Geopolitic
88 theses under this subject heading
Ortadoğu'nun sınırlarının jeopolitik arka planı ve geleceği
Bu çalışmada, Ortadoğu'nun tarihsel sürecinde yaşanan savaş ve iç çatışmalarının arka planında bulunan küresel güçlerin, kendi çıkarları ve birbirleriyle olan siyasi-askeri mücadelelerinin Ortadoğu coğrafyasında günümüze kadar sürecek krizlerine ve Ortadoğu ülkelerinin yapay sınırlarının oluşmasındaki kırılma noktalarına değinilmiştir. Ortadoğu'nun iç dinamikleri, dini ve jeopolitik konumu bakımından iştah kabartan bir bölgeyi temsil etmesi birçok savaşın ve krizin çıkış noktası olarak tarihi süreçte önemli bir yere sahiptir. Dinlerin ve bu dinlerin peygamberlerinin bu bölgede ortaya çıkması, siyasi gücün kaynağının din referanslı tayin edilmesi ve güçlü olmanın yolu bölgeye hâkim olmaktan geçer algısı Ortadoğu'yu daima ilgi odağı haline getirmiştir. Batıda ortaya çıkan Sanayi devrimiyle beraber Ortadoğu'nun açık pazar alanına dönüşmesi ayrıca Hindistan gibi zengin bir bölgeye geçiş sağlayacak güzergâhları içinde barındırması siyasal ve askeri krizlerin ortak noktası olmasına da yol açmıştır. Dünyadaki petrol sanayisinin gelişmesi ve Ortadoğu'nun petrol bakımından zengin rezervlerinin keşfedilmesiyle vazgeçilmez bir bölge haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş sanayisinde ve ulaşımda yaşanan yaşanan gelişmeler bölgede yaşanan askeri müdahalelerin şiddetini artırmış ve bölgede askeri üslerin kurulmasını hızlandırmıştır. Ortadoğu tarihinde yaşanan askeri işgal ve müdahaleler bölgede yeni sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan sorunların çözümü ise yeni müdahaleleri ve savaşları beraberinde getirmiştir. Ortadoğu'nun kaderi bu kısır döngü içinde günümüze kadar devam etmektedir. Batı tarafından desteklenen oligarşi temelli yönetimler ve diktatörler bölgede istikrasız ve patlamaya hazır radikal grupları ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu, Batının Ortadoğu'ya demokrasi pazarlama siyasetinin perde arkasında yatan gerçekliğin farkında olmasına rağmen bölgenin ekonomik, siyasi ve askeri bakımından yetersizliği bölge halkının kaderini batının vicdanına bırakmıştır.
Potansiyeli ve jeopolitik önemi açısından golan tepeleri
Yahudilerin Kenan ili yani Suriye'nin kıyı kesimleri ile Mısır, Lübnan, Ürdün ve Filistin topraklarını kapsayan bu coğrafyaya ilk gelişleri M.Ö. 2. bin yıl içerisinde olduğu tahmin edilmektedir. Lakin Roma döneminden sonra Yahudilerin bölgeye toplu olarak gelişi 19. yüzyıla denk gelmektedir. Bu toprakların Yahudiler acısından kendilerine vaat edilmiş olarak görülmesi bölgeye kutsal bir bakış acısı kazandırmıştır. Siyasal Siyonizm'inde etkilerinin görülmeye başlandığı bu dönemlerde, Yahudilerin bu topraklara göç etmesi bölgede hâkim güç olan Arap devletler ile Yahudiler arasında bir dizi sorunu da beraberinde getirmiştir. 2 Kasım 1917 de yayınlanan Balfour Deklarasyonu ile devam eden bu süreç 1948 yılında İsrail devletinin ilan edilmesiyle çok daha şiddetli bir hal alan bu sorunlar gün be gün artarak devam etmiştir. Bölgedeki güvenlik kaygılarından ötürü saldırgan bir dış politika izleyen İsrail ile Arap devletleri arasında birçok savaş yaşanmıştır. 1967 yılındaki İsrail-Arap savaş sonucunda İsrail, Suriye'nin toprakları içerisinde bulunan ve hem jeostratejik hem de jeopolitik açıdan çok önemli bir konumda olan Golan Tepelerini işgal etmiştir. Bu işgal 1982 yılında İsrail'in bölgeyi ilhak ettiğini açıklaması ile önemli bir sorun haline gelmiş ve bu sorun günümüzde de devam etmektedir. Gerek yer altı ve yer üstü zenginlikleri ve gerekse de bölgeye hâkim olan konumu Golan Tepelerini oldukça önemli hale getirmekte ve bu nedenle Golan Tepeleri İsrail için vaz geçilemez bir alan olmaktadır. Bu özelliklerinden hareketle çalışmada Golan Tepelerinin mevcut potansiyeli ile Jeopolitik ve Jeostratejik özellikleri ele alınmış ve İsrail ile bölge ülkeleri açısından taşıdıkları önem tartışılmıştır
Jeopolitik riskler, politika belirsizliği, finansal stres ve borsa volatilite yayılımı: Gelişmekte olan ülkeler örneği
Bu çalışmada seçilmiş endeksler ile gelişmekte olan ülkelerin borsaları arasındaki ilişki incelenmektedir. Bu kapsamda çalışmada Brezilya, Hindistan, Rusya, Çin, Güney Kore, Güney Afrika ve Türkiye için Şubat 2003-Ocak 2020 aylık verileri, Meksika için ise Şubat 2003-Eylül 2019 aylık verileri kullanılmıştır. Çalışmada gelişmekte olan ülkeler için jeopolitik risk, politika belirsizliği, finansal stres ve borsa endeksleri arasındaki çift yönlü ilişkinin incelenmesinde nedensellik testleri kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda istatiksel açıdan anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmanın sonuçlarının bireysel yatırımcılara, politika uygulayıcılarına yol gösterici bilgiler sunması beklenmektedir.
Bağımsızlık sonrası dönemde Azerbaycan-ABD ilişkileri
Bağımsızlık sonrası Azerbaycan'ın gelişim sürecinde Azerbaycan - ABD ilişkileri incelenmektedir. Analiz, SSCB'nin dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya'daki gelişmeleri göz önünde bulundurarak Azerbaycan - ABD ilişkileri üzerine yapılmıştır. Özellikle, Azerbaycan'da bulunan enerji kaynaklarının ve Dağlık Karabağ sorununun ilişkiler üzerine gösterdiği etkiye yer verilerek incelenmiştir. Metot: Öncelikle Soğuk Savaş sonrası döneme ilişkin uluslararası sistemin yapısı ve bağımsızlık sonrası Azerbaycan'ın yeni sisteme uyum sağlama süreci incelenerek, Azerbaycan'ın bu süreç içinde karşılaştığı iç ve dış sorunlar tespit edilmiştir. Uluslararası ve bölgesel güçlerin bölge üzerinde izlediği siyasete değindikten sonra, Azerbaycan - ABD ilişkilerinde tarafların karşılıklı adımlarını göstermek amacıyla detaylı olaylar kronolojisi çıkarılmıştır. Bu çerçevede, Azerbaycan - ABD ilişkilerinin analitik çözümlemesi de yapılmıştır. Sonuçta, Azerbaycan'ın zengin enerji kaynaklarına sahip oluşunun ve önemli jeopolitik yerleşiminin ilişkilerin gelişimi açısından önemi tespit edilmiştir. Azerbaycan'ın da ilişkilerde bu avantajım kullanmasını da göz önünde bulundurarak, ilişkilerin ileride stratejik ortaklığa dönüşmesi ihtimalinin bulunduğunu söyleyebiliriz.
