Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Esra Peker
13 theses · Fırat University
Sosyal bilimler perspektifinde İnşaat 4.0 kavramı üzerine farkındalık ve bir model çalışması
Endüstri 4.0 insanın kas gücüne değil, beyin gücüne dayanan anlayışı benimseyen bir üretim sistemidir. İlk kez 2013 yılında Almanya'da kullanılan Endüstri 4.0, artık günümüz Türkiye'si için de uzak bir kavram olmaktan çıkmıştır. Endüstri 4.0 ya da dördüncü sanayi devrimi olarak bilinen bu süreç, son üretim teknolojilerinin, otomasyon sistemlerinin ve bu sistemi oluşturan teknolojilerin birbirleriyle veri alışverişinde bulunduğu sistem olarak tanımlanmaktadır. Bu yeni sistem, Siber Güvenlik, Siber Fiziksel Sistemler, Bulut Teknolojileri, Akıllı Fabrikalar, Nesnelerin İnterneti, İnternet Servisleri, Öğrenen Robotlar, Büyük Veri, Sanal Gerçeklik ve 3 Boyutlu Yazıcılar gibi yüksek teknoloji içerikli bileşenlerden oluşmaktadır. Bu bileşenlerin rol aldığı üretim sistemi ise karanlık üretim olarak adlandırılmakta olup Endüstri 4.0 kavramı ekonomilerde artan rekabet ortamında verimliliği artıran kilit faktör haline dönüşmüştür. Son yıllarda sektörler açısından önemli bir sinerji oluşturan Endüstri 4.0 kavramı inşaat sektörünü de etkisi altına almış ve sektördeki birçok ihtiyacı karşılayacak olan teknolojiler yavaş yavaş da olsa inşaat alanına girmeye başlamıştır. Endüstri 4.0'ın inşaat sektörüne uyarlanmış hali olarak nitelendirilen İnşaat 4.0 kavramı ise sektörde yakın zamanda yankı getirmeye başlamıştır. İnşaat sektörünün birçok yan sektörü de besleyen bir yapıya sahip olduğu ve sektörün özellikle ekonominin daralma dönemlerinde dar boğazdan kurtulmak için ilk çıkış noktalarından birini oluşturduğu düşünüldüğünde sektöre yönelik makro ve mikro perspektifte yapılan çalışmalar büyük önem arz ettiği görülmektedir. Çalışmada iki farklı analiz yapılmıştır. Bunlardan ilki İnşaat 4.0 kavramına yönelik farkındalık durumunu ortaya koymak için Elazığ ilinin örnek alındığı mikro ölçekli bir analizdir. Çalışma kapsamında Elazığ ilinde faaliyet gösteren 49 adet inşaat şirketi ile anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular frekans ve yüzdesel ifadelerle ortaya konmuş, anket verileri değerlendirilirken göreceli önem analizi, güvenilirlik analizi ve pestel analizi kullanılmıştır. Çalışmada yapılan bir diğer analiz ise inşaat sektörünün alt bileşenlerinden olan konut sektörü satış talebini belirleyen unsurları ortaya koyan ekonometrik yöntemler ile gerçekleştirilen bir model çalışmasıdır. Çalışmanın dördüncü ve son bölümünde yer alan bu model çalışmasında Klasik Birim kök testlerinden olan Genişletilmiş Dickey Fuller (ADF), Philips Perron (PP) ve Ng-Perron Testlerinden yararlanılmıştır. Ayrıca çalışmanın bu bölümünde yapısal kırılmanın dikkate alındığı birim kök testlerinden Zivots ve Andrews birim kök testi ve Lee ve Strazcich (2013) çift kırılmalı birim kök testlerinden faydalanılmıştır. Doğrusallığın test edilmesi için Harvey, Leybourne, Xia (2008) doğrusallık Testi kullanılmasının ardından Hepsağ (2019) birim kök testi ve eşbütünleşme testinden faydalanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre konut satışı miktarı ile kişi başına gelir durumu, tarım istihdam sayısı, nüfus ve evlenme sayısı ve deflatör arasında uzun dönemde bir ilişkinin var olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Türkiye'de iklim değişikliğinin yerel yönetimler üzerindeki etkisinin mekânsal veri analizi ile modellenmesi
Son yıllarda iklim değişikliği ve küresel ısınma dünya gündeminin ilk sıralarında yer alan konuların başında gelmektedir. Daha önceleri fark edilemeyen değişim küresel bir olguya dönüşerek gözle görülür bir hal almıştır. Yüzey sıcaklıkların küresel boyutta artış göstermesi ekosistemin dengesinin bozulmasına, deniz seviyesinin yükselmesine, kar ve buz örtüsünün eriyerek alanlarının daralmasına, salgın hastalıkların hızla artmasına doğrudan ve dolaylı olarak insanların sosyoekonomik yaşamını etkilemeye başlamıştır. Bu dönüşüm süreci gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, ekonomiler üzerinde ciddi maliyetleri de beraberinde getirmiştir. Dünya