Dialysis
91 theses under this subject heading
Prediyaliz hastalarının depresyon, umutsuzluk durumları ve böbrek nakline bakış açıları
Bu çalışma, prediyaliz hastalarının depresyon ve umutsuzluk durumlarını belirlemek, hastaların böbrek nakline bakış açılarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Araştırma, Nisan-Eylül 2018 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Bilim Dalı Polikliniğinde yapıldı. 18 yaş ve üzeri, kronik böbrek yetmezliği tanısı alan, hemodiyaliz ve periton diyalizi almıyor olan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 208 hasta araştırmanın örneklemini oluşturdu. Veriler, 'Hasta Bilgi Formu', 'Beck Umutsuzluk Ölçeği', 'Beck Depresyon Ölçeği' formları kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, standart sapma, medyan, sıklık, oran, student t, ANOVA, Kruskal Wallis, Pearson Ki-Kare, Mann Whitney U, Pearson korelasyon ve Spearman's korelasyon testleri kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,29±12,03 olup, %52,9'unun erkek olduğu saptandı. Prediyaliz hastalarının %39,9'unun 2-5 yıldır kronik böbrek hastası, %36,5'inin üçüncü evrede olduğu, %80,8'inin böbrek nakli hakkında bilgi sahibi olmadığı saptandı. Prediyaliz hastalarının, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 17,67±11,53 olup, hastaların %67,8'inde depresyon olduğu, Beck Umutsuzluk Ölçeği puan ortalamasının 9,55±3,56 olup, hastalarda orta düzeyde umutsuzluk olduğu saptandı. Hastaların depresyon ve umutsuzluk durumları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (r:0,389, p:0,001). Prediyaliz hastalarının ileri yaş, kadın cinsiyet ve hastalığı ile ilgili endişeli olma halinin depresyon durumunu etkilediği ve umutsuzluk durumunun ise ileri yaş, bekar olma durumu ve düşük eğitim düzeyinden olumsuz etkilendiği bulundu (p<0,05). Böbrek nakli ile ilgili olumlu görüş bildiren hastaların umutsuzluk puan ortalamalarının ve depresyon görülme durumunun daha az olduğu saptandı.
Acil Servise başvuran Akut Böbrek Yetmezliği hastalarında hemodiyaliz öncesi ve sonrası serum NGAL düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş: Akut Böbrek Yetmezliği (ABY) böbrek fonksiyonlarının ani bozulmasıdır. Akut böbrek yetmezliği yaygın ve uygun tedavi başlanmadığında yaşamı tehdit eder. Bu nedenle ABY'nin özellikle acil servislerde daha erken tespiti için yeni biyobelirteçler gündeme gelmiştir. Bu yeni biyobelirteçlerden biri de siderokalin, lipokalin 2 veya onkogen 24p olarak da bilinen bir protein olan nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL)'dir. Bu çalışmadaki amacımız serum NGAL düzeylerinin ABY'nin tanısında, klinik seyrinde ve prognozundaki değerini belirlemek ve hemodiyaliz ile olan değişimini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran, akut böbrek yetmezliği tanısıyla hemodiyalize alınan 18 yaşından büyük hastalar ve hasta grubu ile benzer demografik özelliklere sahip tamamen sağlıklı kişiler dahil edildi. NGAL düzeylerinin tespiti amacıyla hasta grubundan rutin kan tetkiklerine ek olarak 0.saat (NGAL-0), hemodiyaliz sonrası 1.saat (NGAL-1) ve 12.saatte (NGAL-12); kontrol grubundan ise tek bir zamansal noktada kan alındı. Serum NGAL düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 44 'ü hasta grubunda, 28 'i kontrol grubunda olmak üzere toplam 72 olgu dahil edildi. Hasta grubu yaş ortalaması 72,5±12,36 yıl, kontrol grubu yaş ortalaması 67,54±12,83 yıl idi (p=0,106). Hasta grubunun %54,5 i, kontrol grubunun %46,4 ü kadındı (p=0,502). Hasta grubunun median NGAL-0 düzeyi 1354,35 (30,23-2005,68) iken kontrol grubunun median NGAL-0 düzeyi 40,72 (22,74-1702,8) idi (p<0.001). Hemodiyaliz sonrası 1.saatte alınan median serum NGAL-1 değeri 891,06 (30,27-2004,83) pg/µL ve hemodiyaliz sonrası 12.saatte alınan median serum NGAL-12 değeri 711,25 (30,97-2003,61) pg/µL olarak saptandı. ABY tanısında 335,34 pg/µL ve üzerindeki NGAL düzeylerinin %88,64 sensitivite ve %85,71 spesifiteye sahip olduğu bulundu (AUC: 0,903; CI: 0,811-0,96 ve p<0,001). Mortalite gelişen (n=18) ve gelişmeyen hastaların NGAL (NGAL-0,1,12) düzeyleri benzerdi (p>0,05). Sonuç: Serum NGAL ölçümü ABY tanısını koymada kullanılabilir ancak hastalığın 30 günlük mortlite takibi için kullanışlı bir parametre değildir. Anahtar kelimeler: Serum NGAL, akut böbrek yetmezliği, hemodiyaliz
Diyaliz tedavisi alan kronik böbrek yetmezliği hastalarında beslenme durumu ile pika yeme davranışı ve depresyon görülme durumu arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumunun saptanması, beslenme durumlarının pika yeme bozukluğu ve depresyon görülme durumu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 19-70 yaş arası, en az 6 aydır hemodiyaliz veya periton diyalizi tedavisi alan 68 kişi katılmıştır. Katılımcılara 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı, Nütrisyonel Risk Taraması (NRS-2002), Yeme Tutum Testi (YTT-26), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), demografik ve genel sağlık durumuna yönelik sorular içeren bir anket formu uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların vücut ağırlığı, boy uzunluğu, bel ve kalça çevresi ölçülmüş ve dosya kayıtlarından biyokimyasal bulguları alınmıştır. Çalışmanın sonucuna göre katılımcılarda önerilen enerji ve protein alımlarını karşılayanların oranı %11,8'dir. Yeme tutum ve davranış bozukluğu görülme oranı %41,2, pika yeme bozukluğu görülme oranı %11,8 olarak bulunmuştur. En çok tüketilen madde buzdur (%87,5). Pika yeme bozukluğu olan kişiler, olmayan kişilere göre daha uzun süredir diyaliz tedavisi almaktadır (p<0,05). Katılımcıların %26,5'inde minimum, %30,9'unda hafif, %29,4'ünde orta şiddetli ve %13,2'sinde şiddetli depresyon görülmektedir. NRS-2002 puanlarına göre katılımcıların %17,6'sı beslenme durumu açısından risk altındadır. Pika yeme bozukluğu veya depresyon ile NRS-2002 puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). YTT-26 puanıyla BDÖ puanı arasında anlamlı pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur (p=0,001). Bu çalışmanın sonuçları diyaliz tedavisi alan hastaların beslenme durumlarının takip edilmesi gerektiğini, hastaların pika yeme bozukluğu ve depresyon açısından risk altında olduğunu göstermektedir. Beslenme durumu ile pika yeme bozukluğu ve depresyon arasındaki ilişkinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Diyaliz tedavisi alan hastaların sağlık hizmeti kullanımını ve yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı, kronik böbrek rahatsızlığı olan ve diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye uyum, yaşam kalitesi ve sağlık hizmeti kullanımı düzeylerini belirlemek ve bu düzeylere etki eden faktörleri ortaya koyabilmektir. Bu kapsamda, hastaların demografik özellikleri, hastalığa özgü özellikler, tedavinin uygulandığı kuruma özgü özellikler, hasta hekim ilişkisi ve hasta aktiflik düzeyi değişkenleri ile tedaviye uyum, yaşam kalitesi ve sağlık hizmeti kullanımı değişkenleri açıklanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın evreni, Ankara ili Çankaya Bölgesindeki iki üniversite hastanesinin diyaliz ünitesinden ve iki özel diyaliz merkezinden hizmet alan kronik böbrek hastalarıdır. Araştırma kapsamında, 328 hastaya ulaşılmıştır. Hastaların yaşam kalitesini ölçmek amacıyla, Hays ve diğerleri (1994) tarafından geliştirilen KDQOL (Kidney Disease Quality of Life - Böbrek Hastalığı Yaşam Kalitesi) Ölçeği, aktiflik düzeyini değerlendirebilmek amacıyla Hibbard ve diğerleri (2005) tarafından geliştirilen Hasta Aktiflik Düzeyi Ölçeği (Patient Activation Measure - PAM) ve hekim ile ilişkilerini belirlemek için Van der Feltz-Cornelis ve diğerleri (2004) tarafından geliştirilmiş olan Hasta Hekim İlişkisi Ölçeği (Patient Doctor Relationship Questionnare - PDRQ) kullanılmıştır. Diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye olan uyumlarını ve sağlık hizmeti kullanımlarını belirlemek için ise literatürde en çok kullanılan göstergeler dikkate alınarak soru formu oluşturulmuştur. Değişkenlerin analizinde korelasyon, çoklu doğrusal ve lojistik regresyon analizlerlerinden yararlanılmıştır. Analizler sonucunda, hastaların hekim ile ilişkileri ve aktiflik düzeylerinin diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye uyum sağlamalarına etki eden önemli değişkenler olduğu saptanmıştır. Hastaların ilaç tedavisine ve sıvı kısıtına uyum sağlamaları, fiziksel ve ruhsal (mental) yaşam kalitelerine olumlu olarak etki etmektedir. Hastaların böbrek hastalığına özgü yaşam kalitelerine en çok etki eden değişkenler ise hastaların aktiflik düzeyi ve tedaviye uyum sağlama durumları olarak bulunmuştur. Ayrıca, hastaların yaşam kalitelerinin düşük olması ve tedaviye uyum göstermeme davranışları, sağlık hizmeti kullanımlarının artmasına etki etmektedir. Hekim ile olumlu ilişkiler kurarak daha aktif olan ve tedaviye daha iyi uyum sağlayan hastaların yaşam kalitesini iyileştirmeye ve sağlık hizmeti kaynaklarının daha etkili kullanımına odaklanan bir hastalık yönetim modelinin benimsenmesi önem taşımaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen bu bulguların; sağlık yöneticilerine, sağlık çalışanlarına ve bireysel düzeyde hastalara tedavinin yönetimi ve hastalıkla mücadele konusunda kanıta dayalı bilgiler sağlaması beklenmektedir.
