Theses supervised by Prof. Dr. Neslihan Durak
17 theses · İnönü University
Keşmir Sultanlığı (1339-1586)
'Asya'nın kalbi" ve "Hindistan tacı ve incisi", gibi isimlerle adlandırılan kendi halkının gözünden bakıldığında ise ''cennet vadisi'' sıfatını hak eden dünyanın ender güzellikteki yerlerinden biri olan Keşmir, Hindistan, Pakistan, Afganistan, Çin'in Uygur Özerk bölgesi ve Tibet ile komşudur. Türkistan'dan Hindistan'a açılan bir koridorda yer alan bölge, dünyanın en yüksek sıradağları Himalayalar üzerinde son derece engebeli bir arazi üzerinde kurulmasına rağmen sahip olduğu stratejik ve coğrafi özelliklerinden dolayı tarihîn ilk dönemlerinden itibaren siyasî, askerî, dinî ve ticari pek çok hadiseye ev sahipliği yapmıştır. Stratejik önemini günümüzde de koruyan Keşmir, Güney Asya siyasetinde belirleyici bir unsurdur. Keşmir, tarihsel süreç içinde Budizm, Hinduizm ve İslâmiyet gibi farklı din ve inançlara ev sahipliği yapmış, stratejik öneme sahip bir bölgedir. Hindistan'ı fethetmeye yönelik seferler düzenleyen İslâm orduları, Keşmir'i ele geçirmeye çalışmış; ancak bölgenin zorlu coğrafi koşulları nedeniyle bu girişimlerinde başarılı olamamışlardır. Bölgede, Müslüman bir hanedan olan Şah Mirza Hanedanlığının iktidara gelmesiyle birlikte krallıktan sultanlığa geçiş süreci başlamıştır. 1339-1586 yılları arasında hüküm süren Keşmir Sultanlığı, sırasıyla Şah Mirza ve Çak Hanedanlıkları tarafından yönetilmiştir. Sultan Zeynel Abidin döneminde, Keşmir Sultanlığı siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan en güçlü dönemini yaşamıştır. Şah Mirza Hanedanlığının ardından yönetimi ele geçiren Çak Hanedanlığı döneminde ise, artan otorite boşlukları, siyasî ve dinî çatışmalar ile iç isyanlar, bölgenin istikrarını sarsmıştır. Bu ortamdan yararlanan Haydar Mirza Duğlat, Keşmir'de Bâbürlüler adına geçici bir hâkimiyet kurmuştur. Ancak onun on yıl süren iktidarının ardından Çak Hanedanlığı, bölgedeki yönetimi yeniden ele geçirmiştir. Bâbürlü hükümdarı Ekber Şah, 1586 yılında, Çak Hanedanından Sultan Yakup Şah'ın iktidarında yaşanan iç karışıklıklar ile Sünni-Şii çatışmalarının oluşturduğu istikrarsız ortamdan faydalanarak Keşmir'i ele geçirmiştir. Bâbürlülerin bölgede tam anlamıyla hâkimiyet kurmaları ise 1589 yılında gerçekleşmiştir.
Babürlüler döneminde Bengal
Himalaya Dağları'ndan Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş coğrafyası, verimli nehir havzaları ve stratejik konumuyla tarih boyunca Asya'nın en önemli medeniyet merkezlerinden biri olan Hindistan, sahip olduğu coğrafî özelliklere ek olarak köklü bir medeniyet birikimini de hafızasında barındırmaktadır. Hindistan'ın doğu sınırını teşkil eden Bengal ise söz konusu tarihsel hafızanın daimî olarak baş aktörlerinden biri olmuştur. Kuzey'de Himalaya etekleri, batısında Hindistan, doğusunda Burma ile sınırlanan Bengal, siyasî, askerî, dinî ve ticarî açıdan belirleyici öneme sahiptir. Bengal, tarihin hher safhasında Budizm, Hinduizm, İslâmiyet gibi farklı dinlerin yanısıra muhtelif inançlara sahip halkları bünyesinde barındırmıştır. Bengal'in çok kültürlü yapısı toplumsal, siyasî ve akerî açıdan kırılma noktalarına sahip gelişmelerin yaşanmasına sebep olmuştur. Tarihsel süreç içerisinde Hindistan'a hükmeden devletler açısından devamlı bir şekilde isyan potansiyeli barındıran Bengal, Ekber Şah tarafından 1576 tarihinde ele geçirilmiştir. Babürlü Devleti'nin Bengal'deki varlığını iki safhaya ayırmak mümkündür. İlk safha, Ekber Şah ve Cihangir Şah dönemlerini (1576-1628) kapsayan devlein Bengal'de hâkimiyetini kurma çabaları ve yerel güçler ile mücadelesi olarak sınırlandırılabilir. İkinci safha ise Şah Cihan ve Evrengzîb dönemlerinde Bengal'de kalıcı olma yönündeki teşkilatlanma çabalarıdır. Ekber Şah ve Cihangir Şah dönemlerinde Bengal askerî anlamda isyan ve istikrarsızlığın beşiği olurken Şah Cihan ve Evrengzîb'in Babürlü hükümdârlığı dönemlerinde Bengal'de malî ve idarî anlamda çok sayıda yenilik yapılmaya çalışılmıştır. Avrupalı Devletlerin özellikle XVIII. yüzyılda Bengaş'de varlıklarını iyice artırmaları, Babürlü Devleti'nin kurmaya çalıştığı otoriteyi derinden sarsan başlıca etmen olmuştur. Bir isyan bölgesi kimliğini her zaman bünyesinde barındıran Bengal, Babürlü Devleti idaresi boyunca bu özelliğini daima hissettirmiştir. İç ve dış karışıklıkları tetikleyen Avrupalı Devletlerin ticarî-emperyalist amaçları Bengal'deki Babürlü idaresinin sonunu getirmiştir. 1757 Plassey Savaşı, Bengal'deki Türk idaresini sona erdirirken İngilizler için önemli bir sömürge sahasına dönüşmüştür.
