Blood platelets
123 theses under this subject heading
Kardiyopulmoner bypass uygulanan hastalarda ACT'nin post-operatif dönemde trombosit düzeyine etkisinin retrospektif araştırılması
Açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass (KPB) esnasında, kanın ekstrakorporeal devrelerde pıhtılaşmadan dolaşabilmesi için antikoagülasyon yapılmalıdır. Gerekli antikogülasyonun sağlandığının tespiti için ise Activated clotting time (ACT) yani aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı ölçümü yapılır. Yaptığımız bu retrospektif çalışmada KPB süresince ölçülmüş ACT değerlerinin, postoperatif dönemdeki Trombosit(PLT) sayılarına etkisi, preoperatif dönemdeki PLT sayıları ile karşılaştırılmıştır. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2020 yılları arasında KPB ile açık kalp cerrahisi uygulanan 40 hasta yaş, cinsiyet, kilo, KPB süresi, ACT değerleri, ameliyat öncesi ve sonrasındaki PLT değerleri açısından incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ameliyat süresince ölçülmüş en yüksek ACT değerleri baz alınarak 480-700 arası ve 700 üzeri olmak üzere 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. İstatistiksel analiz için Bağımsız Örneklem T ve Ki-Kare testleri uygulandı. Trombosit düzeyinin ACT'den bağımsız olarak azaldığını tespit ettik. Hem Grup I'de (p=0,000) hem de Grup II'de (p=0,000) postoperatif trombosit düzeyi preoperatif trombosit düzeyine oranla istatiksel olarak anlamlı şekilde düşüş göstermiştir. Grupların kendi içindeki bu anlamlı düşüşe karşılık gruplar arasında herhangi bir değişim gözlemlenmemiştir (p>0,05). Trombosit düzeyinin her iki gruptaki istatiksel olarak anlamlı düşüşün sebebinin ACT düzeyi değil kardiyopulmoner bypassın ve ekstrakorporeal dolaşım devre elemanlarının etkisiyle oluştuğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kardiyopulmoner Bypass, Aktive edilmiş pıhtılaşma zamanı, Trombosit
Hepatit B virüsü ile infekte hastalardaki biyobelirteçlerin irdelenmesi
Bu çalışma PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamalarının, KHB hastalarında karaciğer inflamasyonu ve fibrozisini öngörmedeki başarılarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 01.01.2012 - 01.01.2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'ne başvuran, 18 yaş üstü ve en az altı aydır HBsAg pozitifliği devam eden 602 KHB ön tanılı hasta incelenmiştir. Biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uyan ve kronik hepatit ile uyumlu 175 hasta, biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uymadığı belirlenen ve kronik enfeksiyon ile uyumlu 126 hasta, ayrıca biyopsi yapılmadan kronik enfeksiyon tanısıyla takip edilen 301 hasta olmak üzere hastalar üç gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamaları karşılaştırılmıştır. Biyopsi sonucunda kronik hepatit ile uyumlu olan hasta grubunda PIV skorlaması, kronik enfeksiyon (biyopsili ve biyopsisiz) grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Ayrıca biyopsi yapılan hasta grubu düşük fibrozis ve yüksek fibrozis olarak iki gruba ayrıldığında, yüksek fibrozis grubunda PIV skorlaması daha düşük bulunmuştur. Biyopsi sonucunda kronik hepatit saptananlarda FİB-4 ve APRİ skorlarının daha yüksek, Sİİ ve PCT değerlerinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Güncel SUT kriterlerinde yer alan FİB-4, APRİ ve ALT değerlerini içeren geri ödeme koşulları göz önüne alındığında, kronik hepatit ile takip edilen hastaların %65,1'inin bu koşulları karşılamamasına rağmen biyopsi sonucu kronik hepatit ile uyumlu gelmiştir. Ayrıca biyopsi sonucu kronik enfeksiyon ile uyumlu olup tedavi başlanmayan gruptaki hastaların %15,9'unun SUT'a yeni eklenen bu koşullara göre tedavi alabileceği görülmüştür. Çalışmamızda, karaciğerde fibrozis ve inflamasyonun yüksek olduğu grupta, PIV, Sİİ ve PCT değerlerinin daha düşük olmasının sebebinin, platelet değerlerindeki azalma olduğu düşünülmüştür. Fibrozis 4 indeksi ve APRİ skorlamaları, karaciğerde inflamasyon ve fibrozisi öngörmede başarılı olsa da biyopsiye duyulan ihtiyacın devam ettiği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Biyobelirteçler, karaciğer fibrozisi, kronik hepatit B, panimmün inflamasyon değeri, platelet
Çocuk hematoloji polikliniğimizde takip edilen glanzman trombastenisi tanılı hastalarda, mutasyon analizi ve klinik değerlendirme
Giriş ve Amaç: Glanzman trombastenisi (GT), anormal platelet agregasyonu ile karakterize, nadir görülen kalıtsal trombosit fonksiyon bozukluğudur. GT, otozomal resesif geçişli olup esas sorun trombositlerin yüzeyinde bulunan GPIIb/IIIa reseptörünün yokluğu veya disfonksiyonudur. Bu çalışmasının amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk hematoloji bölümünde GT tanısıyla takipli olguların klinik ve laboratuar bulgularının değerlendirilmesi, genetik mutasyon tipinin araştırılması ve mutasyon tipi ile klinik bulgular arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Van Yüzüncüyıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda Ocak 2008-Nisan 2018 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen 17 GT hastasının dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların genetik mutasyonları, yaş, cinsiyet, tanı yaşı, başvuru semptomları, klinik bulguları, trombosit sayısı ve hacmi gibi özellikleri dosya kayıtlarından bakıldı. Hastaların kanama bulguları, güncel bir kanama skorlaması kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızda en sık görülen kanama