Theses supervised by Prof. Dr. Rıfat Atay
11 theses · Akdeniz University
Jean Baudrillard'ın simülasyon kuramı bağlamında bir simülakr olarak tanrı
II. Dünya Savaşı sonrasında Kıta Avrupası, düşünce, bilim, ekonomi ve iktidar alanlarındaki hakimiyetini Atlantik ötesine kaptırmıştır denebilir. Kıta Avrupası'nın hakimiyeti altındaki döneme modern, bundan sonraki döneme de genelde post-modern isimlendirmesi yapılmaktadır. Bu isimlendirme tartışmalı olduğu, bu konuda bir icma oluşmadığı malumdur. Fakat içinde yaşanılan dönem için, gündelik hayattan yola çıkarak rahatça gözlemlenebilir ve ayırt edici yanı olan telematiklerin hakimiyeti baz alınırsa yapay zeka çağı denebilir. Yapay zekanın duraklama evresinden itibaren, bu yapaylığın halleri üzerine çözümleme yapan Jean Baudrillard'ın simülasyon-simülakr kuramı bu tezin ana veri kaynağıdır. Simülakr kavramının seçimi de yapay zeka çağında karşılaşılan problemlerin tartışılması adına kabul edilmiştir. Tezin adındaki tamlamanın tamlayanı olarak Tanrı kavramının seçilmesinin nedeni ise, insanın kendini belirlemede en önemli Öteki'si/Ayna'sı olarak Tanrı'nın icra ettiği varsayılan işlevinden kaynaklanmaktadır. Çalışma, Baudrillard'ın dört düzen olarak belirlediği simülakr düzenini temel almaktadır. Bu dört düzen hakkında onun görüşleri her düzende verilmiş, bölüme başlarken amaç, yöntem bilgisi verilmeye gayret edilmiş bölümün sonunda ise bölümsel sonuç başlığı altında özet ve belge analizi yöntemi kullanılmış; sonuç bölümünde ise genel değerlendirme yapılmıştır. Veriler, genel olarak fenomenolojik ve yapısalcı bakış açısına göre değerlendirilmiştir. Veriler hususunda ise genel itibariyle Baudrillard'a sadık kalınmış ve kitapların tarihselliğine dikkat edilmeye çalışılmıştır. Böylelikle zaman içinde onun görüşlerinin de gelişimini izlenebilme olanağı sunulacağı varsayılmıştır. Baudrillard'ın düşüncesinde, eğer manevi değerler nesneleştirme işlemine tabi tutulduysa istendik doğrultuda anlam değişimine uğrayabilir, bir göstergeye indirgendiğinde ise bir eşdeğerin her daim bulunma olasılığı yüksektir. Bu açıdan Tanrı'nın, simülakrları ortaya çıkıp O'nu simüle edilebiliyorsa ve O'na olan inanç, işaretlere indirgenebiliyorsa Baudrillard'a göre, durumun vahameti tartışılmazdır. Çünkü bu iş gerçekleştiğinde yani Tanrı simüle edildiğinde bütün sistem ivedilikle koskocaman bir simülakra kalbolmaktadır. Baudrillard'a göre, bu husustaki temel etmenlerden biri, insanların görünümlerle idare etme yönündeki meylidir. Neticede ona göre, insanın kendini takas edebileceği bir eşdeğer ve amaç sistemi kalmadığında herhangi bir üslü yapıya ve kurgusal düzensizliğe geçilmektedir. Çalışmadaki verilerden yola çıkılırsa Tanrı için de bu durum geçerli görülmektedir. Mesela kadiri mutlak, iyilik imparatorluğu, her şeyi bilme tanımlamaları, konsillerde karara bağlanan ikona gibi olayların Hıristiyanlık tarihinde Tanrı'nın yerini alan simülakrlar suretiyle bir kurgusal düzensizliğe geçildiği değerlendirmesinde bulunulabilir. Baudrillard'ın düşünce sisteminde gösterge-gösterilen-gösteren-gönderge bağlamında simülasyon döneminde referansın kaybolduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca görüntünün hakimiyeti neticesinde simülakrların iktidarı altında yaşanıldığı iddiasından yola çıkılarak anlam kaymasının gündelik hayattaki yansımaları, nedenleri ve işleyişi çalışmada felsefi bakış açısıyla ortaya konmaya çalışılmıştır. Böylelikle Batıda değişen Tanrı mefhumu ortaya dökülmeye çalışılmıştır. Neticede çalışmanın ülkemizde yapılacak yapay zeka, simülasyon, simülakr, sekülerleşme gibi konularda din felsefesi, ilahiyat alanında yapılan çalışmalara ufak bir katkı sağlayacağı umulmaktadır.