Özkan İzgi'nin hayatı, eserleri ve Türk tarihçiliğine katkıları
Bu çalışma Genel Türk Tarihi alanında önemli çalışmaları olan Prof. Dr. Özkan İzgi'nin hayatı, eserleri ve tarihçiliğine yönelik olarak ele alınmıştır. Prof. Dr. Özkan İzgi Akademik yaşamını büyük ölçüde Ankara'da Hacettepe Üniversitesi bünyesinde yürütmüştür. İzgi'nin çalışma alanı Uygurlara yönelik olmuştur. Çin kaynaklarını ve diğer kaynakları esas alan çalışmalarıyla eski Türk tarihi alanındaki önemli boşlukların doldurulmasına katkı sağlamıştır. Çalışmalarında filolojik ve arkeolojik yöntemleri tarih araştırmalarıyla birleştiren disiplinler arası yaklaşımı sayesinde özellikle Çin kaynaklarında yer alan bilgileri Türk tarih literatürüne kazandırmış ve Uygur tarihi başta olmak üzere Orta Asya Türk topluluklarının siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları üzerine önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu çalışmada Prof. Dr. Özkan İzgi'nin hayatı, akademik kişiliği ve Türk tarihçiliğine sunduğu katkılar ele alınmıştır. Çalışmanın temel amacı, İzgi'nin özellikle Uygur tarihi, Çin-Türk ilişkileri İpek Yolu ticaretinde Turfan Uygurlarının ticareti ve Orta Asya kültürü tarihi üzerine yaptığı araştırmaları değerlendirilerek, onun Türk tarih yazıcılığı içerisindeki yerini ortaya koymaktır.
Çingizli hakimiyetinin tesis edildiği dönemde Moğol asıllı ve Moğollaşmış boylar
Dünya tarihinin en önemli hadiselerinden birini Moğolların lideri olan Çingiz Han'ın (1206-1227) faaliyetleri ile ona bağlı gelişen olaylar teşkil etmektedir. Cihana hâkim olma düşüncesini, Tanrıdan aldığı güç ile ideale dönüştüren Çingiz Han'ın eşine az rastlanır liderlik vasıfları sayesinde teşkilatlanan Moğollar, çok kısa sürede kendilerinden kat kat kalabalık kavimleri itaatleri altına almayı başarmıştır. Böylece o döneme kadar büyük bir kısmını hiç bilmedikleri çok geniş coğrafyalara hükmedip bu kavimleri bir imparatorluk bünyesinde birleştirerek dünyada yeni bir nizamın müessisi olmuşlardır. XIII. yüzyılda Moğolistan'da ve çevresinde ki coğrafyada büyüklü küçüklü birçok boy bulunmaktaydı. Bu boyların büyük kısmı siyasi olarak bağımsız şekilde hareket ederken, boy liderleri birbirlerine üstünlük kurabilmek için sürekli mücadele içinde bulunmuşlardır. Çingiz Han'ın ortaya çıktığı zaman bu bölgede Merkitler, Kereyitler, Naymanlar üstünlüğü ellerinde tutuyorlardı. Bunlardan başka Celayirler, Öngütler, Sulduslar, Kongıratlar, Tumatlar gibi kavimler de bölgede yaşamaktaydılar. Üstün askeri yeteneği ile Çingiz Han sürekli rekabet halinde olan bu boylarla mücadele etmiş, kısa sürede hepsini bir bayrak altında toplayarak büyük bir İmparatorluk kurmayı başarmıştır. Tez toplamda üç bölümden oluşmakta olup, birinci bölümde Çingiz Han'dan önce Asya'daki hakimiyetlerin genel durumu hakkında bilgi verilirken, ikinci ve üçüncü bölümde XII. ve XIII. yüzyıl Türkistan'daki boy ve kabileler, Kalmuklar, Öngütler, Celayirliler, Tumatlar, Naymaklar ve Merkitler hakkında bilgi verilecektir. Bu çalışmada elde olan kaynakların verdiği bilgilere göre Moğol ve Moğollaşmış boyların tarihi kökenlerine değinip Çingiz Han zamanı dönemindeki tarihler hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Elbette ki verilen bilgiler zaman içerisinde ortaya çıkan kaynaklarla beraber bu boylar hakkındaki bilgilerimiz daha açık ve belirgin olacaktır.
Geçmişten günümüze Türkmenistan'daki Ersarı boyu
Türk toplulukları en eski çağlardan bu yana Türkistan coğrafyasının farklı noktaları başta olmak üzere dünyanın farklı kıtalarına kadar dağılarak varlıklarını idame etmişlerdir. Hâkimiyet tesis ettikleri bu geniş coğrafi alanlar içerisinde öz benliklerini korumanın yanı sıra kendilerine ait kültürel mirası ve hayat anlayışlarını da muhafaza etmişlerdir. Türk kavimleri bağımsız bir hayat tarzı benimserken üst aşamada devlet tesis edildiğinde ise ona bağlı hale gelmişlerdir. Bu bağlanma çerçevesinde her boyun ve topluluğun hâkim olduğu, hayatlarını idame ettiği bölgeler daima olmuştur. Türkmenistan coğrafi açıdan büyük öneme sahip bir noktada yer almaktadır. Bu coğrafya tarih boyunca daima önemli siyasi, askeri, ticari ve göç yollarının geçiş kapısı olmuştur. Önemi haiz söz konusu coğrafyada boylar, devletin oluşumunda büyük pay sahibi olmuşlardır. Ersarı boyu da bu paydaşlığın en büyük unsurlarındandır. Ersarılar Türkmen kültürünün şekillenmesinde gerek boy özellikleri ve gerek yaşam tarzları açısından geçmişten günümüze Türkmen kültürünün taşıyıcı baş yapıtlarından olmuşlardır. Ebul Gazi Bahadır Han'ın Şecere-yi Terakiname'sinde haklarında ilk bilgileri aldığımız Ersarılar, XIII. asırda Salur boyunun dış taifesinden ortaya çıkıp Moğol istilası sonrasında dağlık bir hayat yaşamışlardır. Ersarı Baba'nın liderliğinde bölgede önemli bir güç olan Ersarılar onun atalığından sonra günümüz Türkmenistanına kadar varlıklarını korumuşlardır. Balkan bölgesinden Lebab vilayeti ve çevresine gelen Ersarılar, Sovyet işgali ile birlikte kendi öz kültüründen uzaklaştırılmaya çalışılmıştırlar. Bu dönemden sonra tüm yasaklara rağmen kendi has kültürünü devam eden Ersarılar en eski dönemlerden bugüne Türkmen kültürünün dominosu olarak burada varlığını sürdürürler.
