Hypothyroidism
89 theses under this subject heading
Total tiroidektomi yapılan hastalarda operasyon sonrası akut hipotiroidizmin ekokardiyografik bulgularının değerlendirilmesi
Total Tiroidektomi Sonrası Akut Hipotiroidizmin Ekokardiyografik Bulgular Üzerindeki Etkileri Tiroid hormonları, vücudun metabolik dengesini sağlayan ve birçok organ sisteminde önemli fizyolojik etkileri bulunan hormonlardır. Kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri özellikle miyokard kontraktilitesi, kalp hızı ve vasküler direnç mekanizmaları yoluyla belirgindir. Hipotiroidizm, kardiyak fonksiyonları olumsuz etkileyerek bradikardi, azalmış ejeksiyon fraksiyonu ve artmış vasküler direnç gibi değişikliklere yol açabilir. Total tiroidektomi sonrası gelişen akut hipotiroidizm, bu etkileri daha belirgin hale getirebilir. Bu çalışmada, total tiroidektomi sonrası gelişen akut hipotiroidizmin ekokardiyografik parametreler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Preoperatif ve postoperatif ekokardiyografik ölçümler karşılaştırılarak miyokardiyal fonksiyonlardaki değişimler değerlendirilmiştir. Çalışmamızda IVRT ve IVCT sürelerinde anlamlı bir uzama gözlenmiştir. Bu bulgular, hipotiroidizmin miyokardiyal gevşeme sürecini olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Çalışmamızda tiroid boyutu ile EF değişimi arasında negatif bir korelasyon bulunmuş olup, büyük tiroid bezine sahip hastalarda postoperatif kardiyak fonksiyonların daha fazla etkilenebileceği öne sürülmüştür. Sigara kullanımının tiroid fonksiyonları üzerinde belirgin bir etkisi olduğu gözlenmiş ve TSH, T3 ve T4 değişimlerinin sigara içen bireylerde daha belirgin olduğu tespit edilmiştir. Ancak, sigaranın ekokardiyografik parametreler üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, total tiroidektomi sonrası gelişen hipotiroidizmin, özellikle miyokardiyal gevşeme ve diyastolik fonksiyonlar üzerinde erken etkileri olduğu görülmektedir. Bu nedenle, postoperatif dönemde hastaların düzenli olarak ekokardiyografik ve tiroid fonksiyon testleri ile takip edilmesi önerilmektedir. Ayrıca, tiroid fonksiyonları ile kardiyak parametreler arasındaki uzun dönem ilişkilerin belirlenmesi için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Doğrusal olmayan temel bileşenler analizi için yapay sinir ağları yaklaşımı
Doğrusal Olmayan Temel Bileşenler Analizi (DOTBA), aralarında doğrusal veya doğrusal olmayan ilişki bulunan veri kümeleri için rakamsal ve görsel sonuçlar veren açıklayıcı bir boyut indirgeme yöntemidir. DOTBA'da, sürekli değişkenlerin yanı sıra, kategorik ve sıralı değişkenler de aynı anda analize dâhil edilebilir. Analizde gözlenen değişkenler arasındaki ilişkilerin doğrusal olduğu varsayımına gerek yoktur. Bu çalışmada DOTBA için yapay sinir ağları yaklaşımı açıklanarak uygulama yapılmıştır. Uygulamada veri seti olarak 422 hastaya ait 19 değişkenli hipotiroidi verisi kullanılmıştır. Yapay sinir ağlarında temel bileşenler analizi ile birlikte yapay sinir ağlarında doğrusal olmayan temel bileşenler analizi kullanılarak elde edilen sonuçlar, tablo ve grafikler halinde sunularak yorumlanmıştır. İlk iki temel bileşen, DOTBA' da toplam varyansın %95.65'ini açıklarken, TBA'da %90.08'ini açıklamıştır. Sonuç olarak, DOTBA'nın TBA'ya göre yüksek bir varyans açıklama oranı ile başarılı sonuçlar verdiği ve böylece ileriye dönük yapılacak tahminlerde kullanılabileceği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Doğrusal Olmayan Temel BileĢenler Analizi, Hipotiroidi, Temel BileĢenler Analizi
Down sendromlu bireylerin klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi, 11 yıllık tecrübe
Down sendromu toplumda 800 canlı doğumda bir görülür ve zihinsel yetersizliğin en sık genetik sebebidir. Down sendromu vakalarının %96'sı klasik (regüler) Down sendromuyken, %3-4'ü translokasyon tipi ve %1-2'si mozaik tiptir. Vakaların <%1'i parsiyel trizomiye bağlı gelişmektedir. Regüler Down sendromu için bilinen en önemli risk faktörü ileri anne yaşıdır. Down sendromlu bireyler konjenital kalp hastalıkları, anal atrezi, konjenital hipotiroidi, Hashimoto tiroiditi, Graves hastalığı, çölyak hastalığı, tip 1 diyabet, atlantoaksiyal instabilite, eklem laksisitesi, beslenme problemleri, işitme kaybı, otitis media, uyku apnesi, görme problemleri, cilt problemleri, geçici anormal miyelopoez, akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi için artmış risk altındadırlar. Bu çalışmada kliniğimize ilk başvurusu 01.01.2010-31.12.2020 tarihleri arasında olan 264 Down sendromlu birey incelemeye alınmış bireylerin; prenatal, natal, postnatal, medikal ve cerrahi tedavi öyküleri, demografik özellikleri ve klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Down sendromlu bireylerin %97'sinin regüler tip %2,3'ünün translokasyon tipi %0,7'sinin ise mozaik tip Down sendromu olduğu saptanmıştır. Anne yaşı verisine ulaşılan bireylerin %48,8'inde anne yaşı 35 ve üzerindedir. Down sendromlu bireylerin %71,8'inde konjenital kalp hastalığı saptanmış olup en sık olarak sekundum ASD görülmüştür. Down sendromlu bireylerin %33,7'sinde aşikar veya subklinik hipotiroidi saptanmış olup aşikar hipotiroidi saptananların %82'sinin konjenital hipotiroidi olduğu gözlenmiştir. Down sendromlu bireylerin %14'ünde işitme kaybı olduğu, bunların %77,7'sinin iletim tipi işitme kaybı olduğu anlaşılmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,6'sında otitis media geçirme öyküsü saptanmıştır. Polisomnografi yapılan Down sendromlu bireylerin %95,6'sında uyku apnesi saptanmıştır. Otitis media öyküsü ile uyku apnesi arasında bir korelasyon olduğu saptanmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,5'inde tekrarlayan pnömoni öyküsü saptanmış olup bu durumun konjenital kalp hastalığı, yüksek konjenital kalp hastalığı sınıfı ve immünolojik parametre bozukluğu ile korelasyon göstermektedir. Down sendromlu bireylerin %6,1'inde geçici anormal miyelopoez , %1,2'sinde akut lenfoblastik lösemi ve %1,6'sında akut miyeloblastik lösemi görülmüştür.