Boethius'ta kötülük problemi
Düşünce tarihinde çözüme kavuşturulmayı bekleyen problemlerin başında Kötülük Problemi gelmektedir. Teistler tarafından her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve en iyi olarak nitelendirilen Tanrı'nın, kötülüklerle dolu bir dünya yaratması ve hala iyi olarak addedilmesi teizm karşıtı düşüncelerin eleştirisini kazanmıştır. Felsefe tarihinde ilk defa Epikür (M.Ö. 341- 270) tarafından sistemli bir hale getirilen bu eleştiriye daha sonra gelen teist düşünürler tarafından çeşitli cevaplar üretilmiştir. Çalışmamıza konu olan Boethius (M.S. 480-525) da bu teistlerden biridir.Vatan haini suçlamasıyla zindana atılan Boethius, orada "Felsefe'nin Tesellisi" (Philosophiae Consolatiao) adlı eserini kaleme alır. Bu eserinde bir çok konuyu işlemekle birlikte kendisi haksız yere zindana atıldığı için Kötülük Problemine de değinmiştir. Ona göre kötüler sanılanın aksine güçlü değil, tutkularının kölesi olmuş zayıf kişilerdir.
Türkiye çağdaşlaşmasında din eleştirisi: Aziz Nesin örneği
Türkiye çağdaşlaşması, Osmanlı'nın son dönemlerindeki yenilik hareketleriyle başlayarak, Cumhuriyetin ilanı ve inkılaplarla beraber yaşamın her alanında etkisini göstermiştir. Reformlar, dinî hayata da müdahale ederek, kılık-kıyafet, eğitim, dinî mekanlar ve yayınlar gibi birçok yönde hissedilmiştir. Bu süreç, edebiyatta da eleştirel bir söylemin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Akımın önemli temsilcilerinden biri yüzden fazla kitabı bulunan Aziz Nesin olmuştur. Çalışmada, Aziz Nesin'in eserlerinde dinle ilişkilendirdiği pasajlara yoğunlaşarak din eleştirisi yaptığı noktalar açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sınırları tarihi olarak, Cumhuriyet ilanını içine alan Nesin'in doğumundan onun ölümüne kadarki dönemi içermektedir. Söylem analizinin kullanıldığı araştırmada, Nesin'in metinlerinde yer alan ironi, mizah ve karakter yaratma gibi retorik stratejileri ile dine yönelik eleştirisini nasıl inşa ettiği incelenmiştir. Araştırmanın tarihi altyapısı Cumhuriyet'in ilanından başlatılarak batıcılık, Türkçülük laiklik, eğitim ve harf inkılabı gibi dinî hayata etkisi olan yenileşme hareketleriyle sınırlı tutulmuştur. Çalışmanın asıl bölümünü oluşturan Nesin'in kitaplarında dine yönelik eleştiriler, üslup farklılıklarının doğurduğu sonuçlardan dolayı, fikir ve kurgu eserleri olmak üzere iki ayrı kategoride incelenmiştir. Onun, eserlerinde mizahi dili kullanarak toplumun geleneksel inanç ve anlayışlarına dair ciddi eleştirilerde bulunduğu saptanmıştır. Araştırmada Nesin'in din, Tanrı, ölüm gibi inanca yönelik unsurlara dair tasavvurlarına değinilmiştir. Nesin'in dine yönelik eleştirilerinin Türkiye'deki halkın inançlarına, dini otoriteye, geleneksel din anlayışına, İslam'daki çok eşliliğe, İslam'ın kadın tasavvuruna ve sünnet ettirme geleneğine yönelik yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Bu tenkitlerin, İslam dininin bizatihi kendisinden ziyade Müslümanların olumsuz davranışlarına yönelik olduğu sonucuna varılmıştır. Araştırmada, Nesin'in dini söylemle bağlantılı olarak ahlak, siyaset ve bilim konularına dair tasavvurları ve eleştirilerini Müslümanların ahlaki tutumlarının inançlarıyla çeliştiği yönünde dile getirdiği anlaşılmıştır. Nesin'in din-siyaset üzerine eleştirilerinin ise yönetimin haksız, çıkarcı ve dini sömürü aracı olarak kullandığına ilişkin olduğu saptanmıştır. Nesin'in Tanrı tasavvurunun, fikrî eserlerindeki söylemlerinden onun pasif ateist çizgide durduğu, özellikle çocukken aşamadığı doğal kötülüklerinin sebebinin Tanrı'ya bağlaması sonucu, onun olgunluk çağında Tanrı'yı inkâr sürecine girdiği tespit edilmiştir.
