Theses supervised by Prof. Dr. Musa Şamil Yüksel
14 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Timurlularda yolsuzluk ve görevi kötüye kullanma
14. yüzyılın son çeyreğinde Emir Timur tarafından kurulan Timurlular, Orta Çağ'ın en güçlü ve önemli devletlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar olan kısımda siyasi haritaları yeniden çizen Timurlular, kısa sürede önemli başarılar kazanmış ve geniş topraklarda hüküm sürmüştür. Timurlular siyasi, ekonomik, askeri, kültürel vb. pek çok alanda büyük başarılara imza atmıştır. Ancak her büyük devlette olduğu gibi belirli bir zaman sonra Timurlu Devleti'nde de devletin farklı alanlarında sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Timurlu Devleti'nde ortaya çıkan önemli sorunlardan birisi yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmadır. Çalışmanın ana problemi bu doğrultuda ortaya çıkmıştır. Çalışmanın ana problemi yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmanın Timurlu Devleti'nin geleceğini ne şekilde etkilediğidir. Görevi suistimaller Timurlu Devletini siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel vb. pek çok alanda olumsuz etkilemiş bu durumda devletin zayıflamasında ve yıkılmasında etkili olmuştur. Mali usulsüzlük ve yetkiyi kötüye kullanma hadiseleri Timurlu Devleti'nde neredeyse her dönemde karşımıza çıkmaktadır. Emir Timur, Şahruh dönemlerinde bu vakaların diğer dönemlere göre daha az yaşandığını görmek mümkündür. Ancak diğer Timurlu sultanlarının dönemleriyle mukayese edilecek olursa yetkiyi kötüye kullanma olgusu Hüseyin Baykara döneminde zirveye ulaşmıştır. Bu durumda birçok faktörün etkili olduğunu görmekteyiz ancak en önemlileri Timurlu Devleti'nin eski gücünde olmaması, merkezi otorite ve asayişin azalmasıdır. Timurlu sultanları rüşvet ve zimmet suçu gibi yolsuzluklar ile bizzat mücadele etmiştir. Timurlu sultanları bu eylemlerin önüne geçebilmek için farklı dönemlerde çeşitli önlemler almışlardır. Bazı dönemlerde bu eylemlerin önüne geçilebilmesi için reform çalışmalarının yapıldığı kaynaklara yansımıştır. Timurlu sultanlarının bu suçu fazlaca ciddiye aldığını ve bizzat soruşturmalar yaptığını görmekteyiz. Timurlularda bahsedilen eylemlerin önüne geçebilmesi için mali denetim sistemi oluşturulmuş ve devletin memurları, çeşitli kurumları sık sık denetlenmiştir. Bunların dışında çalışmada da detaylı olarak incelendiği gibi bu suistimallerin önüne geçmek için pek çok önlem alınmıştır. Ancak Timurlularda farklı dönemlerde alınan önlemlere rağmen bu suçların önüne hiçbir zaman tamamen geçilememiştir. Timurlularda yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmadan sorumlu kurum ve kişiler bulunmaktadır. Divan-ı Büzürg, Divan-ı Mal, Divan-ı Ala ve Taşra Divanları bu ihmallerin engellenmesi, araştırılması ve sorumluların cezalandırılmasından sorumlu kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Timurlu sultanları, mirzalar, vezirler, emirler ve yarguciler görevi suistimallerden sorumlu devlet yöneticileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden olan tarama-derleme yöntemi kullanılmıştır. Ayrıca olaylar karşılaştırmalı tarih yöntemlerinden faydalanılarak mukayeseli olarak ele alınmıştır.