Hemodiyaliz tedavisi olan hastaların hastalık algılarının ve psikolojik gereksinimlerinin yardım arama tutumlarına etkisi
Kesitsel Kesitsel, tanımlayıcı tasarımda ilişki arayıcı olan bu çalışma hemodiyaliz tedavisi alan hastaların hastalık algısı ve temel psikolojik gereksinimlerinin yardım arama tutumlarına etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Bu araştırmanın evrenini; bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyaliz ünitesi ve bir özel diyaliz merkezinde programlı hemodiyaliz tedavisi olan toplam 304 hemodiyaliz hastası, örneklemini de 258 hemodiyaliz hastası oluşturdu. Çalışmanın verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu, Hastalık Algısı Ölçeği, Temel Psikolojik İhtiyaçlar Ölçeği ve Yardım Arama Tutumu Ölçeği kullanıldı. Çalışmanın verileri; tanımlayıcı istatistiksel analizler (ortalama, standart sapma, medyan, frekans, yüzde, minimum, maksimum), normal dağılım testleri, cronbachalpha, t testi, One-wayAnova testi, Pearson Korelasyon testi, faktör analizleri, çoklu regresyon analizleri kullanıldı. Fark ve ilişkilerde istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmadaki hastaların ortalama 58,07±14,61 yaşlarında, çoğunun; erkek (%58,5), evli (%69), çocuk sahibi (%77,1) ve ilköğretimden mezun (%45), çalışmadığı (%85,3), orta düzeyde geliri olduğu (%57,7), eş ve çocuklarıyla birlikte yaşadığı (%72,1) belirlendi. Tedavi süresinin ortalama 6,93±6,11 yıl olduğu, kronik hastalığının olduğu (%66,7) ve daha önce hastalığı için psikolojik destek almadığı (%87,6) saptandı. Yardım Arama Tutumunun Toplam puanı ile Temel Psikolojik İhtiyaçlardan Özerklik ve Yeterlilik İhtiyacı puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler saptandı (p<0.05).Yardım Arama Tutumu Toplam puanı ile Hastalığın Nedenlerinden Kaza ve Şans puanları, Bağışıklık puanları ve Hastalığın Nedenleri Toplam puanları arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptandı (p<0.05).Yardım Arama Tutumları toplam puanlarının varyansını Hastalığın Tipi-B toplam puanının 0.920 birim ve Hastalığın Nedenleri Algısı toplam puanın da 0.257 birim artışa neden olduğu, Hastalığın Tipi-A toplam puanın ise 0.779 birim düşüşe neden olduğu saptandı (p<0,05).Hemodiyaliz hastalarının Yardım Arama Tutumu Toplam puanlarının yakın çevreden yardım isteyebileceği tanıdığının olma durumuna ve kronik hastalığın olma durumuna göre farklılıklar gösterdiği, yakın çevresinden yardım isteyebileceği tanıdığı olan ve konik hastalığı olan hastaların puanlarının daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Hastalık Algısı, Psikolojik İhtiyaç, Yardım Arama
Van bölgesindeki diyaliz hastalarında fabry hastalığı sıklığının taranması
VAN BÖLGESİNDEKİ DİYALİZ HASTALARINDA FABRY HASTALIĞI SIKLIĞININ TARANMASI Amaç: Fabry hastalığı alfa galaktozidaz A (alfa GLA) enzim aktivitesindeki eksikliğe bağlı olarak gelişen X-e bağlı lizozomal depo hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı sıklığını saptamaktır. Materyal ve metod: Van ili ve ilçelerinde diyaliz tedavisi alan, yaşları 18-86 arasında değişen, toplam 301 kadın ve erkek hasta çalışmaya dâhil edilmiş ve bu hastalarda genetik test kullanılarak Fabry hastalığı taranmıştır. Bulgular: Çalışma kapsamında diyaliz tedavisi alan toplam 301 hastanın yaş ortalaması 52.71±15.51 (18-86 yaş) olarak saptandı. Bu hastaların 156'sı (%51.8) erkek, 145'i (%48.2) kadın hastaydı. Taranan hastaların hiçbirinde Fabry hastalığı saptanmadı. Sonuçlar: Literatürde yapılan çalışmalarda Fabry hastalığının prevelansı düşük olarak saptanmaktadır. Bu tarama çalışmasında Van ili ve ilçelerindeki diyaliz hastalarında Fabry hastalığı tespit edilememiştir. Çalışmanın kısıtlı bir bölgede yapılmış olması bu durumun sebebi olabilir. Anahtar kelimeler: Fabry hastalığı, diyaliz, yetişkin, Van ili, son dönem böbrek hastalığı
Diyaliz hastalarında arteriyovenöz fistül debisinin diyaliz verimlilik göstergesi olan KT/V oranıyla korelasyonu
Amaç: Bu çalışmada arteriovenöz fistül yoluyla diyalize giren hastaların doppler ultrasonografi ile ölçülen akım debisinin, diyaliz verimlilik göstergesi olan kt/V oranıyla korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Nisan 2019 ve Eylül 2019 tarihleri arasında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümü'ne başvuran ve daha önce açılmış arteriyovenöz hemodiyaliz fistülü bulunan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. Ultrasonografi incelemeleri hasta supin pozisyonda iken gerçekleştirildi. Subklavyan bölgeden başlayarak ön kol distale kadar olan alanda sırasıyla; arteriyel yapılar, fistül anostomoz hattı ve venöz yapılar değerlendirildi. Arteriyel yapılarda belirgin trombüs veya darlık olup olmadığı değerlendirildi. Fistül anostomoz düzeyinden yapılan gri mod inceleme ile anastomoz çapı, renkli doppler ultrasonografi (RDUS) ile akım debisi ölçüldü. Götürücü vasküler yapının (ven) debisi ölçülerek anostomoz düzeyinden ölçülen debi ile karşılaştırıldı. Ayrıca götürücü vende flebit ve/veya tromboz varlığı, tromboz varsa derecesi ve anatomik lokalizasyonu kaydedildi. RDUS incelemelerinde fistül debisi 250 ml/dk üstünde (aktif fistül) saptanan hastalar yeterli debi olarak kabul edilmiş olup bu hastlarda fistül debisi kt/V oranları ile karşılaştırıldı. Fistül debisi 250 ml/dk ve altında saptanan hastalar yetersiz debi olarak değerlendirilmiş olup bu hasta grubu ile fistülü total tromboze olan hastaların kt/V oranları hesaplanmadı. Hastaların fistül debisi ölçüldükten sonra kt/V oranları hesaplandı. Bulgular: Fistül debisi ile kt/V arasında r=0.72 (p=0.001) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik. Götürücü vende flebit veya tromboz olmayan hastaların fistül düzeyi ve götürücü ven debileri arasında r=0.871 (p<0.05) yüksek düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulduk. Fistül debisi 400 ml/dk'nın üzerinde olan hastaların götürücü ven çapı 5 mm ve üzeri, fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olan ve/veya fistülü tromboze olan hastaların götürücü ven çapı 4 mm'den düşük olarak tespit edilmiştir. Debi ile götürücü ven çapı arasında r=0.66 (p=0.001) orta düzeyde pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon tespit ettik (p<0.05). Fistül debisi 250 ml/dk'nın üzerinde olan hastların 30'unda taşıyıcı ven sefalik ven, 11'inde taşıyıcı ven bazilik ven olarak değerlendirildi. Taşıyıcısı bazilik ven olan hastaların 6 tanesinde vasküler giriş yerinin sefalik ven seçilmesine bağlı disfonksiyon lehine değerlendirilmiş olup tarafımıza refere edilmiştir. Sonuç: Debi ölçümü anostomoz düzeyinden ve götürücü venden yapılabilir. Götürücü venden ölçüm yapılırken %50'nin üzerinde tromboz, 4 cm'den uzun segment flebit, ölçüm yapılan lokalizasyonda anevrizmatik dilatasyon olup olmadığına dikkat edilmeli ve mutlaka belirtilmelidir. Fistül ölçümlerinde, özellikle proksimal radiosefalik fistüllerde taşıyıcı ven kolda ve ön kolda mutlaka belirtilmelidir. Fistül debisi ideal olarak 500-1500 ml/dk olarak belirlenebilir ancak daha düşük veya yüksek debili hastalarda uzun dönem problemsiz diyalize girebilmektedir. Fistül debisi 250 ml/dk'nın altında olanlar yetersiz debi olarak kabul edilebilir. Fistül disfonksiyonu düşünülen hastada ilk yapılması gereken RDUS'dir. Fistül debisi ile kt/V oranı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Ayrıca fistül debisi ile götürücü ven çapı arasında pozitif yönde korelasyon mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyo-venöz fistül, doppler ultrasonografi, fistül debisi
15 kg altında akut diyaliz yapılan hastaların uzun dönem renal fonksiyonlarının araştırılması
