖZ NANÖZETBu çalışmada, lomber diskektomi geçirecek hastalarda, BIS eşliğinde propofol-remifentanil kullanılan TIVA'ya ek olarak uygulanan deksmedetomidin infüzyonunun QTintervali, düzeltilmiş QT, (QTc), QTd ve hemodinami üzerindeki etkisinin yanı sıra,peroperatif anestezik ve postoperatif analjezik ihtiyacı ile derlenmeye etkisinin araştırılmasıamaçlandı.Premedikasyon uygulanmaksızın olgular Grup D ve Grup K olmak üzere rasgele 2gruba ayrıldı. Anesteziden 10 dakika önce Grup D'deki olgulara deksmedetomidin 0.1 µg kg-110 dk süre ile ve Grup K'dekilere aynı volüm ve hızda SF infüzyonları yapıldıktan sonra GrupD'ye 0.2 µg kg-1 sa-1 deksmedetomidin, Grup K'ya aynı hızda SF infüzyonlarına başlanıpdevam edildi. ndüksiyonda propofol 1 mg kg-1 iv bolus dozunda verilip BIS â¤65 değerineulaşana kadar 10 mg'lık doz eklemeleri yapıldı. Remifentanil 0.5 µg kg-1 iv bolus yapıldıktansonra eş zamanlı olarak tüm olgulara 0.1 µg kg-1 dk-1 iv remifentanil ve 8 mg kg-1 sa-1 propofolinfüzyonuna başlandı; 0.1 mg kg-1 veküronyum iv verildi. Operasyon bitinceye dek çalışmailaçlarının infüzyonuna devam edildi, ekstübasyonu takiben olgular derlenme odasına alınıp 1saat gözlendi. Preoperatif, peroperatif belirli zaman aralıklarında ve operasyon bitiminde tümolguların KAH, OAB, BIS, 12 derivasyonlu EKG ile QT, QTc, QTd, sedasyon skorları, VNSdeğerleri, derlenme parametreleri ve toplam kullanılan anestezik ilaç miktarları kaydedildi.Deksmedetomidin grubundaki olgularda ilk10 dk infüzyon ve entübasyondan sonrasıKAH değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p<0.05). lk 10 dk infüzyonsonrası, indüksiyondan 1 dk ve ekstübasyondan 1 dk sonraki OAB değerleri deksmedetomidingrubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Deksmedetomidin grubundaQT'de ilk 10 dk infüzyon sonrası, operasyon 5., 30. dakikalarında ve operasyon bitimindebazal değerlere göre anlamlı uzama bulundu (p<0.05). Kontrol grubunda da ilk 10 dkinfüzyon sonrası dönem hariç, diğer tüm zamanlardaki QT'lerin bazal değerlerden anlamlıuzun olduğu saptandı; gruplar arası farklılık gözlenmedi. Deksmedetomidin grubunda ilk 10dk infüzyon sonrası, operasyonun 5., 15. ve 30. dk'larında ve kontrol grubunda operasyonun5. ve 30. dk ölçümlerindeki QTc, bazal değerlere göre anlamlı kısa bulundu (p<0.05); gruplararası farklılık gözlenmedi. Her iki grupta QTd değerleri tüm ölçümlerde normal sınırlardabulundu; gruplar arası farklılık gözlenmedi. Postoperatif derlenme parametrelerideksmedetomidin grubunda anlamlı kısa bulundu (p<0.05). Deksmedetomidin grubunda ilk10 dk infüzyon sonrası, postoperatif 5., 15. ve 30. dk değerleri ve kontrol grubundapostoperatif 5., 15. ve 30. dk VNS değerleri bazal değerlere göre ve deksmedetomidingrubunda postoperatif 5., 15.ve 30. dk VNS değerleri kontrol grubuna göre anlamlı düşükbulundu (p<0.05). Sedasyon skorları deksmedetomidin grubunda kontrol grubuna göre tümdeğerlendirme zamanlarında anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Anestezi indüksiyonunda vetoplam kullanılan propofol miktarının deksmedetomidin grubunda, kontrol grubuna göre dahaaz olduğu saptandı (p<0.05).Deksmedetomidinin, genel anestezi uygulamalarında TIVA ile birlikte devamlıinfüzyonla verildiğinde; genel anesteziklerin kullanılan miktarlarını azalttığı, disritmitanımlanmasında belirteç olduğu düşünülen QT'de klinik olarak anlamsız uzamalara veQTc'de kısalmaya yol açıp, QTd'yi etkilemediğinden antidisritmojenik bir ajan olduğu, erkenderlenmeyi sağladığı ve uygun volüm replasmanı yapıldığında genel anestezi uygulamalarınınönemli bir komponenti olabileceği düşünülmektedir.
Spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyonu öngörmede inferior vena cava kollapsbilite indeksinin etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, spinal anestezi sonrası hipotansiyonu öngörmede İnferior Vena Kava Kollapsibilite İndeksi (IVC-CI)'nin etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde; supin pozisyonda elektif cerrahi prosedür uygulanan ve spinal anestezi uygulanacak hastalarda işlem öncesi IVC-CI hesaplandı. Hastaların hemodinamik verileri spinal anestezi sonrası 30 dk boyunca takip edilip kayıt edildi. Bu verilere göre hastalar hipotansiyon gelişen grup(Grup 2) ve hipotansiyon gelişmeyen grup(Grup 1) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmamıza 40 hasta alındı. Hipotansiyon gelişmeyen (Grup 1 ) gruptaki hastaların kollapsibilite indeksi ortalaması 35.7±15 iken hipotansiyon gelişen (Grup 2) gruptaki hastaların kollapsibilite indeksi ortalaması 47±11 olarak bulunmuştur. İki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p=0.013) Sonuç: Inferior Vena Cava kollapsibilite indeksi (IVCCI), ultrasonla kolayca değerlendirilebilen ve intravasküler volüm durumu hakkında bilgi veren non-invaziv bir ölçüttür. Bu çalışma; IVCCI'nin spinal anestezi sonrası hipotansiyonu öngörmede etkili bir parametre olduğunu ve hemodinamik değişikliklerin erken tahmin edilmesinde klinik fayda sağladığını ortaya koymaktadır. Yüksek IVCCI değerlerine sahip hastalarda hipotansiyon insidansının anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Spinal anestezi, Hipotansiyon, Kollapsibilite indeksi, Vena Kava
Spinal anestezinin indüklediği hipotansiyonun tahmininde kaval aorta indeksinin rolü
Amaç: Bu prospektif çalışmada; spinal anestezi yapılan hastalarda, operasyon öncesi kaval aorta indeksin (CAI) ultrason eşliğinde ölçülmesi ile, hipotansiyon riskini ön görme ve hipotansiyon gelişmeden önlem alma amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Çalışmalar Etik Kurulundan izin alındıktan sonra gerçekleştirilmiştir. Dicle Üniversitesi Hastanesi ameliyathanesinde, 01.07.2024-31.09.2024 tarihleri arasında, elektif ve acil şartlarda cerrahi planlanan, 18-65 yaş arası, 32 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışmaya dahil edilme kriterleri olarak; hastaların çalışmaya katılmayı kabul etmesi, 18-65 yaş aralığında olması, American Society of Anesthesiologists (ASA) sınıflandırmalarının (I, II) olması ve elektif veya acil operasyona alınan hastalar olarak belirlendi. Çalışmadan dışlanma kriterleri olarak; çalışmaya katılmak istemeyen, ASA sınıflandırması (III, IV) olan, bilinen karotis darlığı olan, IVC ve/veya abdominal aortu görüntülenemeyen, gebe olan, 18 yaş altı ve 65 yaş üstü olan, hipertansiyonu olan, karın içi basıncı yüksek olan, vücut kitle indeksi (VKİ) 30 kg/m2'nin üzerinde olan, tek taraflı spinal anestezi uygulanan, spinal anestezi uygulaması sonrası elde edilen anestezi seviyesi T5'in üzerinde olan hastalar olarak belirlendi. Tüm hastalar standart protokole göre (katılar için 6-8 saat, berrak sıvılar için 2 saat) aç bırakıldı. Hastalar, çalışma öncesinde, çalışma ile ilgili tüm detaylar hakkında hem sözel hem de yazılı olarak bilgilendirildi ve tüm katılımcılar için aydınlatılmış onam belgesi düzenlendi. Tüm hastalar, ameliyathanenin premedikasyon bölümüne alındı ve elektrokardiyogram (EKG), nabız, non-invaziv arteryel kan basıncı (NIBP), periferik oksijen satürasyonu (SpO2) ve vücut sıcaklığı yönünden monitörize edildi. Tüm hastalara, 20 Gauge anjiyoket ile intravenöz (IV) damar yolu açıldı. Hastalar premedikasyon ve cerrahi süresince rutin uygulamalara tabii tutuldu, herhangi ek bir uygulamada bulunulmadı. Hastalar sırt üstü yatar pozisyonda ultrasonografi (USG) kullanılarak tarandı, abdominal aorta (Aa) ve inferior vena kava (IVC) belirlendi. İnternal antero-posterior Ao çapı, IVC'nin sol tarafında veya çölyak gövdesinin sefaline doğru yaklaşık 10 mm uzunlamasına eksene sahip M modu kullanılarak ölçüldü. Kaval aorta indeks (CAI) aşağıdaki formüle göre hesaplandı; CAI = maksimum inferior vena kava çapı (dIVC max) / maksimum abdominal aorta çapı (dAa max). Spinal anestezi öncesi alınan değer bazal değer kabul edildi. Hastaların anestezi uygulanmadan önceki tansiyonu ölçüldü. Hastalara 10 mg - 15 mg arasında bupivakain %0.5 ile spinal anestezi uygulandı, spinal anestezi sonrasında her 5 dakikada bir tansiyon ölçümü yapıldı. Anestezi indüksiyonunu takiben hipotansiyon; ortalama arter basıncında (OAB) 65 mmHg'nin altına bir düşüş ve/veya OAB'de başlangıca göre %30'un üzerinde bir düşüş olarak tanımlandı. Önemli hipotansiyon (OAB 55 mmHg'den az veya OAB'de >%40 düşüş) veya uzun süreli hipotansiyon (süre 2 dakikadan fazla veya eşit) intravenöz (IV) efedrin bolusları (3 mg) ile tedavi edildi. Belirgin bradikardi (Kalp atım hızı (KAH) <40 atım/dakika) IV atropin (0.3 mg) ile tedavi edildi. Ölçüm sonrası hastalar, hipotansiyon gelişen (grup 1, n=15) ve gelişmeyen (grup 2, n=17) olarak, ikiye ayrılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza 32 hasta alındı. Hastaların ortalama; yaşı 34.0 ± 11.6 yıl, vücut ağırlığı 68.0 ± 12.2 kg, boyu 169 ± 8.35 cm idi. Hastalarımızın %56,25 (n=18)'i erkek %43,75 (n=14)'i kadın cinsiyetteydi. Hastaların %46,9'u (n=15) Grup 1'de, %53,1'i (n=17) ise Grup 2'de yer aldı. Grup 1'deki hastaların ortalama Kaval Aorta İndeksi 0.83 ± 0.14, Grup 2'de ise 1.09 ± 0.12 olarak hesaplanmış olup, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Sonuç: Bu çalışmada, spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyonu öngörmede kaval aorta indeksinin (CAI) etkinliği incelenmiştir. Bulgular, CAI'nin, özellikle düşük olduğu durumlarda hipotansiyon gelişme riskini anlamlı derecede artırdığını ve hemodinamik stabiliteyi sağlamada etkili bir parametre olduğunu göstermektedir. CAI'nin non-invaziv bir yöntem olarak preoperatif dönemde kullanılması, perioperatif dönemde sıvı yönetimi ve hasta güvenliğini iyileştirerek komplikasyon riskini azaltabilir. Ayrıca, geniş hasta gruplarında CAI'nin doğrulanması ve farklı klinik senaryolarda uygulanabilirliği için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Cerrahi işlem öncesi CAI hesaplanması, bireysel hasta risk faktörlerine göre kişiselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasına katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: İnferior vena cava, Aorta, Hipotansiyon, Anestezi, Ultrasonografi
