Dental enamel
80 theses under this subject heading
Sabit ortodontik tedavide kullanılan farklı adeziv materyallerinin minenin renk değişimine etkisi
Bu araştırmada sabit ortodontik ataşmanların yapıştırılmasında kullanılan dört farklı adevize bağlı mine yüzeyinde gözlenen renk değişimlerinin tedavi öncesi ve sonrası spektrofotometre ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya Van Yüzüncü Yıl Ünivesitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ana Bilim Dalı'na çekimsiz sabit ortodontik tedavi amacıyla başvurmuş 25 birey dahil edilmiştir. Sabit ortodontik ataşmanların yapıştırılmasında rastgeleleştirme yöntemiyle her bireyin bir yarım çenesinde farklı bir adeziv olacak şekilde Transbond XT (3M Unitek, Monrovia, CA, ABD), Kurasper F (Kuraray Europe GmbH, Frankfurt, Almanya), Grengloo (Ormco Corporation, Glendora, CA, ABD) ve Light Bond (Relience Orthodontic Products, Itasca, IL, ABD) kullanılmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası renk ölçümleri maksiller ve mandibular santral, lateral ve kanin dişlerin bukkal yüzlerinin orta üçlüsünden Spectro Shade Micro (MHT, İnternational, Verona, Italy) kullanılarak yapılmıştır. Diş renginin belirlenmesinde rengin koordinatlarını L*, a* ve b* sembolleriyle ifade eden CIE L*a*b* sistemi temel alınmış ve renk değişimleri (∆E) hesaplanmıştır. Farklı gruplar için renk değişimlerinin karşılaştırılmasında iki faktörlü tekrarlanan ölçümlü varyans analizini takiben Tukey post-hoc testi kullanılmıştır. Ortalama tedavi süresinin 1,45 yıl olduğu araştırmamızda grup içlerinde L* ve b* değerlerinde tedavi sonrasında tedavi öncesine oranla anlamlı azalma meydana geldiği, a* değerlerindeki değişimin ise anlamlı olmadığı belirlenmiştir. ∆L, ∆a ve ∆b değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadığı gözlenmiştir. ∆E değerleri bakımından Kurasper F grubunda Grengloo ve Light Bond gruplarından daha az değişim meydana geldiği saptanmıştır. Kurasper F ve Transbond XT grupları arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır. Ancak sadece Kurasper F grubu ile Grengloo ve Light bond grupları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Klinik olarak değerlendirildiğinde, ∆E değerlerinin 1,69 ile 2,10 arasında değiştiği ve kabul edilebilir bir renk değişiminin meydana geldiği görülmüştür. Araştırmamızın sonuçlarına göre azdan çoğa doğru renk değişiminin sırasıyla Kurasper F, Transbond XT, Grengloo ve Light Bond gruplarında gözlendiği belirlenmiştir. Ancak, sadece Kurasper F grubu ile Grengloo ve Light bond grupları arasındaki fark istatistik olarak anlamlı bulunmuştur.
Uşak bölgesinde yaşayan 8-12 yaş aralığındaki çocuklarda ikinci süt azı hipomineralizasyonu ve büyük azı-keser hipomineralizasyonun birbiriyle ilişkisi, etiyolojisi, görülme sıklığı ve tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi
Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonu(BAKH), kesici dişlerin etkilendiği veya etkilenmediği bir veya daha fazla daimi birinci azı dişi minesinin sistemik kökenli kalitatif gelişimsel bozukluğu olarak tanımlanır. Aynı durum ikinci süt azı dişlerinde de gözlenmiştir ve hipomineralize ikinci süt azı dişleri (SAH) olarak adlandırılmıştır. Etiyolojisi hakkında kesin bir sonuç olmamasına rağmen, genetiğin de etkili olduğu multifaktöriyel nedenler olasıdır. Bu tez çalışmasının amacı Uşak ilinde yaşayan 8-12 yaş arası çocuklarda BAKH ve SAH insidansını ve etyolojisini araştırmaktır. Bu amaçla muayene edilen 485 öğrenciden; 35 soruluk anketi eksiksik dolduran 287 öğrenci çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan analizler sonucu çalışma grubunun %24.4'ünde şiddeti farklı derecelerde BAKH ve %3.5 oranında SAH saptandı. Hem SAH hem BAKH'ta en çok görülen defekt, sınırları belirgin olan beyazdan kreme renk değişikliği gösteren opasiteler olmuştur. BAKH ve SAH; tonsilit, farenjit, astım veya pnömoni hastalıkları ile anlamlı bir ilişki göstermezken; su çiçeğinin defektler üzerinde bir etkisi var gibi görünmektedir. Ayrıca gestasyonel hipertansiyon ile BAKH arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Çocukluk döneminde sık ishal ve sık ateş ya da havale geçirilmesi BAKH görülme sıklığını artırmış fakat istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. BAKH ve SAH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BAKH ve SAH son zamanlarda birçok Avrupa ülkesinde önemli bir klinik problem olarak kabul edilmektedir. Bu defektlerin prevalansı, şiddeti ve çocukların tedavi ihtiyaçları izlenmelidir. Aileler ve çocuklar bu defektler ve sonuçları konusunda yeterince bilgilendirilmelidir.
Farklı beyazlatma ajanlarının diş minesinin mineral değişimi üzerindeki etkileri ve uygulama sonrasında diş rengi değişiminin değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı; 5 farklı beyazlatma ajanının diş minesi üzerindeki etkilerini karşılaştırmak ve diş rengi değişimlerini değerlendirmektir. 80 adet çekilmiş, üst daimi santral veya lateral dişler köklerinin alt 2/3'ünden kesilmiştir. Örnekler 5 gruba (n=12) ayrılmıştır: (1) Opalescence Boost PF %40 (OPLB) (2) Opalescence Go %6 (OPLGO) (3) Opalescence PF %16 (OPL16) (4) Total Blanc Office H35 (TBL) (5) Cavex Bite&White %25 Office (CV). Her grup için 4 diş (toplam 20), SEM görüntülemeleri için kullanılmıştır. Tüm gruplardaki örneklerin Kalsiyum (Ca), Fosfor (P), Potasyum (K), Sodyum (Na), Magnezyum (Mg), Flor (F), Oksijen (O), Silisyum (Si), Karbon (C), Azot (N), Alüminyum (Al), Kalay (Sn), Stronsiyum (Sr), Çinko (Zn) seviyeleri SEM-EDS cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Her grup için SEM görüntülemeleri yapılmıştır ve spektrofotometre cihazıyla (VITA Easyshade V) renk ölçümleri gerçekleştirildikten sonra beyazlatma uygulamaları üreticilerinin önerilerine göre yapılmıştır. Beyazlatma işleminden hemen sonra ve 14 gün sonra mineral içerikleri ölçümleri tekrarlanmıştır. Beyazlatmadan hemen sonra, beyazlatmadan 7 gün sonra ve beyazlatmadan 14 gün sonra ise renk ölçümleri tekrarlanmıştır. Örnekler, bekleme süreleri boyunca 37°C'de yapay tükürükte bekletilmiştir. Mineral değerleri tekrarlı ölçümlü ANOVA testi ve Friedman testi kullanılarak, renk farklılıkları ve ∆WID değerlerindeki zamana bağlı değişimleri iki yönlü karma ANOVA (two-way (5x3) mixed ANOVA) ile incelenmiştir. TBL ve CV gruplarında beyazlatmadan sonra Ca seviyeleri bakımından anlamlı bir azalma görülürken; OPLB, OPLGO ve OPL16 gruplarında anlamlı bir azalma görülmemiştir. Beyazlatmadan öncesi ile karşılaştırıldığında beyazlatmadan sonra OPLB, OPLGO, OPL16, CV gruplarında P seviyeleri bakımından anlamlı bir değişiklik görülmezken; TBL grubunda anlamlı bir azalma gözlemlenmiştir. Beyazlatmadan öncesiyle beyazlatmadan hemen sonrası karşılaştırıldığında OPLB, OPL16 ve TBL grupları diğer gruplara göre daha yüksek ∆E00 değerleri göstermiştir. OPL16, TBL, CV grupları diğer gruplara göre beyazlatmadan sonra zamana bağlı olarak renk stabilitesini daha iyi korumuştur. OPLGO grubunda, diğer gruplara göre daha az WID değeri değişimi gözlenmiştir. Renk stabilitesini en iyi koruyan TBL grubudur. Test edilen beyazlatma ajanları insan minesindeki mineral içeriğini etkilemiştir. Çalışmada kullanılan beyazlatma ajanları farklı etkinlikte renk değişimlerine sebep olmuştur. Anahtar kelimeler: Diş Beyazlatma, Enerji Dağılımlı X-ışını Spektroskopisi, Mineral İçerik, Renk, Spektrofotometre
