Theses supervised by Prof. Dr. Ayşe Şentürer
12 theses · İstanbul Technical University
Küresel kent söyleminin kentsel mekana ve mimarlığa etkisi: istanbul örneği
Küreselleşme günümüzde olan sosyal ve ekonomik gelişmeleri açıklamakta sık sık başvurulan bir terim haline gelmiştir. Bu terimle alakalı olarak ortaya çıkan küresel kent terimi de özellikle son zamanlarda kentlerde yaşananları anlatmak için başvurulan bir başka terimdir. Küreselleşme kılıfı altında sürdürülen neo-liberal ekonomik politikalar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya genelinde yaşanan hızlı kentleşmenin katalizörlerinden birisi olmuştur. Bu yeni kentleşme çağında, kentleşme hızı hem artmış hem de ağırlık merkezini Batı'dan Doğu'ya ve Güney'e kaydırmıştır. Bahsi geçen bu hızlı kentleşme, kamu fonlarının yetersizliği ile birleşince, kentleri yönetenleri yeni para kaynakları aramaya itmiştir. Aynı dönemde, ülkelerin katı finansal politikaları da gevşemeye başlamış, bunu takiben yıllarca batının finansal araçlarında biriken sermaye, mobil bir hale gelerek bu yeni kentleşen alanları, yüksek karlı iş alanları (hizmet ve emlak başta olmak üzere) için uygun yerler olarak belirlemiştir. Büyüyen kentlerin parasal kaynaklara olan ihtiyacı bu küreselleşen kapitalden kentlerine pay çıkarmak isteyen yerel elitlerin elinde bir mücadele alanı haline gelmiş, kentsel mekân da bu mücadelenin ön cephesine dönüşmüştür. Araştırmanın temeli günümüzde artarak devam eden bu küresel durum üzerine kurulmuştur. Merkezine aldığı soru, küreselleşmenin ve küresel kent söylemlerinin kentsel mekân ve mimarlık üzerinde nasıl sonuçları olduğudur. Küreselleşme akademik bir kavram olarak ele alınırken zaman ve mekân üzerinden düşünülerek tartışılmaktadır. Öte yandan, küreselleşmenin somut olarak mekâna ve kente olan etkileri çoğu zaman ekonomik ve sosyal alanlarda değerlendirilmektedir. Bu araştırma, küreselleşmenin bu etkilerini mimarlık ve mekân ekseninde değerlendirerek tartışmayı küreselleşmeyi tanımlayan soyut mekân-zaman ilişkisinden somut kentsel mekâna taşımayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda araştırmanın ekseni iki ana grupta toplanan dört katmana bölünmüş durumdadır. Katmanlar daha soyut ve genel tartışmalardan başlayarak, kente, kentsel mekâna ve en sonunda bina ölçeğine kadar inmektedir. İki ana grupsa, bir tarafta küreselleşme ve küresel kent söylemi etrafındaki genel tartışmaya odaklanırken, diğer tarafta ise bu tartışmadan çıkan sonuçlar İstanbul özelinde incelenmekte, özgün bir örnek olarak İstanbul'un bu küresel kent söyleminde nerede yer aldığının araştırması yapılmaktadır. İlk katmanda kavramsal çerçeveyi belirlemesi için küreselleşme ve küresel kent kavramları tartışılmıştır. Saçaklı bir kavram olarak tanımlanan küreselleşmenin, bu bağlamda farklı, hatta birbirleriyle çelişen tanımlamalarına değinilmiştir. Kavramların yaşadığı anlam kaymaları da göz önüne alınarak, kavramsal çerçevenin ikinci merkezini oluşturan küresel kent kavramı, bütün hipotezleri ile ele alınmıştır. Sonrasında küresel kent hipotezine getirilen eleştiriler tartışılmış, teorik boşluk ve çelişkilerden dolayı, küresel kent hipotezlerinin içi boşaltılarak nasıl politik söyleme dönüştürüldüğü ele alınmıştır. İkinci katman ise küresel kent söyleminin mekânsal yansımalarının araştırılması hakkındadır. Küresel kent bir söylem olsa da, aynı zamanda kenti yönetenlerin elinde mekânları etkileyen bir politik araca dönüşmektedir. Küresel kent söylemine göre şekillenen kentsel mekânlar, ekonomik merkez, kamusal alan, konut dokusu ve mimari tipolojiler ekseninde incelenmektedir. Ekonomik merkez olarak, kentlerin yeni merkezleri olduğu iddia edilen uluslararası finans ve iş merkezleri incelenmektedir. Finans merkezlerinin mekânsal yapısını anlamak için iki yönlü bir okuma yapılmaktadır: bir taraftan finans sektörünün gelişimi ve mekânsal talepleri incelenirken, bir yandan da iş bölgelerinin kurucu ögesi olan ofis yapıları küreselleşme kapitalizm ekseninde ele alınmaktadır. Kamusal alan, özel sektör – kamu ekseninde tartışılmakta; küreselleşen kentlerde kamusal alanın yapımında özel sektörün üstlendiği yeni rollere değinilmektedir. Konut başlığı altında ise, küreselleşme sonucu kent içinde artan kutuplaşma, konut yerleşimleri ve kent makroformu içindeki yerleri / hareketleri üzerinden ele alınmaktadır. Son olarak, küreselleşen kentlerde, kentsel dokuyu heterojenleştiren karma-kullanımlı (melez) yapılar ve kentlere marka değeri kattığı iddia edilen ikonik yapılar üzerinden küresel kentlerin bina tipolojileri tartışılmaktadır. Böylece bu iki katmanda, küreselleşme ve küresel kent kavramları tartışılmış ve devamında küresel kent söyleminin fiziksel çevrede nasıl sonuçları olduğuna değinilmiştir. Araştırmanın ikinci büyük gövdesi ile İstanbul hakkındadır. İlk grupta ortaya çıkan tespitler ışığında, İstanbul küreselleşme ve küresel kent söylemi eksenlerinde ele alınmıştır. Önce, Tanzimat Dönemi'nden başlayarak, Osmanlı İstanbul'unun batılılaşma ekseninde yaşadığı ilk küreselleşme dönemi incelenmektedir. Daha sonra sırasıyla, ulus devletin kurulması ve 1980 sonrası liberal ekonomiye geçişle yaşanan ikinci küreselleşme dönemi ele alınmaktadır. 1980 sonrası dönem, o zamanki iktidar odaklarının ortaya koyduğu "Dünya Kenti / Küresel Kent İstanbul" söylemi ekseninde ele alınmaktadır. 24 Ocak kararları ile liberal ekonomiye geçen Türkiye ve İstanbul'daki yeni politik ve ekonomik durumun, küreselleşme ekseninde izi sürülmektedir. Böylece, İstanbul'un son 180 yıllık tarihi küreselleşme ekseninde incelenmiştir. İkinci bölümde, bu tarihsel sürecin mekânsal sonuçları ele alınmaktadır. 1980'e kadar olan süreç sadece tarihsel bir okuma olarak ele alınmaktadır. 1980 sonrası dönem ise, hem tarihsel olarak hem de üçüncü bölümde kategorize hale getirilen mekânsal sonuçlar ışığında ele alınmaktadır. Buna ek olarak, 1980 sonrası ortaya çıkan yeni döneme özgü durumlar da İstanbul'un kendi küreselleşme söylemini tamamlayıcı niteliktedir. Burada, iktidar ve sermaye grupları arasındaki anlaşma ve çatışmaların planlama ve mimarlık boyutunda nasıl etkileri olduğuna odaklanılmıştır. Buraya kadar, kent genelinde küresel kent ve İstanbul ilişkisine odaklanan araştırma; küreselleşme ve küresel kent söyleminin mekânsal etkilerine daha yakın ölçekten bakmak amacıyla, Levent-Maslak aksına odaklanmıştır. Burada yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkan üç temel arketip, üç bina üzerinden incelenmiştir: Levent Loft (üst-gelir için konut odaklı proje), Kanyon (karma kullanım projesi) ve Maslak No:1 (Çok Katlı Ofis Yapısı). Bu üç proje, mimari özellikleri, binanın kendisini çevreleyen söylem ve bu söylemin İstanbul'un küresel kent söylemi ile kurduğu ilişki bağlamında ele alınmıştır. Araştırmanın sonunda ise, bu iki ana araştırma alanından (genel ve lokal) elde edilen bulgular ve tespitler ışığında, küresel kent söylemi, kentsel mekan ve mimarlık ilişkisinin sonuçları üç ana eksende (kent, mimarlık ve mimar) değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeler ışığında, metnin de başında bahsedilen yeni kent gerçekliğinin ortaya koyacağı yeni kavramsal çerçevenin neler olabileceği hakkında çeşitli çıkarımlar yapılmıştır.
