İnterlökin 1
85 theses under this subject heading
Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü
Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Pelvik enflamatuar hastalık tanısı olan hastalarda endometrial-endoservikal IL-1ß, IL-6, IL-10 düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Pelvik inflamatuar hastalıkta endoservikal-endometriyal dokudaki proinflamatuar sitokinlerin(IL-1β, IL-6 ve IL-10) tedavi öncesi ve sonrasında düzeylerini karşılaştırdık. Bununla da pelvik inflamatuar hastalıkta sitokinlerin patogenezdeki ve hastalığın progresyon sürecindeki rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) kriterlerine göre majör kriterlerden ikisine eşlik eden en az bir minör kriteri olan 10 Pelvik inflamatuar hastalık (PIH ) tanısı almış ve beraberinde ultrasonografide veya tomografide adneksiyel kitle izlenen 10 tuboovaryan apse (TOA) tanısı almış ve 19 kontrol grubu hastası çalışmaya alındı. PIH ve TOA olgularda tedavi öncesi ve 14 günlük antibiyoterapi sonrası endoservikal-endometriyal dokuda IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca, tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum lökosit, nötrofil ve C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Bu belirteçler kontrol grubu ile de karşılaştırıldı. Bulgular : TOA ve PIH olgularla kontrol grubu olgulari arasinda gravida ve parite açısından kıyaslamalarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PIH ve TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-6 ve IL-10 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-1β düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası Lökosit , nötrofil ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Ancak PIH olgularında serumda Lökosit ve nötrofil düzeyleri ile serumda aynı markerlerin tedavi sonrası düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlemlenmedi (p>0,05), sadece serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). PIH ve TOA olgularinin doku örneklerinde IL-1β, IL-6 ve IL-10 ve serumda Lökosit ve nötrofil düzeylerinin tedavi sonrası ile kontrol grubunda aynı markerlerin düzeyleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç : IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri PIH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu sitokinlerin doku düzeylerinin belirlenmesi PIH tanısında ve hastalığın progresyonunun öngörüsünde yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Interlökin-1β (IL-1β), Interlökin-6 (IL-6 ), pelvik inflamatuar hastalık , proinflamatuar sitokinler.
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol
Kollojen, interlökin-1 ve Glikozaminoglikan`nın santral sinir sistemindeki neovaskülarizasyona etkileri
46 ÖZET İlk kez 1935 yılında plasentada tarif edilen neovaskülarizasyon yeni mikro damar oluşumunu anlatmada kullanılmaktadır. Hiperplastik, embiryonik, neoplastik dokuların büyümesi ve şekillenmesinde, yara iyileşmesinde önemli rol oynar. Aym zamanda diabetik retinopati, arterioskleroz gibi anjiojenik hastalıkların önemli bir belirleyicisidir. Neoplastik lezyonların histolojik derecelendirmesinde angiogenesis ve endotel proliferasyonu ihmal edilemeyecek bir kriter olarak kabul edilmektedir. Bir tümörün damarlaşma döneminden önce teşhis edilip, anjiogenesis önlendiği takdirde yok edilebileceği düşünülebilir. Ekstra kranial tümörlerle kıyaslandığında beyin tümörleri önemli bir anjiojenik faktör kaynağıdırlar. Bu nedenle SSS'nin primer veya metastatik tümörlerinde anjiogenesis oldukça fazladır. Normalde beyin vasküler yapılarındaki endotel hücrelerinde proliferasyon oldukça azdır. Bu nedenle beyinde vasküler değişiklikler kolaylıkla saptanır ve anjiogenesis için iyi bir model teşkil eder(,''23.2. Bu nedenle zedelenen ve rejenere olan dokuda enzim aktivitesinin değişmesi beklenir. Na-K, Mg ve Ca 'a bağlı ATP-az seviyeleri kontrol grubu ile kıyaslandığında 2., 3. ve 4. gruplarda sırasıyla tedrici bir azalma meydana gelmiştir. Bununla beraber SOD enzim sisteminde olduğu gibi heparin verilen gruplarda ise ATP-az seviyelerinde bir miktar artış olmuştur. ATP-az enzim sistemlerinin doku rejenerasyonu sürecindeki önemleri gözönüne alındığında aktivitelerindeki artışın rejenerasyonla paralellik gösterdiği, SOD sisteminin ise hücreleri sitotoksik ürünlere karşı koruduğu düşünüldüğünde, ortaya çıkan enzim sonuçlarına göre yorum yapıldığında, heparinin dokuda uzun süreli etki sağladığı, kollagen ve İL 'in ise regenerasyon sürecini hızlandırdığı ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak kollagen ve İL tek başlarına neovaskülarizasyonu stimule etmişlerdir. Bununla beraber birlikte kullanıldıklarında ise neovaskülarizasyon artışına sinerjik etki göstermişlerdir. Glikozaminoglikanların neovaskülarizasyona anlamlı bir etkisi olmamıştır. Doku örneklerimizi daha erken dönemde alsaydık enzim aktivitelerinin daha yüksek olması ve daha erken döneme uygun neovaskülarizasyon sürecini histopatolojik olarak değerlendirebilmemiz olasıydı. İL, kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyona, ATP-az ve SOD sistemlerine kesin olarak ne derece etkili olduğunu söylemek zordur. Ancak, yapılacak yeni çalışmalarla daha erken dönemlerde alınacak örneklerden sağlanacak parametrelerle, İL - kollajen ve glikozaminoglikan'ın neovaskülarizasyon sürecine etkileri hakkında daha kesin konuşmamız mümkün olacaktır.