şekilleri, epistaksis, kutanöz kanama ve minör yaradan kanama idi. Genetik mutasyon tespit edilen 12 hastanın altısında aynı mutasyon tespit edildi. Çalışmamızda daha önce literatürde tanımlanmamış olan, dört yeni mutasyon tespit edildi.. Bunların üçü ITGA2B bölgesinde iken, biri ITGB3 bölgesindeydi. Çalışmamızda genetik bulgular ile klinik bulgular arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Hastalarımızın hastaneye en sık başvuru şekilleri mukokutanöz kanamalar idi. Olgularımızın dördünde yeni mutasyon saptandı. Hastaların genetik mutasyonları ile kanama skorları ve kanama fenotipleri arasında ilişki saptanmadı. Genotip ve klinik bulgular arasındaki ilişkiyi açıklayabilmek için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit -lenfosit ve nötrofil-lenfosit oranlarının tularemi ile ilişkisi ve tularemili hastalarda işitme düzeylerinin değerlendirilmesi
Tularemi hastaları Kulak Burun Boğaz Polikliniğine genellikle boyunda apse veya lenfadenit ile başvurmakta ve çoğu zaman nonspesifik tedaviler verilmektedir. Buda hem tanı hem de tedavi sürelerini uzatmaktadır. Erken tanı konması tedavi ve prognozu olumlu etkilemekte, ayrıca morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bizim bu çalışmada ki amacımız tularemi tanısında ve inflamasyon şiddetini belirlemede güncel, kolay, ucuz ve hızlı aktivite belirteçleri olan ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit/lenfosit oranı (TLR) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLR) kullanıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Bu amaçla orofarengeal, glandüler ve ülseroglandüler tip tularemi tanısı alan hastaların MPV, RDW, NLR, TLR değerleri incelenerek gerekli istatistiksel analizler yapıldı ve sağlıklı gruptaki değerlerle karşılaştırıldı. Ayrıca tularemili hastaların tedavilerinde ototoksik ajanlar kullanıldığı için; takiplerde hastalığa bağlı işitme kaybı varlığını araştırmak için tedavi öncesi hastaların odyogramları incelendi, gerekli istatistiksel analizle yapıldı ve sağlıklı grup ile karşılaştırıldı. Çalışmada MPV, RDW ve NLR düzeylerinin tularemili hastalarda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu, TLR düzeylerinin ise sağlıklı gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Odyolojik değerlendirmede ise tularemi tanısı almış hastalarda sağlıklı gruba göre anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak çalışma bakılması kolay ve ucuz olan hemogram parametrelerinin tanıda yardımcı olabileceğini düşündürmekle beraber geniş kapsamlı hasta gruplarında prospektif randomize kontrollü uzun süreli takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca yapılan odyolojik incelemeler tulareminin işitme üzerine etkisinin olmadığını göstermektedir.
Sistemik skleroz hastalığında nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi ile pulmoner arter basıncı arasındaki ilişki
AMAÇ: Sistemik skleroz nedeni bilinmeyen, gelişiminde vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozisin rol oynadığı, deride progresif kalınlaşma ile karakterize, sistemik bir bağ dokusu hastalığıdır.Küçükveortaçaplıpulmonerdamarlarınobliteratifvaskülopatisi SSk'lıhastalarda izolePAH (pulmonerarteryel hipertansiyon)'aneden olur. Bunun yanında Ssk'lı hastalarda PAH interstisyel fibrozise ve kardiyak tutuluma sekonder olarak da gelişebilir.Son yıllarda MPV,NLR(nötrofil lenfosit oranı), PLR (platelet lenfsoit oran) değerlerinin sistemik inflamasyonun bir göstergesi olabileceği ve birçok kronik inflamatuvar hastalık, maligniteler ve kardiyovasküler hastalıklarda prognoz ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.Çalışmamızda inflamasyon ile ilişkili olduğu bilinen sistemik skleroza bağlı pulmoner arteriyel basıncın prognoz ve takibinde; pratik, ucuz ve kolay ulaşılabilir test olan NLR, PLR, MPV' nin kullanılabilirliğini göstermeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakultesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, FTR-Romatoloji Polikliniğine başvuran ACR/EULAR sınıflama kriterlerine göre sistemik skleroz tanısı almış, tedavi ve takipleri FTR-Romatoloji Polikliniğinde devam etmekte olan , yaşları 18 ile 65 arasında değişen toplam 38 hasta alındı. Hastalar transtorasik EKO'da bakılan sPAB değerlerine göre 2 gruba ayrıldı.sPAB<25 olan 17 hastagrup 1'e, sPAB≥25 olan 21 hasta grup 2'ye alındı.Hastalardan kan alınarak hemogram bakıldı.Hemogramda MPV,NLR ve PLR değerleri kaydedildi.Sonrasında MPV(ortalama platelet hacmi), NLR(nötrofil lenfosit oranı) ve PLR(platelet lenfosit oranı) ile pulmoner arter basıncı arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildi. BULGULAR:sPAB≥ 25mmHgolan grupta NLR değeri 3.21±2.21 iken; sPAB< 25 mmHg olan grupta 1,75±0,65 olarak saptandı ve bu fark anlamlıydı(p=0.013).sPAB≥ 25mmHg olan grupta PLR değeri 243.10±213.790 iken; sPAB< 25 mmHg olan grupta 128.90±57.752 olduğu gözlemlendi ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı(p=0.040).Gruplar arası MPV değeri istatistiksel olarak anlamlı değildi.sPABdeğeri ile NLR düzeyi arasında pozitif yonde ve orta düzeyde korelasyon saptandı(r=0.502, p<0.01).CRP düzeyi ile sPAB arasında pozitif yönlü ortadüzeyde korelasyon saptandı(r=0,437,p<0.01).PLR ve sPAB arasında korelasyon saptanmadı SONUÇ:Sistemik sklerozda NLR ve PLR değerlerinin sPAB'ı yüksek olan grupta anlamlı derece yüksek olduğu ve bu değerlerin sPAB değerini öngörmede ve takibinde dikkate alınması gereken parametreler olabileceği sonucuna vardık.