Laringoskopisiz ve standart laringoskopik entübasyon yöntemlerinin hemodinamik yanıtlar ile göz içi basıncına etkileri
Bu çalısmada, hemodinamik yanıt ve göz içi basınç artısına neden olduğu bilinen laringoskopik entübasyonla, yeni gelistirilen laringeal hava yolu cihazları PLA ve ILMA yardımıyla yapılan entübasyonun hemodinamik yanıtlar ve göz içi basıncına etkilerinin karsılastırılması amaçlanmıstır. Etik kurul onayı alındıktan sonra ASA I-II risk grubundaki, bilinen oftalmik rahatsızlığı olmayan 60 yetiskin olgu, onayları alınarak çalısmaya dahil edildi. Hastalar rastgele seçilerek PLA ile entübasyon (Grup I), ILMA ile entübasyon (Grup II) ve laringoskopik entübasyon (Grup III) gruplarına esit olarak ayrıldı. Anestezi indüksiyonu için her üç gruptaki hastalara 0.5 mg/kg i.v. lidokain hidroklorür uygulandıktan sonra, bispektral indeks % 50±10 kalacak sekilde 1.5-2.5 mg/kg propofol ve 0.6 mg/kg rokuronyum iv uygulandı. Entübasyondan sonraki 10. dakikaya kadar olan sürede bispektral indeks % 50±10 kalacak sekilde 2-4 mg/kg/sa propofol infüzyonu iv olarak sürdürüldü. Grup I ve II'de, PLA ve ILMA yerlestirildikten sonra, uygun boyuttaki endotrakeal tüpler PLA ve ILMA'nın içinden geçirilmek suretiyle trakeaya yerlestirildi. Grup III'teki hastalar ise laringoskop kullanılarak entübe edildi. Anestezi idamesi üç grupta da endotrakeal entübasyondan 10 dakika sonra baslamak üzere; B?S % 50±10 olacak sekilde, % 4-7 konsantrasyonda desfluran ve 0.05-0.25 :g/kg/dk dozunda iv infüzyon uygulamasıyla verilen remifentanil ile sürdürüldü. Tiromental uzaklık, ağız açıklığı, mallampati I/II, anestezi ve operasyon sürelerinin kayıtları alınıp, B?S KAH, SAB, DAB, OAB, SpO2, ETCO2, değerleri monitörize edildi ve G?B ölçüldü. Bu ölçümler; indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası, laringeal havayolu gereci yerlestirilmeden önce ve sonra, entübasyon öncesi ve sonrası, ekstübasyon öncesi ve sonrası kaydedildi. Gruplarda demografik özellikler, anestezi ve operasyon süreleri, tiromental mesafeleri, mallampati skorları ve B?S değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Yerlestirme skoru ve süresi açısından PLA'nın ILMA'dan daha üstün olduğu tespit edildi. KAH'ın laringoskop ile entübasyon grubunda en çok, PLA grubunda en az arttığı saptandı. SAB, DAB, OAB yönünden gruplararası fark saptanmazken, grup içinde üç grupta da entübasyon sonrası artıs belirlendi. Gruplararasında ve grup içinde SpO2 ve ETCO2 bakımından anlamlı fark bulunmadı. G?B bakımından, her üç grupta da entübasyon sonrası artıs gözlenirken, gruplar arası karsılastırmada sadece laringoskopili entübasyon grubunda anlamlı artıs gözlendi. Daha az hemodinamik yanıtlara ve daha az G?B artısına yol açmaları nedeniyle, PLA ve ILMA'dan entübasyonun laringoskopik entübasyona iyi bir alternatif oldukları sonucuna varıldı.
Normotansif ve kontrollü hipotansif anestezinin trombosit agregasyonuna etkisi
Bu çalışmada, esmolol ile oluşturulmuş kontrollü hipotansif anestezinin trombosit fonksiyonlarına etkisinin, PFA-100 sisteminde normotansif desfluranremifentanil anestezisi ile karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra, bilgilendirilen ve yazılı onayları alınan ASA I-II risk grubundan 30 orta kulak cerrahisi uygulanacak hasta dahil edildi. Anestezi indüksiyonunda, 0.5 mg.kg?1 lidokain hidroklorür, 0.5 ?g.kg-1 remifentanil, 5?7 mg.kg?1 Na-tiyopental ve 0.6 mg.kg?1 roküronyum iv yoldan verildi. İndüksiyonla eş zamanlı olarak 0.1 ?g.kg-1 dk-1 hızında remifentanil infüzyonuna başlandı. Entübasyondan sonra hemodinamik stabilizasyon elde edildiğinde, hipotansif grupta (Grup H), cerrahi insizyondan önce 0.5 mg kg-1 iv bolusu takiben 50-300 ?g.kg-1dk-1 doz aralığında esmolol infüzyonu ile hedef OAB (55-65 mmHg) düzeyleri elde edildi. Esmolol infüzyonu mikroskopik işlem bittikten sonra durduruldu. Kontrol normotansif grupta (Grup N), OAB 80-90 mmHg aralığında sürdürüldü ve tüm olgularda idamede desfluran-remifentanil anestezisi uygulandı. Peroperatif hemodinamik değişkenler, istenmeyen etkiler ve saatlik idrar miktarları kaydedildi. PFA-100 Kol/ADP ve KoL/Epi süreleri indüksiyon öncesi, cerrahi ve hipotansiyonun 60. dk'sı ve cerrahi sonunda çalışıldı. Arteriyel kan gazı değerlendirmesi indüksiyon sonu, cerrahinin 60.dk'sı ve cerrahi sonunda çalışılarak Hb ve Htc değerleri kaydedildi. İstatistiksel değerlendirmede p<0.05 anlamlı kabul edildi. Gruplar arasında hasta ile ilgili özelliklerde, preoperatif hematolojik testlerde, Hb ve Htc değerlerinin 3 ölçüm zamanındaki ortalamasında istatistiksel farklılık saptanmadı. Toplam kullanılan remifentanil miktarı, ortalama remifentanil dozu ve saatlik idrar miktarı Grup H'de anlamlı olarak düşük bulundu. Grup H'de cerrahi/esmolol 1. dk ve ekstübasyon öncesi arasındaki tüm ölçüm zamanlarında SAB, DAB, OAB ve KAH'da anlamlı fark vardı (p<0.05). Kol/ADP değerleri; 60. dk ve cerrahi sonunda Grup H' de Grup N' den belirgin olarak uzun bulundu (p < 0.05). Kol/Epi değerleri, 60. dk ve cerrahi sonunda Grup H' de Grup N' den belirgin olarak uzun bulundu (sırasıyla p<0.001, p< 0.01 ) Grup N'de cerrahi sonunda Kol/ADP süresi kontrole göre azalmıştı (p<0.01). Grup H' de 60. dk Kol/ADP süresi, kontrol değerine göre belirgin uzamış olarak bulundu ( p<0.001), Grup H' de Grup N' den belirgin olarak daha iyi cerrahi alan görünümü sağlandı. Kan kaybı miktarı Grup H' de Grup N' den belirgin olarak düşük bulundu (p<0.001). Genel durumu iyi, kanama bozukluğu olmayan, herhangi bir ilaç kullanmayan hastalarda yaptığımız bu hemostaz çalışmasında; desfluran-remifentanil normotansif anestezisine esmolol eklenerek oluşturulan hipotansif anestezinin, trombosit fonksiyonlarında geri dönüşümlü olarak inhibisyon yaptığını saptadık. Bu nedenle intraoperatif kanama riski taşıyan olgularda hipotansif anestezi yerine desfluran remifentanil normotansif anestezisinin uygun bir seçim olacağını, ancak postoperatif tromboz için yüksek risk taşıyan olgularda esmolollü hipotansif anestezi uygulamasının uygun olacağını düşünmekteyiz.
Hipertansif hastalarda spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyon inferior vena kava kollapsibilite indeksi ile tahmin edilebilir mi?
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, hipertansiyon tanısı olan bireylerde spinal anestezi sonrası ortaya çıkabilecek hipotansiyonun öngörülmesinde Vena Kava İnferior Kollapsibilite İndeksi (VCI-CI)'nin prediktif değerini araştırmaktır. Yöntem: Araştırma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde spinal anestezi planlanan, supin pozisyonda ve elektif ya da acil cerrahi geçirecek hastalar üzerinde yürütüldü. İşlem öncesinde her bireyin VCI-CI değeri ultrasonografi yardımıyla belirlendi. Spinal anestezi uygulandıktan sonra hastaların hemodinamik parametreleri 30 dakika boyunca izlenip kaydedildi. Elde edilen sonuçlara göre, hastalar hipotansiyon gelişenler (Grup 2) ve gelişmeyenler (Grup 1) olarak iki gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 40 hasta dâhil edildi. Grup 1'deki hastalarda ortalama kollapsibilite indeksi 29.3 ± 14.9 iken, Grup 2'de bu değer 42.4 ± 13.7 olarak saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.006). Sonuç: VCI-CI, ultrasonografi ile kolaylıkla ölçülebilen, invaziv olmayan bir yöntem olup intravasküler volüm durumu hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Elde edilen veriler, VCI-CI'nin spinal anestezi sonrası hipotansiyon gelişimini öngörmede etkili bir gösterge olduğunu ve hemodinamik değişikliklerin erken dönemde fark edilmesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Özellikle yüksek VCI-CI değerine sahip bireylerde hipotansiyon görülme sıklığının belirgin biçimde arttığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Spinal anestezi, hipertansiyon, hipotansiyon, kollapsibilite indeksi, Vena Cava Inferior
Gastrointestinal tümör cerrahilerinde genel anestezi indüksiyonu sonrası gelişen hipotansiyonu öngörmede kava aortik indeksin rolü
Çalışmamızın amacı: Dicle Üniversitesi Tıp fakültesinde gerçekleştirdiğimiz çalışmanın amacı gastrointestinal tümör nedeniyle ameliyat olacak hastalarda kava aortik indeksin genel anestezi sonrası gelişen intraoperatif hipotansiyonu tahmin edebilirliğini araştırmaktır. Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Çalışmalar Etik Kurulunun 12.06.2024 tarihli etik kurul oturumunda 332 etik numarasıyla izin alınarak mevcut çalışmamız yapılmıştır. Bahse konu olan çalışmamız Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde acil ve elektif koşullarda ameliyata alınan ASA 1-2-3, 18-75 yaş aralığında olan 32 hasta dahil edilerek yapılmıştır. Dahil edilmeme kriterleri şunlardır; hastaların çalışmamıza dahil olmak istememeleri, gebe hastalar, VKİ> 30 olan obez hastalar, usg ile aorta ve vena cava inferioru görüntülenemeyen hastalar, hipertansiyon tanısı olan hastalar ve batın içi basıncı yüksek hastalardır. Bulgular: Bu çalışmamıza dahil edilen toplam 32 hastadan hipotansiyon gelişen 15 hasta grup 1 olarak hipotansiyon gelişmeyen 17 hasta grup 2 olarak tanımlanmıştır. Hastaların demografik verilerinde elde ettiğimiz sonuçlara göre anlamlı istatiksel olarak farklılık yoktu. Yine gruplar arasında kava aortik indeks ve vena cava inferior kollapsibilite indeksi açısından anlamlı istatiksel fark saptamadık. Çalışmamızın sonucu: Elde ettiğimiz sonuçlara göre gastrointestinal tümör cerrahisi nedeniyle genel anestezi altında ameliyata alınacak hastalarda preoperatif vena cava inferior ve abdominal aorta çapları ölçülerek hesaplanan kava aortik indeks hastalarda gelişen hipotansiyonu tahmin edememektedir. Kava aortik indeksin hipotansiyonu öngörmesi açısından standart hale gelebilmesi için tüm hasta gruplarına uygulanabilir olması gerektiğini düşünüyoruz.