Sistemik sklerozda interlökin-1, interlökin-6, soluble interlökin-2 reseptörü düzeylerinin ve subpopulasyonlarının incelenmesi
ÖZET Immün sistem tarafından salgılanan sitokinler sistemik sklerozda fîbrozis gelişimine ve vaskûler zedelenmeye yol açabilir. Çalışmamızda, sistemik skleroz patogenezinde immün mekanizmaların rolünü incelemek amacıyla serum sitokin düzeyleri ve lenfosit yüzey belirleyicileri tayini yapıldı. Bu nedenle biri lokalize, 24'ü diffiiz kutanöz sklerodermalı 25 hasta ile 21 aktif romatoid artrit hastası ve 21 sağlıklı kontrol çalışma grubuna dahil edildi. Sistemik sklerozlu hastalar cilt, kardiyovasküler, pulmoner, gastrointestinal ve renal sistem gibi organ tutulumları yönünden incelendi. Ayrıca antinükleer antikorlar, anti-DNA, romatoid faktör, anti-Scl-70, anti-SSA, anti-SSB, anti-RNP, anti-Sm gibi immünolojik parametreler tüm hastalarda ve sağlıklı kontrollerde araştırıldı. Sistemik sklerozlu ve RA'li hastalar ile sağlıklı kontrollerde sitokin düzeyleri mikro-elisa yöntemi ile lenfosit yüzey belirleyicileri "flow cytometry" yöntemi ile çalışıldı. IL-la sistemik sklerozlu hastalarda sağlam kontrollere göre düşük bulundu. IL-1/3 ve IL-6 düzeyleri SSc'lu hastalarda normal kontrollere göre belirgin artış göstermesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Soluble IL-2R düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir yükselme göstermekteydi. Serum sitokin düzeyleri ile organ tutulumu, eritrosit sedimentasyon hızı, Raynaud fenomeni ve dijital ülser gibi klinik bulgu ve belirtiler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Lenfosit yüzey belirleyicilerinden CD4, CD8, CD25 ve CD4/CD8 düzeylerinde sistemik sklerozlu hastalarda normal kontrollere göre bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, İL- 1/3 ve IL-6 sistemik sklerozda hastalık oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu hastalarda sIL-2R'nin yüksek düzeylerde bulunması kronik immün hücre aktivasyonunun bir bulgusu olarak yorumlanmıştır. 64
Romatoid artritli hastalarda insülin direnci ile serum interlökin 1α düzeyleri lipidler arasındaki ilişki çalışması
Romatoid artrit, birçok araştırmanın erken teşhis yöntemlerini bulmaya çalıştığı yaygın hastalıklardan biridir. Artrit hastalığının erken tedavisi önemlidir. Bu çalışmanın amacı, 8-OHDG, hsCRP, Interleukin 1α ve bazı biyokimyasal belirteçlerin konsantrasyonunu doğru bir şekilde ölçmektir. Romatoid artrit hastalarında 8-OHDG ve hsC-RP Interleukin 1α ve bazı biyokimyasal belirteçler arasındaki potansiyel ilişki incelendi. Çalışma iki grubu içermektedir. Birinci grup (A grubu) 55 sağlıklı (romatoid artriti olmayan) kişiyi içermektedir. İkinci grup ise 75 romatoid artrit hastalığı olan kişiyi içermektedir. Kimyasal testler olarak her iki grup için Serum 8-OHDG testi, Interleukin 1α, S. HDL, S. LDL, S. CRP, RF, hsC-RP ve insülin yapıldı. Sonuçlara göre RA ve 8-OHdG, insülin, Lipid profili ve IL-α1 arasında önemli bir fark çıkmıştır. Sonuçlar 8-OHdG ve insülin hastaları için daha fazla fayda göstermek ve romatoid artrit hastalıkları üzerindeki etkisini değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Biochemical comparative study for the prognostic and diagnostic role of interleukin-1 in diabetic neuropathy
In this study, the purpose was to investigate the diagnostic role of Interleukin 1 alpha in diabetic neuropathy. Samples were collected from 40 patients with diabetic neuropathy, 40 patients with diabetes, and 40 controls. The following assays were performed on all groups: Interleukin 1, FBG, HbA1C, CRP, and ESR. It was noted in the study data a significant increase in all the parameters studied in the diabetic neuropathy group compared to the other groups, and there was also an increase in these parameters in the diabetes group compared to the control. It was known that there was a correlation between Interleukin 1 and other parameters, and the discriminatory benefit of each one was confirmed.
