Carcinoma

175 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrioid endometrial karsinom ve atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi olgularında PFK-P (Fosfofruktokinaz-platelet) ve PEA-15 (Phosphoprotein enriched in astrocytes-15kDa) ekspresyonunun önemi

Endometrial kanser, kadınlarda sık görülen kanserlerden biridir. Endometrial atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi (EAH/EIN) ise endometrial endometrioid karsinomun (EEK) prekanseröz lezyonudur ve ortak genetik değişiklikler içerir. PFK-P glikolizde görevli bir enzim olup hız kısıtlayıcı basamakta yer alır. PEA-15, hücre büyümesi ve metabolizması üzerinde etkileri olan ölüm efektör domain ailesi üyesidir. Kanserlerde PFK-P ve PEA-15'in ekspresyonun arttığı, sağkalım ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda normal endometrium, EAH/EIN ve EEK gruplarında immünohistokimyasal olarak PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun farklı olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ek olarak, karsinom olgularında ekspresyon düzeyinin prognostik faktörler ile ilişkilisinin ortaya konması hedeflendi. Çalışmaya 2010-2015 yılları arasında EEK tanısı almış hastalar dâhil edildi. Küretaj materyalinde EAH/EIN, rezeksiyonunda EEK tanısı alan 32 hasta ile neoplazi dışı nedenle opere edilen 19 hastanın histerektomi materyalleri kontrol grubu olarak dâhil edildi. EEK grubunda PFK-P ekspresyonu EAH/EIN ve normal endometriuma göre daha yüksekti. PFK-P'nin karsinomlarda yüksek ekspresyonu karsinogenezde rol oynadığını düşündürmektedir. EAH/EIN'lerde PEA-15 boyanan tümöral hücre yüzdesi karsinoma göre daha düşüktü. PFK-P ve PEA-15 ekspresyon düzeyi EEK olgularında klinikopatolojik özellikler ve sağkalım ile ilişkili değildi. PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun karsinogenez sürecindeki rolünün ortaya konması ve prognostik öneminin belirlenmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PFK-P, PEA-15, endometrioid endometrial karsinom, endometrioid intraepitelyal neoplazi, prognoz

Endometrial hiperplaziEndometrial neoplazmlarEndometriyum+6
Balça Begüm Cengiz
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kraniyal görüntüleme bulguları normal akciğer karsinomlu olgularda erken dönem ve 3 ay sonrası kraniyal manyetik rezonans spektroskopi bulguları

Çalışmamızda, kontrol grubu olgularla konvansiyonel manyetik rezonansgörüntülemeyle (MRG) kraniyal metastaz saptanmayan akciğer kanserli olgularda ilktanı ve 3 ay sonrası dönemlerde manyetik rezonans spektroskopi (MRS) ile kraniyaldeğişikliklerin olup olmadığının saptanması amaçlandı.Çalışmamızda Eylül 2010- Haziran 2011 tarihleri arasında İnönü ÜniversitesiGöğüs Hastalıkları Anabilim Dalında akciger kanseri tanısı alan 41 hasta (39 erkek, 2kadın) yer aldı. Çalışma süresince, 41 hastanın 6'sı ex, 6'sı da ilk değerlendirme sonrasıtakip tetkiklerine gelmediğinden toplam 29 hasta ile çalışma tamamlandı. Yaşortalaması 65.7 ± 9.4 (44-80) dü. Çalışmamızda 29'u erkek, 3'ü kadın 32 sağlıklıbireyden oluşan kontrol grubu mevcuttu. Kontrol grubunun yaş ortalaması 62.9 ± 8 (42-80)di. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında, MRS öncesinderutin konvansiyonel MRG kesitleri alındı (Gyroscan Intera Master, Philips, Best,Hollanda). Aksiyel planda T1A (TR 450 msn, TE: 10 msn), aksiyel T2A (TR 4366 msn,TE: 120 msn), koronal FLAIR (TR 6000 msn, TE:110 msn, TI: 2000), sagital T2A (TR4366 msn, TE:120 msn) görüntüler elde edildi. Konvansiyonel MRG ile kraniyalmetastaz saptanmayan hastaların ilk tanı ve 3 ay sonrası normal görünümlü solpariyetooksipital ve sol serebellar beyaz cevherden PRESS (TR2000/TE136msn) ve 128ortalama ile tek voksel ROI (17x 17 x 17 mm) yerleştirilerek MRS ile elde edilen Nasetil aspartat (NAA)/ Kreatin (Cr), NAA/ Kolin (Cho) ve Cho/Cr oranları kontrolgrubu ile karşılaştırıldı.Kontrol grubu ile akciğer kanserli hastaların ilk tanı anında serebellum için yapılanMRS degerlerinde NAA/Cr için p degeri 0.70, NAA/Cho için p=0.14, Cho/Cr için p=0.03 pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.68, NAA/Cho için p=0.28, Cho/Cr içinp=0.09 bulundu. Kontrol ve akciğer kanserli hastaların 3 ay sonraki MRSdeğerlendirilmesinde, serebellumda NAA/Cr için p=0.3, NAA/Cho için p=0.87, Cho/Criçin p=0.09, pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.12, NAA/Cho için p=0.71, Cho/Criçin p=0.6'dir. İstatiksel olarak anlamlı farklılık, ilk tanı ile kontrol grubu serebellarbölge Cho/Cr değerinde saptanmıştır. Hasta grubu içerisinde ilk tanı ve 3 ay sonrasıserebellumda NAA/Cr için p=0.43, NAA/Cho için p=0.07, Cho/Cr için p=0.57,pariyetooksipitalde NAA/Cr için p=0.15, NAA/Cho için p=0.39, Cho/Cr için p =0.31olup hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır.Akciğer kanseri tanılı ve standard kraniyal MRG ile metastatik tutulumsaptanmayan olgularda, ilk tanı ve 3 ay sonrasında yapılan MRS ile elde edilenNAA/Cr, NAA/Cho ve Cho/Cr oranlarının istatistiksel olarak anlamlılık göstermemesi,her ne kadar NAA/Cr oranı kontrol grubundan 3 aylık dönem verilerine doğru rakamsalazalma ve Cho/Cr oranları ilk tanı ve 3 aylık dönemde rakamsal artış gösterse de,nöronal hasarın ve hücre zarı metabolizmasında etkilenimin olmadığını göstermektedir.

