Interleukin 1
101 theses under this subject heading
Parkinson hastalığı sıçan modelinde motor aktivite ve inflamatuvar sürecin epigallokateşin gallat ile modülasyonu
Santral sinir sisteminin yaygın görülen dejeneratif bir hastalığı olan Parkinson hastalığı (PH)'nın günümüzde kesin bir tedavisi olmadığı gibi kullanılan ilaçlar hastalığın ilerlemesini veya nöronal dejenerasyonu da engelleyemedikleri için PH gelişimini ve/veya ilerlemesini durdurabilecek stratejilerin araştırılması kritiktir. Çay, dünyada sudan sonra en çok tüketilen içeceklerden birisi olup özellikle içerdiği kateşinlerin PH modelinde proinflamatuar sitokinleri azalttığı ve periferal bağışıklığı düzenlediği gösterilmiştir. Bu çalışmada, 6-hidroksidopamin (6-OHDA) ile oluşturulan PH modelinde kateşin türevlerinden birisi olan epigallokateşin gallatın (EGCG) hastalık modeli oluşmadan ve oluşturulduktan sonra hastalığın gelişimine ve meydana gelen inflamatuvar cevaba etkisini incelemeyi, ayrıca oluşan nöroinflamasyonda kompleman sistemin katkısını ve EGCG'ın bu sistem üzerindeki olası etkisini araştırmayı amaçladık. 6-OHDA kullanılarak PH modeli oluşturulan hayvanlar, cerrahi öncesi 5 gün 25 mg/kg EGCG p.o verilen PreKş (n=10), cerrahi sonrası 4 gün 25 mg/kg ve sonraki 10 gün 10 mg/kg EGCG p.o. verilen PostKş (n=11) ve tedavi almayan P (n=8) gruplarına ayrıldı. PH modeli oluşturulmayan hayvanlar yalancı-ameliyat ve çözücü alan K (n=9) ve PostKş grubu ile aynı dozda kateşin tedavisi uygulanan Kş (n=10) gruplarına yerleştirildi. Cerrahi işlemden önce ve 14 gün sonra motor testler yapıldı. Motor skorlar ve apomorfin testi ile PH gelişimi belirlendi. Protokol sonunda sakrifiye edilen hayvanlardan alınan kan örneklerinde lökosit, nötrofil ve lenfosit sayımı, serum IL1-B ve TNF a ölçümleri yapıldı. Beyin dokularında kompleman sistemin bileşenlerinden C3, CR3 ve MAC proteinlerinin miktarları çalışıldı Beyin dokularından alınan kesitler immunohistokimya yöntemi ile tirozin hidroksilaz için boyandı. P grubundaki hayvanlarda dopaminerjik nöronların sayısı azaldı, EGCG tedavisi alanlarda azalma daha azdı. Motor testlerin değerlendirmelerine göre P grubunda motor aktivite, rotarod çubuğu üzerinde kalma süresi ve yatay çubuk testi parametreleri azalmıştı (p<0,05). EGCG tedavisi alan hayvanlar PH modeli oluşturulmayan gruplardan farklı iken, P grubuna göre iyileşme gösterdi (p<0,05). PMN/lenfosit oranlarında P grubunda görülen artış EGCG tedavisi sonrasında azaldı (p<0,05). PreKş ve PostKş gruplarında IL1-B ve TNF a seviyeleri P grubuna göre düşüktü (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda kateşin pre- veya postflaktik olarak uygulandığında PH'nin motor belirtilerini azalttığı, periferik inflamasyonu hafiflettiği ve nörodejenerasyonu azalttığı gösterilmiştir. Kateşinlerin potansiyel etkileri ve mekanizmalarının incelenmesi özellikle PH'nin ilerlemesini engelleyecek bir yaklaşımın oluşmasını sağlayabilir.
Ailevi akdeniz ateşi hastalarında otoenflamasyonun incelenmesi
Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) en sık görülen ve genetik geçiş gösteren otoenflamatuvar hastalıktır. Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) en sık görülen otoenflamatuvar hastalıktır. Mevcut çalışmalar, GSDMD'nin otoenflamasyondaki rolüne ve hastalık atağındaki moleküler değişikliklere dair kısıtlı bilgiler içermektedir. Bu çalışmada, AAA ataklarında meydana gelen enflamasyonda rol oynayan GSDMD, IL-1B ve IL-18 seviyelerinin atak arası dönem, sağlıklı kontrol ve kronik hastalığı olmayan ateşli çocuklarla kıyaslanarak ataktaki enflamatuvar moleküllerin değişikliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya AAA tanılı hastalar atak ve atak arası dönemde, sağlıklı çocuklar ve kronik hastalığı olmayıp akut enfeksiyon ile başvuran hastalar dahil edildi. Gasdermin-D gen ekspresyonu RNA izolasyonu sonrası RT-PCR ile ölçüldü. İnterlökin-1B ve IL-18 düzeyleri ELISA ile değerlendirildi. Toplamda 16 AAA hastası atak ve atak arası dönemde, on sağlıklı çocuk ve sekiz akut enfeksiyon nedenli ateşi olan çocuk çalışmaya dahil edildi. Biri hariç tüm AAA hastaları MEFV geninde ekzon 10 mutasyonu taşıyıcısıydı. Atak döneminde GSDMD gen ifadesinin diğer gruplara göre belirgin arttığı, IL-1B ve IL-18 düzeyinin ise atak ve atak arası dönemde yüksek ve benzer düzeylerde olduğu bulundu. Hastalık atağında GSDMD gen ekspresyonu akut faz proteinleri ile anlamlı korelasyon gösterdi. Kolşisin tedavisi ile IL-1B ve IL-18 düzeylerinde belirgin düşüş saptandı. Genotipe göre bu moleküllerde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Ateşli kontrol grubunda, viral enfeksiyonlarda bakteriyel enfeksiyonlara göre daha yüksek olmak üzere, GSDMD düzeylerinde artış gözlendi. Ailevi Akdeniz ateşinde atakların oluşumunda GSDMD kritik özelliktedir. İnterlökin-1B ve IL-18 atak ve atak arası dönemde yüksektir ve kronik enflamasyonun göstergesi olabilir. Genotip ile bu moleküller arasında belirgin bir ilişki bulunmaz.
Meme kanserinde IL-1β ile tetiklenen epitelyal-mezenkimal dönüşümde hücre iskeleti dinamiklerinin incelenmesi
Meme kanseri mikroçevresinde, proinflamatuvar bir sitokin olan interlökin (IL) -1β'nın varlığı gösterilmiştir. IL-1β hücre sağ kalımını, proliferasyonunu, adezyonu, invazyonu ve migrasyon mekanizmalarını destekler. İnflamasyonun kronikleşmesine ve devamlılığına katkıda bulunur. Bu durum kanser progresyonunu ve epitelyal-mezenkimal dönüşümü (Epitelial-Mezenkimal Transition, EMT) destekler. EMT'nin ve metastazın gerçekleşebilmesi için hücrelerin hareket kabiliyeti kazanması önemlidir. Hareket yeteneği hücre iskeleti elemanlarının ifadesi ve fonksiyonel etkileşimi ile gerçekleştirilir. Aktin, vinkülin, vimentin gibi konvansiyonel hücre iskeleti elemanlarının yanı sıra Capping protein regulatory, ARp2/3, MyosinILinker (CARMIL) proteinleri de hücrenin aktin iskeletin düzenlenmesinde görev alır. CARMIL proteinlerinin hücre hareket yeteneği dolayısıyla da EMT ve metastaz için elzem olduğu söylenebilir. Bu bilgiler ışığında meme kanseri hücrelerinde IL-1β ile uyarılmış EMT'nin CARMIL protein düzeyi ve hücresel dağılımı ile ilişkili olabileceğine dair bir hipotez oluşturulmuştur. İnsan meme kanseri MCF-7 hücre hattı epitelyal morfolojide, MDA-MB-231 ise mezenkimal morfolojide bulunur. Bu hücreler tümör mikroçevresini taklit edebilmek amacıyla önceden MatrigelTM veya fibronektin ile kaplanmış yüzeylerde yetiştirilmiş ve IL-1β ile muamele edilerek EMT uyarılmıştır. Elde edilen sonuçlar immünfloresan boyamalar ve qRT-PCR yöntemleri ile analiz edilmiştir. Hücrelerin CARMIL3 ve vinkülin ifade düzeylerinin mezenkimal hücre karakterine bağlı olarak değiştiği ve odak sayılarının arttığı görülmüştür. CARMIL3 mRNA düzeylerindeki artışın meme kanserinde erken metastaz ya da kısmi EMT durumunun bir belirteci olabileceğine dair bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada CARMIL proteinlerinin IL-1β ile uyarılan EMT'de, hücre mezenkimal karakteri ile ilişkisi ve IL-1β aracılı inflamatuvar yanıtların kanserin ilerlemesi üzerine etkisine dair gözlemler yapılmıştır.