Subklinik hipertiroidili hastalarda aortik stiffness ve augmentasyon indeksinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipertiroidi serum tiroid stimulan hormon düzeyinin referans aralığının altında ve serum serbest tiroid hormon düzeylerinin normal referans aralığında olduğu durum olarak tanımlanır. Subklinik hipertiroidi tablosunun atriyal fibrilasyonda artış, diyastolik fonksiyonlarda bozulma gibi kardiyovasküler bozukluklarla ilişkisi bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların başında ise büyük arter hastalıkları gelmektedir. Bu çalışmada da subklinik hipertiroidi tablosunun kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öncüsü büyük arter hastalıkları ile ilişkisini, aortik stiffness ve augmentasyon indeksi değerleri ile araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Aralık 2022-Mayıs 2023 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, 46 subklinik hipertiroidili hasta ve 51 ötiroid kontrol grubu kişi üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya dâhil edilenlerin demografik verileri, laboratuar değerleri ve 24 saatlik TA Holter cihazı ile tespit edilen nabız dalga hızı ve augmentasyon indeksi değerleri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda subklinik hipertiroidi grubundaki hastaların nabız dalga hızı değerleri ötiroid kontrol grubundakilerden istatistiki olarak anlamlı farklılık oluşturacak şekilde yüksek bulunmuştur(p=0,031). Buna karşın subklinik hipertiroidi ile ötiroid kontrol grubunun augmentasyon indeksi bakımından gruplar arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p=0.501). Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öngördürücüsü olan aortic stiffness için subklinik hipertiroidili hasta grubunda farkındalık oluşmalı, hastalar diğer kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte değerlendirilmeli, subklinik hipertiroidi tedavisi bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Subklinik hipertiroidi, nabız dalga hızı, kardiyovasküler hastalık
Otoimmun tiroid hastalıklı bireylerde tiroid kanseri prediktif değerlendirilmesi
Endokrin cerrahisi için oldukça önemli olan tiroid bezi ve hastalıklarının görülme sıklığı göz önünde bulundurulduğunda araştırmalarında daha önemli olduğunu anlıyoruz. En sık endokrin malignitesi tiroid maligniteleri olmakla beraber göz ardı edilmemesi gereken önemli bir veriyse en mortal dokuzuncu malignite tiroid maligniteleri gerçeğidir. Üzerine çalışmaların odaklandığı bir diğer konuysa otoimmün tiroid hastalıklarının malignite üzerine etkileri. Bu konuya odaklandığımız tez çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğinde 2018 ve 2022 yılları arasında tiroidektomi yapılmış 258 hastanın verileri incelenerek bilime katkı sağlamak hedeflenmiştir. Otoimmün Tiroid hastalığı olan bireylerde TIRADS skorlamasının daha rijit puanlanması ya da aldığı puanının önerdiğinden daha agresif kararlar alınması hipotezi için verileri yorumlarken, otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde postoperatif kesin patolojide malignite sıklığını yorumluyoruz. Literatürde otoimmün tiroid hastalıklı bireylerde malignitenin daha sık olduğu yönünde çok sayıda veri olduğu gibi, bunun anlamlı bir fark yaratmadığını da söyleyen veri oldukça fazla olduğu görülmektedir. Bizim çalışmamız da otoimmün tiroid hastalığı olması; malignite riski anlamında istatiksel olarak bir fark oluşturmadığını gösterdi. TIRADS skorlamasının değerlendirdiği nodülün malignite riskini biz de istatistiksel olarak anlamlı bulmamıza rağmen; otoimmün hastalıklı bireylerde TIRADS konusunda daha rijit olmak gerekli hipotezini anlamlı bulmadık.
Hipotiroidi, subklinik hipotiroidi ve ötiroid tanısı alan yetişkin bireylerin insülin direnci, anksiyete ve beslenme durumunun değerlendirilmesi
Bu çalışma primer hipotiroidi, subklinik hipotiroidi ve ötiroid tanısı alan yetişkin bireylerin; insülin direnci, anksiyete ve beslenme durumlarını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Çalışma, Aralık 2019 – Ağustos 2021 tarihleri arasında Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran, 18-64 yaş arası, 120 birey ile gerçekleştirilmiştir. Bireyler, hipotiroidi tanısı almış 60 hasta (HG) ile 60 kontrol (KG) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Hastalar; primer hipotiroidi grubu (PHG), subklinik hipotiroidi grubu (SHG) ve ötiroid grup (ÖG) olmak üzere, sayıca eşit, üç farklı alt gruba ayrılarak incelenmiştir. Bireylerin genel özellikleri, sağlık bilgileri ve beslenme alışkanlıklarına ilişkin bilgileri saptamak amacıyla, araştırmacı tarafından anket formu uygulanmıştır. Günlük enerji ve besin ögesi alımlarının belirlenmesi için 24 saatlik hatırlatma yöntemi ile besin tüketim kaydı alınmıştır. Bireylerin anksiyete durumlarını değerlendirmek için Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), beslenme tutumlarını incelemek için Yeme Farkındalığı Ölçeği (YFÖ-30) kullanılmıştır. Antropometrik ölçümler araştırmacı tarafından alınmıştır. HG'deki bireylerin yaş ortalaması 36.33±11.50 yıl, KG'dekilerin ise 30.63±10.06 yıldır (p>0.05). PHG'de günlük enerjinin karbonhidrattan gelen oranı (%51.00±11.20), KG'den (%44.30±7.87) yüksek bulunmuştur (p<0.05). İnsülin Direncinin Homeostatik Model Değerlendirmesi (HOMA-IR) PHG'de 2.13±1.27 μU/mL, SHG'de 2.41±2.16 μU/mL, ÖG'de 1.97±0.90 μU/mL ve KG'de 1.79±0.58 μU/mL'dir (p>0.05). Diyetle alınan enerji, karbonhidrat, yağ, protein ve posa ile HOMA-IR seviyeleri arasında ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Bireylerin HOMA-IR seviyeleri ile serum TSH düzeyleri arasında ilişki görülmemiştir (p>0.05). KG'de serum TSH düzeyleri ile iyot alımı arasında negatif yönlü ilişki saptanmıştır (r=0.315; p=0.014). ÖG'de serum TSH seviyeleri ile doymuş yağ alımı arasında pozitif yönlü ilişki görülmüştür (r=0.619, p=0.004). Serum D vitamini düzeyi bir birim arttığında, hastalık riskinin %1 azaldığı tespit edilmiştir (OR=0.990, p=0.023). HG'nin BAÖ puanları (PHG:14.10±8.10, SHG:13.35±9.66, ÖG:14.75±9.54), KG'den (7.23±5.68) yüksek bulunmuştur (p=0.000). YFÖ puanları ise HG ve KG'de benzerdir (p>0.05). Primer hipotiroidi, subklinik hipotiroidi ve ötiroid tanısı alan bireylerde anksiyete düzeyinin daha fazla olduğu ve tiroid hormon seviyelerinin beslenme durumundan etkilenebildiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, beslenme durumu, hipotiroidi, insülin direnci, tiroid hormonları
