Archetype
50 theses under this subject heading
The representations of the archetypal Jew in Christopher Marlowe's Jew of Malta and William Shakespeare's Merchant of Venice
William Shakespeare is one of the most popular authors, not only in England but worldwide. He was greatly influenced by his contemporary Christopher Marlowe. The similarity is witnessed in their themes, motifs, devices, and plots. During my research, these two writers' works respectively The Merchant of Venice and The Jew of Malta, are first broadly compared in order to explore the various differences and specific embellishment that each author adds and later closely examining their main characters, namely Barabas and Shylock in order to deconstruct the Jewish archetype. The following paper aims to also elaborately examine the archetypes, treatment, status, rights and the connotations revolved around Jews starting from Medieval literature, tracing its metamorphic progress through Renaissance and Victorianism till Modernism. An elaboration on the metamorphoses of the Jewish archetypal characters, previously recognised as stubborn, malicious, villain and hatred by God to the modernist alienated Jew striving to find his authentic identity in a socially constructed environment facing ambiguous personality threat, will also be encountered. Specifically, this paper analyses both authors' artistic recreations and embellishments of the archetype Jew as a satire on anti-Semitism.
Wolf in a Sheepskin or a Sheep in a Wolfskin?: A comparative archetypal analysis of the Gothic Doppelgangers of Victorian, Dorian Gray, Dr. Jekyll / Mr. Hyde, and the Invisible Man
This thesis aims to prove the need for a new doppelganger concept and to form the framework of the new doppelganger concept via a comparative archetypal analysis of Oscar Wilde's The Picture of Dorian Gray, Robert Louis Stevenson's The Strange Case of Dr. Jekyll and Mr. Hyde, and H.G. Well's The Invisible Man by using Victorian Age's unique features as parameters. In order to use archetypal analysis effectively, the origins and historical progress of collective unconscious and archetypes are investigated thoroughly. This thesis reveals the relation between Victorian Age and Gothic literature, since the literary works of Victorian Age to be analysed belong to Gothic genre, after it provides background information about the origins and historical progress of Doppelganger concept, and a detailed introduction of Victorian Age. The unique qualities of Victorian Age, the monstrosity and society, male dominance and masculinity, and Victorian morality and the pursuit of hedonism are utilised as parameters to analyse the aforementioned Victorian literary works. To sum up, this thesis is an attempt to prove the need of a new Gothic doppelganger concept unique to Victorian Age via a comparative archetypal analysis including the parameters aforementioned, and to form the framework of Victorian Gothic doppelganger concept.
The myth of Loki revised in the Gospel of Loki and Loki: Where mischief lies
Rewriting myths existed since Renaissance and it is still a popular practice today. Especially in a postmodernist sense, rewriting aims to give voice to the other, to the slighted, marginalised characters. Therefore Loki as the god who is not worshipped and as the villain among the gods who brings apocalypse known as Ragnarok, finds the opportunity to be a hero in the contemporary literature. Also known as the trickster god, Loki possesses the qualities of a universal figure that is the trickster; he plays tricks, he deceives and lies, he brings chaos, however, he gains more human characteristics and moves away from being a primitive character whose only goal is to satisfy his selfish needs. Loki has his own thoughts and feelings expressed in depth and he becomes the hero in a society where binary oppositions and strict categorisation is rejected.
Haunting legend trimetric projection of Boudica in the hunger games trilogy
This dissertation focuses on The Hunger Games trilogy through an Archetypal Criticism in terms of rebellious women warriors to show the correlation between Boudica, the legendary Celtic warrior queen of the Roman Conquest of Britain and the British Revolt against Rome in AD 60, and Katniss, the fictional rebellious character. This study also examines and analyzes how Collins deconstructs the real historical character Boudica and reveals the fictional heroine character Katniss as a trimetric projection of Boudica. However, this dissertation also aims to demonstrate how society forces the ever-ready heroic qualities in Katniss and Boudica to emerge, in what ways dystopian societies force certain roles on the main characters and how the myths of Boudica contribute to the quest and deconstruction of the hero's journey. Keywords: Myths, Fantastic Literature, Archetype, Boudica, The Hunger Games Trilogy.