Meme kanseri hücreleri tarafından üretilen fibronektinin miyeloid hücre karakteri üzerine etkisi
Bazal-benzeri meme kanseri (BBMK) inflamasyonu düzenleyici karaktere sahiptir ve yüksek düzeyde miyeloid hücre infiltrasyonu gösterir. Tümör dokusunu oluşturan hücre-dışı matriks bileşenleri, özellikle fibronektin (FN), miyeloid hücrelerin farklılaşmasına katkıda bulunur. Tümördeki makrofajlar STAT3 transkripsiyon faktörünün katkısı ile immün baskılayıcı karakter kazanır. Tümör-ilişkili makrofajlar (TAM), tümörde inflamatuvar mikroçevrenin oluşumuna katkı sağlar. Elastaz-2 FN'i özgül bölgelerden keserek TLR4 reseptörünü uyarabilen EDA bölgesinin ortaya çıkmasını sağlar. Bu tez çalışması, BBMK hücrelerinden üretilen faktörlerin miyeloid hücrelerdeki STAT3 aktivitesini ve tümör mikroçevresindeki inflamatuvar karakterde önemli rol oynayan interlökin-1β (İL-1β) üretimini düzenlediği ve FN/FN-EDA, elastaz ve TLR4 ekseninin meme kanserinde inflamasyonun devamlılığını sağladığı hipotezine dayanmaktadır. Analizlerde periferik kan monositleri ve immatür miyeloid hücre modeli olarak miyeloid lösemi hücre hatları kullanıldı. Bu hücrelerde fenotipik (CD11b, CD11c, CD14, CD40) ve fonksiyonel (reaktif oksijen türlerinin üretimi, kemotaksis ve fagositoz kapasitesi, CD4+ T hücre çoğalmasının uyarılması) farklılaşma parametreleri değerlendirildi. BBMK hücre süpernatanları ile inkübe edilen miyeloid hücrelerde STAT3 aktivasyonu TLR4 düzeyleri, İL-1β ve elastaz-2 üretimi araştırıldı. STAT3 aktivasyonu sonrasında miyeloid hücrelerin İL-1β, TLR4, elastaz-2 ve NF-kappa B aktivitesini uyarma düzeyi değerlendirildi. Pro-inflamatuvar sitokinler varlığında meme kanseri hücrelerinde total FN ve FN-EDA düzeyleri test edildi. FN-EDA'nın TLR4 ve NF-kappa B aktivitesine etkisi incelendi. BBMK hücrelerinden salgılanan faktörler miyeloid hücrelerde fenotipik ve fonksiyonel olgunlaşmayı uyardı. Kemotaksis kapasitesi artan miyeloid hücrelerde BBMK hücrelerinden salgılanan faktörlerin STAT3 aktivitesini uyardığı belirlendi. Yüksek STAT3 aktivitesine sahip miyeloid hücrelerde İL-1β salım kapasitesi arttı. İL-1β ile uyarılan BBMK hücrelerinde total FN ve FN-EDA izoformunun arttığı gözlemlendi. FN-EDA konsantrasyonu arttırılan BBMK hücre süpernatanlarının monositlerden İL-1β üretimini etkili bir şekilde desteklendiği görüldü. Yüksek düzeyde FN-EDA içeren ortamda BBMK hücrelerinden ve monositlerden salgılanan faktörlerin NF-kappa B aktivitesini uyardığı tespit edildi. İL-1β üretimi ve NF-kappa B aktivitesi üzerindeki etkinin STAT3 aktivasyonuna bağlı olarak gerçekleştiği belirlendi. BBMK hücrelerinden salgılanan FN-EDA'nın ve rekombinant FN-EDA varlığında yüksek düzeyde elastaz-2 içeren PMN lökosit süpernatanlarının TLR4 ve NF-kappa B aktivitesini uyarmadığı görüldü. Sonuç olarak, BBMK ve monositler arasında tümör mikroçevresindeki kronik inflamasyonu destekleyen, STAT3/İL-1β/FN molekülleri aracılığı ile pozitif bir geri-besleme mekanizmasının olabileceği yönünde bilgilere ulaşılmıştır. BBMK'de STAT3, İL-1β ve FN'in hedeflenmesi inflamatuvar mikroçevreyi kanser tedavisine elverişli hale getirebilir. BBMK için tedavi stratejileri geliştirilirken bu pozitif geri-bildirim mekanizmasının varlığı dikkate alınmalıdır.
COVID-19 hastalığında piropitozis mekanizması ve etki eden faktörler
Amaç: Covid-19 hastalığının bir hücre ölüm mekanizması olan piroptozis ile ilişkisini incelemek amacıyla araştırma grupları arasında piropitozis ile ilişkili serum parametrelerini kıyaslayıp farklarını irdelemektir. Yöntem: Klinik araştırma niteliğindeki bu çalışma 2020-2022 yılları arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Pandemi servisinde yatan hastalar ve aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalar üzerinde yürütüldü. 28 Covid pozitif, 30 Covid şüpheli ve 30 sağlıklı kişi çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analizler için SPSS 22,0 programı kullanıldı, uygun istatistiksel analizler kullanılarak ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 48 (%54,5) kadın, 40 (%45,5) erkek olmak üzere toplam 88 katılımcı dahil edilmiştir. Covid şüpheli grup yaş ortalaması ve sigara içme oranı kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Covid pozitif ve Covid şüpheli grup ek hastalık oranı kontrol grubuna kıyasla yüksektir (p<0,001). Covid pozitif ile Covid şüpheli grupta kontrol grubuna kıyasla prokalsitonin (p<0,001), AST (p<0,001), albümin (p<0,001), LDH (p<0,001), CRP (p<0,001), D-dimer (p<0,001), fibrinojen (p=0,005) değerleri yüksek; albümin (p<0,001) değerleri düşüktür. Kontrol grubunda lenfosit (p<0,001), eozinofil (p<0,001), bazofil (p<0,001) ve hematokrit (p=0,020) değerleri diğer gruplara göre yüksektir. Monosit (p=0,006) değerleri Covid şüpheli grupta diğer gruplara göre daha düşükken; nötrofil (p<0,001) değerleri daha yüksektir. Hemoglobin (p=0,024) değerleri kontrol grubunda Covid pozitif gruba göre daha yüksektir. Covid pozitif grupta IL-1β değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,012). NLRP3 değerleri Covid pozitif grupta, Covid şüpheli ve kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Diğer parametreler açısından anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Sonuç: Sonuç olarak yapılan çalışmada; Covid pozitif grupta NLRP3, IL-1β, prokalsitonin düzeylerinin yüksek olması Covid-19 ile piropitozis mekanizması arasında anlamlı bir ilişki olduğunu düşündürmektedir.