Cellular and molecular immunity in type 2 diabetic patients after COVID-19 recovery
People with type 2 diabetes and Covid-19 infection had altered and distinct immune characteristics from patients without Covid-19 infection, and they are at a higher risk of developing health complications or being treated in a critical care unit than people without diabetes are. On the other hand, clinical data so far suggests that the Covid-19 may result in metabolic dysregulation and impaired glucose homeostasis. In addition, emerging data on new onset of diabetes mellitus in previously infected with Covid-19 patients reinforces the hypothesis of a direct effect of Covid-19 on glucose metabolism. The aim of this study is to investigate the role of Covid-19 infection in patients live with type 2 diabetes mellitus during the recovery state on some cellular immune response and its affection on the expression of interleukin-1 β as an important proinflammatory cytokine. The study included 75 participants. The median age in total was 50 years old (ranged from 23 to 65 years) who visited Al-Wafaa Center for Diabetes and Endocrine Disease-Ibn-sina Hospital-Mosul/Iraq and enrolled in the study from 30 August 2021 to 10 November 2021. The 25 participants with type 2 diabetes mellitus who had recovered from Covid-19 infection (8-10 weeks after symptoms onset) made up 33.3% of the total participants and had a mean age of 43.5. The second is that 25 participants (33.3%, mean age: 42.7) were type 2 diabetes mellitus without Covid-19 infection and with no other comorbidities. The last group consisted of 25 (33.3% mean age; 27.5) healthy control individuals. Both groups of type 2 diabetic patients were using insulin injections regularly as the only medication (insulin-dependent) over 3 years. The study found that the glucose level was higher in the type 2 diabetes mellitus recovered group compared with non-infected type 2 diabetic patients (mean 12.08±5.18), (mean 10.12±4.84), respectively. In addition, alterations in cellular immune response (including WBC count, neutrophil, phagocytic activity of neutrophil, monocyte, and eosinophil) have seen compared with other study groups. While hemoglobin was lower in recovered patients (130.12±16.46) than type 2 diabetic mellitus and control (138.64±12.67) and (148.68±13.71), respectively. Furthermore, the results showed that interleukin-1 β expression in blood samples of the type 2 diabetes mellitus recovered group (28.1±0.6) was higher in comparison with type 2 diabetic patients without Covid-19 infection (23.8±0.8), and control (25.9±2.8).
SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri
Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1
Yılan ısırmalarında erken dönemde klinik seyri gösteen parametrelerin değerlendirilmesi
Yılan zehirlenmeleri tropikal iklimin görüldüğü bölgelerde ciddi mortalite vemorbidite nedenidir. Çukurova bölgesi de sıcak iklimi nedeniyle yılan zehirlenmelerininsık görüldüğü bir bölgedir. Çalışmaya Nisan 2009- Mayıs 2011 tarihleri arasındaÇukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Anabilim Dalına yılan ısırması ile başvuran30 hasta dahil edildi. Yılan ısıran 30 hastanın 17'sinde (% 56,7) olay esnasında hastayakınları tarafından uygunsuz ilkyardım uygulamasında bulunulmuştur. Hastalar acilservisimize getirildiklerinde 17'si Evre 1, 8'i Evre 2 ve 5'i Evre 3 idi. Hastalara toplam47 vial antivenom uygulandı. Hastalarımızın hiçbirinde antivenoma bağlı komplikasyongelişmedi ve hiçbir hastamız ölmedi.Çalışmadaki amacımız TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerinin klinik zehirlenmeşiddetiyle olan ilişkisini araştırmaktır. Hastalar klinik bulgularına göre evrelendirildi,başvuru sırasında ve tedaviyi takiben 12. saatte TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerinebakıldı. Başvuru zamanı ve 12. saatteki TNF-?, BNP ve IL-1 düzeylerindeki artışlaristatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p< 0.05)Yılan zehirlenmesine bağlı klinik zehirlenme evresi artıkça TNF-?, BNP ve IL-1seviyelerinin arttığı görüldü. Ancak Evre 1 ile Evre 2 arasında istatistiksel olarakanlamlı bulunan bu artış, Evre 3' deki hasta sayısının yetersizliği nedeniyle Evre 2 veEvre 3' de anlamlı bulunamadı.
Ventrikülit tanısında kullanılan beyin omurilik sıvısı sitokin değerlerinin rutin beyin omurilik sıvısı değerlendirmesine ek tanısal katkısı