Tarihe ışık tutan bilge: Prof. Dr. Enver Konukçu
Hocaların Hocası olarak bilinen Prof. Dr. Enver Konukçu, Türk Tarihinin, Orta-çağ'dan Yeni ve Yakınçağ'a, Yeni ve Yakınçağ'dan Cumhuriyet tarihine kadar farklı alanlar da araştırma ve incelemeler yapmış, yaşayan tarihçiliğimizin önemli simalarından biri olmuştur. Yazdığı onlarca eserler ve yetiştirdiği sayısız öğrencileriyle modern Türk Tarihçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuş önemli bir şahsiyettir. Bu anlamda tarih il-mine; Hindistan, Selçuklu, Osmanlı ve özellikle Erzurum başta olmak üzere Doğu Ana-dolu ve Kafkasya tarihine ciddi katkılar yaptı ve yapmaya devam etmektedir. Özellikle Ermenilerin Anadolu'da Müslümanlara yaptıkları katliamları gün yüzüne çıkarmak için birçok kazı çalışmasına katılmış, araştırmalarıyla sözde Ermeni soykırımının asılsız ol-duğunu, Ermenilerin Müslümanlara soykırım yaptığını tüm dünyaya duyurmaya çalış-mıştır. Bu çalışmada Türk tarihçiliğine önemli hizmetleri olan Prof. Dr. Enver Konukçu-nun hayatı, eserleri ve kişiliği de alınmaya çalışılmıştır. Çalışma sırasında bizzat kendi-siyle yapılan mülakat, kitapları, makaleleri ve diğer çalışmaları yanı sıra kendisi hakkında yazılan metinler temel alınarak bir metin tesis edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Prof. Dr. Enver Konukçu, Hocaların Hocası, hayatı, eserleri
Delhi Türk Sultanlığı döneminde Başkent Delhi ve çevresi
Hindistan coğrafyasının kalbi konumunda olup Asya ve Çin Hindi toprakları arasında köprü görevi gören Delhi şehri, Yamunna nehri kenarında bulunmaktadır. İklimi ve bitki örtüsü ile Hindistan'ın yaşamaya en elverişli yeridir. Tarihin her döneminde önem arz ederek yerleşim birimi olmuştur. Milattan önce Yüeçiler'in Asya bozkırlarından Hindistan içlerine gelişleri, söz konusu coğrafyada ilk Türk izlerini teşkil etmektedir. Onları ilerleyen dönemlerde Sakalar, Kuşanlar, Partlar ve Akhunlar takip etmişlerdir. Fakat bu topluluklar Hindistan'da kalıcı bir devlet kuramamışlardır. İlk düzenli akınlar ise Gazneliler Devleti Hükümdarı Mahmud'un Hindistan'a yaptığı 17 sefer olmuştur. Gazneliler Devleti'ne son veren Gurlu Devleti Hükümdarı Muizzeddin Muhammed, Aybek'i Delhi ve çevresinde hâkimiyet kurması amacı ile görevlendirmesi üzerine Delhi Türk Sultanlığı'nın temelleri atılmıştır. Aybek'in, gulam olmasına rağmen hükümdarlık mertebesine kadar yükselerek Delhi ve çevresinde 1206 yılında bağımsızlığını ilan etmesi, Hindistan tarihinde dönüm noktası olmuştur. Hâkimiyetlerin hanedanlar üzerinden devam ettiği Delhi'de, kuruluş döneminde Muizzi Melikleri ve Şemsi Melikleri, yükseliş döneminde Balaban ve Kalaç Hanedanlığı ve yıkılış döneminde Tuğluk Hanedanlığı hâkimiyet sürmüştür. Delhi ve çevresinde 1206-1414 yılları arasında Türkler, Moğollar ile sürekli mücadele içinde olmuşlardır. Moğolların kadim istila anlayışı Delhi'ye her açıdan büyük zarar vermiştir. Delhi Sultanları kimi zaman kanlı mücadeleler kimi zaman ise politik açıdan bir anlaşma zemini sağlayarak Moğolları Delhi'den uzak tutmayı kendilerine amaçlamışlardır. Ancak Timur'un Delhi'ye yapmış olduğu sefer burada büyük yıkıma sebep olmuş ve Delhi Türk Sultanlığı dağılma dönemine girmiştir. Türkler, Delhi ve çevresinde yaptıkları mimari eserler ile silinmez izler bırakmasının yanında her kesimden insana hoşgörü ile yaklaşmaları, Moğol istilasından kaçanlara kucak açmaları, ilme ve bilime önem vermeleri açısından da Delhi'nin o dönem için refah seviyesi yüksek, güvenilir bir başkent olmasını sağlamıştır.
Timurlular döneminde Herat
Türkistan'da Türk-İslam Kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri olan Afganistan'ın Herat şehri Türkistan, İran ve Hindistan üçgeninde yer alması hasebiyle siyasi, askeri, ticari ve göç yollarının da üzerinden geçtiği bir nokta olup doğu-batı, kuzey-güney eksenli bölgenin kapısı olma özeliğini bölgede hâkimiyet tesis eden devletlere vererek Timurlular Devletine kadar pek çok hâkimiyetin ana karargâhını oluşturmuştur. Emir Timur tarafından hâkimiyet altına alınmasıyla birlikte Timurlular Devletinde yeni bir kimlik kazanan Herat şehri söz konusu hâkimiyet döneminin sonuna kadar mirzaların yetişerek tecrübe kazandıkları bir merkez olmasının yanı sıra siyasi, askeri ve ticari pek çok seferin düzenlendiği, elçilik heyetlerinin kabul gördüğü, pek çok imar faaliyetlerinin yapıldığı bir merkez oluştur. Yine Herirud Vadisinin zengin özellikleri vesilesiyle tarım, hayvancılık, madencilik ve ticaret başta olmak üzere Timurluların iktisadi hayatının şekillendiği ana nokta olan Herat şehri sultan ve mirzaların da desteklerinden dolayı pek çok noktadan önemli şahsiyetin uğrak noktasına dönüşmüştür. Devletlerin ekonomik refahı şehirlerin ihya edilmesinde önemli bir yer ihtiva ederken Herat şehri de ipek yolu üzerinde yer alması hasebiyle iktisadi ve ilmi hayatın kalbinin attığı bir merkez olmuş, bu bağlamda Timurlular döneminde Doğu Rönesansı diye tarif edilen üst düzeyde refahın yaşandığı bir süreci geçirmiştir. Hazırladığımız bu çalışmada Timurlular Devletinde başkent statüsü kazanan Herat şehrinin siyasi, iktisadi ve kültürel faaliyetleri konu edilmiştir. Bu doğrultuda siyasi, iktisadi ve kültürel faaliyetler ayrı ayrı başlıklar halinde kaynaklara yansıyan şekilde incelenmiştir. Konusu Timurluların Herat hâkimiyeti olan tezimizin amacı; ülkemizde Timurlular Devletinin siyasi tarihine dair pek çok çalışma yapılmış olmasına rağmen Emir Timur'dan sonraki başkentleri olan Herat'a dair özelde geniş kapsamlı bir çalışma yapılmamasından ötürü dönemin müellif ve çağdaş kaynakların verdiği bilgiler ışığında bir bütünlük ortaya koymak hedeflenmiştir. Bu bağlamda hazırlanan çalışmada Herat'ın siyasi, iktisadi ve kültürel faaliyetlerine dair açıklayıcı bilgilere de yer verilmekte iken Türk-İslam şehirlerinin kentsel yapılarının temel ilkeleri dikkate alınarak ta değerlendirilmede bulunulmuştur.