Akciğer neoplazmlarıKafa ve boyun neoplazmlarıKarsinoma+6
Adil Doğan
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gemsitabin ve cisplatin alan akciğer karsinomu olan hastalarda ERCC1 inprognoz ile ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer kanseri tüm dünyada kadın ve erkeklerde kanserden ölümlerin en sık sebebidir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde platin bazlı kemoterapiler standart tedavidir. Ancak her ilacın olduğu gibi platin bazlı kemoterapilerinde yararının yannda ciddi toksisite ve yan etkileri vardır. Hangi hastalarda hangi tür kemoterapi ajanlarının kullanılacağı, konusunda tedaviden maximum fayda ve minimum zarar elde etmek amacıyla bazı ipuçlarına ihtiyaç vardır. Enzyme repair cross- complementation group 1 (ERCC1) in akciğer kanserinde platin alan hastalarda prognoz üzerindeki etkisinin araştırılarak ileri dönemlerde yeni tedavi başlanacak hastalarda tedavi seçiminde etkili olup olmayacağı amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2008?2012 tarihleri arasında sisplatin-gemsitabin kombinasyonu ile tedavi edilen 26 akciğer kanserli hasta alındı. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildikten sonra immünhistokimyasal inceleme için doku örnekleri uygun olanlar çalışmaya dahil edildi. Tümoral dokuda ERCC1 ekspresyonu immünhistokimyasal boyama tekniği ile değerlendirildi. Bulgular: ERCC1 boyanma şiddeti ve dağılımına göre 4 gruba ayrıldı. 6 hastada 0, 8 hastada +1, 5 hastada +2, 7 hastada +3 bulundu. O ve +1 olanlar ERCC1 negatif kabul edilirken, +2 ve +3 olanlar ERCC1 pozitif kabul edildi.. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmede 1 hastada iyi parsiyel cevap (%3,8) , 1 hastada parsiyel cevap (%7,7),5 hastada stabil hastalık (%19,2) ve 18 hastada progresyon (%69,2) gözlendi. Çalışmanın bittiği tarih itibariyle 13(%50) hasta exitus olmuşken 13(%50) hasta yaşıyordu. Hastaların genel sağkalımı ortalama 15 (3?44) ay olarak bulundu. progresyonsuz sağ kalımı ise 9(2?25) ay olarak bulundu. Çalışmamızda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım ile ERCC1 arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: : ERCC1 ile tedavi cevabı ve sağkalım arasındaki ilişki incelendiğinde genel olarak literatürle benzer sonuçlar bulunmuştur. Hasta sayısı az olmakla birlikte çalışmalardaki sonuçlar arasındaki farklılıklar da dikkate alındığında ERCC1 negatif VI ve pozitif gruplar arasındaki farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmamış olmasını tek başına buna bağlamamak gerekmektedir.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıGemsitabin+4
Engin Ataman
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid tümörlerinin histopatolojik özelliklerinin prognozla ilişkisi ve Anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığı

Giriş ve Amaç: Tiroid kanserleri, tüm kanserlerin yaklaşık olarak %3.1'ini oluşturmakta olup, bunların da %80-85 ise papiller tiroid karsinomudur (PTK). PTK oldukça iyi prognoza sahip olmasına rağmen, nadiren agresif davranış göstermektedir. Çalışmamızda, PTK'nın histopatolojik özelliklerinin prognoz ile ilişkisinin ortaya konması ve tiroid tümörlerinde anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal yararlılığının anlaşılması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı sisteminde kayıtlı, 2005-2020 yılları arasında papiller tiroid karsinomu tanısı alan 2660 olgu çalışmaya alındı. Olgular agresif klinik gidişata göre genel liste ve esas liste (n=293) olmak üzere iki gruba ayrıldı. İmmünohistokimyasal çalışmada malign tiroid tümörleri ve benign neoplastik ve non-neoplastik olguları içeren, TROP2 için 306 ve anneksin A1 için ise 150 vaka seçildi. Bulgular: Esas listede yer alan 293 olgunun 98'i (%33,4) erkek, 195'i (%66,6) kadın olup, kadın/ erkek oranı 1.99'du. 264 olguda (%90) lenf nodu, 11 olguda (%3,7) uzak organ metastazı mevcuttu. 33 olguda (%11) hastalık kaynaklı ölüm görüldü. Tümör 162 olguda (%55) bilateral, 149 olguda (%51) ise multifokaldi. Olguların 204'ünde mikroskobik ekstra tiroidal yayılım (ETE) ve 7'sinde makroskopik ETE izlendi. Toplamda 173 olguda "tall cell" varyant komponenti mevcuttu. İmmünohistokimyasal çalışmada, TROP2 ile PTK'da sensitivite %63,5 ve spesifite %100 olarak hesaplanmış olup, anneksin A1 ile tüm tiroid malignitelerinde sensitivite %83,8 ve spesifite %82,8 olarak bulundu. Sonuç: Histopatolojik incelemede tiroid tümörlerinde; erkek cinsiyet, >1cm tümör çapı, bilateralite, mikroskobik ETE, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı ve başta "tall cell" varyant olmak üzere tümör varyantlarının prognoz ve rekürrens üzerinde etkili olduğu görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak ise tiroid karsinomlarında anneksin A1 ve TROP2'nin tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Anneksin A1Anneksin A2Antijenler+6
Zübeyir Turan
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlarda mast hücre yoğunluğunun grade, invazyon derinliği ve rekürrens ile ilişkisi

Bu retrospektif çalışmada; mesane kaynaklı papiller ürotelyal karsinomlardaki mast hücre sayısının, bazı prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Bu parametreleri, grade (tümör derecesi), invazyon derinliği (evre) ve rekürrens olarak belirledik. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda, papiller ürotelyal karsinom tanısı alan 203 olgu, çalışmaya dahil edildi. Bu olgular, düşük ve yüksek dereceli, pTa, pT1, pT2, pT3 ve rekürrens var/yok olarak yedi alt gruba ayrıldı. Hastaların parafin bloklarına, histokimyasal boya olan "toluidine blue" uygulandı. Her vaka için elli büyük büyütme alanı sayılarak mast hücre sayıları hesaplandı. Mast hücre sayılarının, yaş, cinsiyet, grade, invazyon derinliği ve rekürrens varlığı/yokluğu ile ilişkilerine bakıldı. Mast hücre sayıları, yüksek dereceli noninvaziv tanılı grupta düşük dereceli noninvaziv gruba göre daha yüksekti ve istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlıydı (p<0,01). Yüksek dereceli pTa, pT1, pT2 ve pT3 tanılı gruplar arasında evre arttıkça artan mast hücre sayıları izlendi ve aralarında istatistiksel olarak yüksek düzeyde anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). Düşük dereceli noninvaziv hastalar, rekürrens olan ve olmayan olarak ayrıldı. Rekürrens olan grupta mast hücre sayıları, rekürrens olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Mast hücrelerinin, tümörün invazivleşmesini sağlayan mediatörler salgıladığı ve anjiyogenezise sebep olduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir. Papiller ürotelyal karsinom tanılı hastalarda, rutinde bakılacak olan mast hücre sayıları ile tümörün davranışı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Ayrıca mast hücrelerini ve işlevlerini hedef alacak c-kit inhibitörü ilaçlar da, mesane kanserinde uygulanan kemoterapötik ajanlarla kullanılarak sağkalım oranları artırılabilir.