Farklı remineralizasyon ajanlarının demineralize minenin yüzey ve yüzey altı mikrosertliğine etkisinin değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmada, yüzey ve yüzey altı mikrosertliği analizi yapılarak, mine kesitlleri üzerine uygulanan farklı remineralizasyon ajanlarının, tedavi uygulanan alan ve buna komşu alandaki etkileri değerlendirilmiştir. Sığır kesici dişi minesinden elde edilen 4x9x3 mm boyutlarındaki 60 örnek 5 gruba (n=12) ayrılmıştır. Örnekler akrilik bloklara gömülüp 320, 600 ve 1200 gridlik aşındırıcılı disklerle polisajları yapıldıktan sonra başlangıç mikrosertlik değerleri ölçülmüştür. Mine yüzeyi tedavi alanı, komşu alan ve cilayla örtülü alan olmak üzere 3 eşit parçaya ayrılmıştır. Asitten etkilenmeyen bir cila ile 1/3'lük kısmı kaplanan örnekler 5 günlük pH siklusuna tabi tutulmuştur. Daha sonra demineralize mine örneklerinin mikrosertlik ölçümü yapılmış ve kaydedilmiştir. Grup 1: BioMin F (BioMin Technologies Ltd., Londra, İngiltere) diş macunu, Grup 2: Colgate Üçlü Etki (Colgate Palmolive Co., Ltd., Çin) diş macunu, Grup 3: FCP COMPLEX (Flor-Kalsiyum-Fosfat Kompleksi) (US Patent 8956596) solüsyonu, Grup 4: Fluor Protector (IVOCLAR VIVADENT AG, Schaan, Lihtenştayn) vernik ve Grup 5: Kontrol (yapay tükürük) olacak şekilde her gruptaki örneklerin tedavi alanlarına remineralizasyon ajanları uygulanmıştır. Örneklerin üzerindeki cila aseton yardımıyla uzaklaştırıldıktan sonra yüzey mikrosertliği ölçümleri tedavi alanı (T), komşu alandaki 150 µm (K1), 300 µm (K2) ve 450 µm (K3) mesafelerinden yapılmıştır. Ardından yüzey altı mikrosertlik ölçümü için 4 mm enindeki örnekler iki parçaya bölünmüş ve elde edilen örneklerden birine 320, 600 ve 1200 gridlik aşındırıcılı disklerle polisaj yapılmıştır. Örneklerdeki yüzey mikrosertliği ölçümü yapılan her bölgenin (T, K1, K2, K3) ve cilayla örtülü olan bölgenin (C); 20, 50, 100 ve 200 µm derinliklerinden yüzey altı mikrosertliği ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 23.0 programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Yüzey mikrosertliği değerlendirmesine göre en fazla mikrosertlik artışı T>K1>K2>K3 sıralamasına göre olmuştur (p<0,05). Yüzey mikrosertlik değerindeki en büyük artışı BioMin F diş macunu sağlarken bunu sırasıyla FCP COMPLEX, Colgate ve Fluor Protector materyalleri izlemiştir (p<0,05). Yüzey altı mikrosertlik değerlendirmesine göre; 20 µm derinlikte en düşük mikrosertlik değerleri görülürken, derinlikle birlikte bu değerlerin arttığı ve 200 µm derinlikte normal mineye yakın değerler gösterdiği görülmüştür (p<0,05). Yüzey altı mikrosertlik değerini en fazla artıran materyaller BioMin F ve Colgate diş macunları olurken bunu FCP COMPLEX solüsyonu izlemiş (p<0,05) ve Fluor Protector vernik uygulaması ise etkisiz bulunmuştur. Yüzey mikrosertlik değerlendirmesinde BioMin F ve FCP COMPLEX materyalleri başarılı sonuçlar gösterirken (p<0,05); yüzey altı mikrosertlik değerlendirmesinde ise her iki diş macunu benzer şekilde iyi sonuçlar göstermiştir. Her iki değerlendirmede de Fluor Protector vernik uygulaması en düşük değerleri göstermiştir. Anahtar Kelimeler: BioMin F, FCP COMPLEX, komşu mine, florür.
Trizomi 21'li bireylerde dişsel gelişim defektlerinin görülme sıklığının ve olası etiyolojilerinin değerlendirilmesi
Otozomal kromozomal hastalıklar içinde en yaygın görülen, Trizomi 21 veya Trizomi G olarak da bilinen Down sendromunun diş bulguları arasında hipoplazi, hipokalsifikasyon ve mine defektlerinin yaygın olarak gözlendiği bilinmektedir. Araştırmacılar Down sendromlularda fetüsün fetal yaşam boyunca ve sonrasında bir dizi gelişimsel bozukluğa maruz kaldığı sonucuna varmışlar ve bu bireylerin neonatal adaptasyonda zorluklar yaşadığını belirtmişlerdir. Bunun sonucunda Down sendromlu bireylerde dentin ve minenin olgunlaşması sırasında oluşan, bir ağaçtaki büyüme halkalarına benzeyen inkremental çizgilerin arttığı, sağlıklı bireylere göre daha geniş ve koyu renkte olduğu bildirilmiştir. Erken yaşlarda antimikrobiyal kemoterapiye çoğunlukla gerek duyulması sonucu bu bireylerde tetrasiklin renklenmeleri de görülebilmektedir. Bazı araştırmacılar; hipoplastik defektlerin prenatal değişiklerden çok postnatal değişiklikler olduğunu vurgulamış, bu defektlerin önemli veya uzun süren ateşli hastalıkların sonucu olarak meydana geldiğini belirtmişlerdir. Literatürde Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansıyla ilgili çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Çalışmamızda, Down sendromlu bireylerin dişlerindeki hipoplazi ve hipokalsifikasyon bozukluklarının prevalansının ve olası etiyolojik faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 50 Down sendromlu birey ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı bireyin ağız içi muayenesi yapılarak hipoplazi ve hipomineralizasyon bozuklukları, bruksizm, dişlerde atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, travma, çiğneme, yutma problemi ve çürük prevalansı kaydedildi. Aynı zamanda var olan hipoplazinin etiyolojisine yönelik velilere anket uygulaması yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak Fisher's Exact Test , ki kare testi ve Mann Whitney-U testi ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda Down sendromlu bireylerde hipoplazi prevalansı %6 olarak bulundu. Hipoplazisi olan Down sendromlu bireylerin hepsi erkek olarak tespit edildi. Down sendromlu bireylerde bruksizm, atrizyon, çapraşıklık, ön açık kapanış, derin damak, dil itimi, çiğneme ve yutma problemi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Down sendromlu bireylerin dfs değerleri kontrol grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuş olup, DMFS değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Hipoplazi görülen Down sendromlu bireylerin diş fırçalama alışkanlığı hipoplazisi olmayan Down sendromlu bireylerden anlamlı derecede düşük, dfs ve DMFS değerleri anlamlı olmamakla birlikte yüksek bulundu. Çalışmamız Down sendromlu bireylerin diş yapısındaki hipoplazi prevalansı ve olası etiyolojik faktörlerle ilgili yapılacak diğer çalışmalara ışık tutabilir. Ancak daha fazla sayıda Down sendromlu bireyin dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Down sendromu; Mine hipoplazisi; Prevalans; Etiyolojik faktör
Beyaz mine lezyonlarında remineralize edici ajanların etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu in vivo çalışmanın amacı, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniğinin (Clinpro White vernik), kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine uygulamalarının beyaz mine lezyonları üzerindeki remineralizasyon etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yaşları 10-18 (13,91±2,92) arasında değişen ve dişlerinde beyaz mine lezyonu bulunan 48 kişi dahil edilmiştir. Bireyler her grupta 12 kişi olacak şekilde kontrol grubu, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) grubu, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitleri (CurodontTM Repair) grubu ve bunların kombine uygulamaları olmak üzere 4 farklı uygulama grubuna ayrılmıştır. Başlangıçta diyet karyojenitesi, DMFS indeksi, plak indeksi, diş eti kanama indeksi, tükürük akış hızı, tükürükte bulunan S. mutans ve laktobasil sayısı değerlendirilerek bireylerin çürük risk profilleri çıkartılmıştır. Başlangıçta beyaz mine lezyonlarının aktiflik ve derinlik düzeyleri sırasıyla Nyvad çürük diagnoz skalası ve ICDAS II kullanılarak değerlendirilmiştir. Beyaz mine lezyonlarının işlem yapılmadan önce başlangıç demineralizasyon değerleri lazer floresans prensibinin kullanıldığı DIAGNOdent ve kantitatif ışık floresans (QLF, InspektorTM Pro) cihazı ile sayısal olarak belirlenmiştir. Bu lezyonların iyileşme sürecinde estetik iyileşme de hedeflendiği için spektrofotometre (Vita EasyShade) ile başlangıç renk ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bütün gruplarda bulunan bireylere ağız diş sağlığı eğitimi verilmiş ve 1450 ppm sodyum florür bulunan diş macunu verilerek, günde iki kere dişlerini fırçalaması sağlanmıştır. 6 hafta, 3 ve 6 ay kontrol seanslarında renk (L ve ΔE) ve remineralizasyon verileri (ΔF, ΔQ ve lezyon alanı) elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Hastaların çürük risk profillerini belirleyen kriterler ve DIAGNOdent verileri açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Tükürükte bulunan S. mutans ve plak indeksi skoru bütün gruplarda 6. ayda anlamlı düzeyde azalma göstermiştir. Remineralizasyon sonrası grup içi değerlendirmede; ΔF değerindeki artma sadece Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, ΔQ değerindeki artma Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair ve Clinpro White vernik ile kombine olduğu grupta 3. ayda, lezyon alanındaki azalma ise Clinpro White vernik grubunda 6. ayda, CurodontTM Repair grubunda 3. ayda ve kombine uygulama yapılan grupta 3. ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırma yapıldığında ΔF, ΔQ ve lezyon alanı değerleri sadece Clinpro White vernik grubunda diğer gruplara göre 6. ayda istatistiksel olarak farklı bulunmuştur (p<0,05). L değeri bütün gruplarda 6. ayda istatistiksel olarak azalırken ΔE değerinde sadece kontrol grubunda istatistiksel olarak farklılık 3. ay ile 6. ay arasında saptanmıştır. Sonuç olarak, trikalsiyum fosfat (TCP) ve sodyum florür içeren flor verniği (Clinpro White vernik) 6. ayda, kendiliğinden birleşen P 11-4 peptitlerinin (CurodontTM Repair) ve bunların kombine kullanımı sonrasında 3 aylık kısa dönemde remineralizasyon olumlu yönde etkilenmiştir.