Amaç: Şant enfeksiyonları ile beraber görülen ventrikülit; tanısı ve tedavisi güç, yüksek maliyetli enfeksiyonlardır. Ventrikülit tablosu sıklıkla uzun süren enfeksiyonlara işaret etmektedir. Kesin tanısı için kültürde üreme saptanması gerekmektedir. Kültür sonuçlarının çıkması 48-72 saat kadar sürdüğünden tanısı sıklıkla gecikmeli olarak koyulabilmektedir. Şant enfeksiyonlu hastalarda kültür sonucunu beklemeye gerek kalmadan tedaviyi yönlendirebilecek yeni tanısal parametreler araştırılmaktadır. Bizde çalışmamızda BOS'da proinflamatuar sitokinler olan IL-1β ve TNFα'yı araştırarak ventrikülit tanısında ne kadar etkin parametreler olduğunu sorguladık. Gereç ve yöntem: Aralık 2012-Aralık 2013 tarihleri arasında acil servise hidrosefali nedeniyle başvuran, ventriküloperitoneal şant ve/veya eksternal ventriküler drenaj takılmış, ventrikülit şüphesi olan toplam 34 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu 34 hasta; 19 örnekten oluşan hasta grubu ve 15 örnekten oluşan kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların başvuru anındaki kan ve BOS örnekleri alınıp değerlendirilmiştir. Kanda beyaz küre, sedimentasyon ve CRP değerlerine bakılmıştır. BOS'da IL1-β ve TNFα değerlerine bakılıp, BOS kültüründe üreme sonuçları takip edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda IL-1β değerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur( p:0.0001). Yalnızca hasta grubunda değerlendirildiğinde; Kültürde üremesi olan ventrikülit kabul edilen hastalarda, üremesi olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p:0.009). IL-1β'nın 4.0pg/ml üzerinde olduğu hastalarda %90.9 sensitivite ve %82.6 spesifite ile kültürde üreme ihtimali %92.7'dir. Sonuçlar: IL-1β ventrikülit tanısında kullanılabilecek güvenli bir parametredir. Anahtar sözcükler: IL-1β, Şant Enfeksiyonu, TNFα, Ventrikülit
Osteoartrit'te UCMA'nın moleküler mekanizmasının incelenmesi
Osteoartrit (OA), dünyada en yaygın görülen dejeneratif eklem hastalığıdır. OA'nın tedavisi ve önlenmesi için yeni tedavi edici ajanların ve moleküler hedeflerin tanımlanmasına önemli derecede ihtiyaç duyulmaktadır. UCMA K vitaminine bağımlı bir proteindir. UCMA'nın moleküler fonksiyonu henüz tam olarak bilinmemekle beraber güncel çalışmalarda yangı ve kalsifikasyonla ilişkili olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, OA'da UCMA'nın moleküler mekanizmasını inceledik. IL-1β ile uyarılan hFOB1.19 hücre dizileri kullanarak UCMA'nın OA ile ilişkili genler arasındaki ilişkisini gösterdik. Bu çalışmada, 16 tane genin ifade düzeyi Real Time PCR yöntemi ile analiz edildi. UCMA protein düzeyleri ise Western Blot yöntemi ile gösterildi. Hücre kültürü süpernatantlarında MMP1, IL-17 ve OPG seviyeleri ELISA ile analiz edildi. In vitro OA modelinde, UCMA gibi yeni moleküler hedef olabilecek MGP, UTS2 genlerinin ifade düzeylerinde anlamlı düzeyde artış olduğunu gözlemledik. Çalışmamızda, IL-1β'nın kemik oluşumunda rol alan temel transkripsiyon faktörlerini (RUNX2 ve OSX) tetiklediğini ve UCMA'nın bu genlerle ilişki içerisinde olabileceğini belirledik. Ayrıca, ilk defa OA gelişiminde rol alan pek çok gen ile UCMA arasında pozitif bir korelasyon olduğunu, OA'dan en fazla etkilenen genin UCMA olduğunu gösterdik. Ek olarak, hFOB1.19 hücre dizilerinde IL-1β ile tetiklenen Caspase-3,-8,-9 yolağı aracılığıyla apoptozda UCMA'nın gen ifadesinde anlamlı düzeyde artış olduğunu belirledik. MMP1 ve OPG salgıları kontrole göre anlamlı düzeyde artmıştı. Bu çalışmadan elde edilen bulgular, UCMA'nın osteoblast farklılaşmasında, kemik oluşumunda, OA gelişiminde ve osteoblast apoptozunda rol alabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, bu çalışma OA patofizyolojisinde UCMA'nın potansiyel değeri için iyi bir kanıt sağlamaktadır ve UCMA'nın OA'ya karşı yeni tedavi edici yaklaşımlar geliştirmek için gelecek vaat eden bir moleküler hedef olduğunu göstermektedir.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri
Amaç: Psikiyatrik hastalıklar ve enflamasyon arasındaki ilişki şimdiye dek yapılan birçok çalışmada ortaya konmuştur. Şizofreni, Duygudurum Bozuklukları, Anksiyete Bozuklukları gibi birçok rahatsızlık yanında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nda da (DEHB) bu ilişkiye daha önce işaret edilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun erişkin formu ile enflamasyon arasındaki ilişki üzerine yapılmış çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (E-DEHB) hastalarında proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri ve bir akut faz proteini ölçülmüş bu olası ilişkiye dair kanıt bulmaya çalışılmıştır. Yöntem: Çalışmada DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 39 erişkin DEHB hastası ve 33 sağlıklı kontrolün serum IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α ve hsCRP düzeyleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labratuvarında ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda IL1-β değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük (p=0,006) saptanmıştır. Hiçbir sitokin düzeyi ve hsCRP düzeyi ile E-DEHB alt tipleri ve klinik değerlendirme ölçek skorları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tüm sitokin düzeylerinde tedavinin normalize edici etkisi izlendi. Sonuç: Literatürde DEHB ve enflamasyon ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamız Erişkin DEHB ile enflamasyon ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmada E-DEHB hastalarında IL-1β kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük tespit edilirken diğer incelenen sitokinler ve hsCRP için anlamlı fark tespit edilmemiştir. E-DEHB ve enflamasyon ilişkisini destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α, hsCRP
Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi
Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.
Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner bypass ameliyatı olan hastaların perikardiyal sıvısındaki mikroRNA'ların ve st2'nin (Growth stimulation expressed gene 2) araştırılması
Koroner arter hastalığıyla (KAH) ilişkili bir çok biyobelirteç perikard sıvısına (PS) ve plazmaya geçmektedir. KAH'ın etiyopatogenez değerlendirilmesinde diagnostik olarak miRNA'lar, prognostik olarak soluble ST2 (sST2) kullanılabilmektedir. sST2 kardiyovasküler hastalığı olan bireylerde kötüleşen prognozun bir biyobelirteci olarak kabul edilmektedir. Birçok hastalıkta önemli rollere sahip olan miRNA'lar ise KAH ile ilişkili endotel disfonksiyonu, ateroskleroz, inflamasyon, apopitoz ve anjiyogenezde etkindir. PS kalp fonksiyonunu yansıtabilme potansiyeline sahip olup bazı maddelerin PS konsantrasyonları birçok patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasını sağlamaktadır. Çalışmamıza koroner arter bypass ameliyatı olan 40 gönüllü hasta dâhil edilerek PS ve kan plazmasında ELİSA yöntemi ile ST2 seviyesi, qRT-PCR yöntemi ile ST2 ve ST2'yi hedefleyen bir grup miRNA'nın (miR-125b-5p, miR-320b, miR-34a-5p, miR-16-5p, miR-320a ve miR-15a-5p) gen ifade düzeyleri çalışıldı. Araştırmada ELİSA ile ortalama sST2 değeri PS'de 223.992 ng/ml, Plazmada ise 390.357 ng/ml olup bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.0020). PS'de ST2 gen ifade düzeyi Plazmaya göre 2.27 kat daha düşük çıkmış olup bu durum istatistiksel açıdan anlamlı (p=0.000265) bulunmuştur. ST2'yi hedefleyen miRNA'ların gen ifadesinde PS'de 7.35 kat daha düşük ifade edilen miR16-5p ile 4.07 kat daha düşük ifade edilen miR320b istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0.000014 ve p=0.00814). Plazmada ise miR34a-5p ile ST2 arasında negatif korelasyon bulunmuştur (r= -0.399, p=0.039). ST2'nin protein düzeyi ve gen ifadesi ile miR 16-5p ve miR 320b'nin gen ifade düzeyinin PS'ye göre plazmada daha yüksek çıkmasının sebebi ekstramiyokardiyal kaynaklar olabilir. Kardiyovasküler hastalıklar açısından olumsuz etkiye sahip olan miR 16-5p ve miR 320b'nin ST2 ile beraber yüksek seviyelerde bulunması ve plazmada daha fazla ifade edilmesi bunların biyobelirteç olarak kullanılma potansiyelini kuvvetlendirmektedir. Daha önce başka çalışmalarda sadece PS'ye özgü olarak tanımlanan miR320b'nin ayrıca plazmada da tespit edilmesi bu miRNA'nın sadece PS'ye özgü olmadığını göstermektedir.
Toll-ınteracting protein (TOLLIP), ıl-1β ve ıl-10 gen polimorfizmleri ile insan doğal immün cevabının negatif regülatörlerinin ekspresyonunun tüberküloza duyarlılıkla ilişkisi
Tüberküloz (TB), dünyada insanlarda infeksiyona bağlı ölümlerin başlıca sebeplerinden biridir, fakat immün patogenezi tam olarak anlaşılmadan kalmıştır. Doğal immün cevap mikobakterilere karşı konağın ilk savunması için çok önemlidir. Bu bağlamda, bir proinflamatuvar sitokin olan IL-1β'i, antiinflamatuvar sitokin IL-10'u ve Toll-like reseptörleri (TLRs) ile iletişime girerek inflamatuvar cevabı negatif yönde düzenleyen mediatörler arasında yer alan Toll-interacting protein (TOLLIP)'i kodlayan genlerdeki birçok polimorfizm ile immün cevabın negatif regülatörlerinin gen ekspresyon düzeylerinin farklı insan populasyonlarında birçok kronik infeksiyonda olduğu gibi TB patofizyolojisinde ve TB'a yatkınlıkta da önemli bir rol oynadığı az sayıdaki moleküler çalışmalarda ileri sürülmüştür. Biz çalışmamızda konağa ait bu risk faktörlerinin TB'a duyarlılıkla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Aralık 2015 ile Aralık 2017 tarihleri arasında ÇÜ THAUM Bölge Tüberküloz Laboratuvarı'na Adana İlinden gönderilen balgam örneklerinin incelenmesi sonucunda TB tanısı alan ardışık 50 hasta ile 50 TB negatif sağlıklı kontrol bireyden EDTA'lı tüplere 8 ml venöz kan örneği alındı. Örneklerin 2 ml'sinden DNA ekstraksiyonu sonrasında TOLLIP genindeki rs5743899A/G ve rs3750920C/T polimorfizmleri ile IL-1β genindeki +3954C/T polimorfizmi Polymerase Chain Reaction - Restriction Fragment Length Polymorphism (PCR-RFLP) yöntemi ile, IL-10 genindeki -1082G/A polimorfizimi de Amplification Refractory Mutation System - Polymerase Chain Reaction (ARMS-PCR) yöntemi ile incelendi. Kalan 6 ml örnekten ise mononükleer hücre izolasyonu sonrası RNA ekstraksiyonu gerçekleştirilerek, immun cevabın negatif regülatörleri arasında bulunan A20, SOCS1, SOCS3, SIGIRR, ST2, TOLLIP, MKP1, IRAK-M gen ekspresyon düzeyleri kantitatif Real-Time PCR yöntemi ile incelendi. Hastalarda negatif regülatörlerin ekspresyonlarının ST2, TOLLIP ve SIGIRR'de anlamlı derecede yükseldiği, IRAK-M ve MKP1'de ise azaldığı tespit edildi. Polimorfizmler tek başlarına TB ile ilişkilendirilemese de, negatif regülatörlerin ekspresyonları ile birlikte değerlendirildiklerinde daha da anlamlı ilişkiler belirlendi. Bildiğimiz kadarıyla, araştırmamız bu immün mediatörlerin birlikte değerlendirildiği ve TB'a duyarlılıkla ilişkilendirildiği ilk çalışmadır. Sonuç olarak, hızlı tanıya ek olarak konağa ait bu biyobelirteçlerin birlikte değerlendirilmesi ile TB immünpatogenezinin daha iyi anlaşılacağı, dolayısıyla çalışmamızın kontrol ve tedavi protokollerinin yeniden düzenlenmesine katkı sağlayacağı ve daha geniş populasyonlu sürveyans çalışmalarına ışık tutacağı kanaatindeyiz.