Timurlu mirzalarının eğitimi, askeri faaliyetleri ve isyanları
1370 yılında tarih sahnesine çıkan Timurlu Devleti'nin kurucusu Emir Timur hayatı boyunca devletinin geniş sınırlara ulaşmasını ve uzun süre güçlü kalmasını hedeflemiştir. Timur inşa etmiş olduğu devletinin hâkim bir güç olarak devam etmesinin yalnızca kendisinin değil haleflerine de bağlı olduğunu iyi bilmekteydi. Bu nedenle kendisinden sonra gelecek olan hanedan üyelerinin eğitimine büyük önem vermiştir. Timurlularda devlet hanedanın ortak malı olduğundan her mirzanın tahta çıkma hakkı bulunmaktaydı. Timur, mirzalık kurumuna önem vererek onların her alanda gelişmesini sağlayacak bir sistem kurmuştu. Bu sistem gereği Timurlu mirzaları doğdukları andan itibaren titizlikle özel kişiler tarafından yetiştirilmekteydi. Çocukluk yaşlarında kendilerine tayin edilen atabeylerin sorumluluğu altında pek çok alanda dersler verilerek iyi bir eğitim almaları sağlanıyordu. Mirzalar belirli bir yaşa ulaştıklarında, Timur onları seferlerde çeşitli görevlerle sorumlu tutmak suretiyle askeri eğitimlerini pekiştiriyordu. Askeri eğitimin yanısıra mirzalar kendilerine tahsis edilen atabeylerin eşliğinde Timur'un belirtmiş olduğu eyaletlerde görevlendirilerek o bölgenin tüm sorumluluğunu da üstleniyorlar ve siyasi yönden de kendilerini geliştirme fırsatı buluyorlardı. Mirzalar bu vilayetlerde her ne kadar güçleri sınırlandırılmış bir şekilde merkeze bağlı olsalar da bir hükümdar gibi deneyim kazanıyorlardı. Timur'un ölümünden sonra mirzalar, daha çok ilim, iktisat ve mimari sahalarda onun politikalarını sürdürmüştür. Mirzalar söz konusu alanlarda onun bıraktığı bu anlayışı muhafaza etmiş ve dikkate değer katkılar ortaya koymuşlardır. Diğer taraftan Timur ölmeden torunu Mirza Pir Muhammed'i veliaht ilan etmiş olsa da devlet teşkilatında belirli konuma ulaşan diğer mirzalar onun bu vasiyetine uymamışlardır. Timur'un ölümüyle birlikte hanedan mensupları arasında büyük mücadeleler meydana gelmiştir. Ortaya çıkan bu isyanları bastıran Timur'un oğlu Mirza Şahruh tahta çıkmış ve isyanları bastırarak kendi hakimiyetini tesis etmeye gayret etmiştir. Mirza Şahruh hâkim olduğu süre içerisinde her ne kadar devleti babasının zamanındaki gibi korumaya çalışsa da kendisinin vefatından sonra mirzaların isyanları ve taht mücadeleleri her geçen zaman daha şiddetli ve daha kanlı olmuştur. Tahta geçen Mirza Ebu Said hükümdarlığı süresince mirzalar tarafından çıkarılan ayaklanmalarla uğraşmış ve dış güçlerle yeterince ilgilenememiştir. Mirza Hüseyin Baykara her ne kadar tahta çıktıktan sonra iç isyanları bastırmak için uğraşsa da devletin çöküşünü engelleyememiştir. Tezimizin ana probleminin seçilmesinde söz konusu bu isyanların devlete olan etkisi meselesi belirleyici olmuştur. Çalışmamızın ana problemi, Timurlu mirzalarının devlet teşkilatında aldığı roller ve giriştikleri isyanların Timurlu Devleti'nin geleceğini ne şekilde etkilediğidir. Bu bağlamda araştırmada ortaya çıkan alt problemlerden biri, Timurlu mirzalarının yetiştirilmesinde aldıkları eğitimin ve eyalet merkezlerine gönderilmelerinin katkılarının ne olduğu sorusudur. Devamında, mirzaların evliliklerinde siyasetin etkisi incelenecektir. Bunun yanı sıra, Timur'dan geriye kalan kültürel mirasa yönelik olarak Timurlu mirzalarının benimsedikleri politikalar değerlendirilecektir. Araştırmanın bir diğer boyutu, Emir Timur döneminde mirzaların savaşlardaki etkileri ve rollerinin değerlendirilmesidir. Bu kapsamda çalışmada Timurlu mirzalarının devlet teşkilatındaki konumlarına açıklık getirilmesi amaçlanmaktadır. Son olarak, Timurlu devlet sistemi içerisinde mirzaların ayaklanmalarının sebepleri ve bu ayaklanmaların devletin yıkılışına nasıl etki ettiği ele alınacaktır. Bu problem ışığında, giderek yoğunlaşan isyanların devlete verdiği zararlar dönemler halinde incelenerek sorulara yanıt aranacaktır.