İkinci yeni şiirine arketipsel sembolizm açısından bir yaklaşım
Carl Gustav Jung tarafından ortaya atılan arketipsel kuram, edebiyat eleştirisinde de yerini alır. İnsanoğlunun ortak davranışlarını araştıran kuramdan, Northop Frye, Leslie Fiedler, Maud Bodkin gibi yazarlar, bu teoriyi edebiyata yansıtırlar. Roman, hikâye, masal ve şiirlerdeki karakterlerin ortak davranışları, kolektif bilinçdışının bir ürünü olup mitoloji ve semboller yoluyla somutlaştırılır. Bunlara da "arketip" adı verilir. Zıt davranışlar üzerinden anlam kazanan bu teori; roman, hikâye, masal ve şiir gibi türlerde eleştiri yöntemi olarak kullanılır. İlk olarak Batılı yazarların eserleri üzerinde incelenen bu teori, zamanla Türk edebiyatına da yansır. Edebiyatımızda roman, masal, destan, hikâye gibi türler üzerinde incelenen arketipsel kuram, İkinci Yeni şiirindeki sembol ve imge yoğunluğundan dolayı kuramın şiir üzerinde çalışılma gereği görülür. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının önemli bir akımı olarak kabul gören İkinci Yeni şiiri, birçok yeniliği beraberinde getirir. Sürrealizm, humor, ironi, imge yoğunluğu, anlamsız şiir bunlardan bazılarıdır. Bu şiir akımında yer alan Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk ve Ece Ayhan edebiyat çevrelerince benzer özelliklerle okura yansıtılır. Bu şairlerin şiirleri arketipsel yönden birçok ortak ve zıt davranışlar barındırır. Özellikle cinsellik, yeniden doğuş, kahraman, bilge adam, anima ve gölge arketipleri İkinci Yeni şiirinde sıklıkla rastlanan arketiplerdendir. Bunların içindeki "kahraman" arketipi, kuramın bir artçısı kabul edilen Joseph Campbell'ın yaklaşımıyla ele alınır. Kahramanla beraber şiirlerde yer alan diğer iki arketip: gölge ve anima arketipleridir. İnsanoğlunun kadınsılık yönünü ortaya koyan anima arketipi anneyi, kadını, sevgiliyi, cinselliği ve iyiliği beraberinde getirir. Gölge arketipi ise anima arketipinin karşıtı olan özelliklere sahiptir. Gölge, insan "persona" sında kötülüğe hizmet etmektedir. Semboller ve birçok diğer arketip gölge ile animal duyguların çatışmasıyla ortaya çıkar. İkinci Yeni şiirinde sembollerin ortak anlamları görülmekle beraber bireysel farklılıkları da olabilmektedir. Arketipsel eleştiri yöntemiyle İkinci Yeni şiirini incelemek, özgün bir yaklaşım okura sunacaktır. Çalışmanın edebiyat, psikoloji arasındaki ilişkiyi ortaya koymada da farklı bir okuma oluşturacağı kanaatindeyiz.
Hayao Miyazaki sinemasında evrensel kodların arketipsel temsili
Kültürlerarası iletişim ve bilgi paylaşımı günümüzde daha kolay bir hale gelmiştir. Teknolojinin bu durumdaki rolü çok önemlidir. Buna karşılık farklı kültürlere sahip toplumların kullandıkları iletişim kodları da birbirinden oldukça farklıdır. Oluşmuş olan bu kültürlerarası anlam ayrılıklarıysa hala iletişimde sorunlar oluşturmaktadır. Bu karşıtlığa rağmen Hayao Miyazaki filmleri küresel çapta beğeni kazanmış filmlerdir. Savaş sonrası dönemde doğmuş olan Hayao Miyazaki Japon animasyon sinemasının (anime) önemli senarist ve yönetmenlerinden birisidir. Miyazaki'nin yapmış olduğu filmler Japon yerel kültürüne ait pek çok kod içermektedir. Filmlerin bu yerel kültürel kodlarla işlenmesine karşın farklı kültürler tarafından sevilmesi oldukça dikkat çekicidir. Bu durumun nasıl mümkün olduğunu anlamak, evrensel düzeyde kabul gören bir eser ortaya çıkartmanın yöntemini öğrenmeye yarayacaktır. Bu sebeple ortaya atılan hipotez, Hayao Miyazaki'nin kendi sinemasında evrensel kültürel kodlara ve arketiplere bolca yer verdiğidir. Bu hipotezi sınamak için öncelikle dünya mitolojileri incelenmiş ardından ise Carl Gustav Jung'ın arketip kavramı detaylandırılmıştır. Evrensel kültürel kodları oluşturduğu kabul edilen bu kavramlardan sonra yerel Japon kültürü incelenmiştir. Hipotezin doğruluğunu ya da yanlışlığını ortaya koymak için, Hayao Miyazaki'nin yönetmenlik yaptığı filmler belirlenmiş ardından örneklem olarak 8 film seçilmiştir. Seçilen bu 8 film Roland Barthes'in göstergebilimsel kuramı üzerinden analiz edilmiştir. Analiz sonuçları değerlendirilmiş ve Hayao Miyazaki'nin filmlerinde evrensel mitolojik sembollerden, öykülerden yararlandığını ortaya koymuştur. Bunun haricinde arketipler oldukça yoğun kullanılmış ve ekstra popüler kültür öğelerine de rastlanmıştır. İncelenen filmlerden ikisi Batılı romanlardan uyarlama olduğu için içerdiği yerel kültürel kodlarda azalma gözlenmiş ancak içerdikleri evrensel kodlar sayesinde Japonya içinde de iyi bir seyirci kitlesine ulaştığı görülmüştür.