Synthesis and polymerizations of (bis)phosphonated-(bis)methacrylamides for dental applications
In the first part of this work, novel phosphonate and phosphonic acid-containing bis(methacrylamide)s (1 and 2) were synthesized by amidation of 2-(2-chlorocarbonyl-allyloxymethyl)-acryloylchloride with diethyl 2-aminoethylphosphonate and diethyl 1-aminomethylphosphonate. The phosphonic acid-containing monomers (1a and 2a) were synthesized by hydrolysis of 1 and 2 with trimethylsilyl bromide (TMSBr). Monomers 1 and 2 were found to have high reactivities in photo- and thermal polymerizations. In the second part of this work, two new dental monomers, one a bisphosphonate- the other a bisphosphonic acid-containing bis(methacrylamide), were synthesized. The bisphosphonate monomer (3) was synthesized by amidation of 2-(2-chlorocarbonyl-allyloxymethyl)-acryloylchloride with tetraethyl aminomethyl-bis(phosphonate) and converted to the bisphosphonic acid monomer (3a) by hydrolysis with TMSBr. Thermal polymerization of monomer 3 gave crosslinked polymers. Although monomers 1a, 2a and 3a showed very low polymerization rate and conversion, because of their good performance in terms of solubility, hydrolytic stability, hydroxyapatite (HAP) interaction, acidity and copolymerizability with HEMA, they show potential to be used in self-etching dental adhesives. Finally, two more new dental monomers, one a bisphosphonate- and a bisphosphonic acid containing methacrylamide, were synthesized. The bisphosphonate-containing monomer (4) was obtained by amidation of methacryloyl chloride with tetraethyl aminomethyl-bis(phosphonate) in the presence of triethylamine. Thermal homopolymerization of this monomer gave a soluble polymer. Photopolymerization rate of monomer 4 was found to be lower than HEMA. Hydrolysis of monomer 4 with TMSBr gave monomer 4a as a white solid soluble in water and ethanol. Although monomer 4a showed very low photopolymerization rate and conversion, addition of this monomer to HEMA increased the rate of HEMA. As a result, monomer 4a was also found to be a suitable monomer for self-etching dental adhesives.
Sodyum florür ve stronsiyum klorid solüsyonlarının tek ve kombine kullanımlarının başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkilerinin değerlendirilmesi
Günümüzde, diş hekimliği pratiğinde florürün çeşitli formları, diş çürüğünün engellenmesinde gerek bireysel, gerekse profesyonel olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda ebeveynlerin florürün zararlı etkileriyle ilgili endişelerinin ortaya çıkmasıyla, araştırmacılar florüre alternatif, çürük lezyonlarını engelleyecek ajanlar arayışına girmiştir. Alternatif ajan olarak restoratif materyallerin de içinde bulunan stronsiyum önerilmektedir. Florür ve stronsiyumun her ikisinin de remineralizasyon süreci üzerinde kendi başına olumlu bir etkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, stronsiyum ve florür kombinasyonu, tek başına her iki iyona göre de avantajlara sahip olabilmektedir. Florür ve stronsiyumun bir araya getirildiklerinde apatit kristallerini iyileştirdiği ve asit reaktivitesinde belirgin azalmalar ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Flor ve stronsiyumun kombine kullanımının remineralizasyona etkisine dair ise yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada flor ve stronsiyum solüsyonlarının tek başına ve kombine olarak uygulanmasının, başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çeşitli sebeplerle çekilmiş 35 adet 3.molar dişlerin bukkal yüzeyleri 4 bölgeye ayrılarak NaF, SrCl2 ve NaF+SrCl2 kombinasyonu uygulanmıştır. Dişlerde demineralizasyonla yapay çürük lezyonları oluşturulmadan önce başlangıç yüzey mikrosertlikleri ölçülmüştür. Daha sonra dişler 96 saat demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiş ve yüzey mikrosertlikleri tekrar ölçülmüştür. Dişlerin ilgili bölgelerine solüsyonlar uygulandıktan sonra 21 günlük pH döngüsüne tabi tutulmuştur. 21 günün sonunda 3 ayrı bölgeden yüzey mikrosertlik ölçümleri tekrar yapılmıştır. Başlangıç ile demineralizasyon sonrası yüzey mikrosertlikleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Demineralizasyon sonrası ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasında ve başlangıç yüzey mikrosertlikleri ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. NaF, SrCl2 ve kombinasyonlarının uygulandığı yüzeyler arasında yüzey mikrosertlik değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Yüzey geri kazanımı, NaF uygulanan grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde, SrCl2 uygulanmasının NaF kadar etkili olmasa da minenin remineralizasyonunda etkili olabildiği görülmüştür. Daha ileri araştırmalar ile bu konunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu uygulama flora karşı endişeleri olan birey ve hastalarda bir alternatif olarak sunulabilir. Anahtar Kelimeler: flor, stronsiyum, mikrosertlik, remineralizasyon
Farklı bonding teknikleri ile uygulanan adeziv flash free braketlerin mine demineralizasyonu ve periodontal sağlık üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaçlar: Çalışmamız direkt ve dijital indirekt bonding teknikleri ile uygulanan konvansiyonel ve flash-free braketlerin mine demineralizasyonu ve periodontal sağlık üzerine etkilerini klinik olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntemler: Randomize kontrollü klinik çalışmamız kapsamında 20 hastada her bir kuadrantta ayrı braket (konvansiyonel veya adeziv flash-free) ve teknik (direkt veya dijital indirekt bonding) kombine edilerek braketleme işlemi gerçekleştirilmiştir. Demineralizasyon ölçümleri tüm braketlerin dört bölgesinden (mezial, distal, insizal/oklüzal, gingival) braket tatbikinden önce ve hemen sonra, 1 ve 6 ay sonra gerçekleştirilmiştir. Periodontal durumu değerlendirmek için sondlamada kanama, plak ve gingival indeks değerleri alınmıştır. Verilerimiz Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testleri ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Adeziv flash-free ve konvansiyonel braketlerin farklı bonding teknikleri ile uygulanması sonucunda en düşük demineralizasyon değeri insizal/oklüzal, en yüksek demineralizasyon değeri proksimal bölgelerden kaydedilmiştir. Anterior dişlerden ölçülen değerler dijital indirekt bonding tekniği ile yapıştırılan konvansiyonel braketlerde, flash-free braketlere göre proksimal ve gingival bölgelerde anlamlı derecede artış göstermiştir (p<0,05). Adeziv flash-free ve konvansiyonel braketlerin farklı bonding teknikleri ile uygulanması sonucunda periodontal parametreler braketlemeden altı ay sonra artış göstermiş, ancak farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Adeziv flash-free braketlerin dijital indirekt bonding ile uygulanması direkt bonding tekniğine göre daha az demineralizasyona neden olmuştur. Farklı bonding tekniklerinin adeziv flash-free ve konvansiyonel braketlerde periodontal sağlık üzerine etkileri benzerdir.