Ani sensörinöral işitme kaybı hastalarında serum prestin düzeyinin değerlendirilmesi
Giriş: Ani sensorinöral işitme kaybı (ASNİK), ani başlayan, tedavi edilmediğinde kalıcı işitme kaybına sebep olan, hastanın sosyal hayatını ve yaşam kalitesini bozan akut bir olaydır. Etyopatogenezde birçok faktör suçlanmış fakat halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu yüzden halen kesinleşmiş bir tedavisi yoktur. Muhtemel etyolojiler göz önünde bulundurularak birçok ilacı barındıran kombine tedavi prosedürleri uygulanmaktadır. Erken dönem başlanan tedavinin en önemli prognostik faktörlerden biri olması erken tanıyı çok daha önemli kılmaktadır. Ani sensörinöral işitme kaybı gelişen hastalarda kokleadaki dış tüy hücreleri zarar görmektedir. Bu dış tüy hücrelerinin hareketinden sorumlu motor protein olan prestin molekülünün işitme kaybı ile ilişkisi önem arzetmektedir. Bu çalışmada ani sensorinöral işitme kaybı bulunan hastalarında serum prestin düzeyinin prognozu belirlemedeki değerini saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi K.B.B. Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvurmuş ve Ani idiopatik sensorinöral işitme kaybı tanısı konulan 40 hasta birey vaka grubunu ve laboratuvarlara başvuran herhangi bir kalıtsal, edinsel veya kronik hastalığı bulunmayan yaş ve cinsiyetleri benzer 40 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturmak üzere çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan açlık kanları, biyokimya tüplerine alındı. Alınan kanlar santrifüj edilerek serumları ayrıldı. Bu serumlardan prestin düzeyi ELISA yöntem ticari kit kullanılarak ölçüldü. Vaka grubuna tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda olmak üzere iki kez, kontrol grubuna başvuru anında olmak üzere bir kez YYU Dursun Odabaş Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde saf ses odyometri testi yapıldı. Bulgular: Vaka grubu ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. ( Sırası ile P Değeri) Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLO) tedavi öncesinde, tedavi sonrası ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur. (p). 2. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi 1. Haftada gelen hastalardan istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p). 2. Hafta gelen hastaların serum prestin düzeyi geç gelen gruptan ve kontrol grubundan yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). 1. Haftada gelen hastaların serum prestin düzeyi kontrol ve geç gelen hastalardan düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (p>0.05). Tedavi sonrası Prestin düzeyleri incelendiğinde, en düşük prestin seviyesi iyileşme olmayan grupta tespit edildi ancak diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p). En yüksek serum prestin düzeyi ise tam İyileşme olan grupta saptanmasına rağmen diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu(p). Başvuru anında serum prestin düzeyi düşük olan hastalarda iyileşme düzeyi daha yüksek tespit edildi. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p). Sonuç: Çalışmamız ile ASNİK etyolojisindeki enflamatuar proçesinin varlığı ve NLO ve PLO düzeylerinin prognostik önemi istatiksel olarak tespit edildi. Hastaların tedavi sonrası ölçülen prestin düzeyleri ile tedaviye cevapları arasında korelasyon saptandı. Ayrıca, başvuru anında bakılan serum prestin düzeyinin düşük olması ile iyileşme arasında korelasyon tespit edildi. Bu nedenle, Prestin'in ASNİK için prognostik bir belirteç olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Ani Sensorinöral İşitme Kaybı, Enflamasyon, Prestin, Prognoz
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda farklı tedavi rejimlerinin ortalama trombosit hacmi, trombosit/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranlarına etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus (DM) tedavisinde oral antidiyabetikler ve subkutan uygulanan insülin tedavi seçenekleri mevcut olup, Sodyum glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörleri yaygın olarak kullanılmaktadır. SGLT-2 inhibitörleri (glukoretikler; gliflozinler) renal proksimal tubulusda SGLT-2 inhibisyonuna yol açarak böbrekten glukoz reabsorpsiyonunu azaltır ve idrar yolu ile glukoz atılımını artırırlar. Konjestif kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı ve diyabetik nefropati üzerinde olumlu etkileri görülmüştür. Son zamanlarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit oranı (TLO) yeni inflamasyon belirteçleri ve bağımsız kardiyovasküler risk faktörleri olarak ilgi çekmektedir. Biz bu çalışmada SGLT-2 inhibitörülerin oral andiyabetik ilaçlarla ve insülin ile kombine kullanımının inflamatuar parametreleri üzerine olan etkisinde farklılık olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Bulgular: Çalışmaya Tip 2 DM tanısı olan 64 kadın ve 56 erkek olmak üzere toplam 120 olgu alındı. Hastalar 4 grup olarak değerlendirildi. Her gruba 30 hasta dahil edildi. 1. Grup: en az 3 ay boyunca sadece SGLT-2 inhibitörü dışı sadece oral antidiyabetik kullanan hastalar, 2.grup: SGLT-2 inhibitörü dışı oral antidiyabetik ve insülin kullanan hastalar, 3.grup: SGLT-2 inhibitörü ilaç ve oral antidiyabetik kullanan hastalar, 4. Grup: SGLT-2 inhibitörü ve insülin kullanan hastalar olarak belirlendi. Kadınların ortalama yaşı (56,22±8,75) ile erkeklerin ortalama yaşı (57,84±9,47 yıl) olarak hesaplandı ve arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,44). Ortalama DM süresi 1.grupta 9±5 yıl, 2.grupta 6±6 yıl, 3.grupta 10±6 yıl ve 4.grupta 9±7 yıl olarak saptandı. 