Mimarlıkta programın çözünmesi: Ara mekanlar
Bu çalışma, mimarlık üretiminde ara mekân olgusunu tartışmakta ve bu olgu üzerinden mimari program ve mimari mekân ilişkisini sorgulamaktadır. Özellikle felsefe ve sosyoloji alanlarında çokça işlenen mekân olgusu, mekân üretme işi olan mimarlıkla da temelden ilişkilidir ve multidisipliner ilişkilerle yorumlanmaktadır. Günümüzün kalabalık ve hızlı şehir mekânlarında hızlı bir değişim, dönüşüm yaşanırken bir yandan da farklı yaşantılar, farklı mekânlar birbiri ile kesişir. Yapılı çevre, hem teknolojik hem de kültürel değişimler ekseninde evrilirken, Kamusal olan mekân ile özel olan mekân arasında da kullanımdan ve kullanıcıdan ileri gelen eşikler oluşturmaktadır. Yapılı çevrenin tasarlayıcıları olan mimarlar çevrelerini ve kullanım ihtiyaçlarını anlamak üzere bir takım araçlar kullanarak gelişmeleri yorumlamak, düzenlemek ve cisimselleştirmek durumundadır. Tarz, üslup ya da form/imaj tartışmalarının ötesinde; oluşturulan mekân, kullanıcının ihtiyaçlarına göre belirlenen belirli fonksiyonların birleşim kümesi olmaktadır. Mimari terminolojide bina programlama, ya da ihtiyaç programı gibi listeler ve standartlar aracılığıyla kemikleşen bu ilişkiler mimar elinde bir araya gelirken bir tür çözünmeye ve kaynaşmaya uğramaktadır. Mekânı tanımlayan mimari elemanlar olan sınırların ve eşiklerin, mimar elinde düzenlenmesi sonucunda; mimarın arzusu, kullanıcının hayali, teknolojik, sosyal ya da politik ortamın gerektirdiği ile standartların önerdiği arasında bir mekân oluşmaktadır. Oluşan bu mekân, üç boyutlu uzay içerisinde farklı kullanım ve program ilişkileri tanımlayacak şekilde kurgulanabilir. "Ara mekân" , programa ilişkin bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Çalışma boyunca da, mimari üretim süreçleri üzerinden mekân kurgusuna, programatik yorumlamaya ve programın mimar tarafından bir araya getirilme kurgularına odaklanılmıştır. Yapı içindeki kullanım ilişkilerinin ya da yapıların kentle olan ilişkilerinin bağlayıcısı olan program, zaman içerisinde çözünerek kesin ve katı sınırların esnetildiği, çözündüğü bir hal almıştır. Ara mekân'a dair yapılan literatür araştırması, sosyal mekân, heterojen mekân ve yerolmayan mekân kuramlarını tez açısından öne çıkarmıştır. Lefebvre, bireysel üretimlerin, eylemlerin ve ihtiyaçların mekânı şekillendirdiğini söylemektedir. Buna göre oluşan sosyal mekân yapılı çevre içerisinde hareketliliğin ve yaşamın olduğu, sınırlardan ziyade eşiklerin çevrelediği akışkan ara mekân'ı oluşturur. Bu sosyal, ara mekânın tasarlanması ve mekânsal olarak yorumlanışı, çalışma boyunca programlar arası ilişkiler özelinde ele alınmış, Lobotomik ve Aksiyonel olarak iki ana yaklaşım çerçevesinde örneklerle değerlendirilmiştir. İçerisi ve dışarısı arasında bir ayrım yapan Lobotomik yaklaşım yeni formları ve yeni kullanım biçimlerini mümkün kılarken kimi durumlarda da aşırı tasarlanmış yapısı ile kullanıma yönelik kısıtları da oluşturabildiği görülmüştür. Kullanıcı aksiyonlarının mimari programa yansıması ile tariflenen Aksiyonel yaklaşımda ise sosyal kullanımdan ileri gelen değişip dönüşebilir mekân, çokdeğerli mekân ve çeşitli programatik çaprazlama yöntemleri çalışma kapsamında örnekler üzerinden incelenmiştir.
Bir eylem/eğlen[ce] laboratuvarı olarak fun palace: Mekansal deneyim açılımları ve yansımaları
Gündelik hayatta boş zamanın (leisure time) değerlendirilişindeki oyun dolu aktivitelerin eylemselliği, mekanı ve mekânsal deneyimi nasıl dönüştürür? Bu dönüşüm, mimarlığa ne gibi katkılar getirir? Bu sorular çerçevesinde tez çalışması, hayal gücüne ve özgürlüğe dayanan oyunun eylemselliğindeki dönüştürücü gücün mimarlıkta açtığı aralıkları inceleme düşüncesiyle başladı. Bu düşünce doğrultusunda birbirinin ardından gelen Fun Palace ve Pompidou Kültür Merkezi gibi iki önemli mimari örneklerde oyunun eylemi, mekanı ve mekânsal deneyimi nasıl açtığı tespit edilmeye çalışıldı. Bu tespitlerden yola çıkarak bugünün problemini oluşturan kamusal mekandaki deneyim yoksunluğunun aslında mimarlığa ve deneyime dair ne gibi potansiyellere sahip olabileceği gösterilmeye çalışıldı. Gündelik hayatın önemli bir meselesini oluşturan boş zaman ve çalışma zamanı arasındaki ilişkinin değişimi, sosyo-politik ve ticari amaçlarla yönlendirilen yeni bir zihniyeti ortaya çıkartır. Bu zihniyet, insanın hayal gücüne ve özgürlüğüne dayalı eylemselliğini kapalı ve tanımlı parçalardan oluşan mekânsal kurgularla şekillendirir. Bu durum, gündelik hayatta boş zamanın değerlendirildiği kamusal mekanı, mekânsal deneyimin yoksun hale geldiği tüketim modellerine dönüştürür. Tez, kamusal mekândaki mekânsal deneyim yoksunluğunu tersine dönüştürecek gücü, oyun dolu aktivitelerin eylemselliğindeki imkanların mekana ve mekânsal deneyime getirdiği açılımlarda ve mimari katkılarda arayacaktır. Oyun kavramının özgürlüğe ve hayal gücüne dayalı eylemselliği, insan odaklı mimarlığın oluşumunu sağlayan mekânsal kurguyu etkiler. Mekansal kurgunun zamanın bilinmezliği ve bu bilinmezliğe karşı esneklik anlayışıyla tasarlanması, çeşitli mekânsal olasılıkların yaratımına ortam hazırlayacak bir mimarlık laboratuvarı oluşturur. Bu mimarlık laboratuvarına tarihten bir örnek olarak Fun Palace, oyunun eylemselliğindeki çeşitliliği mekana ve mekânsal deneyime taşır. Fun Palace projesinde oyun dolu aktivitelerin eylemselliği, oyunun hayal gücü ve özgürlüğü ile çeşitlenerek çoğalır, değişir ve dönüşür. Geleceğin bilinmezliği içinde bu durum, oyunun eylemselliğini hem eğlenceli hale getirir hem de bu eylemselliğin esnek bir şekilde yerleşebileceği sabit ve esnek parçalardan oluşan eğlenceli bir mekânsal kurgu yaratır. Böylece mimarlık laboratuvarı, eylemselliğin eğlenceli hale geldiği farklı oyun senaryolarına ve mekânsal kurgularına ortam hazırlayan bir eylem / eğlen[ce] laboratuvarı haline gelir. Bir eylem / eğlen[ce] laboratuvarı olarak Fun Palace, mekânsal deneyimin açılımını ve farklı mimari anlayışlarını ortaya çıkaran bir mekânsal deney – deneyim ortamıdır. Bu ortam, bugünün yıldız mimarları diyebileceğimiz isimlerin projelerine ilham kaynağı olur. Bu projelerden bir tanesi de Pompidou Kültür Merkezi'dir. Pompidou Kültür Merkezi, Paris şehrindeki tarihsel bir alanda "kültür merkezi" tasarlamak amacıyla açılan yarışmada birinci olmuş ve uygulanmış bir projedir. Proje, muhafazakar bölgeyi ve yarışma programını ele alışıyla dikkat çeker. Pompidou Kültür Merkezi, oyuna dayalı kültürel eylemselliğin eğlence anlayışıyla tasarlandığı bir mekânsal kurgudur. Proje, tüm bürokratik engellere rağmen esnek bir iç mekan organizasyon tasarlamaya çalışır. Bu esneklik anlayışı çerçevesinde oluşturulmak istenen açık kat düzeni için tüm mekanik ve servis donanımlar cepheye taşınır. Böylece binanın strüktürel çerçeve ve cephe strüktürü olmak üzere iki bölgenin arasında farklı mekânsal kurguların yer alabileceği alışılmadık bir tasarım gerçekleşir. Bu tasarım, non-facade (cephe olmayan)'dır. Non-facade, hem çeşitli mekânsal kurgulara imkan verdiği için mekânsal deneyimin açılımına katkı sağlar hem de devasa renkli görünümüyle bir etki alanı oluşturur. Mekansal deneyimleri ve yansımaları içeren Pompidou Kültür Merkezi, oyun kavramının eylemselliğindeki özgürlük ve hayal gücü gibi esasları düşünerek Fun Palace'ın etki alanında tasarlanır. Bu tasarım ile hem tarihsel çevreye hem geleneksel kültüre hem mimarlığa hem klasik yapım teknolojilerine meydan okur. Pompidou Kültür Merkezi'ne bu gücü veren şey, oyunun eylemselliğidir. Bu yüzden mekânsal deneyimin yoksunlaşmasına neden olan tüketime yönelik sınırlı aktivitelerin eylemselliği, oyun kavramının dönüştürücü gücü ile bir daha düşünülmelidir. Oyunun eylemselliğindeki keşif ve keyif ile deneyime kapalı mekânsal ortamlara tekrar bakılmalıdır. Tez, yıllardır üzerinde konuşulan iki önemli projeyi oyun üzerinden bugünün mekânsal deneyim yoksunluğu ile tartışmayı hedeflemektedir.
