Carcinoma
197 theses under this subject heading
Son 5 yılda kliniğimizde tanı konulan bazal hücreli karsinom olgularının retrospektif incelenmesi
Amaç: Bazal hücreli karsinom (BHK) derinin en sık görülen malignitesidir ve insidansı giderek artmaktadır. Çalışmada kliniğimizde tanı konulan olgularda hastaların yaş, cinsiyet, tümör histopatolojik alt tipi, tümör lokalizasyonu, hastalara eşlik eden komorbid hastalıklar belirlenerek retrospektif olarak incelendi. Gereç ve Yöntem: Histopatolojik olarak BHK tanısı konulan 256 hastadaki 273 tümör çalışmaya dahil edildi. Histopatolojik alt tipler incelenirken histopatolojik tipler nodüler, yüzeyel, morfeiform, infiltratif, adenoid, bazoskuamöz, keratotik, mikst, pigmente ve mikronodüler olarak gruplandırıldı. Anatomik lokalizasyon belirtilirken vücut baş-boyun, gövde, üst ekstremite, alt ekstremite olarak 4 bölgeye ayrıldı. Baş-boyun bölgesi burun, alın, yanak, preaurikular bölge, dudak, perioral bölge olarak 6 alt bölgeye, gövde de gövde ön yüz ve gövde arka yüz olarak 2 alt bölgeye ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 256 BHK hastasının yaş ortalaması 67.67 idi ve hastaların en genci 32 en yaşlısı 104 yaşındaydı. Hastaların 137'si erkek (%56.5), 119'u kadındı (%46.5). Erkek hastaların yaş ortalaması 68.24±12.81, kadın hastaların ortalama yaşı 67.02±14.18 idi. En sık görülen tümör histopatolojik alt tipi % 61.5 oranında (n=168) nodüler tipti ve en fazla tümör % 88.3 oranında (n=241) baş-boyun bölgesindeydi. Hastaların en sık komorbid hastalığı hipertansiyondu(%68.4). Sonuç:Çalışmamızda bazal hücreli karsinomun en sık 70-80 yaş aralığında, baş-boyun bölgesinde, en sık nodüler tipte olduğu görüldü. Yüzeyel tipin gövdede daha fazla görüldüğü ve erken yaşlarda kadın insidansının arttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Bazal Hücreli Karsinom, Histopatolojik Alt Tip, Anatomik Dağılım
HBV enfeksiyonu zemininde hepatosellüler karsinom gelişen olgularda prognostik risk faktörlerinin incelenmesi
HBV Enfeksiyonu Zemininde Hepatosellüler Karsinom Gelişen Olgularda Prognostik Risk Faktörlerinin İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi. Ankara, 2023. Amaç: Hepatit b virüs (HBV) ilişkili hepatosellüler karsinom (HSK) olgularında sağkalıma etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Ocak 2010 ile Ocak 2021 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan 114 hastaya ait bilgiler olarak toplandı. Sirotik hasta ve non-sirotik hasta gruplarına ait karşılaştırıldı. Log-rank ve Cox regresyon analizi ile sağkalıma etki eden faktörler tanımlandı. Bulgular: Tek değişkenli sağkalım analizinde; vücut kitle indeksi (VKI), AFP, bilirubin düzeyleri, AST, GGT, ALP, albümin, albümin/ALP oranı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), en uzun tümör çapı, hipertansiyon, infiltratif tümör, asit, tedavi tipi sağkalım ile ilişkili bulundu. 64 (%56,1) hastada siroz mevcuttu, azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde, ALP, asit, en uzun tümör çapı, AFP ve albümin sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlerdi. Sirotik ve non-sirotik hastalar karşılaştırıldı; albümin, lökosit, nötrofil, trombosit, albümin/ALP oranı ve hipertansiyon sirotik grubunda daha yüksek izlendi. VKI, non-sirotik grubunda sağkalıma etki etmekte, sirotik grupta ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sirotik hasta grubunda ise AST/ALT, globülin NLO, nötrofil ve lökosit sağkalıma etki etmekte, non-sirotik hasta grubunda ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sonuç: Karaciğer fonksiyon testleri, hemogram ilişkili parametreler, tümör yüküne ilişkilin bulgular, AFP, siroz ve komplikasyonlarının literatürle uyumlu şekilde sağkalıma etki ettiği görüldü. Non sirotik hasta grubunda VKI artışı ile sağkalımda artış izlendi, hipertansiyon sıklığı sirotik olgulara göre daha yüksek bulundu. HBV ilişkili HSK gelişen olguların ⁓%30-50'sinde siroz izlenmemesi göz önüne alındığında, non-sirotik hastalarda metabolik etkenlerin sağkalıma ilişkin etkileri için ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatit B virüs, Hepatosellüler karsinom, Sağkalım, Karaciğer sirozu
Üst üriner sistem ürotelyal kanseri nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda prognoz ve sağkalım üzerine etkili faktörlerin araştırılması
1987-2023 tarihleri arasında üst üriner sistem ürotelyal kanseri (ÜÜS ÜK) nedeniyle cerrahi yapılan, tanı anında metastazı ve kasa invaze mesane kanseri (MT) öyküsü olmayan 210 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Mesane rekürrensine ve sağkalıma etkili faktörler araştırıldı. Veriler SPSS 23.0 programında analiz edildi. Ortanca takip süresi 24 (1-324) ay, ortalama ameliyat yaşı 62,5 ± 11 yıl 91 (% 43,3) hasta <62,5 yıl, 119 (% 56,7) hasta >62,5 yıl, kadın/erkek oranı 44/166 olarak bulundu. Mesane tümörü öyküsü, yüksek tümör derecesi ve pozitif cerrahi sınır (PCS) kansere özgü sağkalım için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu (p=0,034, p=0,019, p<0,001; sırasıyla). Yüksek T evre ve derecesi, PCS kansere özgü sağkalım için önemli risk faktörleridir. İleri hidronefroz, yaş, derece ve cerrahi sınır durumu genel sağkalımı etkileyen faktörler olarak bulunmuştur (sırasıyla, p=0,048, p=0,003, p=0,003, p<0,001)Patolojik olarak cerrahi sınır devamında tümör bulunan, MT öyküsü veya yüksek dereceli tümörü olanlar postoperatif mesane rekürrensleri için daha dikkatli takip edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Üst üriner sistem, ürotelyal karsinom, sağkalım
Manyetik rezonans görüntülemeden elde edilen radyomiks parametrelerinin kafa tabanı osteomyeliti ve nazofarinks karsinomunu ayırt edebilme başarısının araştırılması
Kafa tabanı osteomyeliti (KTO) nekrotizan eksternal otit spektrumunun en ciddi formunu temsil eden infeksiyöz bir durum olup kafa tabanı kemikleri ile paraklival ve parafaringeyal yumuşak dokularda geniş tutulum varlığında veya öncesinde bilinen ekternal otit kliniğinin yokluğunda nazofarinks karsinomu (NFKa) ile radyolojik olarak karışabilmektedir. Terapötik gelişmelere rağmen mortal seyredebilen KTO'nun erken tanısı ve hızlı tedavisi klinik sonuçları iyileştirebilir. Bu nedenle erken tanıda önemli bir araç olan görüntüleme yöntemlerinin tanısal başarısını artırmak için çeşitli yöntemler araştırılmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız manyetik rezonans görüntülemeden (MRG) elde edilen radyomiks değişkenlerinin KTO'yu NFKa'dan ayırt etmedeki rolünü incelemektir. Üç farklı merkezden alınan toplam 93 hasta (50 NFKa ve 43 KTO) ~7:3 oranında eğitim (32 NFKa ve 31 KTO) ve dış doğrulama (18 NFKa ve 12 KTO) kohortlarına ayrılmıştır. Üç farklı sekansta (kontrast öncesi yağ baskısız T1-ağırlıklı, yağ baskılı T2-ağırlıklı ve kontrast sonrası yağ baskılı T1-ağırlıklı) lezyonların üç boyutlu segmentasyonu ile çıkarılan toplamda 2553 radyomiks özelliğinden, sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)<0.9 ve Least Absolute Shrinkage and Selection Operator (LASSO) regresyon analizi ile katsayısı sıfır olan özellikler elenmiştir. Geriye kalan 11 radyomiks özelliği ile lineer çekirdekli (kernel) Support Vector Machine (SVM) kullanılarak radyomiks modeli oluşturulmuştur. İncelenen semantik (konvansiyonel) MRG bulgularından iki grup arasında anlamlı farklılık bulunan (p<.05), eğitim setinde alt grup analizlerinde sıfır değeri bulunmayan ve tek değişkenli analizler sonucunda iki grup arasında anlamlı ilişki saptanan (p<.05) doku düzlemlerinde distorsiyon, lateral uzanım, kontrastlanma derecesi, dural kalınlaşma ve lenfadenopati değişkenleri ile semantik SVM modeli oluşturulmuştur. Ayrıca, kistik-nekrotik alanlar dışlanarak üç farklı ilgi bölgesi (ROI) belirlenmiş ve elde edilen ADC değerlerinin aritmetik ortalaması alınarak ADCortalama değerleri hesaplanmıştır. ADCortalama değerlerinin spinal kordun tüm aksiyel kesitini içine alan ROI'den elde edilen referans ADC değerlerine bölünmesi ile nADC değerleri elde edilmiştir. Bu parametrelerden eğitim kümesinde elde edilen optimal kestirim değerlerinin eğitim ve test veri kümelerindeki performanslarına bakılmıştır. Bunun yanında eğitim kümesindeki ADCortalama değerleri ile SVM sınıflayıcısı eğitilerek test kümesindeki performansı ayrıca değerlendirilmiştir. Oluşturulan SVM modellerinin tahmin performansları Reciever Operating Curve (ROC) eğrileri ve eğri altında kalan alan (AUC) değerleri ile incelenmiştir. Bağımsız test veri kümesinde radyomiks modeli 0.972 AUC değeri ile semantik model (AUC: 0.902) ve ADC modelini (AUC: 0.681) geride bırakmıştır. Eğitim kümesinde hesaplanan kestirim değerleri ADCortalama için 0.954 x 10-3 mm2/s ve nADC için 1.133 olup bu değerlerin sınıflandırma başarısı (AUC) eğitim kümesinde sırasıyla 0.849 ve 0.897; bağımsız test veri kümesinde sırasıyla 0.688 ve 0.705 olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, radyomiks değişkenleri iki hastalığın ayırt edilmesinde iyi bir tanısal başarı göstermiştir. ADC parametreleri önerilen normalizasyon yöntemine karşın veri kümesine hassastır ve genellenebilir değildir. Ancak, her merkezin kendi kestirim değerlerini belirlemesi durumunda ADC değerleri iki hastalığın ayrılmasında önemli rol oynayabilir.