Kadın miti üzerinden ironik eleştiriler
"Kadın Miti Üzerinden İronik Eeleştiriler" isimli bu çalışma, kadın arketiplerin mitler üzerinden okumasını kapsar. Çalışmada, kökleri bu arketiplerin deneyimlerine dayanan rollerin oluşumu, kadın olgusuna dair dönüşümleri irdelenmektedir. Bugün kendi güncel mitolojik dünyamızda, kendimizi konumlandırdığımız nokta ile geçmiş kültürlerdeki inanışların arketipleri arasındaki bağlantı oldukça kuvvetlidir. Ancak değişen yeni dünya düzeninde, arketipler aracılığı ile kişilere atfedilen roller de dönüşüme uğramıştır. Günümüz kadınları bu yeni olgunun, kendisinden önceki deneyimler ile hem benzer hem de daha önce bir örneğinin olmadığı yanlarının olmasından dolayı, kendi yaşam deneyimlerinde rol model olacak bir arketip olmayışının getirdiği zorluk ile mücadele etmek durumunda kalmışlardır. Bu bağlamda arketipler üzerinden oluşturulan toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya başlamış, sanatlarında zaman zaman alaycı bir üslup ile eleştiri getirerek başkaldırmışlardır. Mitlerin sözle aktarılan doğası, tarih öncesinden bu yana sanatla olan bağını desteklemiştir. Dolayısıyla sanat, mitolojinin anlatım dili olmuştur. Zaten bu çalışmanın kapsamı olan kadın arketipler en iyi mitler üzerinden okunacağından, araştırmamızın dilinin sanat olması, çalışmamızı kökleri prehistorik dönemlere dayanan mitoloji ve sanat bağı ile desteklemektedir. Bu çalışmada amacımız, sanat bağlamında ilişkisini kuracağımız mitolojik arketipler üzerinden günümüz kadın olgusuna dair ironik eleştiriler yapmaktır. Nihayetinde sanat ve mit kadar sanat ve ironi de birbiri ile oldukça ilişki içerisindedir. Bu tez kapsamında, kadın miti ve anlam dönüşümleri üzerinden kurulan arketip sembolleri incelenmiş, geçmişten günümüze bu bağlama uyan sanat örnekleri doğrultusunda kişisel görüş ve yaklaşım oluşturulmuştur. Kişisel çalışmalarda, kadına atfedilen rollerin irdelenen düşünsel arka planları, alegorik anlatımlar, sembolik biçimler ve alaycı bir tavırla eleştirilmiştir. Anahtar sözcükler: Kadın, mit, sanat, ironi, eleştiri, arketip, toplumsal cinsiyet.
Eine komparatistische Untersuchung des Motivs der "Großen Mutter" im Drama des 20. Jahrhunderts: in Friedrich Dürrenmatts "Der Besuch der Alten Dame", Tennessee Williams' "Suddenly Last Summer" und Güngör Dilmens "Ben, Anadolu"
The literature science works with many disciplines cooperatively and improves its structure. No longer is it possible to regard literature only as a field for story books, novels or leisure activities. Day by day literature proves that it is indeed a science. World-wide popular books are not only adapted either as movies or TV series, but also analysed as literary and digital versions by the academic world. The reason why literature is a part of our lives is that it enriches its structure with the support of other disciplines; such as psychology, philosophy, sociology, religion and mythology, which proves the fact that they are of importance for literature and that they are an essential part of our lives. Hence, literature helps a person not only to face himself, but also to be a bridge between his past and his future. It transfers the conscious. Derived from the stated idea, in this master's thesis it is aimed to state out this transfer of conscious in the three plays of the twentieth century. The main objective of this master's thesis is to demonstrate the motive "magna mater" in other words "the great mother" within the scope of the main figures of the plays of the following playwrights: Friedrich Dürrenmatt's "The Visit of the Old Lady", Tennessee Williams' "Suddenly Last Summer" and Güngör Dilmen's "I, Anatolia". The idea of the analysis has been inspired by the archetypal theory of the Swiss Psychologist Carl Gustav Jung. The archetype "the Great Mother" has been analysed upon the perspective of mythology and philosophy within the context of the motives and the symbols belonging to the main figures of the plays. The main objective of this master's thesis is not only the comparison of the main figures of these plays, which have been written by the authors from three different geographies, but also the proof of the fact that the main figure comprises of the features of the archetype "the Great Mother".
L'aspect des archetypes dans le recit Benoitien autour de L'atlantide
Carl Gustav Jung, who sheds light on the human psyche with his important studies in the field of analytical psychology, developed Sigmund Freud's theory of the unconscious and deeply influenced the world of psychology with the view that the individual has not only a personal but also a collective unconscious. The first example, meaning like the original model, that is the theory of the collective unconscious, which consists of archetypes that we can consider as the latent images of the past, is also frequently used in the field of art and literature later on. For as much as works of art that bear the traces of the creative power of the human spirit, create a very favorable space for archetypes. In this context, the works turn into a powerful field of study for archetypal criticism, which is intertwined with many disciplines such as anthropology, sociology and psychoanalysis. The archetypal criticism method gives us the opportunity to approach the literary work from a very different window, contributing to the analysis of the language of images that the author unwittingly uses and to make the work more understandable. In this study, we aimed to analyse Pierre Benoît's l'Atlantide which contains many mythical elements based on la Dame de l'Ouest and la Châtelaine du Liban with less mythical elements. It is important to mention that the writer is one of the important writers of 20th century French literature. We tried to deal with the appearances of archetypes and to analyse these mythical images on a semantic plane, in the context of the hero's journey archetype approach, which is based on Jung's archetypal theory and Joseph Campbell's "departure-stage-return" formula, including his novels.