Farklı remineralizasyon tedavilerinin beyazlatma sonrası minenin optik özellikleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada farklı remineralizasyon tedavilerinin beyazlatma sonrası kullanımının minenin optik özellikleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda 100 adet sığır kesici dişi mine örneği kullanıldı. İki gruba ayrılan örnekler ofis ve ev tipi beyazlatma işlemine tabi tutuldu. Daha sonra örnekler beş alt gruba ayrıldı. Kontrol dışındaki gruplara asidüle fosfat florür (APF), kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfat florür (CPP-ACPF), kalsiyum gliserofosfat, florür (CaGP, F) ve hidroksiapatit, florür (HAp, F) içeriğine sahip ajanlar uygulandı. Remineralizasyondan sonra örnekler şarap ile renklendirildi. Renk ölçümleri, başlangıçta, beyazlatmadan sonra, remineralizasyondan sonra ve renklendirmeden sonra bir spektrofotometre cihazı ile yapıldı. Renk değerlendirmeleri L*, a*, b*, CIEDE2000 renk değişimi (ΔE00), diş hekimliğinde beyazlık indeksi (WID) ve beyazlık indeksi değişimi (ΔWID) değerleriyle yapıldı. Veriler IBM SPSS V23 programı ile analiz edildi. İstatistiksel analiz için Kruskal Wallis testi, Friedman testi ve Dunn testi kullanıldı. Bulgular: Beyazlatmadan sonra tüm gruplarda L* değerleri artmış, a* ve b* değerleri azalmıştır. Ofis ve ev tipi ajan uygulanan grupların beyazlatma sonrası renk değişimi ve beyazlık indeksi değişimi değerlerinin istatistiksel olarak benzer olduğu görüldü. Remineralizasyon ajanı uygulanan gruplar değerlendirilen parametreler açısından kontrol grubu ile istatistiksel olarak benzer bulundu. Renklendirmeden sonra tüm gruplarda L* değerleri azalmış, a* ve b* değerleri artmıştır. Renklendirme sonrası renk stabilitesi açısından kontrol ve APF grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, CPP-ACPF, CaGP, F ve HAp, F grupları ile kontrol arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sonuç: Ofis tipi ve ev tipi beyazlatma yöntemleri benzer renk ve beyazlık değişimi göstermiştir. Florür, CPP-ACPF, CaGP, F ve HAp, F içeriğine sahip remineralizasyon ajanlarının ofis ve ev tipi beyazlatma yöntemlerinden hemen sonra uygulanması renk ve beyazlık indeksi değişimine etkisiz bulunmuştur. Sırasıyla HAp, F, CPP-ACPF ve CaGP, F içeriğine sahip remineralizasyon ajanları renk stabilitesi açısından daha başarılı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: beyazlatma, remineralizasyon, renk
Farklı braket sistemleri ve bitirme prosedürlerinin mine renklenmesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sabit ortodontik tedavinin planlanmasına göre veya klinisyenin tercihine göre farklı braket sistemleri kullanılabilmektedir. Braketlerin tedavi süresince diş yüzeyinde kalması dişlerde renklenme problemleri oluşturabilmektedir. Ortodontik tedavi sonrası diş renkleşmesi tedavinin kalitesi ve hasta memnuniyeti açısından önemli bir kriterdir. Bu çalışmanın amacı, iki farklı braket sistemi ile bitirme tekniğinin diş renklenmesi üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet insan premolar dişi kullanılmıştır. Dişler rastgele dört ayrı gruba ayrılmış olup her bir grupta 10 adet diş bulunmaktadır. Gemini braket – tungsten karbid frez grubu (1. Grup), Gemini braket – tungsten karbid frez, Sof-lex disk grubu (2. Grup), Flash Free braket – tungsten karbid frez grubu (3. Grup), Flash Free braket – tungsten karbid frez, Sof-lex disk grubu (4. Grup) deney gruplarıdır. Dört gruptaki toplam 40 dişin başlangıç ve final renk ölçümleri Vita Easyshade spektrofotometre renk ölçüm cihazı aracılığı ile yapılmıştır. Tabanı adezivle kaplı Flash Free braketler ile 3m Gemini konvansiyonel braketler, 3m Transbond XT ile diş yüzeylerine yapıştırılmıştır. Ağız içi çevreyi bir yıl simule edecek şekilde, bütün dişler 10 bin siklus, 5 °C ve 55 °C arasında termal siklusa tabi tutulmuştur. Braketlerin sökülmesinden sonra gruplara göre dişler üzerindeki yapıştırıcı artıkları tungsten karbid veya tungsten karbid-Sof-lex bitirme teknikleri ile temizlenmiştir. Dişlere final renk ölçümü yapılıp, ∆E = [(∆L)2 + (∆a)2 + (∆b)2]1/2= [(Ls-Lö)2 + (as-aö)2 + (bs-bö)2]1/2 formülü yardımı ile klinik renk değişikliği hesaplanmıştır. Verilerin dağılım normalliği Kolmogorov Smirnov testi ile ölçülürken, mine renklenmesi üzerine etki eden faktörlerin analizi ise iki yönlü varyans analizi ile değerlendirilmiştir (p˂0,05). Gruplar arasındaki ΔE değerleri arasındaki fark Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılarak p˂0,05 anlamlılık düzeyinde tespit edilmiştir. Bulgular: Flash Free braket sisteminin kullanıldığı gruplarda meydana gelen mine yüzeyindeki renk değişiminin, Gemini braket sisteminin kullanıldığı gruplarda meydana gelen renk değişiminden anlamlı olarak daha az olduğu tespit edilmiştir (p;0,003 p˂0,05). Sof-lex kullanılan gruplardan elde edilen renk değişikliği değerlerinin (ΔE), sof-lex kullanılmayan gruplardan daha düşük olduğu, fakat bu sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p;0,280 p>0,05). Sonuç: Yaptığımız bu in vitro çalışma neticesinde, kullanmış olduğumuz her iki braket sisteminin ve bitirme tekniğinin mine yüzeyinde renklenme meydana getirdiği tespit edilmiştir. Tungsten karbid frez ile adeziv artıklarının temizlendiği dişler, tungsten karbid, sof-lex ile adeziv artıklarının temizlendiği dişlere göre daha fazla renk değişikliğine uğramıştır. Sof-lex disk kullanımının tüm gruplarda daha az renk değişikliğine sebebiyet verdiği görülmüştür. Bitirme protokollerinden bağımsız olarak, Flash Free braket sisteminin, Gemini braket sistemine göre dişler üzerinde daha az renk değişikliğine sebep olduğu görülmüştür.
Yapay çürük oluşturulmuş mine yüzeylerinde farklı remineralizasyon ajanlarının etkinliğinin değerlendirilmesi: in vitro çalışma
Giriş ve Amaç: Bu çalışma farklı içerikli remineralizasyon ajanlarının, çekilmiş çürüksüz daimi molar ve premolar dişlerde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyon etkinliğinin in vitro koşullarda değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 42 adet çürüksüz, ağız ortamından etkilenmemiş 20-40 yaş arası gömülü 20 yaş dişi kullanılmıştır. 42 mine yüzü örneği 4 deney ve 2 kontrol (pozitif ve negatif) kontrol grubu olmak üzere 6 çalışma grubuna randomize ayrılmıştır. Her grupta 7 adet örnek olacak şekilde (n=7) çalışılmıştır. Çalışmamızdaki deney gruplarında demineralize mine yüzeylerine uygulanan remineralizasyon ajanları Dharma Ionite Flor Jel (USA), GC MI Paste Plus (Recaldent, Melbourne, Australia), ProShield Varnish ( President dental, Munih, Germany) ve UltraEZ (Ultradent, South Jordan, USA) dir. Ağız ortamını taklit etmek için remineralizasyon ajanlarının uygulanacağı sürede demineralizasyon ve remineralizasyon siklüsüne devam edilmiştir. Tüm gruplardaki mine yüzeylerinde 3 ayrı zamanda SEM-EDS ve Nanoindentasyon analizleri yapıldı. SEM ve EDS için analizleri için Thermo Fisher Scientific (FEI) Apreo S Taramalı Elektron mikroskobu kullanılmıştır. Nanoindentation ölçümü için HYSITRON TI 950 TriboIndenter cihazı kullanılmıştır. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı kullanılmıştır. Analiz yapılırken veriler grup içi bağımlı, gruplar arası bağımsız olacak şekilde değerlendirildi. Bu analizlerde Oneway Anova testi, Mann Whitney U testi, paired sample t testi, Varyans Analizi ve Bonferroni Testi kullanılmıştır (p<0,05). Bulgular: Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki elastisite değişim miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki sertlik artış miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p:0,013; p<0,05). Gruplar arasında T1 zamanına göre T2 zamanındaki pürüzlülük değişim miktarları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Gruplar arasında T2 zamanındaki Ca/P ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p:0,000; p<0,05). Sonuç: Farklı içerikli remineralizasyon ajanlarının minenin fiziksel ve kimyasal özelliklere etki etmesinin remineralizasyon etkinlikleriyle orantılı olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmada kullandığımız tüm remineralizasyon ajanlarının örnekler üzerindeki yapay başlangıç mine çürüklerini farklı derecelerde olsa da remineralize ettiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Yapay Çürük, Remineralizasyon, SEM-EDS, Nanoindentasyon.
Farklı cam iyonomer restoratif materyalleri üzerine yüzey örtücü uygulanmasının biyofilm oluşumu ve sekonder çürük üzerine etkisinin in-vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, üç farklı cam iyonomer restoratif materyal (KetacTM Molar Easymix/3M, ChemFil Rock/Dentsplay, Equia Forte/GC) üzerine yüzey örtücü (Equia Forte Coat/GC) uygulanmasının biyofilm oluşumu ve sekonder çürük üzerine etkisinin in-vitro koşullarda değerlendirilmesidir. Çalışmada yapılan her iki deneyde, her bir materyal için 8'er adet örnek içeren 3 adet yüzey örtücü uygulanmış deney ve 3 adet yüzey örtücü uygulanmamış kontrol grubu oluşturuldu. Materyallerin üzerinde oluşan Streptococcus mutans biyofilm oluşum miktarı colony forming unit (cfu) yöntemi ile ölçüldü. Her bir gruptan 1'er adet örnek taramalı elektron mikroskobunda (SEM) görüntülendi. Sekonder çürük deneyi için hazırlanan sığır dişi örnekleri demineralizasyon solüsyonunda bekletildi ve stereomikroskop ile görüntüleri alındı. Bu çalışmada istatistiksel analizler Kruskal Wallis testi, Dunn's çoklu karşılaştırma testi, Mann-Whitney-U testi ve ki-kare testi ile yapıldı. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Equia Forte materyalinin yüzey örtücü uygulanan alt grubunun S.mutans biyofilm oluşum değerleri ChemFil Rock materyalinin yüzey örtücü uygulanan alt grubunun değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). Sekonder çürük değerlendirilmesinde Chemfil Rock materyalinin deney grubundaki B grubu lezyon değerleri diğer materyallerin deney gruplarından anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,005). A, B ve C lezyon değerleri için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). Sonuç olarak, cam iyonomer restoratif materyallerin yüzeyine yüzey örtücü uygulanmasının S.mutans biyofilm oluşumu ve sekonder çürük üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı, fakat oluşumu önemli ölçüde azalttığı bu nedenle de uygulanması gerektiği düşünülmektedir.
