
42
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Soyut resimde imgenin arketipsel kökeni ve semboller
Araştırma, soyut resimde tekrar eden imgelerin; okültizm, diyalektik felsefe, evrensel simgecilikler ve analitik psikolojideki kavramlarla olan ilişkisini ele almaktadır. Araştırmada; Spiritüalizm, Teozofi ve Antropozofinin; erken dönem soyut resmin öncüleri Hilma af Klint, Piet Mondrian, Wassily Kandinsky, František Kupka ve Kazimir Maleviç'in sanat anlayışlarını ne yönde etkilediği analiz edilmiştir. Araştırma kapsamında, soyut resimdeki imgelerin salt estetik nitelik taşımadığı; metafizik, felsefi ve psikolojik bir arka plana sahip olarak bilinçli bir tercih doğrultusunda kurulduğu savunulmaktadır. Bu bağlamda; imgelerin hangi ontolojik ya da metafizik kaynaklara dayanmakta olduğu incelenmiştir. Soyut resmi etkileyen okült hareketlerin kökenindeki Hermetizm, Gnostisizm, Platonizm, Neoplatonizm, Doğu Mistisizmi, Kabala ve Simya gibi kadim öğretilerin, aynı zamanda modern felsefe ve modern psikoloji üzerindeki etkisi ele alınmıştır. Sanat, felsefe ve psikolojiyi ortak bir tema ve temsiliyet üzerinden birleştiren düşünce sistematiği ve sembolizm yapısı araştırılmış; kolektif bir bilinç alanından kaynaklandığı düşünülen evrensel simgeciliklerle benzerlik taşıyan imge, sembol ve arketiplerin, analitik psikoloji kuramı ile nasıl açıklanabileceği sorusuna yanıt aranmıştır. Araştırmanın amacı; modern sanat kadar, modern felsefe ve modern psikolojiyi de etkileyen ve yüzyıllar içerisinde ezoterik gelenekler aracılığıyla aktarılan evrensel sembolizm bilgisinin; kolektif bilinçdışında mevcut olarak, özellikle sanatın her döneminde tezahür ettiğini, insanın psişesinde bulunan arketiplerle bağlantılı olduğunu ve soyut resimde imgenin üretimine kaynaklık ettiğini ortaya koymaktır.
Çizgi romanlarda küyerelleşme; Manga çizgi romanı
Küyerelleşme, küresel ve yerel kültürel öğelerin karşılıklı etkileşim içinde dönüştüğü bir süreçtir. Küreselleşmenin, kültürleri homojenleştiren tek yönlü bir akış olmadığı; yerel kimliklerin küresel düzlemde yeniden üretildiği, biçimlendiği ve çoğu zaman direnç gösterdiği bir dinamik olarak anlaşılmasını sağlar. Küyerelleşme yaklaşımı, kültürel ürünlerin tek biçimli bir küresel yapı içinde erimediğini, aksine yerel bağlamlarla bütünleşerek yeni anlamlar kazandığını savunur. Bu çerçevede, medya ürünleri ve görsel anlatılar, küyerelleşmenin en görünür örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Bu çalışma, Japon manga çizgi romanlarının küresel dolaşımdaki konumunu küyerelleşme kuramı çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Kültürel küreselleşmenin bir ürünü olarak değerlendirilen mangalar, yalnızca Japon kültürel sembollerini içermekle kalmayıp, farklı toplumlarda yeniden anlamlandırılarak yerel kültürel öğelerle harmanlanmakta ve bu yönüyle küyerel bir yapıya bürünmektedir. Araştırmada küyerelleşmenin sadece yerel olanın küresel karşısında korunması değil; yerel ve küreselin etkileşim içinde dönüştüğü bir süreç olduğu vurgulanmaktadır. Çalışmada nitel yöntem benimsenmiş, "Astro Boy", "Kaptan Tsubasa", "Akira", "Dragon Ball" ve "Pokemon" gibi manga örnekleri üzerinden kültürel temsiller, sembolik etkileşim biçimleri ve görsel anlatım stratejileri analiz edilmiştir. Bu eserlerin sadece Japon toplumunun değerlerini yansıtmadığı, aynı zamanda küresel ölçekte tüketilen ortak bir anlatı zemini sunduğu görülmektedir. Medya teknolojilerinin ve dağıtım stratejilerinin etkisiyle, manga anlatıları farklı coğrafyalarda farklı alımlama biçimlerine konu olmakta; bu da manga kültürünün çok merkezli bir yapıya evirilmesine neden olmaktadır. Manga çizgi romanları küyerelleşmenin kültürel çoğulluk, melezleşme ve etkileşim ilkelerini somutlaştıran anlatılar olarak değerlendirilmektedir. Çalışma bu bağlamda yalnızca manga özelinde değil; görsel kültür, medya, tasarım ve kültürel kuramlar arasındaki ilişkiyi incelemek isteyen araştırmacılara da katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Mekân -nesne bağlamında deneyimlediğim ev
Bu çalışmanın amacı, gündelik yaşamımızda kullandığımız, eskittiğimiz, anlam yüklediğimiz biriktirdiğimiz nesnelerin yerleştiği mekanlar arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır. Mekan- nesne ilişkisinin sanatın tarihsel süreç içerisindeki etkileri araştırılarak çağdaş sanatçının mekan ve nesneyle olan ilişkisi oluşturulacaktır. Konuyla ilgili geçmiş ve günümüz eser araştırmaları yapılarak aynı zamanda uygulama çalışmalarıyla da desteklenip, görsel ve kurumsal yeni bakış açıları oluşturulması hedeflenmektedir.
Sanatta yeni toplumsal stratejiler ve pratikler: Yeni tip kamusal sanat
Yeni tip kamusal sanat, 90'lı yıllara gelinirken, dünyanın içinde bulunduğu sosyo-politik durumlara sessiz kalamayan, bir grup aktivist sanatçının, ayrımcılıklara, adaletsizliklere karşı arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Merkezi bir konuma koydukları izleyici kavramlarının öncüsü olarak 70'li yıllar sonrasında gelişen feminist marksist grupları göstermektedirler. Sol görüşü benimseyen bu sanatın kavramları; politik, toplumsal sorunlar ve izleyicisiyle etkileşim üzerine kurulmuştur. Geçmişte örneklerini gördüğümüz öncü sanat gruplarının düştüğü konuma gelmemek için kendine sorular soran cevaplar arayan bir sanattır. Suzanne Lacy'nin Türkçe'ye daha çevrilmemiş olan kitabı Mapping The Terrain: New Genre Public Art kitabı çalışmamın temelini oluşturmaktadır. İlk olarak bu oluşumun arkasındaki politik süreçler, etkilendikleri kavramlar irdelenmeye çalışılmıştır. Ardından bu sanatın oluşumunda etkili olmuş Suzanne Lacy, Mary Jane Jacob, Suzi Gablik, Guillermo Gomez Pena, Lucy R. Lippard, Allan Kaprow gibi sanatçıların ve küratörlerin bu sanata bakış açılarını, görüşlerini, eleştirilerini ve önerilerini kapsamaktadır. Bu çalışmada aynı zamanda toplumsal tabanlı bu sanatın örnekleri sunulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Kamu, Etkileşim, Toplumsal, Farklılıklar, Yeni tip kamusal sanat, Diyalog, İzleyici, İlişkisel, Öteki, Çok kültürlülük, İşbirliği.
Metruk mekânda fotoğrafı kullanarak mekân ve fotoğrafın salt bir sanat eserine dönüşmesi
Terk edilmiş bir mekân, fotoğraf aracılığıyla (medyum olarak), salt bir sanat nesnesine dönüştürülerek var olmaktadır. Metruk mekânın izlerinden yola çıkarak, Dünya'dan ve Türkiye'den çağdaş sanat dahilinde, alternatif sergileme örnekleri ve mekânları incelenmiştir. Bu bağlamda terkedilmiş mekânlarda fotoğrafı bir araç olarak kullanarak, mekân ve fotoğrafı bir bütün olarak salt bir sanat nesnesine dönüştürülmüş olan eserler araştırılmıştır. İçerideki mekâna, kavramsal olarak dışarıdan bakarak, sanatsal müdahaleyle iş bu mekânın anlamsal olarak, kültürel ve tarihsel mirasının korunması sağlanabilmektedir. Bu çalışmanın sonucunda, terkedilmiş mekâna özgü oluşan zihin haritaları oluşturularak yani mekânda daha önce yaşamış olan insanların ve diğer canlıların eski eşyalarını, fotoğraflarını, diğer anılarını ve izlerini fotoğraf aracılığıyla oluşturarak, sanatsal müdahalelerle birlikte; mekânla bağlantısı olan kişilerle birleştirilmesi ve bu yolla toplumun bilinçlenmesi amaçlanmaktadır. Sosyolojik bakış açısıyla fotoğrafı bir medyum olarak sosyokültürel izleklerde kullanarak, kültürel değerlerin dokusunun sürdürülmesi, geçmişinin daha kapsamlı kavranmasını ve geliştirilmesi sağlanabilmektedir. En önemlisi de toplumsal etkiyle sanatı ayakta tutabilir. Bu alanda çalışan en önemli sanatçılardan biri olan Fransız fotoğrafçı, sanatçı JR'ın izinden giderek, çağdaş sanatta alternatif sergi mekanlarının kendi başına sanat nesnesine dönüştürülmesi yorumlanacaktır. Anahtar Kelimeler: Mekân, Metruk Mekân, Fotoğraf, Sergi Alanları, Sanat
Art participant's dialogue with light in the context of relational aesthetics
Relational aesthetics is a theoretical framework proposed by Nicolas Bourriaud in the 1990s for the proper evaluation of art during that period. The relational art theory has drawn attention to the negative impact of technology on interpersonal relationships by facilitating the formation of new relationships. According to Bourriaud, technology, through applications that replace human interaction, undermines established relationships, and relationality is reconstructed through art. For relationality to emerge, the art audience must actively participate in the execution of art. In this regard, the transition of the art audience to participants is crucial. Modern art and subsequent art movements have enabled the audience to become participants in art. In interactive art projects, participants contribute to the artwork, thus playing an active role in its execution. In artworks with a relational form, participants will reveal relationality. Works evaluated in the context of relational aesthetics may include non-technological mediums. Artificial light introduced into human life with technology, alongside digital screens, is an element people are exposed to daily. Despite its negative effects, artificial light also facilitates human life. This thesis research examines the use of artificial light as a technological medium in fostering relationality within a relational context. The relationship between humans and natural or artificial light mediums is explored within the context of relational aesthetics. The aim is to highlight how artificial light mediums and their effects create new realms of relationships.
Okul öncesi dijital boyama kitaplarının görsel iletişim tasarım açısından incelenmesi ve uygulama önerisi
Bu tezin amacı, okul öncesi dönemde kullanılan dijital boyama kitabı uygulamalarının, eğitici içerikler taşıyabileceğini ve bu içeriklerin eğlenceli yöntemlerle çocuğa aktarılabileceğini göstermektir. Okul öncesi çocuğun en sık yaptığı aktivitelerden olan boyamanın, dijitalleşme çağı ile birlikte ki değişim süreci incelenmiştir. Dijital mecralara aktarılan boyama kitaplarının oluşum ve kullanım aşamaları 3-6 yaş grubunun yapabilirlikleri göz önünde bulundurularak, gelişim kuramları doğrultusunda araştırma sürdürülmüştür. Bu kuramlar doğrultusunda "oyun ile öğrenme" düşüncesi baz alınmış, çocuğun erken yaşta sanat terimleri ile tanışabilmesi için dijital bir platform tasarlanmıştır. Bu tasarım sürecinde var olan uygulamalar, görsel iletişim tasarım açısından incelenmiş, elde edilen sonuçlar doğrultusunda çocuğa hem keyifli vakit geçirtecek hem de sanat hakkında önemli bilgiler verecek aynı zamanda çocuğun işitsel ve görsel hafızasına paralel katkı sağlayacak bir çalışma yapılmıştır.