Ireland as the great mother in the selected works of James Joyce
This study investigates how the archetypal pattern of the Great Mother, proposed by Erich Neumann, is depicted through the representation of Ireland in the works of James Joyce. The definition of archetypal criticism and the contribution of archetypal patterns to human behaviour and literary works are scrutinized, and the primary qualities of the Great Mother archetype are researched. Through a critical analysis of Yeats's Cathleen Ní Houlihan, the possible demonstration of the depiction of Ireland as the Great Mother prior to Joyce's works is discussed to highlight the essential characteristics of the archetype. James Joyce's works A Portrait of the Artist as a Young Man, Exiles, and Ulysses are investigated to elaborate Joyce's perspective on Ireland's portrayal as a matriarchal structure and to trace how this portrayal diverges from its earlier manifestation. Results suggest that Ireland's fundamental cultural values, which had been established as distinct matriarchal systems, converged to establish a unified Great Mother figure for a common cause, yet the values developing this structure remain in conflict with one another. In addition, it has been discovered that ideological and cultural values adopted by individuals tend to organize in a manner that aligns with rudimentary matriarchal societies to maintain the secure environment provided by the embraced values.
Psikanalitik okuma ile Ziya Paşa'nın eserleri
Bu çalışma, Tanzimat Dönemi Türk edebiyatının Şinasi ve Namık Kemal ile birlikte öncü isimlerinden kabul edilen Ziya Paşa?yı konu alır. 1829-1880 tarihleri arasında yaşayan Ziya Paşa, ünlü bir şair, çevirmen, edebiyat tarihçisi, gazeteci ve bürokrattır. Modern Türk tarihinde büyük izler bırakmış bu ünlü isim, özellikle de yeni Türk edebiyatında şair ben?inin öne çıktığı bir sima olarak önemli bir dönüm noktasını işaret eder. Onun sanatçı kişiliğini verme amaçlı olan bu çalışmada; Ziya Paşa?nın nazım ve nesir olmak üzere bütün telif eserleri incelenmiş; bu amaçla uygulanan başlıca kuram ve metot ise Sigmund Freud tarafından geliştirilen psikanaliz edebiyat kuramı çerçevesinde oluşturulmuştur. Freud sonrası gelişen psikanaliz ekollerin de incelemeye dâhil edildiği bu çalışmada, Ziya Paşa?nın psikolojisi ve biyografisi eserleri üzerinden anlamlandırılmaya gidilmiştir. Bu amaçla dört bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü; Ziya Paşa?nın psiko-biyografik gelişimine ayrıldı ve onun eserleri üzerinden kronolojik ve sistematik bir incelemeyle ruhsal gelişimi izlendi. İkinci bölüm Ziya Paşa?nın egosal dengesini incelemeye dönük olarak savunma mekanizmalarına ayrıldı. Üçüncü bölüm, ünlü bir hiciv şairi olan Ziya Paşa?nın eserleri üzerinden bilinçaltını anlamlandırmak ve mizah, hiciv, ironi gibi edebi tür ve tekniklerin niçin ve nasıl kullanıldığını ortaya koymak amaçlıdır. Son bölüm ise psikanaliz ekol içerisinde analitik psikoloji çalışmalarıyla öne çıkan Carl Gustav Jung?un arketip kuramı çerçevesinde Ziya Paşa?daki belli başlı iki arketipin incelenmesine verildi. Sonuç bölümü ise bu dört bölümde ortaya konulan çalışmanın sonuçlarına ayrıldı. Anahtar Kelimeler: Ziya Pa?a, psikanalitik edebiyat kuramı, metin incelemesi, S. Freud
Sinemada su arketipinin kullanımı: 2000 sonrası Japon korku sineması örneği
Dünyada yaşamın devam edebilmesi için birincil elementlerden olan suyun hayati önemi, onun mitoloji, din, edebiyat, psikoloji ve sinema gibi daha birçok alanda temsil olanağı bulmasına sebep olmuştur. Psikoloji disiplininin etkin isimlerinden Carl Gustav Jung'un kolektif hafızanın ürünü olarak belirttiği arketipleri, sinemada karakterin yolculuğuna uyarlanmış bu doğrultuda arketip kavramı hem iyi hem de kötü olabilecek durumların ifadesinde kullanılmıştır. Tür sınıflandırmasıyla birlikte ortaya çıkan ve en popüler türlerden biri olan korku sineması, gerilim ve dehşet atmosferi oluşturmak için kolektif hafızadaki arketiplerden sık sık yararlanmıştır. Bu çerçevede tezin amacı, sinemada su arketipinin kullanımını, kendine ait kolektif belleği kullanma özelliğine sahip Japon korku sineması üzerinden incelemektir. Öncelikle Carl Gustav Jung'un arketip kavramı üzerinde durulmuş ardından su arketipinin, mitoloji, din ve sinemada ne şekilde temsil edildiği irdelenmiştir. Kültür ve inanışlarını sinemaya eklemleyerek korku türünü kendine özgü şekilde yorumlayan Japon korku sinemasının üç örnek filmi, içerik analizi yöntemiyle incelenmiş, söz konusu filmlerde su arketipinin yıkıcı ve tehdit edici özelliklerinin yanı sıra ölüme kaynaklık eden mekân olma yönü araştırılmıştır.