Alman yayılmacılığı ve jeopolitiği
XX. yüzyılın başları, savaş makinelerinin insan katliamını seriye bağladığı, milyonlarca insanın cephede ve bir o kadar sivilin de evinde bombalanarak imha edildiği, Alman kamplarında beş milyondan fazla sivilin katliama uğradığı, Rusya'da 6 milyondan fazla insanın devrimden öldüğü, kelimelerin hatta rakamların bile ifade edemeyeceği kadar büyük yıkımlara sahne olmuş savaşlarla hatırlanır. Birincisinde 20 milyon, İkincisinde 50 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olan bu Dünya Savaşlarının nedenleri nelerdi acaba? Almanya sık sık Paris'i işgal etmeyi alışkanlık haline getirip, tutku mu edinmişti? Yoksa temel konuları dünya hâkimiyetine dayalı olan bir bilim ve bu bilime ilişkin teorilerin etkisi var mıydı acaba? Günümüze gelindiğinde ise dünyanın çeşitli coğrafyalarında süren iç savaş ve terör olaylarının gerçek sebeplerinin arkasında hangi dinamikler bulunuyor? Jeopolitik nasıl doğdu, hedefleri nedir? Ülkeleri, liderleri ve dünya politikalarını nasıl etkiler? Alman yayılmacılığı ile jeopolitik kuram arasında nasıl bir bağlantı vardır? Bu sorular ve bu sorulara verilen olası yanıtlar çerçevesinde bu çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır; birinci bölümde jeopolitik kuramın tarihçesi, teorisyenleri ve ilgili teorisyenlerin temel düşünceleri, ikinci bölümde ise Alman Yayılmacılığı ve sebep olduğu savaşlar üzerinden jeopolitik uygulamaları üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda bu çalışmada Alman jeopolitik aygıtı ile Alman Yayılmacılığı vurgulanmış olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Jeopolitik, Jeostrateji, Strateji, Millî Güç, Siyasî Coğrafya, Alman Yayılmacılığı, Alman Jeopolitiği, Hitler, II. Dünya Savaşı, Nasyonal Sosyalizm.
Avrupa'nın enerji politikası ve Doğu Akdeniz stratejisi
Avrupa Birliği, bir yandan iklim değişikliği baskısı bir yandan arz güvenliği baskısı altında enerji güvenliği ve karbondan arındırma stratejilerini uyumlaştırmaya ve bir dengeye getirmeye çalışmaktadır. Son yıllarda karbondan arınmış bir ekonomi kurma hedefi enerji arz güvenliğine katkı sağlama ve sürdürülebilir enerji için kritik bir öneme ulaşmıştır. Politikaları birbiriyle uzlaştırma süreci AB içerisinde yerel, bölgesel ve küresel ölçekte enerji yönetimini zorunlu hâle getirmiştir. AB enerji ve iklim yönetimi 'Temiz Enerji Paketleri' sayesinde belirgin hâle gelmiştir. Avrupa Komisyonu'nun Paris ve Lizbon iklim zirveleri sonucu AB enerji politikasındaki yetki artışıyla Enerji Birliği yapısı altında karbondan arındırma stratejileri giderek daha fazla önem kazanmış ve üye ülkeleri bağlayıcı sonuçlar ortaya koymaya başlamıştır. Yenilenebilir Enerji hedefleri ve Yenilenebilir Enerji Direktifleri ile AB bir enerji yönetim mekanizması ortaya koymuştur. Fakat bu gelişmeler doğrultusunda AB enerji politikası ile özellikle fosil yakıt bağımlılıkları yüksek olan Doğu Avrupa ülkeleri arasında bir takım politik çekişmeler ortaya çıkmıştır. AB ekonomiyi karbondan arındırma stratejisinde 2020, 2030 ve 2050 enerji ve iklim hedefleri belirlemiştir. Bu hedeflere Yenilenebilir Enerji Kaynakları ile ulaşılması birincil strateji olmasına rağmen doğalgazın diğer fosil yakıtlara oranla daha az emisyon değerine sahip olması AB'nin doğalgazı bir geçiş enerji kaynağı olarak değerlendirmesine sebep olmuştur. Bunun yanı sıra AB'nin doğalgaz bağımlılığının yüksek olması kolay vazgeçilebilir bir kaynak olmamasına ve arz güvenliğini olumsuz etkilemesine neden olmaktadır. AB Güney Gaz Koridoru ile doğalgaz çeşitlendirme politikasını ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra LNG talebi ile doğalgazın küresel bir piyasadan temin edilme fırsatı AB'yi farklı bir enerji yönetimi konseptini ele almaya zorlamıştır. AB, Doğu Akdeniz gazını ise bu politikanın diğer destek ayağı olarak tasarlamaya çalışmaktadır. AB'nin Enerji Birliği etiketi altında Enerji politikasının gelişen ve zenginleşen yapısını analiz etmek ve değişen eksenini değerlendirerek AB enerji stratejisinin önceliklerini yeniden düzenlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra AB'nin dış enerji yönetimi kapsamında jeopolitik yaklaşımının sonuçları ortaya konmuştur. Piyasa yaklaşımı ve jeopolitik kritiğin bir araya gelmeye başladığı AB enerji politikasının Doğu Akdeniz'e stratejik iz düşümü değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu, Enerji, Dış Yönetişim, Jeopolitik, Doğu Akdeniz, LNG
Yeni dünya düzeninde Türkiye jeopolitik eksen mi? jeostratejik aktör mü?
Turkey in New World Order: Geopolitical Axis or Geostrategical Pivot We can divide Turkish Foreign policy four areas. Turkish Foreign Policy during the Atatürk's period, during World War II, during the Cold War, after the Cold War and the Davutoğlu period. A new period started with the Justice and Development Party (JDP) government after 2002. Ahmet Davutoğlu and Abdullah Gül were the key actors of the JDP government foreign policy. The Davutoğlu doctrine was enforced in Turkish Foreign Policy until May 2016. Main aim of the Davutoğlu doctrine was to carry Turkey's role from the geopolitical axis to the geostrategical pivot. The Davutoğlu doctrine has five parameters. These are, to give independence to the community even to security speech, to have good relations with global actors, to enforce a new diplomatic dialogue, to follow rhythmic diplomacy, to follow a zero problem policy with neighbors. Davutoğlu claimed that his success in foreign policy couldbe seen in the success of his policy parameters. We researched the parameters of the Davutoğlu policy in this thesis and found the turning points of his parameters. The turning points were the "Mavi Marmara" conflict between Turkey and Israel, the "Protocols" that were initiated between Turkey and Armenia and the "Arab Spring". After these turning points Turkish Foreign Policy lost its capacity to effect global conflicts. Key words: Turkish Foreign Policy, Davutoğlu Doctrine, World Order, Geopolitics, Zero Problem Policy
Suriye'deki iç savaş'ın Şii jeopolitiği bağlamında değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, Arap halk hareketlerinin Suriye'de sekteye uğramasına sebep olan en büyük faktörün, Suriye Ordusu'yla birlikte rejim muhaliflerine karşı savaşan İran ve Hizbullah unsurlarının verdiği siyasi, askeri ve ekonomik destek olduğunu ve bu desteğin Şii jeopolitiği bağlamında gerçekleştirildiğini ispatlamaya çalışmak olacaktır. Bu kapsamda, öncelikle Suriye'nin nasıl bir yapıda ülke olduğunun bilinmesi amacıyla Suriye'nin tarihi ve coğrafik özellikleri, sosyo-ekonomik yapısı ve siyasi yönetimi hakkında temel bilgiler verilmiştir. Ayrıca, Arap baharı denilen sürecin tam olarak ne olduğu, hangi sebeplerden ötürü meydana geldiği ve diğer Arap ülkelerinde sorun yaşamadan ilerleyen sürecin neden Suriye'de bir anda duraksamaya başladığı konusu üzerinde durulmuştur. Bununla beraber, İran ve Lübnan Hizbullahı hakkında tanıtıcı bilgilere yer verilmiş, anılan güçlerin Suriye krizine uluslararası toplumun aleyhinde hareket etmesinde Şii Hilali yada Şii jeopolitiğinin neden olduğu hususlarına değinilmiştir.
Media's influence in foreign policy options: The Eastern Mediterranean case
The Eastern Mediterranean Crisis started in the early 2000s when the Republic of Southern Cyprus formed its own Exclusive Economic Zone (EEZ) and made an agreement with the riparian countries. On the other hand, Turkey created its own regional maps and notified the United Nations.The desire to obtain all these natural gas resources has mobilized Turkey, Israel, Egypt and Greece and started a kind of invisible war between these countries. While the states are producing their own strategies, media is standing out in terms of format of developments presenting. In this study, first of all, reflections were observed about the Eastern Mediterranean Crisis in Sabah, Sözcü and Hürriyet which are the most read newspapers in Turkey. Firstly, whether these reflections have an effect on Turkey's foreign security policies, then how much and how they play a role in Turkey's geo-political decisions, and the interpretations of the decisions taken by state actors and the approach they implement are examined. The primary purpose of this study is to examine how effective the media is in making geopolitical decisions on Turkish state actors, with its interpretation, criticism, and approach. Keywords: Eastern Mediterranean Crisis, Hydrocarbon, Geopolitics, Media and Politics, Turkey.