Hayatının erken döneminde ve 15 kg altında iken, renal replasman tedavisi (RRT) uygulanmış olan hastaların prognozları ve sağ kalan hastaların uzun dönemde renal sonuçlarının nasıl olduğu konusunda yapılmış az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı 15 kg'dan düşük akut RRT uygulanmış olan hastaların klinik özelliklerini incelemek, diyaliz sürecinde ve taburcu olduktan sonraki klinik izlemlerinde böbrek fonksiyonlarını araştırmak, uygulanan RRT modalitelerine ve hastaların klinik özelliklerine göre sağkalımlarını incelemek ve uzun dönemde bu hastaların renal fonksiyonlarını araştırmaktır. Çalışmamızda 80 hasta incelendi. Bu hastaların 43'üne (%53,8) hemodiyaliz (HD), 37'sine (%46,2) periton diyalizi (PD) uygulandı. Hemodiyaliz hastalarının diyaliz başı yaş, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanlarının PD hastalarına göre daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Diyaliz süreci sonunda 41 hasta (%51,3) sağ kaldı. Ölüm oranı PD uygulanmış hastalarda (%45,9), HD yapılanlara (%11,6) göre yüksek bulundu (p<0,001). Diyaliz ile ilişkilendirilmiş tek mortalite vakası PD grubunda yaşandı. Sağ kalan hastaların diyaliz başındaki boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı değerlerinin ölmüş hastalara göre yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). Vazopressör tedavi kullanımı, mekanik ventilasyona bağlanma oranı ve sepsis tablosu ölmüş olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Çoklu regresyon analizinde sadece vücut ağırlığının düşük olması ve vazopressör tedavi alma durumu sağkalım ile olumsuz yönde ilişkili bulundu. Diyaliz modalitesi sağ kalımı etkilemedi. Son vizite gelen 31 hastanın (%38,8) altısında (%19,3) nefrotik olmayan düzeyde proteinüri saptandı. Üç hastada (%9,6) evre 2 kronik böbrek hastalığı saptandı, bu hastalarda proteinüri veya hipertansiyon gözlenmedi. Ofis kan basıncı ölçümünde hipertansiyonu olan bir hasta saptandı. Ambulatuvar kan basıncı monitorizasyonunda bir hastanın maskeli hipertansiyonu belirlendi. Sonuç olarak bu hasta grubunda uzun dönemde kronik böbrek hastalığı, proteinüri ve hipertansiyon gibi bulgular görülebileceğinden Çocuk Nefroloji polikliniğinde takipleri düzenli olarak yapılmalıdır. On beş kg altındaki hastalarda periton diyalizi ve hemodiyaliz tedavileri güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabilmektedir. Anahtar kelimler: Akut böbrek hasarı, bebek, periton diyalizi, hemodiyaliz, kateter
Hemodiyaliz hastalarının uyku kaliteleri ve konfor düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Araştırma, hemodiyaliz hastalarının uyku kaliteleri ile konfor düzeyleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ilişki arayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Aralık 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında Kayseri il merkezinde bulunan ikisi kamu biri özel merkez olmak üzere üç hemodiyaliz merkezinde tedavi gören 126 böbrek yetmezliği hastası ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Hasta Tanıtım Formu, Pitssburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ve Hemodiyaliz Konfor Ölçeği (HKÖ) kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde güvenirlik analizi, tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır.Araştırmada, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan hemodiyaliz hastalarının %54'ünün kadın, yaş ortalamasının 57.12±13.33 ve %37.3'ünün 55-69 yaş aralığında, %60.3'ünün evli, %34.1'inin okur yazar, %82.5'inin çalışmadığı, %20.6'sının sigara ve %1.6'sının alkol kullandığı, %28'sinin 1-5 yıl arasında böbrek yetmezliği tanısı aldığı, %48.6'sının böbrek yetmezliği dışında kronik hastalık tanısı aldığı saptanmıştır. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının çoğunluğunun bir yıldan fazla süredir hemodiyalize girdiği, tamamının hemodiyaliz seans süresinin 4 saat olduğu, %95.2'sinin haftada 3 kez hemodiyalize girdiği ve %42.1'inin özel merkezde hemodiyalize girdiği, hemodiyalize bağlı en çok yorgun hissetme/enerjide azalma, kas krampları, uykuyu sürdürmede zorlanma, uykuya dalmada zorlanma, kaşıntı, kaygılı hissetme ve üzgün hissetme yaşadıkları saptanmıştır.Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının PUKİ'nden ortalama 13.17±3.20 puan ve HKÖ'nden ortalama 31.35±6.26 puan aldıkları, hastaların uyku kalitesinin kötü düzeyde konforunun ise iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının PUKİ toplam puanı ile HKÖ toplam puanları arasındaki korelasyon değeri negatif yönde ve düşük düzeyde (r=-0,297; p<0.005) anlamlı olduğu; hemodiyaliz hastalarındaki uyku kalitesindeki düşüşün konfor düzeyini anlamlı bir şekilde azalttığı belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının uyku kalitesi değişkeni ile hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konfor değişkeni arasında anlamlı bir ilişki olduğu, hastaların uyku kalitesi düzeyi ile hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforun toplam varyansının %10.4'ünü açıkladığı, hemodiyaliz hastalarının kötü uyku kalitesinin hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforu -0.028 kat azalttığı ancak bu etkinin anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Sonuç olarak; hemodiyaliz hastalarındaki uyku kalitesi düzeyi ile hemodiyaliz konfor düzeyi arasında anlamlı ve düşük düzeyde ilişki olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hemodiyaliz hastalarının kötü uyku kalitesinin hemodiyaliz tedavisi sürecindeki konforu azaltıcı bir etki gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler : Böbrek Yetmezliği, Hemodiyaliz, Hasta, Konfor, Uyku Kalitesi.
Konvansiyonel hemodiyaliz hastalarında volüm durumunun ve akciğer sıvısının akciğer ultrasonografisi ile değerlendirilmesi
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) ve anürisi olan hastalarda konvansiyonel hemodiyaliz (HD) ve ultrafiltrasyon (UF) en sık uygulanan tedavilerden biridir. Bu çalışmada HD ve UF uygulanan hastalarda akciğer ultrasonografisi (LUS) ve inferior vena kava (İVK) ölçümlerinin UF ile ilişkisinin ve hastaların sıvı durumu değerlendirilmesinde kullanılabilirliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya NEÜ MTF Hastanesi, İç Hastalıkları AD, Nefroloji Bilim Dalı, Diyaliz Ünitesinde SDBY tanılı, en az 6 aylık süre boyunca haftada 3 kez 4 saatlik HD uygulanan anürik, ultrafiltrasyon yapılan 40 hasta dahil edildi. Katılımcılar çalışma öncesinde, çalışma ile ilgili tüm detaylar hakkında bilgilendirildikten sonra yazılı aydınlatılmış onamları alındı. Ultrasonografik değerlendirme, hem LUS hem de İVK ölçümleri için supin pozisyonda HD'den hemen önce ve sonrasında yapıldı. LUS her hasta için her iki hemitoraks anterior, lateral ve posterior bölgede toplamda 12 alan taranarak gerçekleştirildi. Her bir alanda B çizgi algoritmaya göre puanlandı; 0: normal akciğer havalanması olacak şekilde 0'dan 3'e kadar tüm akciğer segmentlerine ayrı ayrı puan verilerek total B çizgi sayısı hesaplandı. Her hasta için HD öncesi ve sonrası B çizgileri sayısındaki değişim delta B çizgisi olarak kaydedildi. İVK incelemesi subkostal yaklaşımla gerçekleştirildi. Ekspiryum (İVK maks) ve inspiryum (İVK min) sonrasında görüntü dondurularak çapları ölçüldü. Kollapsibilite indeksi (İVK-Kİ) = (İVK maks-İVK min)/İVK maks x 100 formülüne göre hesaplandı. Bulgular: Diyaliz öncesi B çizgi sayısı, diyaliz sonrası B çizgi sayısından anlamlı olarak daha yüksekti (p <0,001). Diyaliz öncesi ve sonrası bakılan anterolateral B çizgi ve anterior B çizgi sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p <0,001). UF miktarı ile diyaliz öncesi ve sonrası hesaplanan B çizgi sayısı değişimi arasında düşük orta derecede korelasyon vardı (p = 0,014; r = +0,387). HD öncesi ve sonrası B çizgi sayısındaki değişim ile hastaların kilo değişimi arasında düşük orta düzeyde bir korelasyon vardı (p = 0,013, r = +0,389). Hastaların diyaliz öncesi İVK min ve İVK maks ortalamaları diyaliz sonrası İVK min ve İVK maks ortalamalarına göre anlamlı daha yüksekti (p < 0,001). HD öncesi İVK maks ölçümü ile HD öncesi B çizgi sayısı arasında mükemmel derecede korelasyon saptandı (r=0,998, p<0,001). Diyaliz öncesi ve sonrası ölçülen İVK kollapsibilite indeksi ortalama değerlerinde anlamlı fark yoktu (p değeri=0,421). Sonuç: Bu çalışmada LUS ile belirlenen B çizgi sayıları ve İVK çap ölçümlerinin hemodiyaliz öncesi değerlere göre hemodiyaliz sonrasında azaldığı belirlenmiştir. Bu parametrelerin hastanın fazla sıvı yükünün belirlenmesinde faydalı olabileceğini ve birlikte kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Akciğer ultrasonografisi, B çizgi sayısı, vena cava kollapsibilite indeksi, hemodiyaliz, ultrafiltrasyon.
Hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin (logtrigliserid/HDL) kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi
Amaç: Dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki genel popülasyonda oldukça iyi bilinmesine rağmen, diyaliz hastalarında kanıtlar tartışmalıdır.Bu çalışmada amacımız, hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin [log (TG/HDL-K) oranı] kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi'nde rutin hemodiyalize giren 18 yaş üstü toplam 150 hastada retrospektif çalışma yapıldı. Antihiperlipidemik ajan kullanan hastalar çalışmanın dışında bırakıldı. Hastane otomasyon sistemleri ve hasta dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %57,30'i (n=86) erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 51,84±17,48, VKİ ortalaması 24,28 ±4,56 kg/m2, hemodiyaliz süresi ortalaması 56,61 ± 49,62 ay olarak tespit edildi. Hastaların %48,7'si (n=73) sigara kullandığını belirtti. Hastaların %74,7'sinde (n=112) hipertansiyon, %27,3'ünde (n=41) diyabetes mellitus, %13,3'ünde (n=20) koroner arter hastalığı mevcuttu. Kardiyovasküler hastalık görülme oranı %25,3 (n=38) olarak tespit edildi. Hastaların HDL ortalaması 40,16 ± 13,07 mg/dl, TG ortalaması 147,92 ± 75,22 mg/dl, AIP index ortalaması ise 0,17 ± 0,30 olarak belirlendi. Hastaların cinsiyete göre vücut kitle indeksi gruplarının dağılımında istatistiki olarak anlamlı düzeyde fark tespit edildi (p=0,035). Bu fark erkeklerde kilolu (VKİ=≥25,0-29,9 kg/m 2) hasta oranının kadınlara göre daha düşük olmasından kaynaklanmaktaydı. Kadınlarda sigara kullanım oranı erkek hastalara göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi(p<0,001). HDL ve total kolesterol düzeyleri kadın hastalarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,012; p=0,025). Hastaların AIP index düzeylerinin VKİ gruplarına göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,046). Bu fark vücut kitle indeksi <18,5 kg/m2 olan hasta grubunda, vücut kitle indeksi ≥30,0 kg/m 2 olan hasta grubuna göre düşük olmasından kaynaklanmaktaydı (p<0,05). Sigara kullanan hastalarda sigara kullanmayan hastalara göre AIP düzeyi istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi(p<0,001). Kan lipit parametrelerinden HDL ve trigliserit düzeyi kardiyovasküler hastalık bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalık bulunmayan hastalara kıyasla daha yüksek kaydedildi. Fakat istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızda hastalar AIP index düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. (AIP <0,11; düşük risk, 0,11-0,21; orta risk, >0,21 yüksek risk) Hastaların 60'ının AIP indeks düzeyi <0,11; 23'ünün AIP index düzeyi 0,11-0,21 aralığında; 67'sinin AIP index düzeyi ise >0,21 olarak kaydedildi. 38 hasta kardiyovasküler hastalık geçirmiş olarak tespit edildi ve bunların 17'i AIP indeksine göre düşük riskli grupta, 4'ü orta riskli grupta ve 17'ü yüksek riskli gruptaydı. Yani AIP indeksine göre kardiyovasküler hastalık geçirmiş olan hemodiyaliz hastaları U şeklinde bir dağılım göstermekteydi. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: AIP, kardiyovasküler hastalıkların göstergesi olabilecek basit, tekrarlanabilir ve düşük maliyetli bir parametre olmasına karşın HD hastalarında bu biyobelirtecin kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, gelecekteki çalışmaların HD hastalarına özgü risk faktörlerini belirlemeye odaklanması ve bu hastalarda kötü sonuçlardan sorumlu olan altta yatan mekanizmaları deşifre etmesi hayati önem taşımaktadır.
Diyaliz hemşireleri işlevlerinin profesyonel yaklaşım yönünden değerlendirilmesi
Bu araştırma; değişik diyaliz merkezlerinde çalışan hemşirelerin mesleki eğitim ve diyaliz eğitiminde aldıkları bilgi ve öğrendikleri becerileri yani profesyonel hemşirelik işlevlerini doğru kabul etme ve uygulama durumlarını değerlendirmek ve profesyonel yaklaşımlarını etkileyebilecek faktörleri belirlemek amacıyla hazırlanmıştır.Çalışma, Aralık 2009-Mayıs 2011 tarihleri arasında; anket uygulaması İstanbul'da özel ve vakıflara bağlı 7 hastanede görev yapan sayıları 20 ile 50 arasında değişen toplam 210 hemşirede yapılmıştır.Elde edilen verilerin analizi bilgisayar ortamında SPSS 17.0 programında analiz edilmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerin dağılımını değerlendirmek için Frekans dağılımı ? %), Aritmetik ortalama ?? x), Standart sapma ?? SD) dağılımın yaygınlık ölçüsünden; farklı grup ortalamaları arasındaki anlamlılığı değerlendirmek için parametrik olmayan önemlilik testlerinden Mann Whitney U ve Kruskal Wallis analizinden faydalanılmıştır.Araştırma sonucunda; hemşirelerin çoğunluğunun (% 80 ve üzeri) profesyonel hemşirelik işlevlerini doğru kabul ederek uyguladıkları saptanmıştır. Ayrıca; 31-40 yaş aralığındaki hemşirelerin; ön lisans mezunu olanların, hemodiyaliz sertifikası bulunanların; kendi sağlık bilgilerini ve verilen hasta eğitimlerini yeterli bulanların; hekim ve yönetiminden memnun, toplum ve ekip arkadaşlarından görülen saygı ve hoşgörüden memnun olanların; ünitesinde performans değerlendirilmesi yapılan, görev, yetki, sorumluluk ve görev tanımları belirlenen hemşirelerin, profesyonel hemşirelik işlevlerini uygulama düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir.
Hemodiyaliz tedavisini sürdüren hastalarda tedaviye uyumun ve eğitim gereksinimlerinin değerlendirilmesi
Hastalık süreci ve hemodiyaliz tedavisi hastalarının tedaviye uyumunu etkileyebilmekte, yaşam kalitesi ve fonksiyonel performans düzeyinde olumsuz etkilenmeler ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışma hemodiyaliz tedavisi uygulanan hastaların fonksiyonel performans durumunu, yaşam kalitesini, fistül bakımı ile ilgili bilgi düzeyini ve hemodiyaliz tedavisine uyumunu değerlendirmek ve bu doğrultuda eğitim gereksinimlerini belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak planlanmış bir araştırmadır. Araştırma altı aylık süre içinde bir hemodiyaliz merkezinde gerçekleştirildi. Araştırmada veri toplama araçları olarak Hasta Bilgi Formu, Rolls Royce Modeli Yaşam Kalitesi Ölçeği, Fiziksel Performans Envanteri-Kısa Formu ve Fistül Bakımı Bilgi Formu kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS (Statistical Package for Social Sciences 15 Version) kullanılarak gerçekleştirildi. Total Fonksiyonel Performans Envanteri-Kısa Formu toplam puan ortalama değeri 1,48±0,72 (dağılım: 0,00-3,00)'dir. Kadın hastaların ve hastalığı veya tedavisi nedeniyle çalışamayan hastaların fonksiyonel performans düzeyi daha düşük bulundu (p<0,05). Rolls Royce Modeli Yaşam Kalitesi Ölçeği toplam puan ortalama değeri 121,47±9,37 (dağılım: 91,00-172,00) olarak belirlendi. 70 yaş veya üzeri grupta olan, erkek hastaların (Tıbbi Etkileşim alt boyutu hariç), okuryazar olan, hastalığı veya tedavisine rağmen çalışmaya devam eden ve hemodiyalizle ilgili eğitim almadığını bildiren hastaların yaşam kalitesi daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Fistül Bakımı Bilgi Formu ortalama puan değeri 78,19±5,44 (dağılım: 53,00-92,00)'tür. 70 yaş veya üzeri grupta olan, çalışmaya devam eden ve serbest meslek sahibi olan hastaların Fistül Bakımı Bilgi Formu puanları daha düşük bulundu (p<0,05). Hastaların tedaviye uyumunu etkileyen faktörlerin ele alınması tedavinin etkinliğini artırarak daha iyi sağlık sonuçlarına ulaşmayı sağlayabileceği için hasta merkezli bir yaklaşımla tedaviye uyumu olumsuz yönde etkileyen faktörlerin ortadan kaldırılması, sürekli eğitim programları ve bilişsel-davranışsal stratejilerin kullanılması önerilmektedir.
Diyaliz hastalarında hastalık süresi ile fonksiyonellik düzeyi arasındaki bağıntının analizi
Kronik böbrek yetmezliği, nefronların sayı ve fonksiyonlarının azalması ile seyreden, sıklıkla son dönem böbrek yetmezliğine götüren patofizyolojik bir süreçtir. Bu süreçte hastaların sinir, dolaşım, solunum, kas-iskelet ve gastrointestinal sistemi fonksiyonlarında bozulmalar görülmektedir. Kronik böbrek yetmezliği tanısı konan olgularda, hastalığın son dönemlerinde renal replasman tedavilerinden birine başlanması önerilmektedir. Hemodiyaliz, renal replasman tedavi türlerinden biridir. Hemodiyaliz süresindeki artış ile hasta yaşının artması ve eşlik eden tıbbi sorunlarla daha uzun süre baş etmek durumunda kalmak hastanın yaşam kalitesini ve fonksiyonellik seviyesini olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın temel amacı Türk Toplumu?nda kronik böbrek yetmezliği tanısıyla hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda hemodiyaliz tedavisinin süresi ile yaşam kalitesi ve fonksiyonellik düzeyleri arasındaki bağıntının ortaya konmasıdır. Çalışmanın diğer amaçları ise kişisel ve hastalıkla ilgili niteliklerin kişinin fonksiyonellik ve yaşam kalitesi düzeyleri üzerindeki etkisinin belirlenmesidir. Çalışmamıza toplam 100 hemodiyaliz hastası alınmıştır. Hastalar hemodiyaliz tedavisi aldıkları sürelere göre 4 gruba ayrılmıştır (0-4, 5-8, 9-12 ve 13-16 yıl). Hastaların yaşam kalitesini ve fonksiyonel durumunu değerlendirmek için Katz Günlük Yaşam Aktiviteleri, Lawton ve Brody Aletli Günlük Yaşam Aktiviteleri ve Kidney Disease Quality of Life 36 Yaşam Kalitesi anketleri kullanılmıştır. Genel kas kuvveti ile ilgili izlenim edinebilmek için kavrama kuvveti ölçülmüştür. Genel olarak gruplar arasında yaşam kalitesi, fonksiyonellik düzeyi ve el kuvveti açısından herhangi bir fark olmadığı görülmüştür. Bununla birlikte tüm gruplarda, olguların yaşam kalitesinin ve fonksiyonellik düzeylerinin normalden daha düşük olduğu görülmüştür. Çalışma sonunda elde edilen bulgular hemodiyaliz tedavisi alan hastaların genel yaşam kalitesini arttırmaya yönelik girişimlerde kullanılabilir. Yaşam kalitesini belirleyen unsurların çokluğu nedeniyle daha homojen grupların kullanıldığı çalışmaların yapılması bu alandaki bilginin geliştirilmesini sağlayabilir. Anahtar kelime: Fizyoterapi, Hemodiyaliz, Kavrama kuvveti, Fonksiyonellik, Yaşam kalitesi, Değerlendirme.