Hepatosellüler kanserli hastalarının metabolit profilinin incelenmesi
Hepatoselüler karsinom (HCC), karaciğer kanserinin en yaygın şekli olup, dünya genelinde en yaygın beşinci kanser türüdür ve kansere bağlı ölümlerin ikinci en sık nedenidir. Karaciğer kanseri, 2025 yılına kadar tahmini >1 milyon vakayla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam edeceği tahmin edilmektedir. Yapılan birçok çalışmaya rağmen, hepatosellüler karsinomun patogenezi hakkında aydınlatılmayan birçok kısım bulunmaktadır. Bu nedenle, erken hepatosellüler karsinom hastalıkların tanısını ve klinik davranışını bireysel olarak daha kesin olarak tahmin edebilen yeni, daha spesifik ve uygun maliyetli biyobelirteçlerin keşfi ve geçerliliği önemli bir araştırma hedefidir. Bu nedenle HCC teşhisi ve taramasıyla ilgili metabolit değişikliklerini araştırmak büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada; hepatocellular kanser teşhisi konulmuş bireylerin plasma serbest aminoacid, karnitin ve açil karnitin profilini inceleyerek, tanı ve tedavide kullanılacak yeni biyobelirteçlerin tespit edilesi amaçlanmıştır. Çalışmada hepatosellüler karsinom olan 40 hasta ve sağlıklı 40 bireyden alınan plasma örneklerinde 14 serbest aminoasit, 27 karnitin ve açil karnitin profili LC-MS/MS ile incelendi. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde Methyl-Glutaryl hariç diğer tüm amino asidler anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Karnitin ve açil karnitin düzeyleri incelendiğinde; kontrol gurubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C18-1-0H düzeyi artarken, kontrol grubuna göre hepatosellüler karsinomlu bireylerde C0, C2, C4, C4DC, C5, C6, C6DC, C8, C8-1, C10, C10DC, C12, C14, C14_1, C16, C16_1 anlamlı bir şekilde azaldığı tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen datalar; karnitin, açil karnitin ve serbest aminoasit profil değişikliklerinin, hastalığa özgü bulgular ortaya çıkartıp, hepatosellüler kanser tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
Histopathologic correlation and effect the prognosis of GLUT-1 in head and neck adenoid cyctic carcinoma
Adenoid cystic carcinoma is a rare salivary gland tumor of the head and neck. Long-term follow-up is important because it has a slow clinical course and systemic metastases and local recurrences are seen after 15-20 years. Solid subtype, lymph node metastasis and perineural invasion are generally accepted poor prognostic factors in the literature for adenoid cystic carcinoma. However, clearer prognostic markers are needed. In our study, the prognostic value of GLUT-1 in adenoid cystic carcinomas and its correlation with its subtypes were examined. Our study included 42 patients who were diagnosed with adenoid cystic carcinoma in our clinic, whose clinical information was accessed, followed-up, and preparations that could be evaluated in the pathology department. The mean age at the time of diagnosis was 52.6, the rate of patients over 60 years old was 71.4%, the rate of female patients was 59.5%, 52.4% of the patients were minor salivary gland localized, PNI positivity 81%, surgical margin positivity 71.4% , the rate of solid subtype was 52.4%, the rate of those in T4 stage was 43.9%, the rate of patients with positive lymph node metastasis was 21.4%, the rate of patients with distant metastasis was 35.7%, the rate of patients with recurrence was 26.2%, the rate of patients who died in the follow-up was found to be 35.7%. When the treatments of our patients are evaluated; The rate of patients treated with surgical treatment was 100%, RT 59.5%, CT 23.8%, CRT 28.6%, neck dissection (ND) 14.3%. The mean follow-up period was 57.76±50.01 months (min-max. 8-204). There was no significant relationship between histological type and age, PNI, surgical margin, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, and recurrence (p>0.05). There is a significant relationship between histological type and ex status (p<0.05). 86.7% of patients with ex were solid subtype and 66.7% of surviving patients were nonsolid subtype. In terms of GLUT-1 evaluation, the patients were divided into sub-evaluation groups as GLUT-1 prevalence, GLUT-1 intensity and GLUT-1 score. In the statistical analysis results: GLUT-1 density; there is no significant difference according to age, localization, PNI, surgical margin, histological type, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and ex status (p>0.05). GLUT-1 score; there is no significant difference according to age, localization, PNI, surgical margin, histological type, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and ex status (p>0.05). GLUT-1 prevalence; It differs significantly according to lymph node metastasis (p<0.05). The mean of the negative ones is 2.15±0.83, while the mean of the positive ones is 1.33±0.87. Accordingly, the mean GLUT-1 prevalence is higher in those with negative lymph node metastasis. GLUT-1 prevalence; It differs significantly according to ex status (p<0.05). Accordingly, the GLUT- 1 prevalence average of survivors is higher. According to the Ex status, GLUT-1 gives the best discrimination value of 1.50 for prevalence. There was no significant relationship between GLUT- 1 prevalence grouping and age, gender, localization, PNI, histological type, T stage, distant metastasis, and recurrence (p>0.05). There was a significant correlation between GLUT-1 prevalence grouping and surgical margin (p<0.05). 83.3% of the positive ones; While 62.5% of the negative ones are above 1.5, 75.0% of the unevaluated ones are 1.5 below. There is a significant correlation between GLUT-1 prevalence grouping and lymph node metastasis (p<0.05). While 84.8% of the negative ones are above 1.5, 66.7% of the positive ones are 1.5 below. Longer-term studies with larger numbers of patients are needed to determine the prognosis of adenoid cystic carcinoma with GLUT-1. Key words: GLUT-1, adenoid cystic carcinoma, prognosis.