Timurlularda ordu ve askerî organizasyon (1370-1447)
Orta Çağ'da ordu, bir devletin kurulması, siyasi varlığını devam ettirebilmesi ve refahı için hayati öneme sahiptir. Türk ve dünya tarihini derinden etkileyen Timurlular da (1370-1507) askerî karakterli bir devlet olarak kurularak ordu teşkilatına büyük önem vermişlerdir. Hanedan kurucusu Timur, asker bir hükümdar olması sebebiyle ordusunu oluştururken kendisine bağlı askerî elitlerini ve Türk-Moğol boylarından yakın adamlarını orduya dahil ederek önemli görevler vermiştir. Böylece Timur, devlet bürokrasisinde ve orduda mutlak bir otorite kurarak tüm güç merkezlerini kendisine bağlamıştır. Bu durum Timur'un dönemin en güçlü ordularından birisini oluşturmasına, söz konusu orduyu katı bir disiplin ile organize etmesine ve hayatının büyük bir bölümünü ordusunun başında seferlerde geçirmesine olanak sağlamıştır. Timur'un ölümünden sonra iktidara gelip, Timurlu topraklarının büyük bir bölümünde hâkimiyetini sağlayan oğlu Mirza Şahruh döneminde ise Timurlu ordusu dönemin caydırıcı askerî gücü olarak varlığını sürdürmüştür. Mirza Şahruh'un da babası Timur gibi kendisine sadık adamlarından yeni bir askerî elit kurduğu ve üstün bir disiplin ile ordusunu organize ettiği bilinmektedir. Timurlu hükümdarlarından Timur ve Mirza Şahruh, büyük bir savaş gücüne sahip orduları sayesinde muharebe meydanlarında yenilgi yüzü görmemiştir. 1370-1447 tarihi aralığında Timurlu ordusu, dönemin en etkin askerî gücü olarak değerlendirilebilir. Çalışmanın ana problemi, Timurlu ordusunun girdiği bütün savaşlarda düşmanlarına karşı nasıl üstünlük sağladığı ve söz konusu üstünlüğü nasıl devam ettirdiğinin ortaya konulmasıdır. Timurlu ordularının rakiplerine karşı üstünlük sağlamasının birden fazla nedeni vardır. Söz konusu sebepler arasında ileri silah teknolojisine sahip olup, birbirleriyle uyumlu bir şekilde savaşlara katılan muharip kuvvetler oldukça mühimdir. Sağlıklı bir şekilde bilgi akışının sağlandığı istihbarat faaliyetleri, taktik ve stratejik uygulamalar ve askerî liderlik önemli hususlar arasındadır.
Lise tarih ders kitaplarında Orta Çağ anlatısı: ABD, İngiltere ve Türkiye ders kitapları karşılaştırması
Bu araştırmanın amacı ABD, İngiltere ve Türkiye'de okutulan tarih ders kitaplarını Orta Çağ konuları örneğinde karşılaştırmalı olarak vermektir. ABD, İngiltere ve Türkiye ders kitaplarının Orta Çağ üzerinde zamansal içerik, mekânsal içerik, kazanım, dil ve söylem, Doğu ve Batı algısı, kullanılan kaynaklar ve Orta Çağ'a ait görseller etrafında inceleme yapılmıştır. Eğitim sistemleri birbirinden farklı bu üç ülkenin ders kitapları incelenerek belirlenen temalar çerçevesinde benzerlik, farklılık ve olaylara karşı tutumlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Tarih ders kitaplarında Orta Çağ konuları geniş yer tutmaktadır. Orta Çağ belki de insanlığın en çalkantılı ve günümüz dünyasının oluşumunun temellerinin oluştuğu çağ olarak dikkat çekmektedir. Kavimler Göçü ile başlayan süreç, batıda imparatorlukların yıkılışı, doğunun ise büyük imparatorluklarla dünya hâkimiyetinde rol oynayan güç merkezleri haline geldiği; iki semavi dinin (Hristiyanlık ve İslamiyet) dünya üzerinde yayıldığı, toplumsal yaşamın şekillendiği, Avrupa kimliğinin oluştuğu, Doğu ve Batı arasındaki kutuplaşmanın ve rekabetin ortaya çıktığı periyottur. İşte bu süreç içerisinde olan olayların; neden, sonuç ilişkisi içerisinde öğrenciye aktarılması, onun günümüz ve gelecekle ilgili savlarda bulunabilmesine imkân tanımaktadır. Bu bağlamda ABD, İngiltere ve Türkiye tarih ders kitaplarında Orta Çağ konusunun bütüncül olarak ele alınılış biçimi incelenmiştir. Bu çalışmada; "World History Patterns Of Interaction", "The Oxford Illustrated History Of Medieval Europe", "Atlas Of Medieval Europe", "Tarih 9", "Tarih 10" ders kitapları kaynak olarak kullanıldı ve kaynaklar Orta Çağ konularını içeren bölümler ile sınırlandırıldı. Araştırmanın sonuçlarına bakılacak olursa, üç ülkenin Orta Çağ dönemine ait konuları aktarırken eyaletlerden oluşan ABD, birden fazla devleti bayrağı altında toplamış İngiltere ve tek uluslu Türkiye'nin tarih ders içerikleri ve aktarılmak istenilen imgelerinde farklılıklar görülmektedir. ABD ve İngiltere'de modern tarih kavramı doğrultusunda lise tarih derslerinde aktarılan konularda tarafsızlık ilkesine riayet edildiği görülürken, Türkiye'de ise milli kimlik inşasına yönelik öğreti dikkati çekmektedir. ABD ve Türkiye'de lisede tarih dersi zorunlu dersler arasında yer alırken, İngiltere'de ise seçmeli dersler arasında bulunmaktadır. Tarih derslerinin öğrenciye aktarılmasında en önemli materyal olan ders kitaplarının da bu bağlamda birbirlerinden farklılık gösterdiği görülmektedir.
