
455
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Klavikula kırıklarında cerrahi tedavi ve konservatif tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
KLAVİKULA KIRIKLARINDA CERRAHİ TEDAVİ VE KONSERVATİF TEDAVİ SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Bu çalışmada erişkin klavikula kırıklarının cerrahi ve konservatif tedavi sonuçları karşılaştırılarak; klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize Ocak 2006-Ekim 2013 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Düzce Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniği ve Acil servisi vasıtasıyla başvuran, retrospektif olarak klavikula kırığı tanısı alan 77 hastaya konservatif ve cerrahi tedavi uygulanıp klinik, fonksiyonel ve radyolojik olarak değerlendirildi. Kırıkların sınıflandırılmasında Allman ve Neer sınıflandırma sistemi kullanıldı. Fonksiyonel sonuçlar Constant (Murley) Score (CS) ve Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand Questionnaire (DASH) sorgulama yöntemleriyle değerlendirildi. Sonuçlar: Hastaların cinsiyet dağılımına göre 28 (% 36,4 )'i kadın, 49'u (%63,6) erkekti. Konservatif tedavi edilen toplam 40 hastanın 20'si sağ klavikula, 20'si sol klavikula, cerrahi tedavi edilen toplam 37 hastanın 20'si sağ klavikula, 17'sinde sol klavikulada kırık mevcuttu. Çalışmamızda 24 hasta araç içi trafik kazası (AİTK), , 13 hasta araç dışı trafik kazası (ADTK),6 hasta Motorsiklet kazası,15 hasta yüksekten düşme, 15 hasta basit düşme ve 4 hasta direkt travma sonrası başvurmuştur. Çalışmamızda 11 hastada açılı kaynama mevcut olup dokuz hastada konservatif tedavi sonucu, iki hasta ise cerrahi tedavi sonrası açılı kaynama izlendi. Dört hastada kaynamama (nonunion)gelişmiş olup bunların ikisi konservatif ikisi cerrahi tedavi uygulanan hastalarda gelişmiştir. Dört hastada hipertrofik kaynama mevcut idi. Bunların ikisi konservatif ikisi cerrahi tedavi uygulanan hastalarda gelişmiştir. Hastalar Allman ve Neer kırık sınıflama sistemine göre sınıflandırıldı. Hastaların büyük çoğunluğu Allman ve Neer kırık sınıflama sistemine konservatif ve cerrahi tedavi uygulananlarda grup 1 olarak belirlendi. Kırık kaynama süresi her iki grupta da minimum 30 gün maksimum 60 gün olarak belirlendi. Klavikula kırığı konservatif tedavisi uygulanan grubun işe başlama süresi değerlendirildiğinde 47,6 gün ve cerrahi grubun işe başlama süresi 72,16 gün idi. Tedavi maliyeti olarak incelendiğinde konservatif tedavi, cerrahi tedaviye göre çok daha düşük maliyet ile tedavi edildi. Konservatif tedavi uygulanan hastalarda kırık kısımda cerrahi tedaviye göre anlamlı derecede kısalık farkı belirlendi. Konservatif grubun DASH sübjektif sorgulama ile 28,2 ortalama puan olarak tespit edildi. Klavikula kırığı cerrahi grubun DASH puanı ortalama 35,4 olarak bulundu. Çıkarımlar: Klavikula kırıklarının cerrahi ve konservatif tedavi klinik ve fonksiyonel sonuçları benzerlik göstermekte olup konservatif tedavi avantajları göz önüne alınarak etkin bir şekilde tedavi edilebilir. Anahtar Kelimeler: Erişkinlerde klavikula kırığı, Klavikula Cerrahisi, Konservatif Tedavi
K2 vitamininin ratlarda kırık iyileşmesi üzerine etkileri; intakt ve eksize edilmiş periosteum
Amaç: Kırık iyileşmesi üzerine yapılan araştırmaların sayısı hergün artmasına rağmen, tam anlamıyla anlaşılamayan kırık iyileşmesi mekanizması ve bu mekanizmada etkili olan faktörler hala merak konusudur. K2 vitamini, kalsiyumu kemiklere yönlendirerek ve ostekalsin proteinini aktive edererek kalsiyumun kemiklerde kullanılmasını sağlamaktadır. Bu çalışmada, sıçan femur kırığı modelinde K2 vitaminin kırık iyileşmesi üzerindeki radyolojik ve histolojik etkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, ortalama 2,5 aylık ve ortalama ağırlıkları 250 gram olan 48 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan üzerinde kapalı kırık (periost sağlam) ve açık (periost eksize) modeli oluşturuldu. Operasyon sonrası 48 adet sıçan, kontrol (grup 1, n:16), periostu sağlam K2 vitamini uygulanan (grup 2, n:16) ve periostu sıyrılmış K2 vitamini uygulanan (grup 3, n:16 ) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir tedavi uygulanmadı ancak grup 2 ve grup 3'e 30 mg/mL/ kg haftada 5 kez gavaj yoluyla K2 vitamini verildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun ve histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Sonuçlar: Grup 1, grup 2, grup 3'ün, 15 ve 30. gün ortalama radyolojik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,065,p=0,099). Grup 1 ve grup 2'nin, 15.günden 30. güne ortalama radyolojik değerleri arasında anlamlı değişim gözlenmezken (p=0,088,p=0,453), grup 3'te 30. gün ortalama radyolojik değerleri 15.gün ortalama radyolojik değerlerinden anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,020). Her üç grubun 30. gün-15. gün ortalama % değişim radyolojik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,383). Grup 3'ün 15. gün ortalama histopatolojik skoru, grup 2'ye göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,021), ancak diğer grupların ortalama histopatolojik skorları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Her üç grupta da 30.gün ortalama histopatolojik skorları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,592). Grup 1, grup 2, grup 3'ün, 30.gün ortalama histopatolojik skorları 15.gün ortalama histopatolojik skorlarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,035,p=0,026,p=0,035). Her üç grupta da 30. gün-15. gün ortalama % değişim histopatolojik skorları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,076). Çıkarımlar: Her 3 grupta da 30. günün sonunda hem radyolojik hem de histopatolojik olarak tam kaynama elde edilmesine ragmen K2 vitaminin kırık iyileşmesi üzerine pozitif ya da negatif etkisi yoktur. ANAHTAR KELİMELER, kırık iyileşmesi, vitamin K2, rat, periostu sağlam, periostu sıyrılmış
Topikal veya intravenöz uygulanan traneksamik asitin ratlarda yara iyileşmesi üzerine etkileri
Amaç: Yara iyileşmesi tarih boyunca gerek major travmalar gerekse de majör cerrahi girişimler sonrası önemli bir sorun olmayı sürdürmektedir. TA kanama durdurucu olarak cerrahi operasyonlarda intravenöz veya topikal yolla yaygın şekilde kullanılmaktadır. Antifibrinolitik özelliği sayesinde TA; yara yerinde erken dönemde oluşan fibrin tıkacının çözünmesini bloke eder. Bu çalışma rat yara modelinde TA'nin yara iyileşmesi üzerine morfolojik ve histolojik etkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 24 adet erişkin erkek Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Tüm ratlar 8'erlı 3 gruba ayrıldı. Grup 1'e yara oluşumu sonrası serum fizyolojik damlatıldı. Grup 2'ye cilt yarası oluşturulup topikal TA uygulandı. Grup 3'e yara oluşturulmadan önce intravenöz TA uygulandı sonrasında yara oluşturuldu. Grupların belli günlerde (0-3-7-10-14. günler) yara çapları fotoğraflandı. 14 gün sonra süreç tamamlanıp sakrifiye edildi. Histopatolojik sonuçları ve yara çapları kıyaslandı. Sonuçlar: Grup 1, grup 2 ve grup 3'ün lenfosit sayısı ve PMNL değerleri, skar kalınlığı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,087; p=0,994; p=0,098). Grup 1, grup 2 ve grup 3 fibroblast sayısı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,018). Grup 1 fibroblast sayısı değerleri grup 2'den istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuş (p=0,002), diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,05). Grup 1, grup 2 ve grup 3 kollajen yoğunluğu (%) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,049). Grup 1 kollajen yoğunluğu (%) değerleri grup 2 ve grup 3'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,016, p=0,044), grup 2 ve grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,999). Grup 1, grup 2 ve grup 3'ün yara çapı 3. ve 7.gün değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,074, p=0,978). Grup 1, grup 2 ve grup 3'ün yara çapı 10.gün değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Grup 1 yara çapı 10.gün değerleri grup 2 ve grup 3'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,001); grup 2 ve grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,998). Grup 1, grup 2 ve grup 3 yara çapı 14. gün değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Grup 1yara çapı 14. gün değerleri grup 2 ve grup 3'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,001, p=0,0001); grup 2 ve grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,144). Çıkarımlar: TA'nin topikal veya intravenöz uygulamansı yara iyileşmesi üzerine pozitif yönde etki eder. Anahtar Kelimeler, Traneksamik asit, yara iyileşmesi, rat
Genu varum ve valgus deformitesi olan pediatrik hastalarda serum kalsiyum, parathormon, D vitamini, alkalen fosfataz, büyüme hormonu, magnezyum parametrelerinin değerlendirilmesi
Çocukların alt ekstremite koronal plan açılanmaları sık görülür. Çalışmalar genu varum ya da valguslu çocuklarda tanı ve tedavi şekli belirlenirken radyografi ile birlikte D vitamini, kalsiyum (Ca), parathormon (PTH), magnezyum (Mg) ve alkalen fosfataz (ALP) gibi kemik metabolizma parametrelerinin mutlaka sorgulanması gerektiğini göstermektedir. Bu tez çalışmasının amacı, genu varum ya da genu valgum deformitesine sahip çocuk hastaların kemik metabolizma parametreleriyle olan ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya ortopedi polikliniğine genu varum ve genu valgum tanılarıyla başvuran, daha önce D vitamini, Ca, PTH, Mg ve ALP gibi parametreleri çalışılmış 45 hasta çalışmaya dâhil edildi. Bu amaçla hasta dosyaları, picture archiving communication systems (PACS) içerisindeki X-RAY grafileri, ortoröntgenogramları kullanıldı. Verilerin analizinde Kikare analizi, Shapiro-Wilk testi, Student t testi, Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p< 0,05 olarak alınmıştır. Hastaların 44'ü (%97.8) bilateral iken sadece biri (%2.2) tek taraflıdır. Kızların 17'sinde (%85) genu varum, erkeklerin ise 19'unda (%76) genu varum görülmüştür. Genu varum tanısı olanların yaş ortalaması (4.3±4.8) genu valgum tanısı olan hastaların yaş ortalamasından (11.9±4.1) anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.001). Hastalık tanıları arasında Ca (mg/dl), D vitamini (mcg/L), PTH (pg/mL), ALP (U/L) ve Mg (mg/dl) açısından anlamlı farklılık olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Ca (mg/dl) ile PTH (pg/mL) arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. PTH (pg/mL) ile ALP (U/L) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Hastaların 44'ünün (%97.8) Ca değeri, 23'ünün (%51.1) D vitamini değeri, 33'ünün (%73.3) PTH değeri, 2'sinin (%4.4) ALP değeri ve 43'ünün (%95.6) Mg değeri normal olarak bulunmuştur. Sonuç olarak; genu varum ya da genu valgum deformitesi olan, pediatrik hastaların çoğunda kemik metabolizma parametrelerinde anlamlı düzeyde değişiklikler saptanmıştır. Özellikle ALP' nin ilerliyen yıllarda bir tarama testi olarak kullanılabileceğini söyliyebiliriz. Genu varum ya da genu valgum deformitesine sahip hastalar değerlendirilirken kemik metabolizma parametlerinin mutlaka sorgulanması gerektiğine öneriyoruz. Anahtar Kelime: Genu varum, Genu valgum, Kemik metabolizma parametreleri
Total diz artroplastisi cerrahisi sonrası patellar klunk sendromu insidansı
Amaç: Patellar klunk sendromu (PKS), total diz artroplasti (TDA) ameliyatları sonrasında oluşan eklem içi ile ilgili mekanik problemlerden biridir. Özellikle arka çapraz bağ kesen implantların kullanımı sonrası görülme sıklığı artan bu patoloji, kuadriseps tendonunun distal kısmının patella üst kutbu birleşim yeri çevresinde oluşan patolojik fibroz doku sebebiyle ortaya çıkan bir klinik tablodur. Fleksiyondaki dizin ekstansiyona getirilmesi esnasında 30° ve 45 ° fleksiyon açıları aralığında oluşan ağrı, sendroma adını veren klunk sesi ile karakterizedir. Semptomlar genel olarak TDA ameliyatları sonrası 3-8. aylarda ortaya çıksa da, tanı için geçen süre 2 yıla kadar uzayabilmektedir. Görülme sıklığı kullanılan implantlara bağlı olarak % 0-7.5 arasında değişen bu sendromun etiyolojisi preoperatif, implant ilişkili, cerrahi yaklaşıma bağlı etmenler olmak üzere 3 ana başlık altında özetlenebilir. Ağır semptom veren hastaların tedavisinde artroskopik veya açık cerrahi yöntem ile fibroz doku rezeke edilerek klinik tabloda dramatik bir iyileşme ortaya çıkar. Total Diz Artroplastisi cerrahisi çok sık uygulanan ve hastaların klinik olarak çok fayda gördüğü bir operasyondur. Görece nadir olan bu sendrom cerrahi sonuçları olumsuz olarak etkileyen bir komplikasyondur. Literatürde az miktarda geniş kapsamlı, tanımlayıcı çalışmalar mevcuttur. Amacımız kliniğimiz vaka serileri içinde PKS klinik tanı, etyoloji, insidans oranlarını tespit ederek tanımlayıcı bir çalışma ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2016-2018 yılları arasında primer gonartroz tanısıyla total diz artroplastisi uygulanan 330 hasta incelendi. Daha sonrasında revizyon TDA ameliyatı olan, mental durumu sağlıklı olmayan ve TDA ameliyatı sonrası aynı dizden ikinci bir cerrahi geçirmiş olan hastaları çalışmanın dışında tuttuk. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası direkt grafilerindeki dizilim, insall-salvati (IS) oranı, patellar tendon uzunluğu (PTU), patella kalınlığı, tibial slope açısı 2 ayrı ortopedi doktoru tarafından incelendi, ölçümleri yapıldı ve aritmetik ortalaması alınarak kayıt altına alındı. Hastaların demografik özellikleri, ameliyatlarda kullanılan implantların markaları, kesen veya koruyan türde olmaları açısından, ve cerrahi tekniklere göre gruplandırıldı. Postoperatif 2., 4., 6. 8. haftalarda, 3., 4., 5., 6., 9., 12., 18. ve 24. aylardaki poliklinik takiplerinde hastaların diz eklemi hareket açıklıkları, röntgen üzerinden dizilimleri ve ölçümleri, muayene bulguları, Knee Society Score, Knee Society Score Function, Visual Analog Scale (VAS) açısından değerlendirildi. Ekstansiyon esnasında "klunk" hissi veya sesi alınan hastalar kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara yüzeyel doku ultrasonu yapıldı. Ultrason (USG) görüntülerinde patella üst kutbunda fibröz doku oluşumu olup olmaması değerlendirildi. Patellar klunk tanısı alan ve almayan tüm hastaların verileri incelenerek PKS ile ilişkileri değerlendirildi. İstatistiksel Analiz: Verilerin dağılımı Kolomogorov-Simirnov ve Shapiro-Wilk testleriyle incelenmiş, normal dağılım gösteren değişkenler bakımından grup karşılaştırmalarında Independent samples t test, normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann-Whitney U test kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında beklenen değer kuralına bağlı olarak Pearson chi-square, Fisher's-Exact veya Fisher-Freeman-Halton testleri kullanılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış ve anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alınmıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda, Düzce Üniversitesi Ortopedi Kliniği'nde 2016-2018 yılları arasında yapılan TDA cerrahisi sonrasında gelişen patellar klunk sendromu insidansı % 7,49'dur. Patellar klunk sendromu tanısı koyulan hastalar arasında implant tipi açısından bağ kesen total diz protezi (n=20), bağ koruyan total diz protezine (n=3) kıyasla anlamlı düzeyde çoğunluktadır (p<0,05). Femoral implant ölçüleri dikkate alındığında, Zimmer Biomet Vanguard® marka implantın 60 ve 62,5 numara boyutlarının (tüm ölçüler:60, 62,5, 65, 67,5, 70), Pasifik PMG Motion® marka implantların 4, 5 ve 6 numara boyutlarının (tüm ölçüler:4, 5, 6, 7, 8, 9, 10), Smith&Nephew Anthem® marka implantın 3 ve 4 numaralı boyutlarının (tüm ölçüler:3, 4, 5, 6, 7, 8), Stryker Energy® marka implantın 4, 5, ve 6 numaralı boyutlarının (tüm ölçüler:4, 5, 6, 7, 8, 9) kullanıldığı, yani küçük femoral implant kullanılan vakalarda PKS daha sık izlenmektedir (p<0,001). Cerrahide kullanılan insert ölçüleri açısından incelendiğinde ise insert kalınlığı >12mm olan hastaların PKS tanısı alanlar arasında yoğunlaştığı izlenmiştir. Patella değişimi yapılan hastalar arasında preoperatif patella kalınlığı ve postoperatif patella kalınlığı açısından incelendiğinde, patella kalınlığının PKS tanısı alan hastalarda daha az değiştiği, PKS olmayanlarda ise patella kalınlık değişiminin daha fazla olduğu izlenmiştir. Bilateral total diz artroplastisi yapılan hastalarda PKS görülme sıklığı (n=7, %30,4), unilateral total diz artroplastisi yapılan hastalardan (n=16, %5,21) anlamlı düzeyde sık izlenmiştir (p<0,001). Post-operatif takiplerde muayenesi sırasında "klunk" sesinin alınması, ultrasonografide de yüksek oranda suprapatellar bölgede fibröz dokunun tespiti ile ilişkilidir, fakat muayenesinde "klunk" olmamasına rağmen patellofemoral ağrı nedeniyle ultrasonografi yapılan hastalarda da nadir de olsa suprapatellar fibröz doku izlenebilmektedir. Hasta popülasyonu açısından incelendiğinde "aktif çalışma hayatı" olan hastalarda PKS (n=2, %8,7), "aktif çalışma hayatı" olmayanlardan (n=2, %0,7) anlamlı düzeyde sık izlenmektedir (p=0,026). Çıkarımlar: Patellar Klunk Sendromu, yaptığımız araştırmaya göre TDA ameliyatı sonrasındaki poliklinik takiplerde 6. ay ile 40. ay aralarında tanı alabilen, çoğu hastanın konservatif tedavi ile takip edilebildiği, artroskopik veya açık cerrehi ile debritman yapıldıktan sonra çok iyi sonuç alınabilinen bir hastalıktır. PKS için risk faktörleri arasında arka çapraz bağı kesen tip implant, eklem çizgisinin yukarı kaymasına sebep olabilecek kalınlıklarda insert, tercih edilen herhangi bir marka femoral implantının küçük boyutlu olanları, patellar rezeksiyon yapılan hastalarda rezeksiyonun yetersiz (<3mm) yapılması, cerrahi yapılan hastanın aktif bir çalışma hayatının olması ve işe dönüş süresinin <6 ay olması yer almaktadır. Hastalar total diz artroplastisi operasyonuna hazırlanırken dikkatli bir şekilde radyografileri üzerinden ölçümleri yapmak, kullanılacak implant seçimine karar vermek, daha sonra karşılaşabilinecek PKS riskinin önceden analizinin yapılmasına olanak tanır. Bunun yanında postoperatif takiplerde "klunk" sesinin veya hissinin olması, ileri tetkik gereksinimini artırır, hatta klinik bulgular ile birlikte ise, gelecek bir cerrahinin habercisi olabilir. Anahtar Kelimeler, Patellar Klunk Sendromu, Total Diz Artroplastisi, Komplikasyon, Ultrason, Suprapatellar Fibröz Doku
Distal femur kırıklarında uygulanan tibia çivisi ile retrograd intramedüller çivileme tekniğinde distal kilit vidalarının anatomik oluşumlar ile ilişkisi
Giriş: Distal femur kırıklarının retrograd çivilenmesi, kırık tespitinde etkili ve giderek daha popüler hale gelen bir yöntemdir. Uygulanan bu yöntemde çivi rotasyonunu distal kilit vidalarının yerleşimini etkilemektedir. Distal kilit vidalarının yerleşimi diz çevresindeki nörovasküler yapılara, bağlara ve patellofemoral eklem hasarına neden olabileceği için kritik önem taşımaktadır. Yapacağımız bu kadavra çalışmasında distal kilit vidalarının anatomik oluşumlar ile ilişkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi'nde dizüstü amputasyon cerrahisi ile tedavi edilen 7 hastanın amputat materyali kullanılmıştır. Her amputata Trigen Meta-Nail Smith and Nephew tibia çivisi kullanılmış olup, floroskopi eşliğinde 5-10-15 derece iç rotasyon, 5-10-15 derece dış rotasyon ve standart (0o rotasyon) pozisyonda retrograd çivileme işlemi yapıldı. Vida boyları belirlenirken standart olarak tam ön arka, yan, 15 derece iç rotasyonda ve 15 derece dış rotasyonda grafiler floroskopik olarak görüldü ve kaydedildi. Ardından cerrahi diseksiyon yapılıp vidaların anatomik yapılar ile ilişkisi kayıt altına alındı ve ölçümler yapıldı. Bulgular: Distal kilit vidalarının patellofemoral eklem ile yakın ilişki içerisinde oldukları görüldü. MDV giriş yerinin patellofemoral ekleme olan uzaklıklarının ortalaması 8,29 mm, LDV giriş yerinin patellofemoral ekleme olan uzaklıklarının ortalaması 5,71 mm olarak hesaplandı. En yakın oldukları mesafe ise sırasıyla 3 ± 3,94 ve 2 ± 2,56 mm olarak ölçüldü. LAN vida çıkış yeri standart (0o rotasyon) uygulamada 6 mm olarak ölçülmüş olup, yapılacak yanlış rotasyonda MCL' ye 1 mm ye kadar yaklaşmaktadır. LDV çıkış yerinin popliteal artere olan uzaklıklarının ortalaması 25,85 mm, tibial sinire olan uzaklıklarının ortalaması 30 mm olarak hesaplandı. En yakın olduğu mesafe ise sırasıyla 21 ± 3,71 mm ve 23 ± 5,09 mm olarak 15 derece iç rotasyonda ölçüldü. MDV çıkış yerinin common peroneal sinire olan uzaklıklarının ortalaması 17,28 mm olarak hesaplandı. En yakın olduğu mesafe ise 11 ± 4,27 mm olarak 15 derece iç rotasyonda ölçüldü. Sonuçlar: Çalışmamızda Trigen Meta-Nail Smith and Nephew çivisinin distal femur kırıklarının tedavisinde retrograd olarak güvenli bir şekilde kullanılabileceğini gördük. Distal kilit vidalarının patellofemoral ekleme, trokleaya yakın seyrettiklerini gördük. Diz önü ağrılarının oluşmaması ve patellofemoral eklem patolojisi gelişmemesi adına mümkünse distaldeki vidaların tercih edilmemesi gerekiyor. Çivinin yanlış iç ve dış rotasyonu sonucu ekstansör mekanizmanın, MCL ve LCL'nin etkilendiğini gözlendi. Genel olarak vidaların posteriyordaki damar sinir yapılara uzak seyrettiği fakat drilleme esnasında yine de dikkatli olunması ve vida boyunun doğru seçilmesi gerekiyor. Aynı zamanda posteriyordaki nörovasküler yapıları korumak için çivinin yanlış iç rotasyonundan kaçınmamız gerekiyor. 15 derece iç ve dış rotasyon grafileri vida boyunu belirlemede yardımcı olabilir. Kullanılan implantın genel özellikleri, çivi çapları, distal kilit vida konfigürasyonu, proksimal ve distal eğimi iyi bilinmelidir.