Hepimiz mekânı üretiriz
Edward Soja, 1990'ların ortasında Londra, Bartlett'de, Lefebvre'nin mekânın üretimi kuramından yola çıkarak kurguladığı "Üçüncümekândan" söz ettiği bir konuşmasının sonunda, Jeremy Till'in kendine yönelttiği, mimarlar mekânı gerçekten üretirken, coğrafyacılar onun üzerine yalnızca spekülasyon yapıyor diyerek başlayan soruyu yarıda keserek ona şu cevabı verir: Hepimiz mekânı üretiriz! Till ile Soja arasındaki bu diyaloğu sonlandıran ifade, burada gerçekleştirilen çalışmanın başlangıcını oluşturur. Başladığı bu noktadan sonuca doğru ilerlerken ise çalışma, öncesinde varılmış bir sonucun sistematik bir aktarımından ziyade kimi zaman çelişkili gibi görünen sonuçları içerisinde barındıran bir tartışma niteliği kazanır. Söz konusu bu tartışmanın ilk aşamasını hepimiz mekânı üretiriz ifadesini ve belki de daha da önemlisi Soja'nın neden onu kullanmaya ihtiyaç duymuş olabileceğini, Till ile arasında geçen diyalogda kazandığı anlamı açığa çıkarmaya yönelik bir çaba oluşturur. Böylece çizilen rota tartışmayı öncelikle Lefebvre'nin (toplumsal) mekân (toplumsal) bir üründür tezine, yani mekânın mimarlığı da kapsayan fakat onunla sınırlandırılamayacak, ona indirgenemeyecek ve ancak bir bütün olarak topluma mal edilebilecek üretimi sürecine ulaştırır. Ulaştığı bu noktadan itibarense artık tartışma, bir taraftan çeşitli örnekler üzerinden böyle bir yaklaşımın gerekliliğine ilişkin bir sorgulama, diğer taraftansa onun olası sonuçlarını açığa çıkarmaya ve bu sonuçlarla yüzleşmeye yönelik bir çaba halini alacaktır. Bütün bunlar tartışma süresince ele alınan ve farklı nitelikleriyle öne çıkan üç örneğin yardımıyla gerçekleşir. İlk olarak ele alınan Pruitt-Igoe örneği, yıkımı ardından yapılan yorumların içerdiği sağlam bir temele oturmayan varsayımlarla birlikte neden mekânın üretiminin yalnızca mimarın çabalarına indirgenemeyeceğini gösterir. Fakat bunu gerçekleştirirken aynı zamanda mimarın üretimde neredeyse hiçbir söz sahibi olmadığı bir çerçeve çizer. Tartışmada ele alınan ikinci örnek olan Soykırım Anıtı da bu noktada devreye girer ve mimarlığın, sürecin diğer aktörlerine olan bağımlılığını sorgulayarak, mekânın üretiminde nasıl daha etkin bir rol oynayabileceği sorusunu cevaplamaya çalışır ve bunu mimari eylemler ile onların mekândaki karşılıkları arasında doğrusal bir neden sonuç ilişkisi kurarak gerçekleştirir. Bu noktada, Soykırım Anıtı ile sonuçları açısından büyük benzerlik gösteren ancak üretim süreci göz önüne alındığında ondan tamamen farklı olan Torre David örneği devreye girerek bunun her durumda doğrulanamayacağını, açıkça gözler önüne serer. Böyle bir tartışmanın sonucunda artık bağımsız materyal bir gerçeklik olarak değil de sürekli olarak üretilen ve yeniden üretilen karmaşık bir ilişkiler ağı olarak mekânda mimarlığın yerine ilişkin bir değerlendirme yapmak mümkün olacaktır.
Artakalanın yeniden değerlendirilmesi; Samsun tekel sigara fabrikası'nın görünmeyen değerleri
Toplumun ve kentin endüstriyel tarihinin izlerini taşıyan eski endüstri yapılar, üretim biçimlerinin değişmesi ve gelişmesi ile işlevini yitirmiş ve zaman içinde terk edilmiştir. Terk edilen, sahipsiz bu mekânlar, tekinsizlik hissini tetikleyen müphem alanlar olarak kentsel mekâna dahil olur. Farklı aktörler, artakalan bu endüstriyel kalıntılara farklı değerlendirme kriterlerini ön planda tutarak çeşitli bakış açılarıyla yaklaşmaktadır. Koruma kanunlarının kalıntının tarihsel değerini önemsemesi beklenir, fakat kurullar tarafından yapılan değerlendirmeler fiziksel boyutta kaygıların ötesine geçememekte ve niteliksel verilerin tümünü açığa çıkarma konusunda yetersiz kalmaktadır. Kapital kaçınılmaz olarak kullanım değerini, kullanıcılar ise fiziki yenilik değerini ön planda tutmaktadır. Mimarlık ise tasarım yolu ile diğer aktörlerin söylemlerini meşrulaştırmaya meyilli olabilmektedir. Fakat eskimiş kalıntının yenilenmesi ya da yerine taklitçi bir yenisinin konması, böylece artakalan yapının sebep olduğu müphem durumun mutlaklığa kavuşturulması tüm aktörlerin buluştuğu ortak paydadır. Tüm bu değerlendirme mekanizmalarının niceliksel değerleri ön planda tutup, niteliksel değerleri pek de önemsememesinin kökeni mevcut zaman kavrayışımıza dayandırılabilir. Böyle bir kavrayışta, eski geçmişle yeni ise şimdi ile sıkı bir ilişki kurmaktadır. Geçmiş, şimdi ve geleceğin doğrusal bir düzende birbirini takip eden anlar olarak algılandığı durumda, şimdiye ait olan modern olarak tanımlanmakta ve doğası gereği sürekli yeniliği gerektiren modernlik, eski olana karşı keskin bir duruş geliştirmektedir. Modernin "yeni"lik üzerinden tanımlandığı bir toplumda ise, modernleşme asla bitmek bilmeyen sonsuz bir süreç haline gelme riskini de beraberinde getirmektedir. Oysa geçmişin bir önceki şimdi, şimdinin ise her an geçmekte olan gelecek bir geçmiş olduğunu düşünmeye başladığımızda, zamanı doğrusal bir düzene oturttuğumuz ve niceliksel olarak hesapladığımız durumu kırmış oluruz. Geçmiş ve şimdi sıralı bir düzeneğin bir anını imlemez, biri diğerini takip etmez. Bir oluş içerisinde vuku bulur, bu birbirini doğuran ve birbirinin yerine geçen bir oluş halidir. İşte böyle bir zaman anlayışında, eski ve yeninin de tekrar tanımlanması gerekecektir. Eski, köhnemiş bir geçmiş yerine, bir önceki şimdi ile tanımlanabildiği bu durumda, fiziksel bir eskinin içeriğine gizlenmiş görünmeyen niteliksel çoklukları da görebilir oluruz. Endüstriyel kalıntılar özelinde, görünmeyen bu çokluklar, bireylerin yapı üzerinden yaşadıklarıdeneyimlere ve bu deneyimlerin hafızadaki izlerine işaret eder. Yapı, üretim işlevini yerine getirirken ve artakaldığı süreçte farklı zamansal-mekansal deneyimlere olanak vermektedir.Bu deneyimlerin hafızadaki izlerinin ortaya çıkarılması, niteliksel değerlerinsomutluk kazanabilmesi adına önemlidir. Alışveriş merkezi olarak yeniden işlevlendirilmiş olan Eski Samsun Tekel Sigara Fabrikası örneği üzerinden; yapının işlevini hala devam ettirirken kullanıcılarının hafızasında bıraktığı izler ve yapının işlevini yitirdikten yeniden işlevlendirildiği zamana kadar müphem bir mekân olarak algılandığı süreçte kentlilerin hafızasında bıraktığı izler deşifre edilmeye çalışılacaktır. Kritik olan, çizgisel zaman algısından beslenen, eski yeni diyalektiğine dayalı bir değerlendirme sürecinde göz ardı edilen detayların ortaya çıkarılmasıdır. Bireylerin bu yapılara dair kişisel anılarının öykülenmesi ve analiz edilmesi irdelenmeyen niteliksel detayların görünür olması adına, hafızanın anahtarının saklandığı yer olabilir. Bu sayede, bu detaylar üzerinden mevcut durumu eleştiren alternatif bir değer sisteminin kurgulanmasının gerekliliğinin altı çizilecek ve böyle bir sistemin sunacağı olanaklar ortaya çıkarılmaya çalışılacaktır.