Periimplantitis tedavisinde cerrahi olmayan periodontal tedaviye ek olarak uygulanan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; peri-implantitis hastalarında cerrahi olmayan tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımının, klinik parametreler ve peri-implant oluk sıvısındaki İnterlökin-1 beta (IL-1β) seviyesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve peri-implantitis teşhisi konulan, sistemik olarak sağlıklı 8 kadın ve 12 erkek olmak üzere toplam 20 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Başlangıçta ve 3. ayda peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örnekleri toplanmış ve klinik parametreler (Gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlama cep derinliği (SCD), sondlamada kanama (SK) ve klinik ataçman seviyesi (KAS)) kaydedilmiştir. Çalışmada çenelerin bir tarafı test grubunu diğer tarafı kontrol grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubuna sadece başlangıç periodontal tedavi yapılırken test grubu olarak belirlenen bölgedeki implantlara ek olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızın verilerine göre her iki grupta da tedavi sonrası klinik parametrelerde azalma gözlenmiştir. Gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası test grubunda Gİ ve SK kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Biyokimyasal verilerdeki değişime bakıldığında ise her iki grupta da 3.ayda IL-1β değerlerinde artış gözlenmiştir. Kontrol grubunda IL-1β seviyesindeki bu artış istatistiksel olarak anlamlı iken test grubunda bu artış anlamlı bulunamamıştır. Bu sonuç, diyot lazer tedavisinin detoksifikasyon etkisi nedeniyle mekanik tedaviye ek bir yarar sağladığını düşündürebilir. Klinik parametrelerdeki iyileşmeye rağmen IL-1β düzeylerinde gözlenen bu artışın periodontal hastalığın erken iyileşme dönemiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Peri-implantitis tedavisinde farklı doz ve uygulama sürelerinin kullanıldığı lazer uygulamalarını içeren daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dental implant, peri-implantitis, diyot lazer, IL-1β, sitoki
Periodontitis tedavisinde başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak kullanılan diyot lazerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; periodontitis tanısı almış bireylerde, başlangıç periodontal tedavi uygulamasına ek olarak uygulanan diyot lazerin periodontal tedavideki etkinliğinin klinik periodontal indeksler (Gingival İndeks, Plak İndeksi, Sondlamada Kanama, Sondlanabilir Cep Derinliği, Klinik Ataçman Seviyesi) ve biyokimyasal belirteçler (TNF-α, IL-1β, CTX) açısından değerlendirilmesidir. Çalışmamıza, 22 sistemik olarak sağlıklı, periodontitis hastası dahil edilmiştir. Başlangıçta, 1, 3 ve 6. aylarda klinik periodontal parametreleri kaydedilmiş ve DOS örnekleri toplanmıştır. Rastgele seçilen çenelerin bir tarafını kontrol grubu bir tarafını lazer grubu oluşturmuştur. Kontrol grubunda yalnız kök yüzeyi düzleştirmesi uygulanmış, lazer grubunda ise kök yüzeyi düzleştirmesine ilave olarak diyot lazer uygulanmıştır. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, klinik parametrelerde her iki grupta da anlamlı bir düşüş izlenmiştir ancak gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir.Biyokimyasal parametreler yönünden değerlendirildiğinde, TNF-⍺ ve IL-1ß seviyelerinde her iki grupta da başlangıç seviyelerine göre anlamlı bir düşüş meydana gelmiştir. CTXI seviyelerinde ise kontrol ve test grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Biyokimyasal parametreler yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark ortaya çıkmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, periodontitis tedavisinde diyot lazer uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler açısından periodontal tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir yarar sağlamadığı izlenmiştir. Bu konuyla ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Periodontitis, Diyot lazer, TNF-⍺, IL-1ß, CTXI
Anaplazmosisli koyunlarda bazı inflamasyon markırlarının araştırılması
Kan parazit hastalıkları koyunlarda sıklıkla görülmekte olup, Türkiye‟de de oldukça yaygındır. Anaplazma ovis küçükbaĢ hayvanlarda eritrositleri enfekte eden artropod kaynaklı bir patojendir. Bu çalıĢma anaplasmasizli koyunlarda bazı serum inflamasyon markır seviyelerini değerlendirmek için planlanmıĢtır. Pozitifliği elisa kiti ile tespit edilen 20 koyunda GM-CSF, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri de elisa kiti ile tespit edilmiĢtir. Anaplasmosiz pozitif olan grupların GM-CSF, IL-1, IL6, TNF-α düzeylerinin yükseldiği tespit edilmiĢtir. IL-1,TNF-α, GM-CSF düzeylerindeki artıĢ istatiksel olarak önemlidir. (p<0.05) Anaplasmaya karĢı geliĢen immun yanıttaki mekanizmalar ve etkileyen faktörler hakkındaki bilgilerin artmasının, ileride geliĢtirilecek immunoterapi araĢtırmaları için gerekli bilgi birikimine ve Anaplasma enfeksyonlarına karĢı çalıĢmalara önemli katkılar sağlayacağı düĢünülmektedir.
Sigaranın bireylerin periodontal hastalık ve diş eti oluğu sıvısı pentraxin 3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Sigara, periodontal hastalıkların derecesinde, şiddetinde ve prevalansında rol oynayan önemli bir risk faktörüdür. Çalışmamızın amacı; sigaranın, periodontal sağlıklı ve periodontitis hastalarının DOS PTX3, IL-1β ve VEGF seviyeleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve periodontal sağlık ve periodontitis durumunda markır düzeylerini karşılaştırmalı olarak incelemektir. Çalışmamıza; periodontal sağlıklı 40 hasta (20 sigara kullanan (P-,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P-,S-)) ve periodontitisli 40 hasta (20 sigara kullanan (P+,S+) ve 20 sigara kullanmayan (P+,S-)) olmak üzere toplam 80 hasta dahil edildi. Her grubun demografik verileri alınarak, klinik periodontal değerlendirilmeleri yapıldı. Son olarak bireylerden diş eti oluğu sıvısı toplanıp biyokimyasal ve istatistiksel analizleri yapıldı. Çalışmamızın bulgularına göre; sigara içen ve içmeyen gruplar arasında klinik periodontal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. Sigara içen periodontal sağlıklı gruptaki PTX3 ortalama değeri, sigara içmeyen periodontal sağlıklı ve sigara içen periodontitis gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sigara içen periodontitisli bireylerde IL-1β seviyesi, periodontal sağlıklı gruplara ve sigara içmeyen periodontitis grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sigara içen ve içmeyen periodontal sağlıklı bireylerde VEGF seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır.
Peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedavi yaklaşımların etkinliğinin klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi
Progresif kemik kaybı ile karakterize, implant çevresi dokuları etkileyen, iltihabi bir hastalık olan ve görülme sıklığı gün geçtikçe artan peri-implantitisin tedavisi için pek çok farklı yaklaşım bulunmaktadır. Cerrahi olmayan mekanik tedaviye ek olarak diyot lazer kullanımı peri-implantitis tedavisi için önerilen yöntemlerden biridir. Literatürde bu yaklaşımın etkinliği ile ilgili olarak çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Peri-implant dokulardaki klinik değişikliklerin yanı sıra peri-implantitis patogenezi ile ilişkili biyobelirteçlerin tedavinin başlangıç aşamasında ve tedavi sonrası takip süreçlerindeki düzeylerinin değerlendirilmesi var olan bu çelişkiyi aydınlatabilir. Çalışmamızın amacı; peri-implantitis tedavisinde cerrahi olmayan tedaviye ek diyot lazer uygulanmasının etkinliğinin hem klinik hem de biyokimyasal olarak değerlendirilmesidir. Çalışma grubumuz yaş ortalaması 55.08 ± 10.57 olan 21 kadın, 6 erkek toplam 27 kişiden oluştu. Bu bireylerde bulunan peri-implantitis teşhisi konmuş olan 40 implant başlangıç peri-implantitis tedavisini takiben randomize olarak lazer grubu (mekanik cerrahi olmayan tedaviye ek lazer uygulanan grup, n=19) veya kontrol grubu (mekanik cerrahi olmayan tedavinin tek başına uygulandığı grup, n=18) olmak üzere iki ayrı gruba atandı. Her iki tedavi grubundaki implantların cep derinliği, gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi, plak indeksi değerlerinin kaydedilmesi ve peri-implant oluk sıvısı (PİOS) örneklerinin toplanması başlangıçta, 3.ayda ve 6.ayda gerçekleştirildi. Elde edilen PİOS örneklerindeki IL-1β, IL-10, IL-17, TWEAK, sklerostin, RANKL ve OPG seviyeleri uygun ELISA testleri ile ölçüldü. Çalışmanın sonuçlarına göre her iki tedavi grubunda da altı aylık takip periyodu sonunda klinik ve biyokimyasal parametrelerde başlangıç değerlerine göre anlamlı azalmalar tespit edildi. Her iki tedavi yaklaşımı karşılaştırıldığında 3. ayda klinik parametrelerden gingival indeks, dişeti kanama zamanı indeksi ve plak indeksinde; biyokimyasal parametrelerden IL-1β, IL-17 ve sklerostinde lazer grubunun lehine anlamlı bir fark tespit edildi. Ancak gruplar arası bu farklılık 6. ayda ortadan kalktı. Lazer grubunda 3. ayda gözlenen bu anlamlı farklar, diyot lazerin peri-implantitis tedavisinde ek kullanımının iyileşme açısından erken dönemde avantaj sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, peri-implantitis teşhisinde ve tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesi amacıyla IL-1β, IL-17 ve sklerostinin iyi birer biyobelirteç olabilecekleri ve bu sonucu desteklemek adına ileri çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Beyin kökenli nörotrofik faktörün kortikal yayılan depresyonun tetiklediği nöroinflamasyon üzerine etkilerinin araştırılması
Kortikal yayılan depresyon (KYD) deneysel çalışmalar dışında insanlarda migren aurası, iskemik inme, akut beyin travması, intrakraniyal kanama ve epilepsi gibi durumlarda görülmektedir. KYD ile inflamatuar bir yanıt tetiklendiği pek çok çalışma ile ortaya koyulmuştur ve KYD ile ilişkili değişiklikler sağlıklı beyin dokusunda kendiliğinden düzelmektedir. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), nöroprotektif ve anti-inflamatuar etkileri olduğu düşünülen bir nörotrofik faktördür. Çoklu KYD'nin neden olduğu inflamatuar cevap ile BDNF arasındaki ilişki tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada BDNF'nin KYD ile tetiklenen inflamatuar yanıtın azaltılmasında etkili olduğu hipotezini araştırmak amaçlanmış ve öncelikle çoklu KYD sonrası erken dönemde (1., 2. ve 6. saat) BDNF ve proBDNF protein düzeyleri ile inflamatuar sitokinlerden IL-1β ve TNF-'da olan değişimler incelenmiştir. Çoklu KYD sonrası 1. saatte BDNF protein düzeylerinin karşı taraf kortekse göre arttığı, 6. saatte ise hem karşı taraf kortekse hem de yalancı uygulama korteksine göre arttığı bulunmuştur. ProBDNF protein düzeyleri ise hem 1. saatte hem de 6. saatte karşı taraf ve yalancı uygulama korteksine göre artmıştır. İmmünohistokimyasal olarak BDNF proteini ile işaretli hücrelerin çoğunlukla astrosit belirteçleri ile de işaretlendiği görülmüş ve çoklu KYD sonrası BDNF artışının daha çok astrosit kaynaklı olduğu düşünülmüştür. Birinci saatten başlayarak normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal IL-1β'nın sitoplazmaya geçtiği, 6. saatte ise nükleer formunun arttığı saptanmıştır. Yine normalde nükleer olarak işaretlenen nöronal TNF- da, çoklu KYD sonrası 2. saatte sitoplazmaya geçerek aktifleşmiş, 6. saatte ise yeniden nükleer işaretlenmesinde artış olmuştur. İkinci olarak intraserebroventriküler (İSV) enjeksiyon yoluyla kortikal BDNF düzeyleri arttırılarak bu artıştan sonraki çoklu KYD ile tetiklenen inflamatuar süreç üzerine etkisi araştırılmıştır. İSV rekombinan BDNF proteini enjeksiyonu yapılan kortekste BDNF protein düzeylerinin yalancı uygulamaya göre arttığı bulunmuş ancak bu artış çoklu KYD sonrası 1. ve 2. saat IL-1β işaretli hücre yüzdeleri açısından anlamlı fark yaratmamıştır. BDNF proteininin bu inflamatuar süreçlere etkisinin incelenmesi için merkezi sinir sistemine girişimsel olmayan şekilde arttırıldığı yöntemlere ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, daha önce anti-inflamatuar etkileri olduğuna ilişkin veriler olan BDNF proteininin çoklu KYD ile arttığının gösterilmiş olması, KYD ile ilişkili inflamasyonda rolü olduğu hipotezini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: kortikal yayılan depresyon, beyin kökenli nörotrofik faktör, nöroinflamasyon, interlökin 1 beta, tümör nekrotizan faktör alfa
Lipopolisakkaritle oluşturulan nöroinflamasyon modelinde pro-inflamatuar sitokinlerin ve yolaklarının glia limitans üzerine etkileri
Nöroinflamasyon (Nİ) merkezi sinir sistemi (MSS)'ne özgü, herhangi bir hasara veya şiddetli uyarana maruziyet sonucu esas olarak mikroglia ve astrositlerin inflamasyon benzeri cevaplarıyla oluşan karmaşık hücresel ve hücreler arası ilişkileri içeren bir süreçtir. Nörodejeneratif (ND) hastalıklar, travmatik beyin hasarı, inme ve nöropatik ağrı gibi pek çok hastalığın etyopatogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Nİ'de aktive olan mikroglialar ve astrositler pek çok potansiyel nörotoksik kemoatraktan molekülün ve sitokinlerin ifadelerini arttırırlar. Nöral dokunun en dış tabakası olan, astrosit son ayakları ile vasküler yapıları çevreleyen parenkimal bir bazal membrandan oluşan glia limitans (GL), küçük moleküller ve hücrelerin beyin parankimine doğru olan hareketlerinin denetlenmesinde modifiye bir kan-beyin bariyeri gibi rol alır. Diğer dokularda organ parenkimi ile onu çevreleyen adventia tabakası arasındaki ilişki çalışılmış ve nöral dokuda bu ilişkinin adventia'dan (beyin zarları ve GL) parenkime olan yönü incelenmiş olmasına karşın, kronik Nİ'da önemli olduğunu düşünülen parenkimden adventisya'ya doğru olan etkileri çalışılmamıştır. Bu tez çalışmasında, intraserebroventriküler (İSV) lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen Nİ fare modelinde -ND hastalıklardakine benzer ama farklı olarak- hiperakut dönemde (2. ve 4. saatlerde) pro-inflamatuar sitokinler (İnterlökin 1 beta - IL1β, İnterlökin 6 - IL6, Tümör nekrosis faktör alfa - TNFα) ve reseptörleri (tümör nekrosis faktör reseptörü 1, 2 - TNFR1, TNFR2, interlökin 1 reseptörü 1 - IL1R1), moleküler (Western blotlama) ve görüntüleme (immünohistokimyasal işaretlemeler, aşırımlı (transmission) ve immunogold elektron mikroskopi) yöntemleriyle ilk defa GL'nin hem perivasküler (GLp), hem de teknik zorluklar nedeniyle daha zor görüntülenebilen süperfisiyal (GLs) kısımlarında araştırılmıştır. İSV LPS ile indüklenen Nİ farede modelinde 2. ve 4. saatlerde astrositik son ayaklarda şişme, bu yapıların distal kutuplarına doğru enerji kullanımının artışını destekleyen sinsityal oluşum gösteren mitokondriyonlar aşırımlı elektron mikroskobu (TEM) ile görüntülenmiştir. Aktive olan astrositlerden salgılanacak olan sitokinleri içeren veziküller TEM, veziküllerin sitokin içeriği ise TEM immünogold tekniği ile izlenmiştir. İmmünohistokimya (İHK) görüntülemelerinde aynı saatlerde astrositik aktivasyona uygun olarak IL1β yüzeyel kortikal alanlarda daha çok bulunan yüzey bağlantılı astrositlerin hem GLs'de, hem de parankime doğru inen kısımlarında gözlenmiştir. GLp'de astrosit son ayaklarının perivasküler yerleşimlerine uygun olarak aktivite artışı saptanmıştır. TNFα hem GLs hem GLp'de noktasal, sitoplazmik ve yaygın olarak gözlenmiştir. IL6 ise hem inflamatuar hem nöroprotektif özelliklerinden ve muhtemelen diğer 2 sitokine göre biraz daha geç ve az ifade edilmesinden dolayı GL'de belirgin bir paternde görüntülenememiştir. IL1R1, IL1β dağılımına benzer şekilde hem GLs hem de GLp'de izlenmiştir. Nİ'nun 4. saatinde, farelerin GL'sini içeren yüzeyel kortekslerinde Western blotlama ile IL6 ve IL1β'nın anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. Bu bulgular, İSV LPS ile indüklenen Nİ'nin erken döneminde astrositlerde ve GL'de inflamatuar değişikliklerin ortaya çıktığını ve ND hastalık süreçlerinde astrositlerin de önemli olduğunu düşündürmektedir.