Doğu Akdeniz'de yeni enerji politik: Türkiye'nin bölgeyi jeostratejik ve jeopolitik değiştirme potansiyeli
Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının tam ortasında yer alan Doğu Akdeniz bölgesi tarihsel önemini yüzyıllardır koruyan ve önemli göç ve ticaret yollarını içerisinde barındıran merkezi bir konumdadır. Son yıllarda bölgede yapılan enerji çalışmaları Doğu Akdeniz'in önemini daha da arttırmış ve bölgeyi tekrar diplomasinin merkezine çekmeyi başarmıştır. Doğu Akdeniz bölgesi sahip olduğu nitelikler sebebiyle keşfi gerçekleştirilen rezervlerin çıkarılması, pazarlara ulaştırılması gibi hususlarda çeşitli zorluklarla karşılaşılması ve kayda değer miktarda enerjinin bulunması küresel ve bölgesel güçleri bölgeye çekmiştir. Doğu Akdeniz bölgesinin bu çekiciliği yüzyıllardır küresel ve bölgesel aktörlerin güç mücadelelerine bir yeni sorun daha ekleyerek kronik sorunların daha da derin ve karmaşık hale gelmesine sebep olmuştur. Bu çalışmada Doğu Akdeniz'in sahip olduğu önem tarihsel, jeopolitik ve coğrafi olarak ele alınmış ve askeri politikalardan ekonomik ilişkilere kadar bölgesel gelişmeler incelenmiştir. Doğu Akdeniz'in enerji keşiflerinden sonra kazandığı enerji üssü olma potansiyeli jeopolitik teoriler, deniz yetki alanlarının uyuşmazlığı ve bölge devletlerinin enerji profilleri ile birlikte hidrokarbon enerji rezervlerinin yarattığı tehditler ve fırsatlardan bahsedilerek Doğu Akdeniz bölgesinin güncel jeopolitiğine olası etkileri irdelenmiştir.
Olası bir İran iç savaşının Türkiye'ye etkileri
İran'ı konu alan bu çalışmamızda öncelikle İran'ın tarihi ve jeopolitik önemi incelenmiştir. Bunların yanı sıra demografik ve ekonomik yönleri de ayrıntılı incelemeye tabi tutulmuştur. Demografik açıdan İran'ın etnik, dini, kültürel ve filolojik yapısı ayrıntılı olarak incelenmiştir. Ayrıca İran ekonomisinin güncel yapısı değerlendirilip geleceğe dönük değerlendirilmesi yapılmıştır. Bütün bunlar bir bütün halinde değerlendirilerek politik yansımaları analiz edilmiştir. Bu çerçevede İran Devleti'nin iç politikada ve dış politikaya yönelik meselelerde yaklaşımı incelenmiştir. Ayrıca İran ile sosyolojik, dini ve ekonomik olarak veriler analiz yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. İran halkının olaylar karşısındaki tutumları da çalışmaya konu edilmiştir. İran coğrafyasında yaşayan topluluklara dair farklılıklar vurgulanarak analiz edilmiştir. Bu farklılıkların ne tür çatlaklara sebebiyet verebileceği de analizlere konu edilmiştir. Ayrıca yapılan analizler sonucunda haritalar çizilerek görseller hazırlanmıştır. Bütün bu analizler ve görseller neticesinde İran'da iç savaş ve iç karışıklık ihtimaline dair risk değerlendirilmesi yapılmıştır. Kaynak ve literatür taraması olabildiğince hassas yapılarak İran'a Türkiye'den bakış açısı noktasında değerlendirmeler yapılmıştır. İran'da olası bir iç karışıklık ve iç savaş durumunun yaşanıp yaşanmayacağına dair analizler yapılmıştır. Bu durumun yaşanmamasının Türkiye açısından daha kabul edilebilir olduğu vurgulanmıştır. Ancak bu durumun yaşanması halinde Türkiye açısından olası etkileri değerlendirilmiştir. Sadece Türkiye açısından değil, Orta Doğu ve bu coğrafyada İsrail hakimiyeti açısından da değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca bu durumun Rusya, Çin ve Avrupa'ya maliyetleri de tartışılmıştır. Bu analizler olabildiğince tarafsız ve bağımsız bir bakış açısı ile yapılmaya çalışılmıştır. Ayrıca söz konusu birçok analiz haritalarla desteklenmiştir. Bu çalışmaya ve haritalara konu edilen veriler karşılaştırmalı olarak değerlendirilerek süzülmüştür. İstikrarsızlığın söz konusu olmaması veya istikrarsızlık yaşanırsa bu durumu daha az hasarla atlatabilmek için birtakım değerlendirilmeler yapılmıştır. Netice itibariyle istikrarsızlık konusunda gayet acı tecrübelerin yaşandığı çevre coğrafyalara bir yenisinin daha eklenmemesi için yapılması gerekenler değerlendirilmiştir.
The impact of geopolitics of energy on international climate change governance
Climate change is one of the biggest challenges facing the world. As a global problem, this issue requires an international governance process and a permanent solution. The climate change governance process, which is currently under the umbrella of the UN, has gone through various phases that can be considered successful and/or unsuccessful until the final phase. This thesis aims to analyze the impact of geopolitics of energy on international climate change governance. The study is based on three main pillars: climate change governance, the geopolitics of energy, and the impact of the geopolitics of energy on climate change governance. The mainframe of the thesis is drawn around the PA, which is the last step of the climate governance process. INDCs, which are one of the main mechanisms of the PA, and NCs and BRs / BURs reports were examined whether the geopolitics of energy impacted. An assessment was made on the selected research samples for this study and compared the current steps of the samples with their commitments in climate governance. Consequently, it has been argued that most of the samples did not act according to the requirements of the PA. This study showed that energy geopolitics is one of the key tools of the past and future of climate change governance and that the point at which the governance will be transformed will be directly related to the future of the geopolitics of energy.
The impact of geopolitical risk on stock markets and tourism sector: Case for developed markets and Turkey
Tourism has always been crucial sector nowadays for both emerging and advanced countries due to its numerous benefits such as economic, social, environmental political etc. Therefore, all countries attempt to promote its tourism attractiveness by using touristic advantages of their countries. However, tourism is sensitive to all kind of risks. Especially, geopolitical risk has effects on all countries, emerging countries can be affected more against geopolitical risk. In this context, it has become important to measure the geopolitical risk of countries and a geopolitical risk index has been created by Caldara and Iacoviello. Therefore, this thesis tries to answer the question of how much geopolitical risk impact on stock markets and tourism sector. In this regard, this thesis aims to analyze the impact of geopolitical risk on stock markets and tourism sector of selected 6 countries, namely Denmark, Sweden, Finland, United States of America, England and Türkiye via employing geopolitical risk index and Diebold-Yılmaz methodology. To the best of our knowledge, this methodology was not used to find the impact of geopolitical risk on tourism stocks Moreover, national broad indices, as well as tourism and leisure stock indices is employed to understand the impact of geopolitical risk on tourism sector and stock market. Results indicate that the effect of geopolitical risk on the stocks of the Nordic countries is weak or even non-existent, whereas it is much more pronounced for the USA, which is mainly attributable to its leading role in the world. More importantly, we show that geopolitical risk hinders the performance of emerging markets the most. Therefore, Turkish stocks and especially tourism companies are the most highly affected stocks between sample countries.
Medya ve jeopolitik ilişki: Zeytin dalı operasyonu çerçeve analizi
Kaldor'un (1990) sözlerini açımlayacak olursak, dünyayı tasvir etme şeklimiz, seçtiğimiz kelimeler, onu nasıl gördüğümüzü ve nasıl davranmaya karar verdiğimizi tanımlar. Medya, dünyanın farklı yerlerindeki olayları yayınlayarak bu olayların önemliliğine ve aktörlerinin inşasına katkıda bulunabilir. Bu da, aynı olayın farklı medyalarca farklı şekilde betimlenmesi sonucuna yol açabilir. Buna uygun olarak, Eytan Gilboa (2009) medyayı jeopolitik kriterlere göre analiz etmek için multidisipliner bir yaklaşım önermiştir: yerel, ulusal, bölgesel, uluslararası ve küresel. Böylece, medyanın bu seviyeleri içerisinde, spesifik bir yerel oluşuma ilişkin söylem sapmalarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Zeytin Dalı Harekâtı'nın jeopolitik kriterlere göre farklı medyalar tarafından nasıl çerçevelendirildiğini anlamak için bu çalışmada uygulanan söz konusu yaklaşımın temel amacı; harekâtın kamuoyuna tanıtımı, amaçlarının açıklanması ve aktörlerinin karakterizasyonu ile ilgili ulusal ve uluslararası tasvirini anlamak ve bu üç çerçevenin birleşik bir bağlamsal bütünlük sunmak için bir araya gelip gelmediğini anlamaktır. Bunun için, bu makalenin 3 ana sorusu, 3 farklı mikro kategoride düzenlenmiştir: Giriş, amaçların açıklamaları ve aktörlerin tasviri. Bu mikro kategoriler de kendi içlerinde farklı medyaların Zeytin Dalı Operasyonu'nu her bir mikro kategoriye göre nasıl çerçevelediğinin tanımlarına karşılık gelen makro olarak alt-kategorilere ayrılmıştır. Bu doğrultuda Zeytin Dalı Operasyonu'nun 1. Günü olan 20 Ocak 2018 ve Türk Silahlı Kuvvetleri ve Özgür Suriye Ordusu'nun zafer ilan edişinin 2 gün sonrası olan 20 Mart 2018 tarihlerini kapsayan iki aylık bir zaman diliminde ulusal ve uluslararası yayınlar incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar, Zeytin Dalı Operasyonu'nun gerçekten de farklı medyalarda farklı olduğunu doğrulamıştır, ancak en çok çerçeve ulusal düzeyde bulunmuştur.