Adölesan idiyopatik skolyoz hastalarında korse tedavisinde radyolojik düzelme üzerinde etkili olan faktörler
Giriş: Adölesan idiyopatik skolyoz (AİS), 10–18 yaş arasında ortaya çıkan, üç boyutlu omurga deformitesiyle seyreden kompleks bir hastalıktır. Tedavide amaç, eğriliğin ilerlemesini önlemek ve cerrahi gereksinimini azaltmaktır. Cobb açısı 20°–45° olan hastalarda korse tedavisi temel konservatif yöntemdir. Ancak tedavi başarısını etkileyen hasta kaynaklı faktörler, özellikle eklem laksitesi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, eklem laksitesi ve diğer hasta faktörlerinin korse tedavisindeki etkileri sistematik olarak incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2017–2024 yılları arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nde korse tedavisi gören 52 AİS hastasının retrospektif verileri analiz edilmiştir. Demografik bilgiler, radyolojik görüntülemeler, SRS-22r yaşam kalitesi anketi ve Beighton hipermobilite skorları değerlendirilmiştir. Cobb açısı değişimleri 6., 12. ve 18. aylarda incelenmiş, korse kullanım süresi ve egzersiz uyumu gibi faktörlerin etkileri araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmadaki hastaların %67.3'ü kız, yaş ortalaması 15.96 yıl, ortalama günlük korse kullanımı 17.8 saattir. Başlangıç Cobb açısı ortalama 26.7° iken, 18. ay sonunda 17.8°'ye gerilemiştir (p<0.001). %59.6'sında ≥8° düzeltme sağlanmış; bu grup korse uyumu ve yaşam kalitesi açısından anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.001). Ek yakınmalar, skolyoz tipi (Lenke sınıflaması) ve korse kullanım süresi tedavi başarısında etkili bulunmuştur (p<0.05). Beighton skoru, egzersiz süresi, Risser evresi ve başlangıç Cobb açısı ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: AİS'te korse tedavisi erken başlandığında ve yeterli süre uygulandığında Cobb açısında anlamlı iyileşme sağlanmaktadır. Tedavi başarısı, sadece radyolojik düzelme değil, hastanın yaşam kalitesi ve psikososyal durumu ile de ilişkilidir. Gelecekte multidisipliner yaklaşımlar ve objektif tedavi uyumu ölçümlerinin öneminin artacağı düşünülmektedir.
Kuadrilateral yüzeyi ilgilendiren asetabulum kırıklarının tedavisinde stoppa veya ilioinguinal yaklaşımla açık redüksiyon ve internal fiksasyon yapılan hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kliniğimize kuadrilateral yüzey kırığının eşlik ettiği asetabulum kırığı nedeniyle yatırılan, modifiye Stoppa veya ilioinguinal insizyonlar ile cerrahi tedavi edilen hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, kliniğimizde 2014-2019 yılları arasında kuadrilateral yüzeyi ilgilendiren asetabulum kırığı sebebiyle başvurup cerrahi tedavi edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastalar yapılan insizyonlara göre Modifiye Stoppa ve İlioinguinal olarak 2 çalışma grubuna ayrıldı. Hastaların demografik verileri, travma şekli, travmaya bağlı ek kırık varlığı, travma sonrası ne zaman cerrahi operasyona alındığı operasyon süresi, verilen kan ve kan ürünleri, operasyon sonrası komplikasyonlar hasta epikrizlerinden ve hastane bilgi sisteminden bakılarak kayıt edildi. Judet ve Letournel sınıflamasına göre asetabulum kırığının tipi, Görüntü Saklama ve İletişim Sistemlerindeki (PACS) radyografiler ve tomografiler taranarak sınıflandırıldı. Hastaların postoperatif redüksiyon kalitesi ve takiplerdeki radyolojik değerlendirmeleri Matta'nın redüksiyon kalitesi ve Matta'nın Radyolojik Evreleme sistemine göre yapıldı. Fonksiyonel sonuçlar Harris kalça skoru ve Merle d'Aubigne ve Postel klinik skorlama sistemi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza en az 12 ay izlemi olan 18 yaş üstü 32 hasta dahil edildi. Hastaların %53,1 (n=17) Modifiye Stoppa insizyonu ile %46,9 (n=15) ise İlioinguinal insizyonla ameliyata alındı. Hastalarımızın % 21,9 (n=7) kadın , % 78,1 (n=25) erkek idi. Yaş ortalaması MS grupta 41,76 yıl, İİ grupta ise 46,20 yıl olarak bulundu. MS grupta ortalama operasyon süresi 199,71 dk, SS(Standart Sapma) 23,283 İİ grupta ortalama operasyon süresi 293 dk, SS 30,752 olduğu bulundu. (p <0,001). MS grupta ameliyat gününe kadar geçen süre 6,12 gün, SS 2,934 olarak bulundu. Bu süre İİ grupta 5,73 gün SS 3,494 olarak görüldü. (p=0,602). MS grupta ortalama hastanede yatış süresi 3,76 gün, SS 0,903, İİ grupta 6,73 gün, SS 0,884 olduğu bulundu. (p<0,001). MS grupta ortalama kan replesmanı 1,24 IU, SS 0,347, İİ grupta 2,60 IU, SS 0,986 olduğu bulundu. (p<0,001). Her iki grupta 1 hastada AVN, İİ grupta 3 hastada yara enfeksiyonu geliştiği bulundu. Hastalarımızca sinir hasarına ve DVT'ye rastlanmadı. Harris kalça fonksiyon skoru MS grupta hastalarımızın %29,4'ünde mükemmel, %47,1'inde iyi, %11,8'inde orta, %11,8'inde kötü, İİ grupta %33,3'ünde mükemmel, %40,0'ında iyi, %13,3'ünde orta, %13,3'ünde kötü sonuçlar alındı. D'Aubigne ve Postel klinik skoru MS grupta hastalarımızın %29,4'ünde mükemmel, %47,1'inde iyi, %17,6'sında orta, %5,9'unda kötü, İİ grupta %26,6'sında mükemmel, %53,3'ünde iyi, %13,3'ünde orta, %6,8'inde kötü değerler bulundu. Matta'nın redüksiyon kalitesi kriterleri MS grupta hastalarımızın %64,7'sinde anatomik, %29,4'ünde orta, %5,9'unda kötü, İİ grupta %60,0'ında anatomik, %26,7'sinde orta, % 13,3'ünde kötü sonuçlar alındı. Matta'nın radyolojik evreleme sistemi kriterleri MS grupta hastalarımızın %47,1'inde çok iyi, %23,5'inde iyi, %17,6'sıdna orta, %11,8'inde kötü değerler bulunurken, İİ grupta hastalarımızın %46,7'sinde çok iyi , %26,7'sinde iyi, %13,3'ünde orta, %13,3'ünde kötü sonuçlar alındı. Sonuç:Cerrahi yaklaşımlar arasında radyolojik ve fonksiyonel olarak anlamlı fark bulunmamakla beraber,MS grupta ortalama ameliyat süresinin ve ortalama hastanede kalış süresinin daha kısa,ortalama kan replesmanın daha az olduğu bulundu.
Femur medial kondil plağı tasarımı ve biyomekanik değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızın amacı, distal medial femoral kondil kemik ve yumuşak doku anatomisine uygun kilitli anatomik plak tasarlamaktır. Gereç ve Yöntem: Anatomi laboratuvarından temin edilen 16 adet farklı ebatlarda kuru kadavra femur kemiklerine bilgisayarlı tomografi çekildi. Elde edilen verilerle kemiklerin katı modellemesi yapıldı. Katı modeller üzerinde dijital ortamda, anatomik yapılar göz önüne alınarak distal femur medial kondil plağı tasarlandı. Sonrasında üretilmesi planlanan plak üzerinde sonlu elemanlar analizi uygulandı. Üretilen plak, yapay femur kemikleri üzerinde AO/OTA 33A3 tip suprakondiler kırık modeli yapılarak 4 farklı biyomekanik teste tabi tutuldu. Örnekler 3 eşit gruba ayrıldı. Grup A örnekleri distal femur anatomik kilitli plak (tarafımızca üretilen) ile medialden, grup B örnekleri distal femur anatomik kilitli plak ile lateralden ve grup C örnekleri çift plak kullanılarak hem medial hem de lateralden kırık tespitleri yapıldı. Toplamda 62 adet yapay kemik ve 80 adet (40 medial, 40 lateral) plak kullanıldı. Aksiyel kompresyon, siklik aksiyel kompresyon, yetmezlik ve 3-nokta eğilme değerleri ölçüldü ve gruplar arası karşılaştırıldı. Bulgular: Aksiyel kompresyon testinde, C grubunda model yapı bütünlüğünün B grubuna göre 23% oranında daha fazla korunduğu görüldü. Siklik aksiyel kompresyon testinde A grubunda 11000 siklusta kemiğin kırıldığı görüldü. Diğer gruplarda kemik kırılması görülmedi. C grubunda B grubunda göre total yer değiştirme 21% daha az görülürken, osteotomi uygulanmayan kemiğe göre 47% daha az yer değiştirme görüldü. Yetmezlik tetsinde, B grubunda A grubunda göre 6% oranında daha yüksek Newton değerlerinde yetmezlik geliştiği görüldü. C grubunda A grubunda göre 51%, B grubuna göre 49% oranında daha yüksek Newton değerlerinde yetmezlik geliştiği görüldü. Üç nokta eğilme testinde A ve C grupları arasında anterior posterior ve lateral medial planda uygulanan yük sonrası yer değiştirme değerlerinde anlamlı farklılık görüldü. Sonuç: Çalışmamızda AO/OTA 33A3 parçalı suprakondiler femur kırığında lateral plağa ek olarak kilitli medial plak uygulamasının kırık stabilitesini belirgin olarak arttırdığı görülmüştür. Medial femoral kondil için tasarlanan medial kilitli plağın bu tip kırıklarda ek olarak uygulanmasını tavsiye etmekteyiz.
Dejeneratif rotator manşet yırtıklarında artroskopik onarım sonrasında iyileşmeyi etkileyen faktörler
Giriş: Günümüzde kas-iskelet sistemi ağrıları nedenli başvuran hastalarda bel ve diz ağrısından sonra üçüncü sıklıkta omuz ağrısı gelmektedir. Omuz ağrısı ile gelen hastaların büyük çoğunluğunda şikayetlerin rotator manşet kasları ile ilgili olduğu görülmektedir. Travmaya bağlı olmaksızın ilerleyen yaşla beraber görülen dejeneretif rotator manşet yırtıklarının, artroskopik cerrahi ile onarımı yaygınlaşmıştır. Bu cerrahi onarımın klinik ve fonksiyonel iyileşmesini etkileyecek birçok faktör olabilir. Bu retrospektif tek merkezli çalışma ile tendon iyileşmesi üzerinde etkili olan faktörleri belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde, 2013-2020 yılları arasında dejeneratif rotator manşet yırtığı nedeniyle artroskopik tamir uyguladığımız ve postoperatif dönemde en az 6 ay süreyle takip ettiğimiz 53 olgu (28 erkek, 25 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. Erkeklerin ameliyat esnasındaki yaş ortalaması 51,8 ± 10,1 iken kadınların 54,3 ± 8,1 idi. Bu hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi MRG bulguları, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ay kontrollerinde yapılan fizik muayene bulguları, SF-12 (Kısa Form-12), ASES (Amerikan Omuz Dirsek Cerrahisi Derneği Omuz Değerlendirme Ölçeği) ve görsel analog (VAS) skorlamaları, ameliyat esnasında elde edilen veriler ve ameliyat esnasında yapılan işlemler kaydedildi. Hastalara ait demografik, radyolojik, klinik ve laboratuvar verilerini içeren 28 parametre değerlendirildi. Bulgular: Erkeklerin kadınlara göre fleksiyon (%25,1) (p:0,024) ve abdüksiyon (%24,5) (p:0,027) kazanımı daha fazla, delta fiziksel skor (%20,5) (p:0,022) ve delta mental skor (%27,9) (p:0,005) daha yüksek, postoperatif VAS ağrı skoru (%71,6) daha düşük görüldü (p:0,031). Hb değeri 12,5'in altında olanların iç rotasyon kazanımı daha düşük (%38,4) (p:0,012), delta ASES skoru (%16,1) (p:0,001), delta fiziksel skor (%32,6) (p:0,0005) ve delta mental skor (%37,8) (p:0,0006) daha düşük, postoperatif VAS ağrı skoru (%188) daha yüksek görüldü (p:0,038). DM(+) hastalarda delta ASES (%20) (p:0,0002), delta fiziksel skor (%45,4) (p:0,0005) ve delta mental skor (%47,2) daha düşük görüldü (p:0,0003). Preoperatif gün içi VAS, gece VAS ağrı skorundan (%28,5) yüksek görüldü (p:0,0002). Ameliyattan önce 1 aydan uzun süre NSAİİ kullananların ortalama şikayet süresi (%66) daha uzun görüldü (p:0,029). Postoperatif 1 haftadan fazla NSAİİ kullananların delta ASES skor (%8,7) (p:0,048), delta fiziksel skor (%18,4) (p:0,013), delta mental skor (%18,2) (p:0,014) daha düşük, postoperatif VAS (%155) (p:0,016) skoru daha yüksek, postoperatif aktif ağrısız günlük yaşama dönüş süresi (%23,5) (p:0,018) daha kısa görüldü. Postoperatif 3 aydan daha kısa sürede baş üzeri iş yapabilmeye başlayanların ameliyatlı tarafının üzerine yatmaya ortalama başlama süresi (2,2 ay) daha erken olduğu görüldü (p:0,0005). Sonuçlar: Erkeklerin kadınlara göre klinik ve fonksiyonel sonuçları daha iyi görüldü. Anemik ve diyabetik hastaların cerrahi sonuçları daha kötü olarak değerlendirildi. Preoperatif gün içi ağrının gece ağrısından daha fazla olduğu ve bunun da sebebinin mekanik ağrı olduğu düşünüldü. Postoperatif NSAİİ kullanma ihtiyacı fazla olanların yaşam kalitesi skorları daha düşük ancak aktif yaşama dönüşleri daha kısa olmaktadır. Postoperatif aktif yaşamlarına erken dönen hastaların ağrı süresi uzamakta ve NSAİİ kullanım ihtiyacı artmaktadır. Baş üzeri aktiviteyi erken kazanan hastaların aynı zamanda ameliyatlı omuzları üzerine yatmaya başlamaları da erken olmaktadır.
İntraartiküler kalkaneus kırıklarının statik ve dinamikplantar basınçlar üzerine etkileri
Giriş: Günümüzde endüstüriyelleşmenin artmasıyla birlikte kalkaneus kırığı görülme sıklığı artış göstermektedir. Kalkaneus kırıkları genç erişkin ve orta yaşlarda daha sık görüldüğünden önemli ekonomik etkileri olabilmektedir. Bu tek merkezli çalışmamızda intraartiküler kalkaneus kırığı geçirmiş hastaların iyileşme sonrası dönemde pedobarografik ölçümler ile kırığın statik ve dinamik plantar basınçlar üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde, 2013-2020 yılları arasında takip ettiğimiz, intraartiküler kalkaneus kırığı nedeniyle tedavi görmüş, kırığı üzerinden en az 12 ay geçmiş 35 olgu (26 erkek, 9 kadın) değerlendirildi. Erkeklerin ameliyat esnasındaki yaş ortalaması 49,4 ± 12,3 iken kadınların 47,3 ± 10,9 idi. Bu hastaların demografik verileri, travma ile ilgili direkt grafi ve BT görüntüleme bulguları, çalışma kapsamında yapılan kontrol muayene bulguları ve pedobarografi cihazı ile ölçülen statik ve dinamik plantar basınç parametreleri kaydedildi. Hastalara ait demografik, radyolojik, klinik ve pedobarografik ölçüm verilerini içeren 57 parametre değerlendirildi. P<0,05 kural alınarak istatistiksel değerlendirmeler yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen tüm kırıkların tedavi sonrası son çekilen grafilerinde Böhler ve Gissane açıları ölçüldü. Böhler açısının normal referans değeri 20-40 derece alınarak AOFAS (The American Orthopaedic Foot & Ankle Society), SF-36 (Short form-36) parametreleri ve VAS (Vizüel (Görsel) analog skala) skorları ile ilişkisi değerlendirildi. AOFAS, SF-36 alt parametrelerinden emosyonel rol güçlüğü ve ağrı ile VAS skorlarında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptandı (p<0.05). Aynı şekilde Böhler açısı normal olan hastalarda AOFAS skorunda artma ve VAS skorunda azalma yönünde istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,05). Hastaların statik ve dinamik plantar basınç parametreleri ve yürüyüş mesafe-zaman parametreleri incelendi. Cerrahi yapılan hastaların kırık ve sağlam ayakları arasında maksimum basınç (p:0,012), ön ayak basınç yüzdesi (p:0,00) ve ön ayak basınç alanı v (p:0,013) parametrelerinde sağlam tarafta artış yönünde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Konservatif tedavi edilen gruba bakıldığında ise kırık ve sağlam ayakları arasında ağırlık (p:0,041),ağırlık yüzdesi (p:0,041),temas alanı (p:0,050), temas alanı yüzdesi (p:0,050), orta ayak temas alanı (p:0,034), ortalama çift adım uzunluğu (p:0,05) parametrelerinde sağlam tarafta artış yönünde, arka ayak basınç yüzdesi (p:0,005) parametresinde kırık tarafta artış yönünde olmak üzere anlamlı fark bulundu. Kırık ve sağlam ayaklar arasında , statik,dinamik ve yürüyüş mesafe-zaman parametrelerinin yüzde değişimleri hesaplandı ve çıkan sonuçlar cerrahi ile konservatif tedavi edilen hastalar gruplandırılarak karşılaştırıldı. Maksimum basınç (p:0,022), ön ayak ağırlık yüzdesi (p:0,00), ön ayak basınç alanı (p:0,007) ve kadans (p:0,024) parametreleri konservatif tedavi edilenlerde artış yönünde,istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.Arka ayak ağırlık yüzdesi (p:0,009) ve ön ayak genişliği (p:0,048) cerrahi tedavi edilenlerde artış yönünde , istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sonuçlar: Böhler açıları referans değerler arasında ölçülen kalkaneus kırıklarının AOFAS, VAS ve SF-36 skorları daha iyidir. Aynı ilişki Gissane açıları için bulunamamıştır. Çalışmamızda kırık iyileşmesi sonrası fizik muayenede en sık saptanan patoloji pes planustur. Cerrahi tedavi edilen grupta ise en çok saptanan semptom sural sinir ilişkili şikayetlerdir. İntraartiküler kalkaneus kırıklarının, ayağın statik ve dinamik plantar basınç dağılımlarını değiştirdiği saptanmıştır. Ancak uzatılmış lateral yaklaşımla cerrahi tedavi edilen hastalar ile konservatif tedavi edilen hastalar arasında plantar basınç değişimleri açısından kayda değer fark olmadığı düşünülmüştür.