Arketip kavramı ve toplumsal cinsiyet bağlamında Lars Von Trier sineması: Antichrist ve Melancholia
Sigmund Freud'un temellendirdiği psikanalize farklı bir bakış açısı kazandıran Carl Gustav Jung, kendi metotlarıyla geliştirdiği Analitik Psikolojide Persona, Gölge, Anima, Animus, anne, kadın (yaratan-yok eden) kahraman, Tanrı imgesi gibi arketipler aracılığıyla insan ruhunu anlamayı amaçlar. Bir sanatçının ruh dünyasının ürünleri olan sanat eserleri de bu arketipsel çerçevede, farklı eleştiri yöntemleriyle yeniden ele alınabilir. Bu çalışmada psikanalizin temelini oluşturan düşlerle büyük benzerlik gösteren sinema sanatının önemli isimlerinden Lars Von Trier'in "Antichrist" ve "Melancholia" filmleri Jung'un arketipleri ve toplumsal cinsiyet merkez alınarak eleştirilmiştir. Toplum içinde kadın temsillerini yeniden kuran ve gösteren Trier'in filmleri, arketipsel imge ve motifler ışığında kadının yaratan ve yok eden perspektifinden doğa ile kurduğu ilişkisine kadar disiplinlerarası bir şekilde analiz edilmiş ve toplumsal cinsiyetin stereotipleştirdiği cinsiyet rollerinin film perdesine nasıl yansıtıldığı incelenmiştir.
Kerem ile Aslı hikâyesi eş metinlerinde Jung'un dört arketipi
Bir milletin maddi manevi tüm değerlerini koruyup gelecek nesillere aktarmasıyla kültür oluşur. Halk anlatmaları da kültür aktarımını sağlayan önemli unsurlardandır. Halk hikâyeleri de halk anlatmalarının önemli bir bölümünü oluşturur. Halk hikâyeleri başlangıçta sözlü olarak aktarılmıştır. Halk hikâyecilik geleneğinde hikâyeler, âşıklar ve meddahlar vasıtasıyla yayılıp şekillenmiştir. Daha sonraki dönemlerde de yazıya geçirilmiştir. Halk hikâyeleri; sevda konulu olanlar, kahramanlık konulu olanlar, hem sevda hem kahramanlık konulu olanlar olarak kendi içinde sınıflara ayrılmaktadır. Kerem ile Aslı hikâyesi, sevda konulu hikâyeler arasında bulunmaktadır. Kerem ile Aslı hikâyesi Türk halk hikâyeleri arasında çokça bilinen bir hikâyedir. Hikâye sadece Türkiye ve Azerbaycan sahasıyla sınırlı kalmamıştır. Bugün tüm Türk dünyasında bilinmekte ve Türklerin gittiği her coğrafyada varlığını korumaktadır. Balkanlar'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan Türk Cumhuriyetleri'ne kadar her yerde bilinmektedir. Kerem ile Aslı sevda konusunu içtenlikle işlemiştir. Bu sebeple çok sevilmiş ve sözlü gelenekte anlatıcısının gittiği, gördüğü, gezdiği yerler ile bir etkileşim hâlinde olmuştur. Bundan dolayı da eş metinler çeşitlenmiştir. Bu çalışma Kerem ile Aslı hikâyesinin batı sahasında bilinen eş metinleri ile sınırlandırılmıştır. Çalışmaya yüzlerce yıllık Türk toprağı olan Kerkük'ün de bir varyantı dâhil edilmiştir. Halkın hafızasında önemli yere sahip olan Kerem ile Aslı hikâyesi, Türk halk hikâyecilik geleneğinde görülen motifler yönünden de oldukça zengindir. Bu sebeple bu çalışmada hikâyede geçen motifler ve epizotlar da listelenmiştir. Hikâyenin bu yönlerden zengin olmasından dolayı arketipsel olarak da incelenmesi önem arz etmektedir. Tezimizin son kısmını "Analitikal Psikoloji"nin kurucularından Carl Gustav Jung'un "ilk örnek" dediği, kolektif bilinçdışını gelecek nesillere aktaran "arketip"lerinin Kerem ile Aslı hikâyesi üzerindeki incelemesi oluşturmaktadır. Bu hikâyede Jung'un, öne çıkan dört arketipi olan "anne", "anima-animus", "persona" ve "gölge" arketipleri esas alınmış ve Kerem ile Aslı hikâyesinde tespit edilmeye çalışılmıştır.
The one you seek for, to your death: Representation of femme fatale in Lady Audley's Secret and the Crimson Petal and the White
The present thesis inquires the changing representations of the Femme Fatale archetype in a Victorian novel and a neo-Victorian counterpart. It adopts a comparative framework in discussing female stock characters in Mary Elizabeth Braddon's Lady Audley's Secret and Michel Faber's The Crimson Petal and the White in order to argue for a shift in perspective from one century to another and the relevance (if any) of the author's gender to character depiction. The study examines the defining features of the archetype in the light of Steve Simkin or Rebecca Stott's recent analysis of femme fatale archetype, Sigmund Freud's life and death drives Eros & Thanatos, and Julia Kristeva's concept of the abject. Separate chapters on Lady Audley and Sugar analyse the representation of the femme fatale stock characters from various feminist approaches. Considering two key questions —does the femme fatale must die/punished at the end, and can a femme fatale be a real-life figure?— the study concludes the femme fatale archetype changes through the Victorian period to modern period, some of the features of the archetype being transformed or be lost in the process. Though in the novels the representation of the two characters resembles each other, a clear shift in the attitudes of the authors towards the archetype can be observed in this research.