Hipertiroidi ve hipotiroidi hastalarinda vestibüler sistemin video head impulse test (VHIT) ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı hipertiroidili ve hipotiroidili hastalarda vHIT bulgularının incelenerek değerlendirilmesidir. Çalışma Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim Araştırma Hastanesinde 25-60 yaş arası çalışmaya katılmayı kabul eden 25 hipotiroidi 25 hipertiroidi hastası ve yaş-cinsiyet ile eşleştirilmiş 20 sağlıklı gönüllü birey ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan tüm bireylere saf ses odyometri, konuşma odyometrisi timpanometrik inceleme ve vHIT yapılmıştır. Hasta grupları ve kontrol grubu vHIT sonuçları değerlendirildiğinde, hipotiroidi hasta grubunda sol lateral kanalda ve her iki hasta grubunu sol posterior kanalında patolojik düzeyde olmayan fakat istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlemlenmiştir. Hem hasta gruplarında hem de kontrol grubunda açık ve gizli sakkad gözlemlenmemiştir. Hipertiroidi hasta grubunda RALP kanal çiftinde istatistiksel olarak anlamlı asimetri gözlemlenmiştir. Mevcut veriler ışığında hipertiroidi ve hipotiroidinin vHIT sonuçları üzerine patolojik düzeyde etki etmediği ortaya konmuştur. Diğer yandan, normatif değerlerde olmakla birlikte bu araştırmada hasta grubu ve kontrol grubu arasında görülen istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar normatif değerlerin hassasiyeti ile ilgili soru işaretleri uyandırmaktadır. Normatif değerlerin bozukluğu tespit etmede uygun sınırları içerdiğini incelemeye ve literatürde yer alan normatif veri farklılıklarına ışık tutmak üzere geniş örneklemli başka çalışmalara ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hipertiroidi, hipotiroidi, video head impulse test, vHIT, vestibülo-oküler refleks
Farklı D vitamini düzeylerinde tiroid hastalıkları sıklığının belirlenmesi
Amaç: Tiroid hormonları normal büyüme ve gelişmenin sağlanmasında ve metabolizmanın kontrolünde hayati öneme sahiptir. D vitamininin ana rolü ise kalsiyum (Ca), fosfor (P) metabolizmasının düzenlenmesi ve kemik mineralizasyonu olmasına karşın, yapılan çalışmalarda birçok farklı hücre tiplerinde reseptörünün olduğu ve özellikle immün sistem üzerinde etkileri gösterilmiştir. Bu etkilerinden dolayı tiroid hormonları ve D vitamini ilişkisi, birçok çalışmaya konu edilmiştir ve özellikle otoimmün tiroid hastalıkları ve D vitamini ilişkisi belirtilmiştir. Ancak farklı çalışmalarda, farklı sonuçlar elde edildiği için aralarındaki ilişki net olarak ortaya konamamıştır. Biz bu çalışmamızda, farklı D vitamini düzeylerinde Hashimoto tiroiditi, hipotiroidi, hipertiroidi ve ötiroid nodüler guatr (ÖNG)/ ötiroid multinodüler guatr (MNG) sıklığını belirlemeyi, ayrıca D vitamini eksikliği ile tiroid hastalıkları arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmaya Mart 2019-Eylül 2019 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran ve D vitamini düzeyi ölçülmüş olan hastalar dâhil edildi. Gebeler, 18 yaş altı hastalar, kronik hastalığı, malignitesi, primer hiperparatiroidisi olan ve D vitamini düzeyini etkileyen ilaç kullanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar bulguları ve tiroid ultrasonografi (USG) bulguları kaydedildi. Hastalar D vitamini düzeylerine göre 4 gruba (<10 ng/mL, 10-20 ng/mL, 20-30 ng/mL ve >30 ng/mL) ayrıldı. Tüm gruplarda tiroid hastalıkları (Hashimoto tiroiditi, hipotiroidi, hipertiroidi, ÖNG/ÖMNG) görülme sıklığı karşılaştırıldı. Bulgular: Araştırma popülasyonu 184 kadın ve 49 erkek olmak üzere 233 hastadan oluştu. Hastaların yaş aralığı 18-78 yıl ve ortalama yaşı 43,7±12,9 yıl olarak belirlendi. Hastaların %36,5'i ötiroid, %39,5'i hipotiroid ve %16'sı hipertiroid idi. Tiroid USG bulgularında; hastaların %39,5'inde kronik tiroidit, %33,9'unda MNG ve %15'inde NG saptandı. Hastaların %11,6'sında tiroid USG bulgusu normaldi. D vitamini düzeyine göre ayrılan gruplar arasında, tiroid USG bulguları açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p=0,348). Yine bu gruplar arasında bakılan anti tiroid peroksidaz (anti-TPO), anti tiroglobulin (anti-TG) ve TSH reseptör antikoru (TRAb) pozitiflik oranlarında istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi (sırasıyla p=0,589, p=0,258 ve p=0,202). Ayrıca tiroid hastalıkları (Hashimoto tiroiditi, hipotiroidi, hipertiroidi, ÖNG/ÖMNG) görülme oranlarının ve tiroid fonksiyon durumunun (ötiroidi, hipotiroidi, hipertiroidi) bu gruplar arasında benzer olduğu saptandı (p=0,130 ve p=0,083). Tiroid hastalığı olanlarda olmayanlara kıyasla ortalama yaş (44,6±12,7 yıl karşı 33,2±10,4 yıl; p<0,001) ve kadın cinsiyet oranının (%81,8 karşı %47,4; p=0,001) yüksek saptandı. Tiroid hastalığı olanlarda ortanca D vitamini düzeyi, tiroid hastalığı olmayanlarla benzer saptandı (p=0,263). Tiroid hastalığı tiplerine göre D vitamini yetersizliği oranları arasında anlamlı farklılık gözlenmedi (p=0,083). Tüm popülasyonda ortanca D vitamini düzeyi kadınlarda, erkeklerden düşük saptandı (p=0,006). D vitamini düzeyi ile üre (r=0,210; p=0,010), kreatinin (r = 0,233; p<0,001), Ca (r= 0,228; p=0,011) arasında pozitif korelasyon, magnezyum (Mg) (r= -0,404; p<0,001) ve paratiroid hormon (PTH) düzeyleri (r= -0,353; p=0,002) arasında negatif korelasyon saptandı. D vitamini düzeyi ile ilişkili bulunan cinsiyet, üre, kreatinin, Ca, Mg ve PTH düzeylerinin dahil edildiği regresyon modelinde, analiz öncesi normal dağılım göstermeyen D vitamini ve PTH düzeyleri logaritmik dönüşüm uygulanarak normal dağılıma yakınlaştırıldı. Buna göre; log(D vitamini) düzeylerini etkileyen bağımsız prediktörler Mg (β±SE = -0,54±0,18; p=0,003) ve log(PTH)(β±SE = -0,02±0,01; p=0,006) düzeyleri olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamızda farklı D vitamini gruplarında tiroid hastalıklarının (Hashimoto tiroiditi, hipotiroidi, hipertiroidi, ÖNG/ÖMNG) görülme oranları incelenmiş ve tüm gruplarda tiroid hastalıkları görülme oranlarının benzer olduğu saptanmıştır. Buna ek olarak ötiroidi, hipotiroidi ve hipertiroidi oranları açısından gruplar arasında fark olmadığı izlenmiştir. Tiroid USG bulguları karşılaştırıldığında nodül sıklığı, tiroid volümü, kronik tiroidit, NG ve MNG görülme sıklıklarında D vitamini grupları arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir. Ayrıca, çalışma grubumuzda kadınların ortalama D vitamini düzeylerinin erkeklere göre daha düşük düzeyde olduğu ve D vitamini düzeyi azaldıkça erkeklere kıyasla kadın cinsiyet oranının artış gösterdiği belirlenmiştir. Literatürün aksine çalışmamızda D vitamini düzeyleri ile tiroid hastalıkları arasında ilişki saptanmamıştır. Bunun nedeni ülkemizde hem D vitamini eksikliğinin hem de tiroid hastalıklarının sık görülmesi olabilir. Bu konuda daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: D vitamini eksikliği, hipotiroidi, hipertiroidi, ötiroid nodüler guatr, ötiroid multinodüler guatr, tiroid ultrasonografisi
k-ortalamalar kümeleme yöntemi ile hipotirodizm tanısı konmuş olguların büyük veri kullanılarak incelenmesi
Büyük veriyi açıklanabilir hale getirmek geçmişte güç olmasından dolayı ve yakın geçmişte ise zaman ve maliyet bakımından kısıtlarının olması nedeniyle, büyük veri çalışmaları yaygın değildi. Günümüzde ise büyük veriyi analiz etmek hem donanımsal hem de yazılımsal gelişmeler ve her gün genişleyen veri havuzuna karşın mümkün hale gelmiştir. Tez çalışmasında; konjenital hipotiroidizm, hipotroidizm, akut tiroidit tanısı almış olguların laboratuvar ve sosyo-demografik özelliklerine göre büyük veri kullanımı ile analizi yapılması amaçlanmıştır. Tez çalışmasında, Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Hastanesi'nde, bilgi işlem veri tabanından tarama yapılarak ulaşılabilir olan 2005-2018 yılları arasında belirtilen tanıları olan hastaların, ilk tanıda aldığı değerler dikkate alınarak 21125 hasta analize dahil edilmiştir. Veri setinde bulunan laboratuvar ölçüm ve demografik değişkenlere göre k-ortalamalar kümeleme metodu iki kümede şekillenecek şekilde analizler yapılmıştır. Büyük veri kullanımına ek olarak Cliff's Delta etki büyüklüğü katsayısı ile kümeler analiz edilmiştir. Tanı koymada referans alınan Serbest T3 ve Serbest T4 laboratuvar değerleri çalışmamızdaki büyük veri analiz sonuçlarıyla uyumlu çıkarken, TSH laboratuvar ölçüm değerleri uyumsuz çıkmıştır. Büyük veri analizinin sonrasında ortaya çıkan bu farklılıklar, kontrollü çalışmalar ile planlanarak farklılıkların değerlendirilmesi ve araştırılması gerektiğini düşündürmektedir.
Ankara'da eğitim alan aile hekimliği asistanlarının tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkındaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tiroid hastalıkları toplumda sık görülen, genellikle nonspesifik semptomlarla ortaya çıkan, çeşitli metabolik etkilerle seyreden hastalıklardır. Tiroid hastalıklarının değerlendirilmesi anamnez, fizik muayene, biyokimyasal testler ve görüntüleme teknikleriyle yapılmaktadır. Ayrıca iyot eksikliği bölgesi olan ülkemizde, tiroid hastalıklarına yönelik tarama programı mevcuttur. Aile hekimleri, birinci basamakta tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, teşhis/tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlar doğurabilen tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkında Ankara'da eğitim alan aile hekimliği asistanlarının bilgi düzeylerinin ve buna etki eden faktörlerin değerlendirilmesi, aynı zamanda hekimlerin bu konudaki farkındalığının artırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Çalışma evrenini 01.01.2021-01.03.2021 tarihleri arasında Ankara'da eğitim almakta olan aile hekimliği asistanları oluşturmaktadır. 227 asistan hekim çalışmamıza gönüllü olarak katılmıştır. Araştırma verileri araştırıcı tarafından literatür taranarak ve uzman kişilerden görüş alınarak oluşturulan anket formu aracılığı ile toplandı. Katılımcılara tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkında, hayır/evet/fikrim yok şeklinde cevaplanabilen, toplam 60 önermeyi içeren 9 soru yöneltildi. Veriler SPSS 23.0 paket programında analiz edilmiş, P anlamlılık değeri <0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katılan 227 hekimin %72,2'si (n=164) kadın, %27,8'i (n=63) erkek idi. Çalışmaya katılan hekimlerin %77,1'i (n=175) tam zamanlı aile hekimliği asistanıyken, %22,9'u (n=52) ise sözleşmeli aile hekimliği uzmanlığı asistanıydı. Katılımcıların yaş ortalamaları 31,20±6,56 yıl olarak bulundu. Ortalama asistanlık süresi 2,40±1,41 yıl iken meslekte geçirdikleri süre ortalaması 6,48±6,34 yıl idi. Hekimlerin %25,99'u tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisi hakkındaki bilgi düzeyini yeterli görüyordu. Bilgi düzeyini kısmen yeterli görenlerin oranı %62,56 idi. Tüm hekimlerin bilgiye dayalı sorulan toplam 60 sorudan aldığı ortalama puan 47,96±5,79 olarak bulundu. Hekimlerin bilgi düzeylerini yeterli görme düzeyi arttıkça anketten alınan toplam puanın da anlamlı olarak arttığı (p<0,001) gözlendi. Tiroid hastalıkları hakkındaki bilgi birikimini akademik metinler (makale/kılavuzlar) (p<0,001), asistanlık eğitimi (p=0,001) ve kongre/sempozyumlarla (p=0,021) sağlayan ve bu konuda kılavuzları kullanan (<0,001), asistanlık döneminde dahiliye/endokrinoloji rotasyonu alan (p<0,001) asistanların toplam bilgi puanları, diğer hekimlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Hekimlerin bilgi düzeyiyle aile hekimliği asistanlığında geçirdikleri süre arasında anlamlı pozitif yönde zayıf korelasyon izlendi. Katılımcıların %85,9'u, TSH'nin tiroid hastalıklarının değerlendirilmesinde tarama testi olarak yeterli olduğunu bilmekteydi. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarına yöneltilen tüm soruların doğru cevaplanma oranı % 79,99 olarak bulunmuştur. Bu sonuç, özellikle yurtdışında yapılan çalışmalara göre oldukça yüksek olsa da tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde aile hekimlerinin bu denli aktif rol oynaması, bilgi düzeylerinin daha yüksek olmasını gerektirmektedir. Uzmanlık eğitimi, akademik metinler/kılavuzların takibi, kongre/sempozyumlar, asistanlık döneminde yapılan dahiliye/endokrinoloji rotasyonunun aile hekimlerinin bu konudaki bilgi düzeyine olan olumlu katkısı çalışmamızın sonuçlarında görülmektedir. Bu açıdan, aile hekimliği asistanlık eğitiminde gerek teroik gerekse pratik eğitimlerle bu hastalıklar hakkındaki bilgi ve farkındalığın artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tiroid, Aile Hekimliği, Hipotiroidizm, Hipertiroidizm
Hashimoto tiroiditli hastalarda serum D vitamini düzeyi ve levotiroksin tedavisi sonrası D vitamini düzeyi değişikliğinin değerlendirilmesi
Hashimoto tiroiditi, tiroid bezinde yaygın lenfositer infiltrasyonun olduğu bir otoimmün tiroid hastalığıdır ve iyod yeterli bölgelerde hipotiroidinin en sık nedenidir. Son dönemlerde otoimmün hastalıklar ile D vitamini eksikliğinin ilişkisine dair çalışmalar bildirilmiştir. D vitamininin otoimmün hastalık gelişimi ve progresyonu ile ilgili olası ilişkisi nedeniyle, çalışmamızda toplumda sık görülen bir otoimmün hastalık olan Hashimoto tiroiditli hastalarda serum D vitamini düzeyinin ve levotiroksin replasman tedavisi sonrası D vitamini düzeyi değişikliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya 83 Hashimoto tiroiditli (30 ötiroid, 53 subkliııik hipotiroidi) hasta ve 30 sağlıklı kontrol olgusu alındı. Hashimoto tiroiditi tanısı; antitiroid peroksidaz ve aııtitiroglobulin düzeyleri ile konuldu. Hasta ve kontrol grubunda serum D vitamini düzeyi ölçüldü. D vitamini düzeyi <20ng/ml =Eksiklik, 20-30ng/ml=yetersizlik ve >30ng/ml= normal olarak kabul edildi. Subklinik hipotiroidili olgulara levotiroksin tedavisi verildi. Levotiroksin tedavisi sonrası ötiroid olan olgularda kontrol D vitamini düzeyine bakıldı.Ortalama D vitamini düzeyi ötiroid hasta grubunda 10,5±6,5 ng/ml, subklinik hipotiroidi grubunda 14,2±5,9 ng/ml, ve sağliklı kontrol grubunda 18,8±6,5 ng/ml olarak saptandı. Hashimoto tiroiditli hastalarla kontrol grubu arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Ayrıca ötiroid grup ile subklinik grup arasında da anlamlı fark vardı (p:0,045). Hashimoto tiroiditli olguların %91,6'sında (ötiroid grup %96,7, subklinik hipotiroidili grup % 88,7), kontrol grubunun ise %66,7'sinde D vitamini eksikliği vardı. Levotiroksin replasman tedavisi sonrası subklinik hipotiroidili olgularda D vitamini düzeyinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı (14,2±5,9 ng/ml'den 16,0±5,4 ng/ml'ye, p:0,000).Hashimoto tiroiditli hastalarda tiroid disfonksiyonu mevcuttur ve D vitamini düzeyleri anlamlı derecede düşüktür. Bu durum D vitamini eksikliği ile Hashimoto tiroiditi gelişiminin ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. D vitamini suplemantasy onunun otoimmün tiroid hastalığı gelişmesinin veya pro gresyonunun önlenmesindeki yerinin araştırılacağı yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükleri: Hashimoto tiroiditi, D vitamini, hipotiroidi
Tiroid fonksiyon bozukluğu olan hastalarda serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi ile değişimi
Tiroid bezi, tiroid hormonunu sentezinde görev alan folliküler hücrelerden ve kalsitonin sentezleyen parafolliküler hücrelerden oluşmaktadır. Prohormon olan prokalsitonin (PCT) bazı hücre içi proteolitik olaylar sonucu tiroid bezinin parafolliküler hürelerinde aktif hormon olan kalsitonine dönüşür. Bu çalışmada, tiroid disfonksiyonu (hipertiroidi veya hipotiroidi) durumunda saptanan serum prokalsitonin düzeyi ve tedavi sonrası ötiroid halde iken saptanan serum prokalsitonin düzeyi karşılaştırıldı. Bu şekilde tiroid disfonksiyonu ile serum prokalsitonin düzeyi arasında bir ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı?nda tiroid disfonksiyonu tanısı alan 40 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 7 (%17,5)?si erkek, 33 (%82,5)?ü kadındı. Çalışmaya alınan hastalar tiroid fonksiyonları bakımından ikiye ayrıldığında,19 (%47,5) hipertiroidi tanılı hasta ve 21 (52,5) hipotiroidi tanılı hasta mevcuttu. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre serum tiroid hormon düzeyi ile serum prokalsitonin düzeyinde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Tiroid hastalıkları ile serum prokalsitonin düzeyi arasında ilişkinin saptanmaması, tiroid hastalığı olan hastalarda sistemik inflamasyon, enfeksiyon ve sepsis gibi hastalıkların tanılarının konulmasında ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde serum prokalsitonin düzeyinin kullanılabilmesini sağlayabilir.