4 grubun başlangıç karşılaştırılmasında MPV (p=0,194), NLO (p=0,065), TLO (p=0,272) anlamlı bir fark izlenmedi. 4 grubun en az 3 aylık tedavi sonrası yapılan karşılaştırılmasında MPV (p=0,001), NLO (p=0,458), TLO (p=0,052) bulundu. Sadece MPV değeri 4.grupta anlamlı olarak daha düşük izlendi. Ayrıca her grubun tedavi öncesi ve tedavi sonunda NLO, TLO ve MPV değerleri karşılaştırıldı. İlk 3 grupta anlamlı fark izlenmezken (p>0,05), 4.grupta MPV değeri anlamlı olarak daha düşük izlendi (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü ve insülin birlikte kullanan 4. Grupta MPV değerinin hem başlangıç değeriyle hem de diğer grupların tedavi sonrası değerleri ile karşılaştırılmasında istitistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi (p=0,001). SGLT-2 inhibitörünün ve insülinün inflamasyonu azaltarak kardiyovasküler riski azalttığı düşünüldü. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, Tip 2 Diyabetes Mellitus, MPV, NLO, TLO
Trombosit aktivasyonu için alternatif mekanik yöntemlerin belirlenmesi ve geliştirilmesi
Trombositler pıhtı oluşumu, yara iyileşmesi ve doku yenilenmesinde görevli kan hücreleridir. Kan plazmasında çeşitli ayırma yöntemleri ile zenginleştirilerek trombositçe zengin otolog plazma elde edilir. Bu plazma PRP (platelet-rich plasma) olarak isimlendirilir. PRP'nin etkinliği yara iyileşmesi ve doku yenilenmesi üzerine yapılan çeşitli klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bunun yanında aktive edilmiş PRP kullanımında bu etkinliğin arttığı bilinmektedir. Aktive PRP ile yapılan çalışmalarla iyileşme sürecinin hızlandığı gösterilmiştir. Ancak PRP aktivasyonunda kullanılan biyokimyasal yöntemler inflamatuar etki yaratabilmektedir. Bu nedenle tez çalışması kapsamında trombosit aktivasyonu için alternatif mekanik yöntemler geliştirmek amaçlanmıştır. Mikroakışkan sistemlerde kayma gerilimi uygulayarak aktivasyon ve ultrasonik ses dalgaları ile uyarım araştırılan yöntemlerdir. Tez çalışması kapsamında mikroakışkan sistemlerde farklı genişliklere sahip sütunlu ve düğümlü tasarımlar yapılmıştır. Bu tasarımlar akış simülasyonunda test edilerek uygulanan kayma gerilimleri belirlenmiştir. Daha sonra bu çipler PMMA (polimetil metakrilat) tabakalardan CO2 lazer ile işlenerek üretilmiştir. Üretilen çiplerin karakterizasyonu optik profilometre ve USB mini mikroskop ile yapılmıştır. Ultrasonik ses dalgası ile uyarım için iki piezoelektrot tutucu hazne ve bir plazma haznesinden oluşan bir kit tasarlanmıştır. Bu iki piezoelektrotlardan birisi verici diğeri alıcı olarak kullanılmıştır. Üretilen akustik dalganın validasyonu bu şekilde yapılmıştır. İki piezoelektrotun arasında ise trombositleri içeren plazma haznesi bulunmaktadır. Bu kit PMMA ve asetat tabakalar kullanılarak hazırlanmıştır. Aktive edilen trombositler akım sitometrisi ile CD62P (P-Selektin) ekspresyonuna göre incelenmiştir. . Mikroakışkan çiplerinde en yüksek trombosit aktivasyon oranını %83.0 ile 97.5 dyne/cm2 kayma gerilimine sahip 8düğüm500 tasarımı verirken, ultrasonik yöntemlerde en yüksek aktivasyon oranını %53.9 ile 0.55 MHz frekanslı ses dalgaları vermiştir. Bu prototipler biyomedikal uygulamalarda kullanılmak üzere üretilecek kitler önemli bir altyapı oluşturacaktır.
Trombositopenik hastalarda platelet yüzey antijenlerinin akım sitometri ile incelenmesi ve kanama diyatezi ile ilişkisinin araştırılması
Kanama bulgusu olan hastalarda, platelet fonksiyonlarını değerlendirmek için kullanılan yöntemler yüksek hacimde kan örneği ve yüksek trombosit sayısı (>150.000/µl) gerektirmektedir. Akım sitometri ise, trombositlerin 100.000/µl'den düşük olduğu durumlarda kullanılabilmektedir. Bu çalışmada, trombositopenik hastalarda kanamaya yatkınlığı ön görmede belirli agonistlere platelet reseptör cevaplarının akım sitometri ile incelenmesi amaçlandı. AML, MDS ve MM tanılı, platelet sayısı 100.000/µl'den düşük hastalar çalışmaya dahil edildi (n=40). Kontrol örnekleri sağlıklı kişilerden alındı (n=20). Tam kan sayımı Unicell DXH 800 (Beckman Coulter), akım sitometrik analiz Accuri C6 (BD) cihazında yapıldı. Plateletlerin ayırımında platelete spesifik belirteçler olan CD41a ve CD42b kullanıldı. ADP ve TRAP uyarımı sonrası; CD63, CD62P, PAC-1 aktivasyon reseptörlerinin düzeyleri belirlendi. Dinlenme halindeki plateletlerde CD63 ve CD62P, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001, p=0,004). ADP ile aktivasyon sonrası hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,006, p=0,024, p<0,001). TRAP aktivasyonu sonrası benzer şekilde hasta grubunda CD63, CD62P ve PAC-1 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olmayan ve kanaması olanlar arasında bu parametreler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. CD63 düzeyi aktivasyon öncesi kanamalı hastalarda kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p=0,009). Hem ADP, hem TRAP uyarımı sonrası CD63, CD62P, PAC-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0,001). Kanaması olan ve olmayan hastaların trombosit sayıları arasında anlamlı bir farka rastlanmadı. Hastalarda kontrol grubuna göre PCT ve MPV düzeyleri anlamlı olarak düşük, PDW düzeyleri ise yüksek saptandı (p<0,001). Bu çalışmanın sonuçlarına göre, platelet yüzey belirteçlerinin akım sitometri ile analizi, trombositopenik hastalarda kanama eğilimini ön görmede yardımcı olabilir.