ekonomisine farklı boyutta baskı uygulayan bu olgu son yıllarda ekonomileri uluslararası perspektiften ulusal boyuta hatta yerelden bölgesele yeni çevre politikaları oluşturmasına yönlendirmiştir. Çevre ile ilgili sorunların çözümünde yapılan çalışmalar genellikle merkezi hükümet kapsamında gerçekleştirilse de, yerel yönetimlerinde bu konuda önleyici faaliyetleri gerçekleştirmek üzere çevresel harcamaları söz konusu olmaktadır. Esasında birer tepki niteliğinde doğan ve şekillenen yeşil yerel yönetim akımları genellikle daha iyi bir yaşamın inancından hareket etmektedir. Çevre kirliliğinin önlenmesinde merkezi hükümet yanında yerel yönetimlerinde bazı görevleri üstlenmesi gerekmektedir. Türkiye çevre politikasının ana hedefi, sürdürülebilir kalkınma ile birlikte çevrenin korunması ve geliştirilmesi olarak belirlenmiştir. Bu politikanın ana ilkesi, doğal kaynakların yönetimi, insan sağlığı ve doğal dengenin korunması şartıyla sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanması ve gelecek nesiller için yaşanabilir doğal fiziksel ve sosyal bir çevrenin bırakılmasıdır. Bu bağlamda çalışmada yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilen çevre harcamalarının ve tehlikeli madde bertarafına yönelik yaptıkları çalışmaların hava kalitesi üzerinde nasıl bir etki oluşturduğu konusunda mekânsal bir analiz yapılması hedeflenmiştir. Çalışmada 2009, 2014 ve 2019 yerel seçim dönemleri esas alınmış ve değişkenlerin mekânsal dağılımı LİSA istatistiği yardımıyla ortaya koyulmak istenmiştir. Çalışma 81 ili esas almaktadır. Ayrıca çalışmada mekânsal veri analizi ile değişkenlerin 2019 yılı için hava kalitesine etkisi uygun model belirlenmiş, böylece yapılan harcama ve faaliyetlerin hava kalitesi üzerine etkisi değerlendirilerek sonuçlar ortaya konulmuştur.
Türkiye'nin istihdam potansiyelinin artırılmasında yeni bir fırsat yeşil meslekler: TRB1 örneği
Küresel ısınma ve iklim değişikliği 21. yüzyılın en önemli sorunları arasında yer almakta ve bu kapsamda sürdürülebilirlik konusu ön plana çıkmaktadır. Sürdürülebilirliğin sağlanabilmesi için ekonomiler küresel ısınma ve iklim değişikliğine sebep olan unsurları azaltmaya yönelik yeşil politika geliştirme ve uygulama çalışmalarına devam edilmektedir. Yeşil işletmeler konusu tamda bu noktada ortaya atılan konular arasında yer almakta ve küresel ısınma konusunda önlem alınması bağlamında önemli politikalardan biri olarak değerlendirilmektedir. İklim değişikliğinin işletme anlayışı üzerine etkisi sonucunda ortaya çıkan yeşil işletmeler anlayışının beraberinde getirdiği yeşil meslek bu çalışmanın temel konusunu oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nda "yeşil meslekler" kavramı yeşil yakalı meslekler olarak tanımlanmış ve kavram bütün sektörlerin çevresel tehditleri en aşağı seviyeye çekilmesini amaçlayan meslek grubu olarak ifade edilmiştir. Literatürde mavi yakalılar üretim bandında üretimini gerçekleştiren emek yoğun istihdamı, beyaz yakalılar kurumsal sektörlerde çalışan vasıflı istihdamı ve son yıllarda ortaya çıkan yeşil yakalı meslekler ise çevreye zarar vermeyen üretim faaliyetinde istihdam edilenlerin yanı sıra toplum faydasını gözeten sivil toplum örgütlerinde faaliyet gösteren meslekler şeklinde tanımlanmaktadır. Bu bağlamda çalışmada TRB1 bölgesinin yeşil kalkınma perspektifinde yeşil meslek sınıflandırması yapılarak bölgenin temel sorunlarından biri olan işsizlik soruna bir çözüm alternatifi olabilecek bölgenin yeşil istihdam kapasitesinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yeşil ekonomi, yeşil meslekler, TR B1 Bölgesi
Tarımda bitkisel üretim değerinin belirleyicileri üzerine bir model çalışması: Türkiye örneği