John Shelby Spong'un Tanrı tasavvuru
John Shelby Spong, Hristiyan geleneğinin teolojik kabullerini kökten sarsan görüşleriyle tanınan bir ilahiyatçıdır. Bu tez, Spong'un Tanrı tasavvurunu perspektifinden eleştirel bir yaklaşımla incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın çıkış noktası, Spong'un geleneksel teizme yönelik radikal eleştirisidir: Spong, Tanrı'yı insanüstü, dünyadan ayrı bir varlık olarak tanımlayan klasik teist anlayışın modern dünyada sürdürülemez olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda tez, Spong'un "teizm, Tanrı'yı tanımlama biçimi olarak ölmüştür" şeklindeki iddiasının arka planını ve gerekçelerini irdeleyerek başlamaktadır. Yöntem olarak felsefi ve kavramsal analiz kullanılmış; Spong'un başlıca eserleri ile ilgili literatür taranarak görüşlerinin entelektüel temelleri ortaya konulmuştur. Çalışmanın kapsamı, özellikle Spong'un Tanrı anlayışına odaklanmaktadır. Tez boyunca Spong'un Tanrı tasavvurunun temel özellikleri din felsefesi açısından değerlendirilmiştir. Bulgular, Spong'un Tanrı'yı aşkın ve kişisel bir özne şeklindeki klasik imgeden uzaklaştırarak, "kişisel olmayan", evrenin içinde ve insan bilincinin derinliklerinde deneyimlenen bir güç olarak tasvir ettiğini göstermektedir. Spong, Tanrı'nın insanın içinde, yaşamın ve sevginin kaynağı olarak bulunabileceğini belirtirken, Tanrı'yı "olan her şeyin toplamı artı bir şey daha" biçiminde tanımlayarak panteizmi aşan panenteist bir yönelime yaklaşmaktadır. Ana argüman, Spong'un sekülerleşme ve modernite bağlamında dini inancı yeniden anlamlandırma çabasının modern teoloji açısından dikkate değer bir yeniden inşa çabası olmakla birlikte, Tanrı kavramını bu denli yeniden tanımlamasının felsefi açıdan bazı problemleri beraberinde getirdiğidir. Nitekim bulgular, Spong'un Tanrı tasavvurunun felsefi ve teolojik sonuçlarının tartışmalı olduğunu ortaya koymaktadır. Tanrı'yı tamamen içkin bir ilke haline getirmek, ilahiyat çevrelerinde "teolojik ateizm" olarak adlandırılmış ve kimilerince bunun pratikte Tanrı'yı inkar etmekle eşdeğer olduğu öne sürülmüştür. Bu tez, söz konusu eleştirileri ciddiye alarak Spong'un kavramsallaştırmasının tutarlılığını ve dini deneyim açısından yeterliliğini sorgulamaktadır. Ayrıca çalışma boyunca Spong'un Tanrı'yı "yaşam", "sevgi" ve "varoluşun temeli" olarak üçlü biçimde yeniden tanımladığı görülmektedir. Bu çerçevede Spong, Tanrı'yı yalnızca aşkın bir varlık olarak değil, insan yaşamında deneyimlenen bir gerçeklik olarak kavramsallaştırmakta; "Tanrı = Yaşam → Hayatı dolu dolu yaşamak, Tanrı = Sevgi → Pervasızca sevmek, Tanrı = Varoluşun Temeli → Kendini gerçekleştirmek" formülüyle dini deneyimi dogmalardan etik ve varoluşsal yaşantıya kaydırmaktadır.