Hareketin topografyası olarak mimarlık
Çalışma, hareket ve mimarlığın ilişkisini araştırır. Hareket kavramı, durağan bir yapı olarak görülen mimarlığın yaşamsallaşmasının aracısı olarak değerlendirilmiştir. Bu araştırma ile yaşamın arka planında kalan mimarlığın, yaşamın etkin unsurlarından birine dönüşebilmesi olanağı tartışılmıştır. Hareketin topografyası olarak mimarlık ise yaşamın içinde yer aldığı boşluğun sınır çizgisi olarak tanımlanmıştır. Döşeme, duvar, merdiven ve tavanın kontur çizgileri, topografyanın sınırlarını çizgilerini oluşturur. Bu sınır, hareketin yaşam ya da durağanlık üzerinden tanımlanmasına paralel olarak biçimlenir. Hareket, neredeyse durağan olmayan her şeyi anlatabilmek için kullanılmaktadır. Yaşam, eylem, değişim, dönüşüm, işlev, yer değiştirme gibi farklı tanımlara sahip hareket kavramı, mimarlık yazınında çok yönlü karşılıklara sahiptir. Zamanla ilgi olarak geçicilik-kalıcılık, işlev, program; mekânla ilgili olarak yönelme, yer değiştirme, ilişki; yapı ile ilgili olarak parça-bütün, sistem, esneklik başlıkları bunlardan bazılarıdır. Çok yönlü, çok anlamlı bir kavram olarak hareketin, mimarlıkla ilişkisinin araştırılabilmesi için bir strateji geliştirmek gereği doğar. Tezin hareket kavramını açıklamak ve mimarlıkla ilişkisini kurmak için kullandığı strateji, hareketi içinde yer aldığı bütün ile birlikte değerlendirilmesi olmuştur. Hareket, içinde bulunduğu bütünden etkilenmektedir. Bu etki, bütünün hareketin tanımlanmasında bir arka plan oluşturması ve hareketin bütünde yer alabilmesi için anlamının dönüştürülmesi olarak gözlenmektedir. Bu nedenle hareketin tarifi, hareketin nasıl bir bütünde yer aldığı ve anlamının ne şekilde dönüştürüldüğünün tarifi ile eş zamanlı olarak yapılmalıdır. Giriş bölümünde, hareketin A ve B noktaları arasında doğrusal ilişki kuran bir çizgi olarak tanımlanması tartışılmıştır. Bergson'a göre hareketin en basit tarifi olan A ve B arasında çizginin yaşamsallaşması olanağı örnekler üzerinden incelenmiştir. Hareketin yaşamsallaşma olanağının; ancak yaşam ile birlikte düşünülmesi durumunda ortaya çıkacağı vurgulanmıştır. Hareketin, bütün içinde etkilendiği unsurların bir arada bulunduğu yer, hareketin topografyası olarak tanımlanmıştır. Hareket ve topografyanın biçimselleştirilmesi başlığında, hareketinin anlamının bir işlevsellik ekseninde dönüştürülmesi süreci açıklanmıştır. Hareket ve topografyanın tarifini belirleyen biçimselleştirme, bütün içinde yer alan tüm parça ve ilişkilerin sınırlarını belirler. Dolayısıyla bütünün sınırlarını belirler. Bu sınırlar dışında kalan nitelikleri tanımsız bırakarak dışlar. Dışarıda kalan anlam, A ve B arasında yer alan çizgi olarak hareket ile yaşamdaki ilişki olarak hareket arasındaki boşluktur. Bu boşluk, hareketin yaşamsallaşma aralığıdır. Hareket ve topografya ilişkisi, bu boşluğun zamansal ve mekânsal niteliklerini tanımlar. Hareketin yaşamsallaşmasının, hareketin zaman ve mekan tarifleri üzerinden topografya ile ilişkilendirilmesi ile olanaklı olduğu vurgulanmıştır. Yaşamsallaşma ve işlevselleşme, hareketin içinde yer aldığı bütünün biçimselleştirilmesindeki eğilimlerdir. Bu bölümde, felsefe ve fizikte tariflenen farklı kurgular, yaşamsallaşma ve işlevselleşme eğilimleri etkisinde yeniden tanımlanan hareket, topografya, zaman ve mekan kavramları üzerinden açıklanmıştır. Bu şekilde hareketin A ve B arasındaki çizgi olarak biçimselleştirilmesinin felsefede ve fizikte dayanakları ve yaşamsallaşmasının olanakları sorgulanmıştır. Yaşamsallaşma olanakları, hareket, topografya, zaman ve mekanın ilişki kurarak sınırlarının belirsizleştiği kesişme (tekillik), bütüne yönelme (çoğulluk) ve yaratıcı ilişki kurma (oluş) durumlarında görülmüştür. Mimari tasarım sürecinde hareketin tanımladığı bütün, felsefede ve fizikte hareketin tanımlandığı bütünün kullandığı biçimselleştirmeden etkilenir. Mimarlığın, hareketi işlevselleşme eğilimiyle tanımladığı bütün, tezde mimari kurgu olarak adlandırılmıştır. Mimari kurgu, hareket topografya ilişkisinde ortaya çıkan zaman ve mekanı, mimari program ile tanımlar. Mimarlık, mimari programa uygun bir mekansal düzenleme oluşturarak hareketin topografyasını biçimselleştirmiş olur. Mimari program, hareketin, dolayısıyla zamanın ve mekanın işlevselleşme eğilimiyle düzenlenmesi olarak karşımıza çıkar. Hareketin topografyası ise mimari programın gereklerine uygun olarak yapılan mekânsal düzenlemenin çizdiği sınırdır. Mimari program, yapıda geçen zamanın tanımlanması ve mekanın düzenlenmesi aracılığı ile hareketi tanımlamış olur. Mimari kurguda yer alan ve yapı içinde gerçekleşmesi öngörülen harekete uygun olarak tasarlanmış duvar, döşeme, merdiven ve çatı hareketin topografyasının sınırlarını oluşturur. Yaşamın hareket aracılığıyla mimari kurguya dahil edilmesi durumu, mimari programın yeniden düzenlenmesi ve kullanılagelen mekânsal düzenlemenin hareketin yeni tarifine göre değiştirilmesini araştıran mimarlıkların ürünlerinde, süreçlerinde ve tasarım yaklaşımlarında gözlenebilir. Tezde, hareketi dolayısıyla yaşamı topografyasına dahil etmeyi deneyen mimarlıklar üç farklı kurgu içinde yaşamsallaşma olanakları üzerinden tartışılmıştır. Bunlar, işlevselleşen mimari kurguda tanımlanan hareket ve topografya, yaşamsallaşan mimari kurguda kesişen hareket ve topografya, mevcut kurgunun aralıklarında yaşamsallaşan hareket ve topografyadır. İşlevselleşen mimari kurgu, farklı hareketlerin etkisinde oluşabilecek zaman ve mekanın tüm olasılıklarını aynı topografya içinde birleştirerek düşünür. Bu bölümde Embriological House projesi incelenmiştir. Projede iç ve dış hareketlerin gerilimiyle bir embriyo kadar yoğun ve esnek bir ilişki kuran bir mimari kabuk tariflenir. Bu mimari kabuğun temel biçimi, güneş ışınları, rüzgar, yağmur gibi dış mekan faktörleri ve işleve ve kullanıcıya dair iç mekan faktörlerinden etkilenir. Farklı hareketlerin birleşmiş etkisi altında, kabuğun formu hareket için uyumlu bir topografya sağlayacak şekilde biçimlenir. Sonuç olarak hareket ve topografyanın en yüksek derecede uyumlu olduğu işlevselleşen bir mimari kurguya ulaşılmış olur. Yaşamsallaşan mimari kurgu, işlevselleşen kurgunun yaptığı hareket ve topografya tarifinin bozulması ile ortaya çıkar. Hareket ve topografyanın, işlevselleşen kurgudaki tanımları ve ayrımlarının anlaşılmaz hale geldiği kesişimler incelenir. Bölümde Parc de la Villette örneği, zamansal ve mekânsal ilişkileri barındıran çizgilerin kesişim noktalarında maddeleştiği bir grid olarak değerlendirilir. Bu grid her noktasında farklı kesişimlerin yer aldığı kurguyla çoğulluğa ve yaşamsallaşmaya işaret eder. Mevcut yapının aralıklarında yaşamsallaşan hareket, ilk iki örnekten farklı olarak, mimari kurgu içinde tanımlanan bir hareket değildir. Hareket, mevcut bütünde kurduğu ilişkilerle yeni bir bütünü işaret eden harekettir. İlişkilerin değiştirilmesi üzerinden mevcut bütünün biçimselleştirmesini aşmaya çalışır. Bu nedenle mevcut bütünün aralıklarını araştırır, ona dahil olma yolu arar. Mevcut kurguda yaşamsallaşan hareketin topografyası olarak mimarlık ise ilişki kurmanın, aralıkları yakalamanın ve açmanın peşindedir. Mevcut kurgunun işlevselleştirmede yetersiz kaldığı aralıklarda, mimari müdahalelerle hareketin mimarlığa dahil edilebileceği ilişkileri yaratır. Sonuç olarak, mimarlığın hareketi tanımlanmasının, mimari tasarım süreci de dahil olmak üzere, daha büyük ölçekte bir biçimselleştirme anlayışından etkilendiği anlaşılmıştır. Felsefe ve fizikte alanlarındaki tarifleri incelenen işlevselleşen biçimselleştirme ve onun aracılığıyla oluşturulan farklı yaşam kurguları, hareket dahil olmak üzere her şeyin anlamlandırıldığı ve tanımlandığı düzlemi belirlemiştir. Bu biçimselleştirmenin belirlediği düzlemden ayrılma yolları da yine felsefe ve fizikte araştırılmış olup hareketin yaşamsallaşamasının olanakları, yaşama yönelik zamansal ve mekânsal ilişkiler kurmasında, bu ilişkilerin mevcut düzlemi dönüştürücü gücünde olduğu görülmüştür. Mimarlıkta mimari program ve mekânsal düzenleme üzerinden tanımlanan hareket ve harekete altlık oluşturan topografyanın, ilişkiler kurmak üzere biçimselleştirmenin yarattığı tanımın dışına çıkarılması gereği ortaya çıkmıştır. Bunun için tezde potansiyel görülen durum ise, mevcut kurgunun aralıklarının hareketin topografyası aracılığıyla etkinleştirilmesidir.