Subklinik hipotiroidi hastalarında serum adropin düzeyinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Tiroid bezinden salgılanan tiroid hormonları, tüm vücut hücrelerinin büyüme ve gelişmesi ile enerji metabolizması üzerinde düzenleyici etkisi olan hormonlardır. Subklinik hipotiroidi ise, artmış serum tiroid uyarıcı hormon (TSH) konsantrasyonu yanında tiroksin (fT4) ve triiyodotironin (fT3) seviyelerinin referans aralıkları içinde olması durumudur. Hipotiroidi öncüsü olabilen subklinik hipotiroidi; özellikle metabolik sendrom, insülin direnci, kardiyovasküler sistem hastalıkları, endotelyal fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz gelişiminde etkili olabilmektedir. Adropin, esas olarak karaciğer ve beyinde enerji homeostazı ile ilişkili gen (Enho) tarafından kodlanan bir peptit hormonudur. Glikoz ve lipid homeostaz dengesinde ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Karaciğer, beyin, kalp, böbrek, pankreas ve gastrointestinal sistem gibi birçok doku ve organda üretilir. Çalışmamızın amacı; SKH hastalarında adropin seviyesinin değişip değişmediğini saptamak ve böylece subklinik hipotiroidinin klinik sonuçlarında ve patofizyolojisinde aracı bir markır olup olmayacağını tespit etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmaya akut veya kronik hastalık ve antitiroid ilaç dahil herhangi bir ilaç kullanım öyküsü olmayan gönüllüler alındı. TSH düzeyine göre bireyler subklinik hipotroidi (TSH: 5-10 mIU/l ) (n:41) ve ötroid kontrol (n:43) olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gönüllülerin biyokimyasal parametreleri, tiroid fonksiyon testleri, serum adropin düzeyleri çalışıldı ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) açısından istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p >0,05). İki grup arasında adropin düzeyi SKH grubunda 136.75± 41.87 ng/ml iken; kontrol grubunda ise 220.65± 64.93 ng/ml olarak tespit edilmiştir ve gruplar arasında serum adropin düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Adropin düzeyi ile TSH arasında negatif bir korelasyon saptanırken (r:-0.765; p:<0.001) ; FT3 ve FT4 ile anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır (r: -0.033; p: 0,765, r: 0.075; p:0,496, sırasıyla). Sonuç: SKH hastalarında kontrolleri ile kıyaslandığında serum adropin düzeyi anlamlı düşük saptamıştır. Bunun nedeninin adropin sentezi yapılan dokuların, tiroid hormon düzeyi ile gelişen patofizyolojik veya metabolik olaylarla direk veya indirekt mekanizmalar üzerinden ENHO gen ekspresyonunu etkilemesinden kaynaklanacağını düşünmekteyiz. Bu olası mekanizmaları aydınlatabilmek için daha fazla çalışmaya gerek duyulmaktadır Anahtar Sözcükler: Adropin, subklinik hipotiroidi, metabolik sendrom, insülin direnci, ateroskleroz
Tiroid fonksiyon bozukluğunun serum sistatin C ve kreatinin düzeylerine etkileri
Sistatin C bütün çekirdekli hücrelerde sabit bir hızda sentezlenen, böbrek glomerüllerinden serbestçe süzülen ve hemen tamamı proksimal tübüllerde reabsorbe ve katabolize edilen bir sistein proteinaz inhibitörüdür. Bu yüzden sistatin C'nin serum konsantrasyonları, serum kreatinin konsantrasyonuna kıyasla GFR için daha güvenilir, özgül ve duyarlı bir göstergedir. Önemli bir toplum sağlığı problemi olan tiroid hastalıklarında böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kreatinin ve sistatin C testlerinin kullanılabilirliğini göstermek amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışma ile hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında tedavi öncesinde ve tedavi sonrası ötiroid durumda ölçülen sistatin C ve kreatinin düzeylerindeki değişimler karşılaştırıldı. Çalışmaya yeni tanı konmuş ve daha önce tedavi görmemiş 31 hipertiroidi ve 29 hipotiroidi hastası ile 29 kişilik sağlıklı kontrol grubu alındı. Hipertiroidi hastalarına metimazol, hipotiroidi hastalarına L-tiroksin tedavisi verilerek ötiroid duruma gelene kadar takip edildi. Yeni tanı anında ve tedavi sonrası ötiroid hale geldikleri zamanda olmak üzere iki kez FT3, FT4, TSH, sistatin C, kreatinin testleri çalışıldı. Sistatin C ve kreatinin düzeylerinde başlangıca göre değişim karşılaştırıldı. Hipertiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise belirgin olarak kontrol grubundan daha düşüktü (p<0,0001). Hipotiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha düşüktü (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise kontrol grubundan daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Hipertiroidi tedavisinden sonra, sistatin C'de ortalama %23 azalış, kreatininde ortalama %24 artış saptandı. Hipotiroidi tedavisinden sonra ise, sistatin C'de ortalama %12 artış, kreatininde ortalama %11 azalış saptandı. Bu çalışma sonucunda; tiroid fonksiyon bozukluklarının serum kreatinin ve sistatin C düzeylerini belirgin olarak etkilediği kanısına varıldı. Bu sonuçlara göre; böbrek fonksiyon belirteci olarak sistatin C ya da kreatinin kullanıldığında tiroid disfonksiyonunun bozucu etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Tiroid fonksiyon bozukluklarının serum sistatin C ve kreatinin düzeyleri üzerine olan etkilerinin klinisyen tarafından bilinmesi gereksiz araştırma ve masrafı önlemek açısından önemlidir.
Subklinik hipotiroidi nedeni ile ilaç kullanmakta olan hastalarda levotiroksin tedavisinin lipid profili ve vücut kitle indeksi üzerine olan etkisinin incelenmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum serbest T4 ( fT4 ) ve serbest T3 ( fT3 ) düzeyleri referans aralıkta iken serum tiroid stimulan hormon ( TSH ) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, son bir ay içinde tanı konulmuş ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu son bir ay içinde tanı konulan ve tedavi başlanmış subklinik hipotiroidili 36 hasta oluşturdu. 27 yeni tespit subklinik hipotiroidili hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve en az 3 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 3. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri ve vücut kitle indeksleri ( VKI ) karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 32 ( % 88.8 ) kadın, 4 ( % 11.2 ) erkekten oluştu. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 44.66±13.34 yıl ve 29.96±5.99 kg/m² idi. Kontrol grubunda 23 ( %85.2 ) kadın, 4 ( %14.8 ) erkek vardı. Yaş ve VKI ortalamaları sırasıyla 42.51±11.66 yıl ve 30.68±5.61 kg/m² idi. 3. ayda hasta grubunda VKI 29.64±6.08 kg/m² olurken, kontrol grubunda VKI 30.93±5.76 kg/m² oldu. Başlangıçta hasta grubunda serum ortalama LDL kolesterol 127.55±44.69 mg/dl, kontrol grubunda ise 112.37±30.43 mg/dl idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama LDL düzeylerinde başlangıca göre 3. ayda anlamlı bir azalma saptandı ( p=0.041 ).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.Anahtar Sözcükler: Subklinik hipotiroidi, semptomlar, lipoproteinler.