İsmet Özel düşüncesinin varoluşçu argümanlar bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışma, İsmet Özel'in felsefi metinlerinde İslam inancı ile varoluş düşüncesinin; irade, kaygı, sorumluluk, belirlenmişlik ve varoluşun toplumsal yansımaları konuları üzerinde nasıl bir uzlaşı ifade ettiğini saptamayı amaçlamaktadır. Tezin kapsamı Özel eserlerindeki varoluşsal argümanların yerini ve kullanılış şeklini ele almayı içermekte olup bu analiz, belgesel tarama ve doküman inceleme gibi nitel araştırma yöntemleri ile karşılaştırmalı felsefe metodolojileri kullanılarak yürütülmüştür. Varoluş felsefesi, insan varoluşunun felsefede temele alınmasını benimseyen öznel ve radikal bir felsefedir. Søren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Martin Heidegger, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi birbirinden çok farklı filozofların bu başlık altında anılması, aynı sonuçlara ulaşmaları sebebiyle değil, aynı felsefe yapma ilkelerini benimsemiş olmaları sebebiyledir. Bu ilkeler; varoluşun özden önce gelmesi, insanı nesnel olarak değil birey bazında öznel olarak merkeze alması, hakikatin öznel oluşu, felsefeyi aktör bakış açısıyla güncel olarak yapmaları, dünyasal ve zamansal oluş, bunların fark edilişiyle ortaya çıkan kaygıyı başlangıç kabul edişi ve insanın özne-nesne çelişkisini temele alışı olarak sıralanabilmektedir. Özel, Müslüman olduğunu ilan ettikten sonra onun felsefi yolculuğunun izini nesir metinlerinde ve daha önce yazmış olduğu şiirlerinde sürmek mümkündür. O, varoluşsal bir kaygı ile başladığı bunaltı sürecini şiirleriyle ve daha sonra sürece dair yazdıklarıyla ortaya sermekte ve felsefi olarak kendisi bu değişimi çözümlemektedir. Onun varoluşa dair felsefesi, İslam inancı ile varoluş felsefesi sentezinin oldukça farklı bir örneğini sunmaktadır. Çalışmanın bulguları, Özel'in düşüncesindeki varoluşsal temaların ve argümanların yerini ve etkisini göstermektedir. Bu çerçevede, Özel'in sunduğu 'İslam'la Damgalanmış Varoluş' düşüncesinin genel bir çerçevesi saptanmakta, Kierkegaard ve Heidegger'in Özel üzerindeki etkileri incelenmektedir. Özel'in varoluşçu yaklaşımının İslam argümanlarıyla etkileşimi, çalışmanın birinci bölümünde tespit edilen varoluş felsefesi ilkelerine göre analiz edilmektedir.
Kötülük problemine bir yaklaşım olarak aşk teodisesi: Yunus Emre örneği
Kötülük problemi neredeyse her insanın dikkatini çeken bir mevzu olması ile meşhurdur. Problem iyi ve her şeye gücü yeten bir Tanrı ile aynı anda kötülüğün mevcut olmasının imkânı üzerine şekillenmiştir. Metafiziksel kötülük, evrenin ve içindekilerinin sınırlılığı ve sonluluğu olarak tanımlanırken; ahlaki kötülük, insanın özgür iradesi ile yaptığı seçimlerini yanlış seçenekten yana kullanması suretiyle ortaya çıkan kötülükleri ifade etmektedir. Fiziksel kötülük ise insan iradesi dışında ortaya çıkan kötülükleri tanımlamaktadır. Varoluşsal, mantıksal ve delilci kötülük olarak ele alınan problem, hem Batı hem de İslam düşüncesinde tartışılması sonucunda geniş bir teodise literatürü ortaya çıkarmıştır. İlahi aşkı ontoloji düşüncesinin temeline oturtan Yûnus Emre, kötülük probleminin türlerine şiirlerinde yer vermiş, aşkı diğer problemlerde olduğu gibi kötülük probleminin çözümü için yegane kaynak kabul etmiştir. Ona göre, evrenin ve içindekilerinin sonlu olması bir kötülük değil, aksine Tanrı'ya ulaşma bağlamında araç olarak asıl iyiliği ifade etmektedir. Ahlaki kötülüğün, özgür iradeli insanın iyi ve kötü arasında