Jeopolitik perspektiften Türkiye'nin sürdürülebilir güvenlik ve kalkınmasında nükleer enerjinin rolü ve bölgesel güvenlik boyutu
Devletlerin günümüzde toplumsal refahı ve sürdürülebilir kalkınmalarını gerçekleştirebilmeleri için sürekli artış gösteren enerji taleplerini karşılamaları gerekmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye'nin sürekli artan dinamik nüfusu, şehirleşme yaşamı ve sanayi alanında yapmış olduğu yeni atılımları giderek artan enerji açığını da beraberinde getirmiştir. Enerji faktörü Türkiye'nin sürdürülebilir güvenlik ve kalkınmasının sağlanabilmesi için artık hayati öneme haiz bir güç konumundadır. Bu kapsamda Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamak, enerjide dışa bağımlılığını azaltmak ve ithal enerji kaynaklarında enerji arz güvenliğini sağlayabilmek için bir yandan kaynak çeşitliliği, tedarikçi ülke ve güzergâh çeşitliliği gibi uluslararası birçok alanda çalışmalarını sürdürürken, diğer yandan ise egemenlik sınırları içerisinde yürütmüş olduğu milli enerji hamleleri ile yeni enerji yatakları arama, kullanımdaki mevcut enerji kaynaklarının kapasitelerini iyileştirme, yenilenebilir ve nükleer gibi alternatif enerji kaynaklarına yönelik yatırımlarını arttırma stratejileriyle enerji arz-talep dengesini sağlamaya çalıştığı görülmektedir. 21. Yüzyıl Türkiye'sinin enerji üretim kapasitesini ve kaynak çeşitliliğini artırabilmek için yürüttüğü en önemli projesi ''Nükleer Güç Santrali'' kurma projesidir. Türkiye tüm engellemelere rağmen uzun zamandır istediği nükleer teknolojiye sahip olma konusundaki yürütmüş olduğu başarılı ve somut çalışmaları ile ulusal güvenliği ve küresel güç mücadelesinde stratejik öneme sahip bir güç çarpanı olan nükleer teknolojiyi elde etmeyi hedeflemektedir. Bu çalışmada Türkiye'nin temel enerji politikaları kapsamında sürdürülebilir güvenlik ve kalkınmasında nükleer enerjinin gereklilik durumu ile bölgesel güvenlik boyutu sorunsalı jeopolitik bir bakış açısıyla değerlendirmektir. Bu bağlamda çalışmanın hipotezi; nükleer enerjinin jeopolitik açıdan Türkiye'nin sürdürülebilir kalkınması ve güvenliğinde vazgeçilmez ve zorunlu bir kaynak olduğu, ayrıca nükleer enerjinin bölgesel güvenliğe katkı sağlayacağı savından oluşmaktadır. Yine araştırmada nükleer enerjinin Türkiye'de hem barışçıl hem de askeri güç kapsamında kullanılmasının çok boyutlu değerlendirmesi yapılarak etki ve sonuçlarının neler olduğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışma temelde nitel araştırma yöntemine göre yapılmış olup, yerli ve yabancı literatürden faydalanılarak veriler kaynak taraması yoluyla elde edilmiştir. Ayrıca çalışma enerji alanında faaliyet yürüten ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların istatistik raporlarının analiz edilmesi sonucu oluşturulan grafik ve tablolar kullanılarak desteklenmiştir. Türkiye'nin nükleer enerjiye sahip olması sonucunda; enerji kaynak çeşitliliğinin sağlanarak enerji arz güvenliğine ciddi katkı sağlayacağı, enerjide ortalama % 75 oranında dışa bağımlı olan ülkemizin enerji kaynağı ithalinin azalması sebebiyle önemli bir dış ticaret açığını kapatacağı, bu bağlamda daha esnek ve bağımsız bir dış politika yürütebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu nedenle nükleer enerjiye sahip olmanın Türkiye açısından bir tercihten ziyade bir mecburiyet olduğu değerlendirilmiştir. Yine Türkiye'nin nükleer enerji alanında yürüttüğü projeler ile teknik altyapısının geliştirilmesi sonucu ve yetiştirdiği nitelikli insan kaynakları sayesinde ileri teknoloji gerektiren hem ağır sanayisinin gelişmesine, hem de inşaat, çelik üretimi, tarım, tıp, savunma ve uzay gibi sektörlerin gelişimine ve ülkenin kalkınmasına önemli katkı sağlayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca Türkiye'nin nükleer alanda kazandığı tecrübe ve bilgi birikimiyle birlikte imkân ve şartların olgunlaşması durumunda yakın gelecekte hem kendi yeraltı kaynaklarını kullanabileceği, yerli imkânlarla ''Nükleer Güç Santrali'' yapabilmesi, hem de askeri alanda yürütebileceği nükleer güç çalışmalarına zemin hazırlaması açısından ve milli güç unsurlarının nükleer güç çarpanıyla desteklemesi bakımından önemli bir kazanım elde edeceği görülmektedir. Çalışmada Türkiye'nin bölgesel gerçekleri ve jeopolitik durumu nazara alındığında nükleer enerjinin ekonomik olduğu kadar aynı zamanda bir güvenlik meselesi olduğu, bu sebeple Türkiye'nin bölge ülkeleri ile karşılaştırmalı üstünlüğü bakımından nükleer güce sahip olmasının zorunlu olduğu görülmüş ve nükleer enerjinin Türkiye'nin güvenlik ve kalkınmasında vazgeçilmez bir enerji kaynağı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Religious geopolitics in the middle east: The importance of jerusalem for Abrahamic religions
In 20th century the importance of religion was disregarded because the main focus of the people was on daily realities or ideologies like liberalism and modernism. This situation, accordingly, culminated in an underestimation of the importance of religious geopolitics. Nevertheless, religion has still been an important determinant to understand ongoing conflicts or peace processes in the world. This study, therefore, focuses on the religion upon international relations and study the religious geopolitics which affects reactions of the societies and policies of states in general in the Middle East and in particular in Jerusalem. In fact, many Western people were not aware of the effect of religion on international relations or even ruled it out until the September 11. They regarded religion and even ethnicity was not related to international relations and because of this underestimation, they couldn't understand the importance of religion in world politics as well. However, religion and religious geopolitics has been a great determinant especially in the Middle East, the birth place of three Abrahamic religions. Moreover, it is possible to connect many past and current events to religion and religious geopolitics. The most explicit example of religious centered conflict is certainly that of Crusades but today it is possible to realize another great conflict which is between Arabs and Jews. This ongoing conflict is certainly the result of a religious struggle upon the holy city of Jerusalem which is regarded as holy for all three Abrahamic religions.