Term sağlıklı tekil gebeliklerde doğum şeklinin umbilikal kord kanında ınterlökin-1 beta ve tümör nekroz faktör-alfa düzeylerine etkisinin araştırılması
Amaç: Doğum; fizyolojik, biyokimyasal, endokrinolojik ve immünolojik olayların aracılık ettiği karmaşık bir süreçtir. Yenidoğanın intestinal mikroflorasının oluşması için doğum şekli çok önemlidir. İntestinal mikrofloranın spesifik suşlarının anti-inflamatuar sitokinlerin üretimini uyardığı gösterilmiştir. Interlökin-1β, IL-6 ve TNF-α gibi proinflamatuvar sitokinler başta olmak üzere, preterm ve term doğumları sırasında sitokinlerin oldukça önemli rolü bulunmaktadır. Bu bilgilere dayanarak, bu çalışma doğum şeklinin umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β düzeylerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisine normal spontan vajinal doğum ve sezaryen doğum için yatışı yapılan, 18 yaş üstü, sağlıklı, ek hastalığı olmayan, term 30 adet spontan vajinal doğum için yatışı yapılmış (kontrol grubu), 30 adet sezaryen doğum için yatışı yapılmış olan gebeler dahil edilmiştir. Kemolimünesans yöntem ile yenidoğan umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β kan değerleri tespit edilmiştir. Ayrıca annenin kanında da hemogram, MPV ve platelet değerleri kaydedilmiştir. İki grup arasında değişkenlerin ortalaması bağımsız değişkenler t testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi ile karşılaştırılmıştır. P değeri 0,05 'den küçük olan fark, anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Normal doğum yapan annelerin toplam gebelik gün sayısı ortalaması (p=0,003) ve yaşayan doğum sayısı (0,006) sezaryen doğum yapan annelerden daha fazla bulunmuştur. Parite sayısı ortalaması ise sezaryen doğum yapan annelerde daha fazla görülmektedir (p=0,009). Normal doğum yapan annelerde hemoglobin düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Normal doğumla doğan bebeklerde sezaryen doğan bebeklere göre TNF-alfa düzeyi belirgin olarak yüksek bulunurken (p=0,037), IL-1 beta değerleri arasında fark saptanmamıştır (p=0,802). Sonuçlar: Çalışma bulguları normal vajinal doğumun, bebeğin ve annenin immün sistemini harekete geçiren bir inflamasyon şekli olduğu görüşünü destekleyerek literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Tüm bulguların literatür ile büyük ölçüde uyumlu görülmesi çalışmanın güçlü yönünü ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Spontan vajinal doğum, sezaryen doğum, TNF-alfa, IL-1 beta
Aktif akciğer tüberkülozunun erken tani ve prognozunda MIR-29a, MIR-144, MIR-146A ve MIR-155 ile IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17 ve IL1-β'nin prediktif marker olarak değerlendirilmesi
Tüberküloz, hayatı tehdit eden en eski enfeksiyonlardan birisi olup, tüm dünyada hala mortalitenin en önemli sebepleri arasında yer almaktadır. Yaklaşık olarak dünya nüfusunun 1/4'nin M. tuberculosis ile enfekte olduğu her yıl 10 milyondan daha fazla kişide aktif tüberküloz geliştiği en az 1 milyon kişinin de tüberküloz sebebi ile hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Aktif tüberküloz gelişiminde; konağın immün yapısı, genetik faktörler, çevre şartları ve konak-patojen etkileşimi son derece önemli rol oynamaktadır. Günümüzde halen tüberkülozun moleküler patogenezi ve immünopatolojik olaylar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak tüberküloza karşı koruyucu immunitede konağın immün yapısının son derece önemli rol oynadığı bilinmektedir ve bu süreç immün sistemin birçok komponentini içermektedir. İnsan ve hayvan modelli deneysel çalışmalarda MikroRNA'ların ve sitokinlerin mikobakteriyel enfeksiyonlarda ve enfeksiyonun seyrinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. MikroRNA'lar hücre farklılaşması, gelişim, apoptosis ve immün cevabı da içeren birçok biyolojik süreçte önemli rol oynamaktadır ve başta kanser olmak üzere, tüberküloz gibi yüksek morbidite ve mortalite gösteren enfeksiyonlarla ilişkisi gösterilmiştir. Sitokinler de hücresel seviyede immünolojik cevabı regüle eden, çeşitli hücre alt grublarını immünite ve inflamasyonda biraraya toplayan küçük moleküllerdir. Tüberküloz kontrolü ve tedavinin takibi için prediktif tanı yöntemlerinin geliştirilmesi son derece önemlidir. MikroRNA'lar ve sitokinler aktif tüberkülozun erken tanısında, tedavinin prognozunda ideal potansiyel biyomarker ve terapotik ajan olarak umut vadeden biyobelirteçlerdir. Bu araştırmada; Çukurova Üniversitesi Tropikal Hastalıkları Araştırma Merkezi Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen, mikrobiyolojik olarak tüberküloz tanısı konmuş, tedavi almamış 50 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Her bir hastadan ve kontrol grubundan kan örnekleri alınarak plazma elde edildi ve immün cevapla ilişkili genlerin regülasyonunda rol oynadığı bilinen miR-29a miR-144, miR-155, miR146-a'nın ifade düzeylerindeki değişim yüksek kapasiteli real-time PCR cihazı ile, tüberküloza karşı koruyucu immünitede rol oynayan IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın seviyeleri ise Enzyme Linked-Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle değerlendirildi. Aynı zamanda elde edilen sonuçların Receveir Operating Curve (ROC) Analizi ile duyarlılık ve özgüllük değerleri belirlendi. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, plazmada miR-146a, miR-29a ve miRNA-144 ifade düzeyleri, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın ifade düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut idi (p<0,005). ROC analizi sonucunda miR-29a, miR-144 ve miR-146a'nın iki grup arasında yeterli ayrım gücüne sahip olduğu bulundu. mikroRNA genleri ile sitokinler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Sonuç olarak, aktif akciğer tüberkülozlu hastaların plazma mikroRNA ve sitokin düzeylerindeki değişim, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle mikroRNA düzeylerindeki farklılıkların sitokin sekresyon düzeyleri ile korelasyonunun aktif tüberküloz tanısında ve prognozunda diagnostik biyomarker olarak önemli olduğu ve konağa ait bu biyobelirteçlerin tüberküloz immünpatogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılması için yapılacak daha geniş sürveyans çalışmalarına katkı sağlayacağı sonucuna varıldı.