II. Mehmed- Lorenzo de' Medıcı dönemlerinde İstanbul ve Floransa'nın kent kimliğinde yaşanan değişimler
Bu çalışma, II. Mehmed'in İstanbul'u fethetmesinin ardından şehir kimliğinde meydana gelen değişimleri, Floransa'da Lorenzo de' Medici'nin yönetimiyle karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Çalışma, Lorenzo ve II. Mehmed'in dünya görüşleri ile kişisel vizyonlarının, şehir kimliğindeki değişim süreçlerinde oynadığı rolü tartışmayı hedeflemektedir. Ayrıca, II. Mehmed ve Lorenzo de' Medici'nin iktidara gelişlerinde önceki yaşam serüvenlerinin, İstanbul ve Floransa'nın şehir kimliği değişimindeki etkilerine odaklanmaktadır. Dönem kaynakları ve ikincil kaynaklar titizlikle incelenmiş, fiziksel unsurların ötesinde tarihsel bağlam üzerinde durulmuştur. Bulgular, eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirilmiş ve çalışmaya entegre edilmiştir. Bu tez, tarihsel süreçlerin yanı sıra II. Mehmed ve Lorenzo de' Medici'nin bireysel deneyimlerini de ele alarak, şehir kimliği üzerindeki etkilerini anlamak ve karşılaştırmak amacını taşımaktadır. İstanbul'un II. Mehmed'in fethetmesinden önceki şehir kimliği üzerinde durularak, sonrasında meydana gelen şehir kimliği değişimi açıklanmaktadır. Aynı şekilde, Floransa'nın Medici Ailesi'nin iktidarlarından önceki kimliği belirtilerek, Medici Ailesi'nin yönetimi ele geçirmesi ve hakimiyetleri sırasında yaşanan kimliksel değişim açıklanmaktadır. Floransa ve İstanbul'un kimlik değişiminde etkili olan kültürel ve fiziksel faaliyetler ele alınmıştır. Lorenzo de' Medici'nin Floransa'nın Rönesans ile bütünleşmesine ve kent kimliğinin değişimine sağladığı katkı vurgulanmaktadır. Benzer şekilde, II. Mehmed'in İstanbul'un kent kimliğine en büyük katkısı, şehre eski itibarını kazandırması ve çehresini değiştirmesidir. Her iki liderin ardından, kentlerin kimlikleri kalıcı bir şekilde değişmiştir. İki şehir arasında yaşanan değişimler birbirinden farklı olmasına rağmen, belirli benzerlikler de mevcuttur.
Moğollar ve Timurlular dönemi Mâverâünnehir ve Horasan bölgesinde siyasi gelenek farklılıkları
Şehirler, insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği ilk günden beri içinde bulunduğu bölgenin coğrafyası ve topografik özellikleriyle beraber bünyesindeki topluluğun kimliği çerçevesinde birbirinden farklı kimlikler ve siyasî gelenekler geliştirmişlerdir. Çalışmada ele alınan iki bölge Mâverâünnehir ve Horasan da bu açıdan yüzyıllardan beri toplumların sosyal hayatlarını idâme ettikleri, ekonomik faaliyetler yürüttüğü, dini vecibelerini yerine getirdikleri belirli sınırlar içindeki yerleşim birimleri olarak siyasî geleneklere sahiptirler. Tarih boyunca bu siyasî gelenekler çoğu toplum tarafından muhafaza edilmekle birlikte bazıları ise yaşanan siyasî veya toplumsal olaylarla farklı tezahürlere bürünmüş ya da ortadan kalkmıştır. Ele alınan bu çalışmada da Mâverâünnehir ve Horasan'ın Cengiz Han önderliğindeki Moğol istilası ile başlayan ve daha sonra Emir Timur'un tarih sahnesine çıkışıyla devam eden bozkır kökenli toplumların hakimiyeti döneminde siyasî geleneklerinin ne olduğu, hakimiyetleri süresince ne tür değişimler gösterdiği ve iki bozkır iktidar döneminde gelenek farklarının neler olduğu ele alınmıştır. Çalışmanın tarih aralığı çok geniş tutulması neticesinde de sınırları bir hayli büyük olan Mâverâünnehir ile Horasan'ın tüm şehirleri üzerinde durulamamış ve bölgelerin önde gelen şehirleri Semerkand ve Herat özelinde incelenmiştir. Çalışmada ekonomi, sosyal ve kültürel hayat, nüfus hareketleri ile imar faaliyetleri konu dışında tutulmuştur ve siyasî olayları daha bütüncül ele almak gayesiyle Semerkand ve Herat'ı etkileyen siyasî olaylar, iki şehir özelinde de bahsedilmiştir. Ayrıca siyasî olaylar, Semerkand ve Herat özelinde sınırlandırılmış, şehir hayatını etkilemeyen savaşlar, antlaşmalar ve ittifaklardan bahsedilmemiştir. Böylelikle Moğollar ve Timurluların, her iki şehirde de çoğu zaman benzer siyaset izleseler de, şehre atanan valiler de olduğu gibi farklı politikaları da benimsedikleri ve bu politikalara binaen şehir ileri gelenlerinin benzer siyasî tepkiler verdiği görülmektedir.