İnvaziv duktal meme kanseri hastalarında eşlik eden in situ duktal karsinomun prognoza ve sağkalıma etkisi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olmakla birlikte kanser ilişkili ölümlerin en sık 2. sebebidir. Meme kanserlerinin en sık görülen histopatolojik tipi invaziv duktal karsinoma (IDC)'dır. Duktal karsinoma in situ (DCIS) ise invaziv meme kanseri öncülüdür. Bazı çalışmalar, salt IDC ve IDC+DCIS tümörler arasında biyolojik farklılıklar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmada IDC'ye eşlik eden DCIS komponentinin tümör mikroçevresine, tümörün klinik ve patolojik özelliklerine, prognoza ve sağkalıma etkisine bakıldı. Araştırmaya 165 IDC, 404 IDC+DCIS hastası olmak üzere 569 hasta dahil edildi. Ayrıca aynı dekatta, AJCC 8. versiyon TNM evrelemesine göre aynı evrede, invaziv komponenti aynı grade ve hormon reseptör ve Her2 durumu aynı olan 164 salt IDC hastası 1:1 oranında 164 IDC+DCIS hastası ile eşleştirilerek ayrı bir kohort daha oluşturuldu. Tüm kohortta salt IDC ve IDC+DCIS hastalarının klinik ve patolojik özellikleri karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubundaki hastalarda daha çok ER ve PR pozitifliği (her biri için p< 0,001) ve bu hastaların daha çok hormonoterapi tedavi aldığı saptandı (p< 0,001). Tüm kohortta 2 grup arasında ki-67 yüzdesi karşılaştırıldığında salt IDC grubunda, ki-67 yüzdesinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p< 0,001). Tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta iki grubun genel sağkalım süresi karşılaştırıldığında IDC+DCIS grubunun genel sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p= 0,001 ve p= 0,01). Aynı şekilde tüm kohortta ve eşleştirilmiş kohortta sağkalım süresi karşılaştırıldığında ise yine IDC+DCIS grubunun hastalıksız sağkalım süresinin salt IDC grubuna göre daha uzun olduğu tespit edildi (sırasıyla log rank p< 0,001 ve p= 0,04). Ayrıca çalışmamızda tüm kohortta salt IDC grubunda IDC+DCIS grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak ölüm riskinin 2,14 kat, hastalık (lokal nüks veya uzak metastaz veya ölüm) riskini ise 2,44 kat arttığı tespit edildi. Eşleştirilmiş kohortta ise stromal tümörü infilte eden lenfositlerin (TILs) yüzdesindeki her %1'lik artışın ölüm riskini 0,87 kat, hastalık riskini ise 0,89 kat azalttığı saptandı. Son olarak tüm kohort ve eşleştirilmiş kohorttaki hastalar salt IDC ve IDC+DCIS hastaları olarak gruplandırılıp ayrı ayrı sağkalıma etki eden stromal TILs yüzdesi kesme değeri belirlendi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC hastalarının genel sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri %7,5 (AUC sırasıyla: 0,832 ve 0,834; her iki kohort için de sensitivite %95, spesifite %67) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta salt IDC'li hastalar için hastalıksız sağkalımı ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri ise %12,5 (her iki kohort için de AUC: 0,806; sensitivite %97, spesifite %58) olarak tespit edildi. Tüm kohort ve eşleştirilmiş kohortta IDC+DCIS hastalarının genel ve hastalıksız sağkalımı için yapılan ROC analizlerinde AUC her bir durum için 0,5 civarında tespit edilmiş olup ön görmede kullanılabilecek optimal stromal TILs yüzdesi kesme değeri tespit edilemedi. Bu veriler stromal TILs yüzdesinin salt IDC grubunda sağkalımı tahmin etmekte kullanılabilecek bir parametre olduğuna işaret etmektedir, ancak aynı durum IDC+DCIS grubu için geçerli değildir. Yapılan son çalışmalarda biyolojik açıdan farklı davrandığı gösterilen bu iki grup antitümöral immün yanıt açısından da birbirinden farklı davranıyor olabilir. Bu açıdan bu hasta grubunda daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.
İdiyopatik granülomatöz mastit ve inflamatuvar meme kanserinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: İdiyopatik granülomatöz mastit (İGM) memenin etiyolojisi net bilinmeyen, nadir görülen benign bir hastalığı olup, inflamatuvar meme karsinomu (İMK) başta olmak üzere meme karsinomları ile karışabilmektedir. Bu çalışmada, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanarak inflamatuvar meme karsinomu ve idiyopatik granülomatöz mastiti ayırt etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2014 ve Nisan 2020 tarihleri arasında meme MRG çekilmiş olan 1249 hastanın Hacettepe Üniversitesi elektronik hasta dosyalarından MRG raporları ve fizik muayene bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan klinik olarak inflamatuvar bulguların (ciltte kalınlaşma, ödem, kızarıklık) eşlik ettiği hastaların patoloji raporları değerlendiririldi. İnflamatuvar lezyonlar patoloji sonuçlarına göre benign inflamatuvar (granülomatöz mastit) ve malign inflamatuvar (inflamatuvar meme kanseri) lezyonlar olarak ayrıldı. Tüm bu değerlendirmeler sonucunda patolojik olarak doğrulanmış 20 İGM ve 18 İMK olgusu belirlendi. Olgular kliniklerine göre ve MRG'de morfolojik özelliklerine, dinamik eğri paterlerine, difüzyon görüntüleme özelliklerine, T2 ağırlıklı sinyal intensite oranlarına (T2A-SİO) (lezyon/çevre fibroglanduler doku), lenfadenopati varlığı, multifokal lezyon varlığına göre değerlendirildi. Kategorik değişkenler açısından grup karşılaştırmaları süreklilik düzeltmeli Ki kare testi veya Fisher kesin Ki kare testi ile yapıldı. Bulgular: İGM olan olgular daha genç yaşta idi. Her iki grupta da lezyon boyutları, lezyon şekil ve çevre özellikleri bakımından anlamlı farklılık izlenmedi. Aksiller lenfodenopati varlığı daha çok malign lezyonlarda izlenmekte idi. Benign ve malign inflamatuvar lezyonların ADC değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.163). Tip 1 ve tip 2 dinamik eğri paternlerinin daha çok benign inflamatuvar, tip 3 eğri paterninin ise malign inflamatuvar lezyonlarda izlendiği anlaşıldı. İGM için ölçülen T2A-SİO'nın İMK için ölçülen orandan anlamlı derecede büyük olduğu anlaşıldı (p<0.001). İGM ve İMK hastaları için ortalama T2A-SİO ± standart sapma sırasıyla 1.41 ± 0.38 ve 0.61 ± 0.18 olarak hesaplandı. Optimal cut-off değeri Youden indeksine göre belirlenmiş olup, T2A-SİO için en iyi cut off değeri 0.9'dur. T2A-SİO için eğri altındaki alan (area under the curve=AUC) 0.985 hesaplanmış olup, T2A-SİO için duyarlılık ve özgüllüğün sırasıyla %100 ve %95 olduğu anlaşıldı. Sonuç: Benign ve malign inflamatuvar meme lezyonlarının ayrımı klinik olarak benzer özellik göstermelerinden dolayı çok zor olabilmektedir. Difüzyon ağırlıklı görüntüler ve morfolojik özellikler meme MRG'de bu ikisinin ayrımında fayda sağlamaz iken, dinamik eğri ve T2A-SİO yardımcı olabilmektedir. T2A-SİO 'nın 1'den büyük olması, tip 1 ve tip 2 dinamik eğri paterni lezyonun benign olduğuna işaret etmekte olup, ayırıcı tanısı oldukça zor olabilen inflamasyon ile ortaya çıkan meme hastalıklarında bu bulguların kullanılması radyoloğa yardımcı olabilir. Diğer taraftan, biyopsi yapılırken de İGM'den şüphelenilmesi, hastalarda granulomatöz mastite neden olabilen tüberküloz için de mikrobiyolojiye parça gönderilmesine olanak tanır. Anahtar Kelimeler: idiyopatik granülomatöz mastit (İGM), inflamatuvar meme karsinomu (İMK), manyetik rezonans görüntüleme (MRG)
Tükrük bezi adenoid kistik karsinomlarında PD-l1 ekspresyonu, moleküler alterasyonların araştırılması ve histopatolojik korelasyonu
Adenoid kistik karsinomlar (AKK) tükrük bezi tümörlerinin biyolojik olarak en destrüktif ve öngörülemeyen tümörlerinden biridir. Günümüzde bu tümörlerde MYB/MYBL1-NFIB translokasyonları tanımlanmıştır. Bu alterasyonlar prognoz ve tanı aşamasında yardımcı olmakla birlikte, hedefe yönelik tedavi aşamasında da hedef molekül olarak karşımıza çıkabilmektedir. Öte yandan son zamanlarda birçok tümör grubunda (malign melanom, küçük hücreli dışı akciğer karsinomu ve renal hücreli karsinomlar gibi) "Programmed death-ligand 1" (PD-L1) ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkisi gösterilmiş olup bu tümörlerde "programmed death-1" (PD-1)'i hedefleyen immünoterapiler tedavi aşamasında dikkate değer bir başarı göstermiştir. Tükrük bezi tümörlerinde PD-L1 ekspresyonu hakkında çok az çalışma mevcuttur ve klinikopatolojik davranışına yönelik araştırmalar devam etmektedir. Bu çalışma ile arşivimizdeki MYB/MYBL1-NFIB gen translokasyonu içeren AKK'ların saptanması, bu tümörlerin morfolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi ve PD-L1'nın immünohistokimyasal olarak AKK'lardaki prognostik değerinin sorgulanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2000-2020 yılları arasında tanı almış tükrük bezi kökenli 56 primer AKK vakası, 10 uzak metastaz ve 6 lenf nodu metastazı odakları değerlendirmeye alındı. Primer ve metastaz odaklarının formalin fikse parafine gömülü bloklarına PD-L1 İHK çalışmaları uygulandı. Prognostik öneme sahip olan farklı morfolojik paternler farklı gen füzyonları ile bağlantılı olabileceğinden, bunu aydınlatmayı hedefleyerek, çalışmamızda primer tümörlerin farklı paternleri ayrı ayrı moleküler çalışmaya dahil edildi ve MYB/MYBL1-NFIB gen füzyonu bakıldı. Ayrıca metastatik odaklara da moleküler çalışmalar uygulandı. Sonuç olarak 56 AKK olgunun 12'si MYB/MYBL1-NFIB translokasyonu sergilemekteydi. Füzyon pozitif hastalarda, primer ve uzak metastaz odakları arasında uyumluluk izlendi. Aynı hastada farklı morfolojik paternlerin moleküler profillerinin birbirlerinden farklı olabileceği izlendi. MYB füzyon pozitif AKK olguları anlamlı olarak daha yaşlı idi. AKK olgularında PD-L1 ekspresyonu düşüktü ve pozitifliği yaşlı hastalarda anlamlı olarak daha sıktı.