yanlış olanı tercih etmesinden ortaya çıktığını kabul eden düşünür, çözüm için ilahi aşk ile Tanrı'ya teslim olmayı gerekli görmüştür. Fiziksel kötülükler ise insanın olgunlaşması için bir basamak işlevi görmektedir ki insanlar, sıkı bir çile yolculuğu sonucunda vahdete erişip iyilikler ile kötülükler arasında bir fark olmadığını anlamış olacaklardır. İlahi aşka ulaşabilen kimse için ağlamak ile gülmek, doğum ile ölüm arasında bir fark olmadığı anlaşılacaktır. Anahtar Kelimeler: Tanrı, Kötülük, Aşk, Teodise, Yûnus Emre
Reçel Blog örnekliğinde İslami feminizmin imkânı
Reçel Blog, Dücane Cündioğlu'nun 2004 yılında yazdığı bir köşe yazısında kullandığı "reçel yapamayan Müslüman kadınlar" ifadesine atıfla dini hassasiyete sahip bir grup Müslüman kadın tarafından 2014 yılında kurulmuştur. Kurucular bu blog vasıtasıyla, özellikle Müslüman kadınların gündelik ve toplumsal meselelere dair kendi seslerini duyurabilecekleri bir platform oluşturmayı amaçlamışlardır. Reçel Blog'un kurucuları her ne kadar feminist bir blog olma hedefi taşımadıklarını belirtseler de portalde yer verilen yazılar ve söylemler onu İslami feminizm kavramı ile bir araya getirmektedir. Çalışma, "gelenekselliği çağrıştıran İslam dini ile modern bir kimliği olan feminizmin birlikteliği mümkün müdür?" sorusuna yanıt aramaktadır. Çalışmanın amacı, bu birlikteliğin imkanını Reçel Blog örnekliğinde rasyonel, objektif, tutarlı ve kapsamlı bir yaklaşımla sorgulamaktır. Literatür taramasında elde edilen verilere dayanan çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın temel konusu olan blog yazıları, içerik ve eleştirel söylem çözümlemesine tabi tutularak İslami feminizmin imkânı felsefi bakış açısı ölçütleriyle değerlendirilmiştir. Reçel Blog yazarlarının söylemlerinde, "muhafazakâr-feminist" olarak nitelendirilebilecek yeni bir Türk kadın kimliğinin izleri görülmektedir. Yazarlar, söylemleriyle İslam'ın sınırları içinde kalarak dine ve geleneğe feminist bir eleştiri getirmekte, eşitlikçi bir toplum arzusuyla kadın birlikteliğine ve mücadelesine vurgu yapmaktadır. İslam'ın temel kaynaklarını sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşımla ele alarak geleneksel yorumlara karşı kadın merkezli alternatif bir okuma sunan blog yazarları, söylemleriyle ataerkil hegemonyayı dine dayandıran zihniyete başkaldırmaktadır. Reçel Blog yazarlarına göre, İslam'ın temelinde mevcut olan gerçek eşitlik, tarih boyu gelişen eril tefsir ve fıkıh anlayışlarıyla yozlaştırılarak yok edilmiştir. Bu anlamda blog yazarlarının söylemleri, ya ataerkil yorumlardan sıyrılmış gerçek İslami okuma ya da feminizmin İslamlaştırılması olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte her iki durumda da yazarların feminist bir tutum sergiledikleri dikkatlerden kaçmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Din Felsefesi, Söylem Analizi, İslami Feminizm, Müslüman Kadın, Reçel Blog
Ahmet Hamdi Tanpınar düşüncesinde kötülük problemi
Ahmet Hamdi Tanpınar Düşüncesinde Kötülük Problemi isimli tez çalışması, Tanpınar‟ın hikâye ve romanlarında kötülük problemine yaklaşımını ortaya koymaktadır. Çalışma, literatür taraması ve belge analiz yöntemi ile hazırlanmıştır. Üç bölüm ve çeşitli alt başlıklardan oluşan çalışmada ilk olarak kötülük ve kötülük probleminin kuramsal çerçevesi çizilmiştir. Kötülükler metafiziksel, fiziksel ve ahlaki olarak, kötülük problemi de varoluşsal, mantıksal ve delilci kötülük problemi olmak üzere üç başlık altında incelenmiştir. Batı