Ratlarda IL-1 antagonistinin korneal vaskülarizasyon üzerine inhibitör etkisi
Amaç: Çalışmanın amacı, deneysel korneal kimyasal yanık modellemesinde IL-1 reseptör antagonistinin korneal neovaskülarizasyon üzerine etkisini göstermektir. IL-1alfa reseptör antagonistinin (IL-1ra) etkisini kontrol grubu, plasebo grubu ve bevacizumab grubu ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları laboratuvarında 40 adet Wistar Albino cinsi dişi 8'erli ratlar 5 gruba ayrıldı. Ratların her iki göz kornealarına gümüş nitrat çubuk uygulanarak kimyasal yanık modellemesi ile korneal neovaskülarizasyonlar elde edildi. Grup I kontrol grubu olup tedavi almadı. Anestezi altında 1. ve 5. gün subkonjonktival olmak üzere Grup II 0.1 ml serum fizyolojik, Grup III 0.25 mg/0.1ml IL-1a reseptör antagonisti, Grup IV 2.5 mg/0.1 ml IL- 1areseptör antagonisti, Grup V 2.5 mg/0.1 ml bevacizumab uygulanmıştır. Rat korneaları 14. günde eksize edilip sağ gözleri patolojik incelemeye, sol gözleri biyokimyasal ELISA incelemesine gönderilmiştir. Patolojik incelemede hematoksilen & eozin, CD 34 ve IL-1 alfa boyanması ile inflamatuar ve damarsal parametreler mikroskobik olarak incelenmiştir. Biyokimyasal ELISA testinde ise IL-1 alfa, Transforming Büyüme Faktörü (TGF-B), Tümör Nekrozis Faktör (TNF-a), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışma grupları arasında Grup I ratlarda IL-1α düzeyinin Grup III, Grup IV ve Grup V ratlara kıyasla daha yüksek olmasından kaynaklı bir fark tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,001; p=0,001; p=0,001). VEGF düzeylerinin dağılımında Grup IV ratlarda ölçülen VEGF düzeyinin Grup I, Grup III ve Grup V ratlara kıyasla daha düşük olmasından kaynaklı anlamlı bir fark izlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,003; p=0,040; p<0,001; p<0,001; p=0,005; p<0,001). Bu sonuçlara göre en düşük ortalama VEGF değeri 101,08 olup Grup IV'te tespit edilmiştir. Patolojik incelemede ise Grup IV ratlardaki inflamatuar membran oranı Grup II ve Grup V ratlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,041; p=0,005).Fibroblast proliferasyon düzeyinde Grup II ratlarda, Grup III ve Grup IV ratlara göre daha yüksek olmasından kaynaklı istatistiki bir fark bulundu (p değerleri sırasıyla; p=0,030; p=0,045). Damarsal v yapılaşma değerlendirildiğinde Grup I ratlardaki damarsal yapılaşma düzeyinin Grup IV ve Grup V ratlara göre daha yüksek, Grup II ratlarda Grup IV ratlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p değerleri sırasıyla; p=0,015; p=0,030; p=0,045). Damarsal yapılaşma ortalama skoru 1,5 değeri ile en düşük Grup IV'te izlendi. Grup Sonuç: Bu çalışmada korneal kimyasal yanık modellemesinde subkonjonktival IL- 1α reseptör antagonistinin IL-1α ve VEGF düzeyini düşürdüğü ELISA ile gösterilmiştir. Korneaların patolojik incelemesinde fibroblast proliferasyonunun, inflamatuar ve vasküler yapıların azalmış olduğu görülmüştür. Sonuçlar karşılaştırıldığında IL-1α reseptör antagonistinin antianjiogenik etkisi bevacizumab grubuna kıyasla daha yüksek oranda izlenmiştir. IL-1α reseptör antagonisti inflamasyona sekonder oluşan korneal neovaskülarizasyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahiptir.
B. melitensis ile enfekte fötal koyun akciğerlerinde Surfactan protein A ve IL-1'in immunohistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi
Maternal intrauterin enfeksiyonların, fetüste sistemik bir yangının oluşmasına ve sitokinlerin artmasına sebep olarak akciğer, beyin gibi organları etkileyebildiği, özellikle akciğer hasarı ve bronkopulmoner displazi (BPD) gelişiminde önemli bir rol oynadığı bildirilmektedir. Bu çalışmada Brucella melitensis ile doğal enfekte intrauterin enfeksiyon modelinde, proinflamatuar sitokin IL-1β, antiinflamatuar sitokin IL-10 ve SP-A, akciğer hasarına etkilerini belirlemek amacıyla 30 adet fetüste immunohistokimyasal yöntemle boyanarak, değerlendirildi. Bakteriyolojik ve/veya immunohistokimyasal incelemede B. melitensis pozitif olan 30 adet fetüsten alınan dokular histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede çok etkilenen doku olan akciğerlerde 12 fetüste (%40) bronkopnömoni gözlenirken, 18 (%60) olguda ise interalveoler ve interlobüler septumda genişleme tespit edildi. İmmunohistokimyasal incelemede B. melitensis antijeni akciğerlerde alveoler makrofajların sitoplazmasında yoğun olarak boyandı. IL-1 tüm fetal akciğerlerde (%100) alveoler makrofajlar, endotel hücreleri ve bronş-bronşiol epitellerinde değişen şiddette immun pozitifti. IL-10, üç (%10) olguda fetal akciğer dokusunda, alveoler makrofajlarda ve bronş, bronşiol epitelleri az miktarda boyandığı tespit edildi. SP-A, immun pozitif 5 (%16) olguda fetal akciğerlerin tip II pnömositleri ile alveolar makrofajların sitoplazmalarında tespit edildi. Sağlıklı kontrol fetüs akciğerleri ile karşılaştırıldığında, hasar oluşan enfekte akciğer dokularında IL-1 immun pozitifliği yüksek iken, IL-10 ekspresyonunun ise anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edildi. İntrauterin enfeksiyonlarda akciğer hasarının, proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin dengesinin, proinflamatuar sitokin IL-1 miktarındaki aşırı artışına bağlı olarak bozulmasıyla şekillendiği, SP-A'nın ise sadece 5 olguda pozitif reaksiyon vermesinin gebelik yaşının erken evrede olduğu bu nedenle fetüslerin akciğerlerinin henüz gelişimini tamamlayamamasından kaynaklandığı sonucuna varıldı.