Kentin eşiklerinde beliren bir imkan olarak karşılaşma mekanı
Gündelik hayat farklı aralıklarla meydana gelen karşılaşmalardan oluşur. Gündelik hayatın içine karışan herkes de bu karşılaşmaların -farkında olarak ya da olmayarak- birçok kez parçası olur. Özellikle de kent yaşamı içerisindeki birey, kentlerin çoklu ve karmaşık karakteri nedeniyle devamlı olarak karşılaşmaları deneyimlemektedir. Buradaki problematik nokta bireylerin yaşadıkları karşılaşmaların farkında olmaması nedeniyle karşılaşmanın tarifleyeceği mekanların açığa çıkamayıp saklı kalmasıdır. Günümüzde bireyin serbest zamanları ve çalışma saatleri katı bir sınırla ayrılmayıp birbirinin içine geçmiş bir haldedir. Bunu bir potansiyel olarak görüp bireyin yaşama ve çalışma aralıklarında yeni bir oluşum arayışına gitmek gerekmektedir. Böylece gündelik hayatın monoton yapısını kırmak mümkün olacaktır. Zaten gündelik hayatın akışına kapılmış olan bireyler de bu yapıyı kıracak birtakım arayışların peşindedir. Karşılaşma, mekan üretiminde bir tetikleyici midir? Karşılaşmaya müdahale edilebilirse ondan doğan mekana da müdahale edilebilir mi? Karşılaşma gerçekleşmek için bir mekana ihtiyaç duyar mı yoksa o mekanı hep kendisinde mi taşıyarak gerektiğinde mekanını oluşturur mu? Yoksa var olan bir mekana mı yerleşir? Tez bu sorulara cevap bulmak arayışıyla karşılaşma kavramını bir düşünce aracı olarak ele alarak farklı mekan potansiyellerinin peşine düşmektedir. Bu amaçla tez boyunca tıpkı bir süzgeçten geçirir gibi karşılaşma kavramının açılımından başlayarak teker teker süzülen bilgilerle birlikte karşılaşma mekanı tarifine ulaşacak olan yolun kurulması hedeflenmektedir. Birinci bölümde, tezin problematiği ve yöntemi karşılaşmaların önemini daha güçlü vurgulayabilmek amacıyla karşılaşma kelimesinin kavramsal açılımları ve karşılaşma(ma) durumu üzerinden tariflenmektedir. İkinci bölümde, bir karşılaşmanın gerçekleşebilmesi için gerekli olan hallere bakılmaktadır. Bunun için olmazsa olmaz şart ne ile karşılaşma sorusunun cevabı olan karşılaşmanın katılımcılarıdır. Karşılaşma sadece insanlar arasında yaşanmaz. Karşılaşılan kitap, sanat eseri, manzara ya da bina gibi birçok örnekle de çoğaltılabilecek nesne ya da olgular olarak düşünülmelidir. Ardından nasıl karşılaşıyoruz sorusuna yanıt aranırken bir karşılaşmanın gerçekleşmesi için gerekli olan haller açığa çıkarılacaktır. Haller üzerinden tariflenen karşılaşmanın tetikleyicileri üç ana başlık ve onların alt açılımları şeklinde gruplanmıştır. Bunlar karşılaşma halleri, karşılıklı olma halleri ve eylemlilik halleridir. Karşılaşma halleri tutku, ön-kavrayış ve tesadüf kavramları ile, karşılıklı olma halleri çatışma, uzlaşma, yok sayma ve ağırlama kavramları ile, eylemlilik halleri ise hareket/yürüme, görme/bakma, konuşma/dinleme kavramları ile ilişkilenmektedir. Bu üç hal, hepsinin bir arada olduğu durumlarda bir karşılaşmanın gerçekleşmesine ortam sunmaktadır. Üçüncü bölümde, karşılaşmayı tetikleyen hallerin nerede ve ne şekilde bir mekan oluşumuna yol açtıklarını keşfetmek amacıyla mekansallık ve liminallik kavramları ile birlikte bir okuma gerçekleştirilmektedir. Bu okuma esnasında karşılaşmanın kendisinin bir liminallik ve mekansallık olduğu ortaya çıkmaktadır. Karşılaşmanın bir mekan üretme potansiyeline sahip olup olmadığını anlayabilmek amacıyla karşılaşma ve liminallik durumları ile kurulan mekansallıklar olarak boş vakit mekanı ve üçüncü mekan bir keşif aracı olarak tartışılmaktadır. Böylece karşılaşma mekanının kurulumuna dair ilişkiler vurgulanmaktadır. Dördüncü bölümde, ilk üç bölümden süzülerek gelen tüm bilgiler ile karşılaşmanın mekanının kurulumuna ve tanımlanmasına dair bir söz üretimi üzerine gidilmektedir. Tez kapsamında karşılaşmanın mekanını kent ölçeğinde gerçekleşen karşılaşmaların kurduğu mekansallıklar üzerinden tartışmak tercih edilmiştir. Bunun nedeni kentin aslında karşılaşmalar kurulan ve bu karşılaşmaların tetiklediği etkileşim ve ilişkilerle örülen bir yapıya sahip olmasıdır. Bu amaçla bu bölümde dört örnek üzerinden bir tartışma gerçekleştirilmiştir. Bu örneklerden biri olan New York Halk Kütüphanesi merdivenleri kentteki mevcut karşılaşma mekanlarının analizini yaparken bir diğeri olan Amsterdam‟da bank projesi ise kente müdahalede bulunarak karşılaşmaları tasarlamayı amaçlayan bir örnektir, üçüncü örnek bir sanat enstalasyonu ile gerçekleştirilen deneysel bir çalışma aracılığıyla kamusal alanların nasıl karşılaşmalara açılabileceğini sorgularken, dördüncü örnek ise pop-up olarak adlandırılan ve kentte aniden ve ihtiyaca göre ortaya çıkan, ihtiyaç ortadan kalktıktan sonra iz bırakmadan yok olan mekanları karşılaşma kavramı bağlamında incelemektedir. Son bölümde ise tezin başından itibaren karşılaşma kavramının açılımları ile ortaya çıkan karşılaşma mekanın kurucuları vurgulanmakta ve tezin başında sorulan soruların cevapları tartışılmaktadır. Çıkan sonuçlar tasarımcıya karşılaşma mekanının nasıl tasarlanabileceğine dair bir veriler de sunar. Tez genişlemeye açık bir örüntü olarak değerlendirilmedir. Bu tez kapsamında sadece kensel karşılaşmalara ve ürettikleri mekanlara odaklanılmıştır. Fakat tezin başından itibaren karşılaşma kavramının açılımları ile ortaya çıkan veriler üzerinden yapılacak tartışmalarla yapı ölçeğindeki karşılaşmalara ve onlardan üretilecek olan mekanlara bakmak da mümkündür.