A-V fistülü olan hastaların klinik takiplerinin değerlendirilmesi
Materyal ve Yöntem: Araştırmanın örneklemi İstanbul Şişli FNH'de böbrek nakli öncesi diyalize girmek için A-V fistül açılan, nakil sonrası sonrası fistülleri çalışan hastalar oluşturmaktadır. Yürütülen çalışmaya 22-65 yaş arası (ortalama=41,29±10,63 yıl) böbrek nakli yapılmış olan 100 kişi katılmıştır. Verilerin analizi için sosyal bilimlerde sıkça kullanılan SPSS.21 paket programı kullanılmıştır. Araştırmada yer alan sosyodemografik bilgiler için frekans ve betimleyici istatistik yöntemleri kullanılmıştır. Kategorik değişkenler içi farklılığı bulmak için ki-kare homojenlik ve kategorik değişkenler arası farklılığın tespiti için ki-kare bağımsızlık analizleri kullanılmıştır. Bulgular: Analizler sonucunda fistüllerin böbrek nakli sonrasında için yaşadıkları problemler arası farklılık görülmüştür. Kadın hastalar daha çok fistülün görüntüsünden rahatsız oldukları için kapatılmasını istemişlerdir. Fistül takılan hasta grubunda 22-40 yaş arası ve düşük eğitim seviyesi için günlük aktiviteleri daha çok etkilediği görülmüştür. Nakil sonrası fistülünün kapatılmasını en çok isteyen hastalar 22-40 yaş arası hastalar ve fistülü sol kolunda bulunan hastalardır. Fistülü sol kolunda bulunan bireylerin daha çok kalp problemi yaşadıkları görülmüştür. BUN ve KREATİN değerlerinin fistülün kapatılmasını isteme veya istememe durumunda istatistiksel fark bulunmamıştır. Sonuç: Elde edilen bulgular %95 güven aralığında ve p=0,05 anlamlılık düzeyinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Hemodiyaliz, Fistül, Böbrek Nakli, Hasta
Hemodiyaliz tedavisi alan kadınların beden imgelerinin yaşam niteliğine etkisi ile algıladıkları sosyal destek arasındaki ilişki
Bu araştırma, hemodiyaliz tedavisi alan kadınların beden imgelerinin yaşam niteliğine etkisi ile algıladıkları sosyal destek arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla, tanımlayıcı tipte kesitsel olarak yapılmıştır. Çalışma, Mart - Temmuz 2021 tarihleri arasında, Bingöl İl Sağlık Müdürlüğüne bağlı tüm hemodiyaliz ünitelerinde, diyaliz tedavisi alan 85 kadın hasta ile yürütülmüştür. Veriler, ''Hasta Tanıtım Formu", ''Beden İmgesinin Yaşam Niteliğine Etkisi Ölçeği" ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği" kullanılarak bireyler ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin istatistik analizi için SPSS 22,0 programı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için Tip-1 hata 0,05 (0,95 güç) olarak kullanılmıştır p<0,05. Kadınların yaş ortalaması 58,67±14,69 dur. Beden imgesinin yaşam niteliğine etkisi ölçeğinin toplam puan ortalaması 13,07±19,41 olarak tespit edilmiştir. Çalışmaya alınan kadınların eğitim durumu, gelir düzeyi, çocuk sayısı, ek kronik hastalık varlığı, diyete uyum, genel görünüm memnuniyeti ve egzersiz yapma düzeyleri arttıkça Beden imgesinin yaşam niteliğine etkisi ölçeği puan ortalamalarının arttığı saptanmıştır. Çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeğinin toplam puan ortalaması 54,44±12,53 olduğu tespit edilmiştir. Algılanan sosyal destek; çocuk varlığı, egzersiz yapma ve genel görünümden memnuniyet düzeyleri artıkça arttığı saptanmıştır. Sonuç olarak beden imgesi yaşam niteliği artıkça algılanan sosyal destekte artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, Kadın, Hemşirelik, Beden İmgesi, Sosyal Destek, Yaşam Niteliği
COVID-19 enfeksiyon öyküsü olan ve henüz renal replasman tedavisi almayan kronik böbrek yetmezliği hastalarında, prediyaliz hasta eğitiminin COVID-19 hastalık seyri ve renal fonksiyonlar üzerine olan etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan SARS-CoV-2 isimli zoonotik virüs şiddetli akut solunum yolu enfeksiyonu olan Koronavirüs Hastalığı-2019 (Covid 19) hastalığına neden olmaktadır. Covid 19 hastalık seyrinde sıklıkla solunum yolu patolojileri izlenmekle beraber yapılan çalışmalarda başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere renovasküler patolojiler, endokrin bozukluklar ve hematolojik problemlerde de artış izlenmektedir. Kronik böbrek hastalığı olup renal replasman tedavisi başlanmamış hastalarda prediyaliz hasta eğitiminin hastalık surveyi üzerine olumlu etkileri olmaktadır. Literatürde yer alan bir çok çalışmada prediyaliz hasta eğitimi alan olgularda hemodiyalize gidiş sürecinin uzadığı, komplikasyon sıklığının azaldığı ve medikal tedavi uyumunun arttığı izlenmektedir. Güncel literatürde Covid 19 pandemi sürecinde kronik böbrek yetmezliği hastalarında prediyaliz hasta eğitiminin gerek enfeksiyon sürecine gerekse renal eğitiminin enfeksiyon sürecine ve renal fonksiyonların seyrine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem fonksiyon izlemi üzerine etkisini inceleyen yeteri çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmada kronik böbrek yetmezliği olup Covid 19 enfeksiyonu geçiren olgularda prediyaliz hasta Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışma kapsamında Balıkesir Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı'nda takipli olgular geriye yönelik tarandı. Bu hastalardan Renal Replasman Tedavisi almayan Kronik Böbrek Yetmezliği tanılı ve Covid-19 Hastalık öyküsü olan (Nazofaringeal sürüntü çubuğu ile polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) pozitif saptanan hastalar) 98 hasta dahil edildi. Bunlardan Covid- 19 hastalığı öncesi en az 1 yıl süre ile takibimizde olan hastalar, eğitimli grup olarak adlandırıldı. 1 yıldan daha az süre takip ettiğimiz hastalar, eğitimli olmayan grup olarak adlandırıldı. Malignitesi olan hastalar, ileri evre konjestif kalp yetmezliği olanlar, böbrek nakilli hastalar, gebe hastalar, herhangi bir Covid-19 aşısı olmuş hastalar, 18 yaş altı hastalar ve diyaliz hastaları çalışmaya dahil edilmedi. Seçilen hastaların demografik verileri (yaş, cinsiyet), sigara veya alkol kullanımı, hastalık öncesi ve sonrası laboratuvar bulguları (kan glukozu, tam kan sayımı, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, Chronic Kidney Disease Epidemiology Collaboration' a göre glomeruler filtrasyon hızı (GFR), parathormon (PTH), magnezyum, ürik asit, c-reaktif protein (CRP), spot idrar protein/kreatinin oranı), eğitimli hasta olup olmadığı, seyirde hemodiyaliz ihtiyacı, favipiravir kullanımı, mortalite oranı, entübasyon oranı, yoğun bakım ihtiyacı, hastanede yatıp yatmadığı, hastanede yattıysa yatış süresi, morbidite oranı (serebrovasküler olay (SVO), miyokard enfarktüsü (MI), pulmoner emboli vs.) dijital ortamda kayıt altına alınıp SPSS 22.0 programına kaydedildi. Böylece istatiksel hesaplamalar yapılarak iki grubun karşılaştırılması yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiksel analizleri yapıldı. Sıklıklar % ile, sürekli sayısal veriler ortalama (± standart hata), normal dağılma uygun olmayan veriler ortanca (25.-75. Yüzdelik dilimler) olarak sunuldu. Non-parametrik nominal veriler arasındaki ilişki analizleri Ki-Kare testi, Mann Whitney U testi ve Fisher's Exact Test ile incelendi. Tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05 in altı anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular Araştırmada değerlendirilen 98 vakanın 34'ü (%34,7) eğitim almayan, 64ü (%65,3) eğitimli olarak saptandı. Vakaların 53'ü (%54) kadın olup kişilerin yaşları 25-96 aralığındaydı. Eğitim almayan vakaların 13'ünün (%38,2), eğitimli vakaların ise 40'ının (%62,5) kadın olduğu bulundu. Eğitim almayan vakaların sigara kullanım oranlarının, eğitimli vakaların sigara oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,008) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında alkol ve kullandığı ilaç oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Eğitim almayan vakaların Covid-19 sonrası üre (p=0,040) ve kreatinin (p=0,008) medyan değerlerinin Covid-19 öncesi üre ve kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı, GFR (p=0,014) medyan değerinin ise istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası kreatinin medyan değerlerinin Covid-19 öncesi kreatinin medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede azaldığı (p=0,004) bulundu. Eğitimli vakaların Covid-19 sonrası GFR medyan değerlerinin Covid-19 öncesi GFR medyan değerlerine göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede arttığı (p<0,001) bulundu. Covid-19 hastalığı öncesi ve sonrası üre, kreatinin ve GFR değişim yüzdesi incelendiğinde eğitim almayan vakalarda kreatinin değerlerinin eğitimli gruba göre istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha fazla artış gösterdiği (p=0,027) bulundu. Eğitimli vakaların favipiravir kullanım oranlarının, almayan vakaların favipiravir kullanım oranlarından istatistiksel açıdan anlamlı seviyede daha yüksek olduğu (p=0,026) bulundu. Buna ek olarak eğitim alan ve almayan vakalar arasında hastaneye yatış, sonlanım noktası farklılığı, entübasyon oranı, seyirde SVO, MI gibi komplikasyon gelişimi, mortalite oranı, seyirde geçici hemodiyaliz (HD) ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin HD ihtiyacı oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı seviyede farklılık göstermediği bulundu. Sonuç Çalışmamızda prediyaliz KBY hasta eğitiminin Covid-19 sonrası gelişebilecek renal fonksiyon kaybına sebep olmadığını hatta böbrek fonksiyonlarında iyileşme sağladığını gösterdik. Ayrıca eğitim alan grupta favipravir kullanımın daha fazla olduğunu ve sigara kullanımın daha az olduğunu gördük. İki grup arasından eğitimi olmayan grupta Covid-19 sonrası üre, kreatinin ve fosfor düzeylerinde artma, GFR'de azalma olduğunu gördük. Eğitimli olan grupta ise Covid-19 sonrası kreatininde azalma ve GFR'de artma, hemoglobinde düşme olduğunu gördük. Her iki grupta hastaneye yatış, yatış süresi, entübasyon oranı, hastalık seyrinde morbidite ve mortalite gelişimi, seyirde geçici hemodiyaliz ihtiyacı ve hastalık sonrası rutin hemodiyaliz gereksinimi arasında fark saptamadık. Bu durum hasta sayısının az olmasında kaynaklı olabilir. Literatürde, KBY hastalarında prediyaliz hasta eğitimiyle Covid-19'un böbreklere olan etkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu çalışmamızın bu konu ile ilgili yapılacak diğer çalışmalara öncü olacağını düşünmekteyiz.
Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı, atrial fibrilasyon ile ilişkili risk faktörleri ve tedavi yaklaşımının değerlendirilmesi
Giriş: Atrial Fibrilasyon (AF) normal popülasyonda en sık görülen aritmidir. Genel popülasyonda AF prevalansı %2.3 ile %3.4 arasında değişmektedir [1, 2]. AF varlığı yaşam kalitesini bozan bir faktör olmasının yanında kalp yetmezliği, serebrovasküler olay (SVO) gibi morbiditelere ve ölüme sebep olabilmektedir [3]. Kardiyovasküler hastalıklar kronik böbrek hastalıklarının en sık rastlanan ölüm nedenidir. Atrial fibrilasyon başta kalp yetmezliği ve tromboembolik olaylara yol açarak bu duruma katkıda bulunur. Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY) ve Hemodiyaliz uygulaması (HD) AF gelişiminde önemli bir risk faktörüdür [4] [5]. Bu hastalarda yaş, koroner kalp hastalığı varlığı, ekokardiyografik (EKO) anormallikler, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), inme (SVO), düşük prediyaliz sistolik kan basıncı, HD tedavisinin süresi ve yöntemi haftada diyalize girme sıklığı, diyaliz süresi ve UF miktarı gibi çok sayıda faktörün AF gelişimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir [6-10] Genel popülasyonda antikoagülan kullanımının SVO gelişimini azalttığı bilinirken hemodiyaliz hastalarında ve antikoagülan kullanımı artmış hemorajik SVO ve majör kanama riski nedeniyle tartışmalıdır. Bu sebeple de AF hastalarında varfarin/antikoagülan kullanımının beklenenden düşük (yaklaşık %25) olarak bildirilmektedir [7, 11-13]. Türkiye 'de sıklığı ve tedavi yaklaşımını değerlendirmek üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Ankara ilindeki 3 diyaliz merkezinde Mayıs /2021 ile Mayıs/2023 arasında HD e girmiş hastaların dosya ve sistem kayıtları retrospektif olarak ele alındı. Düzenli kayıtları olan 405 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta, AF varlığı ve tipi (paroksismal, persistan/permanent açısından değerlendirildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, HD parametreleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçları gözden geçirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF sıklığı %12,8 olarak tespit edildi. AF tipleri değerlendirildiğinde; paroksismal 17 (%4,2), persistan/permanent 35 (%8,6). Hastaların 165' i (%40,7) kadın; 240'ı (%59,3) erkekti. Ortalama yaş 62,3±13,9 ve ortanca yaş 64'tü. SDBY sebepleri incelendiğinde: 184 (%45,7) hasta HT, 126 (%31,3) hasta DM, 27 (%6,7) hasta glomerülonefrit (GN), 18 (%4,5) polikistik böbrek hastalığı (PKBH), 6 (% 1,5) piyelonefrit, 6 (%1,5) hasta amiloidoz olarak görüldü. Eşlik eden hastalıkları incelendiğinde: 173 (%42,7) hastada DM, 351 (%86,7) hastada HT, 88 (%21,7) hastada kronik kalp yetmezliği (KKY), 200 2 (%49,4) hastada koroner arter hastalığı (KAH) görüldü. 310 (%78,9) hastanın haftada 3 defa HD'ye girdiği ve ortalama HD süresinin ortalama 4 saat ve UF miktarının ise ortalama 2996±979,7 olduğu görüldü. Hastaların diyaliz öncesi ortalama sistolik kan basıncı 133,9±20,3 mm/Hg idi. 18 hastanın EF <%40 idi. 205 (%50,6) hasta betablokör kullanmaktaydı. Antikoagülan kullanan 44 (%10,9) hasta olup bunların 26 (% 6,4)'sı varfarin kullanıyordu. Antikoagülan kullanımı AF tipine göre değerlendirildiğinde antikoagülan kullanımının paroksismal AF'si olan hastalarla kıyaslandığında persistan/permanent AF'si olan hastalarda anlamlı seviyede daha sık olduğu görüldü 3(%15) e 17(%85) p:0,032. CHADS-VASC2 skorları değerlendirildiğinde antikoagülan alan grupta ortalama değerin anlamlı daha yüksek olduğu görüldü 4,2±1,5 a 3±1,4 p:0,004 olarak görüldü. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı genel p0pülasyona oranla yüksektir. Bu hastalarda yaş, diyaliz öncesi sistolik kan basıncı ve ultrafiltrasyon miktarı AF ile ilişkili görünmektedir. Oral antikoagülan kullanımının genel popülasyona göre daha düşük saptandığı AFli hemodiyaliz hastalarının etkin değerlendirilebilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Atrial Fibrilasyon, Serebrovasküler Olay, Oral Antikoagülan, Varfarin
Hemodiyaliz hastalarında sol atriyum fonksiyonları ve non-invaziv hemodinamik parametrelerin ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Giriş: Kardiyovasküler hastalıklar, hemodiyaliz hastalarında oldukça sık görülmektedir ve bu hasta grubunda önde gelen mortalite nedenidir. Kronik böbrek hastalığı nedeni ile ortaya çıkan fizyopatolojik birçok faktör sol atriyal remodelinge (yeniden yapılanma) neden olarak sol atriyum mekaniklerinin bozulmasına ve sol atriyal çapta artışa neden olur. Sol atriyum yapısında meydana gelen değişiklikler doku doppler ekokardiyografi, pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilebilir. Son yıllarda benek takip ekokardiyografi ile strain(gerinim)değerlendirmesi subklinik miyokardiyal disfonksiyonun belirlenmesinde önem kazanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2017 ile Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Hemodiyaliz Ünitesi'nde kronik HD tedavisi uygulanan ve bilinen majör kardiyovasküler hastalığı olmayan 39 HD hastası çalışmamıza dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, HD süresi(ay), HD ilişkili takip verileri, daha önce aldıkları renal replasman tedavisi (RRT) çeşitleri ve ekokardiyografinin yapıldığı zamandaki laboratuvar tetkik sonuçları kaydedildi. Hastaların HD seansının 1 saat öncesinde ve sonrasında pulsed wave doppler ekokardiyografi ve doku Doppler ekokardiyografi ile erken transmitral pik velositesi (E) , geç transmitral pik velositesi (A) ,deselerasyon zamanı, mitral medial ve lateral annülüsten e' (erken anüler doku doppler velositesi), a'(geç anüler doku doppler velositesi) ve s' (sistolik anüler velosite) ile birlikte bunların oranları E/A, E/e (ortalama) ve "nagueh formülü 1.24 x E/e'(ortalama) +1.9" ile ePCWP(estimated pulmonary capillary wedge pressure) hesaplandı. İki boyutlu benek takibi ekokardiyografi ile rezervuar (LASr) ,iletici (LAS-cd) ve kontraksiyon (LAS-ct) fazlarında sol atriyal strain ile global longitudinal strain (GLS) ölçümleri ile sol atriyum maksimum hacmi (LAV-max), sol atriyum minimum hacmi (LAV-min), sol atriyum atriyal kontraksiyonundan önceki hacmi (LAV-PreA) ve total sol atriyum emptying (boşalma) fraksiyonu (LAEF) hesaplandı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 53.9 ± 13.9 yıl; 20'si (%51.3) kadın,19'u (%48.7) erkekti ve tümüne AV fistül yoluyla HD uygulanmaktaydı. Ortalama HD süresi 65.3 (4-300) aydı. Hastalardan 4'ü (%10.3) haftada 2 gün, 35'i ( %89.7) haftanın 3 günü HD'ye girmekteydi. Ekokardiyografinin yapıldığı HD seansında ortalama UF miktarı 2.7 ± 0.8 litre, UF yüzdesi ortalama %3.9 ± 1.3 olarak saptandı. Geleneksel iki boyutlu ekokardiyografi ve doku doppler ekokardiyografi ile HD öncesi ve sonrası yapılan değerlendirmelerde; mitral E, mitral A, mitral lateral s', mitral lateral e' ve ePCWP değerlerinde anlamlı olarak azalma görülürken, (sırasıyla p:<0.001, p:0.011, p:0.029, p:0.023 ve p:0.005) HD sonrası mitral E/A ve mitral E/e' değerlerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İki boyutlu BTE'de ise hastaların HD sonrası LAV-max, LAV-min ve LAV-preA değerleri anlamlı olarak azaldı. (sırasıyla p:0.001, p:0.014, p:0.033) Hastaların HD sonrası GLS değeri anlamlı olarak bozuldu (HD öncesi %-16.7 ± 3.11, HD sonrası %-14.2 ± 3.5, p: 0.000). Hastaların HD sonrası LASr, LAS-cd ve LAS-ct değerlerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi.(HD öncesi; LASr: % 22.95 ± 9.42, LAS-cd: % -12.71 ± 6.84, LAS-ct: %-11.24 ± 7.57; HD sonrası; LASr: % 20.58 ± 8.77, LAS-cd: % -10.87 ± 6.68, LAS-ct: % -10.32 ± 5.36.) Hastaların HD sonrası LAEF değerlerindeki azalma anlamlı değildi. (HD öncesi LAEF: % 50.03±12.30 HD sonrası LAEF: %49.39±10.97.) Sonuç: HD seansı sonrasında, hastaların doku doppler ve pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilen parametrelerde değişme olurken, sol atriyal strain'in üç fazında da strain parametreleri değişmedi. Kronik HD hastalarında volüm değişikliklerinin sol atriyum strain üzerine etkisini değerlendiren daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, sol atriyum, strain, ekokardiyografi