Doğu batı ikilemi bağlamında özgün bir duruş olarak Balkan Naci İslimyeli'nin sanatı
Bu çalışmada, çağdaş bir Türk sanatçısı olan Balkan Naci İslimyeli'nin eserleri, Doğu Batı ikilemi problematiği çerçevesinde ele alınarak incelendi. Tarihsel bir süreç içinde sanatçının tüm dönemlerinde verdiği eserleri, tematik diziler halinde ele alındı. Farklı dönemlerinde verdiği eserlerinin her bir grubunda ayrı bir konseptte ayrı bir sorunsala değinen sanatçının, her serisi kendi içinde değerlendirildi. Konuyla ilgili eserleri seçilerek bu eserlerdeki Doğu'ya ait geleneksel kavramlar araştırıldı. Bu çalışmalar sonucunda, Balkan Naci İslimyeli'nin sanatına, 1950'li yıllarda Türk sanatçılarının tuvallerine de farklı şekillerde yansıyan, minyatür, hat, yazı resim gibi geleneksel sanatların ve halk hikayelerinin yansımaları saptandı. 1971 yılından günümüze, tüm profesyonel sanat üretim sürecinde ortaya koyduğu yapıtlar ele alındığında, göçmen bir aileden gelen sanatçının hemen tüm yapıtlarında, geleneğe bağlı kaldığı ancak bunu Türk çağdaş sanatına hizmet edecek ve yönlendirecek modern bir söyleme dönüştürerek kullandığı gözlemlendi. Tanzimat dönemiyle, Türk edebiyatında yerini almaya başlayan Doğu Batı çatışması ve Avrupa cephesinde de Samuel Huntington gibi tarihçilerin şövenist yaklaşımlarıyla moderniteyi kendi tekellerine alma eğilimleri, Doğu ile Batıyı kültürel olarak aynı düzeye gelmelerinin imkansız olduğuna toplumları inandırma çabaları, günümüzde bir çok aydın tarafından da sorgusuzca kabullenmeye başlanmıştır; oysa ki insanlık tarihi bir çok güçlü imparatorluğun sonunu görmüş, insanlar için çok uzun sanılan yüzyılların, insanlık tarihi açısından o kadar da uzun olmadığı göz ardı edilmiştir. Tüm eserlerin nitel araştırma yöntemleri ile incelenmesi ve Doğu Batı ikilemi konusunda yapılan literatür araştırmaları sonucunda, Doğu ile Batı'nın yüzyıllara dayanan ve her iki halka dayatılmaya çalışılan dini ve siyasi boyutlarına rağmen Balkan Naci İslimyeli'nin, ikilem ya da çatışma söylemlerine bir antitez oluşturacak nitelikte, eserlerini Doğu ve Batı'nın bir sentezi olarak ortaya koyduğu saptanmıştır.
Videodaki sanatsal dilin ontolojisi
Bu çalışmanın amacı, video sanatını tarihsel yönden araştırırken onun ardında yatan süreçleri irdelemektir. Televizyon estetiği, video sanatına katkıları açısından ele alınırken videonun televizyona karşı olduğu noktalar belirlenmiştir. Televizyon ve video arasında, karşılaştırmalı bir yöntem izlenerek her iki aracın birbirleriyle olan farklarının anlaşılması sağlanmıştır. Video sanatı ve Fluxus arasındaki bağ, harekete mensup sanatçılar çerçevesinde ortaya koyulmuştur. Video sanatçılarının, aygıtı kendi görüşleri doğrultusunda kullanmaları, çok sesli anlatımlara yol açmıştır. Bu durum, video sanatındaki dilsel çeşitliliği beraberinde getirmiştir. Tezde, video sanatındaki bu yaklaşımlar, kuramcılar eşliğinde analiz edilmiştir. Disiplinlerin bir arada olması ile ilgili görüşlere yer verildikten sonra disiplinlerarası sanat süreçleri tartışmaya açılmıştır. Bu süreçler video sanatıyla ilgili örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. İzleyicinin, edilgen olma halinden etkin olma haline geçişi araştırılıp bu bağlamda etkileşimli sanat ve video sanatı farklı fikirler üzerinden incelenmiştir. Postmodern dönemin özellikleri belirtildikten sonra bu dönemdeki toplumsal yapıdan bahsedilmiştir. Post-endüstriyel toplumun, endüstriyel ve öncesi toplum yapısından ayrıldığı noktalar açıklanmıştır. Postmodern sanat bağlamında kullanılan kavramlar, sanatçıların ürettiği çalışmalar üzerinden görünür kılınmıştır. Video sanatındaki postmodern algıya ilişkin saptamalarda bulunulmuştur.
Gıda ambalajında tasarım sorunları ve estetik değerlerin önemi
Günümüz dünya ekonomisinde neredeyse her sektörün değişmez bir unsuru olan ambalaj 5000 yıllık tarihsel gelişimi boyunca, başlangıçtaki ürünü muhafaza etme fonksiyonundan çok daha geniş kullanım amaçları üstlenmiş, birçok ürün imalatında neredeyse ürün kadar, bazen de üründen daha çok önem kazanmıştır. Bugüne geldiğimizde ambalaj; üretici için; depoda az yer kaplayan, hızlı ve kolay dolumu sağlayan, malı tüketiciye zarar görmeden ulaştırabilen ve ekonomik olan, pazarlamacı için; ürünün diğer ürünler arasında öne çıkmasını sağlayan, satışını artıran, ambalaj üreticisi penceresinden baktığımızda; mevcut kolay bulunabilen piyasa hammadde ve malzemelerine ve makina parkuruna uygun, kolay üretilebilen, dağıtıcı açısından bakarsak; malı en iyi şekilde koruyan, depolama ve nakliyeye uygun olan, ürünün satıcısı açısından; satışı kolaylaştıran, içindeki malı iyi koruyan ve teşhir eden, tüketici açısından bakarsak; ilgisini çeken, içindeki ürünle ilgili bilgi veren, kullanımı, taşıması, saklaması ve hatta yok edilmesi kolay olan önemli bir unsurdur. Bu kadar geniş bir fonksiyon alanı üstlenen ambalajın tasarımı da o derece önem kazanmaktadır. Tüm bu beklentiler göz önünde bulundurularak yapılan tasarımlar başarılı olurken, bu beklenti ve ihtiyaçlardan bir veya birkaçı tasarım aşamasında göz ardı edilirse bu durumda ürünün de ekonomik olarak başarısız olmasına sebep olacak sorunlar ortaya çıkması riski bulunmaktadır. Günümüzde her yıl binlerce yeni ürünün raflarda yerini aldığını ve ürün çeşitliliğinin arttığını düşünürsek bu noktada benzer nitelik ve fonksiyonellikteki ürünlerin tüketici nezdinde farklı algılanması için de ambalaj etkeni oldukça önem kazanmaktadır. Bu nedenle de ürünün piyasada tutuna bilmesi ürüne bağlı olduğu kadar, yukarıda sayılan beklenti ve ihtiyaçların tamamını karşılayacak bir ambalaj tasarımına da bağlıdır. Bu çalışmada ambalaj kavramı, çeşitleri ve ambalajın önemi incelenirken, özellikle yukarıda belirtilen çerçevede ambalajın üstlenmiş olduğu fonksiyonlar açısından başarılı bir ambalaj tasarımının nasıl olması gerektiği gıda sektörü özelinde detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde ambalaj tanımı, dünyada ve Türkiye'de tarihçesi, ambalaj tipleri ve ambalajın fonksiyonları ele alınırken ambalaj kavramına açıklık getirilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde ambalajın kullanıldığı sektörler arasında "gıda sektörü" detaylı incelenmiş, gıda sektöründe kullanılan ambalaj çeşitlerine ve gıda ambalajında öne çıkan önemli bir unsur olan hijyene gıda yönetmelikleri çerçevesinde değinilmiştir. Son bölümde ise tasarım konusu kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Ürünün başarılı olması ürünü piyasaya süren her firmanın, iyi ve doğru tasarımı yapmak da her ambalaj tasarımcısının amacıdır. Bu çalışma ile bir ürünün yoğun rekabet şartlarında başarılı olabilmesi için ambalajın üstlendiği fonksiyonlar çerçevesinde ambalaj tasarımında nelere dikkat edilmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmaya çalışırken, hem ürün üreticisine hem de ambalaj tasarımcısına yol gösteren bir kaynak ortaya koymayı hedefledim. Çünkü büyük emek, özveri ve kısıtlı sermaye ve kaynak yapısı ile ortaya konulan ürünlerin başarısının bağlı olduğu en önemli unsurlardan biri olan ambalajın tasarımında yapılan hatalar ürünün başarısızlığı ile şirket karlılığını olumsuz etkilemekle birlikte bu aynı zamanda milli servet ve kaynak kaybı ve israfı olmaktadır. Dileğim ve amacım bu çalışma ile Türk sanayi ve tarım işletmeleri üreticileri ile ambalaj tasarımcılarına ambalajın anlam ve önemini ortaya koymak; özellikle gelişmekte olan ekonomilerde, kıt olan kaynaklarla meydana getirilen ürünlerin değer ve miktar kaybına uğramadan başarılı ürün geliştirme çalışmaları çerçevesinde en doğru ürünlerin tüketici yararına sunulmasını sağlamaktır.