Malatya'ya adanmış bir ömür, Celal Yalvaç
Yerel araştırmacılar kentlerin vazgeçilmez bilgi ve belge kaynaklarının başında gelirler. Yapmış oldukları çalışmalar ile yaşadıkları kentin bilim ve kültür hayatına olumlu katkıları vardır. Celal Yalvaç da 1950'li yılların başından itibaren yaptığı arşiv çalışmaları ve oluşturduğu zengin kitaplığı ile Malatya denince ilk akla gelen yerel araştırmacıların başında gelmektedir. Daha çok araştırmacı gazeteci kimliği ile bilinen Celal Yalvaç, sadece Malatya yerel basınının değil Malatya kültür dünyasının da en önemli unsurlarından ve temel yapı taşlarından birisidir. O, ömrünü Malatya için bir kültürel bellek oluşturmaya adamış, onlarca bilimsel esere katkı sağlamış, olanakların en kıt olduğu dönemlerde dahi bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklarda bulunmaktan kaçınmamıştır. Gençlik yıllarından itibaren Malatya'nın bütün ilçe, köy ve kasabalarını gezerek sosyal bilimlerin birçok disiplini açısından değerlendirilebilecek her şeyi fotoğraflamış, özellikle kale kalıntıları, cami, türbe, mezar ve ziyaret yerlerini incelemiş ve buralar hakkında sözlü ve yazılı bilgileri derleyerek Malatya ile ilgili önemli bir arşiv oluşturmuştur. Celal Yalvaç, Malatya ile ilgili sosyal, kültürel, tarihi ve siyasi meselelere yönelik çok sayıda bilimsel araştırmaya, sahip olduğu bu arşiv ile oldukça önemli katkılar sağlamış, yine bu konularda çok sayıda yazı kaleme alarak ulusal ve yerel basında yayımlamıştır. Bir gazeteci, fotoğrafçı, araştırmacı ve yazar olan Celal Yalvaç'ın yayımlanan yazıları her zaman bir konuya ışık tutmuştur. Özellikle Malatya tarihi, Malatya kitabeleri, Malatya basın tarihi, Malatya'daki yer isimleri ve Malatya camileri konusundaki ilk çalışmaları yapmış bu alanlarda çalışmalar yapan bilim insanlarına önemli bilgiler aktarmıştır. Malatya kültür hayatına yaptığı katkıları son olarak 2017 yılında oluşturduğu yaklaşık 15.000 kitaplık "Özel Celal Yalvaç Kütüphanesi" ile de taçlandırmıştır. Çalışmada, Celal Yalvaç'ın düşünce ve çalışmalarının gün yüzüne çıkartılarak eserlerinin ve Malatya bilim dünyasına yaptığı katkıların tanıtılması amaçlanmaktadır.
Gazneliler Döneminde Herat
Türkistan'da Türk-İslam kültür ve medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri olan Afganistan'ın Herat şehri, sayısız tarihi ve kültürel değere ev sahipliği yapmakla beraber pek çok kültürü de bağrına basmaktadır. Bu şehir coğrafi konumu, iklimi ve sahip olduğu kültürel mirastan dolayı tarihi süreç içerisinde "Horasan'ın İncisi" şeklinde anılmıştır. Asya'nın hayat kaynağı diye tabir edilen Herat, Türkistan, Hindistan ve İran'a açılan kapısı özelliğine sahip olması ile beraber ticari-ekonomik hareketlilikten dolayı ön plana çıkmıştır. Ekolojik ve coğrafi faktörlere bağlı olarak stratejik öneme sahip olan Herat, tarih boyunca refah ve medeniyet merkezi olan tanınırken, Ortaçağ coğrafyacıları tarafından "Horasan'ın Bahçesi","Bölgenin Şahı" ve "Dünya Şehirlerinin Gözbebeği" olarak tarif edilmektedir. Tüm bu gelişmelerin dışında bilim, siyaset, sanat ve din merkezi Herat, tarih boyunca Türk-İslam kültür ve medeniyet beşiğinin ünlü isimlerinin yetiştiği bir coğrafya olmuştur. Türkistan'da bulunduğu konumu sebebiyle defalarca işgallere uğrayan bu şehirde pek çok millete, kültüre ve uygarlığa ait kalıntılar çağımıza kadar gelmiştir. Gaznelilerin Herat'taki ilk faaliyetleri Samaoğulları Devletinde bir Türk gulamı olan Alptegin'in faaliyetleri ile başlayacak olup, bu faaliyetler Sebüktegin'in iktidarı ile birlikte de nüfuz sahibi olunmaya dönüşecektir. Herat hâkimiyeti, Sebüktegin'in Samaoğulları Devletindeki başarılı faaliyetlerinin ardından iktidara gelen Mahmud ile birlikte, en ihtişamlı dönemlere dönüşecektir. Herat'ın alınması ile Gazneliler bu coğrafyada büyük bir güç haline gelmişlerdir. Sultan Mesud dönemi ile birlikte artan Selçuklu tehdidi şehirdeki Gazneli varlığını bitirecek olup, bölge Dandanakan Savaşı sonrasında Selçuklulardan Musa İnanç Yabgu'nun hâkimiyetine bırakılacaktır. Sultan Mevdud döneminde Herat halkının da Gaznelilerin hâkimiyetine geçmek için başlattıkları isyan tam anlamıyla sonuç vermeyince bölgedeki Gazneli varlığı tam anlamıyla son bulmuştur. Anahtar Kelimeler: Türkistan, Afganistan, Herat, Gazneli
İslamiyetin yayılışına Kadar Keşmir
Keşmir vadisi, çetin ve dağlık bir bölge olmasının yanı sıra kuzey-güney geçit yolları üzerinde bulunmamasından dolayı, kuzeyden Hindistan'a yönelenlerin istilalarından korunmayı başarmıştır. Ancak Pencap ve Sind'e inen topluluklar burada yerleşip güçlü bir devlet kurduktan sonra Keşmir'i hâkimiyetlerine almak için harekete geçmişlerdir. Coğrafi konumundan kaynaklı bütün zorluklarına rağmen Keşmir bölgesi, tarih boyunca pek çok devlet ve medeniyetin sahip olmak istediği verimli topraklara sahiptir. Doğal güzelliği, ılımlı iklimi ve kültürü ile dikkat çeken Keşmir, stratejik konumu ile yüzyıllarca pek çok medeniyete ev sahipliği yapmasının yanı sıra; Hinduizm, Budizm ve günümüzde İslam nüfusunun yoğun olduğu önemli bir coğrafyadır. Araştırmanın birinci bölümünde Keşmir'in adına dair rivayetler ve vadinin oluşumu hakkında bilgiler verildikten sonra bölgenin coğrafi sınırları, dağları, su kaynakları ve göller ayrıntılı bir şekilde tasvir edilecektir. Akabinde Keşmir bölgesinde ticari ve stratejik önemi bulunan geçitleri, Aksai Chin, Cammu-Keşmir ve Azad Keşmir olarak üç parçaya bölünen Keşmir'in belli başlı yerleşim merkezleri olan Cammu, Srinagar, Ladakh, Baltistan, Gilgit, Hunza-Nagir, Aksai Chin, Azad Keşmir'in özellikleri ve önemi ortaya konulacaktır. Keşmir'e dair en eski bilgiler tabi olarak arkeolojik belge ve buluntulara dayanmaktadır. Bölgeye dair kaynaklarda Keşmir tarihi, I. Gonanda ile başlatılmaktadır. Akabinde I. Damodara, Yasovati(Yashovati), II. Gonanda kralları yönetimi yürütmüşlerdir. II. Gonanda'dan sonra kayıp krallardan kaynaklarda söz edilmekle birlikte bundan sonraki Harnadeva dönemi kaynaklarda Pandava(Pandu) Hanedanlığı olarak geçmektedir. Bu krallar hakkında bilgiler verildikten sonra bölgenin Pers ve Makedonyalılar tarafından istilası, Çandragupta, Bindusara, Aşoka ve haleflerinin tesis ettiği Maurya hanedanlığı hakkında bilgiler verilecektir. Bu arada bölgenin kuzeyden gelen mukimleri olan Sakalar, Kuşanlar, Guptalar ve Akhunların Keşmir ve çevresindeki faaliyetleri ikinci bölümde izah edilecektir. Akhun kralı Mihirakula'nın ölümünden sonra Keşmir'de mahalli hanedanlar yönetime gelmeye başlamıştır. Bunlar sırası ile Gonanda Hanedanlığı, Vikramaditya Hanedanlığı, Gonanda Hanedanlığının hâkimiyeti yeniden ele geçirmesi, Karkota Hanedanlığı, Utpala Hanedanlığı, I. Lahor ve II. Lahor hanedanlığıdır. Karkota Hanedanlığının sona ermesine rağmen Utpala hanedanlığında Avantivarman'nın başa geçmesi ile Keşmir'de birçok alanda ilerlemeler yaşanmıştır. Ancak bundan sonraki Keşmir tarihinde önemli boşluklar yaşanmaya başlamıştır. Kısa süreli ve baskıcı yönetimler, entrikalar, iç isyanlar ve siyasi amaçlarla işlenen cinayetler krallığın küçük bir prensliğe dönüşmesine yol açmıştır. Tüm bu gelişmeler ile birlikte Gaznelilerin Keşmir hâkimiyeti, tüm bunlar üçüncü bölümün konusunu teşkil edecektir. Dördüncü bölümde ise bahsi gecen dönemlerde Keşmir'in sosyal-Kültürel ve ekonomik yapısı hakkında bilgiler verilirken bölgenin dini, ekonomik, sosyal ve ekonomik özelliklerine yer verilecektir.
Dehli Türk Sultanlığı döneminde Bengal
Asya kıtasının güneyinde coğrafi konumu itibariyle Hind coğrafyasının doğu kapısını teşkil eden Bengal, sayısız tarihi ve kültürel değere ev sahipliği yapmaktadır. Güney Asya'nın Bengal Körfeziyle daralan kısmında bir kapı niteliği gören Bengal, tarihi süreç boyunca Hindistan'a hükmeden idareciler için kimi zaman bir tehdit kimi zaman gelir kaynağı olarak görülmüştür. Bengal körfezine açılan limanları vasıtasıyla tarih boyunca ticari anlamda stratejik bir noktayı teşkil eden Bengal, sınırları içerisinde bulunan nehir ve akarsular sayesinde tarımsal açıdan da avantajlı bir bölgedir. Bulunduğu konum itibariyle Hindistan idarecilerinin sürekli ilgi odağı olan Bengal, çok sayıda kültür ve inancın ortak yaşayış alanı haline gelmiştir. Bu durum Bengal'de pekçok medeniyete ait dini ve kültürel çok sayıda sanatsal eserin günümüze kadar ulaşmasına imkân sağlamıştır. Bengal'de ilk kez siyasi anlamda bir İslam yönetimi, Dehli Sultanı Kutbeddin Aybeg'in izni ile Muhammed Bahtiyar Halaç tarafından tesis edilmiştir. Dehli Türk Sultanlığı'nın bir valiliği olarak yönetilen Bengal, Bahtiyar Halaç ile başlayan bu süreçten 1227'de Gıyaseddin İvaz Halac idaresinin son bulmasına kadar geçen yaklaşık yirmi yıllık dilimde, Lakhnauti Halaçları'nın idaresinde kalmıştır. Şemseddin İltutmuş'un Dehli tahtına oturması ile Bengal'de de şemsi meliklerinin valiliği başlamış ve bu dönem, Melik Tatar Han'ın ölümünün ardından Mugisuddin Tuğrul'un isyanı ile son bulmuştur. Dehli Tahtındaki Balaban ve ardından Halaçlar dönemi, Bengal valiliğinde yaklaşık elli yıl kendini hissettirmiştir. Gıyaseddin Tuğluk ile başlayan Dehli Türk Sultanlığındaki Tuğluk hâkimiyeti özellikle Gıyaseddin Tuğluk sonrası Muhammed bin Tuğluk ile sarsılırken, bu dönem Bengal'in Dehli'den uzaklaşmaya ve bağımsızlık yoluna girdiği dönemi başlatmıştır. Nitekim 1339'da Fahreddin Mübarek Şah ile başlayan Bengal'deki yaklaşık beş yıllık bağımsızlık mücadelesi Hacı İlyas'ın süreci başarılı bir şekilde yönetmesinin ardından Hindu Racaların himayesi altına girmesi ile neticelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Asya, Hindistan, Dehli, Bengal
Nazi Almanya'sı soykırımına maruz kalan yahudiler ve onları kurtarma mücadelesi veren Türk diplomatlar
Birinci Dünya Savaşı sonucun da ortaya çıkmış olan yeni dünya düzeni müttefiklerin Almanya ile 28 Haziran 1919 tarihinde yaptığı "Versailles Anlaşması" ile kısa bir süre sessizliğe bürünse de, aslında bu durum fırtına öncesi sessizliğin diğer bir adı olmuş dolayısı ile bu sessizlik çok uzun sürmemiştir. Galip devletlerin adil olmayan paylaşımları, tutumları ve sömürge zihniyeti mağlup devletlerin rahatsızlıklarına neden olmuş ve onları militer bir yapıya sevk etmişti. Yenilen devletler bozulan siyasi, ekonomik ve askeri düzenlerini hızlıca tekrar yerine getirme çabası içine girerek II. Dünya Savaşının kapılarını aralamışlardır. Bu sebeple tarihin en önemli ve en büyük paylaşımlarının yaşandığı bu savaş tabii olarak beraberinde kan, gözyaşı ve büyük acılar getirmiştir. Dönemin galip ve aktör devletleri mevcut durumlarına güvenerek ikinci bir savaşın patlak verip birincisinden daha büyük ve korkunç felaketler yaşatacağını pek düşünmüyorlardı. Tarihe bakıldığında gelmiş geçmiş en büyük savaşlardan biri olarak görülen İkinci Dünya Savaşı, sadece ölen insanların sayısıyla değil, kullanılan teçhizatlar, silahlar, uçaklar ve ölümcül atom bombalarıyla da tarihin seyrini değiştirmiş ve tarihi belleklerde hep acı bir hatıra olarak kaydolmuştur. II. Dünya Savaşı esnasında Türk Devleti'nin dış politika hedefi, genel olarak savaşa dahil olmadan kendi toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak oldu. Bu politikayı belirleyenler Atatürk döneminin politik çizgisini benimseyen aktör kişiler olup temel prensipleri; yabancı askeri unsurları Türkiye'nin bulunduğu coğrafyadan uzak tutarken, Türk askerlerinin de yabancı devletlerin sınırlarından uzakta tutmayı yeğlemiş bir tarafsızlık siyasetini gözetmek olmuştur. Kısacası Türkiye, mevcut coğrafyasından ne bir avuç toprak vermeyi, ne de başka bir yerden bir avuç daha toprak elde etmeyi düşünüyordu. Ülkeyi savaşa götürecek maceraperest bir siyaset yerine, "Müttefik'' veya "Mihver'' Devletlerin zaferine karşın ağırlıklı olarak Türkiye'nin güvenliğini sağlamak ve denge unsuru olmak ana hedef olmuştur. Savaşın geneline bakıldığında yaşanan acıların ve ölümlerin en büyüğüde Nazi Almanya'sının Yahudilere uyguladığı akıl almaz politikalardı. Bu vahşetin bitirilmesi ve insanların kurtarılması için Nazilerin karşısına çıkıp dur diyebilen; dil, din ve ırk ayrımına girmeksizin Türkiye, geçmişte de kendisine sığınan Yahudilere yine dost elini uzatmıştır. Farklı kimliklere sahip mültecilerin tarih boyunca kendisine güvenli bir sığınak ve liman olarak gördüğü Anadolu coğrafyası vefakarlığını yeniden ıspatlamış olmaktaydı. Holokost vakasında Yahudilere ve diğer esirlere yardım elini uzatan bir kısım kahraman Türk diplomatlar azınlıkta da olsalar adeta gözü dönmüş olan Nazilerin ellerinden bu tutsakları kurtarmış ve isimlerini tarihin sayfalarına altın harflerle yazdırmışlardır. Naziler tarafından uygulanan zulümler karşısında Türkiye, karşı tavır sergilemiş ve aynı zamanda savaşa girmemek için de uğraş vermiştir. Yahudilerin ayrımcılığa maruz bırakılmaya başlandıkları 1930'lu senelerde Türkiye, Nazilerin idaresinde bulunan Avusturya ve Almanya'dan kaçmayı başaran yüzü aşkın bilim adamı ve sanatkara da evini açmıştır. Bunların yanında Savaş esnasında bazı Avrupa ülkelerinde vazifeli olan Türk Diplomatları pek çok insanı ölüm kamplarına yollanmaktan kurtarma cesaret ve kahramanlığını da göstermiştir. Bu çalışmada II. Dünya Savaşı Türk dış politikası ve Yahudileri Nazi soykırımdan kurtaran"Türk Schindlerler"olarak tanınan diplomatlarımızın hayatları ile siyasi faaliyetleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Naziler, Yahudi Soykırımı, Türk Diplomatlar.
İlhanlılar döneminde Doğu Anadolu şehirleri
XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan Moğolların bütün dünyaya hâkim olma idealinin tabii bir sonucu olarak 1260'ta tamamlanan büyük göçü müteakip İran'ın batısı, Azerbaycan ve Doğu Anadolu bölgesinde ortaya çıkan İlhanlılar, bahse konu yüzyılda sadece Anadolu da değil bugün Ortadoğu adıyla anılan bölgenin büyük bir kesiminde de önemli ölçüde etkili olmuş siyasi teşekküllerden birisidir. Araştırmanın konusu olan "İlhanlılar Döneminde Doğu Anadolu Şehirleri" adlı çalışmanın birinci bölümünde Çingiz Han ve Moğollar hakkında bilgi verildikten sonra Moğol- Harezmşah mücadelesi, Ögedey Kağan'ın emrinde Çormahan Noyan ve Baycu Noyan'ın Anadolu'ya gönderilmesi ve İlhanlıların Anadolu bölgesindeki hakimiyeti ele alınacaktır. İkinci bölümde ise İlhanlı Devletinin Doğu Anadolu bölgesinde ele geçirmiş olduğu şehirler hakkında geniş bilgiler vermeye çalıştık. Tebriz başkent olmak üzere 1256 yılında Hülegü tarafından kurulan İlhanlı Devleti İran, Kafkaslar, Azerbaycan ve Anadolu'nun bazı bölgelerine egemen olmuştur. Doğu Anadolu'ya da hakim olan İlhanlılar, bu coğrafyanın önemli şehirlerinden olan Ahlat, Aladağ, Iğdır, Erzincan, Erzurum, Muş, Van, Bitlis, Hakkari, Kars'ı ele geçirdiği gibi bölgenin demografik yapısının değişmesinde de etkili olmuşlardı. Bahse konu dönemde Asya'dan gelerek buraya yerleşen Türk boyları sayesinde nüfusu hızla arttığı gibi bölge daha fazla Türk nüfusuna kavuşmuştur. Bu durum aynı zamanda Türklerin İslam dinini kabul etmeden önceki inanç, adet ve geleneklerinin de bölgeye taşınmasına imkan sağlamıştır. Ticari, iktisadi, kültür ve sanat bakımından sahip olduğu imkanlar sebebiyle Doğu Anadolu Bölgesi, İslam'ın ve Türklüğün en önemli beldeleri arasında yer almıştır. XIII. yüzyıldan itibaren bu bölgede hakimiyet kurmuş olan İlhanlılar, burada birçok eser bırakmışlardır. Hakim oldukları şehirlerde bilhassa Ahlat, Erzurum, Erzincan, Kars, Muş gibi şehirlerde İlhanlılara ait medreseler, kümbetler, köprüler, mezar taşları gibi mimari eserleri görmekteyiz. Şehrin bu özelliklere sahip olmasında İlhanlıların bölgeye yönelik faaliyetlerinin büyük katkısı olduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan çoğu çeşitli nedenlerle günümüze kadar gelememiş olsa da buralarda İlhanlı kalıntılarını bulmak mümkündür. Bu bağlamda üçüncü bölümde şehirlerin siyasi, sosyal ve kültür yapısı söz konusu edilmektedir. Anahtar Kelimeler: İlhanlılar, şehirler, Doğu Anadolu.
Pakistan Devleti'nin kuruluşu
İngilizlerin Hint alt kıtada uyguladıkları sistemin işleyişi ve gelişimi Pakistan Devleti'nin kuruluş sürecinde önemli rol oynamıştır. Ticaret amacıyla alt kıtaya gelen İngilizler ilerleyen süreçte yavaş ve sistemli bir şekilde bölgenin yönetim mekanizmasını ele geçirmişlerdir. Bölgenin hâkimiyetini ele geçiren İngilizler kendi düzen ve sistemlerini kurarken zamanla ahalinin manevi değerlerini de değiştiren kanunlar da yapmaya başlamışlardır. Bölgenin hâkim iki dini grubu olan Hindu ve Müslüman geleneklerinin değiştirilmeye çalışılması ahalide büyük endişeye ve tepkiye yol açmıştır. Nitekim bu arada özellikle artan milliyetçilik hareketleri, teknolojik gelişmeler ve eğitimin artması Hint milliyetçisi lider bir grubun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Hint alt kıtasında İngiliz emperyalizmine karşı başlayan bağımsızlık süreci, İngiliz hükümetinin uygulamaları nedeniyle yerini bir süre sonra Hindu ve Müslüman çatışmasına bırakmıştır. Özellikle İngilizler, Hindistan'ın farklı bölgelerinde farklı yönetim yapıları oluşturarak yerel kimlikleri ve bölgesel ayrımları güçlendirmişlerdir. Aynı zamanda yönetim, ekonomi gibi devletin üst kademelerinde Hindu kesime daha fazla yer verilirken, bazı eyaletlerde Müslüman kesime daha fazla söz hakkı verilmiştir. Hindu ve Müslümanlar arasındaki gerilim ve çatışmayı arttıran gelişmeler olmuştur. Hindistan Kongre Partisinin sadece Hindu haklarını dile getiren bir parti hüviyetinde olması, Müslüman Birliği Partisinin sadece Müslümanların haklarını savunan bir parti hüviyetinde olması, Bengal'in bölünmesi hadisesi, ayrı seçmenlerin ortaya çıkması, bunların en önemlileridir. Artan bu çatışmalar İngilizlere karşı verilen bağımsızlık sürecinin beraberinde din temelli iki devletin kurulmasına da neden olmuştur. Müslümanların Hindistan'da azınlık olması ve siyasi temsil konusundaki endişeleri, Müslüman liderlerin Pakistan'ın kurulması talebini güçlendirdi. Bilhassa daha önce iktidarı İngilizlere kaptırmış olmaları şimdi ise Hindulara kaptırma korkusu onları bir araya getirmede etkin rol oynamıştır. Müslümanlar, İslami kimliklerini ve haklarını korumak için çeşitli hareketler başlattılar. Özellikle başlangıçta cemaatler etrafında birleşen Müslüman ahali daha sonra Müslüman Birliği Partisi öncülüğünde bağımsızlık sürecini sürdürmüştür. Önde gelen Müslüman liderlerin, özellikle Muhammad Ali Cinnah'ın liderliği altında, Pakistan fikrini savunmaları ve mücadele etmeleri, bağımsızlık sürecini hızlandırdı. Nitekim bu arada Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki gerilim ve çatışmalar iki toplum arasındaki ayrılığı derinleştirdi ve Pakistan'ın kuruşunu hızlandırdı. Pakistan Devleti'nin kuruluşu, Hindistan'da yaşayan Müslümanların dini ve kültürel kimliklerini koruma ve İslami yasalar altında bir devlet oluşturma arzusunun bir sonucudur. Müslümanların dini kimliğini ve kültürlerini koruma çabalarının bir sonucu olarak başlatılan istiklal mücadelesi II. Dünya Savaşı'nın da verdiği ortamdan istifade ile hızlanmıştır. II. Dünya savaşı İngiliz sömürge idaresinin zayıflamasına ve bağımsızlığın kaçınılmaz hale gelmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim 15 Ağustos 1947 tarihinde İngiliz himayesinde sınırlar, askeri ve maddi kaynaklara kadar onların belirlediği ölçüler neticesinde Pakistan ve Hindistan devleti kuruldu.
XX. yüzyılda Kafkasya ve Türkistan'da Türkçülük
Millet, ortak değerler ve anıları paylaşan, birlikte yaşama arzusunu taşıyan ve tarihsel mirasını geleceğe aktarma kararlılığı gösteren bireylerden oluşan toplumsal yapıdır. Bu yapı, fiziksel bir birliktelikten ziyade duygu, düşünce ve amaç birliğiyle şekillenir. Milliyetçiliğin Türk dünyasındaki yansıması olan Türkçülük ise bireyin Türk milletine duyduğu güçlü bağlılık hissi üzerine inşa edilen bir düşünce sistemidir. Türkçülük, sadece bir aidiyet duygusu değil, aynı zamanda Türk milletinin gelişmesi, güçlenmesi ve tarihsel mirasının korunması için bilinçli bir çaba göstermeyi de ifade eder. Bu anlayış doğrultusunda bireyler, toplumlarının refahını artıracak her türlü faaliyeti destekleyerek milli birliğin devamlılığını sağlamaya çalışır. XVI. yüzyılda Rusların Türk topraklarını işgal etmesi, Türk toplumları arasında ortak bir kimlik ve direnç duygusunun filizlenmesine neden olmuş, bu süreç Türkçülük fikrinin farkındalığının artmasını sağlamıştır. Rusların Türk topraklarını ele geçirme ve kontrol altına alma girişimleri yalnızca askeri ve siyasi boyutlarla sınırlı kalmamış, işgal edilen bölgelerde yaşayan Müslüman Türk topluluklarına yönelik çeşitli baskı politikaları uygulanmıştır. Bu politikalar genellikle dini baskılar ve kültürel kimliği yok etme girişimleri şeklinde ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Türk topluluklarını inançsızlaştırarak Rus kültürüne entegre etmeyi amaçlayan Rus yönetimi, daha sonraki süreçte ise onları Sovyet ideolojisi doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Ancak bu baskılar ters bir etki yaratarak XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk topluluklarının kimliklerini daha güçlü şekilde sahiplenmelerine ve korumalarına yol açmıştır. Milliyetçi aydınlar ve siyasiler, milli şuuru uyandırmak amacıyla çeşitli çalışmalar yürütmüş ve bu çabalar Türkçülük düşüncesinin yayılmasını sağlamıştır. Bu araştırmada, Kafkasya ve Türkistan coğrafyasında Türkçülük adına verilen mücadeleler ve gerçekleştirilen çalışmalar detaylı şekilde ele alınacaktır.
Bâbürlü dönemi astronomi ve astroloji
Bâbürlü İmparatorluğu (1526-1858), kozmolojik temalar ve çeşitli inanç sistemlerinin derin etkileşimiyle şekillenen bir devlet yapısına sahipti. Bu dönemde hükümdarların meşruiyeti, Türk-Moğol gelenekleri ile İslâm ve Hindu kültürleri arasındaki etkileşim yoluyla güçlendirilmiştir. Bâbürlü döneminde kozmolojik inançlar ve astrolojik uygulamalar, hükümdarların yönetim anlayışında büyük bir önem taşımaktadır. Astronomi ve astroloji, karar alma süreçlerinde belirleyici bir rol oynamış; bu bilgilerin toplumsal yapıya ve hükümdarların kimlik biçimlenmelerine katkıda bulunduğu gözlemlenmiştir. İmparatorluğun meşruiyetini pekiştirmek adına miraç olayı, Bâbürlü hükümdarlarının kendilerini Tanrı tarafından kutsanan özel bir varlık olarak konumlandırmasında sıkça başvurdukları bir tema olmuş, siyasi güç ve meşruiyetin pekiştirilmesinde stratejik bir araç olarak kullanılmıştır. Zahirüddin Muhammed Bâbür ile Nasırüddin Muhammed Hümayun dönemlerinde hükümdarların astronomi ve astrolojiye olan tutkuları daha belirgin görülmektedir. Bâbür Şah, kendi ismini alacak olan devletin kuruluşunda önemli pay sahibi olarak seferlerin hem hazırlıkları hem de icra sürecinde gökyüzündeki gezegen hareketlerine önem verip askerî faaliyetlerini buna göre gerçekleştirmiştir. Rüyaların kerâmeti ve yıldızların hareketleri onun stratejik kararlarını etkilemiştir. Hümayun Şah dönemi, eğitim ve bilime olan ilgiyi ön plana çıkarmış; devlet işleri dört ana element (ateş, hava, su ve toprak) temel alınarak düzenlenmiştir. Hümayun Şah, çocuklarının doğumu için olumlu gökyüzü vakitlerini göz önünde bulundurmuş ve astrolojik hesaplamalar yapmıştır. Ekber Şah'ın doğumu sırasında Jüpiter ve Venüs'ün kavuşumu, astroloji açısından olumlu bir işaret olarak değerlendirilmiştir. Astrolojik hesaplamalar, dönemin toplumsal ve siyasi olayları üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Ekber Şah, yıllık vergi sistemini güneş takvimine dayandırarak kamu düzenlemelerinde önemli değişiklikler sağlamış; bu durum devlet işleyişine ciddi katkılar sunmuştur. Ekber Şah döneminde astroloji, yöneticilerin karar alma süreçlerinde önemli bir kaynak hâline gelmiştir. Cihangir ve Şah Cihan dönemlerinde astroloji, siyasi iletişim ve stratejik yönelimlerde vazgeçilmez bir alan olarak kullanılmıştır. Bir diğer unsur da Bâbürlü İmparatorluğu'nun kozmolojik yapısının önemli bir parçası, gözlemevlerinin inşası olmuştur. İslâm tarihinde bilinen dokuz rasathaneden beşi Türk-Moğol hükümdarları tarafından inşa edilmiştir. Bâbürlü döneminde Jaipur, Delhi, Benares, Ujjain ve Madura gibi şehirlerde yerlerde de gözlemevleri kurulduğuna dair bilgiler mevcuttur. Bâbürlü İmparatorluğu'nun kozmolojik devleti, derin kültürel ve inanç sistemlerinin bir sentezini yansıtmaktadır. Yöneticilerin otoritesi, mitolojik ve kozmolojik unsurlarla pekiştirilmişken farklı toplum dinamikleriyle olan etkileşimleri, devletin sürdürülebilirliğinde önemli bir rol oynamıştır. Gelecek nesildeki liderlerin, tarih boyunca astrolojinin etkisinden ders alarak daha bilinçli ve dikkatli kararlar almaları gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bâbürlü İmparatorluğu, Astronomi, Astroloji, Kozmolojik Egemenlik