Mimari tasarım stüdyosunda mimari temsillerde 'Kişiselleşme'
Günümüzde üniversiteler bünyesinde verilen mimarlık eğitiminin önemli bir kısmını mimari tasarım stüdyosu oluşturur. Mimari tasarım stüdyosundaki öğrenme sürecinde, stüdyo yürütücüsü ile öğrenci arasındaki iletişim, stüdyodaki ana ilişkilerden biridir. Stüdyo yürütücü ile öğrenci arasındaki iletişimin dilini tarifleyen iletişim kanallarının özgünlüğü, iletişim dilinin gelişkinliğini desteklemektedir. Tez kapsamında iletişim kanalı olarak tariflenen alan görsel iletişim kanalları ile sınırlandırılmıştır. Bu görsel dili oluşturan her türlü dışavurum aracı 'mimari temsil' olarak adlandırılmaktadır. Öğrencilerin mimari temsilleri, özgünlükleri doğrultusunda 'kişiselleşmiş' mimari temsiller olarak nitelendirilmiştir. Öğrencinin kişiselleşmiş temsil kanalları doğrultusunda gelişmiş olan iletişim, daha verimli ve ileri bir eğitim ortamını oluşturacaktır. Böyle bir eğitim ortamı içinde olan öğrenci de, özgün üretimleri ve söylemleri olan bir mimar olarak yetişecektir. Tarih içinde kritik görülen başlıklar ele alınarak, araştırma konusunun günümüzdeki durumuna etki etmiş olan tarihi zemin incelenmiştir. Bu inceleme, iki ana alan olan 'mimarlık eğitimi tarihi' ve kişiselleşme bağlamında ele alınacak olan 'mimari temsiller' üzerinden şekillenir ve bunların birbirleri ile olan ilişkileri paralel olarak ele alınır. Ele alınan tarihi süreç boyunca gelişen birikimler ve deneyimler, bugünün mimarlık eğitimi ortamını ve mimari temsile olan bakışını oluşturmuşlardır. Enformel ve yenilikçi eğitimin yapılabildiği günümüz mimari tasarım stüdyolarında, mimari temsilde kişiselleşme kavramından artık bilinçli olarak söz edebiliyoruz. Günümüz mimari tasarım stüdyosunda öğrenci temsillerinde kişiselleşme başlığında; kişiselleşme kavramının mimari tasarım stüdyolarında nasıl algılandığına ve ne durumda olduğuna ilişkin eleştirel bir bakışın ardından, günümüz stüdyolarındaki kişiselleşme durumları iki başlık altında incelenmiştir. İlk olarak, öğrencinin kişiselleşme konusundaki farkındalıkları; temsil araçları ve tekniklerinin çeşitliliği, öğrencinin kaygıları ile niyetleri, mimarlığın 'değiştirilebilir' zemini gibi konular üzerinden incelenmiştir. Devamında ise, mimari tasarım stüdyolarında üretilen temsillerde, araç ve amaçlara yönelik kişiselleşme izleri aranmıştır. Mimari temsillerde aranan kişiselleşme izleri; hibritleşme, gerçekliği görüş biçimleri ve ilişki güçlendirme gibi konular üzerinden gelişmiştir. Günümüzde, mimari temsilin enformel ve yenilikçi bir kavrayışla ele alınıyor olması yeni bir durum olmamakla beraber, mimari tasarım stüdyolarında her zaman bu kavrayışı gözlemlemek mümkün olmamaktadır. Mimarlık eğitiminin ortamı olan üniversitelerde bu bakışa yer vermek, mimarlık pratiğinin ve söyleminin gelişmesi açısından da oldukça kritik bir yerde durmaktadır.
Mimarın iktidarına eleştirel bakmak
Tez çalışması mimarlık ve sosyolojinin arakesitinde dolaşmak çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Güncel mimarlık ortamı ve sosyoloji okumaları çaprazlandığında heyecan verici bir manzarayla karşılaşılması bu çalışmanın ana kaynağını oluşturur. Mimarlık bilgi alanının verileriyle değerlendirilen durumların başka bir kavramsal çerçeve içerisinde ele alındığında sunabileceği düşünülen potansiyeller tezin amacı olarak ortaya konmak istenmiştir. İlk bölüm, girizgah mahiyetinde çalışmanın ardındaki motivasyonları ortaya koymayı amaçlar. Bundan sonra, mimarlık alanı içerisindeki unsurlar, unsurlar arası ilişkiler ve mevcut durumu mimarlık kavramsal çerçevesi içerisinde ortaya koymak gerekliliği ön görülmüştür. İkinci bölüm, mimarlık alanı içerisinde, alanın üç ana aktörü olan mimar – mimarlık ürünü – kullanıcı arasındaki ilişkileri araştırır. Mimarlık algısının zaman içerisindeki değişimi alan içerisinde mimarın pozisyonunun değişimiyle ilintilidir. İnsanların mimarlığı deneyimleme biçimlerinin değişimi ise alan içerisinde kullanıcının pozisyonunun değiştiğini gözler önüne serer. Bu değişimler mimarlık alanı içerisindeki ilişkilerin yeniden düzenlendiğine işaret eder. Kentleşme ve kapital arasında zaman içerisinde kurulan kuvvetli bağlar, çok aktörlü mimarlık alanında etkisini artıran bir diğer unsur olarak belirir. Kent ve kapitalin ilişkisi de bu sebeple çalışma için önem kazanır. Günümüz kentlerinde artık kullanıcılar dönüşen kentin müşterisi konumuna gelmişlerdir. Tüm bu değişmeler bize bir zamanlar adı anılmayan mimarın günümüz mimarlık ortamında önemli bir figür haline geldiğini, bir zamanlar kullanıcısına referansla inşa edilen mimarlık pratiğinin ise artık kullanıcısını kaybettiğini gösterir. Mimarın daha güçlü bir pozisyona gelip kullanıcının denklemden silinmesi, mimarın mimarlık ürünüyle baş başa kaldığı bir portre çizer. Öte taraftan, kapital ve kent arasındaki ilişkinin gittikçe önem kazanması mimarlık alanını domine etmeye başlamasına yol açar. Böylelikle kapital, alan içerisindeki bir diğer kuvvetli figür olarak belirir. Bir yandan, mimarın rolünün ağırlığının artmasıyla beraber mimar ve mimarlık ürünü arasındaki ilişki kuvvetlenirken, öte yandan kapitalin mimarlık alanına sürekli müdahalesi aynı ilişkiyi zayıflatır. Dolayısıyla mimarın mimarlık alanı içerisindeki durumu muğlaklaşır. Mimarın ürünüyle baş başa kalıp kalamadığı ikilemi bizi mimarlık alanına başka kavramlarla bakmaya zorlar. Üçüncü bölüm mimarlık alanının mevcut durumunu alternatif anlama biçimlerini araştırır. Burada Bachelard, Kuhn ve Wittgestein'ın düşünceleri zihin açıcı bir rol üstlenmişlerdir. Bachelard'a göre mevcut kuramlar zorunlu hakikat konumunu üstlendikçe hata sürekli kendini olumlar. O halde hakikat haline gelmiş mevcut kabullerle yeni olarak tanımladığımız durumu anlamaya çalışmanın çıktısı, sürekli kendisini olumlayan hatalı bir çıktı olacaktır. Öyleyse yeni durumu yeni bir yöntemle anlamaya çalışmak gerekliliği doğar. Thomas Kuhn'a göre her tür sınama, bir hipotez üzerine yapılan her doğrulama ya da çürütme çabası, daha başlangıçtan bir sistem içinde yer alır. Yine Thomas Kuhn'un ve Ludwig Wittgenstein'ın benimsediği yaklaşıma göre, bizim kavramsal sistemimizde yeri olmayan bir yenilik hakkında sorulacak sorulara yine bizim sistemimizde yanıt bulmak olanaksızdır. Bu sorulara yanıt vermeye başladığımız anda, kavramsal sistemimizi değiştirmişiz demektir. Bu düşünceler temel alınarak yeni sorulara ve sorunlara yanıt verebilmek üzere kavramsal sistemde değişikliğe gitmek bu bölümde önerilmiştir. Bourdieu sosyolojisini bu amaçla araçsallaştırmanın iki önemli nedeni vardır: ilişkisellik ve düşünümsellik. Bourdieu sosyolojisinin önemli kavramlarından olan ilişkisellik, unsurların içkin özelliklerinden ziyade birbirleriyle olan ilişkilerine odaklanmanın sistemi anlamada oldukça önemli bir yeri olduğunu söyler. Düşünümsellik ise sistemi anlamaya çalışan bireyin kendisinin de sistemin bir parçası olduğu farkındalığıyla hareket etmesini amaçlar. Böylesi bir düşünümsel teyakkuz hali içerisinde kapital, iktidar ve çıkar kavramlarını ilişkisel olarak düşünmenin katkı sağlayabileceği düşüncesiyle "mimarlık sosyolojisi" alternatif