Theses supervised by Doç. Dr. Ahmet Akgüç
10 theses · Dicle University
Şîa kelamının bilgi kaynakları (Şerîf el-Murtazâ örneği)
Hilafet merkezli tartışmalar sonucunda tarih sahnesine çıkan Şîa, verdiği fiziksel ve fikirsel mücadeleyle bir şekilde varlığını sürdürmüş ve günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Diğer İslam mezheplerinden ilkesel anlamda ayrışan Şîa, bünyesinde barındırdığı çeşitli düşünce ve inançlarla kendisine has bir seyir takip etmiştir. İmâmet makamına yükledikleri ilâhî mana, mezhebin birçok fikir ve inancını derinden etkilemiştir. Kelam, inanç esaslarını inceleyen ilim olması hasebiyle bu etkiyi en fazla hisseden ilim dalı olmuştur. Şîa kelamının diğer İslam mezheplerinden köklü bir şekilde ayrışmasının nedenlerini epistemik temeller üzerinden anlamayı amaç edinen bu çalışma, mezhebin usûlî anlayışına yön veren en önemli şahsiyetlerinden biri olan Şerîf el-Murtazâ ekseninde sonuca gitmeyi hedeflemektedir. Şiî usûlî düşünceye yaptığı müstesna katkının yanında günümüze ulaşan eserlerinde bilgi bahislerini ele alan ilk müellif olması, bu tercihte önemli rol oynamıştır. Hayatının tamamını (d.355/966)-(ö436/1044) dönemin Abbâsî hilafetinin merkezi Bağdat'ta geçiren Murtazâ, köklü bir aileden gelmenin kendisine sunduğu imkânları Büveyhî hanedanı üyelerinin destekleri ile birleştirmiş ve elde ettiği gücü oldukça efektif bir şekilde kullanarak İmâmiyye kelamında köklü dünüşümlere kapı aralamıştır. O, etkisinde kaldığı Basra Mu'tezile'sinin rasyonalist düşünce sistemini Şîa kelamına kusursuz bir şekilde adapte etmeyi başarmıştır. Usûl ve kelam eserlerinde tavizsiz bir şekilde uyguladığı akılcı yöntem nedeniyle ilmî olmadığını düşündüğü birçok düşünceyi reddetme yoluna gitmiştir. İlmî olduğuna kanaat getirdiği idrak, akıl ve mütevatir haber eksenli bilgileri ise sisteminde yüceltmiştir. Murtazâ'nın Basra Mu'tezile'si âlimlerinden ödünç aldığı bu akılcı söylem, yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla Şîa'da yerleşmiş ve yaklaşık iki asır boyunca mezhebin hâkim düşüncesi haline gelmiştir. Anahtar Sözcükler Şîa, kelam, bilgi, Şerîf el-Murtazâ, akıl
Said Nursî'nin isbât-ı vâcib anlayışı
Said Nursî'nin İsbât-ı Vâcib Anlayışı isimli tezimizin giriş kısmında zorunlu varlık (Vâcibu'l-Vücud), mümkün varlık ve İsbât-ı Vâcib kavramları açıklanmaya çalışıldı. Bu kavramalarla ilgili farklı düşünür ve bilginlerin açıklamalarına yer verildi. Birinci bölümde İsbât-ı Vâcib'in imkânı ve İsbât-ı Vâcib'e olan ihtiyaç konuları, kelâmcı, filozof ve Said Nursi'ye göre tartışıldıktan sonra kelâmcı ve filozofların İsbât-ı Vâcib'te kullandıkaları deliller incelendi. İkinci bölümde Said Nursî'nin hakikate ve İsbât-ı Vâcib'e ulaşma metotları incelendikten sonra onun bu metotları ile kelâmcı, mutasavvıf ve filozofların bu mevzudaki metotlarının karşılaştırılmasına değinildi. Üçüncü bölümde Said Nursî'nin İsbât-ı Vâcib mevzuundaki görüşleri, İsbat-ı Vâcib'te kullandığı deliller olan büyük kâinat kitabı, insan, Kur'an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (sav) anabaşlıkları adı altında işlenmiştir.