KarsinomaMast hücreleriMesane+7
Ayşe Gökçe Yıldız
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İyot refrakter tiroid karsinomunda refrakterliği belirleyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: İyot refrakterliğe neden olan sebeplerin tespit edilmesi ve iyot alımında sorumlu olan NIS (Sodyum İyot Simportu) de oluşabilecek bozuklukların iyot refrakterliği ile ilişkili olabileceği düşünülerek kliniğimize başvuran iyot refrakter tiroid karsinomu tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerini ve SLC5A5 NIS membran proteinini kodlayan gen ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışma, 01/01/2013-15/09/2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran iyot refrakter tiroid karsinom tanılı 32 hasta ve refrakter olmayan 51 hastanın biyokimyasal parametreleri, histopatolojik tipleri ve FDG-PET/BT, BT, MRG, USG görüntüleme bilgileri ve NIS protein SLC5A5 gen değerlendirilmesi incelendi. Bulgular: İyot refrakter tiroid karsinom grubundaki ortanca±SD yaş değeri 56,56 ± 15,22 iken kontrol grubunda 46,82 ± 12,43 idi ve hasta grubunun medyanı 55 (46,5 -70 ) iken kontrol grubunun ise medyanı 48 (38 -55) idi. Bazal Tg ortanca±SD değeri hasta grubunda 3588,11 ± 8975,48 iken kontrol grubunda 310,46 ± 1796,86 idi. Hasta grubunun medyan değeri 278 (65-724 ) iken 3,21 (0,66 -23,7) idi. Refrakter tiroid karsinomlu kemoterapi alan 13 hastanın ortalama yaşı 65,77 (standart sapma:12,58), kemoterapi almayan 19 hastanın ortalama yaşı 50,26 (standart sapma:13,80). Tedavi almayanların yaş ortalaması hasta grubundaki alanlara göre daha düşüktür. Tüm bu parametreler ve istatiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,05). SLC5A5 gen ekspresyonu iyot refrakter olmayan PTK grubunda azalmış, iyot refrakter PTK grubunda artmıştır. Sonuç: Diferansiye tiroid karsinomu hastalarında iyot refrakterliğinin gelişiminde ileri yaş (yaş>55) ve postoperatif tiroglobulin düzeyi yüksekliği (278 ng/ml) etkilidir. Ayrıca iyot refrakter tiroid karsinomu olan hastalarda ileri yaş varlığı, kemoterapi gerekliliği ile ilşkilidir. Radyoaktif iyot refrakter tiroid karsinomunda benign dokulara göre SLC5A5 gen ekspresyonu artarken radyoaktif iyot duyarlılığı durumunda azlmıştır. SLC5A5 gen ekspresyonununda ortaya çıkan farklı yöndeki ekspresyon değişimleri RAI refrakter hastalığın patofizyolojik mekanizmasını daha iyi anlayabilmek için yol gösterici olabilir Anahtar kelimeler: İyot Refrakter Tiroid Karsinomu, NIS (Sodyum İyot Simportu), SLC5A5.

Gen ifadesiKarsinomaRetrospektif çalışmalar+3
Aslı Erten
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tükrük bezi malign tümörleri tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin retrospektif incelenmesi

Giriş ve amaç: Tükürük bezi tümörleri, baş boyun tümörleri içerisinde sınıflandırılan gerek patolojik özellikleri gerekse de anatomik orijinleri, histolojileri ve biyolojik davranışları bakımından önemli ölçüde farklılık gösteren, nadir görülen, heterojen bir neoplazma grubudur. Baş boyun tümörlerinin yaklaşık %6'sını oluşturmaktadırlardır. Tükürük bezi kitlelerinin farklı biyolojik davranış göstermeleri, geniş histopatolojik kökenlerini olması bu kitlelerin tedavilerini özelleştirmektedir. Çalışmamızda bölümümüzde takip edilmekte olan tükrük bezi tümör tanılı hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin retrospektif olarak taranmasını amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamıza, Gaziantep Üniversitesi, Şahinbey Eğitim ve Araştırma hastanesine 2013 Ocak ila 2020 Aralık tarihlerinde başvurmuş malign tükürük bezi tümörü tanısı olan 72 hasta dahil edilmiştir. Araştırmamız retrospektif kohort çalışmasıdır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalık durumu, patolojik alt tipleri, tanı tarihleri, nüks tarihleri, operasyon tarihleri, aldıkları tedaviler, son kontrol tarihleri ve/veya ölüm tarihleri belirlendi ve karşılaştırmalı analizlerinin yapılması planlandı. Bulgular: Çalışmamıza kırk üçü erkek (%59,7), yirmi dokuzu kadın (%40,3) olmak üzere yetmiş iki hasta dahil edildi. Hastaların % 62,5'i altmış beş yaş altındayken, % 27'si altmış beş yaş ve üzerindeydi. Yirmi bir hastanın (%29,2) ek hastalığı yokken, elli bir hastanın (%71,8) ek hastalığı bulunmaktaydı. Elli dört hastaya ulaşılarak sigara öyküleri öğrenildi. Hastaların %57,4'ü (31 hasta) sigara içmiyorken, %42,6'sı (23 hasta) sigara içiyordu. Takiplerinde verilerine ulaşılabilen altmış üç hastanın %38,1'i (24 hasta) remisyonda seyrederken, %19'u (12 hasta) hiç remisyona girmemişti. Hastaların %42,9'u (27 hasta) ise remisyona girdikten sonra nüks etmişti. Çalışmamızdaki hastaların %47,1'i (32 hasta) halen yaşıyorken, %52,9'u (36 hasta) hayatını kaybetmişti. Tanı anında hastaların %36'sının (26 hasta) metastatik hastalığı mevcuttu. Hastalarımızın %87,5'i (63 hasta) parotis malign neoplazmı, %8,3'ü (6 hasta) submandibuler bez malign neoplazmı, %2,8'i (2 hasta) minör tükütük bezi malign neoplazmı tanısı almışken, %1,4'ü (1 hasta) submental bez malign neoplazmı tanısı almıştı. Çalışmamızdaki hastalarda en sık görülen patolojik alt tip %25 ile (18 hasta) skuamöz hücreli karsinomdu. En sık saptanan ikinci alt tip ise %18,1 ile (13 hasta) mukoepidermoid karsinomdu. Çalışmamızdaki yer alan tanı anında metastaz saptanan hastaların %61,6'sında (24 hasta) lenf nodları metastazı görüldü. Kemik, karaciğer, akciğer, meme, skapula, sürrenal bez ve diğer lenf nodlarına metastaz ise daha nadir saptanmıştır. Çalışmamızdaki hastaların genel sağkalımı süresi (GSS) 101,33±15,71 (70,55-132,11 %95 HR) ay, hastalıksız sağkalım süresi (HSS) ise 81,0 ± 5,18 (70,84-91,16 %95 HR) ay olarak saptandı. Çalışmamızdaki hastaların tanı anında metastaz durumuna göre genel sağkalımlarına bakıldığında; metastazı olan hastaların genel sağkalımı 25,46± 8,18 ay iken metastazı olmayan hastaların 161,68±16,79 ay idi (p=0,001). Altmış beş yaş altındaki hastaların genel sağkalımı 133,00± 24,12 ay iken, altmış beş yaş ve üzeri hastaların genel sağkalımı 12,00±2,04 ay olarak saptanmıştır (p=0,001). Ek hastalığı olan hastaların genel sağkalımı 63,27± 8,26 ay iken, ek hastalığı olmayan hastaların genel sağkalımı 168,93±22,12 ay olarak saptanmıştır (p=0,010). Sigara içen hastaların genel sağkalımı 13,00± 35,57 ay iken, sigara içmeyen hastaların genel sağkalımı 103,00±31,60 ay olarak saptanmıştır (p=0,024). Çalışmamızda hastaların tutulan bölge sayısı ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001). Kemoterapi öyküsü ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001) fakat radyoterapi öyküsü ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,648). SCC; AKK, MEK, PAEK ve diğer alt tipler ile karşılaştırıldığında genel sağkalım olarak istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Evre 1 ile 2 ve 3 arasında Evre 2 ile 3 ve 4 arasında genel sağkalım açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). HSS açısından; altmış beş yaş altında olan hastalar ile altmış beş yaş ve üzerindeki hastalarda, evre 4 hastalar evre 1 hastalar ile kıyaslandığında evre 1 hastalarda, tanı anında metastaz olan ve olmayan hastalarda ve kemoterapi alan, almayan hastalar kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında; sigara kullanımı ve sağkalım ilişkisini inceleyen ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu konuda yapılan çalışmaların kullanılan sigara miktarı, yaş, cinsiyet, patolojik alt tip vb. bileşenler eklenerek geliştirilmesi gerekmektedir. Aynı zamanda SCC, tutulan bölge sayısı ve sağkalım ilişkisiyle ilintili olarak elde ettiğimiz verileri incelemek adına daha çok prospektif çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: tükürük bezi tümörleri; genel sağkalım süresi; hastalıksız sağkalım süresi; sküamöz hücreli karsinom; mukoepidermoid karsinom