Evaluation of level thyroid hormones, thyroglobulin in obesity patients and its effect on the body
Obesity has been linked to the progression of hypothyroidism and increasing the consequences of this disorder. In this study, obesity and Hashimoto's disease (the common cause of hypothyroidism) has been investigated by measuring the thyroid hormones, Thyroglobulin antibody (anti Tg), and lipid profile in obese and lean people. Eighty obese people with Hashimoto's disease were included in this study and divided into two groups according to their (BMI) values; obese I which contained 40 obese people with BMI range 30-35 kg/m2, and obese II which contained 40 obese people with BMI range 35-42 kg/m2. The levels of TSH, and anti Tg were increased significantly in obese I and II compared to the control, with anti Tg level in the obese II higher significantly than obese I. The T4 level was significantly reduced in obese I and II compared to control, where it was significantly lower in obese II compared to obese I. T3 level was non-significant among the three groups. Moreover, the lipid profile variables were significantly changed in obese I and II patients compared to control. In conclusion, the increase of BMI in obese people cause significant shift in the anti Tg and T4 levels in hypothyroidism patients.
Correlation between thyroid disorder and anemia
The purpose of this study was to find out how hypothyroidism and hyperthyroidism affect the levels of haemoglobin. It was found that there was a link between thyroxin and haematological markers. We found that the average age of people in the hyperthyroidism, hypothyroidism, and control groups was 36.9±5.3, 33.3±3.6, and 27.33±4.19, respectively. The BMI showed that hypothyroidism (31.1±3.0, p-value 0.001) and hyperthyroidism (26.0±3.5, p-value 0.020) are very different from the controls (22.73±1.99). Thyroid problems comparing patients and controls There are statistically important differences between the levels of TSH hormone in patients and controls (p value 0.001). Using Iron Pane characteristics to compare patients and controls Ferritin levels are different between patients and controls (p = 0.001), but neither TIBC nor iron levels are different in a significant way. the link between people with thyroid disease and healthy people as measured by a hematological parameter It was found that there wasn't much difference between the patient group and the control group. The current study found that there were no significant differences between the mean RBC values for control, hyper, and hypo (hyper = 4.52±0.512, hypo = 4.315±0.541, and control = 4.8±0.552) (p value >0.05). The correlation and changes for HB were also not significant (11.89±1.9, 11.863±1.48, and 12.87±1.53, p value >0.05).
Hipotiroidi hastalarında interlökin 6 ve bazı biyokimyasal paramiyallerin klinik çalışması
Amaç, hipotiroidizmdeki kronik inflamasyon ile bazı kimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmak ve oksidatif stres (ROS) seviyelerindeki değişiklikleri ve antioksidan seviyelerindeki düşüşü incelemek, ayrıca bazı eser elementlerin seviyelerindeki düşüşü incelemektir. elementler. Çalışmaya dahil edilen hastalar, hipotiroidi sorunu olan 120 hastadan oluşan hasta grubunun bulunduğu Bağdat Eğitim Hastanesi'ne gelen hipotiroidili hastalardan rastgele alındı ve kontrol grubu olarak diğer 120 sağlıklı kişi ile karşılaştırıldı. Sonuçlar hastalığın ileri yaşta geliştiğini gösterdiğinden, yaşın hipotiroidi gelişiminde büyük önemi vardı. Sitokinler, hipotiroidizmi olan hastalarda önemli göstergelere sahipti, ancak nispeten az klinik öneme sahipti. İz element seviyelerindeki değişiklikler, interlökin seviyelerini azaltarak inflamatuar hastalıkların gelişme şansının artmasına neden olabilir. Hastalarda lipid profili düzeyleri önemli ölçüde etkilenmiştir ve lipid profilindeki değişiklikler hipotiroidi gelişiminin bir nedeni olabilir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında demir istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çinko emilimine yardımcı olabilecek hipotiroidili hastalarda çinkonun büyük önemi vardı. Y ve MDI, hipotiroidizmi olan hastalarda antioksidanların etkisini gösteren istatistiksel bir öneme sahipti.
The evaluation of the relationship between hypothyroidism to weight gain
The study has been designed to investigate the relationship between hypothyroidism and weight gain in humans, and the role of oxidative stress in the pathophysiology of these two medical conditions through evaluating reactive oxygen species (ROS) in the serum. One hundred and fifty subjects were enrolled in this study and they were divided into three groups; 50 healthy overweight, 50 overweight with hypothyroidism, and 50 healthy people as control of the study. The differences of age were non-significant among the three groups. Despite that the body mass index (BMI) of healthy overweight and overweight with hypothyroidism groups were non-significant, the waist circumference and waist to hip ratio were significantly higher in overweight with hypothyroidism compared to healthy overweight. This indicates that central obesity has strong impact on the thyroid gland. The level of ROS was significantly higher in the serum of healthy overweight and overweight with hypothyroidism groups compared to control. Moreover, the level of serum ROS was significantly elevated in overweight with hypothyroidism compared to healthy overweight. In conclusion, oxidative stress plays important role in the pathophysiology of hypothyroidism and overweight through overproduction of ROS.