9. İstanbul Bienali mekanlarında Theodor W. Adorno'nun kültür endüstrisi kuramı izleri
Sanat, ortaya çıktığı ilk andan itibaren toplumsal bir fenomen olmuştur; ister dini, ister siyasi veyahut askeri ya da ekonomik olsun, her zaman toplumla bir bağ içerisindedir ve toplumun biz uzantısı, bir yansımasıdır. Aynı zamanda bu toplumsal faktörler de sanatın içeriğini veya görünümünü etkilemiştir her zaman. Bugün, tarih öncesi sanatı, dini sanat, ritüel sanatı olarak tanımlamak oldukça kolay ve yaygın bir iştir, fakat bir ana tanrıça figürünü ile, bir kiliseye asılan Meryem ve Çocuk İsa'yı gösteren bir altar panasu toplumsal işlev olarak çok büyük bir fark yoktur, yalnızca farklı fikirlere hizmet eden fakat tözsel olarak aynı olan iki şeyi ifade ederler. Şu veya bu şekilde toplumsal faktörlere göre değişse de töz olarak hep aynıdır sanat ve aynı biricikliğe sahiptir. Sanattaki asıl değişim bu tözün kırılması ya da topyekûn ortadan kaldırılmasıdır. Sanattaki bu büyük değişim, sanatın metalaşması ve böylelikle bir kültür endüstrisinin ortaya çıkmış olmasıdır. Alman düşünür Theodor W. Adorno'nun ortaya koyduğu ''Kültür Endüstrisi'' kuramının temelinde bu ekonomik metalaşma fikri yatar. Bienaller, çağdaş sanatın en önemli kendini sergileme alanı olarak sanat dünyasında veyahut kültür endüstrisinde büyük bir öneme sahiptir. Kökleri 19. yüzyıla dek sürülse de bugün bildiğimiz haliyle bienaller, ileri kapitalizmin de yükselişe geçtiği, savaş sonrası dünyanın bir pratiği haline gelmiş ve çağdaş sanatın merkezi olmuşlardır. Her bienal, kendisini bir meta olarak satmaya çalışan bir şehir ve durmadan büyüyen küresel sanat piyasasının pastasından bir pay almaya can atan sermaye sahiplerini de yanında getirir. Çalışmamızda, kitle kültürünün şehir, ekonomi, emlak ve sermaye sahipleri ile olan ilişkisi bağlamında, Theodor W. Adorno"nun "Kültür Endüstrisi" kuramının temelinde yer alan kültürün ekonomik şeyleşme fikri üzerinden 9. İstanbul Bienali'nin yapıldığı mekanlar, Adorno'nun kuramının izlerini sürme amacıyla irdelenmiştir. İstanbul Bienali gibi yüksek bütçeli sanat organizasyonlarının hayatta kalması, sermaye sahiplerinin maddi güçlerini bienal sponsorları olarak kullanma arzularına bağlıdır. Bu durum da doğal olarak İstanbul Bienali'nin sponsorların ticari ve imaj taleplerini dolayı göz ardı edememe durumunu yaratmaktadır. Eğer sponsorlar memnun edilmezlerse, tekrar bienale maddi destek vermeyerek bu yüksek bütçeli sanat organizasyonunun darboğaza girmesine sebep olurlar. Kültür endüstrisi kuramında Theodor W. Adorno tam da bu durumun kitle kültürünü endüstrileşen bir ekonomik şeyleşmeye sebep olduğunu ileri sürer
Mit-kahramanlık olguları, dönüşümleri ve bu olguların Hirokazu Kore-eda sinemasındaki yansımaları
İnsanın uzun çağlar boyunca kurduğu düşsel hikayelerin tahtını, masalların, mitlerin kahramanlarını hep soylular, yarı tanrı krallar, prensler işgal etmiştir. İnsanın ortak hikayelerinin ilk kahramanları; Yunan Tragedyaların baş karakterleri, Acem Kralları, Babil'in zorba liderleri gibi tanrının gücüne yakın görüldükleri için kahraman olmaya layık görülmüşlerdir. Diğer bir güçlü olasılık da insanın kendinde eksik gördüğü ve kendisinde olmasını arzu ettiği nitelikleri, yerinde gözü olan bu soylu kişiler üzerinden vücuda getirmeleridir. Uzun çağlar boyunca kahramanlar sıradan insanların safına neredeyse hiç inmemiştir. Sinema bu olgunun değişip dönüştürülmesinde önemli bir rol oynamıştır. 'Karakter'i normalleştirerek daha rahat anlaşılıp algılanmasına, dolayısıyla gerçeklikle bağının kurulmasına ön ayak olmuştur. Bu tezin amacı 'kahraman' ve 'karakter 'olgularını bir karşılaştırmaya tabi tutmak; mit söylencelerinin doğaüstü güçlere sahip, tanrı, yarı tanrı, fantastik, soylu kahramanları ile çağdaş Japon sinemasının önemli yönetmenlerinden karakterlerini normalleştirmeyi, sıradanlaştırmayı başarabilmiş Hirokazu Kore-eda filmlerinin karakterleri arasında bir karşılaştırma yapmaktır. Psikanalizim ve yapısalcılığın bu konudaki bulgularını da dayanarak yaparak birtakım olguların analizlerini ortaya koymak ve iddia edilen dönüşüm ve değişimin bulgularını ortaya koymak hedeflenmektedir. Bellek, doğuş, ölüm, yeniden doğuş, Erginlenme, Kahraman ya da karakterin dönüşümleri gibi bulgular, mit ve sinema, Kore-eda filmleri bağlamında analiz edilecektir. Anahtar Kelimeler: Mit, Büyü, Kahramanlık, Doğuş ve Yeniden Doğuş, Sinema, Karakter Yaratma, Mit ve Sinema, Anlam Yaratma, Hirokazu Kore-eda Sineması.
Türkı̇ye'de Contemporary İstanbul'a alternatı̇f çağdaş sanat fuarları
20. yüzyılın başlarında, avangard akımların etkisiyle sanatın her alanında köklü bir değişim yaşanmıştır. Teknolojik ve küresel etkilerle birlikte 21. yüzyıldaki sanat anlayışı artık çok daha karma ve global bir karaktere bürünmüştür. Bu süreçte sadece sanatın üretimi değil, üretimden sonraki süreçlerin de değişimi başlamıştır. 1980'lerde giderek yaygınlaşan bienallerden sonra yeni sanat anlayışıyla üretilen eserlerin sergilendiği, sanatın alımlayıcıları ile sanatçıyı buluşturan yeni platformlara ihtiyaç duyulmuştur. Avrupa ve Amerika başta olmak üzere düzenlenmeye başlanan çağdaş sanat fuarları 2000 yılından sonra Türkiye'de de bir ihtiyaç olarak sanat piyasındaki yerini almıştır. Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Türkiye'nin ilk ve en önemli organizasyonu olarak 2006 yılında ilk edisyonunu gerçekleştirmiştir. 2019 yılına kadar giderek büyüyen ve genişleyen bir perspektifle İstanbul'un bir sanat merkezi olmasını amaçlayan Contemporary İstanbul, aynı zamanda çağdaş sanat fuarı olarak bir ekol haline gelmiştir. Katılımcı galeri, kurum, sanatçı ve koleksiner sayısını her geçen yıl yükseltten fuar, aynı zamanda Dünya'nın birçok ülkesiyle güçlü bağlantılar kurmayı başarmıştır. Heykel, resim, fotoğraf gibi klasik sanat türlerinin yanı sıra video-art, enstalasyon, performans, street art gibi çağdaş sanat türlerinin yer aldığı Contemporary İstanbul, zaman içerisinde alternatif fuarların oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Art-Ankara, Step İstanbul, ArtWeeks Akaretler, İstanbul Sanat ve Antika Fuarı ile ArtContact gibi, bu çalışma kapsamında incelenen çağdaş sanat fuaları son yıllarda Türkiye'deki alternatif fuarlar olarak dikkat çekmektedir. Katılım, içerik, fiyat, konsept gibi konularda Contemporary İstanbul'a benzeyen veya ayrılan yönleriyle bu fuarlar da Türkiye'nin çağdaş sanat alanındaki diğer önemli adımlarını oluşturmaktadır. Bu tez çalışması, Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı ekseninde, alternatif fuarlar üzerinden bir karşılaştırma yapmayı amaçlamıştır. Anahtar Kelimeler: Çağdaş Sanat, Fuar, Contemporary İstanbul, Türkiye, Alternatif
İstanbul Rum-Ortodoks kiliselerinde epitafion işlemeleri ve ikonografileri
Bizans sanatında her bir nokta inançla örülüdür. Bu da onu Ortaçağ dönemi boyunca oldukça farklı bir noktada tutmuştur. Bizans sanatı, değişimle beslenen bir sanat değildir. Yenilik yerine varolanı en iyiye dönüştürmek için uğraşılmıştır. Tıpkı bir ağaç gibi kökleri vardır bu kökleri yerinden söküp atmak yerine o köklerden beslenip gelişmek ve yükselmek söz konusu olmuştur. Söz konusu bu seçim, elbette köklerini kutsal bir kitaptan alan sanat için beklenen bir şeydi. İncil'in yeni bir versiyonunu beklemiyorlardı ya da başka bir Mesih'in gelmesini de. Cyril Mango'nun da değindiği üzere Bizans düşüncesi, "Tek Tanrı, tek imparatorluk, tek din" mottosuyla özetlenebilir. İmparatorluğun kurulduğu şehrin planlaması bile bize aynı düşünceyi gösterir; fetih fikrinden ziyade sahip olunan şehri en iyiye dönüştürmüş ve korumuşlardır. İmparatorluğun oluşturduğu sanat fetih sonrasında Ortodoks toplumunda yerini bulmuştur. Bizans mottosuyla bağlantılı olarak da liturji değişmeden Ortodoks törenlerinde kendini gösterir. İsa'nın hayatı bu liturjik törenlerde yeniden canlandırılmaktadır. Bu liturjik törenlerin içerisinde kutsal işlemeler Bizans'dan beri önemli bir yer tutmaktadır. Toplumun kentteki yaşamlarını anlayabilmek; hem dini yapıdaki ritüellere hem de mahallelerdeki yaşama projektör tutmakla mümkün olabilecektir. Bu kutsal kumaşlar içerisinde Epitafion Kutsal Yas haftasının merkezinde yer alıp üzerindeki sahneler sayesinde de içerdiği teolojik ve liturjik anlam dışında ayrıca kumaşcılık sanat örneklerindendir. Kutsal kumaşlar konusunda Türkiye'de sınırlı sayıda bilgi olduğundan ve kaynak eksikliğinden dolayı araştırma ele alınıp, Epitafionların ikonografik olarak incelenmesi yapılmıştır. Araştırma için özellikle İstanbul'un fethinin takibiyle 18 ve 19. yüzyıllarda yenilenmeler sonucu oluşturulan İstanbul'da varlıklarını devam ettiren Rum cemaatinin en önemli kültürel varlıkları kiliseler ziyaret edilmiştir. Bu yenilenmeler de göz önüne alınarak, dönemsel bağlamda Fener Rum Patrikhanesi'ne bağlı olan 19. yüzyıl kiliselerindeki dönem olarak da paralel olan Epitafion işlemeleri belgelenip, araştırılmıştır. Bu kiliselerin 2017 yılı itibariyle de halihazırdaki durumları hakkında da kısa bilgi verilmiştir. Araştırma boyunca ziyaret edilen 48 kilisede, belgelenen toplam 53 Epitafion bulunmaktadır. Bu Epitafionlar arasında da farklılıklar görülmekte ve bu farklılıklarından dolayı da belli grupsal başlıklar altında ele alınmaktadır. Erken tarihli olan işlemelerin çoğu şu an kilisede yer almamaktadır. Bunun iki nedeni bulunmakta olup; kiliselerin bir çoğunda cemaat azalmasından ötürü törenlerin de azalmasından ve koruma amaçlı olarak Fener Rum Patrikhanesinin arşivinde korunmasından kaynaklanmaktadır.