İskemik inme hastalarında nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı ve platelet mass indeksinin önemi
AMAÇ: Çalışmamızda akut iskemik inme tanısı alan hastalarda nötrofil-lenfosit oranı (NLO), platelet-lenfosit oranı (PLO), platelet mass indeksinin (PMI) klinik önemi ve prognoza katkısını saptamak amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2021-30.06.2022 tarihleri arasında akut iskemik inme tanısı alan dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan 321 hastanın verileri çalışmaya alındı. Parametreler; iskemik lezyon yeri, hastane içi Modifiye Rankin Skoru (MRS 1), 3 ay sonraki MRS (MRS 2), acil sonlanım ve hastane sonlanımına göre değerlendirildi. BULGULAR: MRS1 ve MRS2 de iyi klinik seyir gözlenen olgularda ortalama PLO değerlerinin kötü klinik seyir gözlenen olgulara göre daha düşük olduğu gözlendi (p değerleri sırasıyla p=0,034, p=0,02). NLO ortalama değerlerinin, MRS 1 ve MRS 2 de iyi klinik seyir gözlenen olgularda daha düşük olduğu tespit edildi (p değerleri sırasıyla p=0,010, p= 0,014). MRS 1 ve MRS 2' ye göre PMI değerleri arasında herhangi bir farklılık gözlenmedi (sırasıyla p değerleri p=0,588, p=0,887). PLO> 123.3129 değerlerde (AUC=0,571, p=0,0255), NLO> 3.0703 üstündeki değerlerde hastane içi MRS açısından kötü seyirli olabileceği (AUC=0,614, p=0,0003) tespit edildi. PLO>123.3129 üstündeki değerlerde (AUC=0,571 p=0,0266), NLO>3.0703 üstündeki değerlerde üç ay sonraki MRS skorunun kötü seyirli olabileceği (AUC=0,605, p=0,0008) tespit edildi. PLO düzeyi 155.102 üzerindeki değerlerde (AUC=0,591, p=0,0365), NLO için 2,5377 üzerindeki değerlerde ölüm olabileceği (AUC=0,631, p=0,0024) tespit edildi. SONUÇ: Sonuç olarak NLO ve PLO yüksekliğinin kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. PMI ile kötü sonlanım ve prognoz arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anahtar kelimeler: Akut iskemik inme, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, platelet mass indeks
Kronik intermittant hipoksinin trombositlerin anjiogenez fonksiyonlarına ve akciğerde multipotent epitelyal kök/ progenitör hücrelerin yerleşimine etkisi
Giriş: Trombosit granülleri, neo-alveolarizasyona aracılık eden proanjiyojenik stromal hücre kaynaklı faktör-1 (SDF-1/CXCL12) içerir. Trombosit kaynaklı SDF-1'in kemik iliğinde kök hücrelerin mobilizasyonunun sağlandığı, hemo-vasküler bir niş oluşturarak kök hücreleri topladığı da gösterilmiştir. SDF-1 aynı zamanda kök hücrelerin endotelyal progenitör hücrelere (EPC'ler) dönüşmesi için güçlü bir uyarıcıdır. Trombositler SDF-1'den başka vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), epidermal büyüme faktörü (EGF), trombosit kaynaklı büyüme faktörü (PDGF) ve matriks metaloproteinazlar gibi molekülleri de serbestleştirerek anjiyogenezi uyarır. Trombositler plazminojen aktivatörü inhibitörü-1 (PAİ-1), endostatin, trombospondin gibi antianjiogenik faktörleri de içerir. Trombositler hem proanjiogenik hem de antianjiyogenik faktörler içerdiği için, trombositlerin anjiyogenezi nasıl uyarabildiği veya inhibe edebildiği ve bu durumun hangi çevresel faktörlerle düzenlendiği kesin olarak bilinmemektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı kronik aralıklı hipoksinin trombosit kaynaklı proanjiyogenik ve antianjiyogenik moleküller üzerindeki etkisini, akciğer hasarı sonrasında endotelyal progenitör hücrelerin dokuya yerleşimini artırıp artırmadığını ve endotelyal progenitör hücrelerin doku hasarı bölgesine yerleşmesinin trombosit kaynaklı SDF-1 seviyesindeki olası bir değişiklikten etkilenip etkilenmediğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 10 haftalık, erkek Wistar Albino türü sıçanlar Kontrol, Akciğer Hasarı (AH), Kronik Aralıklı Hipoksi (KH), Kronik Aralıklı Hipoksi + Akciğer Hasarı (KH+AH) grupları olarak ayrıldı. Hipoksi uygulaması hipobarik hipoksik kamarada 42 gün boyunca, günde 6 saat, 3.000 metre yüksekliğe karşılık gelen atmosferik basınç (69,3 kPa, 520 mmHg, ≈%14 O2) ortamında yapıldı. Akciğer hasarı oluşturmak için intratrakeal yoldan lipopolisakkarit 100 μg/100g dozunda verildi. Akciğer hasarından 3 gün sonra hayvanlar feda edildi, kan ve akciğer örnekleri alındı. Kan örneklerinden trombositler ayrıldı, sayıldı ve daha önce bildirilmiş üç aşamalı bir prosedür ile yıkandı. Trombositlerin parçalanması ile elde edilen süpernatant örneklerinde VEGF, SDF-1, PDGF, endostatin, trombospondin-1, PAİ-1 konsantrasyonları ölçüldü. Akciğer dokusunda immünofloresan yöntem ile EPC varlığı değerlendirildi. Bulgular: Sıçanların ağırlığında hipoksi öncesi ve sonrası önemli farklılık yoktu. KH+AH grubunun mililitredeki hücre sayısı (p<0,001) ve toplam elde edilen hücre sayısı (p<0,001) diğer gruplardan yüksek bulundu. KH grubunun SDF-1 konsantrasyonları kontrol (p<0,01) ve AH (p<0,05) gruplarından düşük bulundu. KH grubunda PAİ-1 konsantrasyonu kontrol grubundan (p<0,05) yüksek bulundu. AH grubunun endostatin konsantrasyonu, kontrol (p<0,01) ve KH+AH (p<0,01) gruplarına göre yüksek bulundu. Trombospondin konsantrasyonu KH grubunda kontrol (p<0,01), AH (p<0,01) ve KH+AH (p<0,05) gruplardan yüksek bulundu. Hücre başına düşen SDF-1 konsantrasyonu KH+AH gruplarında kontrol (p<0,001) ve AH (p<0,01) gruplarına göre düşük bulundu. Hücre başına düşen VEGF, PDGF, PAİ-1, endostatin, trombospondin konsantrasyonları KH+AH grubunda kontrol (p<0,001), AH (p<0,001) ve KH (p<0,05) gruplarından düşük bulundu. İmmünfloresan görüntülemelerde EPC'ler kontrol grubuna göre AH grubunda daha yoğun gözlenirken, KH ve KH+AH gruplarında EPC'ler gözlenmedi. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda hipoksiye bağlı olarak proanjiogenik faktörlerden olan SDF-1'in azaldığı ve buna bağlı olarak akciğer hasarı sonrasında hasarlı dokuya EPC'lerin yerleşiminin azaldığı görülmüştür. VEGF ve PDGF konsantrasyonlarında ise hipoksiye bağlı anlamlı bir değişiklik bulunmamıştır. Antianjiogenik faktörlerden olan PAİ ve trombospondin-1 konsantrasyonu ise KH'ye bağlı olarak artarken, endostatin konsantrasyonu AH'na bağlı olarak artmıştır. KH+AH grubunda hücre başına düşen tüm faktör konsantrasyonları diğer gruplara göre oldukça düşük bulundu. Bu durumun KH'nin megakaryositlere olan etkisine bağlı olabileceği düşünüldü. Sonuçlarımız KH'nin trombosit fonksiyonlarını değiştirdiğini göstermektedir, ancak bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Sağlıklı erişkinlerde D vitamini seviyesi ile trombosit parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
GİRİŞ: Son yıllarda D vitamininin fonksiyonları ve trombosit parametreleri oldukça popüler hale gelmiştir. D vitamini seviyelerinin trombosit parametrelerine etkisi tartışmalı bir konudur. D vitamini seviyeleri ile Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Trombosit Dağılım Genişliği (PDW), Trombosit Lenfosit oranı (NLO) ve Nötrofil Lenfosit Oranı (NLO) arasındaki ilişki hakkında yayınlanmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamızın amacı da D vitamini seviyelerinin trombosit parametreleri arasındaki ilişkiyi saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmamız da hastanemiz aile hekimliği polikliniklerinde 01.01.2016-31.08.2016 tarihleri arasında halsizlik, yorgunluk gibi müphem şikayetlerle başvuran hastalarımızın bakılan D vitamini ve hemogram tetkikleri incelenmiş olup bireyler arasından 18-28 yaş arası bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen bireylerin medikal geçmişinde herhangi bir kronik hastalık, sürekli kullandığı ilaç ve hamilelik durumu yoktur. Kriterlere uyan 877 hasta tespit edilmiş olup ardından hastalar D vitamini seviyelerine göre 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların 5 tanesinin D vitamini seviyesi 150 ng/ml'nin üstünde saptanmış olup çalışmadan çıkarılmıştır. Hastaların D vitamini grupları ise 30-150 ng/ml, 20-30ng/ml ve 20 ng/ml'nin altı şeklinde ayrılmıştır. İlk grupta 114 kişi, ikinci grupta 111 kişi ve üçüncü grup 647 kişi olarak belirlenmiştir. Ancak istatistiksel olarak 3. grup diğer gruplara göre çok kişi içerdiği için 3. gruptan rastgele 111 kişi çalışmaya seçilmiştir. Verilerin analizi için SPSS 20.0 paket programı kullanılmıştır. BULGULAR: D vitamini grupları, MPV, PDW, TLO ve NLO açısından değerlendirildiğinde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,112, p=0,236, p=0,223 ve p=0,249). SONUÇ: Çalışmamızda D vitamini seviyesinin MPV, PDW, TLO ve NLO parametreleri üzerine etkisi saptanmamıştır. Fakat bu konu üzerine yapılmış çalışma sayısı oldukça azdır. Daha büyük gruplarla ve prospektif kohort çalışmalarının yapılması gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: D vitamini, Trombosit parametreleri
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c
Sağlıklı ve akut ishalli neonatal buzağılarda trombosit indekslerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerinin [trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] izlenmesi ve akut ishalli neonatal buzağıların trombosit indekslerindeki değişimlerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 sağlıklı, 50 akut ishalli olmak üzere toplamda 60 neonatal buzağı (<28 gün) kullanıldı. Örneklemeler sağlıklı buzağılarda neonatal dönemde gerçekleşen değişiklikleri yansıtması amacıyla 2., 7., 14., 21. ve 28. günlerde, ishalli buzağılarda ise tek sefer yapıldı. İshalli buzağılarda etiyolojik değerlendirme hızlı ticari test kiti (Bovid-5 Ag, Bionote, Kore) ile immunokromatografik yöntemle Cryptosporidium parvum, Rotavirus, Coronavirus, E. coli K99 ve Giardia duodenalis olmak üzere beş farklı etken antijenine yönelik gerçekleştirildi. Rutin klinik muayenede vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı değerlendirildi. Laboratuvar analizleri kapsamında tam kan sayımı [lökosit sayısı (WBC), eritrosit sayısı (RBC), hematokrit (HCT), trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] ve kan gazları (pH, PCO2, PO2, Na, K, HCO3, BE) analizleri gerçekleştirildi. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerindeki değişimlerin anlamlı olmadığı belirlendi. Akut ishalli neonatal buzağılarda hematolojik değerlendirmede WBC ve PLT sayıları ile PCT, MPV ve PDWc değerleri yüksek bulunurken, RBC sayısı ve HCT değeri düşük bulundu. Kan gazları analizinde ise pH ve BE değerleri ile Na konsantrasyonu düşük; pCO2 düzeyi ve K konsantrasyonu yüksek belirlendi. Sonuç: Araştırma sonuçları ile rutin hematolojik değerlendirme kapsamında analizi yapılan fakat klinik önemi yeterince değerlendirilmeyen trombosit indeks parametrelerinin akut ishalli buzağılarda önemli değişiklikler gösterebileceği ortaya konuldu. Bu kapsamda, trombosit indekslerinin akut ishalli durumda izlenmesi, buzağıların klinik yönetimi ve tedavisinde değerli bir bilgi kaynağı olabilir. Akut ishalli buzağılarda tedavi ve monitörizasyon sürecini de içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması fayda sağlayabilir.