İslâm'da tekfîr anlayışı (itikâd ve amel bağlamında)
Muhatabını kâfir olmakla itham etmek ve İslam çerçevesi dışına atmak anlamına gelen tekfîr, kelam ilminin önemli terimlerinden biridir. Çoğu kez muarızını suçlu göstermek ve dış¬lamak için kullanılmıştır. Buna karşın, kelam ilmi, tekfîrin sınırlarını ve kriterle¬rini belirlemeye çalışır. Dört halife devrinin sonlarına doğru ortaya çıkan iç karışıklıklar İslam dünyasında büyük günah problemi başta olmak üzere birçok problemin ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır. Bu problemler farklı mezhepler tarafından iman ve küfür ayrımının yapılması ihtiyacını doğurmuştur. Buna istinaden her itikâdî mezhep iman ve küfür tanımı yapmış ve bu iman tanımına uymayan kimseleri ise tekfîr etmiştir. Tekfîr İslam'ın ilk döneminde iç karışıklıklar sonucu her mezhebin kendi görüşleri çerçevesinde sıklıkla kullandığı bir araç haline gelmiştir. Tekfîr Müslümanların birlik ve beraberliğini zedelemiş ve birtakım problemlere yol açmıştır. Bir Müslümanı kâfir ilan etme anlamına gelen tekfîr şiddet içerikli dini yorumları besler ve bu anlamda önemli kavramlardan biridir. Tekfîr iki tür olarak ortaya çıkar. Birincisi inanca dayalı tekfîr, ikincisi de amele dayalı tekfîrdir. İtikada dayalı tekfîr aslında temel inanç esasları üzerinden yapılırken amelî tekfîr davranışa yöneliktir.
Fahreddîn Râzî'ye göre âhiret
Bu tezde, Fahreddîn er-Râzî'nin (ö. 606/1209) âhiret hayatına dair görüşleri incelenmiştir. Çalışmanın temel amacı, Râzî'nin ölümden başlayarak ebedî hayata uzanan süreçlere dair geliştirdiği yaklaşımı analiz etmek ve bu yaklaşımın kelâm düşüncesi içerisindeki yerini tespit etmektir. Bu çerçevede ölüm, ruh-beden ilişkisi, tenâsüh, kabir ve mahşer hayatı, ma'dûmun iadesi, hesap, amel defteri, mizan, sırat, kevser, şefaat, ihbât, tekfîr, ceza, mükâfat, cennet ve cehennem gibi konular ele alınmıştır. Bunun yanı sıra, kelâm ekollerinin âhiret inancına ilişkin görüşleri özetlenmiş ve Râzî'nin bu tartışma içindeki rolü kapsamlı bir biçimde incelenmiştir. Tez; giriş, iki ana bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Girişte çalışmanın amacı, yöntemi, kaynakları ile Râzî'nin hayatı ve eserlerine yer verilmiştir. Birinci bölümde, âhiret süreciyle ilgili temel kavramlar ve olaylar; ikinci bölümde ise Râzî'nin cennet-cehennem inancı, mükâfat-ceza anlayışı, büyük günah işleyenlerin durumu ve ebedîlik gibi meselelerdeki görüşleri değerlendirilmiştir. Çalışmada esas olarak Râzî'nin eserleri incelenmiş, gerektiğinde diğer kaynaklara da başvurulmuştur. Sonuç olarak, Râzî'nin vahiy merkezli, ilahî irade ve rahmeti esas alan, tutarlı ve özgün bir âhiret anlayışına sahip olduğu ortaya konmuştur.