Horoz imgesinin plastik sanatlara yansıması: Türkiye'de Erken Cumhuriyet Döneminden günümüze çağdaşı Batı sanatıyla bir karşılaştırma
İnsanoğlunun bilinmezlerle dolu çevresini algılamak ve anlamak için, görmeye başladığı andan itibaren duyumsadığı nesneleri önce imgeleştirdiği, sonra bu imgeleri sembollere dönüştürdüğü bilinmektedir. İlkel insanların mağara duvarlarında tasarladıkları ilk resimler korktukları varlıklara karşı sığındıkları doğa üstü güçler için geliştirdikleri ritüellerin sembolleri ve onları diğer insanlara anlatmak için kullandıkları görsel iletişim araçları olmuşlardır. İnsanoğlunun imgeleri sembolleştirerek gerçekleştirdiği bu oluşum, kültürel bir sürecin parçası olan sanatsal etkinlik olarak kabul edilmektedir. Bu etkinlik bir ritüelin parçası olsa da kullanılan semboller sanatçısından başlayarak, yaşadığı toplumun sosyolojik-psikolojik- ekonomik yapısı, tarihi, inançları doğrultusunda önemli birer mesaj niteliği taşımaktadırlar. Hayvanlar içinde kanatlılar familyasında bulunan horoz, evcilleştirildiği düşünülen MÖ 2000'lerden itibaren yüklendiği sembolik anlamlarla dinsel-büyüsel, fonksiyonel ya da sanatsal ifade aracı olarak insanoğlunun üretimlerinde önemli bir imge halini almıştır. Yapılan araştırmalarla besin maddesi olarak kullanılmadan önce güneşin doğuşunu haber verici mistik yönü, mücadeleden vaz geçmeyen cesur karakteri ve savaşçılığı horozun kültürlere, coğrafyalara, inançlara göre değişen veya evrenselleşen sembolik karşılıklar yüklenmesi sonucunu doğurmuştur. Mitolojik karakterler, dinsel figürler ve doğa güçleriyle özdeşleştirilen horoz imgesi, kaya kabartmalarından itibaren, duvar resimlerinde, dini tasvirlerde, dokumalarda, seramiklerde, mimaride, resim ve heykellerde sanatsal ifade unsuru olarak kullanılmıştır. Horoz imgesinin, Türkiye'de erken Cumhuriyet döneminden itibaren ve eş zamanlı olarak Batı'da günümüze kadar geçen zaman aralığında plastik sanatlara yansıma yönünün incelenerek karşılaştırıldığı bu çalışmada doküman analizine dayalı veri toplama tekniği kullanılmıştır. Yapılan geniş literatür taraması ile imgenin tarihsel, inançsal, ideolojik, kültürel ve coğrafi farklıklar bağlamında değişen, çeşitlenen veya değişmeyip evrenselleşen sembolik karşılıklarının tespiti sağlanmış ve bu kültürel mirasın sonraki dönemlerdeki sanatsal yorumlara yansıma biçimleri irdelenmiştir. Böylece seçilen yapıtlar ekseninde sembolün kavramsal ve/veya plastik anlamıyla kullanılıp kullanılmadığı sebep-sonuç ilişkileri bağlamında incelenip yorumlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Horoz imgesi, Plastik sanatlar, mistik, kültürel bellek
1960 sonrası çağdaş sanatta suyun kullanımı
Tarih boyunca insanoğlu, canlılığının devamı için, varlığına muhtaçlığı sebebiyle suya yakın olmuştur. İlk yerleşim yerlerini su kenarlarına kurmuş, hastalıklarına şifayı suda aramış, kimi zaman da suyun gücünden korkarak suyu kutsallaştırmıştır. İnsanlık tarihinde büyük öneme sahip olan su, sanatçıları da etkilemiştir. Su kavramı, manzara resimleri ve mitolojik betimlemelerle, sanat tarihinde sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bu tez çalışması, suyu salt bir malzeme veya tamamlayıcı unsur olarak görmeyip, kavramsal olarak ele alan çağdaş sanatçıların 1960 sonrası eserlerinde onu nasıl bir ifade aracına dönüştürdüklerini incelemektedir. Konu ele alınırken tarih boyunca insanoğlunun suya olan yaklaşımı araştırılmıştır. Suyun fiziksel ve kimyasal özellikleri, felsefe, mitoloji ve dinler tarihindeki yeri ve yaşamsal süreçteki önemi araştırılmış, devamında suyun çağdaş sanatçıların 1960 sonrası eserlerinde sanatçılar tarafından nasıl işlendiği analiz edilmiştir. Çalışma boyunca görülmüştür ki, 1960 sonrası sanat üretiminde suyun farklı halleri olmasından yararlanarak değişim ve dönüşümü ortaya koyan süreçlerin sergilendiği, gaz halinde mekana yayılmasının izleyeni deneyimleyene dönüştürdüğü saptanmış ve sanatçıların çalışmalarında suyu kullanma sebeplerinin farklı halleri olmasından, hayati öneminden kaynaklandığı tespit edilmiştir.
Michel Foucault'nun panoptikon kuramı bağlamında sanat ve iktidar
İnsanlık tarihinin başlangıcından beri, iktidar meselesi, bireylerin ve toplumun en büyük tartışma meselelerinden biri olmuştur. Bireysel bazda başkalarını etkileme, davranışlarını yönetme anlamına gelirken toplumsal olarak da devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma anlamına gelmektedir. İktidar devletin gücünü göstermekle birlikte toplumun ortak iyiliği için düzen ve hukuk kurmak suretiyle, kararları, topluma gerekirse zorla kabul ettiren kuvvet olarak da anılır; hatta bireylere verilecek özgürlüklerin sınırını belirleyen ve bu özgürlüğü güvence altına alan da iktidar kurumudur. XVIII.yüzyıldaki Sanayi Devriminin yarattığı yeni koşullarla birlikte iktidar, askeri ve siyasi gücü aşarak, ekonomik bir anlam kazanmıştır. Artık iktidar, ekonomik gücü elinde bulunduranındır. Ekonomik gücü sağlayan üretim ve tüketim ağının devamlılığı için yeni model iktidar, tepeden inme yerine, tabana yayılarak hayatın her alanını sarmaktadır. Bu yayılma sürecinde, Fransız düşünür Michel Foucault, tarihsel esinlerle ürettiği Panoptikon kuramıyla, iktidarın dolaşımda bulunarak, mikro düzeyde her alana etkilerini dile getirmektedir. Farklı olan, normale uymayan, disiplinci iktidar yöntemiyle toplumun dışına itilirken, her birey ve her topluluk, belli kurumlar aracılığıyla tektipleştirilir ve ekonomik düzenin sürekliliği için yönetilmeye devam eder. Mağara devrinden bu yana insanın kendini dile getirmesinin en etkili yollarından biri olan sanat da var olduğu günden bu yana belirli kurallar içinde, akademik gelişimini sağlamış ve ekonomik gücü elinde bulunduranların hakimiyetinde hareket alanı bulmaya çalışmıştır. Sanayi Devrimi, insana büyük prangalar yarattığı kadar, iletişim ve hareket kolaylığı sağladığı için, sanatın yön değiştirmesinde de etkili olmuştur. Teknolojinin gelişimiyle hem malzeme çeşitliliği artmış hem de siyasi hareketlilikten etkilenen sanatçı, bağımsız düşünme olanağına kavuşmuştur. Sanatın sahip olduğu alan artık sanatçının yaratıcılığına yetmemektedir, üstelik ekonomik zorunlulukların ve sanatı meta haline getiren piyasa koşullarının içinde… Sanatçı ancak, sanatı ticarileştiren galeri, müze, koleksiyon, müzayede gibi kurumlardan sıyrılarak özgür yaratma gücüne kavuşabilmektedir. Sanat eseri de biçim olarak değil, içeriği sayesinde değerli olmalıdır. XIX. yüzyıl itibariyle ivme kazanan toplumsal, siyasi ve ekonomik gelişim, sanat üretiminin de farklılaşmasını, yeni düşünce akımlarıyla, yeni üretim alanları oluşturmasını sağlamıştır. Devrimsel bir başlangıç yaratan Kübizmin ardından, Kavramsal Sanat, Arazi Sanatı, Arte Povera, Fluxus, İlişkisel Estetik, Opart, Performans sanatı ve dahası, sanat iktidarını kıran en önemli akımlar olarak modern sanatın gelişiminde önemli rol oynamıştır. Panoptikon kuramı bağlamında ele alınan sanat ve iktidar çözümlemesi, çalışmanın temasını oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: İktidar, Panoptikon, Michel Foucault, sanat ve iktidar.
Sanatta bir bakış, bir oluş ve bir eyleyiş mekanı olarak pencere metaforu
İzleyicinin bakışını sınırlayan pencere, onun bilindik dünyasındaki kısıtlanmış özgürlüğü ve mahremiyeti sembolize eder. Burada kullanılan kısıtlama terimi negatif bir söylemden çok pozitif bir söylemi destekler. Tıpkı gözün geniş açısının kısıtlı-sınırlı netliğinin görme eylemini ortaya çıkarması gibi pencere de görülmesi gerekeni izleyiciye sunar, fokal bir mercek görevi görür. Sanatçı pencere metaforu ile izleyicini bakışını toplumsal olaylara veya kendisine çevirir ve bilgiyi sunar. Modernizmin özelliklerinden olan; varlık, merkezleme, metafor kullanımı, biçim, mesafe, sınır gibi özelliklerinden bir çoğunu kendisinde barındıran pencere metaforu, sanatçıların çalışmalarında postmodernist bir bakış açısıyla göçebeliğe, yersizliğe, özgürlük ve mahremiyet ihlallerine göndermelerde bulunur. Bakış açısını tek bir noktadan, bir çok noktaya, tek bir doğrudan bir çok doğruya yönlendirir.
Türk resim sanatının görsel ideolojisi: 1850-1950
Sanatın toplumları eğitici ve dönüştürücü işlevi tarih boyunca yönetici erkin toplumun ideolojik düzeyini belirlemek için sanatı araçsallaştırmalarına sebep olmuştur. Toplumsal formasyonun ana bileşenlerinden biri olan sanat her devirde, icra edildiği dönemin ideolojik düzeyini görselleştirmiştir. Nicos Hadjinicolaou 'Sanat Tarihi ve Sınıf Mücadelesi' adlı eserinde, toplumsal yapının ideolojik düzeyinin resim sanatında egemen ideolojiyi olumlayıcı ya da eleştirel görsel ideolojiler olarak ortaya çıktığını belirtmektedir. Bu çalışmayla, Nicos Hadjinicolaou'nun kuramı doğrultusunda, Türk resim sanatının görsel ideolojilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Osmanlı Devleti'nde Batılılaşma çabalarının etkileri, Tanzimat'ın ilanıyla beraber siyasi ve idari alandan toplumsal yapıya doğru genişlemeye başlamıştır. Meşrutiyet'in ilanıyla beraber toplumsal yapıda görülen değişimler, yönetici erkin egemen ideolojisi olan Osmanlıcılık ve Batılılaşmanın yanında farklı ideolojik sistemlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Balkan Savaşları döneminde Osmanlıcılık ideolojisi yerini Türkçülük ideolojisine bırakmıştır. Savaş yıllarında kurulan Şişli Atölyesi ile ilk kez, resim sanatı devletin resmi propaganda aracı olarak kullanılmış ve üretilen savaş temalı resimler dönemin yönetici erkinin ideolojisini görselleştirmiştir. Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle beraber, Batılılaşma ideolojisinin yerini çağdaşlaşma, Türkçülük ideolojisinin yerini milliyetçilik ideolojisi almıştır. Cumhuriyet döneminin yönetici erki, toplumsal yapının ideolojik düzeyini belirlemeyi devletin resmi politikası haline getirmiştir. Ulus kimliğinin inşa sürecinde resim üretimi, Cumhuriyet devrimlerini görselleştirerek toplumu eğitici bir işlev yüklenmiştir. Osmanlı Devleti'nde Batılı anlamda tuval resminin başlamasından günümüze kadar, toplumsal yapıda var olan ideolojiler resim sanatında görselleştirilmiştir. Bu görselleştirmeler, resim üretiminin gerçekleştiği dönemde toplumsal yapıya egemen olan ideolojiyle uyum içerisinde olan yapıtlarda 'olumlayıcı görsel ideoloji', egemen ideoloji ya da toplumsal yapıda var olan diğer ideoloji biçimleriyle çatışma içerisinde olan yapıtlarda 'eleştirel görsel ideoloji' olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada, geniş bir literatür taramasıyla, resim üretiminin gerçekleştiği toplumsal yapının ideolojik düzeyi belirlenerek Türk resim sanatında nasıl görselleştirildiği irdelenmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası sanat ve edebiyat ortamında melankoli teması
Tarihsel süreç içerisinde insanoğlu her zaman sonlu olan varlığı ile yüzleşmiş ve varlığının geçiciliği ve aynı zamanda yokluğu ile karşılaşmıştır. İnsanoğlunun varlığını kavrama istemi, kimi zaman bilimle, dinle veya dönemin toplumsal pratikleri gibi somut söylemlerle şekillenmeye çalışmış, fakat özü daha köklü bir olgu olması sebebiyle anlaşılamamıştır. Öznenin en başından beri, duyumsadığı varoluş hissi veya sancısı daha derin, isminin ötesinde olan bir olguyu karşımıza çıkarmaktadır. Öznenin her dönem içerisinde yaşadığı yabancılaşma, kaygı, eksiklik kavramlarının yanı sıra, insanın varoluş mücadelesi melankoli olgusunu da beraberinde getirmiştir. Melankoli kavramı, insanoğlunun yaşadığı tüm bulanıklığı, bunaltıyı ve muğlaklığını açıklayan, insana kenetlenmiş ve insan kadar eski olan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Melankoli, varoluşsal anlamda ne kadar özneye ilişkin, tekil bir deneyim olarak görülse de, özünde kendi adaletini, otoritesini ve özünü tümden yaratım istemi yatmaktadır; bu yaratım istemi ise, insanoğlunun ikilemler arasında kaldığı bir varoluş mücadelesini de beraberinde getirmiştir. Öznenin kendi içinde biricik olma istemi, kendisini sanat aratımlarında ortaya çıkaracaktır. Bu çalışmada, melankolinin neden olduğu, coşkunluk, yabancılaşma, değer yaratımı gibi kavramların 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dönem içerisinde üretilen şiirde ve resimde melankolik yaratım süreçlerini ve onların yansımaları incelenmektdir.