Çimentosuz total kalça protezi yapılan tam yerleşmemiş ve yerleşmiş metal arkalıklı insertü olan olguların kanında metal iyon seviyelerinin değerlendirilmesi
Giriş: Günümüzde obezitenin artması ve insan ömrünün uzamasıyla beraber osteoartrit sıklığı artmaktadır. Birçok konservatif tedavi modalitesi olsa da bu tedaviler olguların eklem fonksiyonlarını tam olarak iyileştiremeyebilir. Bu durumda total kalça protez ameliyatı, iyi bir tedavi alternatifidir. Genç olgularda çimentosuz kalça protezi yüzey seçiminde, aşınmanın daha az olması nedeniyle, sıklıkla seramik-seramik yüzey tercih edilmektedir. Ameliyat sonrası takiplerde bazı olgularda metal arkalıklı insertün yuvasına tam olarak yerleşmediği saptanmaktadır. Biz de bu çalışmamızda total kalça protezi yapılan, tam yerleşmeyen metal arkalıklı insert ve tam yerleşen metal arkalıklı insert kullanılan olguların klinik ve radyolojik değerlendirme sonuçları ile kandaki metal iyon seviyelerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, kliniğimizde 2013-2020 yılları arasında seramik-seramik yüzey seçimli çimentosuz total kalça protezi uygulanan olgular üzerinde planlandı. Ameliyat sonrası olguların kalça AP ve kurbağa pozisyonundaki x-ray grafileri incelenerek insertün yerleşip yerleşmediği değerlendirildi. Olguların fizik muayeneleri yapılarak Harris kalça skorları hesaplandı. Tüm olgulardan içeriğindeki metal iyonlarının seviyesini belirlemek için kan alındı. Metal arkalıklı insertü yerleşen ve yerleşmeyen olgular gruplandırıldı (Grup 1 ve Grup 2) ve iki grup klinik, radyolojik ve kandaki metal iyon seviyeleri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 40 olgunun 13'ü erkek, 27'si kadın idi. Çalışmaya katıldıkları zamanki yaş ortalamaları 56,42 ± 7,43 (min: 37, max: 69), tüm olguların ortalama BMİ'leri 29,34 ± 3,72 olarak hesaplandı. Ameliyat öncesi Harris kalça ortalama skorları 63,7 ± 4,31, ameliyat sonrası ortalama skorları 91,18 ± 8,79 olarak bulundu. Yerleşmemiş insertlerin ortalama açısı 4,14 ± 0,99 (max: 5.3, min: 2) derece olarak bulundu ve bunun yıllar içinde değişmediği tespit edildi. Yerleşmeme açısı arttıkça, kanda vanadyum iyon sevilerinin de anlamlı şekilde arttığı tespit edildi (p: 0,026). Grup 1 ve Grup 2 metal iyon seviyeleri karşılaştırıldı. Alüminyum seviyeleri Grup 2'de anlamlı seviyede yüksek bulundu (p: 0,028) (Grup 1 alüminyum seviyesi 1,78 ± 0,38 µg/L; Grup 2 alüminyum seviyesi 2,26 ± 0,59 µg/L). Sonuçlar: Seramik-seramik total kalça protezi ameliyatı yaptığımız nispeten genç hastalarda yerleşmemiş insertü olan olguları, yerleşmiş insertü olan olgularla karşılaştırdığımızda klinik ve laboratuvar değerleri açısından olumsuz bir duruma rastlanmadı. Harris Kalça skorlarında anlamlı bir fark görülmedi. Grup 2'de Grup 1'e göre anlamlı şekilde alüminyum metal iyon yüksekliği saptandı. Ayrıca yerleşmeyen insertün, yerleşmeme açısı arttıkça vanadyum seviyelerinin anlamlı olarak arttığı görüldü. Çalışmamız doğrultusunda kontrol radyografisinde osteoliz bulgusu görülen olguların kanlarında alüminyum ve vanadyum değerlerine bakılmasını önermekteyiz.
İki farklı ankor kılavuzu kullanılarak artroskopik bankart tamiri yapılan hastaların klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Bankart lezyonunun, günümüzde en popüler tedavi şekli artroskopik tamirdir. Kliniğimizde artroskopik bankart tamir cerrahisinde, ankorun yerleştirilmesi sırasında iki farklı kılavuz kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı; artroskopik bankart tamiri yapılan hastalarda kullandığımız açılı ve düz ankor kılavuzların klinik sonuçlara etkisini karşılaştırmaktır. Ocak 2013 ile Ocak 2020 tarihleri arasında artroskopik bankart tamiri yapılan ve en az bir yıl takibi olan, verilerine ulaşabildiğimiz ve dahil edilme kriterlerine uygun olan 43 hasta çalışmaya alındı. Hastane kayıt sistemi ve arşiv dosyalarından hastalara ulaşıldı. Tüm hastaların, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası son kontrollerinde muayene bulguları değerlendirildi. Açılı kılavuz kullanılan hastalar ile düz kılavuz kullanılan hastaların; ameliyat süreleri, ameliyat sonrası redislokasyon oranları, ameliyat öncesi ve sonrası Rowe ile Constant skorları karşılaştırıldı. Yirmi üç hastada açılı ankor kılavuzu, 20 hastada düz ankor kılavuzu kullanıldı. Düz kılavuz ile açılı kılavuz arasında cerrahi süre açısından anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,212). Açılı kılavuz kullanılan 1 (%4,3) hastada, düz kılavuz kullanılan 1 (%5) hastada ameliyat sonrası dönemde redislokasyon görüldü. Ameliyat sonrası, yeniden çıkık açısından iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi (p=0,919). Grupların, ameliyat sonrası Rowe ve Constant skorları karşılaştırıldı. Gruplar arasında ameliyat sonrası Rowe (p= 0,718) ve Constant skorları (p= 0, 188) açısından anlamlı farklılık görülmedi. Ameliyat sonrası fonskiyonel sonuçlar ve redislokayon oranları açısından iki kılavuzun sonuçları benzer ve başarılı bulundu. Anteroinferior bölgeye daha iyi açı ile ankor gönderilebilmesi, karşı korteks perforasyonu ile eklem kıkırdak hasarı riskini azaltması açılı kılavuzun avantajlarıdır. Daha fazla çalışma yapılmasının ve daha çok vaka serilerinin paylaşılmasının, uygun kılavuz ve materyal konusunda daha iyi bilgi vereceği ve artroskopik bankart tamirinde nüks ve komplikasyon oranlarının azalmasına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Bankart lezyonu, artroskopik tamir, açılı kılavuz, düz kılavuz, ankor.
Artroskopik medial menisküs yırtığı ameliyatında pie crusting yapılan ve yapılmayan hastaların postop dönemde mukayesesi
Menisküs ameliyatının, günümüzde en popüler tedavi şekli artroskopik tamirdir veya eksizyondur. Çalışmamızın amacı; artroskopik menisküs onarımı yapılan hastalarda pie crusting uygulanan ve pie crusting tekniği uygulanmayan hastaların klinik ve fonksiyonel sonuçlarını incelemektir. Ocak 2017 ile Ocak 2021 tarihleri arasında artroskopik menisküs tamiri yapılan ve en az bir yıl takibi olan, verilerine ulaşabildiğimiz ve dahil edilme kriterlerine uygun olan 43 hasta çalışmaya alındı. Hastane kayıt sistemi ve arşiv dosyalarından hastalara ulaşıldı. Tüm hastaların, ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası son kontrollerinde muayene bulguları değerlendirildi. Pie crustin tekniği uygulanarak menisküs onarımı yapılan hastalar ile pie crusting tekniği uygulanmadan menisküs onarımı yapılan hastaların; ameliyat süreleri, ameliyat sonrası sportif faaliyetlere dönüş zamanı, ameliyat öncesi ve sonrası Lysholm ile Cincinnati skorları karşılaştırıldı. Yirmi bir hastada pie crusting tekniği kullanılarak menisküs onarımı yapıldı, 22 hastada pie crusting tekniği kullanılmadan menisküs onarımı yapıldı. İki grup arasında cerrahi süre açısından anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,318). Grupların, ameliyat sonrası Lysholm ve Cincinnati skorları karşılaştırıldı. Gruplar arasında ameliyat sonrası Lysholm (p= 0,784) ve Cincinnati skorları (p= 0, 511) açısından anlamlı farklılık görülmedi. Ameliyat sonrası klinik ve fonskiyonel sonuçlar ve cerrahi süreler iki grup için benzer ve başarılı bulundu. Pie crusting tekniği uygulanan hatalarda eklem aralığının görselleştirilmesinin daha iyi olması ve buna bağlı olarak iyatrojenik kıkırdak hastarının önünen geçilmesi bu tekniğin avantajlarıdır. Daha fazla çalışma yapılmasının ve daha çok vaka serilerinin paylaşılmasının, uygun kılavuz ve materyal konusunda daha iyi bilgi vereceği ve artroskopik medial menisküs tamirinde nüks ve komplikasyon oranlarının azalmasına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Medial menisküs, pie crusting, artroskopik tamir
Dirsek çıkıklarında korkunç üçlü (Terrible triad) cerrahisi sonrası hastaların radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarının günlük aktivitelerine etkisi
Giriş: Dirseğin korkunç üçlüsü (terrible triadı); dirsek çıkığı, radius başı kırığı ve koronoid kırığı ile ilişkili, komplikasyon potansiyelinin yüksek olduğu ciddi bir yaralanmadır. Başarılı bir cerrahi tedavi klinik ve fonksiyonel sonuçları etkilemektedir. Biz bu çalışmada, dirseğin korkunç üçlü yaralanmalarında literatürde ilk kez cerrahi sonrasında ulnohumeral açılma açısı ölçümü yaparak, radyolojik bulgular ile dirsek fonksiyonlarını değerlendiren skorlama envanterlerinin, hastaların günlük aktivitelerine etkisini araştırmayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015-2022 yılları arasında Dirseğin korkunç üçlü yaralanması nedeniyle başvurup cerrahi tedavi edilen ve tedavi sonrası en az bir yıl geçmiş 18 yaş üstü 25 hasta dâhil edildi. Hastaların son çekilen dirsek radyografilerinden radial boyun-gövde açısı (RBGA), ulnohumeral açılma açısı (UHAA) ve olekranon-koronoid açısı (OKA) ölçümleri radyolojik olarak değerlendirildi. Hastaların fonksiyonel değerlendirilmesinde Hızlı Kol, Omuz ve El Yetersizliği Skoru (Quick DASH), Mayo Dirsek Performans Skoru (MEPS), Oxford Dirsek Skoru (OES), Kısa Form-36 (SF-36), Görsel Analog Skala (VAS), Chedoke Kol ve El Aktivite testi-13 (CAHAI-13) ve Hasta Bazlı Ön Kol Değerlendirme Anketi (HBÖKDA) kullanıldı. Hastaların ameliyat yapılan üst ekstremite verileri ile sağlıklı üst ekstemite verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 25 hastanın yaş ortalaması 48 (min:23, max:80) idi. 7 (%28) hasta basit düşme, 7 (%28) hasta merdivenden düşme, 5 (%20) hasta yüksekten düşme, 4 (%16) hasta ağaçtan düşme ve 2 (%8) hasta arabadan düşme nedenli dirsek yaralanması geçirmiş. Regan-Morrey Sınıflamasına göre 13 (%52) hasta Tip I, 11 (%44) hasta Tip II ve 1 (%4) hasta tip III olarak sınıflandırıldı. Mason Sınıflamasına göre 10 (%40) hasta Tip I, 8 (%32) hasta Tip II ve 7 (%28) hasta Tip III olarak sınıflandırıldı. Eklem hareket açıklıkları iki grup içerisinde v karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,05). RBGA ve OKA değerleri iki grup arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark görülürken (p<0,05) UHAA anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Fonksiyonel değerlendirmeler iki grup içerisinde karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0,05). RBGA değerleri ile Quick DASH, VAS, HBÖKDA, MEPS, OES ve CAHAI-13 arasında zayıf ilişki bulundu (p>0,05). UHAA değerleriyle Quick DASH, VAS ve HBÖKDA arasında zayıf ilişki bulundu (p>0,05). UHAA değerleriyle MEPS, OES ve CAHAI-13 arasında orta ilişki bulundu (p<0,05). OKA değerleri ile MEPS, OES, CAHAI-13, Quick DASH, VAS ve HBÖKDA arasında zayıf ilişki bulundu (p>0,05). Sonuçlar: Dirseğin korkunç üçlü cerrahisi sonrasında günlük aktivitelerle arasında en güçlü ilişki olan parametre fleksiyon derecesi olarak görüldü. Çalışmamızda dirsek cerrahisi sonrası takiplerde ilk kez kullanılan CAHAI-13 ve HBÖKDA ile literatürde sık kullanılan MEPS ve Quick DASH ile ilişkisi incelendiğinde güçlü ilişki olduğu görüldü (p<0,01). Kurulan bu kuvvetli ilişkiler doğrultusunda CAHAI-13 ve HBÖKDA dirsek cerrahisi sonrası takiplerde kullanılabileceğini öngörmekle birlikte yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tibia pilon kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız
Pilon kırıkları, tibianın distal eklem yüzeyi ve metafizini ilgilendiren kompleks kırıklardır. Pilon kırıkları yüksek veya düşük enerjili travmalar sonucu oluşan aksiyel kompresyon ve torsiyonel mekanizmalar ile meydana gelir. Ameliyatsız tedavinin kötü sonuçları nedeniyle bu kırık tipi için operatif yöntemlerin kullanımı artmıştır. Uygun zamanlama ve cerrahi yaklaşım dikkatli bir şekilde tasarlanmazsa hastayı enfeksiyon ve kaynamama gibi komplikasyonlara yatkın hale getirebilir. Yaralanmanın hem kemik hem de yumuşak doku öğesinin uygun şekilde yönetilmesi, başarılı sonuçlar elde etmek için şarttır. Komplikasyonlardan kaçınırken fonksiyonun restorasyonu birincil tedavi hedefidir. Çalışmamıza 2008 ile 2020 tarihleri arasında kliniğimizde pilon kırığı nedeniyle opere edilen 31 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 12'si (%38,7) kadın ve 19'u (%61,3) erkektir. Yaş ortalaması 51,7±12,8 (min=24-maks=77) idi. Kırıkların 27'si (%87.1) kapalı, 4'ü (%12.9) açıktır. Preop görüntülemeler kullanılarak AO/OTA ve Ruedi-Allgower klasifikasyonlarına göre kırıklar sınıflandırıldı. Açık kırıklar, Gustilo Anderson sınıflamasına göre ve kapalı kırıkların yumuşak doku durumu Tscherne ve Ostern sınıflamasına göre gruplandırıldı. Hastaların son takiplerinde klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları AOFAS, Weber ve Teeny ve Wiss skorlama sistemlerine göre değerlendirildi. Yaş grupları, cinsiyet ve etiyolojiler arasında kırık tipi açısından anlamlı farklılık bulunamadı. Etiyolojiler arasında kırık tipi açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p=0,042). Açık kırıkların kaynama süresi ortalaması kapalı kırıkların kaynama süresi ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Yumuşak doku komplikasyonları ile Tscherne ve Goetzen sınıflaması, tedavi şekli (direkt veya aşamalı tespit) ve tibia tespit yöntemleri karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılık belirlenmemiştir. AOFAS, Weber ve Teeny ve Wiss protokolleri sonuçları ile kırık tipleri, cinsiyet, yaş, fibula tespit yöntemleri ve tedavi şekli, etiyoloji, tibia tespit tipi, Ruedi Allgower ve AO/OTA sınıflamaları karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılık görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Tibia Pilon Kırığı, Tibia Distal Uç Kırığı, Tibia Plafond
Adölesan idiopatik skolyoz cerrahisinde pedikül morfolojisinin vida yerleşim yöntemi üzerine etkisi
Giriş: Adölesan idiopatik skolyoz toplumda sık görülen ve ortopedi bölümünün majör cerrahileri arasındadır. AİS tanılı hastalarda pedikül vidası yerleştirilirken farklı teknikler kullanılmaktadır. 3 boyutlu navigasyon tekniklerinin pahalı ve radyason dozunun miktarının fazla olması, free hand (serbest el) tekniğinin sadece tecrübe ve bilgiye dayalı olması nedeniyle cerrahlar intraoepratif floroskopi ihtiyacı hissetmektedir. Biz bu çalışmamızda intra operatif floroskopi ihtiyacının vertebra morfolojisine göre nerede karşımıza çıkacağını ortaya koymaya çalıştık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinğimizde yaptığımız ais tanılı hastaların skolyoz cerrahisi üzerinden planlandı. Bu hastalara preoperatif bilgisayarlı tomografi çekildi ve görüntüler hazırlandı. Bu görüntüler intraoperatif süreçte kullanıldı. Cerrahi sırasında free hand (serbest el) tekniği ile başlanıp ihtiyaç halinde floroskopi yardımı alındı. Temel olarak floroskopi ihtiyacı olan seviyelerin vertebral morfolojileri ortaya kondu. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta dahil edildi. 30 hastaya toplam 657 adet pedikül vidası yerleştirildi. İntraoperatif floroskopi kullandığımız pedikül vidalarında p=0,00 olarak pedikül çapının azalmasıyla floroskopi ihtiyacı arasında ilişki bulduk. Vertebral rotasyon miktarının artışı ile floroskopi ihtiyacı arasında ilişki bulamadık. Bunun da intraoperatif bilgisayarlı tomografi görüntülerinin kullanımı ile ilişkili olduğunu düşündük. Sonuçlar: Adölesan idiopatik skolyoz tanılı hastalara pedikül vidası yerleştirilirken çekilecek bilgisayarlı tomografi ile elde edilecek vertebral morfolojinin işlemi uygulacak cerraha kolaylık sağlayacağını floroskopi kullanımını azaltacağını cerrahi süreyi iyileştireceğini komplikasyon miktarını düşüreceğini savunmaktayız.