Timurlu Devletinde elçilik müessesesi ve haber alma teşkilatı
Diplomasi insanların toplu halde yaşamaya başlaması ile ortaya çıkmış ve önemini günümüze kadar korumuştur. Eski çağlarda insanoğlu bireysellikten sosyal yaşama geçerken öncelikle toplu halde yaşamayı öğrenmiş daha sonra kendi toplumundan farklı toplulukların da olduğunu idrak etmiştir. Farklı topluluklarla iletişime geçmenin zaruri olduğunu görerek ilkel diplomasiyi başlatmıştır. Diplomasi, zaman içerisinde devletler için önemli bir kavram hâline gelmiştir. Adını kurucusu Emir Timur'dan alan Timurlu Devleti'nde (1370-1507) diplomasi daima önem arz etmiş, bu önemin bir sonucu olarak da elçilik müessesesi sağlam temeller üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Timurlu ülkesine gelen yabancı elçiler belli akideler dahilinde ağırlanmıştır. Timurlu sultanları yabancı devlet elçilerine gösterdikleri hürmetin kendi elçilerine gösterilmesini de beklemişler, elçilerine karşı menfi davranışlara sessiz kalmamışlardır. Timurlu sultanları, devletlerarası ilişkilerde elçilik kurumuna verdikleri önem kadar istihbarata da önem vermişler yeri geldiğinde elçilerini de bir casus olarak kullanmakta tereddüt etmemişlerdir. Elçilik müessesesi ve istihbaratına önem veren Timurlu sultanları iç ve dış siyâsette başarılı olmuştur. Elçilik ve istihbarata gereken önemin verilmediği sultanların zamanında ise Timurlu Devleti'nde muhtelif sıkıntılar ortaya çıkmıştır.
Akkoyunlu ve Karakoyunlu Devletlerinin para politikası
Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleri XIV yy. ortalarından XVI yy. başlarına kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Irak, İran ve Kafkasya'da hakimiyet sürmüş iki Türk devletidir. Hüküm sürdükleri coğrafyanın ve dönemin şartları doğrultusunda merkezi otoritelerini tesis etmeleri zaman almışsa da hakim oldukları coğrafyada ardılları için yönetimsel açıdan daha düzenli bir topluluk bırakmışlardır. Bıraktıkları sanat eserleri dışında, aldıkları çeşitli tedbirlerle ekonomik bir altyapıda tesis etmişlerdir. Özellikle Akkoyunlu devletinin Karakoyunluları tarih sahnesinden kaldırarak bu devletin topraklarına da egemen olması ile birlikte, her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da çeşitli atılımlar yaptıkları görülmektedir. Her iki devlette ekonomik ve ticari bir unsur olarak parayı kullanmışlardır. Merkezi otoritenin tesisi ile kendi adlarına bastırılan paraların ekonomik ortamda daha fazla kullanıldığı görülmektedir. Sultanlar adına basılan paralar üzerinde genellikle Türk-İslam nümizmatiğine uygun ögeler görülmekle birlikte özellikle bazı Akkoyunlu paralarında Grek geçiş motiflerine de rastlanmaktadır. Her iki devlette mali bir yapılanmaya sahip olmakla birlikte, Akkoyunluların Uzun Hasan döneminde özellikle ticaret hususunda çeşitli kanunnameler hazırlayarak devlet ekonomisini kalkındırmak gayreti içerisinde oldukları görülmektedir. Bahse konu devletlerle ilgili yazılı kaynaklar sınırlı olsa da günümüzde bulunan paraları ve onların değerleri üzerinden ticaret hayatlarında para unsuru ortaya konmakta ayrıca devrin kanunnameleri, seyahatnameler ve kitaplarından bu olgular pekiştirilmektedir. Karakoyunlular ve Akkoyunlular yaşadıkları dönem ve coğrafyada kalıcı izler bırakarak iktisadi ve mali açıdan belli bir kalkınmaya öncülük etmişlerdir. Sultanlar adına basılan paraların nitelik ve niceliklerinin ortaya konularak bunların ticaret hayatındaki yerinin belirlenmesi sağlanmıştır. Devletlerin mali yapılanması ve bu yapılanmanın merkezi teşkilatta ekonomik faaliyetler olarak neler yaptıkları ortaya konmuştur. Ticaret hayatının düzenlenmesi ikamesi ve teşviki için merkezi otoritenin aldığı tedbirler irdelenmiştir. Paranın bir unsur olarak ticaret ve ekonomik açıdan önemi üzerinde durulmuştur. Paraları ticari bir unsur olarak gören bu iki devlet aynı zamanda bir üstünlük unsuru olarak da para basım materyalleri kullanmışlardır. Çalışmada Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerin de mevcut bulunan para unsurunun açık bir şekilde aktarımı sağlanmış olup bu husus çalışmanın temel amacını oluşturmuştur.