Huh-7 hepatoselüler karsinoma hücrelerinde TRPC6 kanal aktivatörü hiperforinin SOCE ve proliferasyon üzerine etkileri
Amaç: Çalışmamızın amacı, Huh-7 insan hepatoselüler karsinoma hücre hattında geçici reseptör potansiyel 6 (transient receptor potential canonical 6, TRPC6) kanalının spesifik aktivatörü olan hiperforinin proliferasyon hızı, depo kontrollü kalsiyum girişi (SOCE) ve ilişkili proteinlerin (TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1) ekspresyonu üzerine olası etkilerini araştırmaktır. Metot: Bu çalışmada hiperforin inkübasyonunun (24 saat) TRPC1, TRPC6, STIM1 ve Orai1 mRNA ekspresyon düzeyleri üzerine olan etkilerini araştırmak amacıyla gerçek zamanlı kantitatif PCR (qRT-PCR, Light Cycler 480, Roche) analizi gerçekleştirildi. Hiperforinin SOCE üzerine etkilerini araştırmak amacıyla Fura-2 ile yüklenmiş Huh-7 hücrelerinde hücre içi kalsiyum konsantrasyonlarındaki değişim gerçek zamanlı olarak spektroflurometrede izlendi. Ayrıca hiperforinin Huh-7 hücrelerinin proliferasyonu üzerindeki etkileri gerçek zamanlı hücre analiz sistemi (xCELLigence) ile incelendi. Bulgular: qRT-PCR sonuçlarına göre, hiperforin TRPC1 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artışa neden olurken STIM1 ve Orai1 düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Diğer yandan, TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte belirgin bir artış meydana gelmiştir. Kontrol hücrelerine kıyasla hiperforin ile inkübe edilen (2 saat) Huh-7 hücrelerinde siklopiazonik asitin (CPA) neden olduğu SOCE istatistiksel olarak anlamlı ölçüde artmıştır. Aynı zamanda hiperforin tek başına ya da CPA-aracılı SOCE sonrası uygulandığında hücre içi kalsiyum düzeyinde belirgin bir artışa neden olmuştur. Hiperforinin neden olduğu kalsiyum konsantrasyon artışlarında protein kinaz C'nin rolünü araştırmak amacı ile uygulanan PKC inhibitörü şeliritrin varlığında hiperforinin neden olduğu [Ca+2]i artışının belirgin düzeyde azaldığı belirlenmiştir. Hiperforin konsantrasyona bağlı olarak Huh-7 hücrelerinin proliferasyon hızı üzerinde anlamlı bir azalmaya neden olmuştur. Sonuç: Hiperforinin neden olduğu SOCE artışı, TRPC1 ve TRPC6 mRNA ekspresyon düzeylerindeki artışın bir sonucu olabilir. Hiperforinin Huh-7 hücrelerinde konsantrasyona bağlı olarak proliferasyon hızında neden olduğu azalma hiperforinin kanser tedavisi için potansiyel bir ilaç olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, hiperforin hepatoselüler karsinoma hücrelerinde SOCE'nin aktivasyonu ve düzenlenmesinde önemli bir rol oynuyor olabilir. Anahtar Kelimeler; Hepatoselüler karsinoma; Huh-7; Kalsiyum; TRPC1; TRPC6
Üçlü negatif meme karsinom olgularında immunohistokimyasal yöntemle PARP-1, P-MTOR, sitokeratin 5/6 ve sitokeratin 14 ekspresyonunun değerlendirilmesi
Üçlü negatif meme karsinomları (ÜNMK) immunohistokimyasal olarak ER, PR, HER2 negatif tümörler olup tüm meme kanserlerinin ortalama %10-20'sini oluştururlar. ÜNMK'ları içerisinde en büyük grubu bazal benzeri grup oluşturmaktadır. Bazal benzeri meme tümörleri, bazal sitokeratin ekspresyonu gösteren, yüksek proliferatif aktiviteye ve kötü klinik gidişe sahip tümörlerdir. ÜNMK'larının, hormonoterapi ve transtuzumab tedavilerinden yoksun kalmaları hedefe yönelik tedavi ajanlarının araştırılmasına neden olmaktadır. Bu ajanlardan güncel olan iki tanesi PARP1 ve p-mTOR inhibitörleridir. Bu çalışmada ÜNMK'ları için tedavi kılavuzlarına girmeye başlayan PARP1 ve p-mTOR'un immunohistokimyasal ekspresyonunun değerlendirilmesi ile birlikte bazal benzeri grubu ayırt edebilmek için sitokeratin 5/6 ve sitokeratin 14 ekspresyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. 2005 ile 2010 yılları arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda immunohistokimyasal olarak ER, PR, HER2 negatif olan 82 meme karsinomu olgusu çalışmaya dahil edildi. Olguların tümünde PARP1, p-mTOR, sitokeratin 5/6, sitokeratin14 ekspresyonunun, morfolojik parametreler ve sağkalım analizlerine göre karşılaştırmalı değerlendirmesi yapıldı. Çalışmamızda sitokeratin 5/6 ekspresyonu 59 (%72) olguda saptanırken, 23 (%28) olguda ekspresyon izlenmedi. Sitokeratin 14, ise 31 (%37,8) olguda pozitif bulunurken, 51 olguda (%62,2) negatif olarak değerlendirildi. Olgularımızın %14,6'sı (n=12) PARP1 ile güçlü pozitiflik; %56,1'i (n=46) zayıf-orta kuvvette pozitiflik gösterirken, 24 olguda (%29,3) PARP1 ile boyanma görülmedi. Çalışma grubu içerisindeki 34 olgu (%41,5) nihai p-mTOR ekspresyonu açısından negatif kabul edildi, 48 olgunun (%58,5) ise p-mTOR ekspresyonunun pozitif olduğu görüldü. Bazal benzeri gruptaki vaka sayısı 64 (%78) iken bazal benzeri olmayan gruptaki olgu sayısı 18 (%22)'di. Bazal benzeri grupta nükleer derecenin daha yüksek olduğu görüldü, ancak diğer morfolojik parametreler ve sağkalım açısından bazal benzeri olmayan grupla fark saptanmadı. PARP1 ve sitokeratin 5/6 pozitif saptanan vakaların yüksek dereceli tümörler olduğu ve proliferasyon kapasitelerinin yüksek olduğu görüldü ve bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı saptandı. MBRD'si 3 olan olguların PARP1 boyanma yüzdesi %26,16; PARP1 boyanma skoru ise 4,9 olarak saptandı (p=0,033/ p=0,035). Ayrıca yüksek PARP1 ekspresyonu olan tümörlerin artmış mitotik indekse sahip oldukları dikkati çekti (p=0,044). Yüksek PARP1 ekspresyonu saptanan olguların öngörülen ortalama sağkalımları 106,1 ay bulundu, düşük PARP1 ekspresyonu saptanan olgularda ise bu ortalamanın 78,4 ay olduğu görüldü. Sağkalım süresi ile PARP1 ekspresyonu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı olmasa da dikkat çekiciydi (p=0,706). Bulgularımız özellikle, PARP1 ve sitokeratin 5/6 ekspresyonu için literatür ile uyumlu bulundu. Ancak p-mTOR ve sitokeratin 14 ekspresyonlarının etkisini araştırmak için standart bir değerlendirme sistemi gerekli görüldü ve bunun için yapılacak geniş ölçekli çalışma serilerine ihtiyaç duyulduğu düşünüldü.