Laparoskopik ve laparotomik abdominal cerrahilerde optik sinir kılıf çaplarının karşılaştırılması
Amaç: Yaptığımız çalışmanın amacı, invaziv girişim gerektirmeyen, güvenilirliği yüksek ve pratik bir yöntem olan optik sinir kılıfı çapının ultrasonografik ölçümü ile izlenen intrakraniyal basınç değişimlerine laparoskopik ve laparotomik abdominal cerrahilerin olası etkilerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Hastanesi ameliyathanesinde, elektif abdominal cerrahi yapılan, 18- 65 yaş arası, 54 hasta dâhil edilmiştir. Çalışmadan dışlanma kriterleri; Çalışmaya katılmak istemeyen hastalar, ASA sınıflaması IV hastalar, acil cerrahiler, anestezi süresi 180 dakikanın üzerindeki vakalar, gebeler, malign hipertansiyonu olan (>180/110 mmHg) hastalar, göz içi ve kafa içi basıncını etkileyen herhangi bir hastalık ya da ilaç kullanımı öyküsü olan hastalardır. Bulgular: Her iki grupta optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) entübasyondan 10 dk. sonra, cerrahinin 30. dakikasında ve ekstübasyon öncesinde ölçülmüş ve ölçümler arasında istatistiksel karşılaştırma yapılmıştır. Cerrahinin 30. dakikasında yapılan ölçümlerde grup 1'deki ölçümlerin ortalama değeri 5.50±0.43 mm, grup 2'de 5.09±0.31 mm olarak bulunmuştur. Cerrahinin 30. dakikasında yapılan bu ölçümlerde grup 1'de grup 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik bulunmuştur. (p= <0.001) Sonuç: Ultrasonografi ile optik sinir kılıf çapı ölçümünün özellikle laparoskopik abdominal cerrahilerde İKB yüksekliği olma ihtimali olan hastalarda tanı ve intraoperatif takiplerde kullanılabileceğini düşünüyoruz. Ancak bu yöntemin özellikle laparoskopik abdominal cerrahi geçiren ve intrakraniyal basıncı artmış bireyler başta olmak üzere, farklı hasta gruplarında ve daha büyük örneklem gruplarıyla etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmek amacıyla daha fazla bilimsel çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Optik sinir kılıf çapı, Laparoskopik abdominal cerrahi, İntrakraniyal basınç, Ultrasonografi
Tek akciğer ventilasyonun kognitif fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Postoperatif kognitif disfonksiyon (POKD), major cerrahi sonrası özelikle ileri yaş olmak üzere tüm yaş gruplarında hastalarda sıkça görülür ve aylarca sebat edebilir. Etiyolojisi multifaktöryel olmakla birlikte serebral oksijen sunum ve tüketim dengesini etkileyen faktörler suçlanmaktadır. Bu nedenle hipoksi gibi ciddi komplikasyonlarla seyredebilen tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanan torasik cerrahi hastalarında POKD'nu mini-mental durum testi ile değerlendirerek hastaların POKD gelişip gelişmediğini değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya etik kurul onayı alındıktan sonra, bilgilendirilmiş onam veren yirmi yaş ve yetmiş iki yaşa arası, torasik cerrahisinde tek akciğer ventilasyon adayı, çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar çalışmaya dahil edildi. Anestezi protokolü tüm hastalarda aynı şekilde uygulandı. Kognitif değerlendirme operasyondan bir gün önce, operasyondan bir gün ve üç gün sonra yapıldı. Bu amaçla mini-mental durum değerlendirme testi kullanıldı. İstatiksel analiz için SPSS 22.0 kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta dahil edildi. Tek akciğer ventilasyonu (TAV) uygulanan hastaların %26.6'sında Postop kognitif disfonksiyon (POKD) tespit edildi. Hastaların yapılan mini-mental durum değerlendirme testi ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası 1. Gün ile 3. Gün arasında kognitif disfonksiyon açısından fark tespit edildi. Ama ameliyat sonrası 1. Gün ile ameliyat sonrası 3. Gün arasında fark tespit edilmemiştir Sonuç: Toraks cerrahisinde tek akciğer ventilasyonu uygulanan hastalarda erken dönem kognitif disfonksiyon görülmektedir. Buna cerrahi süre, anestetik ilaçlar, hastayla ilgili parametreler etkili olmakta olup, hastaları intarop yakın takip ve ameliyat sonrasında da hastaların kognitif fonsiyonları açısından yakından izlenmelidir Anahtar Kelimeler: Tek akciğer vemtilasyonu, Kognitif disfonksiyon, Mini-mental durum testi
Genel anestezi altında alınan gergin omurilik sendromlu hastaların geriye dönük değerlendirilmesi
Gergin omurilik sendromu konjenital ya da edinsel nedenlerle omuriliğin gerilmesi ile ortaya çıkan, ilerleyici nörolojik kayıplar ile karakterize bir hastalık grubudur. Spinal kordun uzun eksen boyunca gerilmesi sonucu olarak nörolojik, ortopedik ve ürolojik semptomlar görülebilmektedir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2017 – Ekim 2019 yılları arasında gergin omurilik sendromu nedeniyle opere edilmiş 32 olgu incelenmiş ve sonuçlar literatürler eşliğinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 32 hastanın demografik özellikleri, ASA skorlaması, kullanılan entübasyon tüpü, ameliyat süreleri, preoperatif ve postoperatif hematokrit değerleri, intraoperatif kan ve kan ürünü kullanımı, transamin kullanımı, postoperatif yoğun bakımda kalış süreleri kaydedildi. Gergin omurilik sendromu cerrahisinin uzun olması, prone pozisyonu, intraoperatif nöromonitorizasyon yöntemlerinin kullanılmasından dolayı özellikli bir cerrahidir ve anestezi ekibinin rolü çok önemlidir. Anestezist cerrahi ekip ile preoperatif dönemden başlayarak hastanın taburculuğuna kadar iletişim halinde olmalıdır. Bu çalışmamızda az sayıda hastanın net kayıtlarını geriye dönük olarak değerlendirme şansı bulabildik. Hem doğru yaptığımız hem de nerelerde eksik olabileceğimizi görmek açısından önemli olduğunu düşünmek ile beraber daha geniş prospektif çalışmalar yapılarak daha net sonuçlara ulaşacağımızı düşünmekteyiz. . Anahtar Kelimeler: Gergin Omurilik Sendromu, Prone Pozisyonu
Brakial pleksus bloğunun pletismografik variabilite indeksi ve perfüzyon indeksi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada; Dicle Üniversitesi Hastanesi ameliyathane biriminde elektif veya acil cerrahi operasyona alınan ve brakial pleksus bloğu uygulanan hastaların yatak başı Radical-97TM Pulse CO-OksimetreTM (Masimo Corp, Irvine, CA, ABD) (noninvaziv) pletismografik variabilite indeksi ve perfüzyon indeksi ölçüm değerleri ile uygulanan bloğun değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya elektif veya acil cerrahi operasyona alınan ve brakial pleksus bloğu uygulanmış 18-65 yaş arası, kardiyak hastalığı-kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve astım hastalığı olmayan 34 hasta dahil edildi. Hasta veya hasta yakınlarından çalışma için aydınlatılmış onam alındı. Tüm hastalara standart anestezi monitörizasyonu sağlandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yatak başı noninvaziv seri pletismografik variabilite indeksi ve perfüzyon indeksi ölçümleri, blok uygulanan elin dördüncü parmak ucundan spektrofotometrik yöntemle sonuç veren Radical-97TM Pulse CO-OksimetreTM (Masimo Corp, Irvine, CA, ABD) cihazına ait parmak ucu sensör probu kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hastaların ölçümleri sırasındaki PVI ile PI değerleri arasındaki korelasyon araştırılmış olup, PVI ile PI arasında anlamlı korelasyon bulunamamıştır. Blok yapılan koldaki 0, 5, 10. dk'da ölçülen PVI değerleri karşılaştırıldığında; 0 ile 5. dk, 5. dk ile 10. dk ve 0 ile 10.dk arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. PI değerleri 0 ve 5.dk, 5 ve 10.dk, 0 ve 10.dk olarak karşılaştırıldığında değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ( p<0.05) Sonuç: Brakial pleksus bloğu uygulanan hastalarda bloğu değerlendirmek için PVI ve PI' ini kullandığımız çalışmamızda PI ve PVI değerindeki değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. ( p<0.05) PVI ve PI arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Pletismografi, Perfüzyon İndeksi, Brakial Pleksus Bloğu, Rejyonal Anestezi, Hemodinamik Monitörizasyon
Arteriyovenöz fistül operasyonlarında aksiller ve infraklaviküler yaklaşımla uygulanan brakiyal pleksus bloklarının duyusal ve motor blok niteliklerinin karşılaştırılması
95ÖZETPlexus brachialis bloğu için birçok seviyeden değişik yöntemler uygulanabilmektedir.Bu çalışma ile arteriyovenöz fistül operasyonu geçirecek hastalarda plexus brachialis bloğunuaksiller ve infraklaviküler girişim olmak üzere iki farklı yöntemle gerçekleştirerek, bu ikiyöntemle oluşan duyusal ve motor bloğun hız ve niteliğini, yan etki ve komplikasyonoranlarını ve blok işleminin gerçekleştirilme sürelerini karşılaştırmayı amaçladık. Hastalarrandomize seçilmiş 20'şer olguluk iki gruba ayrıldı. Tüm hastalar için, lokal anestetiksolüsyonu % 2'lik lidokain ve % 0.5'lik bupivakainin her ikisinden de eşit miktarlarda olacakşekilde hazırlanandı. Kullanılacak volüm hastaların boyları ölçüt alınan formüle göre [volüm(ml) = boy (cm)/5] hesaplandı. Sinir stümülatörü yardımıyla sinirler tespit edilerek aksillerblok uygulanan gruba dörtlü enjeksiyonla, infraklaviküler blok grubuna ise tekli enjeksiyonlablok uygulandı. Her iki gurupta da uygun antisepsi şartlarının sağlanmasını takiben iğneninele alınmasından total dozun hepsinin verilip iğnenin ciltten çıkarılmasına kadar geçen sürekronometre ile tespit edilerek işlem süresi olarak kaydedildi. Plexus brachialise ait sinirlerde;duyusal blok niteliği sinirlerin innerve ettiği deri alanında pinprick testiyle (0 = blok yok, 1 =analjezi, 2 = anestezi); motor blok niteliği ise her bir sinirin innerve ettiği kasın fonksiyonunagöre, hastaya ilgili kasın hareketi yaptırılarak, hareketin güçlülüğüne göre değerlendirildi (0 =normal güçte, 1 = parezi, 1 = paralizi). Yan etki ve komplikasyonlar kaydedildi.Aksiller blokla başarısız olarak bloke olan 3 sinir'in (N. axillaris, N. cutaneus brachiimedialis ve N. intercostobrachialis) infraklaviküler blokla başarılı bir şekilde blokeedilebildiği görüldü. N. cutaneus antebrachii medialis ve N. ulnaris'te ise başarı oranlarıaksiller blok grubunda daha yüksek bulundu. Bloğun uygulanması infraklaviküler blok96grubunda çok daha kısa sürmüş olup, yan etki ve komplikasyonlar açısından her iki grupta daönemli bir sorunla karşılaşılmadı.Sonuç olarak hastaların genel durumları ve operasyonun gerçekleştirileceği saha gözönüne alınarak arteriyovenöz fistül operasyonlarında hangi bloğun uygulanacağına kararverirken, infraklaviküler yöntemin, aksiller bloğa bir alternatif olduğu hatta daha üstünyanlarının olduğu çalışmamızla gösterilmiştir.