Bazı biyobelirteçler ile hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki korelasyonun belirlenmesi
Hiperparatiroidizm, yüksek seviyelerde paratiroid hormonu (PTH) veya paratiroid hormonuna yüksek azalmış duyarlılıkla karakterize bir durumdur. Paratiroid hastalığı sıklıkla osteoporoza, böbrek taşlarına, hipertansiyona, kardiyak aritmilere ve böbrek yetmezliğine yol açar. Hipotiroidizmin süresi ile bulguların şiddeti ilişkili olup, ilerleyen dönemlerde plevral ve perikardiyal efüzyona hatta konjestif kalp yetmezliğine neden olabilir. Bu çalışmada, Hiperparatiroidizm ve kalp hastalığı arasındaki ilişki Retrospektif bir çalışma yapılarak araştırıldı. Çalışma grubu, 40 yüksek tiroid hormonu olan hastalar ve 40 tiroidektomi ve 40 normal olgudan meydana gelmektedir. Tüm vakalar ve kontroller, Irak Nasiriyah Kalp Merkezindeki Eğitim ve Araştırma Hastanesinde prospektif olarak incelendi. Tüm vakalar için kan serumu örneklerinde 11 farklı parametre araştırıldı. Hastaların serum PTH, TSH, Serbest T4, Serbest T3, LDL, HDL, kolesterol, trigliserid, kalsiyum (Ca++), D vitamini düzeyleri incelendi. Çalışmada kolesterol, TG ve LDL seviyelerinde belirgin bir artış, HDL seviyesinde ise belirgin bir azalma olduğu için TSH ve PTH arasında pozitif bir ilişki bulundu. Kontrol gurubuna kıyasala paratiroidektomlu vakaların D vitamininin arttığı ve kalsiyumun azaldığı gözlendi. Bu sonuç, tiroid hormonu ile kalp sorunları arasında pozitif bir ilişki olduğunu göstermektedir. Hastaların HDL, LDL, total kolesterol ve trigliserid düzeylerine bakıldığında, bilhassa trigliserid ve total kolesterol biyobelirteçlerinin risk işareti olarak değerlendirilebileği söylebilir ANAHTAR KELİMELER: Hipotiroidizm, Paratiroid, TSH, T4, Lipidler
Deficiency of vitamin d in patients with primary hypothyroidism and as a related risk factor for cardiovascular diseases
Hypothyroidism is one of the most common diseases of the thyroid gland. Occurring in 5% to 15% of women over the age of 65, symptoms of hypothyroidism fluctuate depending on the extent and rate of onset of hypothyroidism. Worldwide too little iodine in the diet is the most common cause of hypothyroidism. Hashimoto's thyroiditis is the most common cause of hypothyroidism in countries with adequate dietary iodine. A total of 100 patients, 50 females and 50 male, were selected among the interviewed patients. Considering the criteria specified within the scope of this thesis study. The mean age of the patients was calculated as 47.82 ± 12.92. The mean age of male patients was calculated as 46.44 ± 15.01. The mean age of female patients was calculated as 49.20 ± 10.39 years. The patient group is approximately 10 years older than the experimental group. The patient group is faced with weight problem which is a side effect of hypothyroidism which poses a risk for cardiovascular diseases. The lipid profile markers of the patient group confirm the risk of cardiovascular disease. Vitamin D level of the patient group is below the reference value range. Calcium values of the patient group are below the reference value range. This confirms the lack of vitamin D. Hypothyroidism affects the quality of life as well as the health of patients with effects such as weight and fatigue. This situation reveals the risk of cardiovascular disease in patients. The aim of this study is to evaluate whether serum vitamin D and serum calcium levels are correlated with some cardiovascular risk factors such as lipid profile and body mass index in a patient with primary hypothyroidism compared to healthy subjects as a control group.
The relation between serum glucose and insulin with hypothyroidism in middle aged women
The most common endocrine disorders in the general population are diabetes and thyroid disorders. In hypothyroidism, glucose metabolism is affected by a variety of mechanisms, including impaired genetic expression of genes, overproduction of hepatic glucose output, and increased absorption of splanchnic glucose, with physiological abnormalities leading to impaired glucose utilization and excretion in muscles. Hypothyroidism is at least twice as common in women as in men. Although hypothyroidism is most common in middle-aged or older women, the disease can occur at any age. In this study, middle-aged women (aged 45-65 years) were selected, who were previously diagnosed with hypothyroidism and did not have other chronic diseases. This study investigated the incidence of T1DM and T2DM in patients with pre-existing hypothyroidism and determined the incidence of hypothyroidism with pre-existing T1DM and T2DM. It has been observed that female patients between the ages of 45 and 65 who were diagnosed with hypothyroidism have a risk of developing diabetes. The risk of developing hypothyroidism in female patients aged 45–65 years diagnosed with diabetes was evaluated as positive based on the results of two of the three markers.
Effect of thyroid hormone T3 and T4 on the central nervous system is associated with diabetes mellitus
Thyroid hormones are critically involved in the development of the central nervous system (CNS). Fetal and/or neonatal hypothyroidism causes myelination defects, and neuronal migration and differentiation, which cause mental retardation, which can be profound, and in certain cases irreversible neurological alterations. It is accepted that most of the actions of the thyroid hormones are due to the interaction of the active thyroid hormone, triiodothyronine (T3), with nuclear receptors. Thyroid hormone regulates the expression of a series of genes that encode proteins with very diverse physiological functions: myelin proteins, proteins involved in cell adhesion and migration, signaling proteins, cytoskeleton components, mitochondrial proteins, transcription factors, etc. T3 originates partially in the thyroid gland, but for the most part is generated locally in target tissues from thyroxine (T4 ). The concentration of T3in the CNS is tightly regulated by type II and III 2 deiodinases. Type II deiodinase, which is expressed in tanycytes and astrocytes, produces up to 80% of the T3present in the CNS. Type III deiodinase, present in neurons, degrades T4 and T3to inactive metabolites. In the human fetus, the T3 receptor is present at least from the 10th week of gestation, indicating that thyroid hormone may have actions in the human fetal brain. Of course, in human fetal tissues, T4 can be detected in most of them, and T3 in the brain, which could be derived mostly from T4.
Implciating of serum iron, ferritin, tibc on patients developed hypothyroidism
Recent research has focused on hypothyroidism, which is a prevalent medical disease caused by thyroid hormone insufficiency. If left untreated, it may cause major health problems and even death. Overt or clinical primary hypothyroidism is defined as thyroid-stimulating hormone (TSH) values above the standard range and free thyroxine concentrations below the reference range due to the wide variety of clinical presentation and overall lack of symptom specificity. TSH values that are above the reference range but free thyroxine concentrations that are within the normal range are what constitute mild or subclinical hypothyroidism. Mild or subclinical hypothyroidism is generally considered to be an early symptom of thyroid failure. The study was conducted in the Al-Kindi Teaching Hospital and in the period from February 2022 to April 2022. The clinical study included 100 patients divided two groups 50 patients primary hypothyroidism, and 50 patients with subclinical hypothyroidism. In addition to fifty volunteers from the control group. The three groups of the study were divided into two groups, 35 adults and 15 children The results indicated a significant increase in all levels of thyroid hormones, Anti- TPO, Iron, Ferritin, TIBC, Iodine, and Urea in both groups, adults and children. While FBS, creatinine showed a significant increase in the adult group, the children groups showed a significant decrease compared with control