Ürotelyal karsinomlar ve çevre non tümöral mukozalarında CD133, CD44, COX-2'nin immunhistokimyasal analizi ve non tümöral mukozaların malignite potansiyelinin belirlenmesi
Mesane kanseri dünyada en sık görülen 10. kanser türü olup kansere bağlı ölümler arasında 13. sırada yer almaktadır. Yüksek nüks riski mevcudiyeti dolayısıyla ve yaşam boyu takip gerektimesi diğer tümörlere nazaran tedavi maliyetlerini artırmaktadır. Son zamanlarda kanser kök hücreleri ile yapılan çalışmalar kök hücrelerin prognoz, nüks ve tedaviye cevapta kuvvetli ilişkinin olduğunu göstermiştir. Organizmada kanser kök hücrelerine dönüşüm, doku rejenerasyonu esnasında, toksinlere, enfeksiyonlara, radyasyona veya mutasyonlara neden olan metabolik etkilere cevap olarak başlayabilir veya hızlanabilir. CD133, CD44 kanser kök hücreleri içerisinde tanımlanan önemli belirteçlerdir. COX-2 inflamasyonla PGE2 aracılı kök hücrelerini aktive edebilir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında ürotelyal karsinom (ÜK) ve kronik sistit (KS) tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak CD133, CD44, COX-2 boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. CD133 boyaması ile papiller ürotelyal karsinom (PÜK) olgularında tümör içermeyen komşu mukozada, tümör alanına göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p=0,020). 60 yaş ve üzeri olguların tümöral alanlarında CD133 negatif ekspresyon oranı 60 yaşın altındaki olgulara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,021). Yüksek dereceli tümörlerde CD133 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,028). CD44 ile PÜK ve KÜK olgularında tümör içermeyen komşu mukozalarda, tümöral alana göre istatiksel olarak anlamlı pozitif ekspresyon saptandı (p<0,001, p=0,037). Yüksek dereceli tümörlerde ve lenf nodu metastazı olan olgularda CD44 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,035, p=0,015). Kronik sistit tanılı olgularda ise ürotelyal karsinomların normal komşu mukozalarına göre COX-2 boyanma şiddeti ve nihai ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek idi (p=0,003). PÜK tanılı olguların normal mukozalarında COX-2 ekspresyon oranı KÜK tanılı olguların tümör içermeyen mukozaları ve kronik sistit tanılı olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,001). KÜK tanılı olguların tümöral alanında PÜK olgularının tümöral alanına göre COX-2 boyana şiddetinin güçlü olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,028). Yüksek dereceli tümörlerde COX-2 boyanma şiddetinin güçlü olması istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,027). Bütün bu veriler eşliğinde CD133, CD44, COX-2 moleküllerinin kötü prognozla ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.
Fıgo grade 1 endometrioid tip endometrial karsinomlarda immünhistokimyasal pole, mismatch repair(MMR) ve p53 mutasyonlarının myometrial invazyon ile ilişkisi
Endometrial Karsinomlar (EK) en sık görülen jinekolojik tümörlerden biridir. The International Agency for Research on Cancer (IARC)' ın bir parçası olan The Global Cancer Observatory (GCO)' nin GLOBOCAN 2020 veri tabanına göre EK 417.000 yeni vaka ve 97.000 ölümle kadınlarda en sık teşhis edilen altıncı kanserdir ve kadın tümörlerinin %4,5' ini oluşturmaktadır. İnsidans oranlarının son yirmi yılda düştüğü diğer birçok kanser türünün aksine, endometriyum kanserinin küresel insidansı artmaya devam etmektedir. EK'nin ilk alt tip sınıflandırması, 1983' te Bokhman tarafından, klinik ve hormonal özelliklere dayalı olarak Tip I ve Tip II EK olarak yapılmıştır. 2013 yılında, EK' lerin Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından entegre bir moleküler karakterizasyonu, mutasyon yükü ve somatik kopya sayısı varyasyonlarına dayalı olarak dört gruba bölünebileceğini gösterilmiştir. Bu 4 alt grup; POLE Ultra mutasyonu, Mismatch repair eksikliği (MMRd), P53 mutasyonu (p53abn) ve Spesifik moleküler profili olmayan karsinomlar (p53 wild type-p53wt) olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında grade 1 endometrioid tip EK tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak POLE, P53, MMR(MLH-1,MSH-2,MSH-6,PMS-2) boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızda olguların hiçbirinde immünhistokimyasal olarak POLE ekspresyonu görülmedi. P53 final skor sonuçları ile MMRp/MMRd grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,005). P53 final skoru negatif olan 21 olguda, MMR proteinlerinden herhangi birinde ekspresyon kaybı izlenmedi. Çalışmamızdaki 50 olgunun %40' ı (n=20) MMRd grubunda, %60' ı MMRp (N=30) grubunda saptanmıştır. 2 MMRd grubunda olan 20 adet olgunun %75' inde (n=15) MLH-1 ve PMS-2 ile ekspresyon kaybı, %15'inde (n=3) MSH-2 ve MSH-6 ile ekspresyon kaybı, %5' inde (n=1) ise sadece PMS-2 ve sadece MSH-6 ile ekspresyon kaybı izlenmiştir. Klinik ve histopatolojik parametlerden yaş ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde düşük korelasyon izlendi (r=0,373, p=0,008). Lenf nodu metastazı ile adneksiyel tutulum arasında orta derecede korelasyon izlendi (r=0,484, p=0,00). Evre ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde kuvvetli korelasyon izlendi (r=0,818, p=0,00). Evre ve alt uterin segment tutulumu ile pozitif yönde orta derecede, serviks tutulumu ile arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon izlendi (r değerleri sırasıyla; r=0,520 r=0,664; p değerleri sırasıyla p=0,00 p=0,00). EK'lerin immunhistokimyasal POLE, p53 ve MMR ekspresyonuna göre alt tiplendirme yapılmasının cerrahinin adjuvan tedavilerin ve hedefe yönelik tedavilerin planlanması açısından önemli olduğunu düşünmektekteyiz.
Nazofarenks kanserlerinde evreleme F-18 FDG PET/BT görüntülemede volümetri̇k parametrelerin prognostik değeri
Amaç: Nazofarenks karsinomu (NFK) ülkemiz için non-endemik bölge olmasına rağmen, erken evrelerde bile tümörün persistan durumu, nüks ve metastaz yapma ihtimali yüksek olup, prognozu kötü olarak sonuçlanabilir. Kişiselleştirilmiş tedavi protokolü hastalık sağkalımını arttırmakla birlikte, hangi hastada daha agresif tedavi modaliteleri uygulanacağına dair henüz bir yöntem bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, evreleme F-18 Florodeoksiglukoz (FDG) pozitron emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT)'nin volümetrik paramaterelerinin hastalığın prognozunu öngörme başarısını saptamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, histopatolojik olarak NFK tanısı alıp, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda Mayıs 2010-Temmuz 2021 tarihleri arasında tedavi öncesi evreleme amacıyla FDG PET/BT görüntülemesi, daha sonra Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı tarafından definitif tedavisi yapılan toplam 62 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları retrospektif olarak incelenerek cinsiyet, yaş, sigara-alkol kullanım durumu, tümör evresi, nodal evre, hastalığın genel evresi, histopatolojik alt tipi, lokorejyonel nüks, uzak metastaz ve sağkalıma ait bulgular kaydedildi. Evreleme FDG PET/BT görüntülemede primer lezyon ve lenf nodundan ölçülen Maksimum Standardize Uptake Value (SUVmax), Ortalama Standart Tutulum Değeri (SUVmean), Metabolik tümör volümü (MTV) ve Tümör Lezyon Glikolizis (TLG) değerleri, NTR (Nodal to tumor ratio) oranı kaydedildi. Bu parametrelerin, hastalığın nüks, metastaz durumu ve sağkalımı öngörmedeki değeri araştırıldı. Bulgular: Araştırmaya 62 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 49,6 ± 14,1 di. Hastaların 50'si (%80.6) erkek, 28'i (%45.2) sigara içiyordu. Alkol kullanan 1 (%1.6) hasta vardı. Tümür grade'ine göre 12 hasta (%19.4) keratinize, 9 hasta (%14.5) diferansiye non- keratinize, 41 hasta (%66.1) ise indiferansiye-non keratinize olarak raporlanmıştı. Hastaların 18'i (%29) T1 evresinde, 27'si (%43.5) T2 evresinde, 6'sı (%9.7) T3 evresinde ve 11'i (%17.7) ise T4 evresindeydi. N evrelemesine göre ise 9 (%14.5) hasta N0, 9 hasta (%14.5) 6 N1, 32 (%51.6) hasta N2, 10 (%16.1) hasta N3a ve 2 (%3.2) hasta ise N3b olarak sınıflanmıştı. Tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumuna göre genel olarak bakıldığında ise hastaların 3'ü (%4.8) evre 1, 11'i (%17.7) evre 2, 28'i (%45.2) evre 3 ve 20'si (%32.3) evre 4A olarak sınıflanmıştı. Volümetrik FDG PET/BT parametreleri dikkate alındığında, lenf nodu (LN) SUVmax, LN SUVmean değerleri takiplerde uzak metastazı olan hastalarda anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştı (her biri için p<0.05). NTR değerleri ise takiplerde uzak metastazı olmayan hastalarda olan hastalara göre anlamlı biçimde daha düşüktü (p=0.022). Genel sağkalım, lokorejyonel nükssüz sağkalım ve uzak metastazsız sağkalım analizlerinde ise PET/BT volümetrik parametrelerle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç: Yeni tanı NFK hastalarında tedavi öncesi evreleme FDG PET/BT volümetrik parametrelerinin prognostik değeri olup olmadığını araştırmak için planlanan ve yürütülen tez çalışmamızda, ölçülen volümetrik parametrelerin sağkalımda anlamlı bir ilişkisi kurulamadı. Bununla birlikte uzak metastazı öngörmede metastatik lenf nodundan ölçülen SUVmax, SUVmean ve yeni NTR değerinin anlamlı ilişkide olduğu saptanmıştır. Bu parametrelerin, anatomik evreleme ile birlikte kullanılması, prognoz açısından entegre risk değerlendirmesi yapılması ve prognozu kötü hastaların tedavi klasifikasyonu açısından yol gösterici olacaktır.
Meme duktal karsinoma insitu hastalarında nüksle ilişkili klinik ve patolojik özelliklerin değerlendirilmesi
Amaç : Tıbbi onkoloji kliniğimizde meme duktal karsinoma insitu tanısıyla takip edilmekte olan hastaların arşiv dosyalarında kayıtlı klinik ve patolojik özellikleri değerlendirmek ve bu özelliklerin nüks ile ilişkilerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yaklaşık 6000 meme kanseri tanılı hastanın sistem dosyası taranarak en az 2 sene takip edilmiş duktal karsinoma insitu (DCİS) hastaları dahil edilmiştir. Bu 6000 dosya sistemde 21 tane farklı tanı kodu ile taranmıştır. Nihai olarak 44 hasta DCİS olarak bulunmuştur. Bu hastaların patoloji raporlarından ve dosyalarından östrojen ve progesteron reseptör durumu, ki-67 yüzdesi , cerbb2 durumu, lezyon boyutu ve grade'i, nekroz varlığı, lezyonun patolojik varyantı, kalsifikasyon varlığı ve çeşidi, operasyon tipi, sentinel lenf nodu biyopsisi durumu, radyoterapi alıp almadığı, hormonoterapi alıp almadığı, takipte nüks zamanı ve nüks gelişen hastaların nüks ile ilişkili olabilecek klinik ve patolojik özelliklerine bakılmıştır. Bulgular: Meme DCİS tanılı hastaların %56,8'ine (n=25) mastektomi operasyonu yapıldığı, %43,2'sine (n=19) meme koruyucu cerrahi (MKC) yapıldığı saptandı. Bu olguların %65,9'una (n=29) radyoterapi (RT) verilmediğini, %34,1'ine (n=15) RT verildiğini tespit ettik. Hastaların %38,6'sına (n=17) hiçbir hormon tedavisi verilmediği tespit edilirken, %40,9'u (n=18) tamoksifen almıştı, %9,1'i (n=4) aromataz inhibitörü almıştı, %11,4'ü ise (n=5) tamoksifen ve aromataz inhibitörünü sıralı olarak almıştı. Hormon tedavisi verilen 27 hastanın hormonoterapi süresi ortalama 3,65 ± 1,76 yıl olarak saptandı. Olguların %50,0'ında (n=22) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmamışken, %45,0'ında (n=20) sentinel lenf nodu biyopsisi yapılmıştı. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 20 hastanın da biyopsi sonucu negatifti. Hastaların %52,3'üne (n=23) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapılmadığı, %38,6'sına (n=17) aksiler lenf nodu diseksiyonu yapıldığı saptandı. Aksiller diseksiyon yapılan hastaların lenf nodlarında pozitiflik saptanmadı. Hastaların %4,5'inde (n=2) nüks tespit edilirken bu hastaların birinde 2 yıl içinde, diğerinde 8 yılda nüks olduğu kaydedildi. Erken nüks olan hastada tümör boyutu 5,5 cm idi ve hastaya mastektomi yapılmıştı. Hasta bu operasyon sonrası RT ve hormonoterapi almamıştı, östrojen ve progesteron reseptörü negatifti, Cerbb2'si (+++) olarak raporlanmıştı. Hasta operasyondan 2 sene sonra nüks etmişti. 8 sene sonra nüks olan diğer hastamızda ise tümör boyutu 1 cm idi ve gradı 3 idi, MKC operasyonundan sonra hasta RT ve 5 sene tamoksifen almış daha sonra ilaçsız izleme alınmıştı ve bu süreçte nüks etmişti. Nüks olan iki hastanında nüks tipi invaziv kanserdi. Nüks yeri ikisinde de lokal olarak memedeydi. Sonuç: Çalışmamızda DCİS tanısı ile takipli hastaların sadece ikisinde nüks saptandı. Nüks eden hasta sayımız az olduğu için nüks ile ilişkili olabilecek faktörler üzerine ek analiz yapamadık. Nüks ile ilişkili durumların analizi için daha geniş hasta sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, duktal karsinoma insitu, radyoterapi, mastektomi, hormonoterapi
Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda patolojide pozitif cerrahi sınıra yatkınlık yaratan risk faktörlerinin incelenmesi ve RE-operasyon gerekliliğinin tartışılması
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignite olup klinisyenlerin tarama, takip ve tedavideki başarısına rağmen halen önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Bu çalışmanın amacı meme kanseri nedeniyle opere edilmiş ve patoloji incelemesi sonucunda pozitif cerrahi sınır sonucu gelmiş hastaların genel özelliklerinin ve bu duruma yatkınlık yaratan risk faktörlerinin belirlenmesi ayrıca reoperasyon yapılan ve reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye yönlendirilen hasta gruplarının lokal nüks, sistemik nüks ve sağkalım açısından karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada AÜTF bünyesi hastanelerinde 2008 Ocak -2020 Aralık tarihleri arasında meme kanseri nedeniyle opere edilmiş 2242 hastanın retrospektif olarak patoloji raporları incelenmiş olup pozitif cerrahi sınıra sahip ( invaziv komponent ya da duktal karsinoma in-situ cerrahi sınıra 1 mm'den daha yakın ) , neoadjuvan tedavi almamış ve tanı anında sistemik nüksü bulunmayan, 18 yaş üstündeki hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılarak daha sonra ise nihai marjin statüslerine göre tekrar gruplandırılarak gruplar arasında lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastalar reoperasyon yapılmayarak adjuvan tedaviye giden grup ve reoperasyon yapılan grup olarak ikiye ayrılıp final marjin statüslerine göre de nihai marjin pozitif ve nihai marjin negatif olarak ayrıldıktan sonra lokal nüks, sistemik nüks, sağkalım açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında lokal nüks ve sistemik nüks görülme oranlarının dağılımları istatistiksel olarak farklı değildi (Sırasıyla; P=0,080; P=0,101 ). Gruplar arasında mortalite görülme oranları istatistiksel olarak farklı değildi (P=0,146). Gruplar arasında sağkalım süreleri anlamlı farklı değildi ancak anlamlı farklılık sınırına yakın idi (P=0,083). Nihai marjin negatif grupta bulunan hastaların sağkalım sürelerinin ortalaması 163 (158-168) ay ve nihai marjin pozitif kalarak adjuvan tedaviye giden grup sağkalım sürelerinin ortalaması 150 (140-160) ay idi. Genel sağkalım sürelerinin ortalaması 161 (156-165) ay idi. Sonuç: Meme kanseri nedeniyle meme koruyucu cerrahi geçiren hastalarda ilk operasyon sonrasında patolojinin pozitif cerrahi sınır şeklinde sonuçlanması durumunda hastayı ikinci bir operasyona yönlendirmek yerine seçilmiş bir hasta grubunda ve hasta bilgilendirilerek karar verilip hastaları hem psikolojik olarak zorlayacak hem kozmetik olarak daha kötü sonuçlara yol açacak reoperasyondan kaçınıp, adjuvan tedaviyi geciktirmeden adjuvan tedaviye başlamak, reoperasyon lokal nüks, sistemik nüks ve mortalite üzerinde anlamlı bir değişiklik sağlamayacağı için tercih edilebilir. Anahtar sözcükler: meme kanseri, pozitif cerrahi sınır, lokal nüks, invaziv duktal karsinom, meme koruyucu cerrahi
Mikrobt solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrımında kullanılabilir mi?
Amaç: Akciğer kanseri dünyada ve ülkemizde oldukça sık görülen ölümcül bir kanserdir. Mikroskopik inceleme, diğer tümörlerde olduğu gibi, tanı için altın standarttır. Farklı patternler gösteren akciğer tümörleri arasında bir grup tümör solid organizasyon gösterir. Solid paternli adenokarsinomlar, yassı hücreli karsinomlar ve tipik karsinoid tümörler bunlar arasında bulunmaktadır. Mikro bilgisayarlı tomografi (mikroBT), X-ışınları kullanan bir tomografik yöntemdir. Normal bilgisayarlı tomografiye benzer bir çalışma prensibi vardır; ancak mikroBT'nin voksel boyut hassasiyeti 1-50 mikrometre arasında değişmektedir. Bu da BT'lerde görüntülenebilenlerden çok daha hassas çözünürlüğe ulaşmaya fırsat verir. MikroBT ile histopatolojik görüntülere benzer görüntüler elde edilmesi mümkündür. Bu çalışmada mikroBT ile solid paternli farklı tip akciğer tümörünün birbirinden ayrılıp ayrılamayacağının analizi, tümöral ve non-tümöral akciğer parankiminin ayrılmasının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada daha önce anabilim dalımızda tanı almış olan solid patern gösteren üç ayrı tip akciğer tümörüne ait birer hematoksilen-eozin kesit 3D HISTECH, Panoramic P250 Flash 3, Version Panoramic Scanner 3.0.2. ile taranarak tüm lam görüntüler ("whole slide image"/WSI) elde edilmiştir. Bu tümörlerin kesitlerine ait parafin bloklardan Bruker Skyscan 1275, (Kontich, Belgium) ile mikroBT görüntüleri elde edilmiştir. Bu görüntüler WSI'ler ile karşılaştırılarak incelenmiştir ve WSI'ler üzerinde seçilen "region of interest" (ROI) alanları ile elde edilen mikroBT görüntüleri üzerine aktarılmıştır. Elde edilen "volume of interest" (VOI) sahaları üzerinde yapılan hesaplamalar ile ortaya çıkan yapısal parametreler (yüzde nesne hacmi, yapısal kalınlık, kesişim yüzeyi, doğrusal yapı yoğunluğu, bağlantılılık, bağlantılılık yoğunluğu, açık gözeneklilik, kapalı gözeneklilik, yapı model indeksi) kullanılarak tümör alanlarının non-tümöral alanlardan ve tümörlerin birbirinden ayırt edilip edilemeyeceği araştırılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics for Windows 23 programı kullanılmıştır. Kruskal Wallis testi, Mann-Whitney U testi, kümeleme analizi, Cohen's Kappa katsayısı, receiver operating characteristic (ROC) eğrisi, duyarlılık, seçicilik, 2 "univariate" lojistik regresyon analizi, Spearman's rho korelasyon katsayısı analizleri yapılmıştır. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Bu yöntemle, parafin blok düzeyinde, tümöral ve non-tümöral sahaların ayırıcı tanısının, mikroBT'den elde edilen sayısal parametreler aracılığıyla güvenle ayrılabileceği bulunmuştur (tüm p değerleri=0.00). Ayrıca solid akciğer adenokarsinomlarının, tipik karsinoid tümörlerden, yüzde nesne hacmi (YNH) parametresi açısından ayrıldığı bulunmuştur (p=0.011). Ayrıca bu çalışmada mikroBT ile hesaplanan yapısal parametreler ile bunların histolojik karşılıkları arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur. Sonuç: MikroBT insan tümörlerinin tanısında kullanılma potansiyeli taşıyan bir yöntemdir. Bu yöntem rutin histopatolojik incelemeye yardımcı bir yöntem olarak kullanılabileceği gibi, üç boyutlu bir incelemeyi kısa sürede ve doku bütünlüğünü bozmadan yapabilme yeteneği ile gelecekte bazı alanlarda histopatolojik incelemenin yerine geçebileceği düşünülebilir. Tümörlü alanların tümörsüz alanlardan mikroBT parametreleri aracılığı ile ayrılabildiğini gösteren çalışmalar bulunmakla birlikte, mevcut çalışma literatürde solid paternli akciğer tümörlerinin birbirinden ayrılmasını araştıran ülkemizdeki ve dünyadaki ilk çalışma niteliğindedir. Bu çalışma ile henüz çok az veri bulunan bir alanda bu yeni yöntemin kullanımı ve olası yararına ait bilgi elde edilmiştir. Akciğer kanserinin sıklığı düşünüldüğünde bu yöntem Türkiye'de ve dünyada milyonlarca hasta için kullanılabilecek bir bilgiyi üretme potansiyelini taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: akciğer karsinomu, histopatoloji, mikro bilgisayarlı tomografi, parafin blok, yapısal parametreler
Baş boyun kanserlerinin gelişiminde herpes virüslerin rolünün araştırılması
Amaç: Baş ve boyun kanseri (BBK), dünya çapında en sık görülen yedinci malign tümördür. Etiyolojisi çok faktörlüdür ve virüsler önemli risk faktörleri olarak kabul edilir. BBK ile en sık ilişkilendirilen virüsler arasında herpes virüsler bulunmaktadır. Herpesviridae ailesinin özellikle bazı üyelerinin (Epstein-Barr Virus [EBV] ve İnsan Herpes Virüsü-8 [HHV-8]) kanser patogenezinde yer aldıkları çeşitli çalışmalar ile ortaya konmuştur. Herpes Simplex Virus-1 ve -2 (HSV-1, HSV-2), Varicella Zoster Virus (VZV), Sitomegalovirüs (CMV) ve İnsan Herpes Virüsü-6 ve -7 (HHV- 6 ve 7) gibi diğer herpes virüslerin de malign bir fenotip ile ilişkili olabileceği üzerinde durulsa da, bunların kanser gelişimindeki rolleri halen belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türk popülasyonunda baş ve boynun skuamöz hücreli karsinomun (BB-SHK) gelişiminde herpes virüslerinin rolünü araştırmaktır. Metod: 2000-2016 yılları arasında BB-SHK (hasta grubu, n=300) veya benign oral kavite/orofarinks hastalığı (kontrol grubu, n=200) tanısı alan 500 hastanın patolojik arşiv doku örnekleri değerlendirildi. BB-SHK grubunda 153 larenks, 122 oral kavite ve 25 orofarinks tümör örneği bulunmaktaydı. Kontrol grubunda 121 kronik tonsillit, 30 skuamöz epitelyal hiperplazi, 11 likenoid mukozit, 10 kronik iltihabi mukoza, sekiz skuamöz papilloma, 20 diğer örnek (oral mukoza, dil, gingiva gibi çeşitli dokuların benign lezyonları) mevcuttu. Dokulardan total nükleik asit ekstraksiyonu FFPE Tissue Kit (Qiagen, Germany) ile yapıldı. Doku örneklerinde herpes virüs varlığı polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile araştırıldı. Çalışma Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurulu tarafından onaylandı (17.06.2021/I6-404-21). Bulgular: Hiçbir örnekte HHV-1, -2, -7 ve -8 saptanmamıştır. EBV; hasta grubundan bir örnekte (%0,3) ve kontrol grubundan üç örnekte (%1,5) tespit edilmiştir. VZV; hasta grubundan hiçbir örnekte saptanmazken, kontrol grubundan bir örnekte (%0,5) tespit edilmiştir. CMV; hasta grubundan hiçbir örnekte tespit edilmezken, kontrol grubundan beş örnekte (%2,5) saptanmıştır. HHV-6; hasta grubundan üç örnekte (%0,9) ve kontrol grubundan iki örnekte (%1) tespit edilmiştir. Sonuç: Türk toplumunda herpes virüs seroprevelansı oldukça yüksek olmasına rağmen doku örneklerinde viral genom saptanmaması, toplumumuzda BB-SHK gelişiminde virüslerden ziyade diğer faktörlerin daha ön planda olduğunu göstermektedir. Anahtar kelime: Baş ve boyun kanseri, skuamöz hücreli karsinom, insan herpes virüsleri
İnsan kolon karsinoma hücrelerinde (CACO2) laktoferrinin bazı antioksidan enzim aktiviteleri, yara iyileşmesi ve glukoz transportu üzerine etkilerinin incelenmesi
Laktoferrin, diyette başlıca sütte bulunan ve sağlık üzerine olumlu etkileri olan bir proteindir. Bu çalışma farklı dozlarda laktoferrinin insan kolon karsinoma hücre hattında (Caco2) bazı antioksidan enzim aktiviteleri, yara iyileşmesi ve glukoz transportu üzerine etkilerinin incelenmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma kapsamında, laktoferrinin Caco2 hücrelerinde hücre canlılığı üzerine etkisi kolorimetrik MTT testi ile belirlenmiştir. Belirlenen laktoferrin dozlarının hücre çizik testi ile yara iyileşmesi ve florometrik 2-NBDG yöntemi ile glukoz transportu üzerine etkileri saptanmıştır. Farklı laktoferrin dozlarının Caco2 hücre hattında SOD, GST ve GPx antioksidan enzimleri üzerine etkileri spektofotometrik yöntemle ölçülmüştür. Yapılan çalışma sonucunda, laktoferrinin 48 saatlik inkübasyonu sonucu Caco2 hücre hattında IC50 değeri 74.9 μg/mL olduğu ve doza bağlı olarak yara iyileşmesini hızlandırdığı bulunmuştur. Laktoferrinin doza bağlı olarak SOD, GST ve GPx enzimlerinin aktivitelerini artırdığı ve 125 μg/mL laktoferrin dozunun enzim aktiviteleri sırasıyla %155, %53 ve %85 oranında artırdığı saptanmıştır (p<0.001). Buna ek olarak, laktoferrinin doza bağlı olarak glukoz transportunu azalttığı ve 62,5 μg/mL ve 125 μg/mL laktoferrin dozlarının glukoz transportunu sırasıyla yaklaşık %14 ve %8 azalttığı belirlenmiştir (p<0.001). Sonuç olarak, laktoferrin, doza bağlı olarak Caco2 hücre hattında antioksidan enzimlerin aktivitelerini artırdığını, glukoz transportunu azalttığını ve yara iyileşmesini hızlandırmaktadır. Bu bulgular ışığında, laktoferrinin farklı kaynakları, dozu ve uygulama süresine ilişkin daha kapsamlı insan ve hayvan çalışmalarının yapılması önerilmektedir.