Son yıllarda yaşanan COVID 19 küresel salgını ve ardından yaşanan Rusya-Ukrayna arasındaki yüksek gerilim nedeniyle oluşan gıda tedarik zincirindeki kırılma gıda güvenliği konusunu yeniden gündeme getirerek tarım sektörü üzerine yapılan birçok tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle son günlerde Türkiye'de gıda fiyatlarında yaşanan hızlı artış enflasyonu tetikleyerek yüksek rakamlara çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda çalışmada amacı tarımda bitkisel üretim değeri üzerine etkisini Türkiye'de 81 adet Düzey 3 bölgesi (iller) kapsamında ele alınmıştır. Çalışmada, temel mekansal ekonometrik modeller olan mekansal gecikme modeli ve mekansal hata modelleri kullanılmıştır. Tarım sektörüne ait yapılan birçok çalışmada geleneksel ekonometrik yöntemler esas alınmıştır. Oysaki tarım sektörü yapısal olarak mekânsal ilişkinin yoğun olarak gözlemlendiği bir sektör olarak bilinmektedir. Bu bağlamda çalışmada tarımsal üretim değeri üzerindeki saptanan etkisinin olası mekansal bağımlılığın ihmalinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını kontrol etmek için mekansal ekonometrik modeller uygulanmıştır. Literatür gözden geçirildiğinde kullanılan yöntemin çalışmayı özgün kılan nokta olduğunu söylemek mümkündür. Araştırmada elde edilen bulgulara göre 2015 yılı için tarımsal sulamada kullanılan enerji tüketimi, toplam ihracat oranı, tüketici fiyat endeksi, sıcaklık değişkenlerinin bitkisel üretim değerini pozitif yönde etkilediği görülmektedir. Bir başka ifade ile bölgeler arasında mekânsal ilişkinin varlığı söz konusudur. 2020 yılı içinde aynı yönlü ilişkinin söz konusu olduğu görülmektedir. İki yıl karşılaştırıldığında 2015 yılında bitkisel üretim değerini en fazla etkileyen değişken tarımsal sulamada kullanılan enerji miktarı olduğu, 2020 yılında ise sıcaklık ve toplam ihracat değerinin ilk sırada; tarımsal sulamada kullanılan enerji tüketiminin ise ikinci sırada etkileyen unsur olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Düzey 3 bölgeleri, Mekansal gecikme modeli, Mekansal hata modeli, Tarım sektörü
Kadına yönelik ekonomik şiddetin iş yaşamına yansımaları: Elazığ ili örneği
İnsanlık tarihi ile birlikte oluşan şiddet olgusu birçok toplumsal ve bireysel unsurdan etkilendiği için karmaşık bir yapı sergilemektedir. Bu karmaşık yapı, şiddet kavramının kolaylıkla tanımlanmasını zorlaştırmaktadır. Genel olarak şiddet; kuvvet kullanma, kötü söz söyleme veya aşağılayıcı davranışlarda bulunma şeklinde tanımlanabilmektedir Geçmişten günümüze hem gelişmiş toplumlarda, hem de az gelişmiş toplumlarda şiddet varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Şiddet; fiziksel, psikolojik (duygusal), cinsel ve ekonomik olmak üzere dört başlıkta sınıflandırılmaktadır. Çalışmanın konusunu şiddet türlerinden belki en az bilineni olan ekonomik şiddet oluşturmaktadır. Ekonomik şiddet kişilerin çalışma ve gelir sağlama özgürlüklerinin kısıtlanması, mal alışverişlerinin engellenmesi, gelirlerine el konulması ve gelir sağlamak üzere çalıştırılmaya zorlanılması gibi eylemlerden oluşmaktadır. Kadına yönelik ekonomik şiddet ise kadının isteği dışında parasal kararların eşi, ailesi veya herhangi bir kişi tarafından yönetilmesi, kadının parasına el koyulması yoluyla harçlık verilmesi veya harçlık verilmemesi, ailesinin parasal tasarruflarında kadının görüşünün alınmaması gibi durumlar olarak tanımlanmaktadır. Bu durumlara ek olarak, kadının tasarruf yapma yetkisinin olmaması, çalışmasına izin verilmemesi veya izin verilse de çalışmasının belli şartlar ile kısıtlanması da ekonomik şiddet kavramı içerisinde yer almaktadır. Bu bağlamda bu çalışmada ekonomik şiddet olgusunun temeli, kadına yönelik şiddetin çeşitleri ve nedenleri, Dünya'da ve Türkiye'de kadın işgücüne katılım durumu ve şiddet gören kadınlara ait rakamlara yer verilmiştir. Çalışmada erkek ve kadın öğretmenlerin ekonomik şiddet algısı Elazığ Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı kamu ve özel okullarında görev yapan öğretmenler örneklem alınarak incelenmiştir. Araştırmanın evrenini Elazığ Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı kamu ve özel okullarında görev yapan kadın ve erkek öğretmenler oluşturmaktadır. Çalışmada 300 adet kadın ve 300 adet erkek olmak üzere 600 kişiye anket uygulaması yapılmıştır. Çalışmada model kapsamında 23 ana hipotez ve 13 alt hipotez geliştirilmiş ve test edilmiştir. Ekonomik şiddet algılarına ilişkin anlamlı bir farklılığın olup olmadığını tespit etmek amacıyla değişkenler arasında t testi ve Tek yönlü (One way) Anova testi yapılarak sonuçlar yorumlanmıştır.
Elazığ ilinde bireysel emeklilik sistemine yönelik tutumların değerlendirilmesi
Beklenmeyen krizler ve gelecekte olması muhtemel sorunlar, ülkelerin sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmıştır. Genel bir ifade ile toplumu oluşturan bireylerin herhangi bir farklılık gözetilmeksizin bugünlerinin ve geleceklerinin sosyoekonomik açıdan güvence altına alınması sosyal güvenlik olarak tanımlanmaktadır. Sosyal güvenlik birçok farklı unsuru içerisinde barındırmaktadır. Bu unsurlar arasında hastalık, yoksulluk, emeklilik, iş kazaları yer almaktadır. Bu bağlamda belirtilen unsurlar ile bireylerin karşılaşması durumunda zararlarının telafi edilmesine yönelik sistemler geliştirilmiş ve bu sistemler bütün haliyle sosyal güvenlik sistemi olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yaşanan sağlık şartlarının gelişmesi nüfus içerisinde yaşlı nüfus oranının yükselmesine neden olmuştur. Bu gelişme sosyal güvenlik kurumlarında sürdürülebilir mali dengenin sağlanabilmesi adına sistemi tehdit eden bir unsur olarak kabul edilmiş ve sistemin reform ihtiyacını ortaya koymuştur. Bu nedenle ülkeler sosyal güvenlik sistemlerinde reformlara giderek çok ayaklı sosyal güvenlik sistemlerini geliştirmişlerdir. Çok basamaklı sosyal güvenlik sistemleri üçayaktan oluşmaktadır. Birinci ayak; devlet tarafından yürütülen zorunlu katılımın esas alındığı sosyal güvenlik sistemlerinden oluşmaktadır. İkinci ayak ise kamu ve özel sektörün işbirliğinde zorunlu ya da gönüllü katılımı esas alan sosyal güvenlik sistemlerinden oluşmaktadır. Son ve üçüncü ayak ise tamamen özel sektör tarafından gönüllülük ilkesinin esas alındığı sosyal güvenlik sistemlerinden oluşmaktadır. Çok ayaklı sosyal güvenlik sistemi olarak adlandırılan sistemin geleneksel ve tek ayaklı sosyal güvenlik sisteminden farkı ise sadece devletin değil, aynı zamanda özel sektöründe sisteme dâhil edildiği bir sistem anlayışıdır. Çok ayaklı yapı ile beraber emeklilik sistemlerinde özel sektörün payı ciddi oranlarda artış göstermiştir. Bu dönüşüm sürecinde çok ayaklı yapı içerisinde BES sistemi de yer almakta olup sosyal güvenlik sistemlerinin önemli ayağını oluşturmaktadır. Çalışmanın temel amacını BES sisteminin Elazığ ili genelinde etkinliğinin değerlendirilmesi ve ampirik olarak ölçülmesi oluşturmaktadır. BES konusu üzerine yapılan birçok farklı çalışmaların literatürde yer almaktadır. Ancak Elazığ ili kapsamında yapılan Bireysel Emeklilik Sistemi'nin değerlendirildiği bir çalışma olmaması çalışmanın özgün yönünü oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü hesaplanırken sadece Merkez ilçe nüfusu dikkate alınmış, basit rassal örnekleme yöntemi kullanılmış ve örneklem sayısı Elazığ merkez için % 5'lik kabul edilebilir hata oranı ve % 95'lik güven seviyesi varsayımı altında hesaplanarak 384 kişi olarak belirlenmiştir. Ancak yapılan anketlerden bazılarında eksik veri olması nedeniyle 366 kişinin anketi değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmanın sonunda elde edilen bulgular ile Elazığ ilinde BES sisteminin mevcut durumu ortaya konmuş, Elazığ ili için sistemin görünümü daha net ifade edilmiştir. Bunlara ilave olarak çalışmadan elde edilen bulgular doğrultusunda BES sistemine yönelik oluşturulan hipotezler oluşturularak Kikare testi ile ilişkinin varlığı test edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda Elazığ ilinde BES sisteminin temel belirleyicisinin gelir durumu ve katılımcıların çalıştığı sektör olarak belirlenmiştir.
Türkiye'de iklim değişikliğinin enerji ve tarım sektörüne etkisi üzerine ekonometrik bir uygulama
Sanayi devrimi sonrasında enerji ihtiyacının artması nedeniyle fosil yakıt tüketiminde ciddi artışlar yaşanmıştır. İnsanoğlunun bitmek bilmeyen çıkar mücadelesi ve çevrenin tahribatını görmezden gelmesi, sera gazının atmosferde birikmesine küresel ısınmanın yaşanmasına, buna bağlı olarak da iklim değişikliklerinin oluşmasına neden olmuştur. Bu sera salınımları güneşten gelen enerjide, atmosferin bileşiminde ve yeryüzünün fiziki karakterinde önemli değişimler meydana getirmiştir. Değişimler sonucu farklı doğal süreçler oluşmuş ve bu değişimlerin devam edeceği tahminleri üzerine günümüzde farklı iklim senaryoları geliştirilmiştir. İklim değişikliği konusunun çok yönlü bir konu olması nedeniyle ekonomik, sosyolojik ve kültürel birçok açıdan etkisinin değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. İklim değişikliği ile birlikte değişen unsurlardan birisi de dünya ekonomisi olmuştur. Süreç ekonominin seyrinin değişmesine, ülke ekonomilerinde önemli maliyet kalemlerinin oluşmasına ya da mevcut maliyet kalemlerinin yükselmesine neden olmuştur. Yaşanan bu süreç son yıllarda iklim değişikliği alanında farklı disiplinlerde uluslararası ve ulusal birçok çalışma yapılmasına neden olmuş, konu akademik platformun öne çıkan konuları arasında ilk sıralarda yerini almıştır. Bu çalışmada Türkiye'de iklim değişikliğinin seçilmiş sektörler üzerine etkisi ele alınmıştır. Çalışmada ele alınan sektörler enerji ve tarım sektörü olup iklim değişikliğinin etkileri ekonometrik model ile ortaya konmak istenmiştir. Enerji sektöründe Türkiye'de Çevresel Kuznet Eğrisi'nin varlığı test edilirken, tarım sektöründe ise ürün verimliliği perspektifinde iklim değişikliğinin etkileri Granger Nedensellik Testi ile analiz edilmiştir. Çalışmada enerji sektörü için 1960-2017 yılları esas alınırken, tarım sektöründe ise 1970-2017 dönemleri esas alınmıştır. Çalışmanın konuyu sektörel bazda ele alması, ayrıca tarım sektöründe ürün verimliliği bazında etkisinin değerlendirilmesi çalışmanın özgün yönünü oluşturmaktadır. Çalışmada elde edilen sonuçlardan yola çıkarak enerji sektörü ve tarım sektörüne yönelik Türkiye için iklim politikaları oluşturulmuş, sürecin sektöre etkileri spesifik olarak ortaya konmuş ve buna yönelik iki sektör için iklim politikaları geliştirilerek literatüre katkı sağlanması hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: İklim Değişikliği, Enerji sektörü, Tarım sektörü, Çevresel Kuznets Eğrisi, Granger Nedensellik Testi
Yapısal kırılma etkisinde Türkiye'de sağlık harcamaları ile ekonomik büyüme ilişkisi
Küresel çapta gerçekleşen ekonomik krizler, politika değişiklikleri, doğal afetler gibi anlık şoklar karşısında tüm toplumlar ve ülkeler Dünya'da var olma mücadelesi vermektedir. Tüm varlıkların devamlılığı için dünyaya gelmelerinden itibaren vermiş ve vermekte oldukları yaşam mücadelesinde, sağlık hizmetlerinin kalitesi ve çeşitliliği, toplumların gelişmişlik düzeyi fark etmeksizin günümüz toplumları için kilit rol oynamaktadır. Çünkü arzu edilen güçlü, mutlu ve istikrarlı bir toplum ancak sağlıklı bireylere sahip olma yolundan gelmektedir. Ancak sağlık sektöründeki sınırlılıklar, dünyanın herhangi bir ülkesinde sağlık hizmetlerine erişime anında cevap verebilecek bir sağlık politikasını oluşturmayı imkansız kılmaktadır. Sağlık piyasasındaki bu sınırlılıklar, kıt kaynaklar ile seçimlerin doğru yapılmasını, artan sağlık harcamalarının denetlenmesini, kontrol altında tutulmasını, kamu kaynaklarının etkin kullanımını sağlanması noktasında, ekonomistlerin ve sağlık yöneticilerinin önemini COVİD 19 pandemisinde bir kez daha gündeme getirmiştir. Küresel ve ulusal çerçevede etkin bir sağlık sistemi yaratma konusunda Türkiye, 2003 yılında Sağlıkta Dönüşüm Programı ile ülkenin sosyoekonomik özelliklerine eş, geliştirilebilir ve devam edilebilir şekilde sağlık sisteminde düzenlemeler yapmıştır. Sağlık politikaların düzenli bir işleyiş seyri için, aşamalı ve süreklilik gösteren bir döngü içerisinde oluşturulan bu program; temelde etkin ve etkili bireyler ile sağlık hizmetlerinin kaliteli, devamlı ve yeterli finansman kaynağı sağlayarak ekonomik ve sağlık statüsünü yükseltmeyi hedeflemiştir. Bireylerin ya da toplumların yaşamsal ve ekonomik faaliyetlerin devamlılık göstermesi adına yapılan sağlık harcamaları pozitif bir yönde ilerleme gösterdiğinde toplumun yaşam süresi ve kalitesinde beklenebilir bir şekilde olumlu sonuçlar vermektedir. Bu bağlamda çalışmada Türkiye'de ekonomik büyüme ile sağlık harcamaları arasındaki ilişki ele alınmıştır. Çalışmada 1980-2018 dönemleri esas alınmıştır. Çalışmada geleneksel birim kök testlerinin yanı sıra yapısal kırılmanın esas alındığı birim kök testleri uygulanmıştır. Çalışmada geleneksel birim kök testlerinden ADF ve PP testi uygulanırken, yapısal kırılmanın esas alındığı birim kök testlerinden Zivot Andrews birim kök testi ve Lee ve Strazicich (2003) birim kök testi uygulanmıştır. Ayrıca değişkenler arasında ilişkinin varlığı Engle ve Granger (1987) ve yapısal kırılmanın esas alındığı eşbütünleşme testlerinden olan Gregory ve Hansen Eşbütünleşme test edilmiştir. Gregory ve Hansen Eşbütünleşme Testi Sonuçlarına göre sağlık harcamaları ile ekonomik büyüme üzerinde uzun dönemli bir eşbütünleşme ilişkisi olduğunu yani, sağlığın ekonomik büyüme üzerinde etkili olduğu belirlenirken, Engle Granger Nedensellik Testinde değişkenler arasında uzun dönemli bir ilişkinin var olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmada elde edilen sonuçlardan görülmektedir ki yapısal kırılmanın var olması durumunda geleneksel yöntemler ile elde edilen ekonometrik bulgular sonuçlarda yanılmalara neden olabilmektedir.
Dünya'da geri dönüşüm ekonomisi üzerine bir model çalışması
Tarihsel süreçte toplumlar, yaşamlarını sürdürebilmek için uygun yaşam alanlarına ihtiyaç duymuş, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçları göz önünde bulundurarak toplu ve yeni yaşam alanları oluşturmuşlardır. Bu ihtiyaçlar ve arayışlar, insanlık var olduğu sürece devam etmiş ve uygun bölgelerde geniş yaşam alanları kurulmuştur. Yeni yerleşim mekanlarının genişlemesi nüfusun hızla artması, sanayi devrimi ve sonrasında teknolojinin hızla gelişmesi atık üretimini de artırmıştır. Artan atık miktarı sadece doğal kaynaklar üzerinde olumsuz etkiler yaratmamış insan ve çevre sağlığı için risk oluşturmaya başlamıştır. Dünya genelinde yaşanan iklimsel değişimler ve hızla artan nüfus, doğal kaynakların tükenmesine yol açmış, atık yönetiminin daha verimli yönetimini gözler önüne sermiştir. Bu durum, hükümetlerin çevre bilincini arttırma çabalarıyla birlikte geri dönüşümün yaygınlaşmasına neden olmuştur. Sınırlı kaynaklardan üretilen ürünlerin tam ve etkin kullanımıyla birlikte, kimyasal ve fiziksel işlemlerle yeniden kullanılması veya farklı amaçlar için kullanılması konusuna olan ilgi de artmıştır. Üreticilerin maliyetleri düşürme ve daha kaliteli ürünler sunma istekleri, tüketicilerin ise daha düşük fiyata daha kaliteli ürünlere sahip olma arzuları geri dönüşüm uygulamalarının ön plana çıkmasına neden olmuştur. Geri dönüşüm uzun vadede verimli bir ekonomik yatırım olarak kabul edilmektedir. Dünyada hammadde miktarının azalması ve doğal kaynakların hızla tükenmesi sonucunda ekonomik problemler ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda geri dönüşümün ekonomi üzerinde birçok olumlu etkisi söz konusudur. Geri dönüşüm faaliyetleri ile enerji ve doğal kaynakların tüketiminin azaltılması ülke ekonomilerinin öncelikleri arasında büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada beş farklı ambalaj atığının sosyo ekonomik belirleyiciler ile olan ilişkisi incelenmiştir. Kullanılan beş farklı modelde 23 AB ülkesinin 2005-2021 dönem arasındaki yılları arasındaki verileri panel veri analiz yöntemi ile incelenmiştir. Elde edilen sonuçların Türkiye içim oluşturulan geri dönüşüm politikalarının geliştirilmesine katkı sunması hedeflenmektedir.
Makro değişkenler ile seçilmiş BIST endeksleri arasındaki ilişki üzerine bir model çalışması
Bireyler devamlı olarak birbiri ile etkileşime geçmekte bu etkileşimin neticesinde karşılıklı ürün ve hizmet talep ederek refah seviyelerini üst seviyeye taşımaktadır. Refah seviyelerini artıran bireyler ürün ve hizmet takasını fiziki (reel) bir ortamda gerçekleştirebildikleri gibi kurumlar aracılığıyla birbirlerinden kaynak (fon) temin ederek de bu işlemi yerine getirebilmektedir. Bireylerin veya farklı kurumların birbirlerinden fon sağlamak için karşı karşıya geldiği ortamlar "finansal (mali) piyasa" olarak tanımlanmaktadır. Finans piyasaları tasarruf sahibi olan kişilerin, fon fazlalıklarına karşılık ilave getiri talep etmeleriyle ihtiyaç hissettikleri fonlarını sağlayabilme anlayışına dayanan yaklaşımı benimsemektedir. Son yıllarda finans piyasaları ülke ekonomilerinin gelişmişlik seviyelerinin değerlendirilmesi anlamında analiz edilmesi gereken önemli piyasalar arasında sayılmaktadır. Söz konusu piyasalar, tasarrufların biriktirilmesi, yatırımlara yönlendirilmesi ve kaynak akışının gerçekleştirilmesi gibi işlevleri ile ekonomik bakımdan ciddi boyutta olumlu etkilere sahiptir. Bu gibi birçok sebep nedeniyle finans sektörü araştırılması ve geliştirilmesi gereken sektörlerin başında yer almaktadır. Dünya ekonomisinde son yıllarda borsa endeksleri ekonomik, politik, siyasi ve psikolojik farklı unsurlardan etkilenmektedir. Bu etkileşim akademik çalışmaların seyrinin bu yöne kaymasına neden olmaktadır. Bu bağlamda çalışmada, Türkiye'de finansal piyasalar ile makroekonomik değişkenler arasındaki ilişkinin boyutu ve yönü ele alınmıştır. Bu amaçla, finansal piyasaların bir göstergesi olarak BIST 100 Endeksi yanı sıra Bankacılık Sektörü Hisse Senedi Fiyat Endeksi, Gıda Sektörü Hisse Senedi Fiyat Endeksi ve Sanayi Sektörü Hisse Senedi Fiyat Endeksi bağımlı değişken olarak, bankalarca toplam TL üzerinden açılan mevduatlara uygulanan ağırlıklı faiz oranı (%), TÜFE Bazlı Reel Efektif Döviz Kuru (2003=100) ve Tüketici Fiyat Endeksi (2010=100) bağımsız değişken olarak analize dahil edilmiştir. Çalışmada Ocak2005-Ekim2022 dönemleri esas alınmış olup toplam 214 aylık zaman serisi analiz kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışmada her bir bağımlı değişken için iki ayrı bağımsız değişken olmak üzere toplam sekiz farklı model kurulmuştur. Çalışmada geleneksel birim kök testlerinden Genişletilmiş Dickey Fuller (1981) ve Phillips Perron (1988) birim kök testi, yapısal kırılmalı testlerden Lee ve Strazicich (2003) birim kök testi, fourier birim kök testlerinden ise Fourier ADF ve KSS birim kök testleri uygulanmıştır. Uzun dönem eşbütünleşme ilişkisi Tsong, Lee, Tsai ve Hu (2016) Fourier Shin yöntemi ile ortaya koyulmuştur. Elde edilen ampirik bulgulara göre tüm modeller eşbütünleşik olarak bulunmuştur. Banka hisse senedi değerleri ile sanayi hisse senedi değerleri için; bütün değişkenlerin uzun dönemde eş bütünleşme ilişkisinin var olduğu belirlenmiştir. Reel döviz kurunun bütün hisse senedi değerlerini negatif etkilerken, enflasyon oranını ise bütün hisse senedi değerlerini pozitif etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.