Farklı mine pürüzlendirme ve temizleme yöntemlerinin diş renk değişikliği üzerine etkilerinin in-vitro olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada, dört farklı pürüzlendirme yöntemi uygulanan dişlerin; iki farklı frez ile yapılan bitim-cila işlemlerinden sonra, mine yüzeylerinde oluşan renk değişikliklerinin in-vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada 106 adet çekilmiş insan küçük azı dişi kullanılmıştır. Dişler pürüzlendirme yöntemlerine göre %37 ortofosforik asit ile, 50 μm partikül boyutunda kumlama ile, kumlama sonrası %37 ortofosforik asit ile ve ER:YAG lazer ile olmak üzere dört çalışma grubu ve bir kontrol grubu olarak beş gruba ayrılmıştır. Her çalışma grubunun 12 bıçaklı tungsten karbid ve beyaz kuşaklı elmas frez olmak üzere iki alt grubu bulunmaktadır. Mine pürüzlendirilmesi yapılmayan kontrol grubu dışındaki tüm dişlere metal braket yapıştırılmıştır. Gruplar renk solüsyonunda bekletilmeden önce braketleri sökülmüştür. Yapıştırıcı artıkları iki ayrı frez ile temizlendikten sonra Sof-Lex™ disklerle cilalanmıştır. Başlangıçta, renklendirme sonrasında ve artıkların temizlenmesi sonrasında dişlerin renk ölçümleri spektrofotometre ile yapılmıştır. Elde edilen L*, a* ve b* değerleri CIELab cinsinden kayıt edilerek ΔE renk farklılığı hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular incelendiğinde; başlangıç ve temizleme sonrası ∆E değerleri bütün gruplarda artış göstermiştir. Tungsten karbid frez kullanıldığında en yüksek ∆E 18,88±11,83 değeriyle lazer ile pürüzlendirme grubunda, en düşük ∆E 11,21±5,81 değeriyle ortofosforik asit ile pürüzlendirme grubunda bulunmuştur. Beyaz kuşaklı elmas frez kullanıldığında ise en yüksek ∆E 22,48±13,12 değeriyle ortofosforik asit ile pürüzlendirme grubunda, en düşük ∆E 10,79±5,37 değeriyle kumlama sonrası %37'lik ortofosforik asit ile pürüzlendirme yönteminde bulunmuştur. Temizleme materyalleri karşılaştırıldığında; tungsten karbid ve elmas frez arasında kum, lazer ve kumlama sonrası %37'lik ortofosforik asit ile pürüzlendirme gruplarında renk değişikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, sadece %37'lik ortofosforik asit ile pürüzlendirme grubunda elmas frezin ∆E değeri, tungsten karbid freze göre anlamlı olarak fazla bulunmuştur. Sonuç olarak, mine pürüzlendirme yöntemlerine bakıldığında bütün gruplar arasında %37'lik ortofosforik asit grubunda daha fazla renk değişikliği olmuştur. %37'lik ortofosforik asit grubundaki bu renk değişikliğinin temizlenmesinin karşılaştırılmasında ise beyaz kuşaklı elmas frez, tungsten karbid freze oranla daha efektif bulunmuştur.
Geleneksel yöntem ile hazırlanan 5. sınıf kavitelerde iki farklı yapıda florür içeren ve içermeyen adeziv sistemlerin dentine mikrotensil bağlanma dayanımlarının ve mikrosızıntı özelliklerinin karşılaştırılması ve kavite-restorasyon arayüzünün enerji dağılım spektrometresi ile incelenmesi
Bu in-vitro çalışmanın amacı geleneksel yöntem ile hazırlanan 5. sınıf kavitelerde iki farklı yapıda florür içeren ve içermeyen adeziv sistemlerin dentine mikrotensil bağlanma dayanımlarının ve mikrosızıntı özelliklerinin karşılaştırılması ve kavite-restorasyon arayüzünün SEM kullanılarak Enerji Dağılım Spektrometresi (EDS) ile incelenmesidir. Çalışmada 51 adet çürüksüz, herhangi bir restorasyon içermeyen ortodontik amaçlı çekilmiş küçükazı dişleri kullanıldı. Mikrotensil çalışmasında kullanılmak üzere rastgele seçilen 30 dişin bukkal yüzeylerine aeratör-mikromotor ile, 3mm yüksekliğinde, 4mm eninde ve 2mm derinliğinde 5. sınıf kaviteler hazırlandı. Hazırlanan dişler 3 gruba ayrılarak 3 farklı adeziv sistem (AdheSE One F, Clearfil SE Bond ve FL Bond II) üretici firmaların talimatları doğrultusunda uygulandı ve restorasyonlar Filtek Z250 (A2) ile tamamlandı. Restorasyondan sonra dişler 24 saat bekletildi, 5-55 °C'de 1000 döngü termosiklus uygulandıktan sonra mikrotensil bağlanma dayanımları değerlendirilmesi için, Universal test makinesiyle çekme deneyi yapıldı. Mikrosızıntı çalışması için rastgele seçilen 12 adet küçük azı dişin bukkal ve palatinal/lingual yüzeylerine mikrotensil çalışmasına benzer şekilde aeratör-mikromotor ile 5. sınıf kaviteler hazırlandı, adeziv sistemler (AdheSE One F, Clearfil SE Bond ve FL Bond II) üretici firmaların talimatları doğrultusunda uygulandı ve restorasyonlar Filtek Z250 (A2) ile tamamlandı. Restorasyondan sonra 24 saat beklendi, mikrosızıntı çalışmasında kullanılmak üzere hazırlanan dişlere 5-55 °C'de 1000 döngü termosiklus uygulamasından sonra kök ucları kompozit materyalle kapatıldı ve kavite sınırlarına 1.5 mm yaklaşacak şekilde iki tabaka koyu renkli tırnak cilası uygulanarak, dişler %0.5'lik bazik fuksin çözeltisi içerisinde 24 saat bekletildi. Dişler, bukkal ve lingual/palatinalde hazırlanan kaviteleri birbirinden ayırmak için kesit alma cihazı ile mesiyo-distal yönde kesilerek 24 adet örnek elde edildi. Elde edilen örnekler, bukko-lingual yönde kesildikten sonra, boya penetrasyon derecesi stereomikroskop ile incelendi. EDS analiz çalışması için 9 adet dişin bukkal yüzeylerine açılan 5. sınıf kavitelere adeziv sistemler (AdheSE One F, Clearfil SE Bond ve FL Bond II) üretici firmaların talimatları doğrultusunda uygulandı ve restorasyonlar Filtek Z250 (A2) ile tamamlandı. Restorasyonlar tamamlandıktan sonra dişler distile su içerisinde etüvde (48 saatte bir değiştirilerek) 37 0C' de 30 gün boyunca bekletildi. Dişler kesit alma cihazı ile kesim hattı restorasyonun ortasından geçecek şekilde bukko-lingual doğrultuda ikiye ayrıldı ve akrilik rezine gömüldü. Cilalama işleminin ardından altınla kaplanan örneklerin, taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile dentin-adeziv arayüzleri EDS analizi yapıldı. Bağlanma dayanımı sonuçlarının istatistiksel analizi 'Oneway ANOVA' ve 'Tukey HSD' testi ile, mikrosızıntı sonuçları 'Freeman Halton testi', 'Ki-Kare' ve 'Exact Ki-Kare testi' kullanılarak gerçekleştirildi. Çalışmanın sonucunda FL Bond II ile restore edilen gruptaki bağlanma dayanımı değerleri, Clearfil SE Bond ve AdheSE One F ile restore edilen gruptaki bağlanma dayanımı değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Clearfil SE Bond ve AdheSE One F ile restore edilen grupların bağlanma dayanımı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Oklüzal ve gingivalde meydana gelen mikrosızıntı değerlerine bakıldığında, hem oklüzalde hem de gingivalde tüm gruplar arasında mikrosızıntı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Grupların kendi aralarında yapılan mikrosızıntı değerlendirilmesinde, gruplar içinde oklüzal ve gingival yüzeylerde mikrosızıntı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Kavite-restorasyon yüzeylerinin EDS analizi için SEM ile incelenmesinde, Clearfil SE Bond ve AdheSE One F ile restore edilen grupta hem adeziv tabaka da hem de komşu diş dokusunda florür iyonu izlenemedi. FL Bond II ile restore edilen grupta adeziv tabakada florürü iyonu tespit edildi fakat komşu dentin dokusuna florür iyonu geçişi izlenemedi.