Adudüddin el-Îcî'de ulûhiyyet anlayışı
'' Adudüddin el-Îcî'deUlûhiyyet Anlayışı'' konulu çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Allah'ın varlığının delilleri konusu incelenmiştir. İkinci bölümde Allah'ın sıfatları konusuna değinilmiştir. Bu bağlamda selbî (tenzihi), vucûdî ve ihtilaflı sıfatlar tahlil edilmiştir. Üçüncü bölümde Allah'ın fiilleri konusu ele alınmıştır. Bu konuyla alakalı olarak âlemin hudûsu, insan fillerinin Allah tarafından yaratılması, Tevlid, Allah'ın mümkinâtı irade etmesi, Hüsün ve Kubuh, Teklif, Bi'set, Allah'ın fillerinin amaçsal olmaması ve Haşir gibi konular işlenmiştir. Yapılan bu çalışmada Îcî'nin aklî ve naklî ilimlerde eser vermiş çok yönlü bir müellif olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca onun, ulûhiyyet bahsiyle ilgili farklı ekollerin anlayışını eleştirel bir yöntemle tahlil ettiği görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Kelâm, Adudüddin el-Îcî, ulûhiyyet, Allah, varlık, sıfat, fiil, yaratma.
Hatibzâde Muhyiddin Efendi'ye göre Kelâmullah ve Rü'yetullah meseleleri
Kelâm ve rü'yet konuları Kelâm ilminin teşekkülünden itibaren tartışılagelen konular içerisinde yer almıştır. Allah'ın kelâmı hakkındaki tartışmalar genellikle bu sıfatın keyfiyeti ve hâdis veya ezelî oluşu, kelâm-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî ayrımı çerçevesinde cereyan ederken; rü'yet konusunda ise çoğunlukla Allah'ın ahirette veya dünyada görülüp görülmeyeceği, şayet görülecekse bunun keyfiyetinin nasıl olacağı gibi konular etrafında toplanmıştır. Sünnî geleneğe mensup kelâmcılar, genelde konuyla alakalı nasları referans göstererek Allah'ın ahirette görüleceğine, kelâmının ise ezelî olduğuna dair görüşler ortaya koyarken; Mu'tezile mezhebi bu görüşlere şiddetle karşı çıkmış, her iki taraf da konuyla alakalı aklî ve naklî delillere dayanarak çok sayıda eser te'lîf etmiş, reddiyeler yazmışlardır. Biz bu çalışmamızda sünnî ekolden olan Hatibzâde Muhyiddin Efendi'nin kelâm ve rü'yete dair yazmış olduğu "Risâle fî mebâhisi'r-rü'yeti ve'l-kelâm min 'avîsâti makâsidi ilmi'l-kelâm" isimli yazma eserinde bu iki konuya dair görüşlerini inceleyip, eserin de tahkikini yapmak suretiyle onu neşre hazır hale getirdik. Bu eser Hatibzâde'nin, Allah'ın kelâm sıfatı ve rü'yete dair görüşlerini göstermesinin yanı sıra Mu'tezile'nin konu hakkındaki görüşlerine sünnî kelâm klasiklerinden de istifade edilerek aklî ve naklî reddiyeler ihtiva etmektedir. Anahtar Kelimeler: Kelâm ilmi, Kelâm sıfatı, Rü'yet, Hatibzâde
Nübüvvet tartışmaları-Ebu'l-Hasan El-Eş'arî ve Ebû Ali El-Cübbâî örneği-
İslâmî ilimler, üç temel doktrin üzerine kurulmuştur. Bunlar, Kelâm (i'tikâd), fıkıh ve tasavvuftur. Kelâm ilmi ise 'usûl-u selâse' dediğimiz üç temel esastan ibarettir. Bunlar ilâhiyyat, nübüvvet ve sem'iyyât'tır. Çalışmamızın konusu olan nübüvvet meselesi, ilk dönem kelâm eserlerinde pek fazla görülmezken sonraki dönemlerde dâhilî ve haricî amillerin etkisiyle geniş yer bulmuştur. Yahudî ve Hristiyanlarla konu üzerine yapılan tartışmalar, Şiâ'nın imamet