ve İslam dünyasında filozofların meseleye yaklaşımları, savunma ve teodiseleri de bu bölümde ele alınmıştır. İkinci bölümde Tanpınar‟ın hayatı, eserleri ve düşünce dünyası ile ilgili bilgi ve değerlendirmeler yer almaktadır. Üçüncü bölüm de ise önce Tanpınar‟ın kişisel hayatında, daha sonra roman ve hikâyelerinde kötücül durum bulguları ve bu kötülüklerin kaynakları tespit edilmiştir. Akabinde bu bulguların kötülük problemi ve çeşitleri ile ilişkisi, bu bağlamda Tanpınar‟ın Tanrı tasavvuru, özgürlük konusuna yaklaşımı ve teodisesi ortaya koyulmuştur. Tanpınar kötülük problemini daha çok Huzur romanı içinde kısa bir bölümde tartışmaktadır. Roman ve hikâyeleri incelendiğinde yazarın dünyada metafizik, doğal ve ahlaki kötülüklerin varlığını kabul ettiği, problemi bir olgu olarak ve derinlemesine değil, mantıki sonuçları ve pratik faydaları üzerinden değerlendirdiği görülmektedir. Tanpınar kötülük probleminin akılla değil ancak inançla çözülebileceğini düşünmektedir. Çözüm önerisi olarak ise o, Tanrı‟yı yaşanan kötülüklerin sebebi olarak görüp tartışmalara dâhil etmemek, Tanrı düşüncesini basit gündelik problemlere karıştırmamak ve yıpratmamak gerektiğini ileri sürmektedir. Anahtar Kelimeler: Din Felsefesi, Tanrı, Kötülük, Teodise, Ahmet Hamdi Tanpınar.
A'raf suresinin din eğitimi açısından değerlendirilmesi
Kur'an, Yüce Allah'ın insanlara olan emir ve buyruklarını içeren bir kitaptır. Bu hedef çerçevesinde nazil olan Kur'an insanlığa hidayeti ulaştırmak için birçok yol ve yöntem kullanır. İndiği her çağda, o çağın ihtiyaç ve şartlarına göre yöntem ve yaklaşımlar içeren Kur'an'ın yöntemlerinin en belirgin özelliği bir ahenk ve denge içinde sunulmasıdır. Yerine göre insanlar ahiretteki azapla sakındırılırken yerine göre de ümitsizliğin bir kafir alameti olduğuna değinilir. Bazı vahyi bilgilerin verilmesinde yumuşak bir üslubun kullanılmasını telkin ederken bazı noktalarda da hidayete kapı aralamayan kişilere karşı daha üst perdeden bir üslup kullanılır. Kur'an'ın geneline dağılmış olan bu ahenk, insanların hidayetine vesile olmak adına makul bütün yöntem ve teknikleri kullanmaktadır. Bu bağlamda hem geçmiş ümmetlerin kıssalarından söz edilir hem de salih kişilerin varacakları Cennetlere işarette bulunulur. Aynı yaklaşımı A'raf suresi özelinde de gördüğümüz Kur'an, bu sure içinde Din Eğitim ve öğretiminin öncelediği birçok yöntem ve tekniği ihtiva eder. Surenin hemen başında tebliğ eden konumunda olan Hz. Peygamberin bu davaya inanması gerekliliğinden bahsedilerek, din eğitimcisinin de anlatacağı şeye, her şeyden önce kendisinin de inanması gerektiğine işarette bulunur. Şeytanın isyan etmesiyle düştüğü durum anlatılırken, şeytan tipolojisi üzerinden kibrin kötülüğüne; Hz. Adem ile Havva'nın tövbe etmesi üzerine Allah'ın onları affetmesi özelinde de Yüce Allah'ın merhameti yöntemsel bir yaklaşım olarak ele alınmaktadır. Geçmiş ümmetlerin kıssalarının anlatıldığı A'raf suresi, aynı zamanda din öğretiminde kullanılan 'hikayelerle din öğretimi' ilkesine değinir. Şükür, tevazu, israftan kaçınma, tevekkül, af duygusuna sahip olma gibi birçok pozitif insani yönünün ele alındığı A'raf suresi, din eğitim ve öğretimi teknikleri noktasında da birçok örnek barındırmaktadır. Bu anlamda, kıssa ile anlatma metodu, takrir metodu, soru-cevap metodu, ödül-ceza metodu, örnek olma metodu gibi birçok din öğretimi metodunu içermektedir. Bu çerçevede A'raf suresi Kur'an'ın genel yaklaşımını içine alan bir içeriğe sahiptir.