Başlangıç çürüğü oluşturulmuş diş minesinde lazer ve fluorid uygulamasının yüzey mikrosertliğine, fluorid alınımına ve aside dirence etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada yapay olarak başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde APF jeli ve Er:YAG lazer uygulamasının birlikte ve ayrı ayrı etkileri değerlendirilmiştir. Bu uygulamaların demineralizasyon ve remineralizasyon üzerinde etkileri çeşitli çalışma grupları kullanılarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde mikrosertlik değişimi, yüzeyel fluorid alınımı ve asit uygulaması sonrası mineral kaybı değerlendirilmiştir. Çalışmada 15 adet sığır dişi yüzey mikrosertliğinin belirlenmesinde, 15 adet diş ise fluorid alınımı ve aside direncin belirlenmesinde kullanılmıştır. Dişlerin kuronları köklerinden ayrıldıktan sonra her biri 4 eşit parçaya ayrılmıştır ve toplamda 120 adet örnek elde edilmiştir. Yüzey mikrosertliği deneyinde kullanılan 60 örnek metal kalıplar içerisinde akrilik bloklara gömülmüştür. Zımparalama ve cilalama işlemleri sonrasında labial yüzeylerinde 3×3 mm'lik standart pencereler hazırlanmıştır. Kalan yüzeyler ise aside dirençli tırnak cilası ile kaplanmıştır. Başlangıç yüzey mikrosertliği ölçülerek Vickers sertlik değeri (VSN) hesaplanmıştır. Başlangıç çürüğü oluşturulduktan sonra minede yüzey mikrosertliği tekrar ölçülmüştür. Deney ve kontrol gruplarının oluşturulmasında demineralizasyon sonrası minede yüzey mikrosertliği değerlerine göre dengeli bir dağılım yapılmıştır ve her grupta demineralizasyon sonrası ortalama yüzey mikrosertliği değerlerinin birbirine yakın olmasına dikkat edilmiştir. Hazırlanan ve başlangıç çürüğü oluşturulan örnekler her grupta 12 örnek olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Hiçbir tedavi işlemi uygulanmamış olan Kontrol grubu (K), yalnız APF jeli uygulanan grup (F), önce Er:YAG lazer sonra APF jeli uygulanan grup (L+F), önce APF jeli sonra Er:YAG lazer uygulanan grup (F+L), yalnız Er:YAG lazer uygulanan grup (L) şeklinde belirlenmiştir. Deny gruplarında belirtilen tedaviler uygulandıktan sonra örnekler ve pH siklusuna maruz bırakılmış ve final yüzey mikrosertlik değerleri ölçülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid alınımı deneyinde kalan 60 adet örnek kullanılmıştır. Mine örneklerine 3×3 mm'lik adeziv bantlar yapıştırıldıktan sonra kalan yüzeyler mavi mum ile kaplanmıştır. Bu deneyde mikrosertlik deneyinde belirlenen gruplara ek olarak demineralizasyon solüsyonunda bekletilmemiş bir kontrol grubu daha eklenmiş ve toplam 6 grup elde edilmiştir. Her mine örneği 1 ml 1 M potasyum hidroksit (KOH) solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra aynı miktarda TISAB III eklenerek fluorid ölçümleri yapılmıştır. Aside direncin belirlenmesinde, fluorid alınımı için belirlenen örnekler kullanılmıştır. Örnekler 30 sn boyunca 1 ml hidroklorik asitte bekletilmiştir. Diş minesinin içinde çözündüğü bu asit çözeltisi polietilen tüplere aktarıldıktan sonra Kalsiyum, Magnezyum ve Fosfor iyon konsantrasyonlarının analizi indüktiv kapling plazma kütle spektrometresi kullanılarak belirlenmiştir. Başlangıç çürüğü oluşturulmuş minede uygulanan tedavi yöntemlerinin tümünde yüzey mikrosertliği (VSN) değerlerinin, hiçbir işlem yapılmayan kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,0001). Bununla birlikte bu uygulamalardan sonra elde edilen yüzey mikrosertlik değerlerinin başlangıç değerlerine ulaşamadığı, istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,0001). Diş minesinin yüzey mikrosertliğini arttırma konusunda en etkili yöntemin Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulaması olduğu belirlenmiştir. Bu grupta elde edilen VSN değerlerinin, sadece APF'nin Er:YAG lazer uygulamasından önce uygulandığı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlenmiştir.(p=0,033). KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu verileri değerlendirildiğinde, kontrol ve deney grupları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,0001). En yüksek fluorid alınımının Er:YAG+APF ve en düşük değerin ise Er:YAG lazerin tek başına uygulandığı grupta olduğu saptanmıştır. Aside direncin değerlendirilmesinde, diş minesinde çözünen kalsiyum konsantrasyonunun sadece APF uygulanan grupta, diğer tüm gruplardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür. Deney grupları arasında ise, en yüksek kalsiyum konsantrasyonunun ise Er:YAG+APF grubunda olduğu bulunmuştur. Kontrol ve deney gruplarında belirlenen magnezyum ve fosfor konsantrasyonu ortalamaları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. KOH'ta çözünebilen fluorid konsantrasyonu ile hidroklorik asitte çözünen diş minesinde belirlenen kalsiyum (r=-0,342 p=0,008) ve fosfor (r=-0,322 p=0,012) konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; bu in vitro çalışmanın koşulları altında başlangıç çürüğü oluşturulmuş mine yüzeyinde Er:YAG lazer uygulamasını takiben APF uygulamasının yüzey mikrosertliği ve KOH'ta çözünebilen fluorid alınımını arttırdığı, bununla birlikte diş minesinin aside direnci üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi bulunmadığı görülmüştür. Bu nedenle, Er:YAG lazer uygulamasının farklı parametrelerinin incelendiği ve çeşitli fluorid preperatlarıyla birlikte kullanılmasının etkilerinin değerlendirildiği in vitro ve in vivo çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir.
Farklı pürüzlendirme teknikleri ile uygulanan iki farklı fissür örtücü materyallerinin kopma-bağlanma değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; Er:YAG lazer ve/veya fosforik asit ile minenin pürüzlendirilmesi sonrası, bu pürüzlendirmelerin iki farklı fissür örtücü materyalinin mineye kopma-bağlanma kuvvetleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir.
Mine matriks protein türevleri ile trombositten zengin plazmanın periodontal kemik içi defektlerin tedavisinde kullanımının klinik olarak karşılaştırılması
Fluorid içeren rezin esaslı olan ve olmayan üç farklı cam iyonomer siman ve bir akışkan kompozit rezin materyalinin iki farklı rezin esaslı nano içerikli glaze materyali ile kaplanmasının, materyallerin fluorid salınım değerleri, yüzey pürüzlülüğü ve yüzey sertliği özelliklerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Çocuk diş hekimliğinde sıklıkla kullanılan ve fluorid salınımı yapabilen restoratif materyaller, tükürük içerisinde düşük düzeyde fluorid iyonunun sürekli olarak bulunmasını sağlayarak çürük oluşumunun önlenmesine yardımcı olmaktadırlar. Diş tedavileri sırasında yapılan tüm restorasyonların uygun bir şekilde bitirilmesi ve cilalanması, restorasyon yüzeylerinin düzgünlüğünün sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu amaca yönelik birçok cila materyali bulunmakla birlikte, en son aşama olarak restorasyonlar üzerine uygulanan ?rezin esaslı yüzey vernikleri (glaze materyalleri)? dikkat çekmektedir. Bu materyaller, restorasyonların yüzey pürüzlülüğünü azaltan ve restorasyonu dış etkenlere karşı koruyan materyaller olarak karşımıza çıkmaktadırlar.Bu çalışmanın amacı, nano içerikli ve rezin esaslı iki farklı yüzey verniğinin (G-Coat Plus/GC ve Easy Glaze/VOCO), 3 farklı cam iyonomer siman (EQUIA/GC, Ketac N100 /3M, Ionolux/VOCO) ve 1 akışkan kompozit rezin (Vertise Flow/KERR) üzerine kullanımlarının, materyallerin fluorid salınımlarına, yüzey pürüzlülüklerine ve yüzey sertliklerine olan etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.Çalışmamızda kullanılan dört grup restoratif materyallerinin her birinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde fluorid salınımı ölçümleri için 21'er adet, yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için 20'şer adet, yüzey sertliği ölçümleri için ise 30'ar adet olmak üzere olmak üzere toplam 284 adet örnek hazırlanmıştır.Fluorid salınım ölçümleri için her bir restoratif materyalden hazırlanan 21'er adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 7'şer adet örneğin tüm yüzeyleri G-COAT PLUS ile, 7'şer adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze ile kaplanmıştır. Geriye kalan 7 örneğin yüzeyine hiçbir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 3 ml de-iyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37oC'lik etüvde bekletilmiştir. Materyallerin fluorid düzeyleri 1., 2., 3., 4., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçülmüştür. Kullanılan cihaz, Orion 720A+ ve kullanılan elektrod Orion Fluorid elektrodudur. En yüksek fluorid salınımı gerçekleştiren materyal 1. günde EQUIA materyali iken 2. gün ve sonraki günlerde en yüksek fluorid salınım Ketac N100 materyalinde gözlenmiştir. Glaze uygulanmış materyallerden fluorid salınımının glaze uygulanmamış materyallere göre daha düşük olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,01).Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri için hazırlanan 20'şer adet örnek, 10'arlı iki alt gruba ayrılmıştır ve ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerleri kaydedilmiştir. Sonrasında 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Bir gruptaki materyallere G-COAT PLUS, diğer gruptaki materyallere ise Easy Glaze uygulaması yapılmış ve ?glaze sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerleri ölçülmüştür. Yüzey pürüzlülüğü ölçümleri ?Mahr Perthometer M1? yüzey profilometresi kullanılarak ölçülmüştür. Glaze uygulanmadan önceki materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerinin EQUIA materyalinde en yüksek, Vertise Flow materyalinde en düşük olduğu bulunmuştur. Materyallerin ?başlangıç? yüzey pürüzlülüğü değerlerinin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülüğü değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede az olduğu saptanmıştır (p<0,01). Glaze uygulanan materyallerin yüzey pürüzlülüğü değerlerininin ?cila sonrası? yüzey pürüzlülük değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az olduğu saptanmıştır (p<0,001).Yüzey sertliği ölçümleri için hazırlanan 30'ar adet örnek üç alt gruba ayrılmıştır. 10'ar adet örneğin yüzeyi G-COAT PLUS glaze materyali ile, 10'ar adet örneğin yüzeyi ise Easy Glaze materyali ile kaplanmıştır. Geriye kalan 10 adet örneğin yüzeyine herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Hazırlanan örnekler 24 saat süresince 370C'lik distile su içerisinde bekletilmişlerdir. 24 saatin sonunda örnekler 1200 grid silikon karbid kağıt kullanılarak su altında zımparalanmışlar ve bu şekilde glaze materyalleri yüzeyden uzaklaştırılmıştır. Her örnek yüzeyin 5 farklı noktasından ölçümler yapılmıştır. Örnekler aynı koşullarda saklanmış ve 7. gün ölçümleri için aynı işlemler tekrarlanmıştır. ?Buehler Hardness Testing Machine? cihazı kullanılarak yüzey sertliği testi gerçekleştirilmiştir. 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerleri incelendiğinde glaze uygulanmış EQUIA gruplarının 24. saat ve 7. gün yüzey sertliği değerlerinin, glaze uygulanmamış gruba oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Ayrıca Ketac N100 materyalinin G-COAT PLUS uygulanmış ve Easy Glaze uygulanmış gruplarının arasında 24. saat ve 7. günde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,01, p<0,05).Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS 2007 paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin (ortalama, standart sapma, median, interquartil range) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde Friedman testi, gruplar arası karşılaştırmalarda Kruskal Wallis testi, alt grup karşılaştırmalarında Dunn's çoklu karşılaştırma testi, ikili grupların karşılaştırmasında Mann-Whitney-U testi, grupların tekrarlayan ölçümlerinde ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. Sonuçlar anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir.Çalışmanın sonucunda, kullanılan tüm materyallerden fluorid salınımı gerçekleştiği ve bu salınımın deney süresince azalarak değişik sürelerde sıfırlandığı görülmüştür. Glaze materyallerinin fluorid salınımını anlamlı derecede azalttığı saptanmıştır (p<0,05). Tüm materyallerin yüzey pürüzlülük değerlerinin glaze uygulamalarından sonra anlamlı derecede düşüş gösterdiği görülürken; yüzey sertliği değerlerinin glaze uygulamalarından sonra EQUIA, Ketac N100 ve Vertise Flow materyallerinde artış gösterdiği görülmüştür (p<0,05).Anahtar Kelimeler: Cam iyonomer siman, rezin esaslı yüzey örtücüler, fluorid salınımı, yüzey pürüzlülüğü, yüzey sertliği.