anlayışı, Mu'tezile'nin nübüvvet algısı, Filozofların bu husustaki düşünceleri, Fetihlerin artması sonucu İslâm coğrafyasının geniş bir alana yayılması ve sonradan Müslüman olanların kültür ve değerlerinin İslâmî değerlerle iç içe girmesi, Berahime, İbn Ravendi ve Ebu Bekr er-Razi gibi düşünürlerin nübüvveti inkâr etmesi gibi sebepler başlıca etkenlerdendir. Çalışmamızda nübüvvet meselesini, Ebû'l-Hasan el-Eş'arî ile Ebû Ali el-Cübbâî'nin görüşleri çerçevesinde değerlendireceğiz. İki düşünürün nübüvvet ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili meseleler hakkındaki düşüncelerini tespit ederek karşılıklı bir şekilde değerlendirdik. Çalışmamız bir giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde nübüvvet meselesinin İslâm ve öncesi ilâhî dinlerde nasıl algılandığını ele aldık. Ayrıca nübüvvet ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili olan kavramlar üzerinde durup nübüvvet meselesine dair genel bir vukûfiyet sağlamaya çalıştık. Bununla beraber Ebû'l-Hasan el-Eş'arî ile Ebû Ali el-Cübbâî'nin konu ile alakalı görüşlerini naklederek, temel savları arasında karşılaştırma yaptık. İkinci bölümde ise nübüvvetin hükmü, imkân ve gerekliliği, vehbî ve kesbî oluşu hususlarını ele alarak genel bir değerlendirme yaptık. Daha sonra Eş'arî ve Cübbâî örneğinde bu hususu ele alıp görüşlerini karşılıklı bir şekilde değerlendirdik. Anahtar Sözcükler Nübüvvet, Ebu'l-Hasan el- Eş'arî, Ebû Ali el-Cübbâî, Mu'tezile, Mucize, Vahiy.
Antropomorfist Tanrı tasavvuruna karşı Fahreddin er-Râzî'nin tenzih anlayışı
Tanrının insana ya da insanın Tanrıya benzetilmesi esasına dayalı olan antropomorfizm inancı, sadece Sami dinlere has çözüm bekleyen teolojik bir sorun değildir. Bu açıdan farklı nüvelerine hemen hemen tüm felsefi doktrinlerde, mistik ya da ilahi dinlerde rastlanılan insan biçimci Tanrı tasavvuru insanlık tarihi kadar kadim bir problemdir. Felsefi terminolojide Tanrı-beşer benzerliğine dayalı antropomorfizmin İslam düşüncesindeki karşılığı olsa olsa tecsim ve teşbihtir. İslam kelam tarihinde zuhur eden ve kimi zaman zatında kimi zaman sıfatlarında öngörülen bu benzerliğin beraberinde farklı Tanrı tasavvurlarını getirdiği bir gerçektir. Bu bakımdan kadim dinî ve felsefi doktrinlerdeki kadar yoğun olmasa da İslam düşünce tarihinde de kimi ekollerin Tanrı tasavvurları antropomorfiktir. Bu tasavvurların ortaya çıkmasına kaynaklık eden harici nedenler farklı olsa da en önemli dâhili neden ilahi hitabın dil yapısıdır. Zira Allah'ın kendi kendini betimlediği Kur'an dilinde zatını hem aşkın hem de kişisellik arz eden bir yapı çerçevesine yerleştirmesi, İslam düşünce tarihinde zuhur eden antropomorfizm probleminin odak noktasını oluşturmuştur. Bu münasebetle kadim ilahi dinlerden tevarüs eden literatür ve yabancı kültürlerin etkisi ile nassta Allah'a atfedilen antropomorfik niteliklerin literal okunması bu tasavvurun en önemli dayanaklarından sayılmıştır. Yerli antropomorfistler diye isimlendirdiğimiz tecsimci ve teşbihçi ekollerin en önemli Tanrı tasavvuru Allah'ı cisim ve cismani varlıkların nitelikleri ile muttasıf bir varlık olarak tasvir etmeleridir. Bu tasavvurlara kaynaklık eden en önemli dâhili etken de hiç kuşkusuz Allah'ı niteleyen antropomorfik dildir. Bu dil literal okunduğu oranda antropomorfik, tenzih karakterli olduğu nispette de aşkın ve münezzehtir. Allah'ı betimleyen dilin beşerî yönüne ağırlık verenler onu antropomorfik bir kişiliğe hapsederken dili salt tenzih zaviyesinden yorumlayanlar da Allah'ı agnostizme varacak kadar aşkınlaştırıp soyutlaştırmıştır. Bu iki uç yaklaşım arasında yani tenzih-teşbih arası bir orta çözüm yolu önerenlerin başında da Fahreddin er-Râzî gelmektedir. Râzî, sahip olduğu tenzih anlayışıyla ne salt tenzihi ne de salt teşbihi benimsemiştir. Belki o, İslam inancının odak noktasını oluşturan Allah tasavvurunu, Kur'an'dan elde edilmiş bir yöntemle çözmeye çalışmıştır. Râzî'nin muhalefet doktrinine dayalı olan bu tenzih kuramında, Allah'a atfedilen bütün antropomorfik nitelikler tenzih kuramına temel yapılan ve ontolojik farklılığın en ayırıcı vasfı sayılan temel öncüller ışığında değerlendirilmiş ve akabinde literal okunmalarıyla insan biçimci bir Allah tasavvurunun tasvirine yol açan antropomorfik nitelikler dilin imkânları ölçüsünde te'vile tabi tutulmuştur. Bu münasebetle Râzî, tenzih kuramını üzerine inşa ettiği öncüller ışığında ilahi hitapta Allah'a atfedilen fizyolojik organ, beşerî eylem ve insani duygu nitelikli sıfatları tenzih kapsamında anlamlandırmış ve neticede sistematize ettiği tenzih teolojisini, tenzih-teşbih karışımı bir dengenin temeli üzerine inşa etmiştir. Anahtar Sözcükler Antropomorfizm, Fahreddin er-Râzî, teşbih, tecsim, antropomorfik nitelikler, tenzih.
İmam Mâtürîdî ve ibn Teymiyye'nin tevhid konusundaki görüşlerinin mukayesesi
Mâtürîdîlik ve Selefilik Ehl-i Sünnet çatısı altında birleşseler de doğru bilgiye ulaşmada izledikleri yöntem bakımından birbirlerinden ayrılırlar. Bunun en belirgin örneği naslarda geçen ve müteşabihat diye adlandırılan ifadelerin nasıl ele alınıp anlaşılması gerektiğidir. Bunların aklen yorumlanması suretiyle lafızdan başka kastedilen bir manayı ortaya çıkararak bu elde edilen manayı esas alan bir Ehl-i Rey ekolü ortaya çıkmıştır. Buna karşılık Ashabû'l-Hadis denilen ve gerçek anlamda bir manayı lafzın zahirinin dışında aramanın doğru olmayacağını, manasını Allah'a havale ederek sadece lafzı esas alan bir başka ekol oluşmuştur. Zamanla her iki taraf da yayılarak yeni anlayışlara vesile olup gelişmiştir. Örneğin, Ehl-i Rey fıkıh alanında Hanefilik mezhebinin, onun itikadî alanda sistemleşmesiyle de Mâtürîdîliğin gelişmesine vesile olmuştur. Bunun gibi Ashabû'l-Hadis'ten etkilenen ve gelenek ve yöntemini benimseyerek onlara dönüş yapmaya çalışan bir Selefilik hareketi ortaya çıkmıştır. Ebu Mansur el-Mâtürîdî, kendi adından anlaşılabileceği gibi Matüridiliğin, İbn Teymiyye ise, özellikle ikinci dönem Selefiliğin kurucuları kabul edilmiştir. Bu çalışmada gerek Ebu Mansur el-Mâtürîdî'nin gerekse İbn Teymiyye'nin ayrı ayrı tevhid görüşleri ele alınıp tarafsız