A Jungian feminist analysis of Natalie Haynes' The Children of Jocasta, Orhan Pamuk's The Red-Haired Woman and Simin Daneshvar's A Persian Requiem
This thesis examines three novels, Natalie Haynes' Children of Jocasta, Orhan Pamuk's The Red-Haired Woman, and Simin Daneshvar's A Persian Requiem via the Jungian theory of archetypes and the collective unconscious, and Joseph Campbell's related concept of the Hero's Journey, and the Heroine's Journey, its adaptation by Maureen Murdock. In this context, the thesis also discusses the effect of archetypes and mythology on literature. On this basis, the idea that myths from all over the world share similarities as they are based on archetypes is one of the main ideas of the thesis. Notably, archetypal mythology is reflected in literature via the monomyth, the hero's journey, and the heroine's journey. This inner journey reflects our journey towards psychological healing, growth and individuation, in other words towards finding the identity of the self. This inner journey is also reflected in the mandala archetype. The process of individuation allows the person carrying out this inner journey to go beyond dualities and to become an integrated Self. All of the novels in this study refer to mythology; they are all, to some extent, rewritings and reversions of the old myths. Through a study of the Greek and Persian myths underlying these novels, the first part of the thesis focuses on the similarities between these myths in the framework of archetypal mythology, including the hero's journey. The second part of this study focuses on the heroines of the novels and their search for identity from the perspective of the heroine's journey. Through this reading, the study concludes that, in the novels, the heroines move beyond traditional gender roles, thus closing the circle of the archetypal journey towards wholeness. Key Terms: archetypes, the collective unconscious, mythology, Individuality, Psychoanalysis, Identity, Sexuality, wholeness
The trickster spirit In Margaret Atwood's work
The aim of the thesis is to elaborate on the trickster spirit in Margaret Atwood's work. The first theoretical part reflects on scholarly debates and identifies some of the most typical trickster features and function. William J. Hynes's essay, 'Mapping the Characteristics of Mythic Tricksters' (1997), proposing common trickster features, operates as a fundamental framework for further analysis. To avoid decontextualization of the trickster, a closer look at the author and her multiple attributes, operating as the context from which the trickster emerges, is provided. Hence, this part elaborates on the multiple aspects of Atwood: as self-depicted, a writer of fiction and non-fiction, and a public persona, all looked at through the trickster framework. The third part reflects on Atwood's novelist narrators and suggests that her novels feature storytellers that manifest trickster features. This part proposes that Atwood creates a cycle of trickster-narrators who employ trickery as a survival strategy. A brief overview of the interpretation of Atwood's novels and their textual structures is further provided as particular novels are chosen to illuminate particular trickster characteristics. The fourth chapter thus suggests that not only Atwood's narrators but also her texts manifest significant trickster features and might be referred to as 'trickster texts'. The final part examines one of Atwood's novels, The Robber Bride, in more details. A summary and a short introduction of Zenia as the trickster are provided; however, the main focus falls on the close reading and the interpretation of the text as the trickster.
Türk halk anlatılarında yol ve yolculuk
İnsanoğlu var olduğu günden itibaren edindiği birikimi aktarma ihtiyacı duymuştur. Anlatılar, bu birikimi yansıtmanın bir yolu olarak insanın bilinçaltında yatan unsurları, kolektif bilinç ögeleriyle de birleştirmesine vesiledir. Zengin ve derin bir mana yapısına sahip olan anlatılar, dünden bugüne ve yarına bir köprü vazifesi görmektedir. Aynı zamanda maziyi izleyen bir pencere ve yarına açılan bir kapı mahiyetinde olan anlatılar, çözümlenmeyi bekleyen birer hazinedir. Halk anlatıları, bünyelerinde barındırdıkları mitik ve motife ait ögelerle birlikten bütünlüğe uzanan bir dizgedir. Anlatılar, imge ve sembollerin süslediği anlam dünyasında gerçek ile mecazı harmanlayarak yaşanan ve yaşanması hayal edilen hayatın ifade ediliş şeklidir. Üç dünya (yeraltı-yeryüzü-gökyüzü) tasarımının etrafında oluşan anlatılarda, insanın muhatap seviyesindeki varlık ve kavramlar da yer almaktadır. Bu kavramlardan biri olan yol, bu üç dünya tasarımının her katmanında yer alan gerçek-mecaz karışık bir anlam dünyasına sahiptir. Doğumdan ölüme bir çizgi olan yol, anlatılarda bilinçlenmenin ve yeniden var oluşun ifadesidir. Kahramanın bir gaye uğruna çıktığı serüvende sembolik değerlerle birleşmesi ve doğaüstü güçlerin yardımıyla kendisiyle bütünleşmesi yolun yolculukla olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Genellikle olumlu bir kavram dünyasının ürünü olan yol, akışkan yapısıyla kahramanın erginleşmesinde ve özüne dönmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Yol, birçok özelliğiyle hayata değer ve anlam katan bir yapıdadır.