Deneysel sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve deksametazon'un TNF-α, interlökin (IL)-1β, IL-2, IL-6, IL-8, IL-10 ve Maresin -1'e etkileri
Sepsis, ölüm nedenleri arasında önde gelen bir konumda bulunmaktadır. Ancak sepsisin etiyopatolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışma; çekal ligasyon ve delinme (CLP) yöntemi ile sepsis oluşturulan ratlarda setirizin ve dekzametazonun MaR-1, TNF-α, IFN-γ, IL-1, IL-2, IL-6, IL-8 ve IL-10 düzeylerine etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi erkek ratlar kullanıldı. Bu ratlar rastgele olarak her bir grupta 7 rat olacak şekilde 7 deney grubuna (grup 1: kontrol, grup 2: sham, grup 3: sepsis, grup 4: sepsis + salin, grup 5: sepsis + setirizin, grup 6: sepsis + deksametazon, grup 7: sepsis + deksametazon + setirizin) ayrıldı. Grup 1 (kontrol) ve grup 2 (sham) dışındaki diğer gruplarda sepsis CLP yöntemiyle oluşturuldu. Grup 4' sadece salin, grup 5'e setirizin, grup 6'ya deksametazon, grup 7'ye setirizin ve deksametazon birlikte uygulandı. Deney başlatılmadan önce tüm ratların fiziksel bulguları ve vücut ısıları kaydedildi. Deneyin 4. saatinde kuyruk venlerinden ve deneyin 16. saatinde vücut ısıları tekrar ölçülerek tüm ratlar sakrifiye edilirken kan örnekleri alındı. Ayrıca deneyin 16. saatinde karaciğer, akciğer, kalp ve böbrek dokuları alınarak histopatolojileri yapıldı. Sepsis gelişen hayvanlarda vücut sıcaklıklarının belirgin şekilde yükseldiği, genel halsizlik, çevresel uyaranlara karşı duyarsızlık ve hareketsizlik gözlemlendi. Sepsis grubundaki (G3, 4, 5, 6, 7) hayvanlarda nötrofil ve beyaz küre sayısının arttığı, lenfosit sayısının azaldığı tespit edildi. Setirizin ve deksametazon uygulanan (G5, 6, 7) gruplarda nötrofil sayılarında anlamlı azalma gözlemlenirken lenfosit sayılarında ise artış gözlemlenmiştir. Sepsise bağlı olarak, diğer (G3, 4, 5, 6, 7) gruplarda kayda değer şekilde artan interlökin miktarlarına karşılık MaR-1 miktarlarının anlamlı (p<0,05) olarak azaldığı görüldü. Setirizin ve deksametazon uygulamasının MaR-1 miktarlarını belirgin şekilde arttırdığı interlökin miktarlarını ise anlamlı (p<0,05) bir şekilde azalttığı belirlendi. Setirizin ve deksametazonun kombine olarak uygulanmasının daha etkili olduğu belirlendi. Bu çalışma sepsisin tanısı ve izlenmesinde MaR-1'in potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, setirizin ile deksametazonun, özellikle de kombinasyonunun sepsis tedavisinde önemli bir seçenek olabileceğini gösterdi.
Kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması, mikrobiyota ve IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyonu değişimleri analizi
Kedilerde yangısal bağırsak hastalığı, kronik gastrointestinal bulgularına yol açan bir hastalıktır. Etiyopatogenezi tam olarak çözülememiş olsa da altında yatan sebepler olarak; mikrobiyotaya ve luminal antijenlere şekillenen anormal immun yanıt, genetik ve immunoregülatör faktörler olduğu düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında, n=5 sağlıklı kontrol grubu, n=10 kronik enteropatili kediye klinik testler yapılarak olası diğer hastalıklar elendi ve yangısal bağırsak hastalığı teşhisi kolonoskopi ile alınan biyopsi ile histopatolojik olarak yapıldı. Teşhisi yapılan n=10 kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması yapıldı. Ardından örneklem gruplarından dışkı ve duodenal biyopsi alındı. Dışkıdan mikrobiyota kompozisyonuna, kolonik biyopsiden ise IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyon düzeylerine bakıldı. Bu ikisi arasında ilişki ve yangısal bağırsak hastalığının etiyopatogenezindeki rolü araştırıldı. Gruplar arasında, FCEAI klinik skorlamasında önemli farklar görüldü. Laboratuvar analizinde hastalık ile direkt ilişkili bir bulguya rastlanılmadı. Ultrasonografi, hastalığın en azından orta şiddetli olduğu hastalarda yönlendirici veriler verdiği gözlendi. Kolonoskopi ve kolondan alınacak biyopsinin hastalığın teşhisi ve ayırıcı tanılar için önemli özellikler barındırdığı gözlendi. Mikrobiyota analizinde, operasyonel taksonomik üniteler açısından gruplar arasında toplam değerler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Araştırılan interlökinler açısından IL-17A ve IL-10, gruplar arasında anlamlı farklar gösterdi (p<0,05). IL-17F açısından ise anlamlı fark bulunamadı (p>0,05).
Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü
Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.
Relationship between interleukin 1-β cytokine gene polymorphism and pain, functional status, and spinal flexibility in lumbar degenerative disc disease
This study aims to investigate the relationship between interleukin 1-β cytokine gene polymorphism and pain, functional status and spinal flexibility in LDDD. The study included 50 patients (24F,26M;39.90±8.70 years) and 44 healthy volunteers (28F,16M;37.02±9.6 years) who were diagnosed with LDDD by the Neurosurgeon. Pain levels of the patient group were evaluated with VAS and their functional status was evaluated with ODI. Spinal flexibility was evaluated with the Modified Schober method and digital inclinometer. Genotyping of IL-1 β of both groups was determined by real-time PCR. As a result of our study, no statistically significant relationship was found between the patient group and the control group in terms of genotype analysis (p = 0.734). No statistically significant relation was found with genotype analysis of the patient group in terms of pain, functional status and spinal flexibility (p> 0.05). However, according to the MRI results of the patient group, it was found that individuals carrying TT genotype had higher TDDS. Carrying the T allele increased the risk of serious TDDS 5 times (p = 0.043) (OR = 5.037; CI 95%= 0,951-26,692). At the same time, the CC genotype was observed to be more protective than transport (p = 0.029) (OR = 10; CI 95% = 0.015-0.67). It was determined that T allele increased the need for treatment. (p = 0.029); (OR = 10; 1.493-66.989). Our study results showed that the level of TDDS and IL-1 β gene polymorphism in individuals with LDDD. No significant relation was found in terms of pain, functional and spinal flexibility. Functional studies should be carried out to determine LDDD gene polymorphisms and clinical reflections, as well as case-control studies of the Turkish community with larger case series. Keywords: Cytokine gene polymorphisms, Lumbar Degenerative Disc Disease, Interleukin 1-β, Pain, Functional status, Spinal flexibility
Effects of interleukin 1 beta gene polymorphism in patients with atherosclerosis
Atherosclerosis is one of the lethal diseases worldwide. it is multifactorial disease that has several environmental and genetics involving factors. Very Serious manifestations occur in parallel to atherosclerosis, on of the most important is the cardiovascular diseases. inflammation recently thought to have a crucial role in the development of atherosclerosis, and the main mediator for the inflammatory response is IL-1 Beta. alteration within the sequence of the gene that encoding for the protein result in alteration of the production and function of the protein itself. İn our study we Determined the polymorphism of IL-1 Beta (-115) gene and its effect on atherosclerosis disease. Our study include a total of 94 people from the turkish population; 47 patients with atherosclerosis and 47 of control healthy group. IL-1 beta single nucleotide polymorphism was detected by PCR technique then the results were evaluated and analyzed. Our results showed a significant differences between patient and control groups for the homozygous mutant genotype (GG) (p=0.016) and for the heterozygous genotype (AG) (p=0.039) and for the wild type allele (A). (p=0.016) While no significant differences were found for the homozygous wild type (AA) (p=0.789) nor for the mutant allele (G) (p=0.789). After we analyzed the data, we sum up that carrying of the Heterozygote Genotype (AG) of IL-1 Beta gene is increasing risk of atherosclerosis, while carrying of the homozygous Mutant Genotype (GG) is reducing the risk. Also carrying the wild type allele A is increasing the risk. Key Words: Atherosclerosis, inflammation, Interleukin 1 beta.
COVID-19 virüsü ile enfekte olan ve olmayan septik şok tanısı ile takip edilen hastalarda ve COVID-19 virüsü ile enfekte olan hastalarda trimetilamin n-oksit (TMAO), IL-1 beta, IL-6,IL-10, LPS ve TNF-alfa düzeylerinin hastalığın klinikopatolojik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması
İnflamasyon, herkeste meydana gelen ve bağışıklık sisteminin vücudu çeşitli hastalık veya yaralanmalara karşı korumak amacıyla oluşturduğu bir tepkidir. İnflamasyona sebep olan çeşitli etkenler olmakla birlikte en önemli etken mikroorganizmalardır. Bakteri, virüs, riketsiya, mantar, protozoon ve helmintler gibi COVİD-19 da bir etkendir. Birçok hastalıkta olduğu gibi inflamasyon ve sepsiste de mikrobiyata ve disbiyozisin yerinin önemli olduğu son yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Mikrobiyata hastalığın seyrinde, morbidite ve mortalite üzerinde etkili olduğu düşünülen diğer bir faktördür. Serum trimetilamin N-oksit (TMAO) seviyesi yaşa, cinsiyete, alışkanlıklara, ek hastalıklara ve mikrobiyotaya bağlı olarak farklılık göstermektedir. İnflamasyon yolağında açığa çıkan; İnterlökin-1β (IL-1β), İnterlökin 6 (IL-6), İnterlökin-10 (IL-10), Tümör nekroz faktör alfa (TNF-alfa), lipopolisakkarit (LPS) gibi inflamatuar moleküller bu sürecin başlamasında, durdurulmasında düzenleyici rol alırlar. Bu regülasyonun bozulması inflamasyonun sepsis ve septik şok tablosuna ilerlemesine sebep olur. Amacımız tüm bu varsayımlardan yola çıkarak mikrobiatanın ve TMAO'nun inflamasyon, COVİD-19, sepsis ve septik şok için biyobelirteç olup olamayacağını araştırmaktır. Septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte hastalarda, COVİD-19 ile enfekte septik şok tablosundaki hastalarda ve COVİD-19 ile enfekte olmayan septik şok tablosundaki hastalarda TMAO düzeylerinin hastalarda tanısal öneme sahip olup olmadığını, hastalığın erken tanısında bir tetkik olarak kullanılıp kullanılamayacağını ve mikrofloradaki bozulmanın yansıması olan barsak endotoksemisi ile TMAO'nun bu hastalıklardaki düzeylerini inceledik. Ayrıca TMAO dışında, hasta gruplarında IL-6, IL-10, IL-1beta, TNF-alfa ve LPS düzeylerini ve bu parametrelerin birbirleriyle arasındaki ilişkiyi inceledik. Çalışmaya septik tabloda olmayan COVİD-19 ile enfekte 40 hasta, COVİD-19 pozitif septik şok tablosundaki 40 hasta, COVİD-19 negatif septik şok tablosundaki 40 hasta ve sağlıklı 40 kontrol birey olmak üzere toplam 160 olgu dahil edildi. Çalışmamızda; TNF-α ile IL-1β düzeyleri hasta gruplarında kontrol gruplarından anlamlı derecede daha düşük (p<0,001) ve IL-6 ile IL-10 ise anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) seviyede tespit edilmiştir. IL-1β özellikle COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da anlamlı düşüş göstermiştir. IL-6 ise COVİD-19 ile enfekte olan gruplarda daha da artmıştır. LPS düzeyi COVİD-19 ile enfekte olan sepsisli grupta diğer gruplara kıyasla aşırı derecede yüksek saptandı. TMAO düzeyi ise sepsisli grupta diğer gruplardan anlamlı derecede daha yüksek (p<0,001) değerlerde ölçüldü. Bu sonuçlar bize TMAO'nun sepsis ve septik şok tablosunda biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha geniş popülasyona sahip, çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Septik şok, SARS-CoV-2, COVİD-19, TMAO
Prostat kanseri ve bening prostat hiperplazili hastalarda plazma speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ ve IL-10 düzeylerinin değerlendirilmesi
Prostat kanseri, erkeklerde en sık karşılaşılan kanser türüdür. Prostat biyopsisi ya da transüretral rezeksiyon sonucu prostat kanseri ve benign prostat hiperplazisi (BPH) gibi patolojik tanıları sıklıkla görülmektedir. Prostat kanseri ve benign prostat hiperplazisinde inflamatuar ortamın rolü tam olarak anlaşılamamıştır. Kronik inflamasyonun karsinogenezde önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda; 45 prostat kanseri, 56 BPH'li ve 48 sağlıklı hastadan serum speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ ve IL-10 düzeylerinin değerlendirilmesi için periferik kan örnekleri alındı. Çalışmamızda BPH ve prostat kanserli hastalarda kontrol grubuna kıyasla serum speksin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını gözlemledik. Serum fraktalkin düzeylerinin prostat kanserli grupta, kontrol grubuna kıyasla düşük olduğu sonucuna vardık. Çalışmamızda prostat kanseri ve BPH'li hastalardaki serum TNF-α düzeyini kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptadık. Bununla birlikte serum IL-1β düzeyini prostat kanserli grupta BPH ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek tespit ettik. Serum IFN-γ düzeyinin prostat kanserli grupta BPH ve kontrol grubuna göre düşük gözlemledik. Prostat kanserli grupta serum IL-10 düzeyini, BPH'lı ve kontrol grubuna göre düşük bulduk. Ayrıca BPH'lı grupta da kontrol grubuna göre serum IL-10 düzeyinin düşük olduğunu gözlemledik. Çalışmamızda değerlendirilen parametreler prostat kanseri için aday biyobelirteçler olabilir. Elde edilen veriler ışığında prostat kanseri ve BPH'da speksin, kemokinler ve sitokinler hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, benign prostat hipertrofisi, inflamasyon, speksin, fraktalkin, TNF-α, IL-1β, IFN-γ, IL-10
IL-1β, progesteron ve HCG'nin ekstravillöz trofoblast invazyonuna etkisinin transwell invazyon yöntemiyle araştırılması
Trofoblastik hücre invazyonu başarılı bir gebelik için temel belirleyicidir ve birçok hormon, büyüme faktörü ve sitokin tarafından regüle edilen bir süreçtir. Bu çalışmanın amacı hCG, progesteron ve IL-1β'nın ekstravillöz trofoblast invazyonuna etkilerini doz bağımlı olarak araştırmak, varsa etkin dozlarını tespit etmek, nedeni açıklanamayan tekrarlayan gebelik kayıplarında gen ekspresyon düzeylerine ve gen polimorfizmine bakılabilecek potansiyel faktörleri ortaya çıkarmaktır. HTR8/SVneo hücreleri hCG (10-20-40 IU/ml), progesteron (10-20-40 μM) veya IL-1β (10-20-40 ng/ml) ile stimüle edilmiş ve Transwell invazyon analizi uygulanmıştır. hCG ve IL-1β'nın farklı dozlarda stimülasyonu HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonunu artırmıştır. Progesteron stimülasyonu HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonu üzerinde anlamlı etki oluşturmamıştır. hCG ve IL- 1β'nın HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonuna en fazla katkıda bulunduğu dozlar; hCG için 20 IU/ml, IL-1β için ise 20 ng/ml olarak bulunmuştur ve bu dozlar kendi aralarında kıyaslandığında hCG'nin HTR-8/SVneo trofoblast hücrelerinin invazyonu üzerine etkisinin IL-1β'nın etkisinden daha belirgin olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular hCG ve IL-1β'nın trofoblast invazyonunun regülasyonunda doz bağımlı olarak etkin olduğunu, bu etkinin hCG stimülasyonunda daha belirgin olduğunu göstermektedir. Gelecek çalışmalarda, nedeni açıklanamayan tekrarlayan gebelik kayıplarında, progesteron dan ziyade hCG ve IL-1β'nın gen ekspresyon düzeylerinin incelenmesi, bu genlerin polimorfizminin araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: hCG, IL-1β, progesteron, trofoblast invazyonu
Kliniğimizde takipli ailevi akdeniz ateşi ilişkili amiloidoz gelişmiş hastalarda anti interlökin-1 tedavinin gerçek hayat verileri
Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi periyodik ateş sendromlarının en sık görülenidir. Türkiye AAA insidansının ve prevalansının yüksek olduğu ülkelerden birisidir. Hastalığın tedavisinde 1972 yılından beri kolşisin kullanılmaktadır. Ancak kolşisin tedavisinin direnç ya da intolerans nedeni ile yetersiz olduğu hastalarda, ileri basamak tedavi seçeneği olarak anti interlökin-1 ilaçlar kullanılmaktadır. Literatürde çok sayıda çalışma ile, anti IL-1 ilaçların AAA tanılı hastalar üzerindeki etkinliği ve güvenilirliği ispatlanmıştır. Bu çalışmada, merkezimiz özelinde takipli AAA ilişkili amiloidoz gelişen hastalarımızda anti IL-1 ilaçların etkinliği ve güvenilirliği ile ilgili gerçek hayat verilerinin elde edilmesi amaçlandı. Materyal ve Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi, Atatürk ve Numune Eğitim ve Araştırma Hastaneleri romatoloji poliklinikleri verileri retrospektif olarak 2010 yılından 2020 yılına kadar tarandı ve AAA ilişkili amiloidoz tanısı ile anti IL-1 tedavi alan hastalar belirlendi. Hastaların her biri en az altı ay boyunca anti IL-1 tedavi almış, 18 yaşından büyük, Tel Hashomer kriterlerine göre AAA tanısı almış ve AAA ilişkili AA tipi amiloidoz gelişmiş hastalardı. Hastaların sadece kolşisin kullanımı altında atak sıklığı, eritrosit sedimentasyon hızı, C reaktif protein düzeyi, fibrinojen düzeyi, 24 saatlik idrar protein miktarı, kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızı belirlendi. Sonra bu değerler en az altı aylık anti IL-1 tedavi sonrası kontrolde ve en son vizitteki kontrol değerlerle karşılaştırıldı. Ayrıca hastalarla telefon görüşmeleri yapılarak anti IL-1 tedaviye uyumları ve tedavinin yan etki profili, atak sayısı ve şiddetinde azalma da değerlendirmeye alındı. Elde edilen veriler SPSS veri tabanına yüklenip, istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda toplam 26 hastaya ulaşıldı. Bu hastaların %34.6'sı kadın %65.4'ü erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 41±9.5 (24-65) idi. Tüm hastalar tolere edebildikleri maksimum dozda kolşisin kullanıyorlardı ve bu tedavi üzerine anti IL-1 tedavi eklenmişti. Toplam 26 hastanın tamamına ilk olarak anakinra başlanmıştı, yedi hastada ise daha sonra kanakinumab tedavisine geçiş yapılmıştı. Hastaların son altı ay içindeki atak sıklıkları belirlendi. Anti IL-1 tedavisi öncesi atak sıklığı 5±3.3 (min:1-maks:12) iken altı aylık tedavi sonrası atak sıklığı 0.8±1.1 (min:0-maks:3) 'e gerilemişti ve bu değer istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.002). ESH, CRP, fibrinojen düzeylerindeki gerileme de istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.001). Sedimentasyon için anti IL-1 tedavisi öncesi değer 55±25.4 54 (min:7-maks:112) mm/sa iken altı aylık tedavi sonrası 24±22.3 14 (min:3-maks:76) mm/sa'e gerilemişti. Anti IL-1 tedavisi öncesi CRP değeri 31.4±36.7 19 (min:1-maks:159) mg/l iken altı aylık tedavi sonrasında 7.9±14 3 (min:0.3-maks:54) mg/l saptandı. Fibrinojende ise başlangıç ortalama değer 578±193 575 (min:286-maks:900) mg/l ölçülmüştü ve altı aylık tedavi sonrasında 379±173 342 (min:191-maks:884) mg/l değerlerine gerilemişti. Ayrıca hastaların 24 saatlik idrar proteinüri seviyeleri anti IL-1 tedavi öncesi 5 454±7 396 2 075 (min:229-maks:30 211)mg/gün'den altı aylık tedavi sonrası 2 703±3 179 1 175 (min:100-maks:10 759)'e gerilemişti ve bu değer de istatistiksel olarak anlamlıydı (p< 0.01). Hastalarımızın beyaz küre seviyelerindeki (p=0.007), platelet seviyelerindeki (p=0.002) ve nötrofil seviyelerindeki gerileme de (p=0.02) anti IL-1 tedavisi öncesi ve tedavi sonrası altıncı ay değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlıydı. Anti IL-1 tedavi altında böbrek fonksiyon testlerinde ise bozulma gözlendi. Tedavi öncesi kreatinin düzeyi 1.6±0.97 1.3 (min:0.52-maks:4.11) mg/dl iken tedavi sonrası 6. ayda 1.87±1.24 1.5 (min:0.5-maks:4.41) mg/dl düzeyine ilerlemişti (p=0.007). Bu veri ile uyumlu olarak GFR'de de azalma saptandı (p<0.05). Ortalama 44 aylık takip süresinin sonunda bir hasta amiloidoz ilişkisiz bir nedenle ex oldu, beş hastaya böbrek nakli yapıldı ve dokuz hastada son dönem böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyalize başlandı. Kalan 11 hastada kreatinin ve GFR düzeyinde anlamlı değişiklik saptanmazken 24 saatlik idrar protein düzeyindeki gerileme devam etmekteydi (p<0.05). Takip süresinin sonunda hastaların %50'sinde lokal reaksiyon, %11'inde allerjik döküntü, %23'ünde lökopeni ve %11'inde enfeksiyon sıklığında artış görüldü. Enfeksiyon sıklığında artış görülen hastaların ikisi yoğun bakım tedavisi görmüştü. Lökopeni gelişen hastalardan ikisine kemik iliği aspirasyon biyopsisi yapılmış ve malign dönüşüme rastlanmamıştı. Sonuç: Anti IL-1 tedavisi amiloidoz gelişmiş AAA hastalarında klinik, akut faz cevabı ve proteinüri seviyesi üzerinde etkin görünmektedir. Bir kısım hastada proteinüride gerileme sağlayarak kronik böbrek hastalığına ilerlemeyi geciktirebilir. Ancak bir kısım hastada ise, amiloidoz birikimin devam ettiği ve uzun dönemde amiloidozlu birçok hastanın renal replasman tedavisine ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, Amiloidoz, Anti IL-1 tedavi, Anakinra, Kanakinumab
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.