Zengezur'un coğrafi konumu ve Türkiye -Azerbaycan için jeopolitikalar
Zengezur Azerbaycan, Nahçıvan ve Kacar İranı ile sınırı olan Ermenistan'ın güneyinde yer alan bölgedir. Bölgenin merkezi Kapan şehridir. Zengezur ilçesi doğu ve kuzeydoğuda Cebrail ve Şuşa ilçeleri, kuzeyde Cavanşir ilçesi, batı ve güneybatıda Erivan ilinin Şarur-Daralayaz ve Nahçıvan ilçeleri, güney ve güneydoğuda ise Kacar İranı ile Araz Nehri boyunca sınır komşusudur. 1918 ve 1920 yılları arasında Zengezur, kısa ömürlü Ermenistan Cumhuriyeti'ne dahil edildi . Ermenistan'ın Sovyetleştirilmesinden sonra Zengezur, Bolşeviklere karşı direnişin ana merkezi haline gelmişdir. Sovyetleştirme sırasında Zengezur, Sovyet Ermenistanı'nın bir parçası olurken, diğer iki tartışmalı bölge olan Nahçıvan ve Dağlık Karabağ Sovyet Azerbaycan'ın bir parçası oldu. Yirminci yüzyılın başından itibaren Ermeniler, Zengezur'u ele geçirmek için harekete geçtiler ve yüzyılın sonunda bunu başarabildiler. Stratejik açıdan önemli olan Zengezur bölgesi, İran sınırında Azerbaycan'ın Güneybatısını, Ermenistan'ın ise güneydoğusunu kapsamaktadır. Eski Türk-Müslüman toprakları olan Zengezur bölgesinin nüfusunun etnik bileşenindeki değişim, Rus birliklerinin işgalinden sonra XIX. yüzyılın başlarında başlamışdır. Rusya ve Kacar İranı arasında Gülistan (1813) ve Türkmençay (1828) anlaşmalarının imzalanmasının ardından Ermenilerin Zengezur bölgesine toplu göç süreci başlamışdır. Sadece İran'dan Türkmençay Antlaşması ile iskân edilen 8249 Ermeni ailesinden 1300'ü Karabağ ve Zengezur'a yerleşmiş, bunun sonucunda ise bölgedeki demografik durum ciddi değişiklikler geçirmiştir. 20 Temmuz 1921'de Ermenistan Halk Komiserleri Konseyi, Ermenistan'ın 8 bölge ve 33 bölge ile idari bölge bölünmesini onaylamıştır. 31 Ağustos'ta Zengezur'da yeni bir bölge- Gorus şehri- merkez olmakla Zengezur bölgesi kurulmuştur. Azerbaycan da Zengezur'un (Gorus, Karakilse, Kafan ve Megri bölgeleri) batı bölgesini idari-bölge bölümünden çıkarılmıştır. Böylece Zengezur iki kısma bölünmüştür ve batı kısmı Ermenistan ile birleştirilmiştir. Zengezur Koridoru, Azerbaycan'ın yanı sıra Çin ve Orta Asya'nın yanı sıra Ermenistan'ı Avrupa ve Pasifik Okyanusu'na sosyal, ekonomik, jeopolitik ve jeostratejik olarak bağlamaktadır. Bölgedeki askeri ve siyasi çatışmaların azalması, ülkeler arasındaki ticaretin artmasına neden olacaktır. Rusya, Azerbaycan, Türkiye, Ermenistan ve Kacar İranı arasındaki demiryolu ağını genişletecek ve Kafkas ülkeleri arasındaki ticareti yeni bir düzeye taşıyacak birçok ticaret yolunu açacaktır. Azerbaycan'ın bir Avrasya ulaşım merkezine dönüşmesiyle birlikte, Kafkasya bölgesindeki ulaşım ve demiryolları, bölgenin transit güvenliğini artırarak yeni rekabet ve yeni fırsatlar yaratacaktır. Bu bağlamda elbette uluslararası Doğu-Batı ve Kuzey-Güney ulaşım koridorlarının yapımı ve güzergahları ile Hazar Denizi'nden Avrupa'ya uzanan petrol ve gaz boru hattı sisteminin yapımı yeni sürprizler getirecek, Azerbaycan'ın Doğusunun önemini daha da artıracaktır. Batı ve Kuzey-Güney ulaşım koridorları sayesinde Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan Azerbaycan, Avrupa ve Asya arasında bir lojistik merkez olarak çok önemli lokasyona sahiptir. Doğu-Batı Koridoru Çin'in Orta Asya ve Azerbaycan üzerinden Avrupa'ya engelsiz erişimi, aralarındaki ticareti önemli ölçüde artıracaktır. (eurasian-research, 2020). 18 Şubat 1929'da Güney Kafkasya Merkezi Otoritesi İcra Kurulu, Nüvedi, Ernezir ve Tuğut köylerinin Ermenistan'a devredilmesine ilişkin bir karar almıştır. Sonuç olarak, şu anda "Megri Koridoru" olarak bilinen ve yalnızca Nahçıvan ile Azerbaycan'ın geri kalanı arasındaki bağlantıyı kesmekle kalmayan, aynı zamanda Ermenistan'ın Kacar İranı üzerinden erişimini sağlayan 42 km uzunluğundaki bir koridor kuruldu. Böylece Sovyet Bolşevik hükümeti Azerbaycan'ın tarihi topraklarını Ermeni SSC'ye bağışlama politikasını sürdürdü. Buradaki amaç sadece Ermenistan'ı güçlendirmek değil, aynı zamanda Türk dünyası ve Azerbaycan'la olan tüm yol bağlantılarını azaltmaktı. Bu, Çar Rusya'nın jeopolitik çıkarlar uğruna izlediği politikanın Sovyet makamları tarafından da takip edildiğinin açık bir göstergesiydi. 1988'de, Ermenistan, uluslararası destekçilerinin yardımıyla, Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesine toprak iddiasını ileri sürerek bir sonraki adımı atmıştır. Sonuç olarak Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışma yeniden başlamıştır. 1988-1991 yılları arasında Ermeniler, Azerbaycan'ı Zengezur Megri bölgesindeki 7, Karakilse bölgesindeki 11, Kafan bölgesindeki 41 ve Gorus bölgesindeki 4 yerleşim yerlerinden sürgün ederek Azerbaycanlılara karşı etnik temizleme politikasını başlatmışlardır. 1991-1994 yıllarında Ermenistan silahlı kuvvetleri yabancı güçlerin yardımıyla Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesini ve çevresindeki 7 bölgeyi işgal etmiştir. Böylece Zengezur'un Doğu kısmı, yani Azerbaycan Cumhuriyeti topraklarının bir kısmı olan Laçin, Gubadlı ve Zengilan bölgeleri işgal edilmiş oldu. Bu bölgelerde, 301 Azerbaycan yerleşkesini kapsayan 3347 kilometrekarelik topraklar Ermenistan silahlı kuvvetlerinin kontrolü altına alınmış ve 150.000'den fazla kişi yerinden edilmiştir. Ermeniler, zengin cevher yataklarına sahip, Kafkasya'nın İsviçre'si olarak adlandırılan Zengezur'u ele geçirerek Azerbaycan ve Nahçıvan ve aynı zamanda Azerbaycan ve Türkiye arasında yapay bir engel oluşturmuşlardır. Böylece Zengezur'un Azerbaycan'dan Ermenistan'a geçişinin bir sonucu olarak, Azerbaycan'ın ana kısmı Nahçivan'dan ayrıldı ve büyük Türk dünyası coğrafi olarak bölünmüştür. Türkiye'nin Dağlık Karabağ sorunundaki aktif stratejisinin en bariz örneği, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmayı Rusya'nın arka bahçesine daha fazla nüfuz etmek ve Kafkasya'da önemli bir oyuncu olarak konumunu güçlendirmek için kullanma girişimiydi. Türkiye'nin siyasi ve ekonomik gücünün yeni formu dış politikanın birçok alanında denge kurabiliyor olmasıdır. Bu yeni açılım süreci Türk dış politikasında yeni bir sayfa açarak, ekonomik fırsat penceresi ve yeni dış politika fırsatları ile yeni bölgesel jeopolitikalar yaratmaktadır. Türkiyenin jeopolitiği Zengezur ve Dağlık Karabağ'daki enerji hatları sorununu Rusya ile işbirliği yaparak çözebilirse, Orta Asya ve Kafkaslardan Türkiye'ye enerji hatları oluşturulacak ve ardından Türkiye'ye aktarılacaktır. Teşekkürlerim var. Yükseklisans süreci boyunca daima yanımda olan, çalışmalarımın her aşamasında beni detekleyen Danışman Hocam İlhan Oğuz AKDEMİR'e şükranlarımı sunuyorum. Yüksek lisans tezimi hazırlarken, oğlum Amir İbrahimov'a ayırmam gereken zamandan çokça çaldım. Özürlerimi ve sevgimi iletiyorum. İlerleyen zamanlarda, beni daha iyi anlayacağını biliyorum. Haritalarımın şekillenmesinde bana yardımcı olan Nesife LAĞIMCIOĞLU'na minnettarım. Son teşekkürüm okuyucularıma ve aziz Türk milletine, şayet bir kaç kelime ile faydası oldu ise çalışma gerçek amacına ulaşmış demektir.