Çocukluk çağı primer hipertansiyon patogenezinde NRLP3, ASC ve kaspaz 1 genlerinin araştırılması
Hipertansiyon, kan basıncını belirleyen multifaktöriyel bir hastalıktır. Son 20 yılda, düşük dereceli inflamasyonun kardiyovasküler hastalıklarda rol oynadığı anlaşılmıştır. Farklı tipte inflamazom yapıları bulunmakla birlikte hipertansiyon ile ilişkisi rapor edilen inflamazom, NOD benzeri reseptör protein 3 (NLRP3) inflamazomudur.. Bu çalışmada; primer hipertansiyona sahip olan ve olmayan çocuklarda NRLP3, ASC, kaspaz-1, IL-1β düzeylerini karşılaştırarak hipertansiyonda NLRP3'ün rolünün gösterilmesi hedeflenmiştir. Çalışma Eylül 2019 ile Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD hasta çocuk polikliniğine başvuran 18 yaş altı 50 sağlıklı çocuk ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Çocuk Nefroloji polikliniğine başvuran 18 yaş altı 50 primer hipertansiyon hastası arasında yürütüldü. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Çalışmaya 9-18 yaşları arasında 50 sağlıklı kontrol ve 50 hipertansiyon hastası çocuk dahil edildi. Hastaların özgeçmiş özellikleri sorgulandığında hasta ve kontrol grubunda ydybü öyküsü ve doğum haftası açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ancak doğum kilosu hasta grubunda anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.05). Çevresel maruziyet açısından sorgulanan sigara kullanımı, beslenme özellikleri açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Stres ve günlük aktivite açısından ise hasta grubu daha stresli ve daha sedanter olarak bulundu (p<0.05). Hastaların soygeçmiş özellikleri sorgulandığında hipertansif çocukların ailelerinde HT varlığı istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı (p<0.05). Hastaların kullandıkları tedavi yöntemleri değerlendirildiğinde %50sinin non farmakolojik yöntemlerle tedavi olduğu, farmakolojik tedavi alanların çoğunlukla monoterapi ile kontrol altında olduğu ve en sık kullanılan ilaç grubunun ACEI olduğu saptandı. Her iki grubun laboratuvar sonuçları incelendiğinde hasta grubunda ÜA, TC, LDL ve TG düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p>0.05). Hipertansiyon hastaları uç organ hasarı açısından incelendiğinde renal ve vasküler hasar hiçbirinde görülmezken, LVH %32'sinde ve HTRP %26'sında saptandı. Hasta ve kontrol gruplarının NLRP3, ASC, CASP1 ve IL-1B açısından karşılaştırılmasında hasta grubunda NLRP3, ASC ve IL-1B ekspresyonu açısından kontrol grubuna göre yaklaşık 3 katlık bir artış ve CASP1 açısından 2 katlık bir artış saptandı. Çalışmamızda NLRP3 inflamazom kompleksinin parçaları olan ve kronik inflamasyondan sorumlu olabileceği düşünülen NLRP3, ASC, CASP1 ve IL-1B genlerinin ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı artış saptandı. Bu bulgular ışığında çocukluk çağında HT tanısının erken konulması sayesinde ileride oluşacak komplikasyonların önüne geçilebilir ve yeni tedavi modaliteleri geliştirilerilmesine katkı sağlayabilir.