Mandibuler sınıf II furkasyon defektlerin tedavisinde mine matriks proteinlerinin sığır kaynaklı veya biyoaktif cam esaslı kemik greft materyali ile kombine kullanımının klinik ve radyografik olarak değerlendirilimesi
Mandibuler sınıf II furkasyon defektlerinde mine matriksi proteinlerinbin sığı kaynaklı kemik greft materyali ve biyoaktif cam esaslı kemik greft materyali ile kombine kullanımının klinik ve radyografik olarak değerlenfirilmnedi amaçlandı. Split mouth olarak planlanan çalışmaya 16 kronik periodontitisli hastadaki toplam 44 defekt dahil edildi. Defektlerden 22 tanesi MMP+SKKG ile tedavi edilirken, 22 tanesi ise MMP+BC ile tredavi edildi. Operasyondan önce ve 12 ay sonra plak ve dişeti oluğu kanama indeksi, rölatif dişeti kenarı konum seviyesi, sondalama derinliği, rölatif ataşman ve kemik seviyeleri, horizontasl ataşman ve kemik seviyeleri ile radyografik kemik seviyesi ölçümleri yapıldı. Operasyondan sonraki 12. ayda, her iki grupta da klinik ve radyografik parametrelerde başlangıça göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p <0.01). Vertikal orta nokta ölçümleri değerlendirildiğinde I ve II gruplarda sırasıyla 2,71 ±0, 32 mm ve 2,58 ±0, 45 mm SD azalması, 2,19 ± 0,26 mm ve 2,05 ± 0,34 mm ataşman kazancı, 0,39± 0,99 mm ve 0,32± 0,97 mm dişeti çekilmesi, 1,95± 0,65 mm ve 1,72± 0,36 mm kemik kazancı, 1,66± 0,48 mm ve 1,48± 0,40 mm radyografik kemil kazancı saptandı. Horizontalölçümler değerlendirildiğinde I ve II. gruplarda sırasıyla 3,62± 0,48 mm ve 3,39± 0,54 mm ataşman kazancı ve 3,54± 0,44 mm ve 3,28± 0,53 mm kemik kazancı saptandı. Birinci grupta 14 defekt tam kapanma gösterirken, II. grupta 9 defekt tam kapanma gösterdi. Bu çalışmada elde edilen bulgular MMP+SKKG ve MMP+BC kombinasyonlarının sınıf II furkasyon defektlerinde 12. ayda anlamlı klinik ve radyografik iyileşme sağladığını göstermektedir. Gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Her iki tedavi yaklaşımı da sınıf II furkasyon defektlerin tedavisinde kullanılabilir.
Diş rengi seçiminde bilgi tecrübe ve cinsiyetin başarıya olan etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, renk kavramları hakkında eğitimli olmanın, cinsiyet ve tecrübe seviyesinin görsel renk seçiminde başarıya etkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Diş hekimliği öğrencilerinden 200, protetik diş tedavisi asistanlarından 18 olmak kaydıyla toplam 218 renk körü olmayan katılımcı araştırmaya dahil edildi. Katılımcıların 130'u kız, 88'i erkeklerden oluşmaktadır. Öğrencilerin yarısına renk kavramı ve renk seçimi prensipleri hakkında eğitim verildi. Protetik diş tedavisi asistanları eğitimli olarak kabul edildi. Tootguide Trainer (TT) yazılımı ile birlikte çalışan Toothguide Training Box (TTB) kullanılarak katılımcıların renk eşleştirme alıştırma aşamalarını tamamlayıp, final testi sonuçları elde edildi. Son olarak yapılan ve 15 sorudan oluşan renk eşleştirme final sınavı sonrasında, TTB'nin sorduğu renk ile katılımcının buna karşılık seçtiği renk arasındaki renk farklılığının toplamı (??E) ile TT yazılımının verdiği toplam skor, her katılımcı için hesaplandı. Düşük ?E değeri ve yüksek skor, daha iyi renk seçimine karşılık gelmektedir.Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ve normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Oneway Anova testi ve farklılığa neden çıkan grubun tespitinde Tukey HDS testi kullanıldı. Normal dağılım gösteren parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student t test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.Bulgular ve Sonuç: Tüm katılımcılar ve final sınavı sonuçları tecrübe açısından değerlendirildiğinde, protetik diş tedavisinde eğitim gören asistanların, diş hekimliği 1. ve 2. sınıf öğrencilerine göre toplam skor ortalamaları anlamlı düzeyde yüksekken (p<0,01), ?E ortalamaları anlamlı düzeyde düşüktür (p<0,01). Diğer tüm sınıflardakiIIIöğrenci ve Protetik diş tedavisi asistanları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05).Renk eğitimi verilen grup ile verilmeyen grup arasında toplam skor ve ?E ortalamalarında anlamlı farklılık bulundu (p<0,01). Renk eğitimi verilen grubun doğru sayısı, eğitim verilemeyen gruba göre anlamlı düzeyde yüksektir (p<0,01). Renk eğitimi verilen grubun tonda yanılma oranları, eğitim verilmeyen gruba göre anlamlı düzeyde yüksekken (p<0,01), renk eğitimi verilmeyen grubun parlaklık ve yoğunlukta yanılma oranları, eğitim verilen gruba göre anlamlı düzeyde yüksektir (p<0,01).Cinsiyetler arasında, toplam skor ve ?E ortalamaları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Bunun yanında, renk eğitimi verilen kızlar ile verilmeyen kızlar arasında toplam skor ortalamaları anlamlı düzeyde yüksek ve ?E ortalamaları anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü (p<0,01). Renk eğitimi verilen erkekler ile verilmeyen erkekler arasında toplam skor ve ?E ortalamalarında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05).Anahtar kelimeler: Renk, renk seçimi, cinsiyet, tecrübe, Toothguide Training Box
Farklı materyallerin başlangıç evresindeki mine lezyonlarının yeniden sertleşmesi üzerine etkileri
Bu araştırmanın amacı, başlangıç evresindeki mine lezyonlarına uygulanan değişik materyallerin, demineralizasyon ve remineralizasyon siklusu sonrası yeniden sertleşmedeki etkilerinin in vitro olarak incelenmesidir.Araştırmada, kırık ve çatlak içermeyen 28 adet sığır dişinden 56 adet mine örneği elde edilmiş ve dişler, her grupta 8'er örnek olmak üzere 7 gruba ayrılmıştır. Başlangıç mikrosertlik değerleri ölçülen tüm örneklere, kliniği taklit edecek şekilde sitrik asit uygulanmış ve yüzeylerde, aktif mine erozyonu oluşturulmuştur. Asitleme sonrası, ilk gruba hiçbir materyal uygulanmayarak kontrol grubu oluşturulmuştur. Grup 2'ye rezin bonding materyali olan Clearfil SE Bond, grup 3 ve 4'e sırasıyla fissür örtücü materyalleri olan Fissurit FX ve Helioseal F, grup 5, 6 ve 7'ye Icon-etch ile asitleme süreleri sırasıyla 60, 90 ve 120 sn. olan rezin infiltranı Icon® uygulanmıştır. Tüm gruplar, 1 hafta süreyle demineralizasyon ve remineralizasyon siklusuna tabi tutulmuştur. Örneklere, her gün, 15 saat içerisinde 5 kez 5'er dakika demineralizasyon çözeltisi uygulanmış, kalan 9 saat içerisinde örnekler, sürekli remineralizasyon çözeltisinde bekletilmiştir. Demineralizasyon ve remineralizasyon siklusu sonunda, mine yüzeyleri kesit mikrosertlik testi ile incelenmiştir. Mikrosertlik testi, Vickers ucu bulunan mikrosertlik test cihazıyla yapılmış, her bir kesit üzerinde 20, 30, 50, 70 ve 90 ? m olmak üzere 5 farklı derinlikte izler elde edilmiştir. Her derinlikte 3 ayrı ölçüm yapılmış ve örneklerin mikrosertlik değerleri, bu ölçümlerin ortalaması alınarak hesaplanmıştır.Sonuçların istatistiksel analizleri, ?one way ANOVA? ve post hoc ?Tukey? testi ile gerçekleştirilmiştir.Araştırmanın sonucunda, bütün örneklerin başlangıç mikrosertlik değerleri ortalamalarıyla 20 ? m, 30 ? m, 50 ? m, 70 ? m ve 90 ? m derinliklerdeki mikrosertlik değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. 20 ? m, 30 ? m ve 50 ? m'de, Clearfil SE Bond grubunun mikrosertlik değeri ortalaması, kontrol grubu ile istatistiksel olarak anlamlı fark gösterememiş ve Clearfil SE Bond'un, başlangıç evresindeki mine lezyonlarına uygulandığında yeniden sertleşmede etkin olamadığı görülmüştür. Grupların BMSD (başlangıç mikrosertlik değerleri) ve 90 ? m'deki ortalama mikrosertlik değerleri arasındaki fark, istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış, Icon materyali, bu derinlikte yeniden sertleşmede yeterli olamamıştır. Icon-etch'in farklı uygulama süreleriyle oluşturulmuş grupların mikrosertlik değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Farklı remineralizasyon ajanlarının uygulandığı yapay çürük lezyonlu dişlerin yüzey sertlik değerlerinin karşılaştırılması ve sem görüntülerinin değerlendirilmesi