Deneysel endotoksemili neonatal buzağılarda trombosit indeksleri ve trombosit sayısı ile ilgili oranlar
Amaç: Deneysel endotoksemili neonatal buzağıların koagülasyon ve immünite profillerinin bir göstergesi olarak trombosit indeksleri ve trombosit sayısı ile ilgili oranların ortaya koyulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın hayvan materyalini 1-4 haftalık yaşlar arasında 6 adet sağlıklı erkek Holstein ırkı buzağı oluşturdu. LPS (E.coli 0111:B4; Sigma) 1 µg/kg dozda, 100 ml %0,9'luk NaCl solüsyonu içinde çözdürülerek, intravenöz yolla 5 dakikada uygulanarak endotoksemi oluşturuldu. Örneklemeler, LPS uygulaması öncesi (0. saat) ve uygulama sonrası 0.5, 1, 2, 4, 8, 12, 24 ve 48. saatlerde olmak üzere gerçekleştirildi. Hematolojik parametreler, trombosit indeksleri, koagülasyon profili ve trombosit sayısı ile ilgili oranlar değerlendirildi. Bulgular: LPS uygulamasını takiben ortalama WBC (p<0,001), LYM (p<0,001), PLT (p<0,001), PCT (p<0,001) değerlerinde azalış görülürken, aPTT (p<0,01), PT (p<0,01) ve FIB (p<0,05) değerlerinde ise artış tespit edildi. RDWc, MPV ve PDWc değerlerinde meydana gelen değişimlerin ise anlam ifade etmediği tespit edildi. Ortalama PLT/WBC, PLT/LYM değerlerinde görülen önce artış ve sonrasındaki azalış ile RDWc/PLT, MPV/PLT, aPTT/PLT, PT/PLT değerlerindeki artış (p<0,001) ve ortalama FIB/PLT değerindeki (p<0,01) artışta anlamlı fark bulundu. Sonuç: Deneysel endotoksemili neonatal dönem buzağılarda trombosit indeksleri, hematolojik parametreler, koagülasyon profili ve trombosit sayısı ile ilgili oranların farklı düzeylerde değişebildiği ortaya konuldu. Sonuçların, bu konuya ilişkin olarak yapılabilecek olan yeni araştırmalar için yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Larinks kanserinde nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacminin prognostik önemi
Amaç: Çalışmamızda, larinks kanserinde tanı sırasında ölçülen Nötrofil Lenfosit Oranının prognozla ilişkisini göstermeyi amaçladık. İkincil amaçlar ise kliniğimizde takip ettiğimiz larinks kanseri hastalarının sosyo-demografik ve tümörle ilişkili durumlar açısından analizi ve ayrıca Ortalama Trombosit Hacminin prognozla ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: 2012-2019 yılları arasında HMKÜ KBB BBC kliniğinde direkt laringoskopik biyopsi işlemi yapılarak larinks kanseri tanısı alan hastalar tespit edildi. Kronik hastalık ve inflamatuar süreçlerdeki hastalar dışlandıktan sonra 182 hasta çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Tanı öncesi rutin olarak yapılan hemogram ölçümleri kullanıldı. Sosyodemografik ve hastalıkla ilgili verilere hastane arşivinden, muayene görüntüleme ve patoloji tetkiklerinden ulaşıldı. Nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi' nin diğer faktörlerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: NLO değeri bakımından T sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir.(p= 0,009). İkili karşılaştırmalar sonucunda, T3 ve T4 sınıflarının NLO değerinin T1 ve T2 sınıflarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. NLO değeri bakımından lenf nodu tutulumu sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir(p=0,031). N2 sınıfının NLO değerinin N1 ve N0 sınıflarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Erken evre ve geç evre hastalar arasında NLO değeri açısından anlamlı düzeyde fark görülmüştür.(p=0,004) Erken ve geç evre hastaların kümülatif sağkalım analizi sonucunda NLO değerinin sağkalım ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.(p<0,001, p=0,002) Sonuç: Tedavi öncesi NLO değeri larinks kanserinde prognoz ve sağkalım ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, larinks kanseri, NLO,
Otoimmün hepatitte inflamatuar belirteçler ve hastalık prognozunu belirlemedeki yerlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Otoimmün hepatit (OİH), aminotransferazların yükselmesi, anti-nükleer antikor veya anti-düz kas antikorunun varlığı, yüksek immünoglobulin G ve histolojiye dayanarak interfaz hepatit veya plazma-lenfositik inflamasyonu ile karakterize kronik inflamatuvar bir karaciğer hastalığıdır. Yapılan çalışmalara göre ise OİH prevalansı Avrupa'da 100.000 nüfus başına 10 ile 25 arasında iken Asya-Pasifik bölgesinde bulunan ülkelerde 100.000 nüfus başına 5 ile 25 arasında olarak gösterilmiştir. Ülkemiz için kesin bir prevalans belirtilmemekle birlikte Türkiye'deki kronik hepatitlerin %1,5-1,9'unun otoimmün hepatit olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Hastalığın görülme sıklığı son yıllarda artmaktadır. OİH prognozunun belirlenmesinde altın standart olarak kllanılan yöntem karaciğer biyopsisidir. Bu yöntem hem komplikasyonlar açısından riskli hem de maliyetli bir işlemdir. Bu nedenle çalışmamızda OİH prognozun belirlemede kullanılabilecek non-invaziv labaratuvar parametreler retrosektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı; özellikle kolay ulaşılabilirlik ve maliyet açısından önemli katkı sağlayabilecek olması yönüyle hemogram, transaminazlar ve karaciğer fonksiyon testlerinin birbirlerine oranlarının, otoimmun hepatit hastalarının başvuru anındaki karaciğer fibrozu düzeyleri ve birinci basamak tedaviye yanıtlarının karşılaştırılması ve hastalık prognozu ile ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takipli OİH tanılı hastalarımız tarandıktan sonra çalışmamız kriterlerine uyan 95 hastanın dosyası ayrıntılı olarak incelenmiş ve son hastalık durumları kontrol edilerek kaydedilmiştir. Hastalar tanı anında yapılan karaciğer biyopsilerindeki fibrozis düzeylerine göre ve remisyon var/yok olarak sınıflandırılmıştır. Sonrasında belirlenen parametrelerle karşılaştırılarak istatiksel analizler oluşturulmuştur. Yapılan istatistiksel analizler sonrasında Eritrosit Dağılım Aralığı (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Lenfosit Monosit Oranı (LMR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR), Aspartat transaminaz (AST) ve Alanin transaminaz (ALT) Oranı (AAR), Fibrozis skoru (FIB-4), İmmünoglobulin G (IgG) ve Platelet Oranı (IGPR), Pan-immün İnflamasyon Değeri (PIIV) ile remisyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulamamıştır (sırasıyla p=0,210, p=0,633, p=0,316, p=0,176, p=0,753, p=0,115, p=0,058, p=0,794). Gama-glutamil transpeptidaz Platelet Oranı (GPR) ile remisyon varlığı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulmuştur (p=0,019). Çalışmamız GPR değerinin hastalığın prognozunun belirlenmesi için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. GPR >0,29 olan hastaların birinci basamak tedaviye anlamlı bir biçimde daha az yanıtlı olduğu gösterilmiştir. Tüm tedavi basamaklarında kullanılan ilaçların yan etkileri ve maliyetleri de göz önüne alınırsa hastalığın prognozunun önceden belirlenebilmesinin bize katacakları ortadadır. Bu nedenle OİH prognozunun non-invaziv olarak belirlenmesi açısından GPR değerinin anlamlı olduğunu göstermesi yönünden çalışmamız literatüre katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: Otoimmün hepatit, fibrozis, remisyon, GGT-platelet oranı.