KarsinomaKarsinoma-yassı hücreliNeoplazmlar+5
Yasser Korkmaz
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İyot refrakter papiller tiroid karsinomunda PTTG-1 (Pituitary tumor transforming gene 1) gen ekspresyonunun değerlendirilmesi

Papiller tiroid kanseri (PTK), tiroid kanserlerinin en yaygın görülen türüdür. PTK'nın prognozu genellikle iyi olmakla beraber radyoaktif iyot (RAİ) tedavisine yanıt alınamayan refrakter (RAİ-R) hastaların prognozu oldukça kötüdür. PTK patogenezinde son yıllarda moleküler mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Pituitary Tumor Transforming Gene-1 (PTTG-1), bazı çalışmalarda tiroid kanserleri ile ilişkili saptanmış bir proto-onkogendir. Çalışmamıza 26 RAİ-R PTK, 15 klasik PTK, 12 multinodüler guatr (MNG) tanılı kontrol hastası olmak üzere toplam 53 kişi dahil edildi. Çalışmamızda RAİ-R PTK'da PTK'na göre PTTG-1 gen ekspresyonu kat değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek olduğu görülmüştür (1.99 vs 1.73, p= 0.751). Bu durum RAİ-R PTK'ların daha az iyot tutmasına ve RAİ ablasyon tedavisine cevabının daha kötü olmasına katkıda bulunuyor olabilir. RAİ-R PTK hastalarında PTTG-1 gen ekspresyon düzeyi ile TG, anti-TG, NLR, yaş, metastaz çapı, tümör yarılanma zamanı, suvmax değerleri ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). PTTG-1'in PTK'daki rolünü daha iyi anlayabilmek için gelecekte MNG yerine sağlıklı kontrol grubu kullanılarak, daha fazla sayıda hastada ve sadece tümöral doku elde etmek için yapılmış mikroskobik örnekler kullanılarak PTTG-1 geni çalışılan ileri çalışmalar gerekmektedir.

Gen ifadesiGenlerKarsinoma+2
Başak Öztürkmen Çakır
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu

Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.

DeriDeri neoplazmlarıDermoskopi+6
Didem Dizman
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Helicobacter pylorı ve epstein barr virüsü ilişkili gastrik karsinomların P73 ekspresyon profili ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi

Mide kanseri dünyada en sık görülen kanserlerden biri olup kanserle ilişkili ölümlerde üçüncü sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gastrik adenokarsinomun birincil nedeni olarak Helicobacter pylori (H.pylori) enfeksiyonunu göstermiştir. Epidemiyolojik çalışmalar ve bir çok meta analiz H.pylori enfeksiyonu ile mide kanseri arasında güçlü bir korelasyon saptamıştır. Yine yapılan çalışmalarda Epstein Barr virüsü (EBV) ilişkili gastrik karsinomlar %5-10 arasında bulunmuştur. P73 tümör baskılayıcı aday bir gen olduğu üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada; gastrik kanserli hastalarda, H. pylori ve EBV pozitif ve negatif tümör dokuları arasında p73 gen ekspresyon durumlarının karşılaştırılması ve bu değişimlerin, hastalara ait klinik ve patolojik özellikler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda mide kanserli 111olgu ile, kansersiz 110 olgu ele alındı. Kanserli olgular total ya da subtotal gastrektomi materyallerinden, kansersiz olgular ise mide küçültme operasyonu uygulanmış sleeve gastrektomi materyallerinden oluşmakta idi. Hastalara ait demografik veriler ile tümörlere ait histopatolojik veriler ve tümör evrelemesi ile ilgili sonuçlar hastane kayıt sistemi ve patoloji raporlarından elde edildi. Arşivdeki lamlar üzerinden olgular H.pylori yönünden tekrar değerlendirildi. Uygun görülen bloklar seçilerek yapılan kesitlere immünhistokimyasal (İHK) olarak p73, EBV varlığı için de in-situ hibridizasyon (ISH) yöntemi ile EBER uygulandı. Olguların %68,5'i erkek, %31,5'i kadındır. Erkeklerde en küçük yaş 37, kadınlarda 34'dür. Tümör yerleşimi %54,1 ile en sık distal bölge, %45,9 ile de proksimal yerleşimlidir. Tümörler %72,1 diffüz tipteyken, %27,9 intestinal tiptedir. Tümör evreleri incelendiğinde %15,3'ünün evre I, %12,6'sının evre II, %65,8'inin evre III ve %6,3'ünün evre IV olduğu görülmüştür. %36,9 hastada H. pylori ve %7,2 hastada EBV pozitiftir. İnvazyon durumlarına bakıldığında tümörlerin %75,7 lenfatik, %56,1 kan damarı, %73,5 perinöral ve %37,0 pleksus invazyonu yaptıkları görülmüştür. %81,9 lenf nodu tulumu vardır. Hasta ve kontrol grubu arasında p73 yoğunluğu açısından anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Ancak EBV ve H.pylori varlığının p73 yoğunluğu ile anlamlı bir farklılık oluşturmadığı gözlenmiştir. Diğer taraftan, kan damarı invazyon varlığına göre p73 yoğunluğu açısından anlamlı fark saptanırken diğer parametrelerle anlamlı fark belirlenememiştir. Tümör yerleşim yerine göre p73 yoğunluğu açısından da anlamlı fark saptanamamıştır. Cinsiyetler arasında yaş ve tümör çapı açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. p73 geninin gastrik karsinomlarda aday bir tümör süpresör gen olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular, normal mide dokularında saptanmazken, mide karsinomu gelişiminde p73 gen ürünü olan bu proteinin etkili olduğunu göstermiştir. Ancak bulgularımız EBV ve H.pylori varlığının gastrik kanserlerde p73 salınımını arttırdığını yeterli düzeyde ortaya koyamamıştır. Olgu sayısının arttırılması ve diğer aday tümör süpresör genlerin de araştırılması bu alanda yapılabilecek ileri çalışmaları gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gastrik karsinom, mide kanseri, Helicobacter pylori, Epstein Barr virüsü, p73.

Gastrointestinal neoplazmlarGen ifadesiHelicobacter pylori+3
Burcu Gül
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında bazal hücreli karsinom prevelansı

Başlıca deriyi ve eklemleri etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalık olan psoriasis tüm dünyanın %3-4'ünü etkilemektedir. Romatoid artrit, crohn hastalığı veya psoriasis gibi inflamatuvar hastalıkların kanser riskini artırdığı ileri sürülmektedir. Psoriasis hastalarında immünsupresif ajanlar, metotreksat, siklosporin ve UV tedaviler kanser riskini attırabilmektedir. Ancak, psoriasis ile melanom dışı deri kanserleri (NMSC) arasındaki ilişki tartışmalıdır. NMSC tipleri içerisinde skuamoz hücreli karsinomun (SCC) psoriasisle ilişkisi hakkında çok sayıda çalışma bulunmasına rağmen, bazal hücreli karsinom (BCC) ile psoriasis ilişkisini inceleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada psoriasis hastalarında BCC tanısı , BCC varlığından şüphenilen vakalardan biyopsi alınarak , histopatolojik olarak doğrulanarak konuldu . Gereç ve Yöntem Çalışma, 1 Ocak 2020 ile 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran, psoriasis tanısı ile takipli hastalar ile gerçekleştirildi. Çalışma 346 psoriasis hastası ile yaş ve cinsiyet ile uyumlu 306 kontrol arasında gerçekleştirildi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ve kullandıkları farmakolojik tedavileri kaydedildi. Psoriasis şiddeti "Psoriasis Area and Severity Index (PASI)" ile değerlendirildi. Klinik olarak şüphelenilen vakalarda BCC tanısı histopatolojik olarak yapıldı. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 49,9 ± 15,8 yıl, kontrol grubunun 49,4 ± 13,4 yıldı. Hastaların %53,7'si, kontrol grubunun %52,2'si kadındı. Demografik özellikler gruplar arasında farklılık göstermiyordu. Hastaların %6,6'sında (n = 23), kontrol grubunun %2,9'unda (n = 9) BCC görüldü. Psoriazis hastalarında BCC sıklığı kontrollere göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,029). En sık BCC tipi nodüler BCC'ydi (%39,1). Psoriasis hastalarında, BCC olanlar, olmayanlardan daha yaşlıydı (p<0,001), BCC olanlarda artrit varlığı (p<0,001) ve sigara kullanımı daha sıktı (p=0,003). Psoriasis tedavileri arasından sadece PUVA alan hastalarda BCC sıklığı daha yüksek izlendi (p<0,001). BCC olan hastalarda, olmayanlara kıyasla PUVA seans sayısı daha çoktu (p=0,010). Sonuç Psoriasis hastalarında BCC sıklığı artmıştır. PUVA tedavisi BCC riskini artırabilir, bu nedenle PUVA tedavisi alanlar psoriasis hastaları BCC açısından taranmalıdır.

KarsinomaKarsinoma-bazal hücreliPrevalans+1
Aliye Sevdem Gülcan
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü

Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-duktal+5
Hacer Kundakçıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde aktinik keratoz: Klinik ve histopatolojik özellikler

Amaç: Aktinik keratozun Çukurova Bölgesine özgü klinik ve histopatolojik özelliklerinin belirlenmesi.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, en az bir adet aktinik keratoz lezyonu olan 25 erkek, 25 kadın olgunun 50 lezyonu değerlendirildi. Klinik muayene ve dermatoskopik inceleme sonrasında aktinik keratoz tanısı konulan olguların birer lezyonundan alınan insizyonel biyopsi örneği, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulguların istatistiksel analizlerinin yapılması için Fisher Exact testi kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan yaşları 40 ile 80 arasında değişen olguların ortalama yaşı 63,9 ± 10,1 olarak belirlendi. Olguların %84'ü 55 yaşın üzerinde, %42'si ise 66 yaşın üzerinde idi. Cinsiyet dağılımı eşit olarak saptandı. Fitzpatrick deri tiplerine göre olguların 12 adedi (%24) Tip II, 15'i (%30) Tip III ve 23'ü (%46) Tip IV deri tipinde idi. 22 olgunun (%44) tek lezyonu vardı, lezyon sayısı multipl olan olgular ise 21(%42) adet idi. Klinik tiplerine göre 47 lezyon (%94) tipik aktinik keratoz olarak değerlendirildi. Histopatolojik tiplere göre 27 olgu (%54) hipertrofik tipte, 18 olgu (%36) atrofik tipte, 2 olgu (%4) akantolitik tipte ve 3 olgu da (%6) mikst tipte idi. Eşlik eden deri malignitesi varlığına göre toplam 8 olguda (%16) eşlik eden en az bir deri malignitesi mevcuttu. Deri tipleri ve eşlik eden deri malignitesi varlığına göre Tip II ve Tip III deri tipinde olan toplam 27 olgunun 4'ünde (%14,8), Tip IV deri tipinde olan 23 olgunun ise 4'ünde (%17,4) en az bir deri malignitesi saptandı. Lezyon süresi ve eşlik eden deri malignitesi varlığına göre lezyon süresi 60 ay ve altında olan 33 olgunun 2'sinde (%6,01), 61 ay ve daha üzerinde lezyon süresi olan 17 olgunun ise 6'sında (%35,2) en az bir deri malignitesi saptandı. Yaşa göre eşlik eden deri malignitesi varlığına göre 66 yaş ve üzerindeki 21 olgunun 6'sında (%28,6), 65 yaş ve altındaki 29 olgunun 2'sinde (%6,9) eşlik eden deri malignitesi vardı.Sonuç: Çukurova Bölgesinde aktinik keratoz, iklimsel özellikler nedeniyle daha genç yaşlarda da saptanmaktadır. Aynı nedenle, koyu renk deri fenotipinde olmak aktinik keratoz riskini azaltmamaktadır. Çalışma grubumuzda tesbit edilen ileri yaşlarda yüksek oranda maligniteye eşlik, günümüzde giderek yaygınlaşan, aktinik keratozun ?intraepidermal skuamöz hücreli karsinoma? olarak kabul edilmesi görüşünü destekler niteliktedir.Anahtar sözcükler: Aktinik keratoz, Dermatopatoloji, Çukurova Bölgesi

AktinlerDermatolojiKarsinoma+3
Melda Akyılmaz
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde izlenen tiroid kanseri olgularının retrospektif analizi ve I-131 Tüm Vücut Tarama Sintigrafisi ile F-18 FDG PET/BT''nin klinik takipteki önemi

Çalışmamızda kliniğimize 2006-2009 yılları arasında müracaat eden diferansiye tiroid karsinomu tanısı konmuş 217 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Tüm hastalara total tiroidektomi yapılmış ve bölümümüze ablasyon ve metastaz tedavisi için refere edilmiştir.Amaç: Tedavi başarımız ve tedaviyi etkileyen faktörler ile izlemde görüntüleme yöntemi olarak yararlanılan I-131 tüm vücut tarama sintigrafisi ve F-18 FDG PET/BT'nin etkinliğini ortaya çıkarmaktır.Gereç ve Yöntem: Radyoaktif iyot tedavisi cerrahi sonrası bakiye dokusu yeterince küçük olan, diferansiye türlere ampirik sabit doz ile uygulanmıştır. Tedavi öncesi T4 hormonu kesilip, iyottan fakir diyet uygulandı ve hastaların onamları alınmak suretiyle özel donanımlı odalarda yatırılarak RAI verildi. Bu olgular daha sonra düzenli olarak takip edildi. I-131 tedavisi sonrası 7. günde ve 6. ayda I-131 tüm vücut tarama (TVT) sintigrafisi, 3-6 aylık periyotlarda serum TSH, Tg, Anti-Tg ölçümleri ile boyun USG yapıldı. Daha sonra hastanın risk durumuna ve serum Tg düzeylerine göre 6 aylık veya 1 yıllık periyotlarla I-131 TVT sintigrafisi çekildi. Serum Tg düzeyleri belirgin yüksek saptanan bazı olgular ve ablasyon sonrası Tg düzeyleri düşmeyen I-131 TVT negatif bir grup hasta F-18 FDG PET/BT ile araştırıldı. Tedavi hedefi olarak TSH ile stimüle serum Tg düzeyinin 2 ng/ml'nin altında olması ve I-131 TVT'de radyoiyot tutulumu gösteren odak olmaması belirlendi. Tümörün histopatolojisiyle hastaların tedaviye verdikleri yanıt arasındaki ilişki ve 2. dozu alma durumları araştırıldı.Bulgular ve Sonuç: Grubumuzda tedaviyi etkileyen faktörler tümörün büyüklüğü, odak sayısı, invazyon durumu ve evre olarak saptandı. Hastaların % 70'inde tek dozla, % 5'inde 2 dozla tedavide istenilen sonuca ulaşıldı. Papiller karsinomların % 40'ı mikrokarsinomdu. Bunların % 34'ü multifokaldi. Tedavi başarıları hem tek odaklı hem çok odaklı olanlarda oldukça yüksekti. Ablasyondan sonra izlem aşamasında çekilen tanısal (5 mCi) I-131 TVT sintigrafisinin duyarlılığı % 59, özgüllüğü % 99 olarak hesaplandı. Ablasyon sonrası dönemde tanısal I-131 TVT görüntülerinin % 40'ında pozitif bulgu gözlenirken, postterapötik 7. günde çekilen I-13 TVT'de pozitif bulgu oranı % 88'e yükseldi. Bu bulguların çoğunluğunu diffüz karaciğer tutulumunun oluşturduğu tespit edildi. Postterapötik I-131 TVT'de diffüz karaciğer tutulumu izlenen olgulara çekilen F-18 FDG PET/BT ile % 30 oranında metastatik odak saptandı.Odak ortaya çıkarma bakımından post-terapötik I-131 TVT düşük doz tanısal sintigrafiye göre anlamlı bir üstünlük göstermemiş olup, Tg değeri yükseldikçe hem düşük hem de yüksek doz I-131 TVT etkinliği artmaktadır. Ancak terapötik açıdan diffüz karaciğer tutulumu hesaba katıldığında fark istatiksel açıdan belirginleşmektedir. Diffüz karaciğer tutulumunun yoğunluğu ile tedaviye verilen yanıt arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak hasta bazında değerlendirildiğinde radyoaktif iyot tedavisinden sonra % 67 olguda Tg düzeyi stabil seyretmekte, % 22'sinde düşüş, % 11'inde de progresyon göstermektedir. Bu durum herhangibir kontrendikasyon yoksa ve tedavi dozunun üst sınırına ulaşılmamışsa, diffüz karaciğer tutulumu gözlenen hastalarda RAI tedavisi verilebileceğini düşündürmektedir.Aynı hastalar üzerinde her iki yöntem karşılaştırıldığında; F-18 FDG PET/BT'nin duyarlılığı % 58, özgüllüğü % 71, I-131 TVT'nin duyarlılığı % 62, özgüllüğü % 100 bulundu. Serum Tg düzeyleri 10 ng/ml'nin altında olan olgularda F-18 FDG PET/BT pozitifliği izlenmedi. Tg düzeyleri 10-100 ng/ml olan 2 hastada I-131 TVT negatif, F-18 FDG PET/BT pozitif, 2 hasta da I-131 TVT pozitif, F-18 FDG PET/BT negatifti. Tg düzeyi 100 ng/ml'nin üstünde olanların % 71'inde her iki yöntem de uyumlu pozitiflik gösterdi. Geri kalan vakaların ise yarısında F-18 FDG PET/BT, diğer yarısında I-131 TVT lezyon bölgesini tespit etti. Bulgularımıza göre F-18 FDG PET/BT I-131 TVT'ye üstün değildir. Ancak serum Tg'si düzeyi belirgin yüksek olgularda en az I-131 TVT kadar duyarlı ve I-131 TVT'ye tamamlayıcı rol oynayan bir değer taşımaktadır.

KarsinomaNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+4
Pınar Saltaoğlu
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun epidermoid karsinomlarında selektif boyun diseksiyonunun yeri

Amaç: Bu çalışma baş boyun epidermoid karsinomlu hastalarda selektif boyundiseksiyonun kanser evrelemesine katkısı ve onkolojik olarak yeterliliğini araştırmakamacıyla yapıldı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AnabilimDalı'nda Ocak 1993 ve Eylül 2008 tarihleri arasında, baş boyun epidermoid karsinomluhastalara yapılan selektif boyun diseksiyonları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya24 ay ve daha uzun takip süresi olan ve selektif boyun diseksiyonu yapılan toplam 315hasta alındı. Yetmişaltı hastaya bilateral selektif boyun diseksiyonu uygulandığı içintoplamda 391 boyun diseksiyonu spesmeni incelendi.Bulgular: Birinci grupta; klinik olarak N0 tespit edilen 223 hastaya yapılanselektif boyun diseksiyonları incelendiğinde, larinks epidermoid karsinomu tanılıhastaların 25'inde (%16,1) okült metastaz saptandı. Supraglottik larinks karsinomlu birhastanın takibinde (%4) boyunda nüksle karşılaşıldı. Oral kavite karsinomlu hastalarınboyun diseksiyonu spesmenlerinden yirmisinde (%30,7) epidermoid karsinommetastazına rastlandı. Okült metastazı olan üç hastanın (%15) boyunlarında nüksgözlendi. İkinci grupta; kontralateral selektif boyun diseksiyonu yapılan 82 hastaincelendiğinde, 69 larinks karsinomlu hastanın otuzikisinde (%46,3), 11 oral kavitekarsinomlu hastanın dördünde (%36.3) metastaz saptandı. Takiplerinde nüks görülmedi.Üçüncü grupta; on klinik N1 larinks epidermoid karsinomlu hastaya selektif boyundiseksiyonu yapıldı. Bu hastaların 8'inde histopatolojik olarak metastaz gösterilirken2'sinde metastaz görülmedi. Takiplerinde nüks görülmedi.Sonuç: Çalışmamızda baş boyun kanserli hastalarda boyuna okült metastazlarısaptamada ve klinik N0 ve seçilmiş klinik N1 boyunlarda selektif boyun diseksiyonuyapılmasının evrelemenin daha doğru yapılmasını sağladığı görüldü. Selektif boyundiseksiyonu sonrası düşük oranda bölgesel nüks gözlenmesi ve radikal boyundiseksiyonu sonrası görülen nüks oranlarına benzer nüks oranları görülmesiuygulamanın onkolojik olarak da yeterli ve etkin olduğunu gösterdi.Anahtar sözcükler: Baş boyun epidermoid karsinomları, selektif boyun diseksiyonu,lenfatik metastaz

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazKafa ve boyun neoplazmları+4
Kemal Tüzün
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü

Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2

ErgokalsiferolHücrelerKaraciğer+6
Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal karsinogeneziste MikroRNA'nın rolü

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanserler her iki cinste en sık görülen 3. kanser olup, tüm kansere bağlı ölümlerde akciğer kanserinden sonra en fazla öldüren kanser türüdür. Kolorektal karsinogeneziste protein kodlamayan, ancak protein kodlayan genlerin protein ifadelerini düzenleyen miRNA molekülünün rolü tanımlanmıştır. Bu çalışmada; MiRNA-196a-2 gen polimorfizminin kolorektal karsinogenezisteki rolü araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fak'ne başvuran patolojik olarak kolorektal kanser teşhisi konmuş, kemoterapi veya radyoterapi naif 84 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan bilgilendirici yazılı onam alındı. Hastaların; yaş, cinsiyet, sigara/ alkol içip içmedikleri, kanser evresi, lenf nodu tutulumu, vasküler invazyon, metastaz durumu, ailede Ca öyküsü, CEA, CA-19-9 düzeyleri kaydedildi. Alınan kan örneklerinden MiRNA-196a-2 gen polimorfizmleri çalışıldı. Kaydedilen parametreler ile gen polimorfizmlerinin karşılaştırılması için SPSS.20 istatistik programı kullanıldı.Bulgular: MiRNA-196a-2 gen polimorfizmleri ile hastalık evresi, lenf nodu tutulumu, vasküler invazyon, CEA, CA 19-9 düzeyi, BMI, tümör boyutu, metastaz durumu, cinsiyet karşılaştırıldığı zaman istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hasta ve kontrol grubu olarak ayrıldığı zaman ise gen polimorfizmi ile istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut idi. (p: 0,001)Sonuç: MiRNA-196a-2 gen polimorfizminin CC genotip homozigot formunun kolorektal kanser risk artışı ile ilişkisi bulunmamaktadır. Çalışmaya alınan hasta sayısının az olması ve daha erken evrelerdeki hastalardan örnek alınmış olması çalışmamızın sonuçlarını olumsuz etkilemiş olabilir.Anahtar Sözcükler: Kolorektal kanser, mikro RNA, polimorfizm

HastalıkKarsinomaKolorektal neoplazmlar+3
Ferda Köksal
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dev primer karaciğer tümörlerinde hepatektomi sonuçlarımız

Primer karaciğer tümörleri özellikle doğu coğrafyasında en sık rastlanan tümörlerdendir. Bu nedenle farklı tedavi modeliteleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Çalışmamızda 1997?2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hepatektomi yapılan dev primer karaciğer tümörlü hastaların retrospektif klinik analizi yapılmıştır.Bu çalışmada tedavi edilen 68 olgunun demografik bilgileri, tümör histolojik tipi, tümörün boyutu ve yerleşim yeri, peroperatif laboratuvar ve radyolojik tetkikleri, kullanılan preoperatif yardımcı yöntemler, yapılan hepatektomi teknikleri, peroperatif kan transfüzyonu, operasyon süresi, postoperatif yatış süresi, postoperatif mortalite ve morbidite, nüks oranları ve yaşam süreleri incelendi.Olguların 45 (%66,2)'i erkek 23 (%33,8)'ü kadındı. Ortalama yaş 50,2 (15-80) idi. Olguların histopatolojik inceleme sonrası 46 (% 67,8)'sı hepatoselüler karsinom, 7 (% 10,3)'si mezenkimal tümörler, 6 (% 8,8)'sı kolanjioselüler karsinom, 6 (% 8,8)'sı nöroendokrin tümör, 2 (% 2,9)'si kist adenokarsinomu iken, 1 olgu (% 1,5) non-Hodkign lenfoma olarak bulundu. Hepatektomi yapılan 68 olgunun 31'inde kronik karaciğer hastalığı saptanmış olup bu olguların tümü hepatoselüler karsinomdu.Tümörün karaciğer içindeki yerleşimi, tümör boyutları, hastanın genel durumuna göre olgulara farklı cerrahi teknikler uygulandı. Tümörün lokalizasyonuna göre olguların 38 (% 55,9)'ine sağ hepatektomi, 7 (% 10,3)'sine genişletilmiş sağ hepatektomi, 18 (% 26,5)'ine sol hepatektomi, 2 (% 2,9)'sine sol lateral segmentektomi, 2 (% 2,9)'sine kaudat lobektomi, 1 (% 1,5)'ine sol hepatektomi ve kaudat lobektomi yapıldı.Operasyon süresi ortalama 158,3 (s.s±46,4) dakikaydı. Operasyonda kullanılan transfüzyonu ise ortalama 3,2 (s.s±3,1) üniteydi. Olguların postoperatif yatış süreleri ortalama 14,4(s.s±9,3) gündü.Olguların 26 (% 38,2)'sında komplikasyon gelişti.Olguların takiplerinde 21 (% 30,9)'inde lokal, intrahepatik ve uzak metastaz gelişirken, 47 (% 69,1)'sinde nüks saptanmadı. 1.yıl sonunda % 78,26 (45)'sı, 3. yıl sonunda % 58,93 (34)'ü 5. yıl sonunda % 46,22 (26)'si 10 yıl sonunda % 7,01 (4)'i yaşamakta idi.Bütün bu bulgular ve incelenen literatür bilgileri sonucunda klinik deneyim, preoperatif değerlendirme, radyolojik olanaklar ve teknolojik destek arttıkça major hepatik rezeksiyonların azalan morbidite ve mortalite oranları ile yapılabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Primer, Hepatoselüler karsinom, Hepatektomi, Komplikasyon

Dev hücreli tümörlerHepatektomiKaraciğer+4
Fatih Baki Ültay
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uterin sarkomlarda klinikopatolojik özellikler ve prognostik faktörler

Amaç: Uterin sarkomlar, uterusun; nadir, malign ve agresif seyirli tümörleridir. Bu çalışmanın amacı, son yirmi yıl boyunca kliniğimizde tedavi edilen uterin sarkomlu hastaların, retrospektif olarak, klinik ve patolojik özelliklerini değerlendirmek ve prognozu etkileyen faktörleri araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde Mart 1991- Mart 2011 tarihleri arasında opere edilen ve düzenli takipleri yapılan 132 uterin sarkom hastasının arşiv dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, patolojik bulguları, adjuvan tedavileri ve takip bilgileri irdelendi ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Kaplan-Meier ve Cox regression testleri kullanılarak, hastalıksız ve toplam sağkalım analizleri yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p=<0,05 olarak alındı.Bulgular: Hastaların 70'i leiomyosarkom, 33'ü karsinosarkom, 12'si endometrial stromal sarkom, 9'u undiferansiye endometrial sarkom, 5'i adenosarkom ve 3'ü botroid rabdomyosarkom histopatolojisine sahip idi. Hastaların yaş ortalaması 53,7±12,6 (17-78) olarak bulundu. Hastaların yaklaşık 2/3'ü postmenopozal dönemde, 1/3'ü premenopozal dönemde idi. Vajinal kanama, hastaların en sık başvuru nedeni (% 68,9) olarak tespit edildi. Tüm vakalara cerrahi uygulandı ve çoğuna (% 88) cerrahi prosedür olarak total abdominal histerektomi + bilateral salpingooferektomi yapıldı. Hastaların ortalama takip süresi 36 ay (4-198) idi. Toplam sağkalım medyanı 37 ay (% 95 GA, 28-45), iki ve beş yıllık toplam sağkalım oranları sırasıyla % 65 ve % 36 olarak bulundu. Hastalıksız sağkalım medyanı ise 29 ay (% 95 GA, 18-40), iki ve beş yıllık hastalıksız sağkalım oranları da sırasıyla % 59 ve % 33 olarak hesaplandı.Sonuç: Multivaryant analizlerin sonucunda, yaş, evre, lenfovasküler alan invazyonu ve lenfadenektomi hastalıksız sağkalımı etkileyen bağımsız faktörler olarak bulunurken; evrenin, toplam sağkalımın tek bağımsız prognostik faktörü olduğu saptandı.