Yapısal kırılma eşliğinde döviz kur oynaklığının Türk tarım sektörü dış ticaretine etkisi üzerine bir model çalışması
Dünya ekonomisinde 1980 yılından itibaren başlayan finansal küreselleşme ile birlikte mal piyasasında da serbestleşme süreci başlamış ve geleneksel dış ticaret politikaları yerini yeni oluşumlara bırakmıştır. Bu süreç ülkeler arasında bağımlılığı daha da artırmış ve yeni bir ekonomik yapıyı ortaya çıkarmıştır. Ülkelerin bir başka ülkenin parası karşısındaki değeri olan döviz kuru araç olmaktan öteye giderek ödemeler dengesi üzerinde önemli etkileri olması nedeniyle uluslararası ticarette kilit bir olguya dönüşmüştür. Sektörel bazda dış ticareti etkileyen önemli faktörler arasında döviz kuru oynaklığı önemli bir yer tutmaktadır. Döviz kuru oynaklığına bağlı olarak ekonomilerin dış ticaretinde önemli değişimler yaşanabilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan birçok ekonomi döviz kuru oynaklığının etkisi ile olumlu veya olumsuz etkilenebilmektedir. Türkiye'nin dış ticarette üstün olduğu kalemler arasında tarım ürünlerinin oldukça fazla olduğu görülmekte olup dalgalı döviz kuru rejimine bağlı olarak ortaya çıkan döviz kuru belirsizliğinin tarım dış ticaretinin seyrinin belirlenmesini daha da önemli kılmaktadır Literatürde Türk tarım sektörü ve reel kur ilişkisini ele alan birçok çalışma söz konusudur. Ancak bu çalışma toplam bitkisel üretim ihracat değerinin yanı sıra alt sektörlerin reel kur ile olan ilişkisiele alınmıştır. Bu bağlamda çalışmada tarım alt sektörleri ihracat değeri ile döviz kuru oynaklığının yönü belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmada bağımlı değişken olarak tarım sektörü toplam bitkisel üretim değeri ihracat değeri ile alt sektör ihracat değerleri kullanılırken bağımsız değişken olarak reel döviz kuru kullanılmıştır. Çalışmada aylık dönemler için esas alınmış olup 2003:01-2022:12 aralığı dikkate alınmıştır. Veri seti Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Elektronik Veri Dağıtım Sitesi ve Türkiye İhracatçılar Birliği'nden temin edilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda politika önerileri yapılmıştır.