Periton diyalizi ve hemodiyaliz hastalarında (diyaliz öncesi ve sonrası) diyastolik ve sistolik ekokardiyografi parametrelerinin iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi ile karşılaştırılması
Giriş: Son dönem böbrek hastalığı popülasyonunda kardiyovasküler hastalıklar çok sık görülmekle birlikte bu hastalarda en önemli mortalite nedenidir.Periton diyalizi (PD) ve hemodiyaliz (HD) hastalarının ekokardiyografik verilerle karşılaştırıldığı az sayıda çalışma mevcuttur. Periton diyalizinin hemodiyalize göre daha fizyolojik bir yöntem olduğu kabul edildiğinde, iki grup arasındaki kardiyak değişimlerin karşılaştırılması prognoz açısından önemli bilgiler sunabilir. Ventrikül ve atriyum yapısında meydana gelen değişiklikler doku Doppler ve pulse wave Doppler ile değerlendirilebilir. Son yıllarda önem kazanan benek takibi ekokardiyografi (BTE) ile yapılan strain değerlendirmesi subklinik miyokard disfonksiyonun saptanmasında önemli bir yere sahiptir. Gereç Yöntem: Ocak 2022 ile Mayıs 2023 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bilinen kardiyovasküler hastalığı olmayan 47 sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) hastası ve Kasım 2017 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında ekokardiyografik görüntüleri kaydedilmiş 58 HD hastası çalışmamıza alındı. Hastaların demografik özellikleri, kronik hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, diyaliz süreleri, diyaliz takip verileri ve laboratuvar belirteçleri toplandı. PD ve HD hastalarının (HD öncesinde ve sonrasında) pulse wave Doppler ve doku Doppler ile; Mitral ve Triküspit pik akım hızları E (erken diyastolik akım velositesi), A (geç diyastolik akım velositesi), bunların birbirine oranı E/A ve delerasyon zamanı (DZ), Mitral medial ve lateral anülüsten ve Triküspit kapaktan e' (erken diyastolik hız), a' (geç diyastolik hız), s' (sistolik), Ortalama E/e', Mitral medial-lateral ve Triküspit miyokardiyal performans indeksi (MPİ) hesaplandı. BTE ile rezervuar (SR), iletim (S-CD) ve kontraksiyon (S-CT) fazlarında sol atriyal strain, sağ-sol ventrikül GLS, sağ ventrikül serbest duvar straini ölçüldü, sol atriyum hacimleri (LAVmax, LAVmin, LAVpreA, LA-EF) ve sol atriyum hacim indeksi (LAVİ) hesaplandı. Bulgular: PD hastalarının ortanca yaşı 54 (26-80) , 27'si (%57,4) kadın, 20'si (%42,6) erkekti, PD süresi ortanca 48 (6-192) aydı. HD hastalarının ortalama yaşı 54,38 (± 15,88), 24'ü (%41,4) kadın, 34'ü (%58,6) erkekti. HD süresi ortanca 55 (6-384) aydı. PD hastalarında HD öncesi hastalara göre Mitral E, Mitral E/A, Medial e', Lateral e', Ortalama E/e', Triküspit E/A, Triküspit s', Triküspit e', TAPSE daha düşüktü (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,001, p:0,032, p:0,008, p:0,000, p:0,027, p:0,028, p:0,002). PD hastalarında HD sonrası hastalara göre Medial a', Triküspit E, Triküspit A, Triküspit DZ, TAPSE değerleri daha yüksekti (sırasıyla p:0,020, p:0,009, p:0,000, p:0,023, p:0,001). HD sonrası hastalarda PD hastalarına göre GLS LV, LAVmax , LAVmin ve LAVİ daha düşüktü (sırasıyla p:0,001, p:0,000, p:0,041, p:0,000). HD hastalarında HD sonrası Mitral E, Mitral A, Mitral E/A, Medial e', Ortalama E/e', Triküspit E, Triküspit E/A, Triküspit e', Triküspit a', TAPSE azaldı. (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,001, p:0,001, p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,021, p:0,000). HD sonrası GLS-LV, GLS-RV, FWS-RV, SR, S-CD'de bozulma izlendi (sırasıyla p:0,000, p:0,000, p:0,000, p:0,030, p:0,002). Sonuç: LVEF korunmuş hastalarla yaptığımız bu çalışmada her iki grupta Strain değerlerinde bozulma saptadık. Sonuçlarımız HD'nin sistolik ve diyastolik fonksiyonları kötüleştirdiğini ve sistolik fonksiyonları PD'ye göre daha kötü etkilediğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Periton diyalizi, hemodiyaliz, strain, ekokardiyografi
Hemodiyaliz hastalarında hastalığı kabulün konfor düzeyine etkisi
Araştırma hemodiyaliz hastalarında hastalığı kabulün konfor düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma 13.04.2021- 03.06.2021 tarihleri arasında Antalya ilinde bulunan özel bir diyaliz merkezinde kesitesel çalışma tasarımı kullanılarak yapıldı. Çalışmaya166 hemodiyaliz tedavisi uygulanan birey alındı. Veri toplama aşamasında Hasta Tanılama Formu, Hastalığı Kabul Ölçeği ve Genel Konfor Ölçeği kullanıldı. İstatistiksel değerlendirmede sayı, yüzde, t testi, ANOVA, varyans homojenliği için Levene testi, Tamhane's T2 testi, Bonferroni testi ve pearson korelasyon analizinden yararlanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Araştırmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 61.36±14.14, %63.9'u erkek, %47'si ilkokul mezunu, %73.5'i evlidir. Bireylerin hemodiyaliz tedavi alma süresi 37.45±55.04 ay olduğu belirlendi. Bireylerin %91'inin haftada üç kez hemodiyaliz tedavisi aldığı, %79.5'inin başka kronik hastalığı bulunduğu, %50'sinin bakım konusunda destek aldığı, %81'inin hemodiyaliz tedavisine ilişkin eğitim aldığı bulundu. Hastalığı Kabul Ölçek puan ortalaması 22.20±8.65, Genel Konfor Ölçek puan ortalaması ise 129.27±13.94'tür. Hastaların eğitim durumu, gelir durumları ve bakım konusunda destek almaları ile Hastalığı Kabul Ölçek puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlendi. Haftalık iki kez hemodiyaliz tedavisi alan bireylerin Genel Konfor Ölçeğinin rahatlama boyutu puan ortalaması arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu görüldü. Bireylerin hemodiyaliz süreleri ile Hastalığı Kabul Ölçek puan ortalamaları ve Genel Konfor Ölçek puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlendi. Araştırmaya katılan bireylerin hastalığı kabulü ile konfor düzeyi arasında pozitif ilişki olduğu, hastaların hastalığı kabul düzeyi arttıkça konfor düzeyinin de arttığı belirlendi. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz tedavisi, hasta, hastalığı kabul, konfor düzeyi
01 ocak 2012-30 kasım 2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyaliz ünitesinde periton diyalizi başlanan hastaların değerlendirilmesi