İyinin ve kötünün ötesinde: Marquis de Sade
Doğadan edindiği bilgiyi, doğayı ve insanları egemenliği altına almak için araç olarak kullanmakta olan insanın, şu an gelinen noktada üzerinde deney yapılacak bir nesne durumuna düşürülmesi, ve karşısında güç istemi ile nesne-insan ilişkilerini belirleyen düzenin varlığında, sanatın gerçeklere varma yolundaki başkaldırıcı gücü, bizi Marquis de Sade'ı yüzelli yıl sonra tekrar incelemeye itmiştir. Yazar kültür ve doğa hakkında başlıbaşına bir görüşü ortaya koyarak, yeni hissetme ve düşünme tarzı ile başlıbaşına bir dil ortaya koymayı başarabilmiş ve bu özgün dilini başkaldırısının silahı olarak kullanmıştır. 2015 yılında Paris Musée d'Orsay'da gerçekleştirilen ve Marquis de Sade'ı mercek altına alan, "Sade, Attaquer Le Soeil" (Sade, Güneşe Sadırmak) sergisi, yazınsal kültürden görsel kültüre geçişte, sadik üslubun sanat ürünlerinde içeriği ve biçimi belirleyen bir kaynak olması açsından, çalışmamızın izleğini oluşturmaktadır. Otuz yıllık Marquis de Sade uzmanı, yazar ve eleştirmen Annie Le Brun küratörlüğünde gerçekleştirilen sergi, 1740-1814 yılları arasında yaşamış yazar, Marquis de Sade'ın metin okumalarını merkeze alarak, diğer düşünür ve felsefecilerden anektodlarla ve görsel sanatlarda bu düşüncelerin yansımaları olan örneklerle hazırlanmıştır. Biz bu çalışmamızda, Sade'ın kültür ve doğa görüşünü diğer felsefi referanslar ışığında incelerken, yeni hissetme ve düşünme tarzı ile oluşturduğu, sınır tanımaz olumsuzlama ve yadsıma içeren bu özgün dilinin ve kendisinden sonra gelen bir çok sanatçı ve sanat akımı tarafından, bıraktığı mirasın, yorumlanış biçimlerini, örnekleri ile beraber inceledik. Çalışmamızın ilk bölümlerinde, Marquis de Sade'ın, töre ahlakının dayatmalarını baştan aşağı yıkıma uğratırken, ortaya koyduğu doğa felsefesinin, çözümlemesini yaptık. İyi ve kötünün, Eros ve Thanatos'un, haz ve acının tanımlamalarını diğer felsefi referanslar ve Marquis de Sade'ın doğa felsefesi ile karşılaştırmalı olarak incelerken, bu kavramların birbirine karşıt gibi çalışırken, birbirlerinin görünür kılışının sonucuna vardık. Yaşamının otuz yılını, hapishane duvarlarının ardında, başkasının olmadığı dünyada geçiren yazarın, benzersiz üslubunu oluşturan farklılıkları araştırdık. Tasarladığı kapalı evreninde, besin, para, giyecek gibi gündelik unsurlara yüklediği felsefi anlamlar, üslubunun ayırt edici özelliklerini oluştururken, sapkınlığın pozitif içeriğinin ifadesinde, rasyonel çerçevede kullandığı dile, adeta bilimsel bir amacı varmışçasına hakimiyetindeki ustalığı, yazarı benzersiz kılmaktaydı. Yazarın sarsıcı üslubunun en önemli silahı olan, erotik söylemlerini tüm felsefesini anlatmak için araç olarak kullanması, ars erotika'nın (erotik sanat) tüm sınırlarını değiştirmesine neden olmuştur. Marquis de Sade'ın çağdaşlarının çok ötesinde yer alan üslubunun, yarattığı kıvılcım ile farklı sanat dallarının, karşılıklı birbirlerine dokunmaları ve birbirlerini yükseltmeleri, her birinin olanaksızın ifadesinde yeni bir araçla yerleşik kültürün karşısına çıkmasına yol açmıştır. Yazarın zamanı aşan üslubu, çağdaş sanatın örneklerinde de kendini göstermeye devam etmektedir. Anahtar kelimeler: Marquis de Sade, eros, thanatos, haz, güç istenci,
Beden kullanımı ve performans sanatı
Bu çalışma İlkel Kabilelerin ayinlerinde yapılan danslar temelinde ele alınarak modern zamanlara gelinen süreçte Performans ve Beden Sanatı bağlamında eylemselliğin sanat olduğu görüşünü ileri sürmektedir. Çalışma, geleneksel sanat estetiğine karşı gelerek sanatın avangard önermesiyle hayat sanat sınırını ortadan kaldıran yaklaşımlar ışığında sanatsal pratiklerde bedenin doğrudan malzeme olarak kullanılmasıyla gerçekleştirilen eylemsel odaklı oluşumlara dayanmaktadır. Çalışma sürecince bedenin sahibi kim sorunsalının cevabı aranarak bedenin bir başkaldırı aracı olarak kullanılması yoluyla gerçekleştirilen Performans Sanatının nitelikleri incelenmiştir. Çalışmanın kuramsal çerçevesini Michel Foucault ve Pierre Bourdieu düşünürlerinin biyo-iktidar, panoptikon ve habitus gibi kavramları oluşturmaktadır
Monster Chetwynd'in eklektik sanat anlayışında hayatın olumlanması olarak neşe
Bu çalışmada, çağdaş bir İngiliz sanatçı olan, Monster Chetwynd'in sanatı ve sanatçı kimliği hayatın olumlanması olarak neşe sorunsalı kapsamında değerlendirildi. Sanatçının sanat pratikleri, farklı mahlaslar kullanarak ürettiği eserleri ve yirmi yıllık kariyerinde gösterdiği değişim ve gelişim incelendi. Günümüz politikalarını "açıkça politik olmadan" eleştiren sanatçının ekopolitika ve sosyal politikalara yaklaşımı değerlendirildi. Kaos ortamından neşe olgusunu kullanarak sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücüyle çıkılacağını düşündüğü felsefi söylemini dayandırdığı filozoflar araştırıldı. Spinoza, Nietzsche ve Bergson'da neşe olgusunun kullanımı incelendi. Spartacus, Marvin Gaye ve en son Monster olarak anılan sanatçının eserlerini üretim teknikleri saptandı. "Sabırsızca" gündelik malzemeden brikolaj tekniği ve sürdürülebilir malzemeler kullanarak eserler ürettiği gözlemlendi. Filozof bir sanatçı olarak çalışıp, hayatı neşe ile olumlayarak dönüştürme çabası canavar metaforu ve sosyal heykel kavramı üzerinden değerlendirildi. Çağdaş sanatın üretim metodlarını ustaca kullanarak, eserlerinde antikiteden günümüze kültürü oluşturan tüm öğelerden faydalanarak tarihin ikonik eserlerini bir terzi maharetiyle yamalayarak tekrar üretime koyması gözlemlendi. "Madem, durdurun inecek var diyemiyoruz o zaman hep birlikte dünyayı yaşanabilecek bir yer yapalım" tezi üzerinde duruldu. 1980'lerin punk kültüründen ve pop kültüründen ve D.I.Y. kültüründen yola çıkan sanatçının, eserlerini çağdaş sanat ve felsefe ile dokuyarak yol gösterici ve dönüştürücü bir sanat formu yaratma yönündeki gayreti değerlendirildi. Sanatçının eserlerinde ilişkisel sanattan beslendiği gözlemlendi. Katılımcı ve izleyicilerini teatral gösterilerine davet ederek aynı anda önceden kısaca kurgusunu verdiği canlı aktivitelere yöneltme ve akışı değiştirmeyi önceleme metodu incelendi. Potlaç (Generosity) geleneğinden esinlendiği gözlemlendi. Sanatçının absürt ve grotesk öğeler taşıyan teatral matineli gösteriler düzenleyerek neşe olgusunu bir yerden bir yere sürekli bir devinim içinde çok üretken bir şekilde taşıyabiliyor olma niteliği irdelendi.