bir yöntem olarak üçüncü bölümde önerilmiştir. Yapılandırılmış olduğunu farketmenin yapıyı doğru okuyabilmenin ön şartı olduğu bilgisiyle mimarın durduğu yeri daha iyi analiz etmesinin mimarlık alanı içerisinde daha iyi pozisyon almasına olanak sağlayıp sağlayamacağı sorusu dördüncü bölümü ortaya çıkarmıştır. Kültürün tahakküm aracı olarak kullanılmaya müsait yapısı kültür üreticisi olan mimarı ve kültürel bir pratik olan mimarlığı ister istemez iktidarla ilişki içerisine sokar. Bu sebepten dördüncü bölüm iktidar kavramını ele alarak başlar. Devamında, yine Bourdieu sosyolojisinin kavramlarının yol göstericiliğinde, bir çıkar üretme mekanizması olarak kapital ve biçimlerinin nasıl işlediği aktarılmaya çalışılmıştır. Bunların sonucunda çıkar üreten mekanizmaları okumanın kolaylaşması ve mimarın durduğu yerin daha iyi analiz edilebilmesi beklenmektedir. Bu beklenti çerçevesinde son olarak Bourdieu'nün entelektüeller hakkındaki eleştirileri ışığında mimarlığa entelektüel bir pratik olarak bakılmaya çalışılmıştır. Simgesel iktidar ve simgesel şiddet kavramlarının yardımıyla entelektüel olarak mimarın konumunu açığa çıkarmanın mimarlık alanı içerisinde mimarın konumunu netleştirmeye yardımcı olabileceği görülmüştür. Sonuç olarak tez kapsamında, mimarın ürünüyle baş başa kalıp kalamadığı, mimarlık bilgisine (kültürel kapital) sahip mimarın alan içerisinde sermaye sahipleriyle (ekonomik kapital) karşı karşıya kaldığında nasıl bir pozisyon aldığı, ya da alabileceği sorularını cevaplamak için yeni kapılar aralayabileceği düşünülen sosyolojik bir kavramsal çerçeve çizilmeye çalışılmıştır. Bu aslında tüm alanlar için geçerli teori pratik karşılaşmasının da başka bir okuması olarak ele alınabilir. Tüm bu okuma çerçevesinde mimarın sosyolojik çerçevenin sağladığı araçlarla durduğu yeri daha iyi analiz edebileceği, bunun sonucunda da daha iyi pozisyon alabileceği iddiası tez çalışmasında ortaya konmaya çalışılmıştır. Bourdieu'ye göre tahakküme direnmenin hatta tahakkümü ortadan kaldırmanın yolu da ancak böylesi bir açık etme çabasıyla mümkün kılınabilir.
Mimari temsil yaklaşımı olarak, deneyimsel montaj
Bu çalışmada, görme merkezli algının, mimari temsildeki baskın rolü, çıkış noktası olarak alınmış; bedenin, mekanı algılayışının sadece görme merkezli değil, tüm duyularla duyumsanabileceği düşünülerek, temsilin de duyumsama ile ilişkilendirilmesi hedeflenmiştir. Mimarlığa konu olan mekan deneyiminin, hareket, zaman ve duyumsal olan ile ilişkili olarak, zihinde oluşan anlık kesitlerin üstüste eklendiği bütüncül algının sonucu olduğu fikri üzerinde durulmuştur. Bu bütüncül algı, bireye göre farklılaşan bir mekan tasviri üretmeye olanak sağlamaktadır. Bu bakımdan duyumsal olanın konvansiyonel temsil yöntemlerindeki eksikliğinin; tasarım aşamasında ya da sonrasında, bireyin mekanı benimseyebileceği yeterli veriyi barındıramamasına sebep olacağı öngörülmektedir. Bu bağlamda sinematografik temsilin sahip olduğu hareket ve zaman kullanış yönteminin, bireyin farklılaşan bütüncül algısını oluşturmakta bir değer yaratabileceği düşünülmektedir. Mekan temsilinde de duyumsananların katılabileceği bütüncül bir algı oluşturmak için sinematografinin bileşenleri incelenecektir. Mekanı algılarken zihinde oluşan anlık kesitlerin biraraya geliş biçimleri, sinematografideki montaj kavramı üzerinden irdelenecektir. Duyumsal anlamda mekan ile iletişim kurmaya olanak veren, temsil edilmiş performatif mekan örnekleri üzerinden, temsilin montaj ile üretimi ve deneyimsel montajın nasıl oluştuğu sorgulanacaktır. Mekanın bütüncül algısından bahsederken; bireyin hareket aracılığıyla gözlemlediği mekanın değişen perspektiflerini, zihninde biriktirdiği zamansal veriler ile kavrayışı açıklanmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda, hareket ve zamanın, imge ile iletişimi ve sinematografik temsilin bu kavramları nasıl yorumladığı bilgisi üzerinden, mimari temsildeki karşılığını değerlendirmek çalışmanın omurgasını oluşturacaktır. Bu tespitler ve öngörüler doğrultusunda oluşturulan çalışma, beş başlık altında irdelenmiştir. Birinci bölümde; algı, temsil ve mekan arasındaki ilişkide tespit edilen, mimari temsilde duyumsamanın eksik olma durumu ortaya konmuş ve çalışma kapsamında ele alınan 'algılanan, tasarlanan ve yaşanan' mekan tanımları yapılmıştır. Bireyin bütüncül ve çok katmanlı algısının; deneyimlediği anlık kesitlerin zihindeki seçiliş ve dizilişleri ile ilişkisini tartışabilmek için, üzerinde durulan kavramlar ve ilişkiler tanımlanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, bütüncül algı ve temsilin ilişkisi irdelenirken; duyumsamanın kapsamındaki duyular, zamansallık ve hareket üzerinde kapsamlı bir şekilde durulmuştur. Sonrasında konvansiyonel temsil yöntemlerinin, duyumsal anlamda dışarıda bıraktığı noktalar; iki boyutlu ve üç boyutlu temsil biçimleri üzerinden incelenmiş ve bireyin mekanı kavrayışı bağlamında, yeniden üretilecek bir (temsil edilen) mekanın çerçevesi tanımlanmıştır. Üçüncü bölümde ise; mekanın deneyimlenmesinde sinematografik temsilin hareket ve zamansallığı kullanış yönteminin bireyin algısında yarattığı etki üzerinde durulacaktır. Bu anlamda temsili oluşturan parça (fragman)- bütün ilişkisi, bütünü oluşturan parçaların doğrusal olan ya da doğrusal olmayan dizilimi; Deleuze ve Bergson'un hareket- zaman- imge kavramları eksenindeki söylemleri üzerinden, irdelenecektir. Mimari temsilin duyumsama ile olan ilişkisini güçlendirmek için temsile, sinematografinin temsil araçları ile bakmanın imkanları tartışılacaktır. Sinematografinin konusu olan montaj; hareket ve zamansallığın yanısıra, bütünü oluşturan parçaların, nasıl ve hangi sırayla biraraya geldiği ile ilintili ise; duyumsamanın deneyimlenebilmesi için gerçek mekanın deneyiminde olduğu gibi, temsil edilen mekanın deneyimlenmesinde de benzer bir kavrayışın oluşması öngörülmektedir. Bu tür bir temsilin zihinde 'deneyimsel bir montaj' ile kavranabileceği fikri üzerinde durulmaktadır. Dördüncü bölüm; duyumsamanın etkin bir şekilde bileşeni olduğu temsilleri incelemektedir. Bu temsiller konvansiyonel temsil yöntemlerinin pek çoğu gibi iki boyutlu düzlemde değil; tezin savunduğu, duyumsal algının temsilin deneyimin içinde varolması fikrine istinaden, üçüncü boyutta deneyimlenebilen örneklerden seçilmişlerdir. Bu mekan temsilleri, gerçek mimari mekan olarak görülebilecekleri gibi, aslında başka bir mekanı tarifleyen, mekanın temsilleridir. Bu durum duyumsamanın, temsil içerisinde yeralışını ve yarattığı algıyı pekiştirmek için vurgulanmıştır. Tüm bu ilişkiler bağlamında sonuç bölümünde; temsil edilen mekanın hem izleyici tarafından duyulabilen, dokunulabilen, koklanabilen, içinde hareket edilebilen bir ara mekan olması hem de gerçek bir mekanın zamansal algısı ile tecrübe edilebilen bir mekan olmasının; referans olduğu mekana, daha gerçekçi bağlantılar ile ya da farklı çağrışımlar ile yaklaşabilmesine imkan verebileceği konusu üzerinde durulmuştur. Bu imkanı sağlamakta değer görülen, sinematografik bir yöntem olan montajın; algı, mekan ve temsil ilişkisindeki rolü değerlendirilecektir.