Kronik böbrek hastalığı (KBH) nedeniyle renal replasman ihtiyacı olan hastalarda periton diyalizi (PD), güvenli ve rezidüel böbrek fonksiyonunu koruyan yöntemlerden biridir. PD prevalansı ülkemizde ve dünyada diğer renal replasman tedavilerine kıyasla düşük seyretse de, son yapılan çalışmalar hemodiyaliz ile benzer sağ kalım oranı sağladığını göstermiştir. Çalışmamızda PD başlanan hastaların demografik ve klinik özelliklerinin, periton diyaliz sürelerinin, periton diyalizini sonlandırma nedenlerinin, periton diyalizine bağlı komplikasyonların, peritonit atak durumlarının ve peritonit atak ile ilişkili olabilecek faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 01.01.2012-30.11.2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Diyaliz Ünitesi'nde PD tedavisi alan 117 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları kaydedildi. Geçirilen peritonit atakların zamanı ve sayısı, peritonit atak tedavileri, periton kataterinin kim tarafından açıldığı (nefrolog veya cerrah tarafından), PD tipi ve süresi, PD'yi sonlandırma sebepleri ve PD yapıldığı sürece bakılan kontrol laboratuvar değerleri kaydedildi. Hastaların yaşları 6 ile 89 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 54,83±14,73 yıl olarak bulunmuştur.Hastaların%60,7'sinde hipertansiyon, %36,7'sinde diyabetes mellitusve %18'inde konjestif kalp yetmezliği var idi. Hastaların %10,3'üne APD, %72,6'sına SAPD uygulandığı görülmüştür.Hastaların PD'de kalma süresinin ortanca değeri 604 gün olup, bu süre literatüre kıyasla daha düşük bulunmuştur. Hastaların %48,7'ininhemodiyalize geçiş yaptığı, %37,2'sinin ex olduğu ve %9,0'unun renal nakil olduğu saptanmıştır. Hemodiyalize geçişte, diyaliz yetersizliği ve PD ilişkili enfeksiyonlar en önemli nedenler olarak bulunmuştur.Hastaların %44,4'ünün en az 1 peritonit atak geçirdiği bulunmuştur. Peritonite en sık neden olan mikroorganizmalarınStafilococcus aureus (%9,4), Stafilococcus epidermidis (%5,2)ve Escherichia coli (%3,1)olduğu saptanmıştır. Hastaların %38,5'indePD ilişkili komplikasyon geliştiği saptanmıştır. Peritonit atak geçiren hastalarda ortanca kreatinin değeri ve parathormon değeri, peritonit atak geçirmeyen hastalara kıyasla daha yüksek saptanmıştır (p=0,034). Peritonit atak geçiren hastalarda ortanca parathormon değeri, peritonit atak geçirmeyen hastalara kıyasla sınırda anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (p=0,050). Sonuç olarak PD diyalizi alanhastalarda; demografik özellikler, ek hastalıklar, PD yöntemi, PD sonlanım nedenleri, hemodiyalize geçiş nedenleri, PD ile işkili komplikasyonlar, peritonit ve peritonite neden olan mikroorganizmalar açısından bulgularımız literatür verilerine paralel bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarının doğrulanması için prospektif tasarımda ve geniş hasta kohortunda yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rutin hemodiyaliz uygulanan hastalarda mevsimsellik ve diyet alımına bağlı sıvı elektrolit ve asit baz değişikliklerinin değerlendirilmesi
Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) olan bireylerde ilerleyici renal fonksiyon kaybı çoklu elektrolit düzensizliklerine sebep olur. Mevsimsel değişikliklerin insan fizyolojisine geniş bir etkisi vardır ve diyet davranışını belirlemektedir. Toplumda yaygın olarak kutlanan özel günlerde de diyet değişikliklerinin olduğu bilinmektedir. Mevsimlere bağlı fizyolojik değişiklikler ve diyet alımında farklılıklar SDBH'lı bireylerde asit-baz ve elektrolit dengesini etkileyebilmektedir. Çalışmamızda Eskişehir'deki dört farklı hemodiyaliz ünitesinde haftada üç gün rutin hemodiyaliz alan hastaların 2021 yılına ait bir yıllık verileri retrospektif olarak değerlendirildi. 168 hastaya ait toplam 35 parametre (hematolojik, biyokimyasal ve klinik parametreler) ele alındı. Parametreler ile aylar, mevsimler ve özel günler (dini bayramlar ve yılbaşı) arasındaki ilişki uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Diyaliz giriş potasyumu en yüksek temmuzda (5,342 ± 0,054 mEq/L) idi. Diyaliz giriş potasyum değeri 5,5 mEq/L ve üzerinde olan hastalar en yüksek sayı ve oranda temmuz ayında (n=68, %40,5) saptandı. Fosfor değerinin ocak ayında (4,875 ± 0,087 mg/dL) en yüksek olduğu görüldü. Fosfor değerinin 5,5 mEq/L ve üzerinde olduğu hastalar en yüksek sayı ve oranda şubatta (n=51, %30,4) idi. En az kilo artışı ağustosta (2,08 ± 0,083 kg) saptandı. Bikarbonat değerleri arasında mevsimsel fark izlenmedi (p>0,05). SDBH'lı bireylerde elektrolit ve asit baz düzensizliklerinin yaşamsal etkileri olabilmektedir. Bu nedenle farklı mevsim dönemleri ile bayramlar ve yılbaşı gibi özel günlerde hastaların potasyum ve fosfor düşürücü medikal tedavi seçeneklerini gözden geçirmek gerekmektedir.
Rezidüel böbrek fonksiyonları olan periton diyalizi hastalarında serum n-terminal probrain natriüretik peptit (NT-proBNP), nötrofil gelatinase-associated lipocalin ilişkili protein (NGAL) ve fibroblast growthfactor (FGF23) ilişkisi
Amaç ve metod: Kronik kalp yetmezliği olan ve glomerüler filtrasyon oranıhafif derecede azalmış olan hastalarda Gelanitase lipocalin ilişkili protein (NGAL)düzeylerinin arttığı bildirilmiştir. Bu durum böbrek interstisyelinde kronik olarak basınçartışına ve böbrek hasarına bağlı olabilir. Kalp yetmezliği hastalarında serum Nterminal-pro brain natriuretic peptide (NT-proBNP) düzeyleri artmaktadır. Bu pilotçalışmada rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP yüksek olan ayaktan peritondiyalizi hastaları (PD) ile rezidüel böbrek fonksiyonu olan ve NT-proBNP düzeyleridaha düşük hastaların çalışmanın başlangıcında ve 3 ay sonraki ölçümlerde serumNGAL düzeyleri yönünden karşılaştırılmasını amaçladık. Yaş, cinsiyet yönünden farklıolmayan 20 ayaktan periton diyalizi hastasında ve 20 sağlıklı kontrol grubunda serumNT-proBNP, NGAL ve fibroblast growth faktör 23 (FGF23) ölçüldü.Sonuçlar: Hastalarda serum NT-proBNP, NGAl ve FGF 23 düzeyleri anlamlıolarak hastalarda daha yüksekti (p <0.05). NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerindeolan (10 hasta: hipervolemik grup) hastalar ile NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar (10 hasta) arasında yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, serumkreatinin, Parathormon, NGAL, FGF23 kan ure azotu (BUN), idrar volümü, Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal Disease Study formulüne göre hesaplananglomerüler filtrasyon oranı ve ekokardiyografik incelemede sol ventrikül diyastol sonuçapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği yönünden çalışma başlangıcındaki ve 3 aysonraki değerlendirmede bir farklılık saptamadık (p>0,05). NT-ProBNP düzeyleri 1000pg/ml üzerinde olan (hipervolemik grup) hastaların ortalama NT-proBND düzeyleri13323,3±11235,9 pg/ml, NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların ise456,1±266,7 pg/ml idi. NGAL düzeyleri ile ekokardiyografik incelemede sol ventriküldiyastol sonu çapı, sol atrium çapı, aort kökü genişliği, rezidü idrar miktarı arasında dabir ilişki saptayamadık. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/ml üzerinde olan hastalar ileNTProBNP düzeyleri 1000 pg/ml altında olan hastaların 3 ay sonraki 2. ölçümlerindeNT-ProBNP düzeyleri ilk ölçümlerine göre istatistiksel olarak anlamlı olarak(13323,3±11235,9 pg/ml den 9667,3±9483,2 pg/ml) azaldı (p<0.05). NGALdüzeylerinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. NT-ProBNP düzeyleri 1000 pg/mlaltında olan hastalar 3 ay sonraki 2. ölçümlerinde serum NT-ProBNP ve NGALdüzeylerinde anlamlı bir değişiklik bulamadık. Her iki grup arasında hastaların 3 aysonraki değerlendirilmelerinde Cockroft-Gault ve Modification of Diet in Renal DiseaseStudy formülleri ile hesaplanan tahmini glomerüler filtrasyon hızı yönünden fark yoktu.Serum NGAL ilk ölçümünün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve NTproBNP alındığında NGAL'in bağımsız belirleyicisi olarak albumini saptadık. SerumNGAL ikinci ölçümün belirleyicilerini saptamak amaçlı multivariate regresyonanalizinde modele grup 1 (hipervolemik grup) olmak, yaş, serum albumin ve serum NTproBNP düzeyleri arasındaki değişiklik alındığında NGAL in bağımsız belirleyicisiolarak albumini saptadık. Diğer faktörlerin ise bir etkisi olmadığını saptadık.Sonuç olarak hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre serum NT-ProBNP,NGAL ve FGF 23 düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Periton diyalizi hastalarında vücutvolüm durumunun bir göstergesi olarak değerlendirilen serum NT-ProBNP ile NGALdüzeyleri arasında bir ilişki yoktu. Periton diyalizi hastalarında albumin gibi diğerfaktörler serum NGAL düzeylerinin belirleyicisi olarak görünüyor.