Soyut imge ve yapısalcılık ikilemi: "Arı" soyut sanat miti
Sanat tarihinde arı soyut sanat, yaygın olarak doğanın biçimsel indirgemesi olarak değerlendirilir. Biçimci görüşler olarak tanımlanan bu yaygın yaklaşımlara göre arı soyut sanat; geometrik biçimselliğe sahip, modern insanın pozitivist ve materyalist görüşler ile şekillendirdiği, Aydınlanmacı zihinlerin doğal biçimlere uyguladığı mantıksal indirgemedir. Bu tarihsel sınıflandırmalara göre soyut sanatta estetik imge; Paul Cézanne, Georges Seurat ve Pablo Picasso'nun yolundan ilerleyerek anlatıdan, içerikten ve tanımlanabilir biçimlerden uzaklaşır. Biçimci görüşlere karşılık arı soyut sanatı kavramsal yönlerine odaklanarak inceleyen çalışmalara göre ise; soyut sanat metafizik evrenin sanatçı tarafından yorumlanmasıdır ve içeriksiz olmanın aksine metafizik bağlamda geliştirilmiş teorilere dayanan anlatılara sahiptir. Bu kümülatif anlatılar topluluğu, soyut sanatın dili veya teorisi olarak değerlendirilir. Yapısalcılık ile soyut sanat arasındaki ikilem ise ancak biçimci görüşler doğrultusunda, soyut sanat içeriksiz olarak kabul edildiğinde, tarihsellikten bağımsız ve yalnızca plastik unsurlara dayalı bir analizle incelendiğinde açığa çıkar. Bu ikilem, tez kapsamında Rosalind Krauss'un sessizlik terimiyle kavramsallaştırılmıştır. Sessizliği veya yapısalcılık ile ikilemi yaratan neden biçimci yaklaşımların teoriyi bir tarafa bırakması ve bu sayede toplumsal alanda soyut sanat mitinin yaratılması olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda, soyut sanatın dil sorunsalını veya yapısalcılık ile ikilemini çözümleyebilmek amacıyla soyut sanat miti, tarihsel bir okumayla irdelenmiştir. Mitin okunması için ise; soyut sanatın metafizik kökenleri derinlemesine incelenerek sanatçıların ve eleştirmenlerin görüşleri karşılaştırılmıştır. Sanatın ve mitin, yapısalcı görüşler çerçevesinde tanımlanması ve analiz yöntemlerinin sorgulanması aracılığıyla derlenen kuramsal literatürün yanında, soyut sanatın metafizik ilişkilerinin derlenmesi ile yürütülen araştırma sayesinde bu tez, arı soyut sanat mitini ve metafizik/materyalist ikilemleri irdeleyerek, arı soyut sanatın dilini çözümlemeye çalışmıştır. Anahtar Kelimeler: Arı Soyut Sanat, Göstergebilim, Yapısalcılık, Mit, Metafizik.
Jeff Wall fotoğraflarında gerçeklik ve kurgusallık ilişki üzerine bir inceleme
Fotoğraf tarihinde kurgusal ve gerçek olan üzerine yapılan tartışmalar hem fotoğrafın hem de doğrudan kurgu ve gerçek kavramlarının kaçınılmaz bir biçimde sorunsallaşmasına neden olmuştur. 'Gerçek nedir?' ve 'kurgu nedir?' soruları bu tartışmaların ilk elden kavram olarak incelenmesini zorunlu kılmıştır. Gerçek ve kurgu ayrımı Platon'dan beri yapılagelen bir ayrım olsa da bu ayrımın aslında günümüz fotoğraf sanatında 'sözde bir ayrım' olarak ortaya konması söz konusudur. Gerçek ve kurgu arasındaki bu ayrımın 'sözde bir ayrım' olduğunun bir kanıtı olarak Kanadalı fotoğraf sanatçısı Jeff Wall gösterilebilir. Gerçek ve kurgu olanın bir harmonisi olan Wall'un çalışmaları her iki kavramın aslında nasıl 'gidişli – gelişli' bir ilişkisi olduğunu göstermektedir. Bu gidişli-gelişli ilişki ise gerçek olmadan kurgu, kurgu olmadan gerçek olmayacağını ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla hem gerçek hem de kurgu birbirlerinin varlık nedenidir ve bu ilişki başka bir kavramın olanağını yaratmaktadır: kurgusal gerçeklik. Wall'un fotoğrafları kurgusal gerçeklik olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle aslında berraklaşan ve göz önünde bulundurulması gereken 'fotoğrafın gerçekliği'nden, başka bir şey değildir. Bu tezde öncelikle birer kavram olduklarından ötürü gerçek ve kurgu kavramları kendi kavramsallıkları içinde incelenecek, daha sonra fotoğrafla ve özel olarak Wall'un fotoğraflarının ilgisinde açımlanacaktır.
Sanatsal eylemin Mimesis bağlamında izleyiciyle ilişkisi
İnsana özgü yaratıcı bir eylem olan sanat, aynı zamanda insanın ontolojik temeline ışık tutmaktadır. Bu bakımdan yaratıcı eylemi gerçekleştiren sanatçı, söz konusu eylemiyle eser ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda eyleminin izleyicisi olarak ontolojik alanda kendini inşa eder. Mimesis olarak meydana gelen söz konusu yaratıcı 'eylem-insan' ilişkisi, bu çalışma boyunca izleyiciyi de kapsayacak çerçevede ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu bağlamda insanı tanımlayan sanatsal eylemin ontolojik temelini, tarihsel süreciyle paralel biçimde gözlenmesine imkân veren tragedya, bu yönüyle çalışmamızın ana ekseni olarak yer almıştır. Tragedya, aynı zamanda yaratıcı eylemin tüm türlerini bünyesinde barındıran yapısı nedeniyle mimesis'in söz konusu özelliğinin tüm sanatsal faaliyetlerdeki ortak noktasına işaret etmektedir. Çalışma boyunca sanatçı ve eylemiyle ortaya çıkan mimetik ilişkinin eser yoluyla izleyici için de geçerli olduğu ifade edilmeye çalışılmıştır. Mimesis vasıtasıyla, sanatsal eylem ile izleyici arasında meydana gelen ontolojik ilişkiyi tragedya zemininde incelemek için, söz konusu ilişkinin Nietzsche düşüncesinde Antik Yunan Tanrıları Apollon ve Dionysos ile sembolize edildiği "Tragedyanın Doğuşu" başlıklı eseri ele alınmıştır. Sanatsal eylemin izleyiciyle mimesis bağlamında kurduğu ilişkinin, günümüze kadar etkisinin devam ettiği şekliyle geçirdiği evrimsel sürecin ilk kırılmaları Aristoteles'in "Poetika" başlıklı eseriyle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bir sanat düşüncesinden öte insanın yaşamı algılayış biçimine yönelik asırladır yürürlükte olan Aristoteles tasarımına, izleyeni eyleme çağıran sanatsal üretimlerle son vermeye niyetli bir hareket olarak Dada, çalışmamızda yer almıştır. Dada hareketinin absürt olarak nitelendirilen, farklı disiplinlerde hayata getirilmiş çalışmaları, bilinen anlamıyla 'yapan-bakan' ilişkisinden öte, izleyicinin zihninde yeniden inşa edilen özelliğiyle incelenmiştir. Anahtar Kelimeler : Sanat ve İzleyici, Mimesis, Nietzsche, Aristoteles, Dada.
Vito Acconci'nin çalışmalarında mahremiyet kavramının sorunsallaştırılması
Birey olarak sanatçı, topluluk olarak izleyici bulundukları mekan-zamanın koşullarından etkilenirler. Burada duyarlılık sanatsal pratiğin ve eleştirinin olanağı olur. Sosyal konulara yönelen bir sanatçı değil, sosyal çevrenin kaçınılmaz etkide bulunduğu yaratıcı ve alımlayıcı önemlidir. Sanat-yaşam arasındaki yakınlık-uzaklık ilişkisi, kavramsal sanatın izlerinin başladığı 20.yy.'ın başlarında temsil sorununu, sanatçının kendi kurgusunun parçası olduğu tanıklıklar içinden dönüştürerek yeni bir yaratım dilini direk sanat sahnesinin merkezine yerleştirdi: Bedenin kullanımı. Alan ve mekan kavramlarının herkese açık yapısıyla, etkileşim, karşılıklılık ilişkisi sanatın kavramsal çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştur. Buradan hareketle özel-kamusal arasındaki sınır ilişkisi 60'lı yıllarda yapılan performanslarla dikkat çeker. Kamusal mekanda özel olanın içerik olarak kullanılması mahremiyet kavramının en doğrudan kullanımına işaret ederken, sanatçılar tersine bir kabulle kendi bedenlerini kamusal mekanın bir parçası; mobilya, çizgi, renk, vb. gibi algılayarak kendilerini bu kavramın doğrudan parçası yapmışlardır. Vito Acconci mahremiyet kavramını sorunsallaştırırken, izleyiciyi kurguladığı sahneye hem davet eder, hem de parçası kılar: Yüzleşme. Acconci aslında bütün sanatsal çalışmalarında bu yüzleşmeyi kullanmış, toplumu sorunların merkezine yerleştirmiştir. Gelenek kavramı sıradan anlamının yanında bir ifade dili, düşünce olarak kullanmıştır. Acconci de ilginç olan bedeni bir eşik noktasında tutarak kabullenmeyle-reddetme arasındaki gerilimi kendisinden izleyiciye değil, izleyiciden kendisine yöneltmesidir. İlk dönem işlerinde mahremiyetini dolaysızca sahneleyen Acconci, mekanı galeri içinden dışarıya taşıyarak mimariyi, yapı öğelerini mahremiyetin sınır algısına yerleştirerek sosyal-politik konuları dolaylı bir dille eleştirmiştir. Anahtar Kelimeler: Performans Sanatı, Beden, Kamusal Mekan, Özel Mekan, Mahremiyet
Sanatta kolektivite ve eylemselliğin estetiği
Bu çalışma sanatın kolektiviteyle ilişkisi bağlamında eylemsel pratiklerin estetik olduğu önermesini ileri sürmektedir. Bu çalışma, önermesini avangard olgusunun sanat-hayat ilişkisi bağlamından hareketle, sanatın bir deneyim yaratma aracı olarak siyasal olduğuna, eylemsel oluşun da siyasal vurgusu yanında kolektif bir deneyim yaratma yoluyla yeni hayat olanakları ortaya koymakla estetik olduğuna dayandırmaktadır. Çalışma özellikle 2000'li yıllarda sıklıkla görülmeye başlanan neoliberal politikalara karşı, kamusal alanı kullanma saikiyle düzenlenen sivil itaatsizlik eylemlerinin, estetik ile ilişkisini kuramsal bir temel üzerine yerleştirmeye odaklanmıştır. Çalışmanın çerçevesini Terry Eagleton, Jacques Ranciére, Gilles Deleuze, Felix Guattari gibi düşünürlerin kuramsal önerileri ve sensorium, rhizome, minörite-majorite ve çokluk gibi kavramları oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kolektivite, Avangard, Eylemsellik, Sensorium, Kamusal Sanat.
Türkiye'de yeni ekspresyonist resimde beden imgesi
20. yy.da üç farklı zaman diliminde; Ekspresyonizm, Soyut Ekspresyonizm, Yeni Ekspresyonizm biçiminde ortaya çıkan, İfadecilik olarak da anılan, Ekspresyonizm akımı, sanatçı merkezli bir anlatımın düşünsel bir eğilimi olarak görülmüştür. Yaygın olduğu yüzyıla bir başkaldırı niteliğinde yansıyan bu anlayış, 1900'lü yılların başlarında Almanya'da ortaya çıkmıştır. Ekspresyonizm, özellikle savaş sonrası dönemde sanatçıların iç dünyasındaki birikimlerini, duygularını ve acılarını yansıttıkları bir anlatım dilini sunmuştur. Gerçekçi bir resimsel tavrın nesnenin ruhunu yeterince yakalayamadığını savunan dönemin sanatçıları, bu zaman diliminde nesnelerin ruhuna inip, biçimi bozarak, renkçi bir tavırda çalışmalar ortaya çıkarmışlardır. 1980'lerde Yeni Ekspresyonizm adı altında kendini tekrar var eden bu anlayış; 1960-1980 arası yıllarda kavramsal temelli, sanatın boyadan uzak kalışı ile yaşanan sürece karşı resmin tekrar doğuşunu sağlamış ve boyaya, tuvale, renge duyulan özlemi geri getirmiştir. Bu Postmodern yaklaşımla resmin içine farklı disiplinlerde birçok tekniğin katıldığı geniş bir çerçevede figüratif ağırlıklı işler elde edilmiştir. Eşzamanlı olarak Türkiye'de de kendini gösteren Yeni Ekspresyonizm, günümüze kadar gelen süreçte farklı anlatımlarla kendine yer bulmuştur. Bu araştırmada resmin figüratif anlamda gelişimi ve beden imgesi ile kurduğu diyalog; Yeni Ekspresyonizm'e kadar gelen süreçle, sonrası ve günümüz sanatına yansımaları incelenmiştir. Türk resmindeki figüratif eğilimlerde, beden imgesinin ifadeciliği üzerinden sanatçı ve eserlerinden örnekler verilerek araştırmanın detayına inilmiştir.