Cerrahi tedavi uygulanan tibia plato kırıklarında eklemdeki basamaklanma ve plato genişlemesinin klinik ve fonksiyonel sonuçlara etkisi
Giriş: Tibia plato kırıkları tüm kırıkların %1'ini oluşturmaktadır. Diz eklemini ilgilendiren bu kırıkların yönetimi ve tedavisi özellikli ve zordur. Tedavide amaç; stabil, eklem hattı korunmuş, dizilimi düzgün, ağrısız ve uzun dönemde tam fonksiyona sahip bir diz eklemidir. Cerrahi tedavi endikasyonları ve rehabilitasyon protokolleri konusunda halen net bir konsensus oluşmamıştır. Çalışmamızda cerrahi tedavi planlanan hastalarda, cerrahiyle amaçlanan hedeflerin belirlenmesine yardımcı olmak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, kliniğimizde 2013-2022 yılları arasında tibia plato kırığı nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan olgular arasında dahil edilme kriterlerini karşılayan 37 hasta ile yapıldı. Olguların tanımlayıcı özellikleri sorgulanarak not edildi. Hastaların preoperatif ve son kontrollerindeki radyolojik görüntüleme ve fizik muayene bulguları ile skorlamalar yapıldı. Elde edilen verilerle yapılan istatistik çalışmaları ile sonuçlar analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil olan 37 hastanın 26'sı (%70,3) erkek, 11'i (%29,7) kadındı. Hastaların yaşları 23 ile 68 arasında değişmekte ve ortalaması 51,73'tü. 18 hastada (%48,6) düşük enerjili travma ile 19 hastada (%51,4) ise yüksek enerjili travma ile yaralanma sonucunda kırık gelişmişti. Olguların ortalama takip süresi 42,32 aydı. Ameliyat edilen tibia platodaki basamaklanma miktarı ortalama 2,32 ± 2,95 mm, plato genişlemesi ise ortalama 2,27 ± 2,64 mm olarak bulundu. Ameliyat edilen taraftaki kuadriseps kas gücü, sağlam taraftakine göre ortalama %13,32 azalmış ölçüldü. Yapılan skorlamalardan alınanan ortalama puanlar; KSKS'de 83,22 (60–100), KSFS'de 85,14 (40 –100), RKS'de 25,35 (18–30) ve RRS'de 14,16 (8–18) olarak hesaplandı. Sonuçlar: Tibia plato kırıklarında anatomik redüksiyon klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarda mükemmel sonuçlarla birliktelik göstermektedir. Bunun yanında hastaların etkili rehabilitasyonunun yapılan cerrahi tedavinin üzerine önemli artılar katmaktadır. Zayıf kuadriseps kas gücü ve ekstensör mekanizma klinik ve radyolojik sonuçları olumsuz etkilemektedir. Son olarak ameliyat edilen hastalarda, travma enerji düzeyleri ile postoperatif anatomik aks ve MPTA değerleri arasında anlamlı ilişki bulunmamaktadır. Bunun yanında olguların postoperatif MPTA ve anatomik aks ölçümleri arasında anlamlı ve güçlü düzeyde korelasyon bulunduğunu saptadık. Bu sonuç; cerrahi tedavinin hedeflerinden biri olan anatomik dizilimin sağlanmasında, eklem yüzünün restorasyonu ve MPTA'nın düzeltilmesinin anahtar rol oynadığını göstermektedir.
Osteogenezis imperfektalı olgularda uygulanan intramedüller teleskopik çivi yöntemi ve sonuçlarımız
Genetik olarak osteoporozun en sık sebebi olan, uzun kemiklerde deformite ve kırıkların eşlik ettiği Osteogenezis İmperfekta bir bağ dokusu hastalığıdır. Özellikle Tip 1 kollejenin eksik olması temel kusurdur. Ortopedik olarak ekstremitelerdeki deformitenin, kırıkların tedavisi ve önlenmesidir. Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniği'ne 2015–2021 tarihleri arasında başvuran ve cerrahi olarak tedavi edilen 15 Osteogenezis İmperfekta tanılı hasta retrospektif olarak incelendi. Osteogenezis İmperfekta tanılı 15 hasta incelendi. Hastaların 7 tanesi erkek, 8 tanesi kız idi. Femur ve tibia kemikleri olmak üzere toplam 43 alt ekstremite kemiğine teleskopik çivi ile cerrahi tedavi uygulandı. Hastalar ortalama 4 yıl takip edildi. Femur revizyonu için ortalama 28 ay, Tibia revizyon için ortalama 35 ay idi. Revizyon oranı femur cerrahisi için % 16.6 idi. Tibia cerrahisi için revizyon oranı % 7.69 idi. Teleskopik çivi diğer cerrahi tekniklerle (k teli,plak yada uzamayan intramedüller çivilerle) karşılaştırıldığında teleskopik çivinin kolay olması, enfeksiyon oranının, kanama miktarının ve komplikasyon oranının az olması Osteogenezis İmperfekta tanılı hastalarda özellikle etkili ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Osteogenezis İmperfekta, teleskopik çivi yöntemi, şiş kebap osteotomisi, kırık, deformite
Femur intertrokanterik kırıklarda proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların sonuçlarının değerlendirilmesi
Kliniğimizde intertrokanterik femur kırığı tanısı ile proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 2014 - Ocak 2018 tarihleri arasında femur intertrokanterik kırık nedeniyle Proksimal Femoral Çivi (PFN) ile tedavi edilen ve en az 6 aylık takibi olan 195 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 18 aydı. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi hastalıkları, ameliyat öncesi anestezi riski(ASA), hastanede kalma süreleri, ameliyat olana kadar geçen süre, cerrahi süreleri, kanama miktarları, ek travmalarının olup olmadığı, redüksiyon kaliteleri, komplikasyon oranları, fonksiyonel değerlendirme için harris kalça skoru (HKS) kriterleri ve bu değişkenler arasındaki korelasyonlar değerlendirilmiştir. Kırık tiplerinin belirlenmesinde Evans Jansen sınıflandırması, radyolojik değerlendirme için Fogagnolo Redüksiyon Kalitesi kriterleri kullanıldı. 195 hastanın 15'inde (% 8 ) Tip 1, 40'ında (% 20) Tip 2, 46'sında (% 24) Tip 3, 15'sinde (% 8) Tip 4, 59'unda (% 30) Tip 5, 20'sinde (% 10) Tip R Evans Jansen tipi kırık mevcuttu. Çalışmaya en az 6 aylık takibi olan hastalar dahil edildi. Hastalarımızın yaş ortalaması 74 olarak bulundu. Hastalarımızın % 87.5'inde etyolojik neden basit düşme, % 9.5'inde trafik kazası, % 1.5'inde yüksekten düşme, % 1.5'inde ise ateşli silah yaralanmasaydı. Cerrahi süremiz yaklaşık olarak 30-45 dk arasındaydı. Kanama miktarımız ortalama olarak 100-150 cc'ydi. Ameliyata kadar geçen süre ortalaması 2.1 gün, toplam yatış süreleri 7.2 gün olarak tespit edildi. Komplikasyon oranımız % 8.2'di ve en fazla varusda kaynama görüldü (% 2.4). Hastaların redüksiyon kaliteleri 159 (% 72,5) hasta iyi, 24 (% 12,3) hasta kabul edilebilir, 12 (% 6) hasta kötü olarak bulundu. HKS ile yapılan fonksiyonel değerlendirmelerinde 195 hastamızdan 94'ünde (% 48) mükemmel sonuç, 70'inde (% 36) iyi sonuç, 19'unda (% 10) orta sonuç, 12'sinde (% 6) kötü sonuç elde edildi. Verilerin istatistiksel analizi yazar ekibi dışında bir biyoistatistikçi tarafından SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin analizinde Spearman rank korelasyon katsayısı, ki-kare testi (Crosstabs Chi-square) kullanıldı. Çalışmamızda p<0.05 değeri, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmanın sonucunda; intertrokanterik kalça kırıklarında proksimal femoral çivi uygulaması düşük kanama miktarı, düşük cerrahi süreleri, hızlı mobilizasyona izin vermesi, redüksiyon kalitelerinin iyi olması ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçlarının iyi olması nedeniyle PFN'nin uygun vakalarda seçilmesi gereken bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Proksimal Femoral Nail, Femur İntertrokanterik Kırık, Evans Jansen Sınıflandırması, Fogagnolo Redüksiyon Kriterleri, Harris Kalça Skoru.
Coflex ve dynesys dinamik stabilizasyon sistemlerinin sonlu elemenlar modeliyle biyomekanik olarak değerlendirilmesi
AmaçBu çalışmada posterior dinamik stabilizasyon sistemlerinden klinik kullanımı en yaygın olan Dynesys Dinamik Stabilizasyon Sistemi ve Coflex İnterspinöz Cihazının, lomber omurga eklem hareket açıklığına ve disk yüklenmesine olan etkilerinin sonlu elemanlar modeliyle (SEM) biyomekanik olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve YöntemÖncelikle 3 adet lomber vertebra (L3-L4-L5) SEM ile modellendi. Bu model üzerine L4 - L5 spinöz çıkıntılar arasına 1 adet Coflex (Paradigm Spine, LLC, New York, NY)modellenerek uygulandı. Ardından yine aynı seviyeye 1 adet Dynesys dinamik stabilizasyon sistemi (Zimmer Spine, İnc., Warsaw, IN) modellenerek uygulandı. Enstrümente edilmeyen bir model ve enstrümente edilen iki adet modele fleksiyon, ekstansiyon, rotasyon ve bending yönünde sanal kuvvetler yüklendi. Her üç modelde L4 - 5 disk'e binen yükler sanal olarak ölçüldü. Yine L4 - 5 eklem seviyesindeki eklem hareket açıklığı da, her bir hareket için ayrı ayrı olarak üç modelde incelendi ve sonuçlar karşılaştırıldı.BulgularBu çalışmanın iki temel bulgusu mevcuttur. Öncelikle her iki sistem de, bir istisna dışında tüm hareketlerde belli oranda omurga eklem hareket açıklığında azalmaya neden olmaktadır. Bir diğer temel bulgu ise, her iki sistem de, bir istisna dışında tüm hareketlerde disk üzerine binen yükü azaltmaktadır. Burada bahsedilen istisnalar ise fleksiyon hareketinde Coflex interspinöz aracıyla yapılan ölçümlerde ortaya çıkmıştır. Coflex cihazı fleksiyonda eklem hareket açıklığını %19 oranında arttırmaktadır. Yine fleksyionda disk üzerine binen yükü değiştirmemektedir.SonuçFleksiyonda Coflex cihazı disk üzerinde normal yük dağılımını sağlayabilmektedir. Ancak eklem hareketini koruyamamakta ve anormal harekete izin vermektedir. Diğer hareketler için her iki cihaz da hem eklem hareketini koruma, hem de disk üzerindeki normal yük dağılımını sağlama açısından yeterli bulunmamıştır.Anahtar KelimelerDejeneratif lomber omurga hastalıkları, nonfüzyon, dinamik stabilizasyon, Coflex, Dynesys, sonlu elemanlar modeli.
İntertrokanterik femur kırıklarının tedavisinde proksimal femoral çivi-antirotasyon ve çimentolu kalkar destekli bipolar hemiartroplasti uygulamalarımızın karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde femur intertrokanterik kırık nedeniyle Proksimal Femoral Çivi-Antirotasyon (PFNA) veya çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmış 127 hastanın ölüm oranlarını değerlendirdik. Hasta grubu içerisinde yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan, ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın ameliyat süresi, ameliyat sırasında verilen eritrosit süspansiyonu miktarı, hastanede kalış süresi, fonksiyonel sonuçları, yaşam kalitesi, komplikasyon ve revizyon oranları ile ameliyat maliyeti gibi parametreleri değerlendirerek, elde ettiğimiz kısa dönem sonuçları bu konuyla ilgili yapılmış klasik ve güncel araştırmalarla karşılaştırdık.Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na Ocak 2008 ve Aralık 2010 tarihleri arasında intertrokanterik femur kırığı nedeniyle PFNA veya çimentolu kalkar destekli bipolar hemiartroplasti uygulanmış 127 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Bu hastalar ameliyat sırasında ölüm, toplam ölüm oranları ve ölüm oranlarının aylara göre dağılımı açısından karşılaştırıldı.Yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan, ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın; ASA sınıflamasına göre anestezi riski, anestezi tipi, ameliyat süresi, ameliyat sırasında verilen eritrosit süspansiyonu miktarı, hastanede kalış süresi, komplikasyon oranları, revizyon ihtiyacı ve ameliyat maliyetleri dosyaları geriye dönük olarak değerlendirilerek karşılaştırıldı. Hastaların son kontrollerinde Harris Kalça Skoru'na göre; fonksiyonel sonuçları ve doldurdukları Kısa Form-36 verilerine göre; yaşam kalitesi parametreleri değerlendirilerek, her iki grup arasında istatistiksel fark olup olmadığı araştırıldı.Hastalarda; kırık oluş mekanizması ve kırık tipi dosyaları ve başvuru sırasındaki röntgenogramları değerlendirilerek belirlendi. Kırıkların tiplendirilmesinde OTA sınıflaması kullanıldı.Bulgular: 127 hastanın 45'ine (%35,4) PFNA, 82'sine (%64,6) çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmıştır. PFNA uygulanmış 45 hastanın 11'i (%24,4), çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmış 82 hastanın 24'ü (%29,3) ölmüştür. Her iki grup arasında; ameliyat sırasında ölüm, toplam ölüm oranları ve ölüm oranlarının aylara göre dağılımı açısından fark saptanmamıştır.Diğer bulguların karşılaştırıldığı yaşayan, en az 12 aylık takibe ulaşan ameliyat öncesi dönemde yürüyebilen ve günlük aktivitelerini yerine getirebilen 92 hastanın 34'üne (%37) PFNA, 58'ine (%63) çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanmıştır. Olguların 64'ü kadın (%69,6) , 28'i erkektir (%30,4). Yaş ortalaması 80,24'dür (55-94) . Hastaların ortalama takip süresi 27,23 (12-47) aydır. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Kırık nedeni 47 (%51,1) hastada ev içinde düşme (Eİ), 35 (%38) hastada ev dışında düşme (ED), 3 (%3,3) hastada araç dışı trafik kazası (ADTK), 3 (%3,3) hastada araç içi trafik kazası (AİTK), 4 (%4,3) hastada yüksekten düşme idi.Yüksekten düşme ve AİTK, PFNA grubunda daha sık gözlenirken hemiartroplasti grubundaki hastalarda ADTK, ev içi ve dışı düşme sıklığının daha fazla olduğu bulunmuştur.OTA sınıflamasına göre; kırık tipi dağılımı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır.ASA sınıflamasına göre; anestezi riskinin ve verilen anestezi tipinin gruplar arasında farklılaşmadığı bulunmuştur.PFNA uygulanan hastaların ortalama ameliyat süresi 54,85 (40-110) dakika, çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanan hastaların ortalama ameliyat süresi 74,66 (55-120) dakika saptanmıştır. PFNA grubundaki hastaların ameliyat süreleri hemiartroplasti grubuna göre daha kısa sürmüştür.PFNA grubundaki hastalara, hemiartroplasti grubundaki hastalara göre ameliyat sırasında daha az sayıda eritrosit süspansiyonu verilmiştir.PFNA uygulanan 34 hastanın ortalama hastanede kalış süresi 5,91 (5-12) gün, çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulanan 58 hastanın ortalama hastanede kalış süresi 9,41 (6-16) gün olarak saptanmıştır. PFNA grubundaki hastaların hastanede kalış sürelerinin hemiartroplasti grubuna göre daha kısa olduğu bulunmuştur.PFNA grubunda Harris Kalça Skoru ortalaması 82,38, hemiartroplasti grubunda 78,34 bulunmuştur. Mükemmel, iyi ve orta fonksiyonel sonuçların toplamının yüzdesi PFNA grubunda %91,18, hemiartroplasti grubunda %81,03 bulunurken, fonksiyonel sonuçlar açısından gruplar arasında istatistiksel anlamda fark bulunmamıştır.Kısa Form-36 verilerine göre; Fiziksel fonksiyon (PF), fiziksel fonksiyonlara bağlı rol kısıtlılığı (RP), ağrı (BP), genel sağlık algısı (GH), sosyal fonksiyon (SF), emosyonel fonksiyonlara bağlı rol kısıtlılığı (RE) ve mental sağlık (MH) parametreleri açısından gruplar arasında fark saptanmazken, vitalite/enerji puanlarının PFNA grubunda daha iyi olduğu bulunmuştur.Gruplar arasında ameliyat sonrası komplikasyon görülme sıklığı ve revizyon ihtiyacı açısından fark saptanmamıştır.Maliyet açısından değerlendirildiğinde; birincil ameliyatın maliyeti hemiartroplasti grubunda daha düşük olarak saptanmış, fakat; hemiartroplasti grubunda revizyon uygulanan dört hastanın ikincil ameliyat maliyeti eklendiği zaman gruplar arasında anlamlı fark olmadığı bulunmuştur.Sonuç: PFNA ve çimentolu, kalkar destekli, bipolar hemiartroplasti uygulamaları; intertrokanterik femur kırığı tedavisinde uygun yöntemlerdir. Tedavi planı; cerrahın deneyimine ve koşullara bağlı olarak yapılmalıdır.