Tipolojik farklılaşma
Mimarlık nesnesi, tarih boyunca ortaya koyulmuş üretim ve durumlar üzerinden ele alınan, başlangıcı, kaynakları ve üretim şekline dönük bakış açıları değişen mimarlık faaliyetinin ortaya çıkartmış olduğu olgudur. Tarihsel süreç içinde mimarlık disiplininin üretimleri ve o üretimleri ortaya çıkartan süreçler farklı şekillerde ele alınmıştır. Tip kavramı ve tipoloji, mimarlık nesneleri arasındaki ve nesneler ile onların altında yatan fikirler arasındaki bağlantıyı okuyabilmek için önerilmiş yaklaşımlardan birisidir. Araştırma tip kavramının disiplin içinde tarih boyunca değişen yaklaşımlar ile ele alınış biçimlerinden hareketle, güncel söylem ve üretimlerde tipin ve tipolojinin mimarlık nesnesi üretimindeki rollerini ve olası görevlerini inceler. Araştırma kapsamında odaklanılan esas konu mimarlıkta tip kavramı üzerine en önemli eleştirilerden olan sabitleyici bakış açısının, tarih boyunca ve güncel yaklaşımlarda hangi şekillerde aşıldığı; tipolojik bakışla hangi şekilde farklılaşma unsurlarının bulunduğu ve üretildiğidir. Buna bağlı olarak farklılaşma noktalarının varlığı ve durumu aynı zamanda tip ve tipoloji kavramlarının ve yaklaşımının yeniden tanımlanmasına da aracı olacak durumdur. Mimarlıkta tipolojik bakış kapsamında farklılaşma unsurlarının değerlendirilmesi, tüm tarihsel bakış açıları dahilinde mimarlık nesnesinin nasıl ele alındığı ve tip ile ilişkilendirildiği ile başlar. Buradan hareketle araştırma, öncelikli olarak Vidler'in gruplandırışı ile tarih boyunca ortaya çıkmış 3 farklı tipoloji yaklaşımına; güncel pratik ve teorik üretimlerde tip konusunun işleyişi ile birlikte değinerek tipin mimarlık disiplini içindeki kavranışını, mimarlık nesnesi ile bağlantılı olarak yerini ve durumunu inceler. Buna göre araştırmada tüm tarihsel görevi ile birlikte tipolojik bakış açısının hangi şekillerde farklılık üretici unsur olarak kullanıldığı ve son tahlilde üzerine atılı olan sabitleyici olma durumu dışına nasıl çıktığı irdelenir. Araştırma sürecinde, mimarlık nesnesi özelinde farklılaşma kurgusunun gözlendiği ilk bağlantı tip ve model arasında bulunan iki yönlü bağlantıdır. Tip kavramının tarihsel yaklaşımlardaki farklı ele alınışları üzerinden tip ve model ikilisi arasındaki bakış da yeniden tanımlanmış, tip kavramının ilk açıklamalarında modelden farkı vurgulanmakta iken, kimi zaman aralarındaki ayrım yok sayılarak tip kavramı model üzerinden düşünülerek kurgulanmıştır. Tip ve model, ve tipolojik bakışta modeller arasındaki farklılık, yaklaşım olarak matematik biliminden ödünç alınan diferansiyel teriminden hareketle ulaşılan türev fonksiyonu üzerinden organize edilir. Bu yaklaşım, türev fonksiyonunun sunduğu bakışla tipe ve tipolojiye ilişkin bir karşılaştırma düzlemi oluşturma girişimidir. Bunun gibi farklılık kavramının değerlendirilmesi noktasında Derrida'nın différance'ı ve Deleuze'ün farklılığa dair yaklaşımına da disiplin dışı bakış açıları olarak başvurulmuştur. Tip ile ilişkili olarak ortaya çıkan prototip, stereo-tip, arketip gibi kavramlar, türev fonksiyonunun soyutladığı fikir-ürün, tip-model ikilileri arasındaki bağlantıları ortaya çıkartmayı hedefler. Buna göre yaklaşımları ve üretimleri anlamak için izlenecek yol tipolojik serileri oluşturmak, ya da oluşturulmuş olan serileri çözümlemektir. Tipolojik bakış kapsamında ortaya çıkan serilerin içerdiği nesneler arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi sırasında da genetik biliminden ödünç alınan kavramlar olarak genotip ve fenotipin sunduğu bakış açıları, konunun kavrayışı boyutunda yeni açılımlara imkan verecek yaklaşımlar olarak ele alınmıştır. Tipolojik bakış dâhilinde farklılık üretiminin kökeni, farkın ne olduğunu ortaya dökerek, üretici süreçlerdeki etkinlik biçimini ortaya çıkartmaktır. Tipolojik bakış açısı ile ele alınan tasarım sürecinin çıktıları, tekrara dayalı tip bakış açısı dışında, üretici ve farklılaştırıcı bir yaklaşım tarif etmektedir. Bu bağlamda çizilecek kavramsal çerçeveden elde edilen çıkarımla Foreign Office Architects'in filogenetik ağaç olarak adlandırdığı üretimler arası, bütünsel ilişkiler kuran tasarım süreci ve Peter Eisenman'ın diyagramatik ''EV'' tasarımları, üretimleri ve dolayısıyla farklılıkları ortaya çıkartan vektörlerin kurgulanışı bağlamında ele alınacaktır. Yaklaşım olarak vektörler, tasarım sürecinde farklılaşmayı ortaya çıkartan biçimi oluşturan yapısal kurgu (tip) ve biçimin üretimi (model) arasındaki dönüşümü sağlayan ilkesel hamleler olarak ele alınmaktadır. Son tahlilde tipolojik bakış açısının anlaşılması, farklılık üretimi ve bu farklılığı ortaya çıkartan unsurların anlaşılması ile gerçekleşir ve tip fikrinin tanımı değilse de, etki alanı ve taşıdığı bilginin niteliğine dair söz söyleme imkanı ortaya çıkar.
Üretken bir diyaloğun aracısı olarak mimari çizim
Çalışma, mimari çizimlerin, mekânın tasarlanması sürecinde edindikleri aracı pozisyonuna odaklanmaktadır. Tezin saptamalarına göre, sahip oldukları bu aracılık karakteri ile çizimler, diyalojik bir özellik göstermektedir. Bu özellik, çizimler aracılığında yürütüldüğü sayılan mimari tasarım sürecinin iki farklı anında görünür olmaktadır. Bunlardan ilki mekânın tasarlanması anıdır. İkinci an ise tasarlanan mekânın çizimler üzerinden okunması olarak ifade edilebilir. Bu iki anın ortak bir mimari çizim aracılığında karşılaşması, ortaya çıkabilecek bir diyaloğun varlığını işaret etmektedir. Diyalog, aracı varlığında icra edilen bir çeşit iletişim biçimi olarak dilbilimin ve iletişimin konularından birisi olarak düşünülebilir. Böylece araştırma, incelemesi içerisinde, iletişim ve dilbilim ekseninde geliştirilmiş olan yöntem bilgisini kullanabilir hale gelmektedir. İnceleme, tez boyunca aktarılmaya çalışılan literatür okuması doğrultusunda ve savın geliştirilmesine dayanılarak belirlenmiş mimari çizim örneklerini inceleyerek, mimari tasarım bağlamında özgün bir katkıyı ortaya koymayı hedeflemektedir. Bilgi teknolojileri ve medyanın günümüzde göstermiş olduğu yaygınlık göz önünde bulundurulduğunda mimari çizimleri iletişim açısından ele almak bu izlek üzerinden bakıldığında rasyonel bir çaba biçimi kazanmaktadır. Bu anlamda tez, mimari çizimlerin, görsel göstergeler olarak ele alınıp okunabileceğini öne sürmektedir. Bu incelemenin bir yöntem olarak kullanılması, mimari çizimlerin tasarım açısından daha etkin bir şekilde değerlendirilebilmelerini ve üretilebilmelerini amaçlamaktadır. İncelemelerin sonucunda ortaya konulabildiği gibi, Aldo Rossi, Peter Eisenman ve Bernard Tschumi'ye ait çizim örnekleri, üretken bir diyalog kurulmasında etkili birer aracı pozisyonundadır.