COVID-19 hastalarında galektin-3, IL-1, IL-6 ve TNF-Alfa'nın hastalık prognozu ve mortalite üzerine etkisi
Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pnömoniye neden olması, akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine ilerlemesi hatta ölümle sonuçlanması nedeniyle önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Hastalarda klinik bozulma olmadan prognoz ve mortaliteyi öngörebilmemizi sağlayan biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada galektin-3 (Gal-3), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α) düzeyleri ile COVID-19 hastalarının prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 32'si ayaktan, 37'si yatırılarak izlenen toplam 69 COVID-19 hastası ve 19 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların kliniğe ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Gal-3, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen COVID-19 hastalarında demografik veriler, risk faktörleri, eşlik eden hastalıklar, başvuru anındaki şikayetler ve vital bulgular, laboratuvar değerleri, toraks BT bulguları, tedavi protokolleri ve progresleri kaydedildi. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Hastaların 47'si (%53,4) erkek, toplam yaş ortalaması 52,0±16,6(19-92) idi. Hasta ve sağlıklı kontrol grupları karşılaştırıldığında hasta grupta Gal-3, IL-6, TNF-α anlamlı olarak yüksek; ayaktan ve yatırılarak izelenen hasta grupları karşılaştırıldığında yatırılarak izlenen hasta grubunda IL-6 ve TNF-α anlamlı olarak daha yüksek, Gal-3 daha düşük bulundu. Hastalık şiddetini belirlemek için yapılan alt grup analizinde kritik COVID-19'da şiddetli COVID-19'a göre daha yüksek Gal-3 ve IL-6 seviyeleri bulundu. Mortaliteyi öngörebilmek için yapılan analizlerde yatırılarak izlenen hastalarda Gal-3 ve IL-6; tüm hastalarda ise IL-6 ve TNF-α tanısal doğruluğa sahip bulundu. Sonuç: COVID-19 hastalarında tedavide gecikme artan mortalite ile ilişkilidir. Çalışmamızın sonuçları tüm COVID-19 hastalarında IL-6 ve TNF-α düzeylerinin hastanede yatış kararının verilmesinde ve mortalitenin belirlenmesinde; yatırılarak izlenen hastalarda ise Gal-3 ve IL-6 düzeylerinin hastalık şiddetinin ve mortalitesinin belirlenmesinde kullanılabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: COVID-19, Galektin-3, IL-1, IL-6, TNF-alfa
Liken planuslu hastalarda serum TNF-ALFA,IL-1-ALFA,IL-6 ve IL-8 düzeyi
Amaç ve kapsam: Liken planus toplumda oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Etyopatogenezinde T hücre aracılı immünite ve bazı sitokinlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak hastalığın etyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Hastaya yaklaşım ve tedavinin planlanmasında patogenezi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada, liken planusun etyopatogenezinde TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8'in rolünün araştırılmasını amaçladık. Materyal-metod: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak liken planus tanısı alan 40 gönüllü hasta alındı. 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya kontrol grubu olarak katıldı. Çalışmaya katılabilmek için her iki grubun her bir kişisine bilgilendirilmiş onam formu verildi. Her bir hastanın rutin kan tetkikleri (hemogram ve biyokimya) ve TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Sağlıklı gönüllülerin ise TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Kan örnekleri Celal Bayar Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELİSA yöntemiyle incelendi. Bulgular: Liken planuslu hastaların serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülerinkinden daha yüksekti ve bu değer istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). IL-1-alfa ve IL-6 düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (IL-1-alfa p:0.13, IL-6 p:0.509). Oral tutulumu olan liken planuslu hastalar, oral tutulum olmayanlar ile kıyaslandığında TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmadı (TNF-alfa p:0.3, IL-1-alfa p:0.5, IL-6 p:0.2 ve IL-8 p:0.2). Hastalık süresi arttıkça TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinin korele olarak artıp artmadığına da bakıldı ve artmadığı görüldü (TNF-alfa p:0.4, IL-1-alfa p:0.1, IL-6 p:0.4 ve IL-8 p:0.5). Kadın ve erkek hastaların TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 serum düzeyleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç: Liken planuslu hastalarda serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre daha yüksektir ve liken planus etyopatogenezinde önemli rol aynadığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: liken planus, TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6, IL-8
Examination of serum ghrelin, IL-1β, IL-6 levels in migraine
Migraine, is defined as repetitive pain localized to one half of the head, throbbing, accompanied by nausea and vomiting, sensitivity to light and sound, affects more than 10 percent of people worldwide. The etiopathogenesis of migraine, which is a public health problem, has not been clarified yet. In this research, it was aimed to evaluate the effects of IL-1β and IL-6, which have a role in neurogenic inflammation, and Ghrelin levels, which have vasodilator effects and anti-inflammatory effects, on migraine disease.In the research, 44 patients diagnosed with migraine by Düzce University Application and Research Center Neurology Polyclinic and 44 people without migraine were included in the research as the control group. A patient information form was used in data collection, and blood samples were taken from the volunteers and Ghrelin, IL-1β, IL-6 measurements were made with the Elisa method. Data were evaluated using SPSS 24.0 statistical program. Descriptive statistics were evaluated by percentage, number, mean and median. The differences between the groups in terms of categorical variables were analyzed with the chi-square test. In the comparison of two independent groups in terms of numerical variables, Student's T-test was used when parametric test assumptions were met and Mann Whitney-U analysis was used for measurements where parametric test assumptions were not met. Confidence interval for p significance in statistics was accepted as p≤0.05. In the research, there was no statistically significant difference between migraine and control groups in terms of sociodemographic and medical characteristics. The median level of Ghrelin in the migraine group was 487.37±157.52 and the median level of control group was 264.48±124.08, the difference was statistically significant (p<0.001). There was no significant difference between IL-1β and IL-6 levels in migraine and control groups (p=0.673, p=0.336). There was no correlation between Ghrelin and IL1-β, IL-6 in the migraine group and control group (r<0.137, r<0.205 p=0.375 , p=0.181 in migraine, r<0.073, r<0.115, p=0.636 p=0,457 in control group, respectively). Ghrelin, is known to be released from the trigeminal ganglia together with CGRP, was high in the migraine patient group suggests that Ghrelin may have a role in the pathophysiology of migraine. Keywords: Ghrelin, IL-1β, IL-6, Migraine.