Torakotomilerde ekstraplevral kateterden verilen ropivakain ve bupivakainin postoperatif analjezi ve solunum fonksiyonları üzerine etkilerinin karşılaştırılması
TORAKOTOM LERDE EKSTRAPLEVRAL KATETERDEN VER LENROP VAKA N VE BUP VAKAN N POSTOPERAT F ANALJEZ VE SOLUNUMFONKS YONLARI ÜZER NE ETK LER N N KARŞILAŞTIRILMASISUNAY DEM RBu çalışmada, torakotomi vakalarında ekstraplevral kateter yerleştirilerek bupivakain veropivakain verilen iki hasta grubunun operasyon sonrası ağrıları; solunum fonksiyon testi deuygulanarak karşılaştırılmıştır.Çalışmaya elektif torakotomi yapılacak ASA II-III risk grubunda 30 olgu dahil edildi.Premedikasyon uygulanmayan hastaların preoperatif dönemde Visüel Analog Skala (VAS)değerleri ve portable solunum cihazıyla yataklarında solunum fonksiyon testi (SFT) uygulanarakZEV1, ZVK, ZEV1/ZVK, ZEA % 25-75 değerleri kaydedildi. KAH, OAB, SpO2, ETCO2monitorizasyonu yapılan tüm olgulara genel anestezi uygulandı ve vaka bitiminde, cerrahlarcapariyetal plevra ve endotorasik fasya arasına perkutan olarak girilerek ekstraplevral kateteryerleştirildi. Plevra onarımıyla devamlı interkostal sinir blokajı yapmaya uygun bir ekstraplevralcep oluşturuldu ve bu cebe, randomize olarak ayrılan 2 grup hastadan I. gruba (n=15) % 0.5'lik20 ml bupivakain, II. gruba (n=15) da aynı doz ve volümde ropivakain verildi. Peroperatif veoperasyonda kateterden LA verilmesinden postoperatif 2. saate kadar izlenen hemodinamikdeğerler kaydedildi. Ekstubasyon yapıldıktan sonra ise 1. gruba hasta kontrollü analjezi (HKA)metoduyla % 0.2'lik saatte 5 ml bupivakain infüzyonu, 2. gruba da aynı doz ve volümderopivakain infüzyonu başlatıldı. Postoperatif 30, 60, 90, 120. dakikalar, 4, 8, 12, 24. ve 48.saatlerde VAS sorgulanıp 4'ün üzerinde olanlara 0.5 mg/kg im meperidin yapılarak ek analjezikmiktarları belirlendi, olası yan etkiler takip edildi. Ayrıca, ağrı nedenli değişim beklenen bu ikihasta grubuna SFT 24. ve 48. saatlerde yeniden uygulanarak kaydedildi. Gruplar arasındademografik özellikler, operasyon ve anestezi süreleri, ilk ek analjezik zamanı, ek analjezikmiktarı, peroperatif veya postoperatif görülen yan etkiler, KAH, OAB, SpO2 ve ETCO2 değerleriaçısından anlamlı fark görülmedi.Çalışmada; % 0.2 bupivakain ve % 0.2 ropivakain infüzyonu karsılaştırıldığında VASdeğerlerinin 30. dakikada her iki grupta da yüksek olduğu ve ropivakain grubunda anlamlı olarakdaha yüksek bulunduğu tespit edildi. Diğer ölçüm periyotlarında 30.dakikaya göre VAS düşükseyretti ve her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Postoperatif solunum fonksiyon testiparametrelerinde 24. saatte anlamlı düşüşler saptandı.Sonuç olarak posttorakotomi vakalarında ekstraplevral kateter tekniği ile devamlıinterkostal sinir bloğu için % 0.2 bupivakain ve % 0.2 ropivakain kullanımının postoperatifdönemde güvenilir ve benzer analjezi sağladığı kanısına vardık.
Nöropatik ağrıda pulse RF kullanımının terapötik etkinliğinin incelenmesi
NÖROPAT K AĞRIDA PULS RF KULLANIMININTERAPÖT K ETK NL Ğ N N NCELENMESÖZGÜR ÖZSOYLARNöropatik ağrı periferik veya santral sinir sisteminin primer lezyonuna veyadisfonksiyonuna bağlı gelişen tedavisi güç bir durumdur. Hayvan modelleri, nöropatikağrı mekanizmalarının kavranmasında ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesindeyardımcı olmuşlardır. Bu çalışmada; spinal sinir ligasyonu ile oluşturulan nöropatikağrı modelinde; tedavide minimal invazif ve zararsız bir yöntem olan PRF' inkullanılmasının, taktil allodini üzerine olan etkileri araştırılıp, nöropatik ağrıda etki/yanetki oranı daha yüksek yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesi amaçlanmıştır.Etik kurul onayı alındıktan sonra 200-250 gram ağırlığında, erişkin erkekWistar sıçanlar iki ana gruba ayrılarak, bir gruba sham operasyonu uygulandı. Diğergruptaki hayvanlara ise sol L5-L6 spinal sinir ligasyonu yapılarak periferik nöropatikağrı modeli oluşturuldu. Cerrahiden sonra 14. günde sham opere gruptakihayvanların tamamının (n=9) ve spinal sinir ligasyonu yapılan nöropatik gruptakihayvanların bir kısmının (n=9), sol arka pençe plantar yüzüne subkutan olarak 120 snsüresince PRF uygulandı. Nöropatik gruptaki 8 hayvanın pençelerine ise RF elektrotuuygulanmasına rağmen akım verilmedi. Hayvanlar cerrahiden sonraki 14. günde vePRF sonrası 1, 3, 5, 7, 10 ve 14. günde taktil allodini yönünden, hem DynamicPlantar Aesthesiometer ile hem de von Frey filamentleri ile değerlendirildi.Sonuç olarak, nöropati ve dolayısıyla allodini gelişmiş nöropatik gruptakihayvanlara uygulanan PRF' in, antiallodinik etkinlik gösterdiği saptanmıştır. Bukonunun klinik çalışmalarla desteklenerek yararlılığı kanıtlandıktan sonra, periferiknöropatik ağrıda yeni bir tedavi seçeneği olabileceğini düşünmekteyiz.
Pediatrik olgularda sevoflurana N2O veya remifentanil eklenmesinin BIS üzerine etkileri
Pediatrik Olgularda Sevoflurana N2O veya Remifentanil EklenmesininBIS Üzerine EtkileriDr. Nesrin Alpaslan YiğitBIS monitörü; anestezik ilaçların santral sinir sistemi üzerine olan etkilerinin doğrudanölçülmesini sağlayan bir EEG parametresi olup, anestezi derinliğini değerlendirmek vefarkında olma insidansını azaltmak amacıyla kullanılmaktadır. Pediatrik hastalarda anesteziderinliğinin takibinde geleneksel olarak kalp atım hızı, ortalama arter basıncı, pupildilatasyonu ve ağrılı uyarana hareket cevabı gibi klinik belirtilerin yanısıra MAK ve endtidal volatil ajan konsantrasyonu kullanılmaktadır.Prospektif olarak gerçekleştirilen bu çalışmada 3-12 yaş arası çocuklarda ETsev, MAKve BIS arasındaki ilişkinin yanısıra, sevoflurana eklenen N2O veya remifentanilin BISüzerindeki etkisi incelendi.Sabit ETsev konsantrasyonuna analjezi amacıyla N2O veya remifentanil eklenmesinegöre olgular iki gruba ayrıldı ve anestezi derinliği klinik belirtilerle takip edildi. Araştırmasırasında çalışmacılar tarafından izlenmeyip bilgisayara aktarılan BIS kayıtlarıdeğerlendirildiğinde; remifentanil eklenen grupta BIS ölçümleri daha yüksek olmasınarağmen ağrılı uyarana hemodinamik ya da motor yanıt gözlenmedi. N2O grubunda ise `derinhipnoz'a yaklaşan BIS kayıtlarının olması ile birlikte cerrahi insizyon ve yoğun stimülasyonahemodinamik ve motor yanıt veren olguların bulunduğu saptandı.Sonuç olarak, pediatrik hastalarda sevoflurana ilaveten N2O veya remifentanilkullanılması durumunda, anestezi derinliğinin takibinde sadece geleneksel yöntemlerin ya dasadece ileri teknoloji ürünü gereçlerin kullanımının yeterli olmadığı, hasta güvenliği açısındanher ikisinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Üremik olan ve olmayan hastalarda ropivakain ile yapılan aksiller bloğun etkileri
817: ÖZET (TÜRKÇE)Üremik hastalar açılan a- v fistül yolu ile hemodiyaliz tedavisi alabilmektedir.Plexus brachialis bloğu oluşturduğu sempatik blok sonucunda vazodilatasyon sağlayarakcerrahi için daha iyi bir ortam yaratırken, fistülün başarısını artırmaktadır.Araştırmamızda; Üremisi olmayan hastalarda el, ön kol ve koldaki küçük cerrahiişlemlerde ve üremisi olan hastalarda fistül cerrahisinde, % 0.5 ropivakain ile aksillerplexus brachialis bloğu uygulayarak meydana gelen bloğun etkilerini karşılaştırdık.Araştırmamıza, el, ön kol ve kol cerrahisi uygulanacak, ASA Ğ-ĞĞĞ risk grubundanyaşları 18-65 arasında olan, rastgele seçilmiş 30 adet üremisi olmayan (Grup A), 30 adetüremisi olan (Grup B) toplam 60 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalara premedikasyonamacı ile sedasyon verilmedi. Hastalar ameliyathaneye alınıp kalp atım hızı, sistemik arterbasıncı, periferik oksijen satürasyonu, solunum sayısı takibi 10., 20., 30., 45., 60., 75., 90.,105., 135.,150. dakikalarda yapılmak üzere monitorize edildi. Venöz damar yolu açıldı.Heparinli injektöre 2 cc venöz kan gazı bakılmak üzere kan örneği alındı. Daha sonra açılanbu damar yolundan 2ml/kg/saat hızında serum fizyolojik verilmeye başlandı.Hastaya uygun pozisyon verilip, cilt sterilizasyonu ve cilde 2 cc lokal anestezikverilmesini takiben aksillanın en tepesinde A. axillarisi palpe ettiğimiz noktadan, sinirstimülatörü ve ucu hariç diğer bölgeleri teflon ile izole edilmiş, 5 cm uzunluğunda, 22 GPeriferik blok iğneleri yardımı ile plexus brachialis'in teminal dalları olan N. medianus, N.ulnaris, N. radialis ve M. corocobrachialis içinde N. musculocutaneus tek tek stimüle edildi.Uygun kas hareketleri görüldüğünde, hastanın boyuna göre formülle belirlenen miktarda %0.5 ropivakain, sitümüle edilen bu sinirlere eşit miktarda paylaştırılarak enjekte edildi.Daha sonra hazırlanan protokole uygun olarak 3., 6., 9., 12., 18., operasyonbaşlangıcı, operasyon bitimi, 120., 150., 180., 210., 240. dakikalarda aksilladaki sinirler tektek motor ve sensoriyal blok açısından değerlendirildi. N. medianus, N. musculocutaneus, N.radialis, N. ulnaris hem sensoriyal hem motor, N. cutaneus antebrachii medialis, N. cutaneusbrachii medialis, N. sensoriyal blok yönünden değerlendirildi.Motor blok, protokolde belirtildiği gibi herbir sinirin innerve ettiği kasınfonksiyonuna göre, hastaya ilgili kasın hareketi yaptırılarak skalaya göre değerlendirildi: 0 =araştırılan sinirle ilgili kasın hareketi bloktan hiç etkilenmemiş (normal güçte), 1 = araştırılansinirle ilgili kasın hareketi bloktan parsiyel etkilenmiş (gücü azalmış = parezi), 2 = araştırılansinirle ilgili kasın hareketi bloktan total olarak etkilenmiş (fonksiyon hiç yok = paralizi).82Sensoriyal blok, 27 G kör uçlu dental iğne kullanılarak, protokolde belirtildiği gibiherbir sinirin innerve ettiği deri alanında pinpirick testi ile duyunun kaybı olarak ölçüldü veskalaya göre değerlendirildi: 0 = iğne batırıldığında ağrı hisediyor, 1 = iğne batırıldığındaağrı değil, dokunma duyusu hissediyor (parsiyel blok = analjezi, 2= iğnenin batırıldığınıtamamen hissetmiyor (total blok = anestezi).Araştırmamızın sonucunda; üremik ve üremik olmayan hasta grupları arasındaincelenen sinirlerde, tüm zaman dilimlerinde sensoriyal ve motor blok yönünden istatistikselolarak anlamlı bir fark bulamadık. Aksiller plexus brachialis bloğu uygularken, çokluenjeksiyon yöntemini kullanmamız ise, blok başarımızın yüksek olmasına neden olmuştur.
Artroskopik diz cerrahisinde spinal uygulanan hipobarik ropivakain ve bupivakainin karşılaştırılması
1VII-ÖZETşBu çalımada distile su ile hazırlanan hipobarik bupivakain ve hipobarik ropivakainin,unilateral spinal anestezi tekniğ eş inde artroskopik diz cerrahileri için eşdeğ dozununi liğ eraraşrıtılmasıamaçlandı.ş şAltmıASA I, II olgu çalımaya dahil edildi. Olgulara opere olacak taraf üstte kalacakşekilde pozisyon verildi. L 3-4 intervertebral aralıığndan, 8 mg hipobarik bupivakain ile 8, 10ve 12 mg hipobarik ropivakain bir dakikada (dk) verildi Tüm olgular spinal anesteziuygulamasınıtakiben lateral dekübitus pozisyonunda, sonra supin pozisyonda 15'er dkbekletildi. Olguları operasyon sın rasıve sonrası OAB, KH, duyusal ve motor blokndabaş cıoluşlangı, umu, toplam duyusal ve motor blok süreleri, idrar çıkarma, ilk analjezikihtiyacı, olgu ve cerrah memnuniyeti ile gözlenen yan etkiler kaydedildişÇalımada unilateral anestezide 8 mg bupivakain ile 12 mg ropivakain duyusal, motormıve ilk idrara çı şzamanlarıblok oluş ve derlenme süreleri, ilk analjezik kullanıum kıı rıaçından karş tılabilir sürelere sahip oldular; olgu ve cerrah memnuniyeti benzersı laşbulundu. Sekiz mg hipobarik ropivakain ile duyusal blok seviyesinin yeterli düzeylereıyükselmemesi, daha çok genel anestezi ihtiyacı turmasıoluş nedeniyle tek baş her zamannayeterli cerrahi anestezi koşullarısağlamadıOn mg hipobarik ropivakain de daha düş. ükcerrahi konfor sağlayan koş oluşullar turdu.Sonuç olarak hipobarik 8 mg bupivakain ve 12 mg ropivakain unilateral spinalanestezide, artroskopik diz cerrahileri için yeterli ve eşdeğ dozda anestezi koşer ullarısağlarken 8 mg ropivakain her açı yetersiz kalmakta ve 10 mg ropivakain de güvenilirlikdanalanı olan anestezi koşdar ulları lamaktadısağ r.
Desfluran ve sevofluranın rat karaciğeri üzerindeki etkilerinin yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırılması
Bu tez çalışmasında desfluran ve sevofluranın, karaciğer üzerindeki etkileri ile toksik etki üzerinde yaş ve cinsiyet faktörünün öneminin araştırılması amaçlanmıştır. Erik kurul onayı alındıktan sonra 84 adet rat 21 genç erkek, 21 genç dişi, 21 yaşlı dişi ve 21 yaşlı erkek rat olmak üzere önce dört gruba, sonra da her grup kontrol, desfluran ve sevofluran grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Minimum alveolar konsantrasyon (MAK) ratlar için 1 olacak şekilde, desfluran %6 ve sevofluran %2 oranında 6 L.dk"1 % 100 O2 içinde 2 saat süre ile, 40x40x70 cm boyutlarındaki bir fanus içinde uygulandı. Anestezi sonrası tüm ratlara intraperitoneal 3 mg kg-1ketamin verilip, intraabdominal kan alınarak ötenazi uygulandı. Ratlann karaciğer kapsülleri kesilerek % 10' hık formalin solüsyonu içine konulup, histopatolojik inceleme için patoloji laboratuarına teslim edildi. Rutin tespit işlemleri yapılan karaciğerler, parafin bloklara alınıp 5 p.' hık kesitleri yapıldıktan sonra hematoksilen eozin ile boyanıp ışık mikroskobu ile histopatolojik yönden incelendi. Her karaciğer preperatı hidropik dejenerasyon (HD), nükleer polimorfizm (NP), portal nötrofil infiltrasyonu (PNİ), portal lenfosit infiltrasyonu (PLİ) ve fokal nekroz (FN) için benzer şekilde hasar kriterleri açısından değerlendirildi ve preparatlara 0 ila 3 arasında hasar puanları verilerek histopatolojik hasarlı olgu sayısı (HHOS), her preparatın aldığı hasar puanlan toplanarak toplam hasar skorları (THS) elde edildi ve gruplar için ortalama hasar skorları (OHS) hesaplandı. Sonuç olarak desfluran ve sevofluranın genç erkek ratlarda bir değişikliğe neden olmadığı, yaşlı ratlarda daha fazla olmak üzere yaşlı erkek-dişi ve genç dişi ratlarda orta- hafif derecede hepatik hasar oluşturduğu saptandı. Desfluran ile sevoflurana kıyasla yaşlı dişi ratlarda daha fazla hepatik hasar oluştuğu gözlendi. Her iki ajana bağlı oluşan hepatik hasarın hafif-orta derecede olması, bu ajanların günlük anestezi pratiğinde güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Kontrollü hipotansif anestezide propofol-remifentanil'e eklenen esmolol'ün kardiyak debi hemodinami ve anestezik ilaç gereksinimine etkileri
Çalışmada propofol-remifentanil ile oluşturulan hipotansif anesteziye eklenen esmolol'ün kardiyak debi, hemodinamik parametreler ve anestezik ilaç gereksinimi üzerine etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra septorinoplasti operasyonu planlanan ASA I risk grubundaki 40 erişkin olgu, gerekli bilgi verilip yazılı onaylan alınarak çalışmaya dahil edildi. Remifentanil-propofol ile oluşturulan hipotansif anestezi grubu (Grup RP) ve Remifentanil-propofol ve esmolol ile oluşturulan hipotansif anestezi grubu (Grup RP-E) olmak üzere olgular rastgele iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da OAB 55-65 mmHg, SAB<80 mmHg olması hedeflendi. Anestezi indüksiyonunda her iki gruba da, propofol 2-2.5 mg kg"1 iv verildi. 0.6 mg kg"1 roküronyum ile kas gevşekliği sağlandı. İndüksiyonda grup RP'e 1 ug kg"1 bolus remifentanil 30 sn de iv verildi. Grup RP- E'ye 500 ug kg"1 iv esmolol yükleme dozu 30 sn de verildikten sonra 100-300 ug kg "' dk "! dan esmolol infüzyonu uygulandı. İndüksiyondan hemen sonra her iki grupta da 0.1-0.5 ug kg "' dk"1 remifentanil infüzyonuna başlandı, 4 L dk"1 %50/50 02/hava uygulandı. Adrenalin içeren %2 lidokain hidroklorür ile infiltrasyon anestezisinden sonra operasyona başlandı, idamede, Grup RP'de propofol (10-4 mg kg"1 sa"1) ve remifentanil (0.1-0.5 ug kg "'dk"1) infüzyonlan OAB 55-65 mmHg olacak şekilde ayarlandı. Grup RP-E'de ise propofol (10-4 mg kg"1 sa"1) ve remifentanil (0.1-0.5 ug kg "'dk"1) infüzyonlan SNAP indeks skoru 50±10 arasında tutulacak şekilde belirlendi. Hedef OAB 55-65 mmHg olacak şekilde 100-300 ug kg "'dk"1 dan esmolol infüzyonu uygulandı. Peroperatif hemodinamik değişkenler, SNAP değerleri, derlenme süreleri, VAS skorları ve yan etkiler kaydedildi. Grup RP-E'de intraoperatif KAH, Grup RP 'ye göre daha düşük bulunmakla beraber iki grup arasında OAB81 ve kardiyak debi açısından fark saptanmadı. Derlenme zamanları açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Toplam kullanılan remifentanil miktarı Grup RP'le göre Grup RP-E'de daha düşük bulundu. Grup RP'de titreme anlamlı olarak Grup RP-E'den daha fazla bulundu. Her iki grupta da postoperatif bulantı kusma yüzdesi düşük bulundu. Ekstübasyondan sonra VAS> 4 olma zamanı Grup RP-E'de anlamlı olarak daha uzun saptandı. Hasta memnuniyeti açısından her iki grup arasında fark bulunmadı. Cerrah memnuniyeti ise Grup RP-E de daha yüksek bulundu. Sonuçta, TtVA uygulamalarına esmolol eklenmesi ile, opioid gereksinimi azaltılarak, kalp debisini düşürmeden stabil hemodinami sağlayarak, kontrollü hipotansif anestezi elde edildi. Bu uygulama kullanılan remifentanil miktarını azaltmakla birlikte, maliyeti yükseltmesi nedeniyle kontrollü hipotansif anestezi uygulaması için önemli bir avantaj sağlamamaktadır.
Koroner arter by-pass greft cerrahisinde preemptif uygulanan erektör spina plan blok uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi.
Amaç: Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonlarında, preemptif uygulanan erektör spinal plan (ESP) blok uygulamasının intraoperatif ve postoperatif opioid tüketimi üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Etik kurul ve hastaların yazılı onamı alındıktan sonra Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (BAİBÜ) Eğitim ve Araştırma Hastanesi ameliyathanesinde genel anestezi altında elektif cerrahi planlanarak, KABG cerrahisi uygulanan, 18-75 yaş aralığında ASA III riskinde 65 hasta çalışmaya davet edildi 5 hasta çalışmayı reddetti. Altmış hasta randomize edilerek Grup E (ESP) ve Grup K (Kontrol) olmak üzere her grupta 30 hasta olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İzlem sürecinde 10 hasta çalışma dışı bırakıldı. Grup E hastalarında genel anestezi indüksiyonu öncesinde, prone pozisyonunda, USG eşliğinde, T5 transvers proses seviyesinden ESP blok yapıldı. Soğuk kaybında blok başarılı kabul edildi. Grup K hastalarına preoperatif işlem uygulanmadı. Tüm hastalara genel anestezi altında of-pump KABG cerrahisi yapıldı. Hastalar operasyon sonrası entübe olarak YBÜ alınarak ve 4 saat içinde extübasyonları gerçekleştirildi. Grup E ve Grup K' deki tüm hastalara ekstübasyon sonrası intravenöz (İV) hasta kontrolü analjezi (HKA) uygulandı. Tüm hastalar extübasyon sonrası 48 saat boyunca VAS (Vizüel Analog Skala) değeri, analjezik tüketimi, olası yan etkiler ve hasta memnuniyeti açısından takip edildi. Bulgular: Bu çalışmada krierlere uyan 50 hastanın verileri incelendi. Grup E'de Grup K'ya göre postoperatif ekstübasyon sonrası 30.dakika, 1., 2., 4., 8., 12. ve 16. saat VAS değerleri istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü (p<0,05). Tramadol tüketimi Grup E'de 0-1, 12-24 ve 12-24 saatlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü. Toplam tramadol tüketim miktarları da Grup E'de istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük olduğu gözlemlendi (p<0,05). Sonuç; Preempitif ESP blok uygulamasının postoperatif ilk 18 saatlik süreçte VAS değerini düşürdüğü, intraoperatif ve postoperatif opioid tüketimini azalttığı saptandı.
Abdominoplasti operasyonu sonrası intravenöz ibuprofen kullanımının postoperatif ağrı ve opioid tüketimi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Abdominoplasti aynı zamanda abdominal lipektomi olarak da adlandırılan, deri altı yağ ve karın derisinin çıkarılması ve ardından karın kaslarının sıkılaştırılmasıyla oluşan kozmetik prosedürdür. Estetik cerrahinin en ağrılı işlemlerden biri olup son yıllarda sayısı giderek artmaktadır. İbuprofen, anti-enflamatuar, antipiretik ve analjezik etkileri olan bir non-steroid antiinflamatuar ilaç (NSAID)'dir. Oral formu uzun süredir güvenle kullanılmakta olup en çok tercih edilen NSAID'lerden biridir. Bu çalışmada, abdominoplasti uygulanan hastalarda ibuprofenin intravenöz (IV) formunun postoperatif ağrı kontrolü ve opioid gereksinimi üzerindeki etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Yerel Etik Kurul ve hasta yazılı onamı sonrasında elektif Abdominoplasti Operasyonu planlanan 18-65 yaş aralığında ASA I-II riskinde 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar operasyon öncesi randomize, prospektif ve kapalı zarf metodu ile Grup 1 (Tramadol), Grup 2 (İbuprofen) ve Grup 3 (İbuprofen+tramadol) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Grup 1 (Tramadol)'de operasyon bitiminden 30 dakika önce İV Hasta Kontrollü Analjezi ile Tramadol HCL (Tramosel 100 mg/2 ml Haver Pharma İlaç A.Ş, İstanbul) 4mg/ml konsantrasyonda sürekli infüzyon verildi. Grup 2 (İbuprofen)'de operasyon bitiminden 30 dakika önce İV ibuprofen (Dorifen 800mg/8ml VEM İlaç San. Ve Tic. A.Ş. Türkiye) 800 mg IV uygulandı. 24 saat boyunca her 6 saatte bir 800 mg IV ibuprofen uygulanarak takip edildi. Grup 3 (İbuprofen+tramadol)'de operasyon bitiminden 30 dakika önce HKA ile tramadol (Tramosel 100 mg/2 ml Haver Pharma İlaç A.Ş, İstanbul) 4mg/ml konsantrasyonda sürekli infüzyon ve 800 mg IV ibuprofen 4x1(Dorifen 800mg/8ml VEM İlaç San. Ve Tic. A.Ş. Türkiye) uygulandı. Postoperatif 30.dk 1,2,4,8,12,18. ve 24. saatlerde sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), vizüel analog skala (VAS), 0-1, 1-12, 12-24 saat dilimlerindeki analjezik tüketimi, bulantı, kusma, hasta memnuniyeti değerlendirilerek kaydedildi. Demografik verilerde, SAB, DAB, OAB, KAH ve bulantı-kusmada gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Hastaların VAS değerlendirmesinde Grup 3, Grup 2'ye oranla her saat diliminde, Grup 1'e göre ise 4. saatte VAS değerleri anlamlı düşük tespit edildi. Total analjezik tüketiminde Grup 3, tüm saat dilimlerinde Grup 1'e oranla anlamlı düşük tespit edildi. Sonuç olarak; Abdominoplasti operasyonu sonrasında tramadole ek olarak verilecek IV Ibuprofenin, etkili analjezi sağladığını ve analjezik tüketimini azalttığını tespit ettik.
Genel anestezi altında total diz protezi ameliyatı olan hastalara USG eşliğinde infiltrasyon popliteal arter kapsül diz blok ileaddüktör kanal blok uygulamasının postoperatif analjezi üzerine olan etkisininincelenmesi
Total diz artroplastisi (TDA) sıklıkla ileri yaş grubuna uygulanan bir ameliyattır. TDA sonrası, postoperatif dönemde hasta memnuniyetini arttırmak ve opioid kullanımını azaltmak amacıyla uygun ağrı kontrol yöntemi üzerine araştırmalar devam etmektedir. İntravenöz (IV) hasta kontrollü analjezi (HKA), kontinü santral nöroaksiyel ve periferik sinir bloklar infiltrasyon popliteal arter kapsül diz bloğu (IPACK) adduktor kanal bloğu (ACB) ağrı kontrolünde yer alan yöntemlerdir. Biz bu çalışmamızda total diz artroplastisi öncesinde USG eşliğinde yapılan ACB ve IPACK blok kombinasyonun postoperatif analjezi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Etik kurul ve hastaların yazılı onamı alındıktan sonra randomize, prospektif olarak genel anestezi altında TDA olacak ASA I-III fiziksel statüde olan, yaşları 18- 75 arası 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup A (ACB+IPACK)'ya USG eşliğinde ACB ve IPACK blok, her bir blok uygulmasında 10 mL %0,5'lik Bupivakain (Bustesin % 0,5 20 ml/100 mg-Vem ) ve 10 mL %0,9'luk NaCl uygulandı. Grup B'de yer alan hastalara blok uygulanmadı. Her iki gruptaki hastalara operasyon bitiminden 30 dakika önce intravenöz (IV) Hasta Kontrollü Aneljezi (HKA) takılarak; Tramadol HCL 100 cc serum fizyolojik içerisinde 4mg/ml konsantrasyonda arka plan 2cc/saat infüzyon olacak şekilde 24 saat içinde maksimum 400mg doza izin verilerek, 30 dk'lık bir kilitlenme aralığı ile 20 mg bolus tramadol HCL ayarlandı. Postoperatif sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), vizüel analog skala (VAS), analjezik tüketimi, bulantı, kusma, hasta memnuniyeti değerlendirilerek kaydedildi. Demografik özellikler ve anestezi verileri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Grup A'da istirahat VAS skorları 1., 2., 4., ve 8. saatlerde Grup B'ye oranla istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p değeri <0,05). Tramadol tüketim miktarı Grup A'de her saat diliminde ve total tüketim miktarında Grup B'ye oranla istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Hasta memnuniyeti açısından Grup A'da Grup B'ye oranla hasta memnuniyet oranının yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p değeri<0,05). Sonuç olarak; Total diz artroplastisinde HKA ile verilen tramadol'ün VAS değerlerini düşürdüğünü, tramadol ile USG eşliğinde yapılan ACB ve IPACK blok kombine edildiğinde postoperatif VAS değerini daha da düşürdüğü, total tramadol tüketimini, postoperatif ilk bir saat içerisinde morfin ihtiyacını, intraoperatif remifentanil tüketimini azalttığı ve hasta memnuniyetini artırdığını, yan etki açısından anlamlı bir fark oluşturmadığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Total diz artroplastisi, postoperatif ağrı, adduktör kanal bloğu, infiltrasyon popliteal arter kapsül diz bloğu bupivakain.
Hipofiz tümör cerrahisi uygulanan hastalarda anestezi yönetiminin retrospektif analizi
Giriş ve Amaç: Nöroanestezide en önemli konu serebral dolaşım otoregülasyonunu bozmadan, yeterli serebral perfüzyon basıncı (SPB) ve uygun cerrahi koşulları sağlamaktır. Hipofiz bezi tümörleri olan hastalar, heterojen ancak yaygın olarak karşılaşılan bir beyin cerrahisi popülasyonunu temsil eder. Hipofiz tümörlerini barındıran hastaların başarılı cerrahi yönetimi multidisipliner bir yaklaşım gerektirir ve kritik olarak perioperatif bakımın kalitesine bağlıdır. Hipofiz bezi tümörlü tüm hastalar, titiz preoperatif değerlendirme ve tarama gerektirir. Potansiyel komplikasyonlara ilişkin bilgi, bunların yönetimi ve önleme stratejileri, başarılı perioperatif hasta bakımı için esastır. Bu çalışma, hastanemizde endoskopik endonazal transsfenoidal ve/veya kraniotomi ile hipofiz cerrahisi uygulanan hastaları anestezi yönünden retrospektif olarak inceleyerek bir veri kayanağı oluşturmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010 ve Aralık 2020 arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi bölümünde hipofiz adenomu nedeniyle nöroanestezi uygulanan hastaların anestezi kayıt formlarındaki verileri etik kurulu onayından sonra retrospektif tarandı.Hipofiz cerrahisi geçiren toplam 102 hastanın sadece 94 ünün kayıt formu sağlıklı bir şekilde elde edildi.Çift nüsha olarak tutulan anestezi kayıt formlarının bir nüshası hasta dosyasında bir nüshası da bölüm arşivinde depolanmaktadır.Hasta dosyaları 2011 yılından itibaren bilgisayar sistemine aktarılmaktadır. Bilgisayar kayıtları ve anestezi fişleri incelenerek hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet, boy, ağırlık), ASA (American Society of Anesthesiologist) sınıfı skoru ve eşlik eden hastalıkları, anestezi süresi, cerrahi süre, Mallampati skoru, entübasyon güçlüğü olup olmadığı, monitörizasyon yöntemleri, anestezi yöntemleri, anestezik ilaçlar, kanama durumları , peroperatif komplikasyonlar ve postoperatif yoğun bakım ihtiyacı olup olmadığı, tümöre ait özellikleri değerlendirilerek gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil olan olguların yaş ortalaması 44,76±15,25 idi. Hastaların 40'ı (%42,6) kadın ve 54'ü (57,4) erkekti. Hastaların çoğu ASA II (% 60,6) ve ASA III (% 29,8) sınıfında idi. Hastaların 9 (%9,6)'u klinik apopleksi varlığıyla acil operasyona alınmıştı. Hastaların cerrahiye kabul şekli ile postoperatif yoğun bakım yatış süresi kıyaslandığında acil cerrahiye alınanlarda anlamlı olarak yoğun bakım yatışları daha yüksek bulundu. Ameliyatların %7,4'ü açık kraniotomi ile %92,6'sı transsfenoidal yöntemle yapılmıştı. Tüm kraniotomi ile alınan vakalar 2016 yılından önce ;sadece 1 vaka transsfenoidal başlanmış ancak intraoperatif kanamadan dolayı sonlandırılarak bir sonraki senasta kraniotomi yapılarak alınmıştı. Anestezi yöntemi olarak %18,1 TIVA %81,9 inhalasyon anestezisi uygulanmış. Anestezi türü ile intraop gelişen hipotansiyon kıyasalndığında inhalasyon anestezisi uygulananlarda oran daha yüksek bulundu. Hastaların postoperetif laktat düzeylerine bakıldığında;inhalasyon anestezisi uygulananlarda TIVA uygulananlara kıyasla daha yüksek görüldü. Hastalarda preoperetif bakılan IGF-1 değeri le postoperatif gelişen diyabetes insipitus arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı ancak IGF ile mallampatı skoru arasında pozitif korelasyon gösteren analmlı bir ilişki bulundu. Sonuç: Hipofiz tümörü olan hastaların başarılı tedavi yönetimi anestezi,nöroşürürji,radyoloji ve endokrinoloji birimlerinin bir arada olduğu multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Uygulanan nöroanestezinin preoperatif dönemden başlayıp postoperatif dönemi de kapsayan özellikli bir anestezi türü olduğu; hastalarda endokrinolojik problemlerin yaşanabileceği, zor entübasyonla karşılaşma oranının yüksek olduğu, hemodinami takibinde gerekirse invazif yöntemlerin kullanılabileceği, özellikle obez ve OSAS'ı olanlarda postoperatif solum sıkıntısı gelişebileceği akılda tutulmalıdır.