Anadolu masallarında sınav motifi
Masallar anlatıldığı toplumun ortak hafızası ile günümüze ulaşan ve yanında toplumun en eski yıllarından bu yana biriktirdiği deneyimleri taşıyan özel halk anlatılarıdır. Masallar bünyesinde ortaya çıktığı medeniyetlerin kimliğini taşımakla beraber, evrensel bir yapıya da sahiptir. Evrensel nitelikler masallarda motifler vasıtasıyla aktarılmaktadır. Hayatın içinde olan ve sıkça karşılaşılan sınanma hali, sınav ismiyle motifin ana başlıkları içerisinde yer almaktadır. İnsan, yaşamının her evresinde birtakım sınavlardan geçmektedir. Sınav olgusuyla ilişkili olarak ödül ve ceza kavramları şekillenmiştir. Zorunlu sınavın başarı neticesine göre ceza ve ödül verilmektedir. Yaratılan hayalî dünyasında masallar, gerçeklikten kopmadan bize hayattan parçalar sunmaktadır. Masal kahramanları da gerçekte olduğu gibi zorlu sınavlardan geçerek ödülüne kavuşur. İçgüdüsel kalıntıları imge ve sembollerle aktaran masallarda toplumun kültürel mirasının izlerini görmek mümkündür. Arketip ve semboller ışığında masal kahramanlarının kendini bulma serüveninde "yola çıkma-erginleme ve dönüş" mitik döngüsü ele alınmıştır. Anadolu sahasında anlatılan masallar bilimsel çalışmalar çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Debunking and rewriting of the ancient myths in the works of Margaret Atwood and Jeanette Winterson
The analysis of The Penelopiad and Weight in terms of Jungian archetypes of rebirth, shadow, trickster and scapegoat constitutes the intellectual impulse of this study. This study puts forward that the main aim of these two novellas is to show that the goal of human endeavour is the quest for individuation through inner knowledge. Myths and archetypes play an important role in this individuation process. The characters in the novellas complete such a quest by coming across with rebirth, shadow, trickster, and scapegoat archetypes that they unconsciously experience while the readers go through the same process through identifying themselves with the mythical characters and through recognizing the presence of rebirth, shadow, trickster, and scapegoat archetypes in their own lives and cultures. In The Penelopiad and Weight, Margaret Atwood and Jeanette Winterson rewrite the ancient myths of Penelope and Odysseus, Atlas and Heracles in a way that fills the gap between mythical thought and contemporary realities.Keywords: The Penelopiad, Weight, archetype, rebirth, shadow, trickster, scapegoat, individuation.
The myth of Ulysses in European literature
The present thesis is a research on the archetype of Ulysses, which originated in ancient Greece and was given a literary representation by Homer. Both as a literalised and literary myth in latter stages of its development, the archetype is handled in relation to the philosophical background of its age in a diachronical way. Starting from its Greek genesis, the archetype is analyzed in Italian literature in relation to Medieval tradition with Dante Alighieri?s The Divine Comedy, in French literature, in relation to Renaissance tradition with Joachim Du Bellay?s sonnets, in English literature, in relation to Victorian tradition with Alfred Lord Tennyson?s Ulysses, and finally in modern Irish literature with James Joyce?s Ulysses. These works of art are discussed in respect to the archetype?s development in European literature and its references in the age?s philosophical background. The theoretical bases of our study is constructed on contributions of some scholars that of W. Watt, Adler, Jung, Campbell, Claude Levi-Strauss, Mircea Eliade, Vickery, Frazer, Mche, William Robertson Smith, Brunel, Ken Dowden, Propp and Raglan. In order to create a theoretical ground in our study, some methods and principles of research are to be applied, which are namely, text analysis, intertextualism, literary theory, myth-criticism, thematology, and text-analysis. The structural level of our study corresponds to the certain schemas. It consists of an introduction followed by five other chapters and each chapter includes some other subtitles. The thesis ends with a conclusion part as a final view to our study, followed by a bibliography and an index.
Klâsik Türk şiirinde zâhirî ve bâtınî mitoslar
Mitoloji en genel tanımıyla, ilk insanın yaratılış ve nesnelerin kökenini bilme arzusundan teşekkül etmiştir. İnanma ve ritüellerle yayılma alanı bulan mitoslar, girdikleri her kültürde o kültürün kendine has elbiselerini kuşanmaktadır. Bu bağlamıyla özellikle sanat eserindeki mitik örüntüler, sanatçının kendi kültürünün arketiplerine göre şekillenmektedir. Dolayısıyla Osmanlı coğrafyasında yaşayan, geniş bir kültür alt yapısına sahip şair de eserinde etkileşime girdiği kültürlerden almış olduğu motifleri kullanırken kendisine bigâne olmayan, kendi kültürel kodlarında taşıdığı motiflere yakın olan mitos ve motifleri tercih etmiştir. Bu çalışmada Sümer, Babil, Mezopotamya, Mısır, Hint, Yunan, Çin, Pers, Arap ve Türk mitolojilerinin mukayesesi yapılmış, tespit edilen müşterek motiflerin klasik Türk şiirindeki kullanımı ortaya konmuştur. Mitolojinin, nesnelerin kökenini bilme arzusu neticesinde teşekkül etmiş olması, anlatılardaki müşterekliği de kaçınılmaz kılmıştır. Hangi kültürde, hangi coğrafyada olursa olsun kişinin kendisine ve etrafında olup bitene karşı duyduğu merak, müşterek anlatı ve ritlerin teşekkül etmesine zemin hazırlamıştır. Hamasi –kadim- dönemdeki kahramanlıklarla övünüp, millî bilinci taze tutma güdüsü de mitolojik şahsiyetlerin isminin yaşatılmasını sağlamıştır. Klasik Türk şairinin mitolojik malzemeyi -büyük ölçüde- genelde Pers mitolojisinden özelde Şehnâme'den aldığı doğrudur. Ancak motiflerin müşterekliği incelendiğinde Şehnâme kahramanlarının yalnızca isimlerinin özgün ve millî kaldığı, hayatları etrafında teşekkül etmiş anlatıların diğer milletlerin mitolojileriyle müşterek bir yapıda oldukları görülecektir. Bu çalışmada bir nebze de olsa ortaya konmaya çalışılan bu husustur. Ezcümle klasik Türk şairinin mitolojik malzemesi kendi kültürel kodlarından gelen motiflerin şekillendirdiği, müşterek bir mitolojiden beslenmektedir. Bu çalışmada mitolojik anlatı veyahut şahsiyetlerin mukayeseli incelemesinden sonra referans olarak verilen beyitlerde, mitik hadise ya da şahsın ismen geçmesiyle yetinilmemiş, birebir mitik anlatı veya riti ihtiva eden beyitler tespit edilmeye çalışılmıştır. Ana metin içerisinde söylenenleri destekleyen beyitler ışığında klasik Türk şairinin mitolojik dünyası ortaya konmaya çalışılmıştır.