Hilmi Ziya Ülken'in Aşk Ahlakı ile Nurettin Topçu'nun İsyan Ahlakı'nın karşılaştırılması
Hilmi Ziya Ülken ve Nurettin Topçu yakın tarihimizin aynı dönemde yaşamış iki önemli düşünürüdür. Onlar insanların ve devletlerin ahlaktan uzaklaştığına dair ahlaki bir buhrandan bahsetmiş ve ahlaki bir toplum ile devletin oluşabilmesi için birbirlerinden farklı devlet ve toplumsal ahlak tasavvurları ortaya koymuşlardır. Bu bağlamda onların ahlak teorileri, topluma ve devlete yeniden ahlaki bir nitelik kazandırmak için geliştirilmişler ve ahlaka dair temel hareket noktaları şu şekilde olan çözüm arayışlarını sistemleştirmeye çalışmışlardır: Ülken ahlak anlayışının temeline ihtiras ve aşk kavramlarını alırken Topçu da ahlak anlayışının temeline isyan ve aşk kavramlarını almıştır. Her ne kadar ikisinin de ahlak anlayışının temelinde aşk kavramı önemli bir yer işgal etse de felsefi düşüncelerinin genel yapıları bakımından aşk kavramını farklı şekilde yorumladıkları dikkat çekmektedir. Ülken aşk temelli ahlak teorisinden Akademik Devlet ya da Mertebeler Devleti olarak kavramsallaştırdığı siyaset teorisini geliştirmişken Topçu da yine aşkla temellendirdiği ahlak teorisinden hareket ederek Anadolu Sosyalizmi siyaset teorisini geliştirmiştir. Bu tez, Topçu'nun ve Ülken'in ahlak ve siyaset teorilerini karşılaştırmakta ve onların düşünsel olarak farklı yerlerde durduklarını tesbit ederek ahlaki buhrana yaklaşım ve çözümleri açısından düşüncelerini değerlendirmektedir.
Din-estetik ilişkisi çerçevesinde Petır Dinov'un Panevritmia ve Mevlevilikteki Semâ'nın mukayesesi
Dinî ritüeller, tarih boyunca sosyokültürel yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkar. Bu ritüeller, sosyokültürel yaşamda yarattıkları etkiler ile toplumsal yaşamın temel dinamiklerinden ola gelmişlerdir. Tarihin başlangıcından günümüze, ilkel dinlerden mensubu en kalabalık dinlere kadar her dinin içindeki farklı grupların değişik ritüeller kullandıkları görülmektedir. Bu çalışmada İslâm dünyasının en çok bilinen ve tüm dünyada tanınan Mevleviliğe ait "Semâ" ile Hristiyan dünyasında belli bir yer tutan ancak Türkiye'de pek bilinmeyen "Panevritmia" ritüelleri karşılaştırılarak din ve estetik açısından değerlendirilmeye çalışılmıştır. Türkiye'de Mevlânâ Celâleddin Rûmi ve Semâ hakkında oldukça fazla araştırma yapılmış ve kitap yazılmış olduğundan, çalışmada bu bölümler sadece özet olarak verilmiştir. Panevritmia'nın yapısı ve kurucusu olan Dınov'un hayatı hakkında ise neredeyse hiç çalışma yapılmadığından, konunun daha iyi anlaşılması için bu bölümler biraz daha geniş tutulmuştur. Osmanlı Devleti sınırları içinde yer alan Bulgaristan'ın Varna'ya bağlı Hadırça köyünde 1864'te dünyaya gelen ve bir Hristiyan din adamı olma hedefiyle büyütülen Dınov, ilk tahsilini ülkesinde almıştır. Orta öğrenimden sonra Metodist Kilisesine bağlı olan hocalarının da etkisiyle yükseköğrenimi için Amerika'ya gitmiştir. Oradan döndükten sonra otuzlu yaşlarında memleketinde Evrensel Beyaz Kardeşliği Örgütü'nü kurduktan kısa bir süre sonra 28 farklı fiziksel hareketten oluşan Panevritmia'yı ortaya çıkarmıştır. Bu çalışma, estetiğin İslâm ve Hristiyanlıktaki yer ve öneminden bahsettikten sonra Dınov'un Panevritmia'sı ile Mevlânâ'nın Semâ'sını "Dil-Şiir", "Müzik", "Dans" ve "Aşk" anlayışları çerçevesinde ele alarak din ve estetik açısından karşılaştırmayı amaçlamıştır.