Erişkin radius distal uç kırıklarında açık redüksiyon ve plaklı osteosentez sonrası cerrahi sonuçlarımız (retrospektif)
Radius distal uç kırıklarının cerrahi tedavisinde volar girişimle uyguladığımız kilitli anatomik plakla tespit yöntemlerinin sonuçları değerlendirildi. Çalışmamızda Ağustos 2013 ile Ağustos 2016 tarihleri arasında radius distal uç kırığı tanısı nedeniyle açık redüksiyon ve kilitli volar plak tespitiyle tedavi edilen eriskin 42 distal radius kırıklı hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 27'si (% 64.2) erkek, 15'i (% 35.8) kadın olup yas ortalaması 44,11 (17-73) idi. Distal radius kırıklarının 20 tanesi (%47.6) sağ el bileği, 22 tanesi (%52.4) sol el bileğinde görüldü. Hastalaramızın tamamı sağ dominant olduğu için dominant taraf el bileğindeki kırık oranı %47.6, non-dominant taraf el bileğindeki kırık oranı %52.4 idi. Çalışmaya dahil 42 hastanın kırıklarının değerlendirmesinde Frykman ve AO sınıflandırma sistemleri kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların kırıkları Frykman sınıflandırması'na göre; 17 kırık tip 7 (%40.5) , 11 kırık tip 8 (%26.2) , 7 kırık tip 5 (%16.7) , 2 kırık tip 6 (%4.8), 2 kırık tip 2 (%4.8), 1 kırık tip 1 (%2.4), 1 kırık tip 3 (%2.4) ve 1 kırık tip 4 (%2.4) olarak değerlendirildi. AO sınıflandırmasına göre hastalardan 11 kırık C1 (%26.2), 11 kırık C2 (%26.2), 9 kırık B3 (%21.4) , 5 kırık A3 (%11.9) , 2 kırık B1 (%4.8), 2 kırık B2 (%4.8), 2 kırık C3 olarak değerlendirildi. Hastaların değerlendirmesinde Stewart radyolojik kriterleri, eklem hareket açıklıkları, fonksiyonel sonuçların ölçeklenmesinde QuickDASH-T (Quick Disability of Arm, Shoulder and Hand Anketi) ve Gartland-Werley anket skorları kullanıldı. Hastalarımızın takip süresi ortalama 24 ay (15-52 ay) olarak tespit edildi. Hastaların son takiplerinde yapılan klinik muayene sonucunda el bilek ve önkolrotasyon ortalama hareket açıklık değerleri; fleksiyon 70,9º (50-90), sağlam taraf fleksiyon 73.6 (60-90), ekstansiyon 67.3º (45-75), sağlam taraf ekstansiyon 71.5 (50-85), radial deviasyon 27.0º (15-40), sağlam taraf radial deviasyon 28.4º (15-40), ulnar deviasyon 32.8º (0-45), sağlam taraf ulnar deviasyon 35.3º (20-45), supinasyon 77.7° (30-90), sağlam taraf supinasyon 83.2° (70-90), pronasyon 82.5º (50-90) sağlam taraf pronasyon 85.3º 70-90) bulundu. Hastaların el kavrama güçleri dinamometre (CAMRYelectronic hand dynomometer) ile dirsek 90°, ön kol ve el bilek nötral pozisyondayken karşılaştırmalı olarak ölçüldü. Değerler sağlam tarafa göre yüzdesi alınarak bulundu. Tüm hastalarda kavrama gücü ortalaması sağlam olan tarafa göre % 87.09 bulundu (p ˂ 0,001).Radius distal uç kırığı sağ taraf olan hastalar içinse kavrama gücü ortalaması sağlam olan tarafa göre % 92.17 bulundu. Radius distal uç kırığı sağ taraf olan hastalar içinse kavrama gücü ortalaması sağlam olan tarafa göre % 82.76 bulundu (p ˂ 0,001). 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Gartland ve Werley klinik değerlendirme kriterlerine göre 42 kırığın 16 (% 38.1)'sında mükemmel, 22 (% 52.4)'sinde iyi ve 4 (% 9.5)'ünde orta sonuç elde edildi. Kırıkların radyolojik değerlendirilmesinde ortalama değerler, preop radial yükseklik 8.28 (SD:3.00) mm, postop radial yükseklik 14.04 (SD:3.79) mm, preop radial inklinasyon 13.83 (SD:4.22), postop radial inklinasyon 21.50 (SD:3.50), preop volar açılanma -5.23 (SD:13.61), postop volar açılanma 8.21 (SD:3.89) olarak ölçüldü Radyolojik, fonksiyonel sonuçlar ve komplikasyon oranları açısından çalışmamızda literatürdeki çalışmalarla benzer sonuçlar bulundu. Eklemi ilgilendiren kırıklarda istenilen mutlak tespit ve tam redüksiyonu sağlamada, yapılan tespitin dayanıklılığı ve devamlılığında radius distal uç kilitli volar plağın etkili bir tespit aracı olduğu kannatine vardık. Ayrıca plak tespiti sonrası hastalarımıza en erken sürede immobilizasyon yapmadan eklem hareketine başladık. Volar girişiminde kırığa ulaşmada, kırık restorasyonu sonrası redüksiyonda yumuşak dokuya en az hasara vererek yeterli açılımı sağladığını gördük. Sonuçta radius distal uç kırıklarında volar kilitli plak uygulamaları, özenli pre operatif planlama ve uygun teknikte dikkatli cerrahi yaklaşım ve kontrollü rehabilitasyon ile başarılı sonuçlar elde edilebilen bir yöntemdir. Anahtar sözcükler: Radius distal uç, kırık, volar kilitli plak
Total kalça artroplastisinde iki farklı lateral cerrahi yaklaşım sonrası; trendelenburg bulgusu, hasta memnuniyeti ve plantar basınç dağılımının değerlendirilmesi
Giriş: Literatürde; total kalça artroplastisi için kalçaya uygulanan farklı lateral yaklaşımlar sonrasında ortaya çıkabilecek, kalça çevresi abdüktör kas disfonksiyonu ve beraberinde Trendelenburg bulgusu, yürüme analizi değişimleri ve hasta memnuniyetini inceleyen yayınlar mevcuttur.Çalışmamızda; değişik etyolojik nedenlerle kalça ekleminde dejeneratif artrit gelişen ve tek taraflı total kalça artroplastisi uygulanan hastalarda; klasik lateral Hardinge yaklaşımı ve Pai'nin tanımladığı intermuskuler modifiye Hardinge yaklaşımı sonrası dinamik pedobarografi yardımı ile plantar basınç dağılımı, Trendelenburg yürüyüşü ve iki farklı cerrahi yaklaşım sonrası hasta memnuniyetini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde, Eylül 2010 ve Ağustos 2011 tarihleri arasında, değişik etyolojik nedenlerle kalça ekleminde dejeneratif artrit gelişen 28 hasta blok randomizasyon tekniği ile ayrılarak; 13 hastaya klasik lateral Hardinge yaklaşımı ve 15 hastaya da Pai'nin tanımladığı intermuskuler modifiye Hardinge yaklaşımı sonrası tek taraflı çimentosuz, standart off-setli total kalça artroplastisi uygulanmasıyla; hastaların ameliyat öncesi dönemdeki ve ameliyat sonrası 6. ay kontrolündeki sonuçları değerlendirildi.Çalışmada hastalarda cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası; dinamik pedobarografi yardımı ile plantar basınç dağılımı, fizik muayene ile Trendelenburg bulgusu ve iki farklı cerrahi yaklaşım sonrası hasta memnuniyeti değerlendirildi. Pedobarografi; EMED-SF ( Novel H, Münih, Almanya) plantar basınç analiz sistemi kullanılarak yapıldı ve analizleme işlemi için basınç resimlerini otomatik olarak `mask' adı verilen dört parçaya bölen ticari bir yazılımdan yararlanıldı (Automask, Novel-ortho, Almanya). Trendelenburg bulgusu Hardcastle ve Nade'in tanımladığı yöntemle grade 1 ya da 2 olarak sınıflandırıldı. Hasta memnuniyeti, klinik olarak ameliyat öncesi ve son kontrollerdeki Harris Kalça Skorlarına göre değerlendirildi.Sonuçlar SPSS 15.0 programı kullanılarak analiz edildi.Bulgular: 28 hastanın; 21'i (%75) kadın ve 7'si (%25) erkek olmak üzere, çalışmaya alınan hastaların yaş dağılımı en küçük 30; en büyük 77 olmak üzere ortalama 54,78 olarak bulundu. Hastalara ait demografik veriler grupların içerisinde incelendiğinde klasik lateral Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta; katılımcılardan 10'u (%76) kadın ve 3'ü (%24) erkek olmak üzere yaş ortalaması 57,62 olarak bulundu. Modifiye Hardinge yaklaşımı uygulanan gruptaki katılımcılardan 11'i (%73) kadın ve 4'ü (%27) erkek olmak üzere yaş ortalaması 52,33 olarak bulundu.28 hastanın cerrahi öncesinde her 3 mask içinde temas alanlarının, zirve basınçlarının ve toplam temas sürelerinin kalça osteoartriti olan tarafta daha düşük olduğu görüldü. Yine orta duruş fazını yansıttığı düşünülen 2. maska ait sürelerin de osteoartrit olan tarafta daha düşük olduğu görüldü.Her 2 grupta da artroplasti sonrası değişiklikler incelendiğinde, ameliyat edilen tarafta temas sırasındaki toplam sürenin cerrahi sonrasında ameliyat edilmeyen tarafa göre ve cerrahi öncesinde ölçülen süreye göre artmış olduğu; yine ameliyat edilen tarafta cerrahi öncesine göre stans fazının büyük bir oranını kapsayan 1. ve 2. masktaki alanların artmış olduğu; yine opere olan tarafta cerrahi öncesi 1. ve 2. maskta zirve basınçlarının cerrahi sonrasında arttığı ve opere olmayan tarafa göre daha yüksek olduğu görülmüştür.Hastaların cerrahi öncesi, Hardcastle ve Nade tarafından modifiye edilen Trendelenburg muayenesinde Hardinge yaklaşımı uygulanacak olan grupta 2 hastada; modifiye Hardinge yaklaşımı uygulanacak grupta ise 3 hastada grade 1 Trendelenburg bulgusu tesbit edildi; gruplar arasında cerrahi öncesinde istatistiki olarak anlamlı fark bulunmadı. Cerrahi sonrasında Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta 2 hastanın Trendelenburg bulgusunun devam ettiği ve 2 hasta da 6. ay kontrolünde grade 1 Trendelenburg bulgusu olduğu görüldü. Modifiye Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta cerrahi öncesi Trendelenburg bulgusu pozitif olan hastaların düzeldiği ve bir hastada grade 1 Trendelenburg bulgusu ortaya çıktığı görüldü. Ki-kare testi ile analiz sonrasında her 2 cerrahi yaklaşımın Trendelenburg bulgusu açısından birbirlerine üstünlükleri olmadığı görüldü.Olguların ameliyat öncesi dönemdeki Harris kalça skoru 41,50 (19-61) olarak değerlendirilirken, ameliyat sonrası kontrolde 86,68 (66-100) olarak değerlendirildi. Klasik Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta ameliyat öncesi dönemdeki Harris kalça skoru 39,46 (22-56) olarak değerlendirilirken; modifiye Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta ameliyat öncesi skor 43,27 (19-61) olarak bulundu. Ameliyat sonrası dönemde ise gruplara göre Harris kalça skoru incelendiğinde; klasik Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta skor 84,08 (67-100); modifiye Hardinge yaklaşımı uygulanan grupta ise 88,93 (66-100)olarak bulundu.Sonuç: Kalçanın lateral yaklaşımınlarının; superior gluteal sinir korunursa, konjuant tendon onarımı özenli yapılırsa ve rehabilitasyon programı eş düzeyli ve doğru yönetilirse birbirine fonksiyonel ve klinik erken dönem sonuçlar açısından üsütünlüğü yoktur.Pedobarografi kalçadaki osteoartritin kalça çevresi kaslar üzerinde etkisinin yansıtılmasında ve total kalça artroplastisi sonrası fonksiyonel sonuçların kantitatif verilerle değerlendirilmesinde etkin, ucuz ve kolay uygulanabilir bir yöntemdir ancak grade 1 Trendelenburg belirtisi tesbitinde; fizik muayene ile her ne kadar korele olsa da kesin sonuçlar vermek için yeterli değildir.Anahtar Kelimeler: Total kalça artroplastisi, pedobarografi, Trendelenburg bulgusu, kalçaya lateral cerrahi yaklaşımlar, Harris kalça skoru, yürüme analizi
Humerus proksimal kırıkları tedavisinde klinik sonuçlarımız (Retrospektif)
Bu çalışmada proksimal humerus kırığı nedeniyle kliniğimizde farklı yöntemlerle tedavi edilmiş hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine ve Polikliniğine, Ocak 2010 ile Eylül 2018 tarihleri arasında proksimal humerus kırığı tanısı ile gelen ve tedavisi planlanıp tamamlanan, taburculuk sonrasında periyodik olarak kontrole gelen 106 hasta çalışmaya dâhil edildi. Bu amaçla hasta dosyaları, PACS sistemindeki X-RAY grafileri, ameliyat notları ve hastane çıkış epikrizleri kullanıldı. Hastaların fonksiyonel sonuçları son kontrollerindeki Constant omuz skorlamasına göre değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 53,6 yaş (17-94) idi. Hastaların ortalama takip süresi 11,3 ay (6-40 ay) idi. Neer sınıflamasına göre hastaların 55'inde (%51,9) Tip II, 35'inde (%33) Tip III ve 16'sında (%15,1) Tip IV humerus proksimal uç kırığı mevcuttu. Çalışmada yer alan hastaların son kontrollerinde yapılan değerlendirme sonucu Constant-Murley' skorlamasına göre toplam 100 puan üzerinden ortalamaları 64,50 (31-88) idi. Çalışmadaki hastaların Neer sınıflamasına göre skor dağılımı; Tip II kırık olan hastaların Constant-Murley skor medianı 74,00 (36-88), Neer Tip III kırık olan hastaların Constant-Murley skor medianı 61,00 (31-78), Neer Tip IV kırık olan hastaların Constant-Murley skor medianı 44,50 (33-70) idi. Hastaların kırık tipi ve fonksiyonel sonucun karşılaştırılmasına baktığımızda kırık tipi arttıkça fonksiyonel sonuçta azalma izlendi. Genç hastalarda, yaşlı hastalara göre daha iyi fonksiyonel sonuçlar izlendi. Humerus proksimal kırıklarında öncelikle kırık tipi ve morfolojisi iyi tanımlanıp sınıflandırması yapılmalıdır. Kırık tipi arttıkça fonksiyonel sonuç düşmektedir. Anahtar Kelime; Humerus proksimal kırığı, Neer sınıflaması, Constant-murley skoru
Rotator manşet yırtığı olan hastalarda biseps tenotomisin klinik sonuçlara etkisi
Rotator manşet yırtıkları omuz ağrısı ve hareket kısıtlılığının en sık sebeplerinden biridir. Bu yırtıkları tamir etmek için bazı yöntemler tanımlanmıştır. İlk tarif edilen ameliyatların hepsi açık cerrahi yöntemler ile yapılmaktaydı, ancak teknolojinin ve cerrahi tekniklerin gelişmesiyle birlikte günümüzde bu ameliyatlar tamamen kapalı bir yöntem olan artroskopik teknikle yapılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, artroskopik rotator manşet tamiri yapılan hastalarda biceps tenotomisinin fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar üzerine olan etkisini araştırmaktır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Mart 2013 ile Temmuz 2017 tarihleri arasında rotator manşet yırtığı olan hastalarda, yırtık tamirine ek olarak artroskopik biseps tenotomisi uygulanan ve uygulanmayan hastalar geriye dönük olarak yapılan dosya incelemesi sonucu belirlendi. Seçmiş olduğumuz kriterlere uyan ve ulaşabildiğimiz hastalar klinik ve radyolojik değerlendirilme için kontrole çağrıldı. Kontrole gelen hastalar klinik (Modifiye Constant-Murley skorlaması), fonksiyonel (Bilimsel araştırma projesi oluşturarak geliştirdiğimiz izokinetik dinamometre cihazı yardımıyla bilateral dirsek fleksiyon gücü ve bilateral ön kol supinasyon gücü ölçümü), radyolojik (tenotomi uygulanan omuzlarda USG ile biseps uzun başının olukta olup olmaması), kozmetik açıdan (Temel Reis bulgusunun varlığı) değerlendirildi. Son kontrolleri yapılabilen toplam 66 hasta ile çalışma tamamlandı. 40 hastaya tenotomi yapılmışken 26 hastaya tenotomi yapılmamıştı. Hastaların 25'i erkek, 41'i kadındı. Tenotomi yapılan hastalarda ortalama yaş 58,17±7,95 ve takip süresi 28,7 ay, tenotomi yapılmayan hastalarda ise ortalama yaş 60,61±4,66 ve takip süresi 35,28 aydı. Yaş ve takip süresine göre yapılan karşılaştırmada 2 grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Klinik olarak Modifiye Constant-Murley skorlamasına göre iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Fonksiyonel açıdan ön kolun fleksiyon ve supinasyon kuvvetlerinde iki grup arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Ancak her hastanın ameliyat olan tarafla olmayan taraf arasındaki kas kuvvetinde anlamlı fark görüldü (p<0,05). Tenotomi yapılan gurupta görülmesi beklenen bulgulardan biri olan Temel Reis bulgusu 3 hastada (%7,5) görüldü. Bu hastaların diğer hastalara göre daha zayıf oldukları ve ciltaltı yağ dokularının daha ince olduğu görüldü. Ancak bu hastalarda kramp ağrıları olmadığından ve "Temel Reis" bulgusu hafif derecede görüldüğünden hastalar bunu fark etmiyorlardı ve hasta memnuniyeti yüksekti. Bu hastalarda kramp ağrılarına ve biseps oluğunda hassasiyete rastlanmadı. Radyolojik olarak USG ile biseps uzun başının biseps oluğundaki lokalizasyonu değerlendirildi. Biseps uzun başı biseps oluğunda görülmeyen hastalarda bile "Temel Reis" bulgusunun nadiren geliştiği gözlendi. Bu çalışmanın sonucuna göre her iki grupta başarlı sonuçlar elde edildi. Hasta memnuniyetiyle beraber birçok parametreyi değerlendirdiğimiz Modifiye Constant Murley klinik skorlamasında her iki grupta da memnuniyet yüksekti. Anlamlı bir fark oluşturacak kadar olmasa da tenotomi yapılan gruptaki memnuniyet skoru (%89,83) tenotomi yapılmayan gruba göre (%86,19) daha yüksekti. Günlük fonksiyonel aktivite için biseps tenotomisi uygulamasının olumsuz bir etki oluşturmadığı gözlendi. Anahtar Kelimeler: Rotator manşet, artroskopik tamir, biseps, tenotomi
Femur suprakondiler kırıklarda retrograd intramedüller çivileme cerrahisi yapılan olguların sonuçlarının değerlendirilmesi (Retrospektif)
Kliniğimizde suprakondiler femur kırığı tanısı ile retrograde intrameüller femur çivi cerrahasi yapılan olguların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 2015 ile Eylül 2018 tarihleri arasında femur suprakondiler kırık nedeniyle retrograde intramedüller çivi (RİÇ) ile tedavi edilen ve en az 5 aylık takibi olan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 7,5 aydı. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, hastanede kalma süreleri, ameliyat olana kadar geçen süre, ek travma olup olmadığı, komplikasyon oranları, travma şekli, fonksiyonel değerlendirme için HSS ve NEER skorlama kriterleri ve kırık tiplerinin belirlenmesi içinde AO sınıflası kullanıldı. 30 hastanın 18'i erkek, 12'si kadındı. Çalışmaya katılan hastaların en genci 24 en yaşlısı 88 yaşında olup olguların yaş ortalamsı 45,7 idi. Hastaların yaşlarını genç orta ve ileri yaş olarak 3 gruba ayırarak değerlendirdik. Hastaların 18'inde (% 60) etyolojik neden olarak yüksek enerjili travma görülürken 12'sinde (% 40) düşük enerjili travmaya bağlı oluştuğu görüldü. Yüksek enerjili travmaya bağlı olarak 18 (% 60) hastanın, 8'i (% 26,7) trafik kazaları, 3'ü (% 10) ASY, 4'ü (% 13,3) yüksekten düşme, 3'ü (% 10) iş kazasıydı. AO sınıflamasına göre 30 hastanın, 17'si (% 56,7) tipA1, 7'si (% 23,3) tipA2, 6'sı (% 20) tipA3 kırık mevcuttu. Hastaların 4'ü açık kırık, 26'sı kapalı kırıktı. Hastalar HSS VE NEER değerlendirme sistemine göre değerlendirildi. HSS skorlama sistemine göre 8'inde (% 26,7) mükemmel, 9'unda (% 30) iyi, 12'sinde (% 40) orta, 1'i (% 3) kötü sonuç elde edildi. NEER skorlama sistemine göre 7'si (% 23,3) mükemmel, 10'u (% 33,3) iyi, 13'ü (% 43,4) orta sonuç elde edildi. Verilerin istatistiksel analizinde yazar ekibi dışında bir biyoistatikçi tarafından SPSS (Statistical Packages for the Social Sciences) 21.0. paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümler ise ortalama ± standart sapma veya ortanca olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki kare test istatistiği kullanıldı. Tüm testlerde p<0, 05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmanın sonucunda; suprakondiler femur kırıklarında retrograde intramedüller çivi uygulaması düşük kanama miktarı, hızlı mobilizasyona izin vermesi, kırık hematomu boşaltılmadığı için kaynamanın iyi olması ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçların iyi olmasından dolayı RİÇ'nin uygun vakalarda seçilmesi gereken bir yöntem olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Femur Suprakondiler Kırık; Femur Suprakondiler Kırığı Retrograd Çivileme; Femur Suprakondiler Kırığı İntramedüller Çivileme
Humerus diafiz kırıklarında konservatif, intramedüller çivileme ve plaklı osteosentez tedavi sonuçlarının karşılaştırılması (Retrospektif)
Humerus diafiz kırığı nedeniyle kliniğimizde tedavi edilen hastalarda inramedüller çivileme, plaklı osteosentez ve konservatif tedavi sonuçlarımızı retrospektif olarak inceleyerek literatürle kıyaslayıp değerlendirmeyi amaçladık. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 2013 ile Şubat 2019 tarihleri arasında humerus diafiz kırığı nedeniyle konservatif, intremadüller çivileme ya da plaklı osteosentez ile tedavi edilen ve yeterli verileri olan 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelemeye alındı. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, hastanede kalma süreleri, yatış ile tedaviye başlama arasındaki süre, ek travmasının olup olmadığı, radial sinir hasarı, kaynamama, travma oluş şekli, sigara kullanımı, kırık ekstremite tarafı ve kırık kaynama zamanı değerlendirildi. Ayrıca fonksiyonel değerlendirme için Stewart-Huntley ve QuickDASH skorlama kriterleri ve kırık tiplerinin belirlenmesi için de AO sınıflaması kullanıldı. Yetmişdokuz hastanın 59'u erkek, 20'si kadındı. Çalışmaya katılan hastaların en genci 16 en yaşlısı 83 yaşında olup hastaların yaş ortalaması 39,7 idi. Hastaları yaşlarına göre 16-30, 30-60 ve 60 yaş üzeri olarak 3 gruba ayırarak değerlendirdik. Etiyolojik neden olarak hastaların 33'ünde (%42) trafik kazası, 33'ünde (%42) basit düşme görülürken 4 (%5) hastada ateşli silah yaralanması, 4 (%5) hastada yüksekten düşme ve 5 (%6) hastada iş kazası görüldü. Kırıklar AO sınıflandırılmasına göre gruplandırıldığında 50 hasta (%63) AO tip A,15 hasta (%19) AO tip B, 14 hasta da (%18) ise AO tip C kırık mevcuttu. Hastaların 23 (%29) tanesi intamedüller çivilemeyle, 16 (%20) tanesi konservatif tedaviyle, 40 (%51) tanesi ise plaklı osteosentez ile tedavi edilmişti. 79 hastanın 73'ünde (%92) kaynama görüldü Hastalar Stewart-Huntley ve QuickDASH değerlendirme sistemine göre değerlendirildi. Stewart-Huntley skorlama sistemine göre mükemmel ve iyi sonuç olan hastaların oranı intramedüller çivilemede %74, konservatif tedavide ve plaklı osteosentezde %87 olarak bulundu. Üç tedavi yöntemi ile QuickDASH skoru arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu görüldü. Verilerimizi analiz ederken SPSS 22.0 (Statistical Packages for the Social Sciences) proğramını kullandık. Kategorik ölçümler yüzde ve sayı olarak, sürekli ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca, minimum ve maksimum) olarak özetlendi. Gruplar arasındaki sürekli ölçümlerin değerlendirilmesinde dağılım kontrolü yapıldı. Parametrik dağılım şartları sağlanmadığında Kruskal Wallis testi ve Mann Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki Kare test ya da Fisher test istatistiği kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Çalışmanın sonucunda; humerus diafiz kırıklı hastalarda 3 farklı tedavi yönteminde de yüksek oranlarda kaynama elde edildiği görüldü. Konservatif tedavi edilen hastaların hastanede kalış süresinin daha kısa olduğu tespit edildi. Kaynama zamanının azalmasının kaynama sonrası fonksiyonel sonuçları olumlu yönde etkilediği sonucuna ulaşıldı. Sigara kullanan hastalarda kaynama zamanının daha uzun olduğu ve kaynamama oranlarının daha yüksek olduğu sonucu elde edildi. Anahtar Kelimeler: Humerus diafiz kırık, humerus diafiz kırığı konservatif tedavisi, humerus diafiz kırığı plaklı osteosentez, humerus diafiz kırığı intramedüller çivileme
Coflex ve vidalı Coflex'in sonlu elemanlar modeliyle biyomekanik olarak karşılaştırılması
AmaçBu çalışmada interspinöz sistemlerden klinik kullanımı yaygın olan Coflex® Cihazı ile stabilize edici etkisi daha çok olduğu düşünülen Vidalı Coflex? cihazının alt lomber omurgada eklem hareket açıklığına ve disk yüklenmesine etkilerinin, hem cerrahi segment hem de üst komşu segmentte, sonlu elemanlar modeliyle (SEM) biyomekanik olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve YöntemÖncelikle üç adet lomber vertebra (L3-L4-L5) SEM ile modellendi. Bu model üzerinde L4 - L5 spinöz çıkıntılar arasına Coflex® (Paradigm Spine, LLC, New York, NY) cihazı modellenerek sanal olarak uygulandı. Ardından yine L4-5 seviyesine Vidalı Coflex? (Paradigm Spine, Wurmlingen, Germany) modellenerek sanal olarak yerleştirildi. Enstrümante edilmeyen bir model ve enstrümente edilen iki adet modele fleksiyon, ekstansiyon, eğilme ve rotasyon yönünde sanal kuvvetler yüklendi. Her üç modelde L3-4 ve L4 - 5 disklere binen yükler sanal olarak ölçüldü. Yine L3-4 ve L4-5 segmentlerindeki hareket açıklığı da üç planda incelenerek, sonuçlar karşılaştırıldı.BulgularÇalışmada dört temel sonuca varıldı. Bu temel sonuçlar; (1) Vidalı Coflex? özellikle fleksiyonda daha belirgin olmak üzere tüm hareket yönlerinde stabiliteyi sağlar, (2) tüm hareket yönlerinde cerrahi segment diskine binen yük vidalı Coflex? örneklemesinde daha az olduğu tespit edilmiştir, (3) fleksiyon hareketi dahil olmak üzere vidalı Coflex? üst komşu segmentte Coflex® cihazına göre hem diske binen yükü hem de hareketlliliği azaltmştır, (4) her iki sistemde de fleksiyon hareketi dışındaki tüm hareket yönlerinde üst komşu segmente hem binen yükü ve segment hareketini azaltmaktadır.SonuçBu çalışmada alt lomber vertebralarda fleksiyon hareketinde kullanılan vidalı Coflex? cihazının, original Coflex® cihazına göre hareket açıklığını ve disk yüklenmesini hem cerrahi segmentte hem de üst komşu segmentte belirgin olarak azalttığı bulunmuştur.Her iki cihazda omurganın ekstansiyon, eğilme ve rotasyon hareketlerinde cerrahi segmentte birbirine belirgin üstünlüğü olmadığı görülmüştür.