Türkiye'de yaşanan siyasi krizlerin ekonomik göstergelere etkisi üzerine bir model çalışması
Dünya ekonomisinde yaşanan değişim ve gelişmelerin beraberinde getirdiği küreselleşeme olgusu ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve sosyal hayatta bağımlılıklar oluşturmuştur. Bağımlılıkların oluşturmuş olduğu bu durum ülkelerin ekonomi politikalarının belirleyici kurumu olan siyaset kurumlarını, ekonomik sistemlerini ve siyasi yapılarını birbirinden ayrılmaz bir bütün hale gelmesi ile birlikte ekonomik, siyasi ve idari güçlerin tek belirleyicisinin ekonomi üzerine kurulu olmasını da beraberinde getirmiştir. Siyaset ve ekonominin bu kadar iç içe olduğu bir ortamda, siyasette ve politika yapıcı kurumlarda meydana gelen dalgalanmalar ülke ekonomilerini derinden etkileyebilmektedir. Hükümetlerin yapmış olduğu yanlış ekonomi politikaları, yanlış kararlar, belirsizlik durumları, krizleri de beraberinde getirebilmektedir. Bu bağlamda çalışmada uluslararası ve ulusal konjonktürde Türkiye'nin politik ve ekonomik kırılganlık analizi yapılmıştır. Bu çalışmada iki analiz yapıldığı için iki farklı veri seti bulunmaktadır. İlk veri seti Türkiye'nin genel ekonomik görünümüne ait değişkenler (Cumhuriyet altını satış fiyatı, BİST Toplam işlem hacmi, brüt dış borç stoku, işsizlik oranı, tüketici kredisi, Avrupa brend petrol spot fob fiyatı, altın, döviz, toplam para arzı, tüfe bazlı reel efektif döviz kuru, döviz varlıkları, altın rezervi, resmi rezerv varlıklar, toplam rezervler, tüketici fiyat endeksi ve toplam yabancı turist sayısı) esas alınmıştır. Uluslararası analiz veri setinde 2006-2021 dönemleri için Barış Fonu tarafından ortaya konulan kırılganlık indeksi, işsizlik oranı, enflasyon oranı, büyüme oranı ve ihracatın ithalatı karşılama oranı kullanılmıştır. Ulusal analiz için yapısal kırılmalı testlerden Lee ve Strazicich (2003) birim kök testi uygulanırken, uluslararası kırılganlık analizinde Birimler arası korelasyon testi ve homojenlik testi yapılmış elde edilen sonuçlara göre yatay kesit bağımlılığı olan ikinci nesil birim kök testinin kullanılması uygun görülmüştür. İkinci nesil birim kök testlerinden çok değişkenli genişletilmiş Dickey Fuller (MADF)panel birim kök testi, ikinci nesil panel eşbütünleşme testlerinden ortalama grup dinamik en küçük kareler (DOLSMG) tahmincisi ve Westerlund (2007) Panel Eşbütünleşme testi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre kırılganlık analizinde Türkiye'nin en çok enflasyon değişkeninden etkilendiği belirlenmiş olup diğer kırılganlık gösteren ülkeler arasında kırılganlığın daha az görüldüğü sonucuna ulaşılmıştır.
Gıda israfına yönelik tutum ve davranışlar ile çevre koruma bilincine yönelik bir araştırma
İnsan faaliyetlerinin doğa üzerindeki etkileri çok boyutlu, karmaşık ve uzun vadeli sonuçlar doğurmaktadır. Sanayileşme, şehirleşme, tarımsal üretim ve enerji tüketimi gibi çeşitli alanlarda sürdürülen insan etkinlikleri, çevrenin onarılması zor şekilde tahrip edilmesine neden olmuştur. Bu tahribatın tamamen geri döndürülmesi mümkün olmasa da etkilerini azaltmak ve doğayla daha dengeli bir ilişki kurmak hâlâ mümkündür. Bu nedenle bireysel duyarlılığın artırılması, toplumsal farkındalık oluşturulması ve etkili çevre politikalarının uygulanması büyük önem taşımaktadır. Bugün alınacak önlemler, yarının çevresel dengesini doğrudan etkileyecektir. İklim değişikliği, insanlığın doğaya verdiği zararın en belirgin ve tehlikeli sonuçlarından biridir. Dünya genelinde iklim değişikliği, doğal kaynakların hızlı tüketimi ve çevresel tahribat, tüketim alışkanlıklarının yeniden şekillendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu süreçte sürdürülebilir ve sorumlu tüketim kavramı, sadece çevreyi değil; aynı zamanda ekonomik ve toplumsal boyutları da dikkate alarak önemi artan bir yaklaşım olarak ortaya çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler'in 2015 yılında kabul ettiği Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'nin 12. maddesinde, "Sorumlu Üretim ve Tüketim" özel bir alan olarak ele alınmıştır. Sürdürülebilir tüketim, gelecek nesillerin yaşam haklarını koruma amacı taşırken, bu hedefe ulaşmanın temel yolu bireylerin bilinçli seçimler yapmasıdır. Dünya nüfusunun sürekli artmasına paralel olarak insanların gıda ve beslenme kaynaklarına talebi de giderek artmaktadır. Herkese sağlıklı ve besleyici gıdanın ulaşılabilir olması amacına odaklanan gıda endüstrisi istenen talebi karşılarken, gıda atıkları sorunu ortaya çıkmıştır. Dünya nüfusuna yetecek gıda üretimine sahip olunmasına rağmen, bazı bölgelerde yetersiz beslenmenin görülmesi, gıda israfı ve atık yönetiminin önemli olduğunu göstermektedir. Gıda güvencesinin sağlanması için gıda üretimi ve tüketimi aşamalarında gıda kayıp ve atıklarının oluşum sebeplerinin belirlenmesi büyük önem arz etmektedir. Çalışmada Diyarbakır, Tunceli ve Elazığ ili uygulama alanı olarak seçilmiştir. Belirlenen çalışma alanı için tüketicilerin gıda israfı ve gıda israfının etkileri hakkında bilinç düzeylerinin ölçülmesi, gıdayı israf etme nedenleri, tüketicilerin hangi ürün gruplarında daha fazla israf ettiği, iklim değişikliği hakkındaki bilgi düzeyleri, iklim değişikliği ile gıda israfının arasındaki ilişki düzeyi anketler ile ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmada 56 adet Elazığ, 76 adet Tunceli, 83 adet Diyarbakır ili olmak üzere toplam 215 adet anket gerçekleştirilmiştir. Elde edilen verilerin frekans ve yüzdelik değerleri incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre gıda israfına yönelik olumlu tutum ve davranış düzeyi arttıkça, çevreyi koruma bilincinin de paralel şekilde arttığı sonucuna ulaşılmıştır.