Diş çürüğü, dişin kuronal ve kök yüzeyinde sert dokuda, lokalize ve ilerleyici bir demineralizasyon sonucunda meydana gelen kronik bir hastalıktır. Modern diş hekimliğinin amacı; diş çürüklerinin tedavisinde invaziv tedavilerin yerine non-invaziv yaklaşımın benimsenmesi olmalıdır. Minede yeni başlayan başlangıç çürük lezyonlarının remineralize olabileceği klinik ve deneysel olarak gösterilmiştir. Fluorid iyonu, çürük oluşumunu önlemek ve başlangıç halindeki mine lezyonlarının remineralizasyonunu sağlamak amacıyla günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fluoridin, remineralizasyonu arttırma özelliği nedeni ile başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde kullanılması önerilmektedir.HealOzone başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde non-invaziv bir yöntem olarak tercih edilmektedir ve özellikle pit-fissür çürüklerinde, kök yüzeyinde ve servikal bölgede kullanımı önerilmektedir. HealOzone'un diş çürüğünün ilerlemesini durdurabildiği veya yavaşlatabildiği bildirilmiştir. Ozon gazının tedavi amaçlı kullanımını sağlayan ve in-vitro ve in-vivo çalışmalar sonucunda geliştirilen ilk cihaz HealOzone'dur (Kavo®, Almanya). Kavitasyon oluşmamış pit ve fissür çürüklü dişler üzerinde 10 ya da 40 sn. ozon uygulamasının, mevcut diş çürüğü lezyonlarının remineralizasyonunu sağladığı bildirilmiştir. HealOzone uygulaması; ozon gazının, çürük lezyonu lezyonu üzerine direkt olarak uygulanması, ozon uygulamasının hemen ardından Remineralizasyon Solüsyonu ve diş macunu, ağız gargarası ve ağız spreyinden oluşan Hasta Kiti ile desteklenmesiyle sağlanmaktadır.Bu çalışmada, yapay çürük lezyonu oluşturulan, sürekli insan küçük ve büyük azı dişlerinde sodyum fluorid, amin fluorid ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti uygulaması sonrasında mikrosertlik değerlerinin karşılaştırılması ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) görüntülerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Bu amaçla, ortodontik amaçla çekilmiş 60 adet çürüksüz insan küçük ve büyük azı dişi çalışmaya dahil edildi. 60 adet diş, bukkolingual doğrultuda ikiye kesilerek 120 adet örnek elde edildi. 120 örnek kesik yüzeylerinden akrilik bloklara gömüldü. Dişlerin bukkal ve lingual yüzeylerinde 3x3 mm (yükseklik x genişlik) pencereler hazırlandı ve pencere dışında kalan doğal diş yüzeyleri aside dirençli verni ile boyandı. Örneklerin, başlangıç mikrosertlik ölçümleri yapılarak, mikrosertlik değerleri benzer olacak şekilde, 40'ar dişin bulunduğu 3 gruba ayırıldı. Bu 3 grup, remineralizasyon materyali uygulamalarına göre sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C) olarak belirlendi. Öncelikle tüm örnekler, 2 gün süresince demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edildi. Demineralizasyon solüsyonundan çıkarılan örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Sonrasında örneklere 14 gün boyunca pH siklusu uygulandı. pH siklusu uygulama sürecinde örneklere hem remineralizasyon materyalleri olan sodyum fluorid içerikli Duraphat (Grup A), amin fluorid içerikli Elmex (Grup B) ve HealOzone?Remineralizasyon Solüsyonu?Hasta Kiti (Grup C), hem de demineralizasyon solüsyonu sırasıyla uygulandı. Remineralizasyon materyallerinin uygulanması sonrasında örnekler üzerinde tekrar mikrosertlik ölçümleri yapıldı. Örnekler 14 gün süresince, vücut ısısını taklit edebilmek amacıyla 37?C etüv içinde tutuldu. Elde edilen başlangıç, demineralizasyon sonrası ve remineralizasyon sonrası mikrosertlik değerleri karşılaştırıldı. Bunun yanında Grup A, B ve C'den 40'ar örnek, ve yalnızca 2 gün demineralizasyon solüsyonunda tutularak yapay çürük lezyonu elde edilen 40 örnek üzerinde SEM incelemesi yapıldı. İstatistiksel analizler NCSS 2007 Statistical Software paket programı ile yapıldı.Çalışma sonucunda, Grup A, B ve C'de uygulanan remineralizasyon materyallerinin, demineralize diş yüzeyinin mikrosertlik miktarını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı belirlendi. HealOzone (Grup C) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerleri, Elmex (Grup B) uygulanan örneklerin mikrosertlik değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Bu tez çalışması sonucunda, tüm gruplarda uygulanan remineralizasyon materyallerinin, insan dişlerinde oluşturulan yapay çürük lezyonları üzerinde remineralizasyonu olumlu yönde etkilediği ileri sürülebilmektedir.Anahtar Kelimeler: yapay çürük lezyonu, demineralizasyon, remineralizasyon, HealOzone
Yapay çürük lezyonu oluşturulmuş dişlerde farklı yüzey hazırlık prosedürlerinin rezin infiltrasyon tekniğinin penetrasyon derinliğine etkisi: Konfokal mikroskop çalışması
Bu çalışma yapay olarak oluşturulmuş mine lezyonlarına uygulanan farklı aşındırma döngülerinin rezin infiltrantın penetrasyon derinliği üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladı. 50 adet sığır dişinin bukkal yüzünden 4x4x3mm3 mine örnekleri hazırlandı. Örnekler yapay mine lezyonları oluşturmak için 21 gün demineralizasyon solüsyonunda bekletildi ve rastgele beş gruba ayrıldı (n=10). Her gruba %15 hidroklorik asit (HCl) jeli uygulandı. Asit aşındırma uygulama süresi Grup 1 için 2 dk, Grup 2 için 2x2 dk, Grup 3 için 3x2 dk, Grup 4 için 4x2 dk ve Grup 5 için 5x2 dk olarak belirlendi. Uygulanan rezin Rhodamin B ile, lezyon oluşturulmuş dişler ise Sodium Fluorescein ile boyandı ve numuneler konfokal lazer tarama mikroskobu (CLSM) ile görselleştirildi. Lezyon, penetrasyon ve erozyon derinliği (µm) hesaplandı ve veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Örneklerin ortalama lezyon derinliği 108.87 ± 2.96 idi. En yüksek penetrasyon derinliği (75.59 ± 9.42) ve en düşük penetrasyon derinliği (37,27 ± 8,36) sırasıyla Grup 5 ve Grup 1'den elde edildi (p<0.05). Toplam beş numunede ortalama 22.54 ± 2.35 mine erozyonu tespit edildi. Bu çalışmada, tekrarlanan aşındırma döngüsünün, mine yüzeyinde ihmal edilebilir erozyon derinliğine neden olurken, rezinin penetrasyon derinliğini arttırdığı sonucuna varılabilir.