Üçlü negatif meme karsinomlarında pdl-1 immünekspresyonunun ve egfr amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri
Üçlü negatif meme karsinomlarında PDL-1 immünekspresyonun ve EGFR amplifikasyonunun klinikopatolojik özelliklerle ilişkileri Meme kanseri, kadınlar arasında en sık görülen kanser olmakla birlikte kansere bağlı ölümlerin de en sık sebebidir. Üçlü negatif meme kanseri (TNMK); östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü (HER2) negatif olan; diğer meme kanserlerine göre daha yüksek dereceli, agresif, sağkalımı düşük ve daha genç yaşta görülme eğilimi göstermesinin yanında tedavi seçenekleri de oldukça sınırlı olan meme kanseri grubudur. Tedavi seçeneklerinin sınırlı olması bu hastalık üzerinde hastalığın oluşmasını ve ilerlemesine neden olan moleküler yolların ya da TC'lerin IC'den kaçış mekanizması aydınlatılması gereken konular olarak ilgimizi çekmektedir. Hedefe yönelik tedaviler ve immün kontrol noktası inhibitörleri bu hastalığın tedavisinde bir umut kaynağı olmaktadır. Çalışmamıza 2011-2023 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda meme karsinomu tanısı alıp immünohistokimyasal (İHC) incelemede ER, PR ve HER2 negatif saptanan modifiye radikal mastektomi, meme koruyucu cerrahi yapılan ve trucut biyopsisi alınan 60 olgu dahil edildi. Programlanmış Hücre Ölümü Proteini Ligandı (PDL-1) ve Epidermal Growth Factor Receptor (EGFR) sonuçları prognostik parametreler ile karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkileri araştırıldı. Tümörü infilte eden lenfositlerin (TİL) durumu, PDL-1 immünekspresyon durumu, EGFR amplifikasyon durumu, bunların birbirleriyle ve diğer klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi araştırıldı. Sonuçlara göre; hastaların %76.7'sinin (46 vaka) PDL-1 boyanması pozitiftir. TİL yüzdesi %20 ve üzerinde olan 37 vaka (%61,7) bulunmuştur. TİL yüzdesi %20 ve üzeri olan vakalarda PDL-1 pozitifliği oranı daha fazladır (p=0,023). Trucut biyopsilerde, mastektomi ve eksizyon materyallerine göre daha düşük PDL-1 (p=0,006) ve TİL (p=0,003) bulunmuştur. DCIS ile birlikte olan invaziv tümörlerde PDL-1 pozitifliği oranı daha düşük saptanmıştır (p=0,047). PDL-1 ve TİL oranları ile sağkalım arasında fark saptanmamıştır. Hastaların %51,7'sinde (31 vaka) EGFR amplifikasyonu tespit edilmiştir. TİL yüzdesi ≥%20 olanlarda EGFR amplifikasyonu daha fazla bulunmuştur (p=0,039). PDL-1 ile EGFR amplifikasyonu arasında fark bulunmamıştır. İnvaziv lobüler karsinom (İLC) olan olguların sağkalım süresi invaziv duktal karsinom (İDC), başka şekilde sınıflandırılamayan (NOS) ve metaplastik karsinoma göre daha kısa bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar literatürle uyumlu olarak, TNMK'da PDL-1 immünekspresyonu ve EGFR amplifikasyonunun yüksek oranda görüldüğü ve böylece çalışmamızın TNMK gibi agresif ve tedavi seçeneği kısıtlı olan bir hastalıkta, tedavi çalışmaları için bir ışık kaynağı olacağını öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: üçlü negatif, meme karsinomu, TİL, PDL-1, EGFR
Renal hücreli karsinomlarda HIF-1 ALFA, HIF-2 ALFA ve HAF ekspresyon profili ve prognostik parametreler ile ilişkisi
Böbrek kanserleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmalarına göre erkeklerde 9. Kadınlarda 14. en sık görülen kanser tipidir. Dünya çapında 16. en sık kanserden ölüm nedenidir. Tümör hücreleri ve tümör metastazları düşük oksijen seviyeleri/ hipoksiye maruz kalmaktadır. Hipoksiye cevapta HIF-1α ve HIF-2α olmak üzere iki önemli mediatör vardır. HIF'ler hipoksi altında hücresel strese karşı en önemli düzenleyiciler ve tirozin kinaz yolağı üyeleridir. Hipoksi İlişkili Faktör (Hypoxia associated factor-HAF); HIF-1α'nın HIF-2α'ya dönüşümünde rol almaktadır. HAF tümör kök hücrelerinin gelişimi ve tümörün agresif davranışından sorumlu tutulmaktadır. HIF-1α, HIF-2α ve HAF seviyeleri düşük sağkalım, tümör agresifliği, tümör boyutu ve invazyonu ile ilişkilendirilmiştir Bu araştırmada Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi / Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Bölümü'nde 2006-2014 yılları arasında renal hücreli karsinom tanısı alan 239 olgu TMA bloklar yapılarak kesitlerine imünohistokimyasal olarak HIF-1α, HIF-2α ve HAF antikorları uygulandı. HIF-1α sitoplazmik ekspresyonu ile pelvikaliksiyer sistem infiltrasyonu ve histolojik subtip arasında ilişki saptandı. HIF-1α nükleer ekspresyonu ile histolojik tip ve ISUP nükleer derecesi arasında anlamlı ilişki izlendi. HAF ile histolojik tip ve ISUP nükleer derece arasında ilişki izlendi. HIF-2α ekspresyonu ile histolojik subtip, tümör boyutu, renal sinüs infiltrasyonu ve adrenal glanda metastaz arasında ilişki saptandı. Olguların diğer klinikopatolojik özellikleri ile HIF-1α, HIF-2 α ve HAF ekspresyon seviyeleri arasında ilişki saptanmadı. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak HIF-1α nükleer ekspresyonu azaldıkça HAF ekspresyonu artış göstermiş olup bu ikisi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü ilişki saptandı (p=0.005). Ayrıca HAF ekspresyonu arttıkça HIF-2α ekspresyonunda da artış izlenmiş olup aralarındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.024). Renal hücreli karsinom olgularında HIF-1α nükleer, HIF-2α ve HAF ekspresyonunun kötü prognoz, HIF-1 α sitoplazmik ekspresyonunun iyi prognoz ile ilişkilendirildiği yayınlar mevcuttur. Ancak doku üzerinde yapılmış çalışmalar sınırlı ve olgu sayısı kısıtlılığı söz konusudur.
Papiller tiroid kanserinde next genereration sequencing(NGS) moleküler multiple varyant analizi, histopatolojik ve immunhistokimyasal bulguların değerlendirilmesi
PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.
İnvaziv meme karsinomlarında FUT4 ve CXCR4 proteinlerinin prognostik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada epitelyal-mezenşimal dönüşümde etkili rol oynayan proteinlerden olan FUT4 ve CXCR4'ün klinikopatolojik parametreler ile birlikte immünohistokimyasal olarak ekspresyonlarının ve FUT4 proteinin RT-PCR yöntemiyle mRNA seviyelerinin normal meme dokusu ve invaziv meme kanserli dokularda değerlendirilmesi amaçladı. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2020 yılları arasında invaziv duktal karsinom tanısı almış 30 olgu ve redüksiyon mammoplasti ameliyatı olmuş 20 kontrol olgu dahil edilmiştir. Hastane veri tabanı sistemi üzerinden demografik bilgiler ve patoloji raporları tarandı. Raporlarda bulunan grade, invazyon derecesi, lenf nodu metastazı gibi bilgiler histopatolojik olarak doğrulandı. Biyopsilere ait kesitler tekrardan değerlendirilerek hematoksilen-eozin boyaması ile histopatolojik incelemeler yapıldı. FUT4 geninin ifadesi RT-PCR analizi ile yapıldı ve CXCR4 ve FUT4 ekspresyonları immünohistokimyasal olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 48,23±8,80 (min:32,00-max:66,00) yıl idi. Hastaların 16'sında (%53,3) lenfovasküler invazyon, 15'inde (%50) lenf nodu metastazı saptandı. CXCR4 medyan değerleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). pN0 grubundaki vakaların CXCR4 medyan değerleri pN1a-N3a grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Hasta ve kontrol grupları arasında FUT4 skor oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,001) Hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı 2,14 katlık bir FUT4 gen ekspresyon artışı saptandı (p=0,004). Sonuç: CXCR4 ekspresyonunun lenf nodu metastazı ile korele olduğu ve meme tümörü olgularında FUT4'ün gen ifadesinde artış olduğu bulundu. Çalışmamız, FUT4'ün meme kanseri hücrelerinde yeni bir epitelyal-mezenkimal dönüşüm düzenleyicisi ve kanser tedavisi için umut verici bir hedef olma olasılığını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Meme karsinomu, metastaz, prognoz, kemokin