Michael Chekhov oyunculuk tekniğindeki psikolojik jest kavramının psikanaliz üzerinden incelenmesi
Sigmund Freud'un 1900 yılında "Düşlerin Yorumu" isimli eserinin yayınlanmasından sonra yalnızca bilim dünyasında değil, sanatsal çalışmalarında yeni bir form kazanmaya başladığı görülmektedir. Yönetmen kavramının vücut bulması ile birlikte özellikle oyunculuk sanatında yeni yöntemlerin geliştiği ve oyuncu kavramına yaklaşım şeklinin değiştiği gözlemlenmektedir. Sistemli bir oyunculuk tekniğinin ilk geliştiricisi olarak kabul edilen Stanislavsky'nin "en iyi öğrencim" dediği Michael Chekhov, kendi yöntemini geliştirirken; daha önce benzerine rastlanmamış bir kavramın da öncüsü olmayı başarır. "Psikolojik Jest" olarak tanımladığı bu yaklaşım, oyuncunun, dürtü dünyasını arketipal hareketler aracılığıyla uyandırarak; bilinçaltını harekete geçirmeyi ve bu sayede imge dünyasını zenginleştirmeyi hedefler. Bu çalışmada, tiyatro sanatı ile psikanalitik kuramın özü, insana dair davranışların gözlenmesi olarak kabul edilmiş ve Michael Chekhov'un oyunculuk tekniğindeki "Psikolojik Jest" yaklaşımı karakterizasyona giden bir yöntem olarak ele alınmıştır. Çalışmada Chekhov tekniğinin gelişim süreci araştırılmış; tekniğin içerisinde yer alan Psikolojik Jest kavramının kuramsal tanımı yapılarak; kavramın uygulama biçimi psikanalitik kuram ile benzerlik açısından incelenmiştir.
Dede Korkut hikayelerinin Jung'un arketipler ve psikolojik tipler kuramı bağlamında incelenmesi
Bu çalışmadaki temel amaç; İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung'un Analitik Psikoloji kuramının içerisinde yer alan "arketip" ve "psikolojik tip" kavramlarıyla Türk edebiyatının her açıdan incelenmeye en elverişli eserleri arasında yer alan Dede Korkut Hikâyeleri'ni incelemektir. Edebiyat ve psikolojinin kesişim kümesi içerisinde yer alan arketipler insanlık tarihinin ortak birikimidir. Psikolojik tipler ise bu ortak birikimin izleri olan arketipleri tamamlar niteliktedir. Bu bağlamda çalışmanın "GİRİŞ" bölümünde öncelikle Carl Gustav Jung'un biyografisi ve analitik psikoloji kuramı üzerinde durulmuş. Rüyaların analitik psikolojideki yerinden bahsedildikten sonra temel arketipler ve psikolojik tipler başlıklar halinde anlatılmış ve son olarak da bu alandaki çalışmalara yer verilmiştir. Sonrasında ise Dede Korkut Hikâyelerinin niteliği, ortaya çıkış yeri ve tarihi, coğrafyası, dili, şekli ve üslubu, nüshaları, Dede Korkut'un kimliği ve kişiliği anlatıldıktan sonra Dede Korkut Hikâyeleri üzerine yapılan çalışmalardan bahsedilmiştir. Çalışmanın "DEDE KORKUT HİKÂYELERİ'NİN JUNG'UN ARKETİPLER VE PSİKOLOJİK TİPLER KURAMI BAĞLAMINDA İNCELENMESİ" adlı ikinci bölümünde ise Dede Korkut Hikayeleri içinde yer alan 12 anlatı giriş bölümünde anlatılan 8 arketip (çocuk, kahraman, anne, persona, gölge, anima, animus, yaşlı bilge adam, ben) ve 8 psikolojik tip (dışadönük düşünsel, dışadönük duygusal, dışadönük duyusal, dışadönük sezgisel, içedönük düşünsel, içedönük duygusal, içedönük duyusal, içedönük sezgisel) bağlamında incelenmiştir.