bir bakış açısıyla mukayese edilmiştir. Nihayetinde İmam Mâtürîdî ve İbn Teymiyye'nin isbât-ı Vâcib, tevhid tasnifi ve ilahî sıfatlar konusunda izledikleri yöntem birbirlerinden farklıdır. Yöntemlerinin farklı olması hadiselere yaklaşımlarına ve onlara yönelik açıklamalarına da bir şekilde yansımaktadır. İmam Mâtürîdî konulara istidlali ve yorumlamacı yaklaşmaktadır. Tevhid görüşünün en önemli kısmını Allah'ın varlığı ve birliğinin kabul edilmesi oluşturmaktadır. İman esaslarını bu temel üzerine kurmaktadır. İbn Teymiyye ise istidlal ve te'vîle gerek duymadan nasları lafız itibariyle ele almaktadır. Allah'ın varlığını kabul etmede insanlar arasında kayda değer bir fikir ayrılığı olmadığı kanısındadır. Sadece Allah'a ortak koşulmasını birinci derecede problem görmektedir. İsbat-ı Vâcib konusunda esas olarak Allah'a şirk koşma anlamına gelen veya gelebilecek yaklaşımlarla mücadele etmeyi hedeflemektedir. Her iki taraf da Allah'ın isim, sıfat ve fiillerini tevhid konusu çerçevesinde ele almakta ve bu konuda teşbih ve ta'dîl (تعطيل)den uzak tenzihi bir yaklaşım benimsemektedir. Anahtar Sözcükler İmam Mâtürîdî, İbn Teymiyye, tevhid, isbat-ı Vâcib, esma, ilahî sıfatlar, ulûhiyet, rubûbiyet.
Kelam ilmi açısından Kur'an'da Allah'ın şer ile ilişkisi
Neredeyse insanlık tarihi kadar kadim bir geçmişe sahip olan "dış dünyadaki kötülükler ile sonsuz merhamet ve adalet sahibi bir tanrının varlığını uzlaştırma sorunu" olarak ifade edilebileceğimiz kötülük problemi, tarih boyunca hemen hemen tüm dinlerin gündemini meşgul etmiş, hatta bazı dinlerin öğretilerinin şekillenmesinde büyük ölçüde rol oynamıştır. Özellikle "tüm eksikliklerden münezzeh bir tanrı" tasavvurunun merkezde olduğu teist dinler için mevzu bahis olan bu problemin iz düşümlerine İslam düşünce tarihinde de rastlamak mümkündür. İslam düşünce geleneğinde, İslami ilimlerin itikadi/inanç boyutunu oluşturan kelam ilminin sahasında tartışılan bu konu, aslî bir mevzu olmaktan çok talî bir mevzu olarak "Ef‟âl- i İbâd" bölümünün alt konuları kapsamında değerlendirilmiştir. Bu çalışmada şer kelimesinin kavramsal çerçevesine değinmek suretiyle konuya giriş yapıldıktan sonra, birinci bölümde şer problemi ve ona bağlı olarak da teodise girişimlerinin tarihi serüveni ele alınmış, bu anlamda kelam ilminin ef‟al-i ibad bölümündeki alt konular şer problemi bağlamında ve kelam ekolleri (Mu‟tezile-Maturidi-Eş‟ari) eksenli olarak irdelenmiş, ikinci bölümde ise şer olgusunun Kur‟an-ı Kerim‟de ele alınışı incelenmek suretiyle Kur‟an muhtevasından bir teodise örneğinin mevcudiyyeti temellendirilmeye çalışılmıştır. Son olarak da kelam ekollerinin probleme dair izahatları Kur‟an süzgecinden geçirilerek, kelam geleneğinde ilahi adalet adına Kur‟an‟ın beyanları ile paralel olarak hem akıl hem de vahiyle uyumlu en makul savunu tespit edilerek, ateizmin en güçlü argümanlarından biri olarak kabul edilen kötülük probleminin çözümüne katkı sunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler Kötülük, Şer, Teodise, Adalet, Zulüm, Ef‟al-i İbad, Kelam, Kur‟an.