Endometrial neoplazmlarKarsinomaNeoplazmlar+5
Ghanim Khatıb
Çukurova University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer spesifik mikro-RNA 122'nin hepatoselüler karsinomadaki yeri ve önemi

Giri? ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MicroRNA-122, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balcalı Hastanesinde 2011-2012 yıllarında tedavi gören 43 hepatoselüler karsinoma hastasının ve 43 sağlıklı kontrol grubunun serumunda real time-PCR metodu kullanılarak microRNA-122 düzeyleri saptandı.Bulgular: Hepatoselüler karsinomalı hasta grubunun serum miR-122 değerikontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu.( hasta grubu ort.: 0,030173±0,053, kontrol grubu ort.: 0,00493±0,015, p<0.0001 ) ROC eğrisi altında kalan alana göre (0,724) hasta grubunda miR-122 için cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-122 değerleri, Hepatoselüler karsinoma?da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik, prognostik verilerle karşılaştırıldı.Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-122?yi gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırdık. MicroRNA?ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Şu dönemde hastanın serum miR-122 değeri viral hepatit, hepatoselüler karsinom, karaciğer tümör rezeksiyonu ya da karaciğer transplantı gibi durumlarda tedavi öncesi ve sonrası, ameliyat öncesi ve sonrasında bakılankontrollerle karaciğerdeki nekroinflamasyonun giderildiğinin ciddi bir göstergesi olabilir. Ancak miR-122 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler, Karsinom, microRNA-122

Karaciğer neoplazmlarıKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+2
Engin Onan
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesanenin ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonunun tümör derece ve evresi ile ilişkisi

Çalışmamızda mesanenin ürotelyal karsinomlarda maspin'nin immünhistokimyasal yöntemle ekspresyon'u araştırılmış, klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Maspin serpin (serin proteaz inhibitörü) ailesinin bir üyesidir ve çeşitli tümör tiplerinde, tümör büyümesi ve anjiyogenez inhibitörü olduğu ve metastazı baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler; tümörün histolojik derecesi ve evresidir. Çalışmaya alınan örnekler, 2005-2011 yılları arasında transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) yapılarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı almış 67 vakadan oluşuyordu. Vakalar DSÖ/ISUP 2004 derecelendirme sistemine göre 3'ü DMPPÜN, 25'i DDÜK, 39'ı YDÜK olarak sınıflandırıldı. Patolojik evreleme sistemine göre 35 pTa, 17 pT1, 12 pT2, 1 pT3, 2 pT4 vakadan oluşmakta idi. Çalışmamızda histolojik derece ile invazyon ve pT evre arasında anlamlı derecede bir ilişki bulundu. Histolojik derece arttıkça invazyon ve pT evre anlamlı olarak artış göstermekteydi (p=0,001). Çalışmamızda 57 (%85,1) tümör olgusu maspin pozitifliği gösterdi. Maspin ekspresyon seviyesine göre 4 olgu (%6) +1, 26 olgu (%38.8) +2, 27 olgu (%40.3) +3 olarak dağılım gösterdi. Maspin pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da noninvaziv ve düşük dereceli olgularda daha fazla idi. Maspin ekspresyon seviyesi dikkate alındığında histolojik derece ve pT evre ile anlamlı ilişkili saptandı (p=0,009, p=0.020). Maspin ekspresyon skoru pT evre ve histolojik derece ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (r=-0.283, p=0.020) (r=-0.316, p=0.009). Maspin ekspresyon ile tümör rekürrensi ve tümör nedenli ölüm arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmadı (p =0,933,p=0.208). Sonuç olarak bulgularımıza göre mesane ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonu düşük derece ve evre ile ilişkilidir. Bulgularımız mesane tümörlerinde maspin ekspresyonunun değerlendirilmesinin tümörün davranışının tahmininde yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.

KarsinomaMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+4
İbrahim Sarı
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya

BiyobelirteçlerGlutaminKaraciğer+4
Elif Çalış
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolon kanserinde Mikro-RNA 141 düzeyinin klinik prognostik önemi

Kolon Kanserinde Mikro-RNA 141 Düzeyinin Klinik Prognostik Önemi Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser Amerika Birleşik Devletleri (ABD)?nde dördüncü en sık görülen kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. MikroRNA (miRNA)?lar, yüksek seviyede korunan DNA bölgelerinden kodlanan fakat proteine translasyonu gerçekleşmeyen, yaklaşık 18-24 nükleotid uzunluğunda, küçük RNA molekülleridir. miRNA?lar hücre proliferasyonu, hücre farklılaşması ve hücre ölümü gibi homeostatik süreçlerde önemli roller oynamaktadır. Bu çalışmada kolon kanserinde miRNA-141 düzeyinin klinik prognostik önemini saptamak, kolon kanseri erken tanısında miRNA-141 düzeyini bir tümör belirteci olarak kullanmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya kemoterapi ve radyoterapi almamış, patolojik olarak kolorektal kanser teşhisi almış 40 hasta alındı. Çalışmanın başında hastaların bilgilendirilmiş yazılı onamı alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, lenf nodu tutulumu, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon, metastaz durumu, hastalık evreleri, CEA düzeyleri kaydedildi. Hastalarla aynı yaş ve cinsiyette sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol grubun kanları alındı. Real time-PCR metodu kullanılarak miRNA-141 düzeyleri saptandı. Kaydedilen parametreler ile miRNA-141 `in karşılaştırılması için SPSS.19 istatistik programı kullanıldı Bulgular: miRNA-141 düzeyi ile hastalığın evresi, lenf nodu tutulumu, vasküler invazyon, perinöral invazyon, CEA düzeyi, lokal tümör invazyonu, metastaz varlığı karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda hasta ve kontrol grubu kaşılaştırıldığında miRNA-141 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Evrelere göre miRNA-141 düzeyleri için anlamlı farklılık bulunamadı. miRNA-141 düzeyleri ile kolorektal kanser (lenfovasküler invazyon, metastaz, perinöral invazyon, lenf nodu metastazı) prognostik faktörleri ile karşılaştırıldığında; sadece lokal tümör invazyonu (T) ve miRNA-141 düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. (P = 0.034) Sonuç: miRNA-141 tek başına kolorektal kanser tanısında ve prognozu göstermede iyi bir biyolojik belirteç olmayabilir. Çalışmamızda hasta sayısındaki kısıtlılık sonuçları olumsuz etkilemiş olabilir. Kolorektal kanseri erken evrede saptamada mikro RNA ile ilgili gelecek çalışmalara gerek duyulmaktadır.

BiyobelirteçlerKarsinomaKolorektal neoplazmlar+3
Merve Şimşek Dilli
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomlu hastalarda Mİ-RNA'nın önemi

Giriş ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MikroRNA-26, mikroRNA-192 ve mikroRNA-122 Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Şahinbey Hastanesinde 2014-2016 yıllarında yeni tanı konulan 42 hepatoselüler karsinoma hastalarının ve 45 kontrol grubu olarak aldığımız hepatosteatozu olan hastalarının serumunda real-time PCR metodu kullanılarak mikroRNA-26, mikro-192 ve mikroRNA-122 düzeyleri saptandı. Bulgular: Hepatoselüler karsinoma hastaların serum miR-26 değeri kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,0001). Serum miR-122 değeri hepatosteatozu olan kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde saptanmamıştır (p=0,181). MiRNA-192 real-time PCR yöntemiyle eksprese olmadı. Hasta grubunda MiR-26 ROC eğrisi altında kalan alana göre (AUC:0,748, %95 CI p<0,0001) cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-26 değerleri, Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-26'yı gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırıldı. MikroRNA'ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Ancak miR-26 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler Karsinom, mikroRNA-26, mikroRNA-192, mikroRNA-122.

Biyobelirteçler-tümörKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+5
Bünyamin Kaya
Gaziantep University
2016
00

Related subjects