Off-pump koroner arter by-pass cerrahisi uygulanan hastalarda ultrasonografi eşliğinde yapılan pektointerkostal fasiyal bloğun postoperatif ağrı tedavisine etkisi
Pompasız koroner arter by-pass greftleme cerrahisi (KABG); kardiyopulmoner by-pass (KPB) cihazı kullanılmadan atan kalpte koroner arter cerrahisi yapılmasıdır. Genellikle mediyan sternotomi yöntemi ile yapılır. Büyük bir cerrahi olduğu için oldukça ağrılı bir işlemdir. Postoperatif analjezi yöntemleri hem ağrıyı azaltmak hem de ağrıya bağlı komplikasyonları önlemek için oldukça önemlidir. Sıklıkla multimodal analjezi yöntemleri tercih edilir. Pektointerkostal fasiyal blok son yıllarda artan ultrason kullanımı ile birlikte tercih edilen torasik duvar fasiyal blokları arasındadır. Bu çalışmada, off-pump koroner arter by-pass greftleme cerrahisi geçiren hastalarda ultrasonografi eşliğinde pektointerkostal fasiyal blok uygulayarak postoperatif ağrı kontrolü ve opioid gereksinimi üzerindeki etkinliğini değerlendirdik. Yerel Etik Kurulunun 30/03/2021tarih ve 2021/74 sayılı onamı ve hasta yazılı onamı sonrasında elektif pompasız koroner arter by-pass greftleme cerrahisi planlanan 18-70 yaş aralığında ASA II-III riskinde 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar operasyon öncesi randomize, prospektif ve kapalı zarf metodu ile Grup P (Pektointerkostal) ve Grup K (Kontrol) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. İzlem sürecinde 3 hasta çalışma dışı bırakıldı. Grup P (Pektointerkostal)'deki hastalara operasyon sonrası bilateral pektointerkostal fasiyal blok uygulandı. Operasyon tamamlandıktan ve göğüs kafesi kapatıldıktan sonra midklaviküler hatta üçüncü ve dördüncü kostaların üzerinde ultrason probu parasagittal düzlemde yerleştirilerek, probun uzun eksenine paralel olarak 50-80 mm'lik sonovisible iğne (Stimupleks B. Braun R, Melsungen AG) kaudalden kraniyal yönde ilerletildi ve ucu pektoralis majör ve interkostal kaslar arasına yerleştirildi. Aspirasyon ile hava veya kan gelmediği görülerek 2 ml serum fizyolojik ile test dozu yapıldıktan sonra 20ml %0.25'lik bupivakain (Buvasin %0,5 Vem İlaç İstanbul, Türkiye) pektoralis major ve interkostal kas planı arasına enjekte edilerek pektointerkostal fasiyal blok uygulandı. Aynı işlem karşı tarafa da yapıldı. Grup K (Kontrol)'deki hastalara postoperatif işlem yapılmadı. Her iki gruba da HKA v ile Tramadol HCL (Tramosel 100 mg/2 ml Haver Pharma İlaç A.Ş, İstanbul) 4mg/ml konsantrasyonda sürekli opioid infüzyonu 2cc/saat, 24 saat içinde maksimum 400mg dozda, 20dk'lık bir kilitlenme aralığı ile hastanın her butona bastığında iv bolus 20mg tramadol HCL verilebilen dozlar uygulandı. Vizüel Analog Skala (VAS) 4'ün üzerinde olduğunda kurtarıcı analjezik olarak 100 ml SF içinde, 0,05 mg/kg morfin (Morphine HCL® 0,01 g/ml amp Galen İlaç AŞ./ Türkiye) intravenöz verildi. Hastaların demografik verileri, postoperatif ekstübasyon süresi, extübasyon sonrası 1.,2.,4.,8.,12.,18. ve 24. saatlerdeki sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), vizüel analog skala (VAS) değerleri ile birlikte 0-1, 1-12, 12-24 saat dilimlerindeki analjezik tüketimi, bulantı, kusma, total analjezik tüketimi ve hasta memnuniyeti değerlendirilerek kaydedildi. Demografik verilerde, SAB, DAB, OAB, KAH ve yan etki görülme sıklığı gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Hastaların VAS değerlendirmesinde Grup P'de, Grup K'ya göre postoperatif ekstübasyon sonrası 1., 2., 4., 8. ve 12. saat VAS değerleri istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu tespit edildi (p<0,05). Tramadol tüketimi Grup P'de 0-1. ve 1-12. saatlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü (p<0,05). Toplam tramadol tüketim miktarları da Grup P'de istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu gözlemlendi (p<0,05). Sonuç olarak; koroner arter by-pass greftleme operasyonu sonrasında uygulanan bilateral pektointerkostal fasiyal bloğun multimodal analjezinin bir parçası olarak analjezik tüketimini azalttığını ve postoperatif etkili analjezi sağladığını tespit ettik.
Anestezi uygulamalarında düşük akım desfluran ile yüksek akım desfluranın oksidatif stres ve DNA hasarı üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Günümüzde özellikle ekolojik kirlenme göz önünde bulundurularak yeni ve gelişmiş anestezi cihazlarının artması düşük akım anesteziye duyulan ilgiyi artmıştır. Aynı zamanda maliyeti azaltması, hastanın daha yakından takip edilmesi, intraoperatif ısı ve nem kaybının azalması gibi durumlar anestezistlerin düşük akım anestezi kullanımını arttırmıştır. Biz bu çalışmada düşük akım anestezi uygulamasının yüksek akım anesteziye göre oksidatif stress ve DNA hasarı açısından farklılığının olup olmadığını değerlendirmek istedik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 18 – 70 yaş arası, ASA I-II fiziksel statüsüne sahip, üç saat ve üzerinde genel anestezi uygulanan 60 hasta dâhil edildi. Hastalar intraoperatif desfluran akım hızına göre iki gruba ayrıldı. Düşük akım anestezi uygulanan hastalar (0,5lt/dk) Grup I, yüksek akım anestezi uygulanan hastalar (4lt/dk) Grup II olarak isimlendirildi. Hastaların hemodinamik parametreleri, ETCO2 bazal değerleri, indiksiyon sonrası, entübasyon sonrası 5, 10, 20 ve sonrasında her 15 dakikada bir kaydedildi. Hastalardan preoperatif, intraoperatif üçüncü saat ve postoperatif yirmidördüncü saatte oksidatif stres ve DNA hasarı değerlendirilmesi için TAS, TOS, MDA, Sistatin-C,8-OHdG ve LPO parametreleri çalışıldı. Bulgular: Hastalardan preoperatif, intraoperatif ve postoperatif alınan kanlardan DNA hasarı için 8-OhdG, oksidatif stress için de MDA, LPO, Sistatin C, TAS, TOS bakıldı. Postoperatif bakılan MDA değeri yüksek akım grubunda düşük akım grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu.(p<0,05).TAS, TOS, Sistatin-C ve 8OhdG açısından gruplar karşılaştırıldığında gruplar arası anlamlı bir fark saptamadı (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda düşük akım desflurane grubunda DNA hasarı açısından yüksek akım desflurane grubuna göre biyoistatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığını ve yüksek akım desflurane uygulamasında anlamlı olarak oksidatif stresin arttığını gördük. Anahtar Kelimeler: Düşük akım anestezi, oksidatif stress, dna hasarı
Off-PUMP koroner arter BY-pass greftleme cerrahisi uygulanan hastalarda ultrasonografi eşliğinde yapılan transversus torasik kas plan bloğu ve serratus interkostal plan bloğu uygulamalarının postoperatif ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Off-pump koroner arter by-pass greftleme cerrahisi (KABG); kardiyopulmoner by-pass (KPB) cihazı kullanılmadan atan kalpte koroner arter cerrahisi yapılmasıdır. Genellikle mediyan sternotomi yöntemi ile yapılır. Büyük bir cerrahi işlem olduğu için oldukça ağrılıdır. Postoperatif analjezi yöntemleri hem ağrıyı azaltmak hem de ağrıya bağlı komplikasyonları önlemek için oldukça önemlidir. Sıklıkla multimodal analjezi yöntemleri tercih edilir. Tranversus torasik kas plan bloğu (TTMPB) ve serratus interkostal plan bloğu (SIPB) son yıllarda artan ultrason kullanımı ile birlikte tercih edilen torasik duvar fasiyal blokları arasındadır. TTMPB, sternal bölge ağrısında yeterli olmakla beraber, göğüsün lateral bölgesine takılan diren tüpü ağrısında kimi zaman yeterli analjezi sağlayamamaktadır. Bu durumda TTMPB'ye SIPB eklenerek postoperatif yeterli analjezi sağlanabilir. Bizim de çalışmamızdaki amacımız TTMPB ve SIPB'yi beraber kullanarak KABG sonrası postoperatif ağrı üzerine etkisini değerlendirmektir. Yerel Etik Kurulunun 08/06/2021 tarih ve 2021/149 sayılı ve hastaların yazılı onamı sonrasında elektif off-pump koroner arter by-pass greftleme cerrahisi planlanan 18-70 yaş aralığında ASA II-III riskinde 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar operasyon öncesi randomize, prospektif ve kapalı zarf metodu ile Grup T (TTMPB), Grup T+S (TTMPB+SIPB) ve Grup K (Kontrol) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. İzlem sürecinde 2 hasta çalışma dışı bırakıldı. Standart operasyon tamamlandıktan ve göğüs kafesi kapatıldıktan sonra postoperatif olarak Grup T'deki hastalara bilateral 20 ml %0,25'lik bupivakain, Grup T+S hastalarına buna ek olarak 10 ml %0,25'lik bupivakain ile SIPB uygulandı. Grup K'daki hastalara herhangi bir işlem uygulanmadı. Her üç gruptaki hastalara operasyon sonrası parol 1 gr IV flakon (parasetamol 10 mg/ml) 4x1 ve tramadol HCL 1 mg/kg (max 100 mg) (Tramosel 100 mg/2ml Haver Pharma İlaç A.Ş, İstanbul) 0., 6., 12. ve 18. saat olmaz üzere 4 doz uygulandı. iv Operasyon sonrası her hasta entübe olarak yoğun bakım ünitesine (YBÜ) alındı ve ekstübasyonları gerçekleştirildi. Hastaların ekstübasyon süresi, ekstübasyon sonrası 1., 2., 4., 8., 12., 18. ve 24. saatlerde vizüel analog skala (VAS) değerleri, sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), SpO2, 0-1, 1-12 ve 12-24 saat dilimlerindeki ek kurtarma analjezi tüketimi (Morfin HCL) ve taburculuk öncesi hasta memnuniyet düzeyi kaydedildi. Demografik verilerden yaş, Grup T+S'nin Grup K'ya göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Ortalama kan basınçları karşılaştırıldığında Grup T+S'nin Grup K'ya göre ekstübasyon sonrası 1., 2. ve 4. saatte; Grup T'nin Grup K'ya göre 4. saatte istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Gruplar arası VAS skorları karşılaştırıldığında Grup T ve Grup T+S'nin Grup K'ya göre ekstübasyon sonrası 1., 2., 4., 8., 12., 18. ve 24. saatte istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Ekstübasyon sonrası 1., 2., 4. ve 8. saatte Grup T+S'nin VAS skorlarının Grup T'nin VAS skorlarından istatistiksel anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Sonuç olarak; çalışmamızda elektif off-pump KABG cerrahisi hastalarında USG eşliğinde TTMPB ve SIPB tekniklerinin kombinasyon şeklinde uygulanmasının postoperatif VAS skorlarını düşürdüğünü, ek kurtarma analjezisi olarak morfin tüketimini ve ortalama kan basıncını azalttığını, hasta memnuniyetini arttırdığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter By-pass Greftleme Cerrahisi, Postoperatif Ağrı, Serratus İnterkostal Plan Bloğu, Transversus Torasik Kas Plan Bloğu.
Sezaryen operasyonlarında epidural tek doz morfin ve neostigminin analjezik etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada; epidural anestezi ile sezaryen operasyonu geçiren olgularda postoperatif epidural mesafeye verilen tek doz neostigmin, morfin ve plasebonun klinik etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Sezaryen operasyonu uygulanacak ASA I-1I grubu 60 olgu rasgele üç gruba ayrıldı. Tüm olgulara bupivakainle epidural anestezi uygulandıktan sonra postoperatif 30. dk'de 6 mL serum fizyolojik içinde; neostigmin grubuna 10 ug.kg"1 neostigmin, morfin grubuna 3 mg morfin ve kontrol grubuna ise sadece serum fizyolojik epidural kateterden verildi. Daha sonra olgulara % 0.125 bupivakain solüsyonu içeren HKA cihazı epidural katetere bağlanarak 24 saatlik takip sonrasında; HKA'dan aldıkları toplam lokal anestezik volümü, ilk analjezi istem zamanlan, ilk gaz çıkarma ve ambulasyon zamanları, hemodinamik parametreleri, yan etkiler, ek analjezik gereksinimi, VAS değerleri ve 5 noktalı skala ile analjezi kalitesi değerlenledirildi. Epidural verilen neostigminin hemodinamik parametreleri etkilemeden, ilk analjezi ihtiyaç zamanını kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzattığını ve 24 saatlik HKA'dan kullanılan lokal anestezik miktarını azalttığını belirledik. Ek analjezik gereksinimi kontrol gubunda anlamlı derecede yüksek bulundu. İlk gaz çıkarma zamanının, neostigmin grubunda morfin ve kontrol gruplarına göre anlamlı derecede kısaldığını tespit ettik. Kaşıntı oranı morfin grubunda anlamlı derecede yüksekti. Sonuç olarak; postoperatif dönemde tek başına epidural yoldan uygulanan neostigminin hemodinamik parametreleri etkilemeden analjezik etkisi olduğu ve 24 saatlik analjezik gereksinimini azalttığı tespit edilmiştir.
Laparoskopik girişimlerde hasta pozisyonunun end-tidal karbondioksit ve hemodinamiye etkisi
Çalışmamıza ASA I-II sınıflamasına giren 20 laparoskopik kolesistektomi ve 20 jinekolojik laparoskopi vakası dahil edildi. Gruplar arasında demografik özellikler, anestezi yöntemi ve karbondioksit pnömoperiton basıncı açısından fark olmadı. Anestezi indüksiyonunu takiben insuflasyon uygulandıktan sonra kolesistektomi hastaları 20° ters Trendelenburg ve jinekolojik laparoskopi hastaları 20° Trendelenburg pozisyonuna alındı. Indüksiyondan sonra, insuflasyondan sonra, pozisyon verildikten 10, 20, 30, 40, 50, 60, 75, 90 dakika sonra ve deflasyon yapılıp hasta düzeldikten 10 dakika sonra ortalama arteriyel basınç(OAB), kalp atım hızı(KAH), end-tidal karbondioksit(ETC02), periferik oksijen saturasyonu(Sp02), intraabdominal basınç(İAB), pik inspiratuvar basınç(PİB), ekspiratuvar volum(VE) değerleri kaydedildi. Her iki grupta da insuflasyon sonrası OAB ve ETCO2 değerlerinde insuflasyon öncesine göre anlamlı yükseklik bulundu. Gruplar arasında OAB, KAH, Sp02, VE, İAB değerleri açısından fark bulunmadı. End-tidal karbondioksit ve pik inspiratuvar basınç değerleri jinekolojik laparoskopi grubunda laparoskopik kolesistektomi grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuçta ETCO2 farkının gruplar arasındaki pozisyon farkından kaynaklandığı düşünüldü.
Artroskopik diz cerrahisinde intraartiküler bupivakain ve tramadolün analjezik etkilerinin ve preemptif tramadolün değerlendirilmesi
61 ÖZET Bu çalışmada artroskopik diz cerrahisinde intraartiküler tramadol ve bupivakainin analjezik etkileri ve preemptif tramadolün etkinliği araştırıldı. Çalışmaya elektif artroskopik menisektomi yapılacak ASA I-II risk grubundaki 60 olgu dahil edildi. Premedikasyon uygulanmayan olguların preoperatif dönemde çalışma ilacı uygulanmadan önce istirahat halinde ve hareket sonrası visual analog skala (VAS) değerleri kaydedildi ve kalp atım hızı (KAH), ortalama arteriyel kan basıncı (OAB ) ve periferik oksijen saturasyonu (SpCh) monitorize edildi. Olgular randomize olarak 20'şer kişilik 3 gruba ayrıldı: Grup I'de (Kontrol) operasyonun sonunda i. a. 20 mi % 0.25 bupivakain; Grup IF de operasyonun sonunda i. a. 20 mi % 0.25 bupivakain ve 100 mg tramadol hidroklorür ve Grup IIFte operasyondan 30 dk Önce i. a. 20 mi izotonik NaCl solüsyonu içinde 100 mg tramadol hidroklorür ve operasyonun sonunda ia 20 mi % 0.25 bupivakain uygulandı. Tüm olgulara standard genel anestezi uygulandı. Olgularda ağrı takibi postoperatif 1., 2., 4., 6., 8., 12. ve 24. saatlarde istirahat halinde ve mobilizasyon sonrası VAS değerleriyle yapıldı. Postoperatif dönemde olgulara VAS>4 olduğunda i.m. 75 mg diklofenak sodyum yapıldı (maksimum günlük doz 150 mg). Bu yetersiz kaldığında 500 mg oral parasetamol verildi. Ayrıca postoperatif aynı saatlarde olguların sedasyon skoru Ramsay Sedasyon Skalası ile değerlendirildi. Olgular postoperatif dönemde yan etki yönünden takip edildi. 24 saatin sonunda olguların memnuniyeti (0: yetersiz, 1: vasat, 2: iyi, 3: çok iyi, 4: mükemmel) değerlendirildi. Gruplar arasında intraoperatif kullanılan genel anestezik miktarı, yan etki ve sedasyon skoru açısından fark görülmezken, ilk analjezik ihtiyacı, postoperatif dönemde toplam kullanılan analjezik miktarı, postoperatif istirahat ve hareket halindeki VAS değerleri, Grup62 II ve IH'te, Grup I' e göre anlamlı şekilde düşük, hasta memnuniyeti de anlamlı şekilde yüksek bulundu. Preemptif tramadol grubu postoperatif tramadol grubu ile karşılaştırıldığında postoperatif dönemde toplam kullanılan analjezik miktarı ve ek analjezik kullanan olguların sayısı anlamlı derecede düşük bulundu. Sonuç olarak, ia tramadol ve bupivakain, hem postoperatif hem preoperatif dönemde uygulandığında, önemli bir yan etkiye neden olmadan, tek başına ia bupivakain uygulamasına göre postoperatif analjezi sağlamada daha etkili bulunmuştur. İntraartiküler tramadol preemptif olarak uygulandığında analjezik etkinlik daha belirgin hale gelmiştir. Artroskopik diz cerrahilerinden sonra etkin ve güvenli analjezi sağlamak amacıyla preemptif intraartiküler tramadolü bir alternatif olarak önermekteyiz.
Yoğun bakımda enteral ve parenteral nütrisyon desteği alan hasta gruplarının beslenmeye bağlı komplikasyonlarının karşılaştırılması
Yoğun bakım hastalarında nütrisyonel müdahaleler tedavinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Doğal beslenme yolumuz olan oral alım, yoğun bakım hastalarında genellikle mümkün olmamaktadır. Bu sebeple yoğun bakım hastaları genellikle enteral veya parenteral yol ile beslenmektedir. Her ne kadar yoğun bakımda yatış sırasında gelişen komplikasyonların engellenmesinde nütrisyonel desteğin faydalı olduğu vurgulansa da bu nütrisyon tipleri ile beslenmenin de kendine özgü komplikasyonları mevcuttur. Bu çalışmada amaç tedavileri süresince sadece enteral ve sadece parenteral nütrisyon desteği altında olan yoğun bakım hastalarında beslenmeye bağlı görülen komplikasyonları, yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, mekanik ventilatörde kalış süresi, nozokomiyal enfeksiyon, sepsis gelişme oranı, mortalite ve morbidite açısından kıyaslanmasının retrospektif olarak araştırılmasıdır. Yoğun bakım ünitemizde takip ve tedavi edilen 100 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Sadece enteral nütrisyon ile beslenen 55 hasta ve sadece parenteral nütrisyon ile beslenen 45 hasta şeklinde iki grup oluşturuldu. Yoğun bakım ünitesinden taburcu edilinceye veya exitus oluncaya kadar hastaların verileri toplandı. Demografik verileri, yatış nedeni, ek hastalık durumu, yoğun bakım yatışın başlangıcında kaydedilen laboratuar değerleri, toplam izlem süresince kaydedilen morbiditeleri ve bunların her iki grup arasındaki karşılaştırılmaları sağlandı ve bu iki grubun kendi içlerindeki komplikasyonları incelendi. Bulgular olarak, enteral nütrisyon ile beslenen hastalarda nozokomial enfeksiyon gelişme oranı, enfeksiyon varlığı, sepsis gelişimi, mekanik ventilatörde kalış süresi ve yoğun bakım ünitesi yatış süresi parenteral nütrisyon ile beslenen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Yatış nedeni dikkate alındığında enteral nütrisyon ile beslenen hastaların daha çok medikal sebeple, parenteral nütrisyon ile beslenen hastaların ise daha çok cerrahi sebeple takip edildiği görüldü ve bu durum iki grup içinde istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. PN grubunda mortalite oranı daha fazla olmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Yine her iki grup arasında hiperglisemi ve hipoglisemi gelişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bu çalışmada daha fizyolojik olan ve daha az komplikasyon gelişmesi beklenen enteral yol ile beslenen hasta grubunda nozokomial enfeksiyon gelişme oranı, enfeksiyon varlığı, sepsis gelişimi daha yüksek oranda bulunmuştur. Bu durumun sebebi enteral yol ile beslenen hastaların cerrahiden çok medikal sebeplerle takip edilmesi, bunun sonucu olarak da yoğun bakım yatış ve mekanik ventilatörde kalış süresinin daha uzun olması ile ilişkili olduğu kanısına vardık. Parenteral yol ile beslenen hastaların yoğun bakım yatış süresinin ve mekanik ventilatörde kalış süresinin daha kısa olmasının ise daha sıklıkla cerrahi sebeple takip edilmelerine bağlı olduğu ve bu nedenle nozokomial enfeksiyon gelişme oranı, enfeksiyon varlığı, sepsis gelişiminin daha az görüldüğü düşüncesindeyiz. Sonuç olarak yoğun bakım hastalarında mortalite ve enfeksiyon gelişmesinde enteral veya parenteral beslenme yolundan ziyade yoğun bakım yatış süresi ve yatış nedeninin daha etkili olduğu kanısındayız.