İlhanlılar döneminde Horasan (1256-1335)
Hülegü'nün Ön Asya'ya görevlendirilmesiyle başlayan süreçte Horasan bir İlhanlı toprağı hâline gelmişti. Bu süreç aynı zamanda Horasan'ın idarî statüsünün değişmesi anlamına geliyordu. Çünkü Horasan artık bütün Moğol ulusları için müşterek bir toprak parçası olmaktan çıkmıştı. İlhanlı Devleti elde ettiği bu coğrafyada idarî yönetimini, merkeziyetçi bir tutumla şehzâdeler üzerinden kurmuştu. Bu gelenek, tahta çıkan bütün İlhanlı hükümdarları tarafından devam ettirilmişti. Toplamda altı şehzâdenin görev aldığı Horasan, İlhanlılar zamanında iç ve dış hadiselerin yaşandığı önemli bir coğrafya olmuştu. İlhanlılar başta bölgede hak iddia eden Çağataylılar olmak üzere, bazı karma Moğol grupları ve bürokraside görev alan devlet adamlarının isyanlarına karşı bölgede var olmak için yoğun bir mücadele vermişti. Bu bağlamda çalışmada, Horasan'da yaklaşık seksen yıl süren İlhanlı yönetimi altında, bölgenin siyasî, iktisadî, kültürel, dinî ve tasavvufî değişim ve dönüşüm süreci ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Orta Çağ, İran, Moğollar, İlhanlı Devleti, Horasan.
Timurlularda kültürel hayat ve Sultan Hüseyin Baykara Dönemi
Emir Timur'un mücadeleleri ile kurulan, XIV. yüzyılın ikinci yarısının sonlarında ve XV. yüzyılı tamamen içine alan Timurlu hanedanının kültür tarihi kendisinden önce bu topraklarda hüküm süren Türk kültürünün devamı olup, onun zenginleştirilmiş evresini meydana getirmektedir. Bu aşamada öncelikle Emir Timur'un Anadolu, Irak, Suriye, İran ve Harezim topraklarından ve hatta Hindistan'dan getirdiği sanatta, mimaride, müzikte, bilimin ve başka alanlarda marifeti olan kişileri Semerkant ve civarına toplayarak hünerlerini sergilemesi ve bildiklerini paylaşması için imkân yaratılmıştır. Bu bilim ve sanat uzmanlarının çocukları, torunları ve talebeleri Timurlu saltanatının devam ettiği sürece, sultanlara ve mirzalara hizmet etmişlerdir. Yerli âlim ve ulemâ ile dışarıdan gelen âlim ve ulemâ arasında kaynaşmalar, arkadaşlıklar, akrabalıklar kurularak bu devletin din, kültür ve sosyal yapısına yön vermişlerdir. Bu dönemin esas hamileri ve destekçileri olan Timur ve Timurlu şehzadeleri, ilim ve sanat sahibi insanlara karşı hiçbir zaman saygıda kusur etmemişlerdir. Bazen dini itibarı olan kişileri ve âlimleri kendilerinden bile üstün gördükleri olmuştur. Buna örnek olarak Emir Timur döneminde Emir Külâl, Seyyid Berke, Şaruh döneminde Hâce Muhammed Parsa, Uluğ bey döneminde Kadızâde Rumî, Gıyâseddin Cemşit Kâşı, Ebû Said döneminde Ubeydullah Ahrâr, Sultan Hüseyin Baykara döneminde Mola Câmî, Ali Şir Nevâyî gibi insanlardan söz edilebilir. Bu çalışma Emir Timur, Uluğ Bey, Şahruh ve Ebû Said dönemi din ve kültür tarihine kısaca değinerek Sultan Hüseyin Baykara dönemi kültür tarihi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Konu üzerinde yoğunlaşmamızın nedeni Sultan Hüseyin Baykara döneminin Timurlu hanedanının kültür tarihi bakımından en zirveye ulaştığı dönem olmasıdır. Bu dönemde tarihe damgasını vuran önemli âlimler ve sanatçılar yetişmiştir. Bununla ilgili Sultan Hüseyin Baykara kendi risalesinde "Tanrıya şükürler olsun, benim saltanatım zamanında birçok seçkin kişiler yetişmiştir. Bu bakımdan, bu zaman bütün zamanlardan daha üstündür" cümlesini kurmuştur.