Rusya federasyonu'nun ?yakın çevre? politikası ve Orta Asya güvenliği üzerindeki etkileri
Çalışmada post-Sovyet dönemde Rusya Federasyonu'nun Orta Asya devletlerine yönelik olarak izlediği ?yakın çevre? politikası öncelikle teorik ve tarihsel arka plan çerçevesinde ele alınmıştır. Bununla birlikte ?Yeni Büyük Oyun? kapsamında bölgenin uluslararası politikadaki yeri ve önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Akabinde ise, Rus tarihinde yakın çevre uygulamaları anahatlarıyla ele alınmış ve ağırlıklı olarak Soğuk Savaş sonrası dönem irdelenmiştir. Bu bağlamda tezin odak noktasını RF'nın Yetsin ve Putin döneminde ?yakın çevre? politikaları oluşturmuştur. Orta Asya bölgesi ve buradaki ülkelere ilişkin olarak RF hükümetinin izlediği politikalara değinilirken, söz konusu politikaların oluşumuna etki eden faktörler ile RF ve bölge ülkeleri arasındaki işbirliğine yansıyan temel eğilimler de dikkatle incelenmeye çalışılmıştır. Aynı zamanda Orta Asya'da ?Yeni Büyük Oyun? kapsamında ABD, Çin gibi küresel aktörlerin ve İran, Türkiye gibi bölgesel aktörlerin RF'nın ?yakın çevre? politikasına etkileri irdelenmiştir.Çalışmanın kapsamı boyunca, ilk bölümde RF'nın bölgesel dış politika analizinde güncel jeopolitik paradigmalar, teoriler ile metodolojik temellerine kavramsal açıklama verilmiştir. Genel olarak Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra ortaya çıkan jeopolitik kuramlar hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde, Rusya'nın post-Sovyet Orta Asya devletleriyle ilişkilerinin tarihsel arka planı ve gelişimi üzerinde durulmuştur. Bununla birlikte, Soğuk Savaş sonrası RF'nın ulusal güvenlik sorunları ve yakın çevre politikası anlatılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda RF'nın yakın çevre politikasının şekillenmesinde Primakov Doktrini'nin yeri ve önemi ele alınmış ve bununla birlikte, Rusya'nın yakın çevre politikasının gelişiminde Putin faktörü ve yeni ulusal güvenlik doktrini incelenmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, güncel jeopolitik ve jeoekonomik uluslararası ilişkiler yapısında RF'nın yakın çevre politikası ve Orta Asya güvenliği analiz edilerek, tüm boyutlarıyla ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca, RF'nın yakın çevre politikasını etkileyen jeoekonomik faktörler, yakın çevre politikasının aktifleşmesinde bölgesel entegrasyon girişimleri ve Orta Asya güvenliği üzerinde durulmuştur.Anahtar Sözcükler:1. Yakın Çevre2. Orta Asya3. Yeni Büyük Oyun4. Güvenlik5. Rusya Federasyonu
Türkiye'nin jeopolitiği ve bölgesel sorunları konusunun probleme dayalı öğrenme yöntemi ile öğrenci başarı ve tutumuna etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; probleme dayalı öğrenme yaklaşımı ile geleneksel öğretmen merkezli eğitim yöntemini Türkiye'nin jeopolitiği ve bölgesel sorunları konusu kapsamında ilgili öğrencilerin akademik başarı, problem çözme becerileri ve coğrafya'ya karşı tutumları açısından karşılaştırmaktır.Çalışmanın örneklemini, Ankara Etimesgut Lisesi 12.Sınıfta bulunan 70 öğrenci oluşturmaktadır.Araştırmada deney ve kontrol gruplarının eşitliğini belirlemek için bilgi düzeyleri birbirlerine yakın olan, aynı alanda eğitim alan sınıflar belirlenmiştir. Deney grubunda bulunan öğrencilere probleme dayalı öğrenme yöntemi, kontrol grubu öğrencilerine geleneksel öğrenme yöntemi uygulanmıştır. Uygulama, 2010?2011 eğitim yılının ikinci döneminde toplam 4 haftalık bir sürede gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak; öğrencilere ön test ve son test olarak Türkiye'nin jeopolitiği ve bölgesel sorunları konusu kapsamında hazırlanan başarı testi, coğrafya dersi tutum ölçeği ve problem çözme envanteri kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizi SPSS 17 programı ile yapılmıştır. Araştırmada kullanılan değişkenler normal dağılım (Ek?7) gösterdiği için parametrikOlan yöntemler (Eşleşmiş t-testi, bağımsız örneklem t-testi) kullanılmıştır. Elde Edilen bulgular %95 güven Aralığında 0,05 anlamlılık düzeyinde yorumlanmıştır. Elde edilen sonuçlar, Türkiye'nin jeopolitiği ve bölgesel sorunları konusundaki kavramların öğrenciler tarafından kavranmasında, probleme dayalı öğrenmenin geleneksel yaklaşımdan daha etkili olduğunu göstermiştir. Yine öğrencilerin coğrafya dersine karşı tutumları ve problem çözme becerileri açısından da probleme dayalı öğrenme lehine gruplar arasında anlamlı bir farklılığın olduğu tespit edilmiştir.
Küresel ve bölgesel perspektiften Doğu Akdeniz güvenliği
Doğu Akdeniz, dünyanın en önemli su yollarından üçünün kesişme noktasında bulunması nedeniyle kazanmış olduğu coğrafi değerin yanında, tarihsel ve kültürel öneme de sahip bir havza durumundadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan Arap-İsrail ve Türk-Yunan sorunlarına Soğuk Savaş'ın ideolojik yapısı da eklendiğinde, Doğu Akdeniz'in girift ilişkiler ağıyla sarmalandığı görülmüştür. Boru hatları ve tankerlerle gerçekleştirilen dünya petrol ve doğalgaz trafiğinin önemli bir bölümüne Doğu Akdeniz ev sahipliği yapmaktadır. Çatışmaların ve terör faaliyetlerinin bölgesel istikrarı ve deniz ticaretini olumsuz etkilemesi, işbirliği olanaklarının artırılması için NATO, Avrupa Birliği, AGİT ve Birleşmiş Milletler gibi örgütlerin girişimlerde bulunmalarını zorunlu kılmıştır. Bununla birlikte ABD, Rusya Federasyonu, Çin, İngiltere ve Fransa gibi küresel etkiye sahip ülkelerin nüfuz mücadeleleri de bölgesel güvenlik stratejilerini şekillendirmektedir. Doğu Akdeniz, dünya çatışma bölgelerinin tam ortasında kalan bir ticaret yolu ve enerji kaynağıdır. Bu nedenle, mevcut şartlarda Doğu Akdeniz'de bölgesel istikrarın ve güvenliğin gerçekleşip gerçekleşemeyeceğine dair soruya cevap aramak için Akdeniz'in genelini ve Ortadoğu'nun tamamını kapsayan, bölgesel ve küresel görüş ve politikaları içeren okumalar ve incelemeler yapılması uygun görülmüştür. Akdeniz'de güvenliğin ve istikrarın sağlanması için katılımcı ve adil bir yapılanmanın gerekliliği taraflarca kabul görmesine rağmen, Doğu Akdeniz kaynaklı sorunların çözümü konusunda bireysel çıkar odaklı hareket edildiği göz önüne alındığında, kısa ve orta vadede etkin bir yapılanmanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Doğu Akdeniz, ABD, NATO, Rusya Federasyonu, Avrupa Birliği
Karadeniz güvenlik mimarisinin oluşumu ve Türkiye'nin rolü