Medial malleol kırıklarının tedavisinde kullanılan üç farklı yöntemin biyomekanik olarak karşılaştırılması
İskelet sistemine ait tüm kırıklar içerisinde %10 gibi bir oranla nispeten sık görülen ayak bileği kırıkları kalça kırıklarından sonra alt ekstremitenin en sık görülen ikinci kırık türüdür. Bu kırıkların önemli bir kısmı izole malleol kırığıdır. Stabil ve deplase olmamış kırıklar konservatif tedavi edilebilirken stabil olmayan kırıklar için cerrahi tedavi gerekebilir. Ayak bileği kırıklarının cerrahi tedavisinde kullanılan yöntemler zamanla değişime uğramaktadır. Cerrahi zamanlama açısından farklı görüşler olmakla birlikte erken dönemde yapılan cerrahiyle hastalar erken mobilize olabilmektedir. Ayak bileğinin cerrahi tedavi gerektirebilen kırıklarından biri de medial malleol transvers kırıklarıdır. Bu kırık tipi için günümüzde farklı tespit yöntemleri mevcuttur. Bu çalışmada, medial malleolün transvers kırıklarında medial malleol plağı, hazır gergi bandı, malleol vidası yöntemlerinin biyomekanik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kasaptan temin edilen tüketim amaçlı kesilmiş ineklerin tibiaları yumuşak dokularından arındırılarak 42 adet inek tibiası elde edildi. Bu tibialar tibia plafondun 15 cm proksimalinden kesilerek proksimal kısımlar çalışma dışında bırakıldı. Çalışma kapsamına alınan kemiklerin medial malleollerine kesici motor yardımıyla transvers kırıklar oluşturuldu ve her biri 14 kemikten oluşan 3 gruba ayrıldı. Bu 3 gruptaki oluşturulmuş olan medial malleol kırıkları hazır gergi bandı, malleol vidası, medial malleol plağı kullanılarak usulüne uygun tespit edildi. Daha sonra bu örnekler Fırat Üniversitesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği laboratuarında çekme kuvveti ve transvers kuvvet uygulayan test cihazında, kemiklerin cihaza tutturulması için özel olarak hazırlanmış aparatlar yardımıyla biyomekanik analize tabi tutuldu. Cihazdan alınan veriler kuvvet-deplasman eğrilerine dönüştürülerek yorumlandı. Çekme kuvvetinde medial malleol plağı yöntemi, 2 mm deplasman kuvveti ve katastrofik hasar kuvveti açısından diğer yöntemlere göre daha yüksek kuvvetlere dayanırken, dayanıklılık açısından hazır gergi bandı yöntemiyle arasında fark bulunamamıştır. Medial malleol plağı yönteminin çekme kuvvetinde malleol vidası yöntemine göre daha dayanıklı olduğu görülmüştür. Tranvers kuvvet uygulanan gruplarda 2 mm deplasman kuvvetinde medial malleol plağı yöntemi, hazır gergi bandı ve malleol vidası yöntemlerine göre daha yüksek kuvvetlere dayanabilmiştir. Transvers kuvvetlerde medial malleol plağı yöntemi, hazır gergi bandı ve malleol vidası yöntemlerine göre daha dayanıklı bulunmuştur. Transvers kuvvet grubunda katastrofik hasar oluşturma kuvvetleri açısından medial malleol plağı yöntemi ile hazır gergi bandı yöntemi arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Medial malleol, medial malleol plağı, hazır gergi bandı, malleol vidası
Tendon materyalinin kemik tünel içerisinde iyileşmesine glukozamin kondroitin sülfatın etkisi
Giriş: Günümüzde tendon yaralanmaları sık karşılaşılan bir yaralanma haline gelmiştir. Bu yaralanmalar fazla kullanmaya, travmaya veya enflamatuar sürece bağlı olabilirler. Tendon yaralanmaları kendiliğinden iyileşme sonrası fonksiyonel kayıplara neden olabileceklerinden cerrahi tamire ihtiyaç duyarlar. Cerrahi tedavi sonrası tendonun yeniden kemiğe güçlü bir şekilde bağlanması eklem hareketlerinin fonksiyonel olarak sağlanması açısından önemlidir. Kemik tendon arası bağlantının güçlü bir şekilde kurulabilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmış ve bir çok ajan iyileşmeyi arttırmak için denenmiştir. Glukozamin kondroitin sülfat kompleksi (GlcN-CS) hücre kültürlerinde tenosit aktivitesini uyardığı gösterilmiş bir ajandır. Biz çalışmamızda GlcN-CS kompleksinin kemik tünel içinde tendon iyileşmesine katkısını araştırmayı planladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmada 28 adet Yeni Zellanda tavşanı kullanılmıştır. Tavşanlar 2 gruba ayrılmıştır. Birinci grup kontrol grubu ikinci grup ise glokozamin-kondroitin sülfat preparatı verilecek grup olarak planlanmıştır. 28 tavşanın her birisinin sağ arka bacaklarında bulunan ekstansor digitorum longus (EDL) kaslarının tendonları yapışma yerlerinden cerrahi olarak ayrılmış ve daha sonra tibialarında açılan tüneller içerisine yerleştirilmiştir. Tavşanlar 6. ve 12. haftalarda sakrifiye edilmiş ve tibiaları ve EDL kasları çıkartılmıştır. Her hafta grubunda örneklerden 4 tanesi histolojik 3 tanesi ise biyomekanik çalışmaya ayrlmıştır. Histolojik çalışmaya ayrılan örnekler uygun şekilde hazırlandıktan sonra H&E, Mason Trikrom ve Toludin mavisi ile boyanmış ve incelenmişlerdir. Sonuçlar semikantitatif olarak skorlanmışlardır. Biyomekanik teste ayrılan örnekler 10mm/dk hızında olacak şekilde gerim testine tabi tutulmuşlardır. Her örnek için sonuçlar tektek kaydedilmiştir.Bulgular: Histolojik örnekler incelendiğinde ve semikantitatif olarak skorlandıklarında toplam skorlar gözönüne alınınca 6. hafta ve 12. hafta gruplarının GlcN-CS alanları anlamlı ölçüde farklı bulunmuşlardır (p<0,05). 73Biyomekanik test sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamış olsa da (p>0,05) GlcN-CS grubunda tendonlar, kontrol grubundan farklı olarak kopma kuvvetlerine ulaştıklarında kemik tünel içinden değil kas tendon birleşkesinden ve ya tendon gövdesinden kopmuşlardır.Sonuç: Histolojik ve biyomekanik sonuçlar gözönüne alındığında GlcN-CS kompleksi tendonların kemiğe cerrahi sabitlenmeleri ardından oral yolla uygulandıklarında erken iyileşme dönemi olan 6. haftada ve 12. haftada kemik tünel-tendon birleşim noktasında iyileşmeye olumlu etkiler göstermektedirler.Anahtar Kelimeler: Kemik tünel-tendon birleşkesi, tendon iyileşmesi, glukozamin kondroitin sülfat.
Yetişkin ön kol kırıklarında intramedüler radius ulna çivileri ile cerrahı tedavi sonuçlarımızın değerlendirilmesi- Retrospektif çalışma
Ön kol kırıklarında uygun tedavi uygulanmadığında üst ekstremitede kalıcı fonksiyon kaybı olabilir. Ön kol kırıklarının tedavisinde esas amaç fonksiyonel kaybı önlemektir. Tedavide kapalı redüksiyon ve alçılama, eksternal fiksatörler, intramedüller çiviler ve açık redüsiyon ve internal tespit gibi pek çok yöntem kullanılmaktadır. Tedavi sonrası fiksasyonun ve anatomik redüksiyonun sağlanması tedavinin başarısını etkileyen önemli bir faktördür. Bu çalışmada, Ocak 2015 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine kapalı veya Tip 1 açık ön kol kırığı nedeniyle başvurarak cerrahi tedavi alan 50 hastanın intramedüller radius ulna çivileme sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların 36'sı erkek, 14'ü kadın ve yaş ortalaması 36,1±16,8 idi. Ortanca takip süresi 56 (48-120) hafta olan hastalar, postoperatif fonsiyonelliğin sağlanması ve kaynama durumu açısından izlendi. Hastaların DASH skoru ortancası 5,8 (3,3-38,8) olarak hesaplandı. Grace Eversman değerlendirme kriterlerine göre; 41 hastada (%82) mükemmel, 8 hastada (%16) iyi ve 1 hastada (%2) kabul edilebilir sonuç alındı. Anderson kriterlerine göre; 47 hastada (%94) mükemmel ve 3 (%6) hastada iyi sonuç alındı. Kaynama oranları %100 idi. Sonuç olarak; intrameduller çivi tespit yöntemininin avantajları arasında, küçük ekspojur gerektirmesi, operasyon süresinin kısa olması, enfeksiyon riskinin düşük olması, kapalı yapılabiliyor olması, kozmetik açıdan uygun olması, immobilizasyon süresinin kısa olması, periosteal sıyırmanın az yapılabilmesi, fiksasyonun sağlam ve stabilitenin yüksek olması, komplikasyonun az görülmesi, kaynama oranlarının yüksek olması, implantı çıkarma gerekliliği olmaması sayılabilir. Bu sebeple intrameduller çivi tespiti uygulamalarının yetişkin yaş grubunda güvenilir bir tedavi yöntemi olduğu ve diğer cerrahi tedavilere alternatif oluşturduğu kanısına varılmıştır.
Skafoid kırıklarının cerrahi tedavisi ve tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
Skafoid el bileğindeki 8 karpal kemikten biridir. Travma sonrasında en çok kırılan karpal kemik olan skafoid, üst ekstremite kırıkları içerisinde ise radius distal kırıklarından sonra ikinci sırada yer almaktadır. 2015-2020 yılları arasında skafoid kırığı nedeniyle ameliyat edilen 47 hastanın cerrahi sonuçlarını değerlendirdik. 9 hastada avasküler nekroz, 17 hastada kaynamama ve 21 hastada akut kırık mevcuttu. Kaynaması olmayan 17 hastaya radius distal ve iliak kanattan otogreft uygulaması yapılırken, akut kırıklı 21 hastanın 2'si açık cerrahi ve internal tespit ile opere edildi. 47 hastadan sadece biri kadındı. 32 hastada bel kırığı, 10 hastada proksimal kırık ve 5 hastada distal kırık vardı. Takipten çıkan hastalar değerlendirilmeye alınmamış olup, düzenli olarak takip edilen hastalarımız MAYO skorlama ve QDASH skorlama sistemi ile değerlendirilerek güç ve memnuniyet durumları incelendi. Özellikle Sigara kullanım öyküsü olup proksimal kutup kırığı ve bel kırığı olan hastaların sonuçlarının distal kutup kırığı olan hastaların sonuçlarına kıyasla daha kötü olduğu görüldü. Kapalı cerrahi yapılan grup, açık cerrahi uygulanan gruba göre sonuçlarından daha memnun görünmekteydi ve diğer el bileği ile kıyaslanarak yapılan muayenelerde hareket açıklığı neredeyse tamdı. Travma sonrası skafoid kırığı tanısının erken koyulması çok önemlidir, çünkü geç tanı konulan hastalarda gelişebilecek komplikasyonlar daha şiddetli ve uygulanacak tedavi prosedürleri erken tanı koyulmuş skafoid kırıklı hastalara göre daha agresif bir süreç içermekteydi. Özellikle nonunion gelişen ve avasküler nekroz olan hastalara otogreft uygulanması doğru bir seçenektir. Eğer kaynama yeterli durumdaysa ameliyat sonrası eklem hareket açıklığı kötü olan hastalar için fizik tedavi uygun bir seçenektir.
Artroskopik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonunda kullanılan sabit ilmikli endobutton (endobutton CL) yöntemiyle ayarlanabilir ilmikli endobutton (asansörlü) yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Kliniğimizde ÖÇB'nin artroskopik rekonstrüksiyonu yapılırken rutin olarak otojen hamstring tendonları kullanılmakta ve 2 farklı tip endobutton ile greftlerin femura tespiti yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; kliniğimizde yapılan artroskopik ÖÇB rekonstrüksiyonunda greftin femura tespiti sırasında kullanılan sabit ilmikli endobutton (Endobutton Continuous Loop - CL) yöntemiyle ayarlanabilir ilmikli (asansörlü-ultrabutton) endobutton yönteminin klinik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Çalışmamıza Ocak 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasında kliniğimizde ÖÇB rüptürü nedeniyle, artroskopik anatomik tek bant yöntemiyle ÖÇBR yapılan 142 hasta dahil edildi. Bu hastalardan alınan hamstring greftlerin femura tespiti sırasında kullanılan tespit materyali göz önüne alınarak, ameliyat öncesi durum ve ameliyat sonrası ortalama 1 yıllık klinik sonuçlar araştırılıp karşılaştırma yapıldı. Hasta bilgilerine hastanemizde kullanılan kayıt sistemi ve dosyaları üzerinden ulaşıldı. Mevcut klinik durum, fizik muayene bulguları eşliğinde değerlendirildi. Tüm hastalar için ameliyat öncesi ve son kontrol muayenelerinde Lysholm ve Cincinnati skorlamaları ile IKDC diz değerlendirme formu dolduruldu. Farklı endobutton tipleriyle tespit edilen hastaların klinik sonuçları arasındaki fark; cerrahi kolaylık ve cerrahi süreleri göz önünde bulundurularak değerlendirildi. 74 hastada (%65) ayarlanabilir ilmikli (asansörlü) endobutton sistemi ile 40 hastada (%35) ise sabit ilmikli (endobutton CL) endobutton sistemi ile otojen hamstring tendonların femura tespiti yapıldı Her iki yöntem ile tespit yapıların hastaların ek patoloji oranları karşılaştırıldı ve istatiksel anlamlı fark bulunmadı. (p= 0,217) Ayarlanabilir ilmikli endobutton ile tespit yapılan hastaların cerrahi süresi sabit ilmikli endobutton ile tespit yapıların hastaların cerrahi süresinden anlamlı (p =0,000 < 0,001) olarak daha kısa bulundu. Fizik muayene bulguları, Lysholm, Cincinnati, IKDC skorlamarı ve komplikasyonlar bakımından her iki yöntemin klinik başarısı benzer ve tatminkar olarak bulundu. Ayarlanabilir ilmikli endobutton yönteminin cerrahi sırasında hesaplama gereksiniminin az olması ve cerrahi süresinin kısa olması bu yöntemin avantajlarıdır. Ancak ideal tekniğin tanımlanması için uzun dönem takipli ve birbirine yakın özellikleri olan daha fazla hasta ile objektif değerlendirme yapılan prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler; Ön çapraz bağ, Sabit İlmikli Endobutton, Ayarlanabilir İlmikli Endobutton, Ultrabutton
Aşil tendonu tamiri yapılan tavşanlarda lokal PRP ve ozon uygulamasının tendon iyileşmesi üzerine etkileri
Bu çalışmada, aşil tendon rüptürü tedavisinde PRP ve ozon tedavisinin tendon iyileşmesine etkileri değerlendirilmiştir. Her grupta 8 tavşan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu: 1. Grup Tamir (T), 2. Grup Tamir + PRP (TP), 3. Grup Tamir+Ozon (TO). Aşil tendonuna keskin disseksiyonla akut yırtık modeli oluşturuldu. Daha sonra modifiye Kessler tekniği ile tendon tamiri yapıldı. Tendon tamir bölgesine, TP grubunda PRP, TO grubunda ise toplam 4 hafta aşil tendonuna O2O3 gaz karışımı enjekte edildi. Çalışma postoperatif 6. haftada sonlandırıldı. Mevcut deney grupları histolojik ve biyomekanik çalışmaya alındı. Histolojik analizde iyileşmenin en yüksek düzeyde ozon tedavisinde olduğu, PRP tedavisinin de kontrol grubuna göre iyileşme skorlarının belirgin şekilde arttığı gözlemlendi. Yapılan biyomekanik analizde ise çekme testi uygulandı. TO (tamir+ozon) grubunun maksimum dayanımının en yüksek düzeyde olduğu, bunu TP (tamir+PRP) grubunun izlediği, en düşük düzeylerin histolojik analize uyumlu şekilde T (tamir) grubunda olduğu tespit edildi. Yapılan istatistiksel analizde de TO(tamir+ozon) grubunun T (tamir) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış kaydettiği görüldü (p<0.05). Maksimum uzama değerlerinde üç gruptaki veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Sonuç olarak yapılan histolojik ve biyomekanik analizler ozon tedavisinin aşil tendonu iyileşmesi üzerine etkili olduğunu göstermektedir. PRP tedavisinin histolojik değerlendirmede iyileşmeyi arttırdığı ancak biyomekanik analizde istatistiksel olarak kontrol grubuna göre mukavemeti arttırmadığı görüldü.
Fleksör tendon onarımında erken aktif rehabilitasyona başlamak için geliştirilen yeni dikiş tekniiklerinin Modifiye Kessler ve Tang yöntemleri ile kıyaslanması
Bu çalışmada fleksör tendon onarımı sonrasında erken dönemde rehabilitasyon programına başlanmasına izin vermek üzere geliştirilen iki yeni tendon onarım tekniği halihazırda günlük kullanımda sıkça tercih edilen Modifiye Kessler ve Tang yöntemleri ile histolojik ve biyomekanik yöntemler kullanılarak karşılaştırılmıştır.24 adet Yeni Zelanda türü dişi tavşan altışarlı gruplar halinde dörde bölünmüştür. Tüm tavşanların sağ ön ayaklarındaki 2. ve 3. parmak fleksör tendonları kesilmiş, iki gruba yeni geliştirilen onarım teknikleri ile, diğer iki gruba da Modifiye Kessler ve Tang yöntemleri ile onarım uygulanmıştır. Denekler 3. ve 6. haftalarda feda edilerek tendonları eksize edildi. 3. parmak fleksör tendonları histolojik olarak fibroblast sayısı, kollajen dizilimi, vaskülojenez ve kollajen miktarı açısından değerlendirildi. 2. parmak fleksör tendonları ise biyomekanik olarak 2 mm boşluk oluşumu ve kopma için gereken gerim kuvvetleri açısından değerlendirildi.Histolojik olarak A ve B gruplarındaki kollajen miktarı, kollajen dizilimi ve tendon oluşumunun M ve T gruplarına göre daha oluştuğu gözlemlenmiştir. Fibroblast sayısının ise 3 ve 6. haftalarda anlamlı olarak düşük olduğu görülmüştür. Biyomekanik olarak A Grubundaki deneklerde 6. haftada 2 mm boşluk oluşumu ve kopma için gereken gerim kuvvetlerinin B, M ve T gruplarından anlamlı ölçüde yüksek olduğu gözlenmiştir. Çalışma sonucunda yeni geliştirilen Öztürk File Dikişinin diğer yöntemlere göre erken rehabilitasyona daha uygun olduğu saptanmıştır.
Total diz artroplastisi uygulanan hastalarda turnike uygulamasının kuadriseps kas gücüne etkisinin izokinetik kas kuvvet testi ölçümü ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda total diz artroplastisi uygulanan hastalarda turnike kullanım süresinin kuadriseps kas gücüne etkisini prospektif olarak izokinetik kas kuvvet testi ölçümü ile değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 1 Nisan 2010 ve 1 Ağustos 2010 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran , primer osteoartrit tanısı ile total diz protezi yapılan 25 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyeti, yaşı, vücut ağırlığı, boyu, uygulanacak olan diz protezinin tarafı kaydedildi. Hastalara ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. hafta, 12. hafta ve 6. ayda 60°/sn açısal hızda izokinetik kas kuvvet testi uygulandı. Hesaplanan pik tork ortalama değeri kaydedildi.Bulgular: Ameliyat öncesi ölçülen kuadriseps kas gücü ortalaması 75 N/m olarak bulunmuştur. Ameliyattan 6 hafta sonra ölçülen kuadriseps kas gücü ortalaması 29 N/m, ameliyattan kuadriseps 12 hafta sonra 58 N/m ve 6. ay sonra 71 N/m olarak ölçülmüştür. Turnike süresi ile ameliyattan 6 hafta ,12 hafta ve 6 ay sonra ölçülen kas gücü ölçümleri arasında negatif yönlü anlamlılık düzeyinde bir ilişki bulunmuştur.Sonuç: Turnike süresi uzayan hastalarda ameliyat sonrası 6. hafta, 12. hafta ve 6. ayda kas gücü değerlerinde azalma saptanmıştır. Bu sonuçları incelediğimizde turnike süresinin uzamasının kuadriseps kas gücü üzerine olumsuz etkisinin olduğu ve kas gücünü azalttığı düşünülmektedir.
Erişkin femur boyun kırıklarında kanüllü vidalar ile cerrahi tespit sonuçlarımız (retrospektif)
Bu çalışmamızda; 2010 Ağustos ile 2012 Ağustos tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde femur boyun kırığı tanısı ile yatırılarak kanüllü vidalar ile internal tespit uygulanan erişkin hastaların sonuçlarını literatürle kıyaslayarak değerlendirildi. Onüç (%52,2)'ü erkek, 11 (%45,8)'i kadındı. Yaş ortalaması 49,21 olup yaş sınırları 21- 80 arasında değişmekte idi. Hastaların 10 (%41, 7)'u sağ, 12 (%50)'si sol, 2 (%8,3)'si bilateral femur boyun kırığına sahipti. Değerlendirilen erişkin hastalar Garden sınıflandırılmasına göre 24 hastanın kırık tipi dağılımı; 1 (%4,2) hastada Garden tip-1, 4 (%16,6) hastada Garden tip-2, 10 (%41,6) hastada Garden tip-3 ve 9 (%37,6) Garden hastada tip-4 kırık vardı. Pauwels sınıflandırmasına göre 24 hastanın kırık tipi dağılımı ise; 18 (%75) hastada tip- 2, 6 (%25) hastada tip-3 kırık vardı. Hastalar acil polikliniğimize başvurduktan sonra ortalama 2 gün içinde ameliyata alınmış olup, en erken 4 saat sonra, en geç 8 gün sonra ameliyata alındı. Çalışmadaki 24 hastanın 26 kalçasına tedavi uygulanabildi. Bu hastaların 20 (%76,9)'sine kapalı redüksiyon ile internal fiksasyon, 6 (23,1)'sına açık redüksiyon ile internal fiksasyon uygulandı. Hastalarımız ortalama 8,92 gün (5- 20 gün) hastanede yatırıldı. Hastalar ortalama ameliyattan 6 gün sonra taburcu edildi (1-18 gün). Kontrole gelip değerlendirdiğimiz ve dosyasında yeterli bilgileri olan toplam 20 hasta Harris kalça skoru cetveline göre değerlendirildiğinde; 5 (%25) hastada mükemmel sonuç, 8 (%40) hastada çok iyi sonuç, 4 (%20) hastada iyi sonuç, 2 (%10) hastada orta sonuç ve 1(%5) hasta da ise kötü sonuç elde edildi. Anahtar Kelime; femur boyun kırığı, kırık tipi, Garden sınıflamsı, internal tespit, tedavi, Harris kalça skoru
Humerus başı kistleri ile rotator manşet patolojilerinin ilişkilerinin değerlendirilmesi
Humerus Başı Kistleri İle Rotator Manşet Patolojilerinin İlişkilerinin DeğerlendirilmesiArtan fiziksel aktivite ve yaşlılık fizyolojisine bağlı olarak günümüzde rotator manşet hastalıkları polikliniklerimize artan sıklıkla görülmektedir. Rotator manşet hastalıkları omuz sıkışma sendromundan tendon masif yırtıklarına kadar geniş bir çerçevede gözlemlenmektedir.Günümüzde yaygınlaşan MRG kullanımı ile rotator manşet hastalıklarının tanısı kolaylaşmıştır. MRG manşet patolojilerini saptamamızda ve tedaviyi planlamamızda yardımcı olduğu kadar kemik patolojileri de detaylı olarak bize sunmaktadır. Bu kemik patolojilerinden biri de humerus başında görülen kistlerdir.Humerus başındaki kistler ile rotator manşet patolojileri arasındaki ilişkileri ortaya koymaya dair birçok araştırma yapılmıştır. Günümüzde humerus başındaki kistlerin görüntülenmesinde en değerli yöntem olan manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve MR artrografi teknikleridir. MRG incelemesinde yaş ve manşet ile kist arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur. Kistik lezyonların supraspinatus ve subskapularis yapışma bölgesinde bulunanların yırtıkla yakından ilişkili olduğu, infraspinatus yapışma yerine karşılık gelen çıplak alandaki kistlerin ise yaşla ilgili olduğu gösterilmiştir.Bu çalışma rotator manşet patolojilerinin artroskopik tanılarıyla humerus baş bölgesinde görülen kistlerin ilişkilerinin değerlendirilmesi esasına dayanmaktadır.Kist lokalizasyonları tüberkulum majus anterior ve posterior faseti ve tüberkülum minus olarak değerlendirildi. Kist boyutları yaşa, boyuta ve lokalizasyonlara göre sınıflandırıldı.Artroskopik değerlendirmede sıkışma sendromu ve rotator manşet yırtığı olarak tanı konuldu. Manşet yırtıkları ilgili tendonlara, boyuta, şekle göre sınıflandırıldı. 5 cm'den büyük ve birden fazla tendon yırtığının eşlik ettiği yırtıklar masif olarak değerlendirildi.Hasta yaşları ortalama erkeklerde 57 ve kadınlarda 59 olarak saptandı. Hastalar yaşlarına göre 50 yaş altı (n=9), 50-60 yaş arası (n=24) ve 60 yaş üstü (n=27) olarak gruplandırıldı.Yırtık lokalizasyonu ile artroskopik tanı karşılaştırması yapıldı. Anterior faset lokalizasyonlu kistlerin %92,1 oranında supraspinatus tam kat yırtığı olan hastalarda görüldüğü sonucu ortaya çıktı ve bunun analizinde anterior faset kistleri ile supraspinatus tam kat yırtığı arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü (p<0,05). Literatüre bakıldığında ilişki benzerlik göstermekle birlikte yüksek oran göstermektedir.MRG incelenmesi sırasında anterior faset lokalizasyonlu kistler görüldüğünde tam kat yırtıkla karşılaşma olasılığınızın yüksek olduğunun bilinmesi önemlidir. MRG'nin artefaktlar nedeni ile yanlış pozitif olduğu durumlar sıklıkla gözlenmektedir. MRG incelenmesi sırasında görülecek anterior faset lokalizasyonlu kistlerin olası bir yırtıkla karşılaşma olasılığınızın yüksek olduğunun bilinmesi tedavinin planlanması açısından önemlidir. Çalışmamız MRG'de anterior fasette kist görülmesi halinde özellikle supraspinatus tendonunun tam kat yırtık açısından iyi muayene edilmesi ve tamir için gerekli ekipmanların hazırlanması gerektiğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: humerus başı kistleri, omuz artroskopisi, supraspinatus tam kat yırtığı
Short term outcomes of cementless total hip arthroplasties
Purpose: Aim of this study is to investigate the short term clinical and radiographic outcomes of cementless total hip arthroplasty in different etiological causes.Materials and Methods: The clinical and radiographic outcomes of 92 patients (102 hips) with consecutive cementless total hip arthroplasties were evaluated. The patients admitted to Gazi University Faculty of Medicine, Department of Orthopaedics and Traumatology between November 2003 and December 2010. The study group consisted of hydroxyapatite coated flattened press-fit EPF-PLUS cup and the tapered cementless with a rectangular cross-section and hydroxyapatite coated Zweymuller SL-PLUS stem. Clinical outcome was measured by comparing Harris Hip Scores pre-operatively and at last clinic visit. Radiolucencies and osteolysis with respect to the stem and acetabulum were classified according to the system of Callaghan and Engh on anteroposterior radiographs of the hip and pelvis. Direct lateral approach has been performed to the all patients. Heterotopic ossification (HO) formation was also graded by the criteria indicated in Brooker et al.Results. In total 24 (%26) of the 92 patients were men and 68 (%74) were women. The age ranges of the all patients varied between 22 and 80 years old and the average age for the whole patients was 55,66 years during the time of surgery. The average follow-up time was 34.9 (10-84) months. The average preoperative Harris Hip Score was 45,87 (30-67) points. At the time of the most recent follow-up visit, the average Harris Hip Score was found as 92,49 (68-100) points.According to the criteria of Engh et al., all femoral implants were graded as stable bone-ingrown. Radiolucent lines were mostly observed in Gruen zones 1 and zone 7 of the femur [zone 1 %67.32, zone 7 % 60.18 zone 2 %2.04, zone 3 %1.02, zone 6,2.04]. Radiolucent area occured in 42 (%42,84) cups [zone 2 %34.68, zone 3 (%21.42), zone 1 %18.36]. The inclination angle of the acetabular component was 47,25 (28-70).Postoperative neuropraxy were identified in four (%4.68) cases (siatic neuropraxy of in two cases, both of them recovered, and femoral neuropraxy in two cases, one of them recovered). The prevalence of thigh pain at the time of the latest follow-up was %1.02 (one case). One acetabular component needed revision surgery due to polyethylene insert wear. None of the femoral stems and acetabular components was changed as a result osteolysis. HO was observed in 10 hips (% 10,2). Heterotopic bone was graded as class I in 5 hips, class II in 3 hips, class 2 in 2 hips. Intraoperative femoral fissur was developed in 4 (%4.8) hips. One of the 6 subtrochanteric osteotomies and one of the 12 femoral head autograft were followed by nonunion.Conclusions: The results show that arthroplasty with Zweymuller femoral stem which is combined with a flattened, hydroxyapatite coated press-fit acetabular cup which was inserted without cement. These outcomes were found excellent in short term follow-up resultsKey Words: Zweymuller femoral stem, short term follow-up, uncemented hip arthroplasty.
Kalça ve diz protezi uygulayacağımız hastalarda nazal staphylococcus aureus taşıyıcılığının cerrahi alan enfeksiyonu ile ilişkisinin araştırılması
Artroplasti dejeneratif artrit gibi bir çok hastalığın neden olduğu ağrı, deformite ve hareket kısıtlılığının giderilmesinde, konservatif tedavi ve diğer cerrahi yöntemlerin yetersiz kaldığı durumlarda uygulanan, hastanın yaşam kalitesini arttıran başarılı bir cerrahi yöntemdir. Artroplastideki başarı bir çok faktöre bağlıdır. Uygun endikasyon, hasta seçimi, yeterli cerrahi teknik, ameliyathane koşulları ve ameliyat sonrası rehabilitasyon başarıda rol oynamaktadır. Artroplasti ameliyatlarında elde edilen sonuçlar çoğunlukla başarılı olmasına rağmen, oluşabilecek komplikasyonlar cerrah ve hasta için üzücü problemlere de neden olabilmektedir. Bu komplikasyonları en aza indirebilmek için ameliyat öncesi iyi bir hazırlık, özenli bir cerrahi uygulama ve dikkatli bir ameliyat sonrası bakım gerekmektedir. Artroplastiden sonra sık görülen ve sonuçları kötü olan bir komplikasyon enfeksiyondur. Bu sebeple ameliyat öncesi enfeksiyon riskini arttıran risk faktörleri iyi araştırılmalı ve en aza indirilmelidir. Enfeksiyon etkenleri arasında ise Staphylococcus aureus ile oluşan cerrahi alan enfeksiyonu önemli yer tutmaktadır. Staphylococcus aureus taşıyıcılığının en fazla olduğu bölgenin burun ön kısmı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle artroplasti ameliyatı yapacağımız her hastadan operasyon öncesi nazal staphylococcus aureus taşıyıcılığı açısından nazal sürüntü kültür örnekleri alındı. Kalça ve diz artroplastisi uygulayacağımız hastalarda nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılığının cerrahi alan enfeksiyonu ile ilişkisi araştırıldı. Bu çalışmamızda Fırat Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na 2014-2015 tarihleri arasında başvuran artroplasti ameliyatı planladığımız 65 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Dört hasta erken postoperative dönemde öldüğünden dolayı çalışmaya dahil edilemedi. On altı hastaya total kalça protezi (%26.2), 27 hastaya total diz protezi (%44.3), 18 hastaya ise kalça kırığı sonrası parsiyel kalça protezi (%29.5) operasyonu yapıldı. Hastalarımızın 47'si kadın (%77), 14'ü erkek (%23) idi. Takip edilen hastaların ortalama yaşı 68.4 (28-95) yıl idi. Nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılığı 8 (%13.1) hastada tespit edildi, 53 (%86.9) hastada taşıyıcılık saptanmadı. Hastalarımızın takiplerinde 9 (%14.8) hastada cerrahi alan enfeksiyonu olduğu görüldü. Elli iki (%85.2) hastada herhangi bir enfeksiyon tespit edilmedi. Enfeksiyon olan 9 hastanın 5'inde yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu 3'ünde derin cerrahi alan enfeksiyonu 1'inde ise postoperative geç protez enfeksiyonu gelişti. Takip edilen ve enfeksiyon gelişen 9 hastanın 5'ine antibiyoterapi, 3'üne debridman ve protez enfeksiyonu gelişen 1 hastaya ise iki aşamalı cerrahi uygulandı. Nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılığı olan 8 hastanın 3 'ünde cerrahi alan enfeksiyonu gelişip yara yeri kültüründe taşıyıcılık ile ilişkili üreme tespit edildi, 5 'inde ise taşıyıcılık ile ilişkili üreme saptanmadı. Bu sonuçlar ışığında protez uygulayacağımız hastaların preop, perop ve postop yakın takiplerinin yapılmaları ve nazal taşıyıcılık yönünden değerlendirilmeleri gerekmektedir. Bu hastaların takip ve tedavileri kliniklerce oluşturulacak tanı ve tedavi algoritmalarına göre standardize edilmelidir. Tedavi esnasında enfeksiyon hastalıkları ve mikrobiyoloji klinikleriyle sürekli temas halinde olunarak gerekli yardımlar alınmalıdır. Özellikle son yıllarda ortaya çıkan bazı yeni teknikler sayesinde enfeksiyonların etkenlerinin tam olarak tespit edilerek duyarlı oldukları antibiyotiklerle tedavi edilmesi mümkün olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Cerrahi alan enfeksiyonu, Nazal staphylococcus aureus taşıyıcılığı, Artroplasti
Ekleme uzanım göstermeyen erişkin humerus distal 1/3 kırıklarında tedavi sonuçlarımız
Ekstra-artiküler erişkin humerus 1/3 distal cisim kırıklarının tedavisinde halen görüş birliği sağlanmamıştır. Kliniğimizde bu bölge kırıklarına yapılmış olan cerrahi tedavilerin fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2010- Ekim 2014 tarihleri arasında ekstra-artiküler erişkin humerus 1/3 distal cisim kırığı nedeniyle opere edilen ve yeterli takipleri olan 31 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların 22'si erkek, 9'u kadındı. Ortalama yaş 35,25±1,57 (19-72) yıl idi. Kırıkların 8'i açık, 27'si kapalı kırıktı. Gustilo-Andersona göre açık kırıkların 3'ü Tip 1, 2'si Tip 2, 3'ü Tip 3 idi. Olguların ortalama takip süresi 41,22±1,66 (24-80) ay idi. Travma şekli; 20'sinde trafik kazası, 4'ünde basit düşme, 3'ünde yüksekten düşme, 2'sinde spor yaralanması, 1'inde ateşli silah yaralanması ve 1'inde ise göçük altında kalma idi. Ortalama ameliyata alınma süresi 5,06±4,77 (1-23) gün idi. Olguların 20'sine tek plakla (Grup I), 11'ine çift plakla (Grup II) osteosentez uygulanmış idi. Grup I ve II cinsiyet, taraf, yaş, AO ve Gustilo-Anderson sınıflandırmasına göre kırık tipi, cerrahiye alınma süreleri ve takip süresi açısından istatiksel olarak benzerdi. Grup I'de; ortalama operasyon süresi 97±30,7 (40-170) dakika, kan transfüzyonu 157,5±245 (0-700) ml, kaynama süresi 5,30±3,81 (2-18) ay, yedisinde (%35) kaynama gecikmesi ve üçünde (%15) kaynamama görüldü. Ayrıca Grup I'de; ortalama Mayo Skoru 86,5±12,3 (65-100), EHA 117,50˚±15,4º (90º-140º), ekstansiyon kaybı 7,25˚±8,95º (0º-30º) ve taşıma açısı farkı 1,5˚±2,3º (0-7º) idi. Grup II'de; ortalama operasyon süresi 153±46,6 (75-235) dakika, kan transfüzyonu 63±140 (0-350) ml, kaynama süresi 3,36±0,67 (3-5) ay ve birisinde (%9) kaynama gecikmesi görüldü. Ayrıca Grup II'de; ortalama Mayo Skoru 84,54±10,3 (65-100), EHA 116,82˚±12,8º (90º-130º), ekstansiyon kaybı 8,18˚±8,14º (0-20º) ve taşıma açısı farkı 1,09˚±1,7º (0-5º) idi. Gruplar arasında; Mayo Skoru, Cassebaum derecelendirmesi, EHA, ekstansiyon kaybı ve taşıma açısı farkı yönünden istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Gruplar arasında operasyon süresi, kaynama süresi, kaynama sorunu yönünden Grup II lehine istatiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi. Ekstra-artiküler erişkin humerus 1/3 distal cisim kırıklarının tedavisinde; daha kısa kaynama süresi ve daha az komplikasyon oranından dolayı, çift plakla osteosentezi önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Humuerus 1/3 distal cisim, ekstra-artiküler, cerrahi tedavi, karşılaştırma
Osteoporotik femur boyun kırığı olan hastalarda kemik mineral yoğunluğunun, trabeküler ve kortikal kemik mikromimarisi ile karşılaştırılması
Çalışmamızda, kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerleri osteoporotik olup düşük enerjili travma ile kalça kırığı oluşan hastalar ile KMY değerleri osteopenik olduğu halde düşük enerjili travma ile kalça kırığı oluşan hastaların kortikal ve spongiyoz kemik yapılarını mikromimari ve hücresel olarak karşılaştırmak ve çıkan sonuçları idrar N-telopeptid (NTx) sonuçları ile birlikte değerlendirmek amaçlanmıştır.Aralık 2009-Mayıs 2011 tarihleri arasında kliniğimize düşük enerjili kalça kırığı nedeniyle başvuran 14 hasta çalışmaya alınmıştır. Hastalar KMY değerlerine bakılarak 7 osteoporotik değerlere sahip hasta ve 7 osteopenik değerlere sahip hasta olarak gruplandırılmıştır. Aynı zamanda bu hastalardan idrar örnekleri de alınarak idrar NTx değerlerine bakılmıştır. Hastalar parsiyel endoprotez yapılmak üzere operasyona alınmış ve operasyon sırasında kırık olan kalçadan femur boynundan kortikal kemik ve femur başından spongiyoz kemik örnekleri alınmıştır. Örnekler `'scanning electron microscopy'' (SEM) ve `'transmission electron microscopy'' (TEM) ile incelenmiştir.Yapılan incelemeler sonucu osteoporotik ve osteopenik gruplar arasında spongiyoz kemikte anlamlı bir fark olmadığı, hastalığın her iki grupta da trabeküllerde incelmelere ve kırılmalara yol açtığı görülmüştür. Kortikal kemikte ise osteopenik grupta kortikal kalınlıkta anlamı fark olmasına rağmen hücresel ve mikromimari olarak benzer özellikler gösterdiği görülmüştür.Elde edilen NTx sonuçlarında ise anlamlı fark bulunmamış olup, her iki hasta grubunda da yıkımın ağırlıkta olduğu bir süreç olduğu düşünülmüştür.Sonuçlar bize KMY'nin osteoporozu değerlendirmede tek başına yeterli bir kriter olmadığını düşündürmektedir.
Aperfix sistemi kullanılarak ön çapraz bağ tamiri yapılan hastalarda klinik sonuçlarımız
Amaç: AperFix sistemi kullanılarak artroskopik ön çapraz bağ tamiri yapılan hastalarda fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Materyal ve Metod: Ocak 2013-Temmuz 2014 yılları arasında AperFix sistemi kullanılarak artroskopik ön çapraz bağ tamiri yapılan ve tamir sonrası en az 1 yıllık düzenli takibi olan 32 hasta değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi ve son kontrolde fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların değerlendirmeleri ameliyat öncesi ve son kontrolde Tegner-Lysholm skorlama sistemi ve IKDC 2000 (International Knee Documentation Committee-Uluslararası Diz Dokümantasyon Komitesi) sistemi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 29 idi. Hastaların ortalama takip süresi 19 aydı. Hastaların ameliyat öncesi ortalama Tegner-Lysholm skoru 57 iken, son kontrolde 97 olarak hesaplandı. IKDC 2000 sistemine göre ameliyat öncesi ortalama skor 38 iken, son kontrolde 90 olarak hesaplandı. Sonuç: Çalışma sonucunda AperFix sistemi kullanılarak artroskopik ön çapraz bağ tamiri yapılan hastalarda fonksiyonel sonuçların literatürle uyumlu olduğu, düşük komplikasyon oranı ile güvenli ve tatminkar sonuçlara sahip olduğu görülmüştür.
Propolisin ratlarda medial menisektomi sonrasında dejeneratif osteoartrit gelişimine olan etkisi
Amaç: Oral yolla verilen propolisin ratlarda medial menisektomi sonrası oluşturulan osteoartrit modelinde kıkırdağı koruyucu etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmada 28 adet Spraque Dawley cinsi dişi rat kullanılmıştır. Ratlar kontrol, MEN, P100, P200 olmak üzere 7 şerli 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki ratlara sadece artrotomi uygulanırken, diğer gruplara deneysel osteoartrit modeli oluşturmak için medial kollateral bağ kesilmesinin ardından medial menisektomi uygulandı. Tüm ratların sağ dizi kullanıldı. Ratlar ayrı ayrı kafeslere koyuldu ve harekete izin verildi. Cerrahi sonrası 1. günden itibaren P100 grubuna 100 mg/kg/gün olacak şekilde ve P200 grubundaki ratlara 200 mg/kg/gün olacak şekilde 5 hafta süreyle her gün oral yoldan propolis verildi. 5. hafta sonunda tüm ratlar servikal dislokasyonla öldürüldü ve sağ dizleri alındı. Fiksasyon, dekalsifikasyon işlemi sonrası tibia medialinden uygun kesitler alındı. Safranin O - Fast Green le boyama sonrası Mankin Skorlama Sistemine göre histolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Grupların histolojik skorları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P100 grubunun Mankin skorları menisektomi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). P200 grubunun da Mankin skorları menisektomi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0.001). P100 ve P200 grupları arasında Mankin skorlarına göre rakamsal olarak fark olduğu fakat bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p=0.506). Sonuç: Rat dizlerinde yaptığımız deneysel çalışmada medial kollateral bağ kesilmesi ve menisektomi sonrasında literatürle uyumlu deneysel osteoartrit modeli oluşturulabildiği görüldü. Oral propolisin deneysel osteoartrit modelinde kıkırdak koruyucu etki gösterdiği görülmüştür. Ayrıca propolisin 100mg/kg ve 200 mg/kg dozlarında kıkırdak üzerindeki etkinliğinin değişmediği görülmüştür.
Skafoid kaynamamalarında otojen distal radius kemik grefti uygulaması ile vida tespiti yapılan hastalarda fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi
Skafoid Kaynamamalarında Otojen Distal Radius Kemik Grefti Uygulaması İle Vida Tespiti Yapılan Hastalarda Fonksiyonel Sonuçların Değerlendirilmesi Amaç: Çalışmamızda, otojen distal radius kemik grefti ve başsız kanüllü kompresyon vidası ile tespit uygulanan skafoid nonunionlu hastalarda klinik ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Planı: Ağustos 1997-Mart 2014 yılları arasında otojen distal radius kemik grefti ve başsız kanüllü kompresyon vidası ile tespit uygulanan skafoid nonunionlu 64 hasta (58 erkek, 6 kadın, ortalama yaş 29.42) geriye dönük olarak değerlendirildi. Tüm olguların ameliyat sonrası her iki el bilek fleksiyon, ekstansiyon, radial deviasyon, ulnar deviasyon dereceleri gonyometri ile her iki el bilek kas gücü ise el dinamometresi ile ölçüldü. Kırıklar radyolojik olarak Herbert-Fisher sistemine göre, klinik ve fonksiyonel sonuçlar ise Herbert-Fisher derecelendirme sistemi ve modifiye Mayo el bileği skorlama sistemine göre değerlendirildi. Bulgular:Kaynamama 39 hastanın sağ tarafında 25 hastanın sol tarafında 38 hastanın ise dominant ekstremitesindeydi. Kırık ile cerrahi arasında geçen süre ortalama 18.9 ay (2-180) idi. Kırık 30 hastada (%46.9) proksimal kısımda 28 hastada (%43.8) orta kısımda ve 6 hastada (%9.4) distal kısımda idi. Olgularımızın ortalama takip süresi 26.31 ay (7-60) idi. Opere olan tarafta ortalama fleksiyon 77.58o, extansiyon 54.8o, radial deviasyon 11.8o ve ulnar deviasyon 17.58o idi. Karşı tarafla kıyaslandığında %15 den fazla kayıp gözlenmedi. Değerlendirme skalasına göre 12 hastada mükemmel (%18.8) sonuç, 28 hastada (%43.8) iyi sonuç, 12 hastada (%18.8) orta sonuç ve 12 hastada da (%18.8) kötü sonuç tespit edildi. Hastalardan birinde enfeksiyon nedeniyle reoperasyon yapıldı. 11 hastada (%17.2) takiplerde impigement bulguları ve dejeneratif bulgular görüldü ve 4 hastaya radial styloidektomi ve debridman uygulandı. 8 hastada (%12.5) avasküler nekroz görüldü. Ameliyat sonrası kavrama gücü ortalaması 38.4kg (15-47 kg), sağlam tarafta ise 45.9 kg (15-65 kg) idi. Çıkarımlar: Skafoid nonunionlarının el bileğinde önemli kalıcı değişikliklere ve kötü fonksiyonel sonuçlara yol açarak hastaların günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanmaya ve yaşam kalitelerinde düşmeye neden olmaktadır. Skafoid nonunionlarında otojen distal radius kemik greftlemesi ve vida fiksasyonunun başarılı ve güvenli bir yöntem olduğu ve elde ettiğimiz sonuçların literatürle uyumlu olarak memnun edici olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler:Skafoid, nonunion, kemik grefti, cerrahi tedavi.
Gonartroz olgularında iki taraflı ve tek taraflı total diz artroplastisi karşılaştırmalı sonuçlarımız
Bu çalışmada tek taraflı ve bilateral total diz artroplastisi uyguladığımız hastalar retrospektif olarak incelenerek kısa, orta ve uzun dönem sonuçları ortaya koyulup bu sonuçların mukayese edilmesi amaçlanmıştır. Bilateral olgular tek ekip tarafından eş zamanlı olarak opere edilmiştir. Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesinde, Aralık 1998- Nisan 2016 yılları arasında total diz artroplastisi uygulanan ve yeterli takibi olan 65 hastanın 102 dizi çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların dosyaları üzerinden retrospektif değerlendirmeler yapıldıktan sonra detaylı sistemik fizik muayene yapıldı. Hastalar Amerikan Diz Cemiyeti Kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların çekilen direk grafileride Total Diz Artroplastisi Radyolojik Değerlendirme kriterlerine göre değerlendirildi. Bilateral olgular tek ekip tarafından eş zamanlı olarak opere edilmiştir. Bilateral ve tek taraflı TDA uygulanan hastalar kısa, orta ve uzun dönem olarak gruplandırılmıştır. 0-12 ay takipli hastalar kısa dönem, 12-60 ay takipli hastalar orta dönem ve 6o ay ve üzeri takipli hastalar uzun dönem olarak tanımlandı. Elde edilen sonuçlar literatür ile mukayese edildi. İstatistiksel değerlendirmede Kolmogorow-Smirnow, Student T testi, Mann Whitney U testleri kullanıldı. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar ışığında diz skorları, diz fonksiyon skorları, eklem hareket açıklığı ve transfüzyon miktarları açısından bilateral ve tek taraflı mukayeselerde anlamlı istatistiksel sonuç elde edilemedi. Sadece bilateral TDA ve tek taraflı TDA kısa dönem grupta eklem hareket açıklığı kıyaslamasında bilateral grupta anlamlı bir fark bulunmuş fakat orta ve uzun dönem mukayesede anlamlı sonuç elde edilememiştir. Sonuçlarımız literatür ile kıyaslandığında başarılı olarak değerlendirilmiştir. Bu bilgiler ve literatür ışığında uygun endikasyonlarda seçilmiş hasta grubunda eş zamanlı bilateral TDA uygulaması başarılı bir tedavi yöntemi olarak tercih edilebilir. Cerrahi deneyim, hastanın medikal durumunun dikkatli değerlendirilmesi ve etkin postoperatif rehabilitasyon da başarılı sonuç için gerekli paydaşlardır. Eş zamanlı bilateral TDA'nın avantajları şunlardır; • Tek yatış ve tek preoperatif hazırlık yapılması • Tek anestezi riski olması • Erken dönemde simetrik diz rehabilitasyonuna imkan tanıması • İyi fonksiyonel sonuç sağlaması • Düşük maliyetli olması • Hasta memnuniyeti Gelişen teknoloji ışığında bilgisayarlı sistemlerin yaygınlaşacağı ve total diz artroplastisi sayılarının her geçen yıl artacağı kanısındayız.
900 megahertz elektromanyetik alanın adölosan dönemde sıçanların büyüme plağı üzerine etkisi
ÖZET Amaç : Bu çalışmada EMA'nın adölesan iskelet gelişimi üzerindeki etkilerinin tespit edilmesi için; EMA'nın adölesan dönemde epifizyel büyüme plağı üzerine olabilecek muhtemel etkilerini araştırmayı amaçladık Materyal metod: Sıçanlar rastgele 3 eşit gruba ayrıldılar. Kontrol grubuna (K) ilave herhangi bir uygulama yapılmadı. EMA etkisine maruz bırakılan gruptaki (E) sıçanlar her gün 1 saat süreyle kesintisiz 900 MHz EMA etkisine maruz bırakıldı. Sham grubuna (S) her gün bir saat EMA uygulanmaksızın pleksiglass fanus içinde tutuldu. Deney bitiminde sakrifiye edilen sıçanların bacakları diz ekleminden ampute edildi. Preperatta ratgele seçilen 3 farklı bölgeden epifizin total uzunluğu ve her bir zonun ( dinlenme, proliferasyon, hipertrofi) uzunlukları ölçüldü. Ayrıca her bir preperatta rastgele seçilen 3 farklı alanda; epifizyal plağın kahverengi nukleuslu TUNEL (+) kıkırdak hücreleri apopitotik olarak kabul edilerek apopitotik hücrelerin sayısı yüzde olarak ifade edildi. Bulgular : Apopitozun fizis katmanlarından en fazla hipertrofi katmanında gözükmesine rağmen elektromanyetik alana maruz kalan farelerin kontrol gruplarıyla kıyaslandığında hipertrofi katmanlarında apopitoz açısından anlamlı bir ilişki olmadığı görülmekte fakat proliferatif ve dinlenme katmanlarında anlamlı değişiklikler olduğu saptanmıştır. Fizis katmanları arasındaki uzunluklar karşılaştırıldığında toplam fizis katmanlarının uzunluğunun elekromanyetik alana maruz kalmayla değişmediği bunun yanında dinlenme katmanında elektromanyetik alana maruziyet ile anlamlı değişiklikler olduğu gözlemlenmiştir. Elektromanyetik alana maruziyet sonucunda fizisteki apoptoz ve katmanların tümünün uzunlukları arasındaki ilişkiye baktığımızda fizis katmanlarının toplam uzunluğu ile apopitoz arasında anlamlı bir ilişki olmadığı bunun yanında dinlenme katmanında EMA'a maruziyet ile apopitoz ve katman yükseklikleri arasında pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç : Sonuç olarak EMA, hem apopitozis hem de uzunluk anlamında fizisin bazı katmanlarında anlamlı değişikliklere neden olduğu gözlemlenmiştir. EMA 'nın fizisin normal yapısında değişikliklere neden olduğu açıkça belli olmasına rağmen bunun olumlu ya da olumsuz mu olduğu karmaşık olup bu konudaki çalışmaların daha ileri düzeyde yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler : Elektromanyetik alan , Büyüme plağı , Apopitozis, Adölosan Rat
Uzun kemik kırıklarında minimal invaziv cerrahi tedavi sonuçlarımız
Kırık tedavisinin değişmez unsuru, kırık parçalarının tespit edilmesidir. Travma sonucunda sadece kemik kırılmakla kalmaz, beraberinde çevre yumuşak dokulardaki birçok yapıda da hasar oluşur. Yumuşak doku hasarını azaltmak ve kırık biyolojisine duyulan özen günümüzde kırık tedavisinde yeni bir çağ başlattı; Minimal invaziv yöntemle biyolojik içten tespit çağı. Minimal invaziv yöntem, özellikle çok parçalı diafizer ve metafizer kırıklar için önerilmektedir.Bu çalışmada, Haziran 2010-Ağustos 2012 yılları arasında başvuran ve femur, tibia ve humerus gibi uzun kemik kırığı nedeniyle minimal invaziv yöntem kullanılarak plak vida ile osteosentez yapılan 41 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların; yaş, kırık oluşma nedenleri, kırık bölgeleri, kırık bölgesine göre ameliyat teknikleri, hastanede kalış süreleri, kaynama süreleri ve eklem hareket genişlikleri (ROM) değerlendirildi.Değerlendirilen toplam 41 hastanın, 23'ü (%56) erkek, 18'i (%44) kadın idi. Ortalama yaş 47.5 ve takip süresi ortalama 13 ay idi. Olgularımızdan otuz ikisi kapalı kırık, dördü tip-1 açık, ikisi tip-2 açık ve üçü tip-3 açık kırık olarak değerlendirildi. Kırık oluş nedenleri; trafik kazası, yüksekten düşme, basit düşme, ateşli silah yaralanması ve direk travma idi.Sonuç olarak, tatminkar iyileşme zamanı ve mükemmel fonksiyonel sonuçlar ile minimal invaziv kesi ile cerrahi girişim, diafizer ve metafizer kırıkların tespitinde güvenli, etkili ve açık cerrahiye alternatif bir cerrahi yöntem olduğu kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Kırık, kırık tespiti, minimal invaziv cerrahi.
Koksartroz olgularında total kalça artroplastisi uygulama sonuçlarımız
ÖZET Bu çalışmanın amacı koksartroz tanısı nedeni ile total kalça protezi endikasyonu konulan hastalara uygulanan total kalça artroplastisi ameliyatlarının sonuçlarını araştırmaktır. Kliniğimizde Ocak 2006- Aralık 2011 yılları arasında koksartroz tanısı konulan ve çimentosuz total kalça protezi uygulanarak tedavisi yapılan 30 hastanın 38 kalçasına çimentosuz total kalça artroplastisi uygulanmıştır. Hastaların preop ve son kontrol harris kalça değerlendirme skoru ( ağrı, fonksiyon, deformite, hareket aralığı ), postop ve son kontrol grafileri karşılaştırılarak femoral ve asetabuler komponentin stabilitesi değerlendirildi. Hastalarımızın ortalama yaşı 56.48 olup, en genç hasta 21 ve en yaşlı hasta ise 77 yaşındaydı. Ortalama takip süresi 30.5 aydır. Hastalarımızın 22 tanesinde primer koksartroz, 1 tanesinde femur başı avasküler nekrozu, 1 tanesinde ankilozan spondiloartrit ve 6 tanesinde romatoid artrit zemininde gelişmiş olan sekonder koksartroz mevcuttu. Hastalar Harris Kalça Değerlendirme Skoru ile değerlendirilmiştir. Hastaların ameliyat öncesi Harris skoru 32.23 iken, ameliyat sonrasında Harris skoru 89.55 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlara göre 16 hastada mükemmel sonuç, 12 hastada iyi sonuç ve 2 hastada orta sonuç elde edilmiştir. Literatür bilgileri ile karşılaştırıldığında uyguladığımız çimentosuz total kalça protezlerinin klinik ve radyolojik sonuçlarının başarılı olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Total Kalça Artroplastisi, Haris Kalça Değerlendirme Skorlaması, Stabilite