Siyasi ve sosyal hayatta etkin bir güç: Timurlu hanedan kadınları
Kadın bir toplumu oluşturan ve şekillendiren temel yapı taşlarından biridir. Toplumların geçmiş yaşamlarını, kültürlerini, sosyal hayatlarını ve mücadelelerini inceleyen tarih biliminin, bireylerin toplum içerisindeki faaliyetlerini görmezden gelmediği gibi cinsiyetler arası bir ayrım gözetmesi de söz konusu değildir. Bu bağlamda tarihte ağırlıkla her ne kadar büyük zaferler kazanmış hükümdarların rolleri araştırma konusu olsa da siyasi ve sosyal hayatta etkin konumlarıyla yaşadıkları döneme damgasını vurmuş olan hanedan kadınlarının faaliyetleri de dikkat çekmektedir. Kurucusu Timur'un adıyla anılan Timurlular Devleti'nde (1370-1506) hanedan mensubu kadınların siyasi ve sosyal hayattaki rolleri araştırmanın temel konusudur. Timurlu tarihi araştırmalarında birçok konu ele alınmışken Timurlu hanedan kadınlarına dair müstakil bir tez çalışmasının olmadığı görülmüş ve bu sebeple araştırmaya konu olarak seçilmiştir. Timurlu hükümdarları ve mirzaları Cengiz Han'ın soyundan gelen ve Timurlu hanedanına mensup olan kadınları hükümdarlıklarının kabulü için birer meşruiyet kaynağı olarak görmüşlerdir. Aynı zamanda güçlü emirlerin kızları ile evlenerek siyasi ittifak kurmuşlardır. Dolayısıyla hanedan kadınlarına verilen önem artmış ve Timurlu Devleti'nin siyasi, sosyal ve kültürel yaşamında etkin olan hanedan kadınları ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Mâverâünnehir, İran, Timur, Timurlu Hanedanı, Timurlu Kadını
Vizigot Krallığı (Başlangıcından V. yüzyılın sonuna kadar)
Baltık Denizi Kıyılarında ortaya çıkan Gotlar, Karadeniz ve Tuna Nehri boyunca ilerleyen bir topluluk olarak tarih sahnesinde yerlerini alırlar. Tuna Nehri civarına geldiklerinde yoğun Roma ve Hun saldırıları ile karşılaşmaları sonucu Ostrogot ve Vizigot olarak ayrılan Got topluluklarının her biri kendi yapısını oluştururlar. Vizigotlar, 378 yılına gelindiğinde Roma ordusunu Edirne dolaylarında Hadrianapolis Muharebesi'nde yenmişlerdir. Bu muharebe sonrası Theodosius, Vizigotlarla anlaşmış ve onları Roma ordusuna almıştır. Buna karşın, yapılan barış uzun sürmemiş, Theodosius'un hâkimiyetinin sona ermesiyle Roma içinde Gotlara yapılan baskılar artmıştır. Tezin birinci bölümünde Gotların tarih sahnesine çıkması ile ilgili görüşlerden başlanarak Hadrianapolis Savaşı sonrası duruma kadar ele alınmaktadır. Got topluluğu 395- 410 yılları arası başlarına Alaricus adlı krallarını atamışlardır. Vizigot Kralı Alaricus, saldırılarını başlatarak İtalya'ya girmiş ve Ravenna şehrine ulaşmıştır. Gotlar bu bölgede, imparator Honorius'dan yerleşmelerine izin verilmesini istemişler, Honorius ise bu isteğe olumlu cevap vererek, Roma'ya daha uzak bir bölge olan Gallia ve Hispania'da yerleşmelerine izin vermiş böylece Vandal saldırılarına uğramaları için de ortam hazırlamıştır. Kral Alaricus döneminin son yıllarında imparator Stilicho'nun saldırıları sonucu yerleşim merkezi olarak Sicilya tercih edilse de Athavulf (410-415) döneminde Roma'ya geri dönülmüş, Gallia'da Vizigot İmparatorluğu kurmuşlardır. Vandallara karşı İspanya halkının korunacağına dair teminat verilerek Hispania'nın içlerine girilmiş ve bölge tamamen zapt edilmiştir. Tezin ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerinde Vizigotlar, Roma ve Hun münasebetleri ele alınarak, Vizigotların Aquitania bölgesine yerleşmeleri, kurulan Vizigot Krallığı ve yapısı ele alınmıştır. Tezin son kısmı olan beşinci bölümde ise Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılması ve Vizigotların durumuna değinilerek sonlandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Vizigot, Ostrogot, Roma, Hun, Hispania.