Çağdaş jeopolitik teorilerin tamamına göre dünyanın merkezi ya da merkeze en kolay ulaşımı sağlayacak bir konumda yer aldığı kabul edilen Karadeniz Bölgesi, Soğuk Savaş sonrası dönemde gerek zengin enerji kaynaklarına sahip olan bölgelere komşu olması gerekse de söz konusu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına taşınmasında oynadığı rol dolayısıyla ön plana çıkmıştır. Diğer taraftan bölge, "donmuş/dondurulmuş çatışmalar" olarak adlandırılan simetrik tehditlerin yanı sıra asimetrik tehditleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu çerçevede çalışmada, bahsi geçen tehditlerin bertaraf edilerek, bölge güvenliğinin sağlanmasında Türkiye'nin oynadığı rolün tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda bölgede yer alan simetrik tehditler, askeri sektörlerden kaynaklanan tehditlerin yanı sıra, politik, ekonomik, toplumsal ve çevresel sektörlerden kaynaklanan tehditleri de güvenlik gündemine dahil eden güvenlikleştirme teorisi çerçevesinde, asimetrik tehditler ise bölgesel ve uluslararası dinamikler çerçevesinde incelenmiştir. Takiben Karadeniz Bölgesi'nin güvenliğini sağlamaya yönelik yapılanmalar değerlendirilerek, anılan güvenlik yapılanmaları çerçevesinde Türkiye'nin bölgesel güvenliğe yönelik katkıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yapılan incelemeler sonucunda gerek Batılı değerlere olan bağlılığı gerekse de bölgesel sorunların çözümünde başta bölgenin büyük oyuncusu RF olmak üzere bölge devletlerinin önceliklerini ve katılımını da dikkate alan politikalarıyla Türkiye'nin bölgesel güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol oynadığı ve Soğuk Savaş sonrası dönemde dört adet bölgesel örgütün kuruluşuna öncülük ederek, bölge devletlerinin aralarındaki problemleri çatışmaya dönüşmeden, diyalog yoluyla çözümlemeleri için zemin hazırladığı tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Karadeniz, Geniş Karadeniz Bölgesi, Güvenlikleştirme, Toplumsal Güvenlik, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örğütü
Değişen jeopolitiği bağlamında Çin'in güvenlik politikaları
Soğuk Savaşın arkasından, Çin'in temel dünya algılamaları ve ulusal güvenliği sağlama konusundaki fikirleri değişmeye başlamıştır. Sovyetler Birliği'nin ve Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin çöktüğü zaman Soğuk Savaş dönemindeki uluslararası sistemin yapısı değişmiş ve Pekin'in güvenlik stratejilerinde kullandığı parametreleri de ortadan kalkmıştır. Çinli liderler kendilerini birden bire, yeni stratejik yörüngeler üzerine kuracakları güvenlik stratejilerini yeniden tanımlayacakları ve bunlara yön verecekleri tamamen yeni bir dünyada buldular.Çin'in global ekonomik ilişkilerinin gelişmesi, Pekin'in dikkatini ekonomik çıkarlara ve güvenliğin sağlanmasına vermesine neden olmuştur. Çinli liderler, güvenliklerinin sadece diğer ülkelerden gelecek askeri tehditlerle değil aynı zamanda uluslararası ilişkilerdeki politik, ekonomik, soysal ve çevresel faktörlerce de etkilendiğini fark etmişlerdir. Pekin, dünya politikalarında var olmak ve ?barışçıl gelişimini? devam ettirmek için hem askeri savunmaya hem de askeri olmayan faaliyetlerde bulunmaya ihtiyaç duymaktadır.Çin'in hızla gelişen ve ilerleyen ekonomik büyümesi beraberinde artan aktif bir dış politikayı ve büyüyen askeri kapasiteyi de beraberinde getirmektedir. Çin'in büyüyen etkisi 21. yüzyılda dünyaya meydan okuma olarak alınabilecek en önemli jeopolitik bir gelişmedir.
Hindistan: Güney Asya'nın güncel jeo-politiği bağlamında uluslararası politikada mevcut ve muhtemel yeri
SSCB'nin dağılması sonrasında diğer küresel güçler için nüfuz edilebilir hale gelen Orta Asya, gerek konumunun önemi gerekse doğal kaynakları nedeniyle kısa süre içinde uluslararası politikanın en sıcak bölgelerinden birisi haline gelmiştir. Bu durum, göreli konumu nedeniyle, Orta Asya'yı kontrol etmek, Orta Asya'ya ulaşmak ve Orta Asya'dan deniz çıkmak açısından Güney Asya'nın önemini arttırmıştır. Güney Asya'nın önemini arttıran diğer bir husus da, kontrol edebilmek açısından çok uygun bir konumda olduğu Hint Okyanusu'nun, dünya ticareti ve enerji kaynaklarının nakli açısından her geçen gün daha önemli hale gelmesi olmuştur. Bu gelişmeler özellikle Güney Asya'nın büyük ülkesi Hindistan için önemlidir. İlave olarak, Hindistan gibi büyük bir ülkeyi yanına çekebilen bir gücün Asya politikalarında büyük avantaj kazanacak olması, bu ülkenin uluslararası platformda çok daha önemli bir hale gelmesi sonucunu doğurmuştur.Küresel bir güç olmak, Hindistan halkına, ulusal liderleri Nehru tarafından işaret edilmiş olan bir hedeftir. Hindistan'ın Soğuk Savaş sonrasında, özellikle ekonomik açıdan yakalamış olduğu ivme, ülkede bu hedefi yakalama yönündeki ümitleri arttırmış bulunmaktadır. Ancak Hindistan'ın, mevcut şartlar altında böyle bir hedefe ulaşmak için ümitlenmekle, sahip olduğu imkan ve yeteneklerini abarttığı düşünülmektedir.Küresel bir güç olabilmek için,- Geniş bir toprak varlığı ile nitelik ve nicelik açısından büyük bir nüfus gücüne sahip olmak,- Dış politikada özgün, akılcı, aktif ve müdahaleci olmak,- Ülke içinde istikrarlı bir yönetimi, ortak bir kimlik algılamasını ve genel bir toplumsal mutabakatı sağlamış olmak,- Kesintisiz bir gıda, enerji ve hammadde tedarikini sürdürebilecek, masraflı politikaları, askeri operasyonları, ülke içindeki koşulları zorlamadan yürütebilecek çok güçlü bir ekonomiye; teknolojik bilgi birikimi ve büyük üretim kapasitesi olan güçlü bir endüstriye sahip olmak; uluslararası finans hareketlerinin ve uluslararası ticaretin yönlendirilmesinde söz sahibi olmak; ekonomik ilişkileri bir politika aracı olarak etkin bir şekilde kullanabilmek,- Ülkeden uzaktaki bir bölgede uzun süreli ve geniş kapsamlı bir askeri harekatı gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte bir silahlı kuvvet yapısına, bunu destekleyebilecek bir savunma endüstrisine ve özellikle de gelişmiş bir nükleer silah kapasitesine sahip olmak.- Kültürel kazanımlarını uluslararası ilişkilerde yumuşak güç uygulamaları şeklinde ortaya koyarak küresel anlamda bir nüfuz aracı olarak kullanabilmek gerekmektedir.Hindistan'ın küresel güç olma potansiyeline sahip olup olmadığı konusunda bir yargıya varmak için, sayılan bu ölçütlerin Hindistan'da var olup olmadığının birer birer ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.Güney Asya Bölgesi'nin başat gücü olan Hindistan, nüfusu, toprak genişliği ve doğal kaynakları itibarıyla diğer bölge ülkeleriyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ülkedir. Hindistan bölge ülkeleriyle olan ilişkilerini de bu büyük fark paralelinde geliştirmiş olup halen Güney Asya'da bir ?Bölgesel Güç? konumundadır. Diğer yandan dünya ölçeğinde dahi çok büyük olan milli güç potansiyelinden küresel politikalarını desteklemekte yeterince yararlanamayan Hindistan'ın, bu açığını başarılı dış politikaları ve diplomasi becerileri ile kısmen kapatabildiği görülmektedir.Hindistan birçok dil ve dinin mevcut olduğu çok kültürlü bir ülkedir. İnsanları aşılamaz sınırlarla birbirinden ayıran Kast Sistemi hariç tutulursa ülkede demokrasi bütün kurumlarıyla yerleşmiş bulunmaktadır. Nüfus, coğrafya ve doğal kaynaklardan ileri gelen olağanüstü potansiyeline rağmen nüfusun yarıdan fazlasının, fakirlik sınırının altında yaşayan, ekonomiye katkısı çok sınırlı, sosyal hizmetler ve altyapı yatırımlarından yeterli payı alamayan bir kitleden oluşması ve ilave olarak ekonominin boğazını sıkan enerji sorunu, ülkenin milli gücünü olumsuz olarak etkilemektedir.Hindistan ekonomisi yıllık ortalama yüzde 7 oranında büyümektedir. Ancak bu büyümeye rağmen dünya ticaretinin halen sadece yüzde 1,5'unu gerçekleştirebilmektedir. Tüm