Hegel'den Derrida'ya sanatın sonu olgusu
Bu çalışma, Sonlar Meselesinin temelindeki en önemli etken olan tarih anlayışının değişimini, Tarihin Sonu nitelemesiyle Derrida'nın yeni tarih anlayışı üzerinden aktararak, günümüz düşünürlerine meseleyle ilgili yolu açan Hegel'in Mutlak Tini ve Nietzsche'nin 'Üst İnsan'ını dile getirerek başlıyor. Toplumsal alandaki tüm değişimi, Daniel Bell'in İdeolojilerin Sonu anlatımına ve Fukuyama'nın en ideal rejimi ilan edişine değinerek ve Slavoj Zizek'in evrenin sonunu sorgulayışını dile getirerek devam ediyor. Soncu argümanlar ekseninde, dönemin sanattaki yansımalarını 'Sanatın Sonu' adı altında ele alırken, yapısalcıların kurduğu sistematik dizgeyi söküme uğratma çabalarını; Walter Benjamin'in sanat yapıtındaki aura kaybını dile getirişiyle başlatıyor. Ranciere'in 'Temsiliyetten Kopuş'la gelen yeni estetik kaygılarla ilgili düşüncelerini, Roland Barthes'ın sanat yapıtından egemenliğini çeken sanatçısını, Baudrillard'ın gerçekliğin kayboluşunu, simülasyon dünyasını ve 'Sanat Komplosu' tanımlarını, Kuspit'in 'Sanatın Sonu'nu ilan edişini ve son olarak da Arthur Danto'nun 'Sanatın Sonundan Sonra' olarak ifade ettiği gelinen noktada, sanatın ne'liği sorunsalını ele alışını ortaya koyarak meseleyi irdeliyor.
Deniz Bilgin sanatının ikonografik çözümlemesi
Bu tezin temel amacı, Batı ve Türk sanatında ortaya konmuş öyküleştirilen illüstrasyonların incelenmesinin akabinde ressam Deniz Bilgin'in öyküleştirilen illüstratif resimlerinin ikonografik çözümlemesinin yapılmasıdır. İlk bölümde İllüstrasyon ve ikonografi kavramları açıklanmış, sonraki bölümde Batı ve Türk sanatındaki öyküleştirilen illüstrasyon örnekleri incelenmiştir. Son bölümde ise Deniz Bilgin'in 2004 yılında gerçekleşen sergisinde yer alan resimleri öyküleştirme kavramından yola çıkılarak ikonografik incelemeye alınmıştır. Anahtar kelimeler: Sanat, resim, illüstrasyon, ikonografi, Deniz Bilgin
Çağdaş Türk resmindeki soyut eğilimler ekseninde Sabri Berkel
"Çağdaş Türk Resmindeki Soyut Eğilimler Ekseninde Sabri Berkel" adlı araştırmada Sabri Berkel'in yaşamı, sanatçı kimliği, eğitimci yönleri ve eserleri incelenmiştir. Araştırma bulguları literatür taramasından elde elde edilmiştir. Giriş bölümünden sonra ikinci bölümde klasik sanattan başlayarak, kübist resimler yapan Sabri Berkel'in soyuta yönelimlerini tanımlayabilmek için kübizim, analitik ve sentetik kübizmin tanımlarına yer verilmiştir. "Sabri Berkel" adlı üçüncü bölümde ''Sabri Fettah Berkel'in Yaşamı" alt başlığında; Sabri Berkel'in almış olduğu eğitim ve öğrenim gördüğü okulların sanatına olan yansımaları; 1927 yılında Belgrad Güzel Sanatlar Okulunda (Umetnicka Skola) ile başlayan İtalya'da 1929- 1935 yılları arasında Floransa Güzel Sanatlar Akademisi'nde, (Regia Accademia di Belle Arti) Fellice Carena'nın atölyesinde devam eden ve İstanbul Güzel Sanatlar akademisindeki sanatçı ve eğitimci kişiliğine dek uzanan süreç araştırılmıştır. Üçüncü bölümün diğer bir alt başlığında ise Sabri Fettah Berkel'in sanatı, resim anlayışı, sanat görüşleri, kullandığı teknikler eserleri üzerinden kronolojik bir sırayla verilmiştir. Araştırmanın dördüncü bölümünde, soyut denemeleri ve yeni biçem arayışlarına devam etmek için Avrupaya giden, Türk resminde soyut anlayışın önemli temsilcileri olan; Nurullah Berk, Cemal Tollu, Elif Naci, Fahrelnissa Zeid gibi ressamlar, ''Sabri Fettah Berkel'in Yaşadığı Dönemdeki Ressamlar" başlığı altında incelenmişlerdir. Türk resim sanatında önemli bir yere sahip olan Sabri Berkel, döneminin sanatını ve sanatçısını inceleyen araştıran yapısıyla, sanatıyla bir kimlik oluşturmuştur. Sanatçının derdinin eser üretmek olmadığı çalışmalarına bakar bakmaz anlaşılmaktadır. Resmin biçeminin içerikle birleştiği ve altında sorgulayan bir felsefenin yattığı görülmektedir. Her ne kadar Türk sanatı içinde Sabri Berkel'in soyut eserleri, batıya özgü eğilimler gösterse de sanatındaki kaligrafi, ebru sanatı, leke, geometrik soyutlamalarındaki doğulu izler, onu bu coğrafyanın önemli sanatçılarından biri yapmaktadır. Anahtar Kelimeler: Türk resmi, Sentetik Kübizm, Analitik Kübizm, Sabri Berkel.
Bedensel dokunuşların izleri
Tarih öncesi devirlerden bu yana kullanılan bir teknik olan iz alma/bırakmanın, oluşum ve uygulama alanları açısından incelenmesinin ilginç olacağı fikrinden hareketle hazırlanan bu tezde bedensel dokunuşun izini taşıyan ve Charles Sanders Peirce'in index adı verdiği bazı imgelerden örnekler vermeye çalıştık. Çalışmanın ilk bölümünü izin oluşumuna, niçin bir teknik olarak kabul edilmesi gerektiğine, ve onun yardımıyla oluşturulan bir imgenin sahip olduğu özellikleri (diyalektik, anakronik, tinsel vb.) incelemeye ayırdık. Bunu yaparken tarih öncesi devirlerden bazı duvar resimlerinin yanısıra bazı kutsal emanetlerden de örnekleri, imge üzerine düşünsel ürünler vermiş sanat kuramcılar ve felsefecilerin görüşleri eşliğinde sunduk. İkinci bölümdeyse bedensel dokunuşun izinin yine bedene aktarıldığı uygulamalara eğildik. Bedenin iz çıkarma yoluyla hakkedildiği ya da damgalandığı ilkel topluluklarda dövme, yakma ve yaralama gibi kalıcı vücut tadilatlarının yanı sıra, Türk ve Doğu toplumlarına özgü bir işaretleme şekli olan mühür ve tamganın kullanım alanları ile işlevlerine, izle olan organik bağlarına değindik. Üçüncü bölümde beden-kitap analojisinden hareketle, öncelikle kitabı oluşturan öğelerden yazı ardından kağıdın tarihi gelişimine ve nihayet kağıt damgalarının oluşum ve işlevine göz attık. Kilden kağıda ve kitaba uzanan dönüşümü konu etmemek olmazdı kaldı ki bu, konusu iz olan bir çalışmada bedensel dokunuşun iziyle çoğaltılan metinlerin varlığını ıskalamak demekti. Kitapla ilgili olarak, ona vurulan damganın, izin aktarımını ne şekilde üstlendiğine, yer verdik. Ekslibris ve pul konularına ayırdığımız dördüncü ve son bölümde ise bu iki imgeyi daha iyi anlayabilmek ve çözümleyebilmek adına kısaca tarihlerine değindikten sonra, iz ve temsil yönünden okumaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: iz, beden, mühür, kağıt damgası, ekslibris
Caravaggio'nun eserlerinde vahşetin görselliği
Barok resim sanatının ustalarından kabul edilen Michelangelo Merisi da Caravaggio (1571-1610), yoğun gölge ışık kullanımı, özellikle içerisinde dehşet, vahşet ve cinayet olan Katolik ve mitolojik hikayeleri dondurulmuş anlarmışçasına resmetmesiyle büyük bir üne sahiptir. Bu çalışmanın amacı, ressamın eserlerinde cinayet, vahşet ve şiddet eğilimi ve hikayelerinde işlemeyi seçtiği dini konulardaki yaklaşımını bireysel protestoları üzerinden incelenmesidir. Konu ele alınırken öncelikle, "Hristiyanlık öncesi dönem" ve "Hristiyan dininde" olmak üzere dinde şiddet ve vahşet kavramlarına bakılmıştır. Devamında monoteist dinsel tematiklerdeki şiddet ve vahşetin sanatta işlenişi ele alınmıştır. Bu ele alınış kendi içinde klasik dönem ile Hristiyan dininde Rönesans öncesi, Rönesans dönemi, Barok ve Caravaggio çağdaşları olmak üzere üç alt başlık halinde incelenmiştir. Ardından Caravaggio ve sanatı, yaşamı, kişiliği ve sanatsal üslubu üzerinden değendirilmiştir. Bu değerlendirmelerin devamında Caravaggio'nun Medusa, Judith Beheading Holofernes, David and Goliath, David with the Head of Goliath, Sacrifice of Isaac ve The Beheading of St. John eserlerinde işlenmiş vahşetin görsel anlatımı analiz edilmiştir. Bu çalışmada, ressamın reform hareketlerine karşı olmasına rağmen, sanatında bu tutumu sergilemekten öte eserlerine kimi zaman kendisini kafası kesilmiş bir kurban, kimi zaman da bu vahşete tanık olan bir yüz olarak eklemesiyle resmettiği görülmektedir. Bu durum, ressamın konu seçimlerinde agresif ve kavgacı kişiliğini, iç dünyasını, özellikle de korkularını ve öfkesini bireysel bir protesto aracına dönüştürmüş olduğu doğrultusunda yorumlanmaktadır.
Epikür ve Freud yaklaşımları bağlamında Avrupa sanatında yemek ve haz ilişkisi
Bu çalışmada, yemeğin Avrupa'daki, sanatla yolculuğu, haz üzerinden incelenmektedir. Dinlerin ya da, toplumsal yapının belirlediği ritüeller, sektörel bir olguya dönüşmeden evvel ve sonra, Avrupa'da, halktan insanların masa başı sohbetlerinde, soyluların şaşaalı şölenlerinde nasıl yer aldı?Gıda maddeleri neden bir ressamın prestij imgesi oldu? Edebiyat metinleri, uzun yemekli betimlemeleri neden kendine konu seçti? Ya da bir sinema filminde, can alıcı sahneler, neden yemeğe dair aksesuarlarla sembolize edildi? Bu soruların cevabı, Epikür Hedonizmi ve Freud'un Haz İlkesi temel alınarak bulunmaya çalışılmıştır.
Sanatta ve sı̇yasette sensorium kavramı ve katılımcıya dönüşen ı̇zleyı̇cı̇
Sanat ve siyaset, öznelerin, nesnelerin bağlı oldukları tecrübe alanının şekillendirilmesidir. Siyaset kadar sanat da var olabilmek için gören, duyan, algılayan 'izleyicilere' ihtiyaç duyar. Bu çalışmanın amacı, sanat ve siyaset kavramlarının ortaklığı bazında yaşanan olayları analiz etmektir. Böylece bu ilişkinin yaşamın içindeki farklı formlarını, katılımcıların da katkısıyla yeniden şekillenişini göstermek ister. Bu çalışmada ağırlıklı olarak Jacques Ranciére'in kuramları, özellikle de "sensorium" kavramını şekillendirişi ve estetik düşünce biçimi olarak ele alışı işlenmektedir. Estetik düşünce, sanat ve siyaset ilişkisinin katılımcı izleyici kapsamında algılanışı ve özgül mekan konfigürasyonunda birey ile kolektivitenin yeri tartışılacaktır.
Ekspresyonizmin Türk resmine etkisi
Avrupa'da 19 yüzyıldanitibaren bilim ve sanat alanındaki ilerlemeler,doğal olarak resim sanatı alanında da yansımıştır. Sadece resim sanatında değil, edebiyat ve müzik gibi diğer alanlarıda etkilemiş, paralel bir gelişme kaydedmiştir. Fotoğraf makinesinin bulunmasıyla sanat tarihinde yeni bir dönemin başladığını söylemeliyiz.Ancak bunun dışındaki teknolojik gelişmeler de duyarlı olan sanat alanı, kendi zamanının teknolojisini kullanmıştır. Bu gelişmeler, resim sanatının katı kurallarının yıkılmasıyla sonuçlanmıştır.En belirgin özgün örneği, öncelikle ekspresyonizmle ortaya çıkmıştır.
Merleau-Ponty, Sartre ve Lacan'ın yaklaşımları ekseninde sanatta 'bakış'
Bu tezin temel amacı, Merleau-Ponty, Sartre ve Lacan'ın sanatta 'bakıs' görüslerini ortaya çıkarmaktır. Bunu yaparken de, sanattaki 'bakıs'ın degiskenligini; çaga,zamana, zamanın ruhuna dönük biçimlenmesini anlamak, anlatmaktır. Tezde öncelikle; ilk bölümde bakmak, görmek arasındaki fark belirtilerek, felsefe ile sanatın ortak izdüsümü olan algının ifadesi, diger bölümlerde ise; Merleau-Ponty, Sartre ve Lacan'ın sanatta 'bakıs'ın izdüsümü irdelenmistir.
Cihat Burak'ın resimlerinde hayal ve mizah
Bireyin algısına kılavuzluk eden, hayallerdir. Nesnenin ilişkiler sistemi, hayali için de geçerlidir. Nesnenin anlatımı, hayalde karışık, düşüncede ise nettir. Bu karışık yapı dolayısıyla da hayal, düşünceyi de özünde barındırır. Anı ise, hayallerin canlanmasıdır. Mizah ise çelişkilerin saklanılmak istenirken açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Cihat Burak, toplumsal eleştiriye yatkınlığı, kullandığı biçim ile içeriğin karşılıklı etkileşim içinde olmasını da gerekli kılmıştır. İnsanların gülünç, abartılı, sorumsuz ve benzeri hallerini resimlemiş, gözlemlerini bize olduğu gibi yansıtmıştır. Hazırlanan bu çalışmada da Cihat Burak'ın sanatı bu bağlamda incelenmiştir.
Bizans'tan Osmanlı'ya şenlikler, törenler ve Cihat Burak resmine yansıması
Tez kapsamında yaşadığımız coğrafyanın, antik ritüellerden iktidarı toplumun benimsemesine uzanan sürecinde, şenlikler ve törenlerin, Cihat Burak'ın resminde sanata yansıması ele alınmıştır. Tezin ilk bölümünde şenlik ve tören kavramları açıklanmış,Antik Yunan toplumunda Dionysos adına düzenlenen eğlence ve dansın bir araya geldiği ritüel ele alınmıştır.Yeniden doğuşu simgeleyen Dionysos şenliklerinden, Yunan tragedyasına ve komedyalara uzanarak, kendinden sonraki uygarlıklara iktidarın meşruiyetinde temsiliyet olgusu miras bırakan tarihsel sürece değinilmiştir. Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının kültürel zenginlikleriyle harmanlanmış İstanbul ve şenlikleri tezin ikinci bölümünde ele alınmıştır. Yaşadığımız toprakların, Bizantion adlı küçük yerleşimden, bir Doğu Roma kenti olan Konstantinopolis'e ve Osmanlı'nın İstanbul'una uzanan yolculuğu ona büyük bir simgesel olgular hazinesi aktarmaktadır.Bu çalışmada, ilk önce hipodrom/atmeydanı olarak adlandırılan alanda yapılan şenlik ve törensel etkinlikler,iktidarın ve halkın buluştuğu bir arena olarak, toplumsal yaşamdaki iktidar olgusunun bir yansıması olarak ele alınmıştır. Bizans ve Osmanlı şenliklerinde görülen ortak simgeselliklere değinilmiş, Osmanlı şenliklerinin kaydedildiği sûrnâmeler ve bu gelenekte yer alan minyatürlerin belgesel niteliği taşıyan bakış açısıyla, şenlik ve törenler üzerinden geleneksel sanatlara bir pencere açılmıştır. Şenlik ve tören olgularının günümüze uzanan tarihsel yolculuğunda,Modern Cumhuriyet'in temsiliyet törenleri niteliğine bürünen Cumhuriyet Bayramlarınadeğinilmiş, iktidar, güç, otorite kavramlarının yeniden değerlendirildiği günümüz toplumuna uzanılmıştır. Bütün bu tartışmaların toplandığı ve birleştiği tezin son bölümünde; Osmanlı'da doğan, tarih bilincine sahip, geleneksel sanatlara duyarlı bir Cumhuriyet sanatçısı olarak Cihat Burak ve Onun resimlerindeki şenlikli anlatı incelenmiştir. Bu çalışmada incelenen yönüyle sanatçı, geçmiş kültürlere gönderme yaptığı imgelerinin yarattığı kendi şenlik alanında, iktidarın söylemek isteyip de söyleyemediklerinin gizlendiği, bir sergi alanı yaratmaktadır.Cihat Burak'ın eserlerinde, mizahçı kişiliğiyle figür ressamlığı arasında denge kurabilen anlatısına bir yolculuk yapılmış,sanatçının seçilen eserlerinde,şenlik ve törenler üzerinden iktidar olgusuna ve toplumsal hayattaki yansımasına yer verilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler:Şenlik, Tören, Bayram, Kent meydanı, İktidar, Eleştiri
2000-2012 yerli dizilerinin 1960-1990 Türk sinemasındaki örneklerle karşılaştırılması
2000-2012 yılları arası televizyonda izlediğimiz dizilerin , 1960-1990 yılları yeşilçam döneminde izlediğimiz filmler ile aynı olması, yeşilçam döneminde çekilen filmler ile diziler arasındaki teknik farklar ve karşılaştırmalar yapıldı ve görseller ile desteklendi. seçmiş olduğum diziler günümüzde en fazla reyting alan ve izlenen dizilerdir. bunlar ; '' FATMAGÜL'ÜN SUÇU NE? , YAPRAK DÖKÜMÜ, ACI HAYAT, KEŞANLI ALİ DESTANI, İFFET.
Postmodern dönemde mimari ve heykel ilişkisi
"Postmodern Dönemde Mimari ve Heykel İlişkisi" adı altında hazırlanan bu çalışma, özellikle batı sanat anlayışı üzerinden ilerleyerek geçmişten günümüze kadar uzanan heykel ve mimari ilişkisini inceleyerek, aralarında ki farkların, kaybolduğu postmodern dönemi incelemek üzere yapılmıştır.Mimari heykel ilişkisini incelerken en önemli çıkış noktası olarak, tarih öncesi ve sonrasında yazılı tarihin başlangıcı, yunan sütunlarında ki figürler ve yapı arasındaki ilişki irdelenerek çözümlemelere gidilmiştir. Özellikle batı sanatı üzerinden ilerlenmesinin sebebi, postmodern dönem ile ilişkilerin daha sağlam kurulabilmesi açısından yakın coğrafyalara sahip olmasıdır.Yunan heykel ve mimari ilişkisinin en doruk noktadaki örneklerinden olan Akropolis Tapınağındaki heykel kolonlarından yola çıkarak, tanrı heykelleri ve tapınaklarının yani mimarinin ve heykelin insan üzerinde bıraktığı etkileri gözeterek, mimari ve heykelin genel bir incelemesi yapılmıştır. İlerleyen dönemlerde gotik mimarinin ve heykelin arasındaki bağı irdeleyerek heykel sanatının kendisini mimari içerisinde nasıl var ettiğini görmekteyiz.Rönesans ile beraber heykelin kiliseden kurtuluşunu ve bağımsız olarak bir sanat objesi haline dönüşümünü görerek ilerlemekteyiz. Barok heykel ve mimari ilişkisinin ve yeni kompozisyon anlayışlarıyla beraber modern döneme kadar mimari ve heykel ilişkisindeki değişiklikleri göz önüne konulmaktadır. Modernizm ve sanayi devriminin sanat çevrelerine getirdiği değişiklikler eşliğinde yaşanan gelişmeler bu gelişmeler eşliğinde ortaya konan yeni akımlar incelenerek 2.dünya savaşı sonrası ve postmodern döneme kadar olan bir inceleme yapılmıştır.`Postmodern Dönemde Mimari ve Heykel İlişkisi', günümüz anlayışlarının değişkenliği içerisinde kavramların birbirine girdiği, her şeyin çok hızlı üretilip tüketildiği bir dönemde, mimarinin ve heykelin arasındaki ilişkiyi irdelemektedir. Sınırların kaybolduğu bir ortamda heykelin heykel olabilmesi için olan sınırların yok olduğu ve aynılarının mimari içinde geçerli olduğu bir dünyada bu iki farklı kavramın nasıl tek bir çatı altında birleşerek her biri diğerinin varlığını devam ettirecek biçimde oluşum sergilediklerinin incelenmesidir.İlk bölümde tarih öncesi dönemden, modern dönemin sonuna kadar olan süreç incelenerek mimari heykel arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur.İkinci bölümde postmodern süreç incelenerek tarihsel bağlamlarıyla ele alınmıştır. Bu bağlamların mimari ve heykel sanatı açısından nasıl yorumlandığı incelenmiştir.Üçüncü bölümde görsel ağırlıklı olarak son söze destek verecek ağırlıkta örnekler ile mimari heykel ilişkisi incelenmiştir.Dördüncü bölümde günümüz mimarisinin heykelleşme yolunda ilerlediğini ve bu durumla ilgili ortaya konan örnekler ile bir analiz yapılmıştır.