İslamlaşan Moğollar: Altın Orda Devleti
Cengiz Han liderliğinde bir araya gelen Türk ve Moğol kabileleri, XIII. yüzyılda başlayan fütuhatları neticesinde Asya kıtası dâhil Avrupa, Anadolu ve Ortadoğu topraklarının bir kısmını ele geçirmeyi başarmışlardır. Geniş bir sahaya hükmeden Moğollar, çeşitli dinlerle de yakın temas kurmuşlardır. Bu dinler arasında Moğolları en fazla etkileyen din, İslam dini olmuştur. Cengiz Han döneminden itibaren başlayan istilalar sonucunda Cengiz Han'ın torunu Batu Han liderliğinde 1237-1241 yılları arasında başlatılan batı seferi sonucunda Volga nehrinin kıyısında Altın Orda Devleti kurulmuştur. Karadenizin kuzeyinde kurulan bu Türk-Moğol devleti, diğer Moğol halef devletlerinden farklı birtakım özellikleri içinde barındırmaktadır. Bu farklı özelliklerden biri İslam dinini ilk kabul eden Türk-Moğol devleti olmasıdır. İslam dininin Altın Orda Devleti'nin dış politikasına, mimarisine, sosyo kültürel hayata etkileri ve Altın Orda Devleti'nin İslam dinini kabul etmesinde etkili olan tarikatler araştırmanın temel konusunu teşkil etmektedir. Bu dönemde Altın Orda'nın dış politikada ana muhalifi İlhanlı Devleti olmuştur. Altın Orda şehirleri, İslam dininin etkisiyle bir İslam şehri görünümü kazanmıştır. Müslüman tüccarlar sayesinde Altın Orda Devleti'nde Ahilik teşkilatı kurulmuştur. Berke Han ile başlayan Altın Orda Devleti'nin İslamlaşma hareketi Özbek Han ve Canibek Han dönemlerinde altın çağını yaşamıştır.
Kıbrıs'ın Lusignan Haçlı Krallığı'ndan Venedik hâkimiyetine geçiş süreci (1473-1489)
Tarihte Kıbrıs jeopolitik ve jeostratejik önemine binen birçok imparatorluğun ve krallığın Akdeniz'de bölgesel hâkimiyet kurmak için ele geçirmeye çalıştığı önemli bir üs vazifesi görmüştür. Ticari yolların giriş ve çıkış konumunda bulunan ada bu öneminden dolayı Doğu Akdeniz'de stratejik çıkarları olan tüccar devletlerin ilgisini çekmiştir. Hiç şüphesiz bu devletlerden biri de tüccar bir devlet olan Venedik'tir. Kıbrıs-Venedik ilişkileri Bizans İmparatorluğu döneminde başlamış 1191'de adada Lusignan hanedanlığının hâkimiyet kurmasına rağmen devam etmiştir. Bu süreçte Lusignan Kıbrıs Haçlı Kralı olan II. Jacques'ın dönemine (1463-1473) kadar devam eden ilişkiler, Venedikli asil bir ailenin kızı olan Caterina Corner'in (1474-1489) kocası II. Jacques'ın ölümünden sonra Kıbrıs'a kraliçe olmasıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Böylece, Kraliçe Caterina Corner ile birlikte Lusignan Haçlı Krallığı adada daha etkin bir Venedik idari nüfuzu ile karşı karşıya kalmıştır. Bu çalışmanın amacı Kıbrıs'ın Lusignan Haçlı Krallığı'ndan Venedik hâkimiyetine geçiş sürecini (1473-1489) ve bu süreçte Venedik'in adayı hangi stratejilerle elde etmeye çalıştığını Kıbrıs Kraliçesi Caterina Corner dönemi üzerinden ele almaktır. Venedik, II. Jacques'ın önce Papalık'tan daha sonra da bizzat kendisinden evlilik yoluyla bir ittifak kurma çabalarını kullanarak Kıbrıs'ta dolaylı yollardan varlık göstermeye çalışmış, II. Jacques'ın ölümünden sonra ise Kraliçe'nin adadaki Venedik varlığını ve kazanımlarını tehlikeye düşürme potansiyeline karşı bu varlığı korumaya yönelik politikalar üretmiştir. Caterina Corner ise adadaki kendi hâkimiyetini sağlamlaştırmaya yönelik çeşitli tedbirler almıştır. Ancak bu tedbirler Kraliçe'ye karşı bir isyanın düzenlenmesine zemin hazırlamış ve isyan Venedik askeri birliklerinin adaya gelmesini gerekli kılmıştır. Böylece adadaki askeri varlığını da adanın içinden gelen bir taleple doğal yollardan meşrulaştıran Venedik, isyanı bastırmış ve Kraliçe'nin tahtını korumuştur. Ancak adadaki Venedik hâkimiyeti gün geçtikçe daha fazla hissedilir hale gelmiş, Kraliçe'nin almış olduğu tedbirler işe yaramamıştır. Bu çalışma Venedik'i adaya çeken etmenler arasında Kraliçe'nin akibetinin belirsiz olması, Kıbrıs'ın III. Jacques'ın ölümüyle vârissiz kalacak olması, Charlotte'nin Kıbrıs tahtı için mücadelesi, bölgesel rakip devletlerin etkisi gibi çeşitli oluşum ve faaliyetlerin itici bir etkiye sahip olduğunu savunmaktadır. Bu içsel ve dışsal faktörlere göre Venedik pozisyon almış ve adayı yakından takip etmek ve Kraliçe'yi baskı altında tutabilmek için yönetimsel yardımda bulunduğu bahanesiyle Kıbrıs'ta hâkimiyet kurma eğiliminde olmuştur. Nihayetinde Venedik, Kraliçe Corner'i yönetimden uzaklaştırmayı başararak yaklaşık bir asır sürecek adadaki Venedik hâkimiyetini başlatmıştır.