ülkeler arasında, GSMH esasına göre yapılan sıralamada, satın alma gücü parite şartları esasıyla 4., nominal bazda ise 12. olan Hindistan, kişi başına milli gelirde ise ilk yüze dahi girememektedir. Ülkede, ekonominin gelişmesinden yaşam standartlarını yükseltme adına pay alabilen kesim nüfusun çok küçük bir kısmını oluşturmaktadır.Hindistan'ın savunma alanındaki durumuna bakıldığında da benzer şartların mevcut olduğu görülmektedir. Hindistan Silahlı Kuvvetleri personel sayısı itibarıyla dünyanın üçüncü büyük ordusudur. Ancak bu büyük ordunun ülkesine sağladığı askeri gücün, personel sayısına göre yapılan sıralamadaki yeri ile orantılı olmadığı görülmektedir.Hindistan'ın bölgesindeki küçük komşularıyla ilişkileri, onlar hegemonyasını sorgulamaya kalkışmadıkça veya rakip olarak gördüğü ÇHC ile yakınlaşmadıkça iyi olmuştur. Ülkenin bölgedeki esas sorunları Pakistan ve esasen bir Güneydoğu Asya ülkesi olan ÇHC'den kaynaklanmakta olup geçmişte her iki komşusuyla da savaşmıştır.Hindistan'ın ABD ile ilişkileri, bu ülkenin Pakistan ile yakınlaştığı dönemler haricinde hep iyi olmuştur. Günümüzde ise tarihinin en iyi seviyesinde olduğu söylenebilecektir. İki ülke Nükleer İşbirliği Anlaşması'nı da kapsayan bir stratejik ortaklık ilişkisi içindedirler. SSCB/RF - Hindistan ilişkilerinin ise hemen her devirde iyi olduğu söylenebilecektir. Hindistan AB, Ortadoğu Ülkeleri, Orta Asya Ülkeleri, Afrika ve Güney Amerika Ülkeleri ile de iyi ilişkilere sahip olup bu ülkelerin tamamıyla ekonomik ilişkilerini ve karşılıklı ticaretini arttırmaya çalışmaktadır. Özellikle, dış yatırımlar için elverişli, enerji kaynakları zengin ve pazar olma potansiyeli gösteren ülkelerle yakınlaşmak için yoğun gayret sarf etmektedir.Hindistan, BM organizasyonu içerisinde oldukça aktif bir durumdadır. Organizasyon içinde Bağlantısızlar, Güney Ülkeleri gibi grupların desteğine sahip olan Hindistan BM Güvenlik Konseyi'nde, veto hakkına sahip bir daimi üye olmak için yoğun kulis faaliyetleri içindedir. Bu konumu hak ettiğini göstermek için de BM organizasyonu içinde gerek barışı koruma operasyonlarına, gerekse her türlü ihtisas kuruluşları ve komisyonların çalışmalarına yoğun bir şekilde katılmaktadır. Ayrıca bölgesel veya küresel, tüm siyasi ve ekonomik gruplaşmaların içerisinde yer almak, dahası kendisi de bu tür kurumlar oluşturarak kurum içinde lider pozisyonu almak için çaba göstermektedir.Kendisini Hint Okyanusu üzerinde özel haklara sahip olarak gören Hindistan son yıllarda bu deniz ile ilgili konulara olan ilgisini son derecede arttırmıştır. Hindistan hem ticari hem de askeri manada denizcilik olanak ve yeteneklerini arttırmak için çaba göstermektedir. Ülkenin kısa vadedeki amacı Aden'den Malakka Geçidi'ne kadar olan bölgedeki ulaşım yolları üzerinde etkin bir kontrol sağlayabilmektir.Hindistan dış politikada akılcı, özgün ve oldukça başarılıdır. Sistemli ve planlı çalışan dış politika kurumlarına ve yetişmiş diplomatlara sahip olup bu bağlamda, gelecekte dünyada daha önemli bir konuma gelme açısından hazırlıklı olduğu değerlendirilmektedir. Hindistan halen birçok ülke tarafından bölgesinde barış ve istikrarın garantörü olarak görülmekte, bu yaklaşımlar paralelinde dünyada siyasi açıdan etkili ve saygın bir konuma sahip bulunmaktadır. Ancak yine de, birincisi kendisine güvenini geliştirmek, ikincisi ise bölgesinde artmakta olan ÇHC nüfuzunu dizginleyebilmek şeklinde iki önemli ihtiyaç içerisindedir. Hindistan dış politika çevrelerinin Asya politikalarında gelecekte de ABD'ne yakın duracakları, ancak RF ile olan iyi ilişkilerinin bundan etkilenmeden sürmesi için gerekli politik manevraları da ihmal etmeyecekleri, diğer taraftan ÇHC ile ilişkilerinde uygulamaya çalıştıkları daha yakın diyalog ve daha fazla ekonomik ilişkiler kurma politikasına devam edecekleri değerlendirilmektedir.Ülkenin hem dünya ekonomisinde söz sahibi olabilecek bir konuma ulaşması hem de büyük rakibi ÇHC ile arayı kapatabilmesi için mevcut büyüme hızını daha da arttırması gerekmektedir. Ancak alınan tüm önlemlere rağmen bu artış sağlanamadığı gibi ilerisi için de bu konuda fazla bir ümit beslenmesi mümkün görülmemektedir. Dış ticaret açığı büyümekte, enerji sorununa kısa vadede bir çözüm bulunabilmesi beklenmemekte, enflasyon giderek artmaktadır. Sanayi sektörü genelde teknoloji transferlerine dayanmakta, sanayi ürünleri açısından pazarlama sorunları da halen sürmektedir.İç güvenlik sorunları azalmak bir yana gün geçtikçe artmaktadır. Silahlı Kuvvetler'in bölgesel ve küresel amaçlara hizmet edebilecek seviyeye gelmesi için hem zamana hem de büyük kaynağa ihtiyaç olup mevcut ekonomik büyüme hızının hem yatırımları hem de savunma masraflarını karşılaması oldukça zor görünmektedir. Üstelik savunma sanayiini geliştirme çabalarına rağmen askeri tedarik faaliyetleri halen büyük oranda dış alımlara dayanmaktadır. Hindistan, amaçladığı nitelik ve nicelikte bir donanmaya sahip olabilse dahi Hint Okyanusu'ndaki ulaşım yollarını kullanmakta olan diğer güçlerin, çıkarlarını korumak adına bu bölgede yapacakları faaliyetleri gelecekte de sineye çekmek zorunda kalacaktır.Hindistan'ın mevcut şartlar altında, ÇHC'nin Güney Asya'daki nüfuz artışını engellemenin bir çaresini bulmak kaydıyla, görünür gelecekte de ?Bölgesel Güç? statüsünü sürdüreceği; küresel bir güç olma hayallerine rağmen, halen kalkınma ve sanayileşme sürecinde olan ülkede, bu amacın kısa ve orta vadede gerçekleştirebileceğine işaret edebilecek verilerin henüz mevcut bulunmadığı değerlendirilmektedir.
Ortaöğretim coğrafya derslerinin ulusal bilinç oluşturması açısından değerlendirilmesi
Ortaöğretim coğrafya derslerinin, öğrencilerde ulusal bilinç oluşturma yeterliliğinin değerlendirildiği çalışmada; evren olarak Türkiye'deki ortaöğretim kurumları, örneklem olarak Türkiye'nin değişik bölgelerinde yer alan sekiz ortaöğretim kurumunda bulunan 537 öğrenci alınmıştır.Örencilerin, ulusal bilinç düzeyini ölçeceği düşünülen anket çalışması yapılmış, elde edilen veriler frekans dağılımı ve yüzde olarak belirtilmiştir. Yine öğrencilerin ulusal bilinç anlamında görüş farklılıkları okul türleri , alan türleri, sınıf seviyeleri göz önünde bulundurularak karşılaştırmalar yapılmıştır.Belirtilen gruplar arasında farklılıklar olup olmadığı; tek-faktörlü varyans analizi ile kontrol edilmiştir. Araştırmada anlamlılık dizeyi 0,5 olarak kabul edilmiştir.Araştırma sonucunda:1) Ortaöğretim kurumlarındaki öğrenciler genel olarak ulusal bilince maddi altyapı oluşturamamaktadırlar.2) Ülkemizin özel konumunun yeterince bilincinde değildirler.3) Küreselleşme ulus devlet etkileşimini yeterince analiz edememektedirler.4) Doğal kaynak kullanımı, çevre bilincini, geri dönüşüm ürünleri nüfus ve beyin göçü, ormanlar, madenler konularını ulusal bilinç ile ilişkilendirememektedirler.Araştırma sonunda ortaya çıkan sorunlara dayalı olarak araştırmacı tarafından ortaya konulan önerilere yer verilmektedir.Anahtar Kelimeler: Coğrafya Eğitimi, Ulusal Bilinç, Jeopolitik, Coğrafi Bilinç