Hematoloji kliniğine trombositopeni ile başvuran hastalarda etiyolojik değerlendirme
Giriş : Trombositopeni trombosit sayısının 150000/mm3'den düşük olmasıdır. Trombosit yapımının azalması, trombosit yıkımının artması ve trombosit dağılımının değişmesi sonucu meydana gelmektedir. Kalıtsal ve edinsel hastalıkların her ikisi de trombositopeniye katkıda bulunur ancak yaş ilerledikçe edinsel nedenler daha yaygındır. Bu çalışmanın amacı trombositopeni ile başvuran hastada altta yatan hastalığı tespit etmek ve Türkiye'nin doğusundaki trombositopenik hasta verilerini Türkiye ve dünya literatürüne sunmaktır.Gereç ve Yöntem :Bu çalışmada, ocak 2007 ile aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi hematoloji poliklinik, hematoloji servis, acil servis ve hastane içi hematoloji konsultasyonu yapılan 1012 trombositopenili hastada etiyoloji retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam hasta sayısı ve etiyolojik tanıları sayı ve yüzde olarak hesaplandı.Bulgular : Hastaların 508'i kadın (%50.19), 504'ü erkek (%49.81) bulundu. Hastaların yaş ortalaması: 51 ±20 yıl (kadınlarda 47, erkeklerde 54)bulundu. Hastaların trombosit ortalaması:64287/mm3±43057 (kadınlarda 61857/mm3, erkeklerde 66729/mm3) bulundu. Hastaların lökosit ortalaması:13894/mm3±32711 (kadınlarda 11970/mm3, erkeklerde 15827/mm3) bulundu. Hastaların hemoglobin ortalaması:11.22 gr/dL±3.03 gr/dL (kadınlarda 10.85 gr/dL, erkeklerde 11.6 gr/dL) bulundu. Lösemiler, enfeksiyonlar ve immün trombositopeni yaklaşık hastaların yarısı olarak bulundu (%47.8). Diğer yarısını ilaçlar, kronik karaciğer hastalığı, megaloblastik anemi, psödotrombositopeniler, trombotik mikroanjiopatiler ve diğerleri oluşturdu.Sonuç : Trombositopeni nedenleri ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, coğrafi dağılım ve başvuru merkezlerinin düzeylerine göre değişmektedir. Trombositopeni nedenleri içinde enfeksiyonların çok yüksek oranda olması gelişmekte olan ülkeler için, malign hastalıkların ilk sırada olması gelişmiş ülkeler için beklenen bir durumdur.Anahtar kelimeler : Trombosit, trombositopeni, etiyoloji, lösemi, enfeksiyon, immun trombositopeni
Mine matriks protein türevleri ile trombositten zengin plazmanın periodontal kemik içi defektlerin tedavisinde kullanımının klinik olarak karşılaştırılması
Periodontal kemik içi defektlerin tedavisinde trombositten zengin plazma ve otojen kemik grefti ile kombinasyonun etkinliğinin klinik ve radyografik olarak değerlendirilmesi
Sağlıklı koyunlarda fluniksin meglumine ve meloksikam uygulamasının koagulasyon profili üzerine etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, sağlıklı koyunlarda fluniksin meglumine ve meloksikam uygulamasının koagulasyon profili üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Sağlıklı koyunların tespiti için her bir hayvanın fiziksel muayene bulguları, tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreleri dikkate alındı. Fiziksel muayene bulgularıyla birlikte hemogram ve biyokimyasal verileri fizyolojik sınırlar içerisinde olan hayvanlar çalışma kapsamına alınıp gruplar içersine rastgele dağıtıldı. Sağlıklı koyunlar Grup 1 (n=7) ve Grup 2 (n=7) olmak üzere iki guruba ayrıldı. Grup 1' deki koyunlara fluniksin meglumin (Flumed, Alke, Türkiye) 2,2 mg/kg/gün dozunda intramusküler, Grup 2' deki hayvanlara da meloksikam (Maxicam, Sanovel, Türkiye) 0,5 mg/kg/gün dozunda subkutan olarak ilk 3 gün boyunca uygulandı. Her iki gruptaki hayvanların koagulasyon profillerinin [protrombin zamanı (PT), aktive edilmiş tromboplastin zamanı (APTT), fibrinojen konsantrasyonu] ve trombosit sayımının belirlenebilmesi için vena jugularis'den 0. saat, 3. saat, 6. saat, 12. saat, 24. saat, 2. gün, 3. gün, 6. gün, 12. gün ve 24. günde kan örnekleri sodyum sitratlı ve etilendiamin tetraasetikasit (EDTA)' lı tüplere 2' şer ml alındı. Çalışmadan elde edilen sonuçlarla, selektif Siklooksijenaz- 2 (COX-2) özelliği bulunan ve hem COX-1 hemde COX-2 enzimlerini aynı anda bloke eden non-steroid antienflamatuar (NSAI) iki ilacın koagulasyon parametrelerine olan etkisi değerlendirildi. Non-steroid antienflamatuar ilaçlardan ( NSAİİ) fluniksin meglumin ve meloksikam ile tedavi edilen koyunlarda zamana bağlı olarak trombosit sayısı ve fibrinojen konsantrasyonlarında azalma ve PT seviyelerinde ise uzamanın olduğu ve bu değişikliklerin istatistiksel açıdan önemli olduğu belirlendi. Gruplar arasında hemostatik değişiklikler açısından istatistiksel olarak belirgin bir farkın olmadığı belirlendi. Sonuç olarak NSAİİ' lerden fluniksin meglumin ve meloksikam ile tedavi edilen koyunlarda konvansiyonel rutin hemostatik değişikliklerden PLT, PT, FIB düzeylerinin dikkatle takibi alınması kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Koyun, fluniksin meglumin, meloksikam, koagulasyon profili, trombosit.
Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki
Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları
Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit