Kan trombositleri

Bu konu başlığı altında 110 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larinks kanserinde nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacminin prognostik önemi

Amaç: Çalışmamızda, larinks kanserinde tanı sırasında ölçülen Nötrofil Lenfosit Oranının prognozla ilişkisini göstermeyi amaçladık. İkincil amaçlar ise kliniğimizde takip ettiğimiz larinks kanseri hastalarının sosyo-demografik ve tümörle ilişkili durumlar açısından analizi ve ayrıca Ortalama Trombosit Hacminin prognozla ilişkisinin araştırılmasıdır. Yöntem: 2012-2019 yılları arasında HMKÜ KBB BBC kliniğinde direkt laringoskopik biyopsi işlemi yapılarak larinks kanseri tanısı alan hastalar tespit edildi. Kronik hastalık ve inflamatuar süreçlerdeki hastalar dışlandıktan sonra 182 hasta çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Tanı öncesi rutin olarak yapılan hemogram ölçümleri kullanıldı. Sosyodemografik ve hastalıkla ilgili verilere hastane arşivinden, muayene görüntüleme ve patoloji tetkiklerinden ulaşıldı. Nötrofil lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi' nin diğer faktörlerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: NLO değeri bakımından T sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir.(p= 0,009). İkili karşılaştırmalar sonucunda, T3 ve T4 sınıflarının NLO değerinin T1 ve T2 sınıflarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. NLO değeri bakımından lenf nodu tutulumu sınıfları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlenmiştir(p=0,031). N2 sınıfının NLO değerinin N1 ve N0 sınıflarına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu gözlenmiştir. Erken evre ve geç evre hastalar arasında NLO değeri açısından anlamlı düzeyde fark görülmüştür.(p=0,004) Erken ve geç evre hastaların kümülatif sağkalım analizi sonucunda NLO değerinin sağkalım ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür.(p<0,001, p=0,002) Sonuç: Tedavi öncesi NLO değeri larinks kanserinde prognoz ve sağkalım ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Nötrofil lenfosit oranı, larinks kanseri, NLO,

Kan trombositleriLaringeal hastalıklarLaringeal neoplazmlar+3
Muhammet Hakan Gerekli
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hematoloji kliniğine trombositopeni ile başvuran hastalarda etiyolojik değerlendirme

Giriş : Trombositopeni trombosit sayısının 150000/mm3'den düşük olmasıdır. Trombosit yapımının azalması, trombosit yıkımının artması ve trombosit dağılımının değişmesi sonucu meydana gelmektedir. Kalıtsal ve edinsel hastalıkların her ikisi de trombositopeniye katkıda bulunur ancak yaş ilerledikçe edinsel nedenler daha yaygındır. Bu çalışmanın amacı trombositopeni ile başvuran hastada altta yatan hastalığı tespit etmek ve Türkiye'nin doğusundaki trombositopenik hasta verilerini Türkiye ve dünya literatürüne sunmaktır.Gereç ve Yöntem :Bu çalışmada, ocak 2007 ile aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi hematoloji poliklinik, hematoloji servis, acil servis ve hastane içi hematoloji konsultasyonu yapılan 1012 trombositopenili hastada etiyoloji retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam hasta sayısı ve etiyolojik tanıları sayı ve yüzde olarak hesaplandı.Bulgular : Hastaların 508'i kadın (%50.19), 504'ü erkek (%49.81) bulundu. Hastaların yaş ortalaması: 51 ±20 yıl (kadınlarda 47, erkeklerde 54)bulundu. Hastaların trombosit ortalaması:64287/mm3±43057 (kadınlarda 61857/mm3, erkeklerde 66729/mm3) bulundu. Hastaların lökosit ortalaması:13894/mm3±32711 (kadınlarda 11970/mm3, erkeklerde 15827/mm3) bulundu. Hastaların hemoglobin ortalaması:11.22 gr/dL±3.03 gr/dL (kadınlarda 10.85 gr/dL, erkeklerde 11.6 gr/dL) bulundu. Lösemiler, enfeksiyonlar ve immün trombositopeni yaklaşık hastaların yarısı olarak bulundu (%47.8). Diğer yarısını ilaçlar, kronik karaciğer hastalığı, megaloblastik anemi, psödotrombositopeniler, trombotik mikroanjiopatiler ve diğerleri oluşturdu.Sonuç : Trombositopeni nedenleri ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, coğrafi dağılım ve başvuru merkezlerinin düzeylerine göre değişmektedir. Trombositopeni nedenleri içinde enfeksiyonların çok yüksek oranda olması gelişmekte olan ülkeler için, malign hastalıkların ilk sırada olması gelişmiş ülkeler için beklenen bir durumdur.Anahtar kelimeler : Trombosit, trombositopeni, etiyoloji, lösemi, enfeksiyon, immun trombositopeni

EtyolojiKan trombositleriTeşhis+2
Ömer Kalaylı
İnönü University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki

Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları

BöbrekBöbrek hastalıklarıKan trombositleri+3
Nagihan Sözen Gencer
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kafa travmalı geriatrik hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin incelenmesi

Giriş: Kafa travmaları geriatrik hastalarda önemli morbidite,mortalite ve ekonomik kayıp sebebi olan bir sağlık sorunudur.Kafa travması ile acil servise başvuran 65 yaş üstü hastalardan, hayati tehlike ya da ciddi morbidite nedeni olabilecek intrakraniyal patolojileri tespit etmek acil servis hekimlerinin üzerinde dikkatle durması gereken görevleri arasında yer almalıdır. Amaç: Çalışmamızda 65 yaş üstü kafa travması tanısı alan hastalarda bilgisayarlı tomografide patolojik bulgu prevalansını değerlendirmeyi ve geriatrik kafa travmalı hastalarda prognozu etkileyen hematolojik faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmamızda ayrıca, geriatrik kafa travması konusunda ülkemizin epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak ve bu hastaların hastanede kalış süresini arttıran parametrelerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine kafa travması nedeniyle başvuran ve bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan 65 yaş üstü hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmamıza dahil ettiğimiz vakaların,yaş,cinsiyet, travma oluş mekanizması,koagülopati,beyin bilgisayarlı tomografi sonuçları,lökosit sayısı,nötrofil/lenfosit oranı(NLO),trombosit/lenfosit oranı(TLO),taburculuk,yatış,sevk,ex durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 151'i erkek, 169'u kadın idi.Geriatrik popülasyonun kafa travmasıyla sıklıkla karşılaştığı nedenler arasında ise düşmelerin(%37.2) ve trafik kazalarının(%18.8) en sık nedenler olduğu belirlendi(%56).65 yaş üstü kafa travması olan hastalarda anormal Beyin BT bulgusu olan hasta sayısı 34 olup,geriatrik kafa travmalarında anormal Beyin BT prevalansı %10.6 saptandı.Bu oranın erken yaşlılık(65-74 yaş),orta yaşlılık(75-84 yaş),geç yaşlılık(85 yaş ve üstü) gruplarında anlamlı değişimi saptanmadı.Çalışmaya dahil edilen 320 hastanın 7'si ex olup,geriatrik kafa travmalarında mortalite oranı %2.2 olarak saptandı.Lökositoz,nötrofil/lenfosit oranı yüksekliği,koagülopati olması ve 75 yaş üstü geç yaşlılık dönemi morbidite ve mortaliteyi arttıran nedenler olarak tespit edildi. Sonuç:Geriatrik kafa travmalarında,kafa travmasının düşme veya trafik kazası sonrası yaşanması,lökositoz olması,nötrofil/lenfosit oranının yüksek olması,geç yaşlılık evresi hasta olması(75 yaş ve üstü) intrakraniyal patoloji riskini artırmaktadır.Kafa travmalı hastaları acil serviste değerlendirirken yaşını,travma mekanizması ve şiddetini sorgulamayı,kan tahlili alım ve bilgisayarlı tomografi çekim endikasyonlarını geniş tutmayı,acil servis gözlem süresini uzatmayı ve konsültan hekim desteği almayı planlamak akılcı bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Geriatrik kafa travması,nötrofil/lenfosit oranı,trombosit/lenfosit oranı,İNR,Bilgisayarlı Tomografi,Mortalite

GeriatriKafa yaralanmalarıKan trombositleri+4
Hasan Aydın
Kütahya Dumlupınar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi

Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit

Hepatik venlerKan akış hızıKan trombositleri+5
Gül Sena Topal
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Measure of WBC level in hepatitis C patients with immunological and molecular approaches

Worldwide, an estimated 185 million people have Hepatitis C Virus (HCV) infection. This study was conducted on 100 patients with HCV 60 males and 40 females, and the control group was 50 males and females. It showed an increase in the spread of the virus in men more than women, with statistical significance P<0.01. In our study also showed an increase in prevalence in the age group from 31 to 45 years, and then the age group from 46 to 60 years in Dhi Qar. The study showed a statistical increase P<0.01 for WBC and LYM level. Current study also showed a statistically significant decrease of P<0.01 in NUTR and PLT levels in patients infected with hepatitis C virus. The level of IL-6 in the patients was significantly increased than that of the control group. We did not find statistically significant changes between male and female patients for WBC, LYM, NUTR, and IL-6.

Enzyme-linked immunosorbent assayHepatitisHepatitis C+2
Baydaa Alı Jaheed Alhafıdh
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Detection of biochemical variations among Covid-19 infected patients

The aim of the current thesis is to study the biochemical changes in patients with coronavirus and an attempt to identify in the future the most successful ways to follow up with patients and as a result, treat them with the best drugs in a short period of time. Age had a significant effect on the disease in association with the period of infection. There were no clear signs or significant differences in body mass. IL6, NRL, LYM, and WBC were clear significant differences that could be used in early diagnosis of the disease or to follow up the patient's condition by linking with the rest of the blood parameters that had clear significant differences. Serum creatinine and urea did not have any significant statistically significant differences that could benefit in the follow-up of Covid-19 disease. In our study and by describing the pathway of ESR, CRP, RBS, D-Dimer, and Ferritin, it is possible to understand the mechanism that affects the change in the levels of these parameters in patients with Covid-19 and thus contribute to the early detection of the disease, as the results of these tests indicate the presence of significant differences High and statistically significant in patients when compared with the controls group. Whereas, D-dimer with ferritin is one of the most important diagnostic parameters for Covid-19 disease. There is a need for more studies on viruses, their mechanism of origin, and how they affect the physiology of the human body.

COVID 19D-dimerBlood platelets+1
Husseın Alı Mohammed Al-badrı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetlilerde ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmzı hücre dağılım genişliği (RDW) ve nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ile mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişki

GİRİŞ: Diyabetes Mellitus (DM) vücuttaki insülin salgısının eksikliği ve/veya direnci ile oluşan kan şeker düzeyinde yükseklik ile ortaya çıkan, multiorgan tutulumu gözlenen ve mikro/makro komplikasyonlar ile karakterize kompleks bir sendromdur. Hastalığın tedavi ve komplikasyonlarının süreci gerek toplum gerekse birey için büyük bir maddi ve manevi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. AMAÇ: Bizim bu çalısmamızdaki amacımız kan şeker düzeyinin kontrolü ile kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), trombosit sayısı, Notrofil/Lenfosit oranı (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV) arasındaki ilişkiyi belirlemek ve ek olarak diyabetik hastalarda ortaya çıkan mikrovasküler komplikasyon riskini önceden gösterebilecek birer belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermektir. Erken dönemde tanınıp önlem alınan komplikasyonlar sayesinde hastaların yaşam süresinde ve kalitesinde ciddi katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 60 adet sağlıklı birey ile 60 adet diyabet tanısı almış hasta alındı. Retrospektif olarak dosya taraması yapıldı ve hemoglobin, MPV, RDW, glikolizillenmiş hemoglobin (HbA1c), nötrofil ve lenfosit sayıları, mikrovasküler komplikasyonlar (nöropati, retinopati, nefropati) gibi bilgileri toplandı. Diyabet tanısı almış hastalar da kendi içinde HbA1c düzeyine göre degerlendirildi. BULGULAR:sDiyabetik hastalarda mikrovasküler koplikasyon ile RDW, MPV NLO arasındaki ilşkiyi inceledigimiz bu çalışmada RDW, MPV ve NLO ile nefropati arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırası ile p: 0.008, p: 0.014 ve p: 0.017). Retinopati ile RDW ve MPV arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunurken (sırası ile p: 0.036 ve p: 0.019) NLO da ise anlamlı fark saptanmadı (p: 0.129). Nöropati ile RDW ve NLO arasında ise istatiksel olarak anlamlı bulunurken (sırası ile p: 0.001 ve p: 0.045) MPV'de ise anlamlı fark saptanmadı (p: 0.157). SONUÇ: Bu çalışmamızda hastalardan genel olarak rutin kontrollerde bakılan hemogram gibi basit bir laboratuar testinin içinde bulunan RDW, MPV, NLO'nun diyabetik mikrovasküler komplikasyonlar arasında ilişkiyi göstermesi açısından maliyet-etkin parametreler olduğunu göstermiş olduk. RDW, MPV ve NLO'nun diyabet hastalarının takibinde ve mikrovasküler komplikasyon riskinin tahmin edilmesinde etkinliğinin değerlendirilmesi için daha büyük çaplı prosepektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Kan trombositleri+3
Selman Atakur
Gaziantep University
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yoğun bakımda yatan COVİD-19'lu hastalarda bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, D-dimer, fibrinojen, trombosit, lenfosit değerlerinin hastalığın şiddeti ve mortaliteyle ilişkisi

31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde sebebi bilinmeyen pömoni vakalarının ortaya çıkması ile yeni bir Coronavirüs keşfedilmiştir. Hızla tüm dünyaya yayılan bu hastalığı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart'ta pandemi ilan etmiştir. Aynı gün Türkiye'de ilk Covid-19 vakası görülmüştür. Dünya çapında ve ülkemizde alınan önlemler ile hastalığın yayılım hızı yavaşlatılmak istenmiştir. Ancak hastalığın yayılım hızının yüksek olması sebebiyle hastanelerde yatak dolum oranı ve mortalite artmıştır. Vaka sayılarının hala yeterli düzeyde azalmaması nedeniyle birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada amacımız yoğun bakımda yatan Covid pozitif hastaların bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, Fibrinojen, Trombosit, Lenfosit değerlerinin hastalığın şiddetinde ve mortaliteye etkisini incelemektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Nisan 2019- 1 Mayıs 2020 tarihlerinde Yozgat Şehir Hastanesi yoğun bakımda yatan 75 Covid-19 hastasının laboratuar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda hastaların 30'u kadın (%40), 45'i erkektir (%60). Hastaların yaş ortalaması 68 (±12,53)'dir. Hastaların 28 (%37.3)'inde DM ve pulmoner hastalık görülmüştür. Hipertansiyon 20 (%26.6) , böbrek hastalıkları 20 (%26.6), kardiyak hastalıklar 17 (%22.6), nörolojik hastalıklar 2 (%2.6) ve tiroid hastalıklarına 2 (%2.6) hastada rastlandı. Hastaların yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ex olmadan ya da servise çıkmadan önceki LDH,D-dimer, Trombosit, Lenfosit değerleri arasındaki farkın mortaliteyle ilişkisi anlamlı bir sonuç içermektedir. CRP ve Fibrinojen değerleri arasındaki fark incelendiğinde anlamlı bir sonuç içermemektedir. Hastaların yoğun bakımda kalma süreleriile yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ölmeden ya da servise çıkmadan önceki LDH, CRP, D-Dimer, Fibrinojen, Trombosit değerlerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Lenfosit değerleri anlamlı çıkmıştır.

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+7
Sevilay Çağanay
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğu olan ve olmayan çocuklarda trombosit fonksiyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Serotonin sistemi ile ilgili değişikliklerin otizm spektrum bozukluğu (OSB) etyolojisinde önemli rolünün olduğu bilinmektedir. Trombositlerin serotonin sistemi ile ilişkili olduğu bilinmekle birlikte trombositlerin bu konudaki rolleri henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada OSB'li çocuklarda trombosit fonksiyonlarının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: DSM-5'e göre OSB tanısı almış 40 hasta ve 30 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Tam kan sayımı yapılarak trombosit morfolojisi ile ilişkili PLT sayısı, MPV, PDW, PCT parametreleri, koagülasyon testleri yapılarak da PT ve aPTT parametreleri değerlendirildi. Trombosit fonksiyonları ise PFA-100 cihazında kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanları ölçülerek değerlendirildi. Bulgular: OSB'li hastalar PLT sayısı, MPV, PDW, PCT, PT, aPTT parametreleri açısından kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Ancak trombosit fonksiyonları açısından karşılaştırıldığında OSB'li grupta kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanlarındaki uzama kontrol grubuna kıyasla anlamlı oranda daha fazlaydı (p=0,044). Sonuç: Çalışmamızda OSB'li hastalar kontrol grubu ile PLT sayısı, MPV, PDW, PCT, PT, aPTT parametreleri açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Ancak trombosit fonksiyonlarını değerlendiren parametreler açısından karşılaştırıldığında kollagen-ADP ve kollagen-EPİ kapanma zamanlarındaki uzama OSB'li grupta kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazlaydı. Bu sonuçlar bize OSB'li çocuklarda trombosit parametrelerinden çok trombosit fonksiyonlarında bozulma olduğunu göstermektedir. Bu veriler ışığında OSB'de trombosit fonksiyonlarının araştırılması, hastalığın patogenezinin anlaşılması ve tedavisi konusundaki kısıtlı bilgilerimizi geliştirmeye katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Otizm, Serotonin, Trombosit, Trombosit fonksiyonu

Kan trombositleriOtistik bozukluklarOtizm spektrum bozukluğu+2
Nurdan Çoban
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endometrium kanserli olgularda preoperatif monosit sayısı, nötrofil lenfosit oranı, ortalama trombosit hacmi, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranı ve trombosit lenfosit oranının prognoza etkisi

Amaç: Monosit sayısı, Nötrofil/lenfosit oranı (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), PLO (platelet/ lenfosit oranı) gibi hematolojik faktörlerin çeşitli kanser türlerinde prognostik belirteçler olarak kullanımı son yıllarda ilgi odağı olmuştur. Biz çalışmamızda endometriyum kanserinde; preoperatif NLO, monosit sayısı, MPV, PLO, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranının (MPV/PO) prognoz ile ilişkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 1991- Şubat 2016 tarihleri arasında, Çukurova Üni-versitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde opere edilen ve takibi yapılan, prognozlarına ulaşılabilen 763 endometrium kanserli olgu değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların preoperatif hematolojik parametreleri ve histopatolojik tip, grade, servikal tutulum, myometrial invazyon derecesi, LN tutulumu, cerrahi evresi, operasyon özellikleri gibi klinik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu faktörlerin prognoz üzerine etkileri Kaplan Meir ve Cox Regresyonu gibi istatistiksel yöntemler ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 763 hastanın ortalama yaşı 57,2 ±10,5 ve ortancası 58'dir (27-91). Hastaların % 74,2' si evre I, % 7,5'u evre II, % 15,2'si evre III ve % 2,4' ü evre IV olarak saptandı. Histolojik tiplendirmede 573 (%76,2) olgu endo-metriod adenokarsinom (tip 1), 179 (%23,8) olgu tip 2 (seröz, clear, karsinosarkom ve mikst) endometriyum kanserine sahipti. Hastaların ortalama sağkalım süreleri 194,1 (GA:175,0-213,1) aydır. Beş yıllık yaşama olasılıkları %86'dır. Ortalama yaşam süresi (ay) için NLO değeri (p=0,017) anlamlı bulunurken; PLO değeri (p=0,283), Monosit değeri (p=0,670), MPVPO değeri (p=0,122) ve MPV değeri için (p=0,452) anlamlı bir farklılık saptanmadı. NLO değerleri yüksek olanların sağkalımı kısa olmuştur. NLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon, adneksiyel tutulum, sitoloji pozitifliği, histoloji ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. PLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon ve adneksiyel tutulum ile ilgili olduğu görüldü. Monosit sayısının evre, metastatik lenf nodu, grade, sitoloji pozitifliği ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. MPVPO' nun evre ve metastatik lenf nodu ile ilgili olduğu görüldü. Sonuç: Yaş, komorbidite, histopatolojik tip, evre, grade, lenfovasküler invazyon, servikal invazyon, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, kemoterapi, NLO ve tedavi şekli endometrium kanserinde prognostik faktörler olarak bulunurken çok değişkenli analizde total sağkalım üzerinde yaş, evre, komorbidite ve servikal invazyon bağımsız prognostik faktörler olarak saptanmıştır.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumKan trombositleri+5
İsa Temur
Çukurova University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multiple myelom hastalarında nötrofil ve trombosit değerlerinin lenfosit değeriyle oranlanmasının prognostik önemi

Giriş ve amaç: Multipl myelom (MM), non hodgkin lenfoma grubundan sonra görülen ikinci en sık hematolojik malignitedir. Tüm hematolojik malignitelerin %10-15'ini oluşturmasıyla öne çıkar. MM'li hastalarda tanı anındaki nötrofil ile lenfosit sayısının; trombosit ile lenfosit sayılarının oranlanması sonucu elde edilecek kesim noktalarının bir belirteç olarak tanımlanması halinde sağ kalıma yönelik öngürü yönünden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ocak 2012 ve Eylül 2018 tarihleri arasında Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde International Myeloma Working Grup (IMWG) kriterlerine göre Multiple Myelom tanısı konulmuş, tedavisi ve takibi bu merkezde yapılmış, dahil edilme kriterlerini taşıyan 327 hasta retrospektif değerlendirme ile alınmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkilerin test edilmesinde Spearman rank korelasyon analizi ve kesim noktası belirlenmesi için ROC analizi uygulanılmıştır. Bulgular: Nötrofil / Lenfosit oranı, kreatinin değeriyle (p: 0,010), tanı yaşıyla (p:0.011), ECOG 2-4 grubunda olmakla (p:0,044), kadın cinsiyetinde (p:0,002), ISS evre 2 grubunda olmakla (p:0,002), immünmodülatuar ve proteozom inhibitörü alan hastalarda sağ kalımla ilişkili (p:0,040) korelasyon göstermektedir. Nötrofil / Lenfosit oranındaki her bir birimlik artış ölüm riskini 1,093 kat arttırmaktadır (HR:1,093 %95 GA:1,018-1,173, P:0,015). Nötrofil / Lenfosit oranında prognoz belirlenmesi için kesim değeri olarak bizim çalışmamızda 1,7 değeri öngörüldü fakat bu değerin klinik olarak zayıf bir önemi olduğunu, Trombosit / Lenfosit oranının ise prognoz açısından önemli olmadığını saptadık. Sonuç: Multiple Myelom'da prognozu değerlendirmek için ISS ve R-ISS gibi sistemlere ek olarak Nötrofil / Lenfosit oranının bir öngörü sağlamadığını tespit ettik. MM'de risk faktörleri içerisinde yer alan biyokimyasal ve hematolojik laboratuar değerlerinin oranlanmasıyla elde edilecek yeni kesim noktalarının prognoz açısından önemi olup olmadığının başka çalışmalarla ele alınmasını öneriyoruz. Anahtar Kelimeler: Multiple Myelom, Nötrofil Lenfosit Oranı, Trombosit Lenfosit Oranı, Prognoz

Kan trombositleriLenfositlerMultipl miyelom+2
Alperen Kızıklı
Gaziantep University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otizm spektrum bozukluğunda inflamasyon göstergesi olarak ortalama platelet hacmi

Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) multifaktöriyel ve nörogelişimsel bir bozukluktur. Son zamanlarda immün sistemdeki değişikliklerin ve otoimmünitenin etiyolojide rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada; inflamasyon sürecini belirlemek için Ortalama Platelet Hacmi (MPV), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLR) ve Platelet/Lenfosit Oranı (PLR) ile OSB arasındaki olası ilişkiyi göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-01.10.2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Polikliniği'ne başvuran OSB tanılı, daha önce tedavi almamış 80 hasta ve 50 sağlıklı kontrolün dosyaları retrospektif olarak tarandı. Olguların sosyodemografik verileri, klinik özellikleri, Ankara Gelişim Tarama Envanteri, ABC psikometrik testleri ve rutin kan tetkiklerinden elde edilen ASO, MPV, NLR, PLR değerleri retrospektif araştırıldı. İstatiksel analiz SPSS 22.00 ile yapıldı. Bulgular: MPV, OSB'lilerde istatistiksel anlamlılığı olmamasına rağmen kontrol grubundan daha yüksek bulundu (9,87±0,94; 9,58±0,84 p=0,076). MPV, istatistiksel anlamlılığı olmamasına karşılık Regresif OSB (OSB-R) ve Regresif Olmayan OSB'de kontrol grubundan daha yüksekti (10,07±1,11; 9,75±0,81; 9,58±0,84 p=0,069). OSB-R'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek MPV'ye sahipti (10,07±1,11; 9,58±0,84 p=0,030). OSB'liler kontrol grubundan istatistiksel anlamlı daha düşük PLR'ye sahipti (80475,4±24234,5; 94721,68±37201,4 p=0,009). OSB-R ve Regresif Olmayan OSB, kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük PLR değerine sahipti (78802,27±22230,27; 81479,28±25527,9; 94721,68±37201,4 p=0,032). ASO; istatistiksel olarak anlamlı biçimde OSB'lilerde kontrol grubundan daha yüksek bulundu (104,53±168,43; 45,65±37 p=0,016). NLR açısından gruplar arası istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. Sonuç: Otizm heterojen etyolojili bir bozukluktur. MPV, PLR, NLR taraması kolay, maliyeti düşük ve subklinik inflamatuar süreci predikte edebilecek hematolojik parametrelerdendir. Bu parametreler, OSB'de daha büyük klinik örneklem üzerinde ve özellikle otoimmun etyolojili alt gruplarda klinik açıdan yol gösterici olabilir. Anahtar Sözcükler: İnflamasyon, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Ortalama Platelet Hacmi, Otizm Spektrum Bozukluğu, Platelet/Lenfosit Oranı

Kan trombositleriLenfositlerNötrofiller+4
Buse Pınar Kırmızı
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda ailevi Akdeniz ateşinde trombosit ilişkili değişkenlerin önemi

Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı ile izlenen hastaların trombosit ilişkili değişkenlerin; hastaların klinik, genetik bulguları ve diğer yangısal belirteçler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bölümüne 1 Nisan 2000 ile 1 Nisan 2020 yılları arasında başvurup; Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastalar davet edilerek klinik bulguları, atak sıklığı ve süresini, ek hastalık, ailede hastalık öyküsü, hastanın operasyon öyküsü, atağın şiddeti, atakta AFR değerleri, proteinüri olup olmadığı, tedavi öncesi ve sonrası atak sıklık ve şiddetini değerlendiren yaklaşık 40 soruluk anket dolduruldu. Hastaların dosyaları geriye dönük taranarak atak sırasındaki klinik bulguları AFR ( Serum Amiloid A, Fibrinojen, Sedimentasyon, CRP, Hemogram) değerleri, genetik mutasyon sonuçları, kullandıkları ilaç bilgileri kaydedildi. Hastalar Livneh, Tel Hashomer, Yalçınkaya tanı kriterlerine göre yeniden değerlendirildi. Hastaların atak sırasında bakılmış olan hemogramlarından trombosit sayısı, plateletkrit (PCT), trombosit dağılım genişliği (PDW), ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri bulunup kaydedildi. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: 264 katılımcının %54,2' si kız, %45,8'i erkekti ve yaş ortalaması 11,44±4,31, tanı yaşı ortalaması 7,31±3,64 idi. İzlem süresi üç ayda bir olanlar %33,3, altı ayda bir olanlar %18,5, yılda bir olanlar %11,7 oranındaydı. Hastaların %60,6' sında yineleyen yangı atakları %39,4' unda AAA genetik mutasyonları pozitif iken hiçbir klinik bulguları yoktu. Atak sıklığı tedavi öncesinde katılımcıların %77,8' inde ayda bir iken, tedavi sonrasında %67,2' sinde yılda birden seyreğe düştü. %10,9' ında ek hastalık varken bunların %17,2' si HSP ( Henoch-Shöenlein purpurası), %6,8' i PFAPA ( peryodik ateş, aftöz stomatit, farenjit, servikal adenit) ve %75,8' i diğer hastalıklardı. Hastaların %17,3' ünde operasyon vardı ve operasyon olan hastaların %39,1 appendektomi, %6,5 tonsillektomi ve %54,3' ü diğer operasyonlardı. Hastaların aile öyküsünde %49,2' sinde hastalık yok iken, %45,5' inde AAA tanısı ve %4,9' unda diğer kollajen doku hastalığı vardı. Hastaların kliniğinde %89' unda karın ağrısı ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber), %8' inde artrit ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber) ve %3' ünde göğüs ağrısı ( tek başına ve/veya eşlik eden diğer klinik bulgular ile beraber) vardı. Katılımcıların AAA gen muatsyonlarının dağılımı %83,7 heterozigot, %9,9 homozigot, %1,5 iki mutasyon birden vardı ve %4,9' inde mutasyon yoktu. AAA patojenitesinde %36,8' sının en az bir patojen mutasyona sahip olduğu, %22,4' ünün patojen ve normal, %19,2' sinin önemi bilinmeyen, %15,2' sinin normal ve %4.8' inde önemi bilinmeyen ve normal olduğu görüldü. Hastaların %96,6' sının klinik ve laboratuar olarak FMF 50 skoruna uygundu. Hastaların %93,3' ü kolşisin tedavisine tam yanıt verdi. Yan etki hastaların %1,5' ında gelişti ve bu yan etki ishaldi. Hastaların % 2,9' u IL-1 kullandı ve bunların %80' i tedaviye cevap verdi. Karın ağrısı atağı baskın olanlar, artrit atağı baskın olanlar, göğüs ağrısı baskın olanlar üç gruba ayrıldı ve üç klinik grupla ataktaki fibrinojen, sedimentasyon, lökosit, SAA ve CRP karşılaştırıldığında; atak klinik bulgular ile ataktaki CRP değerleri arasında anlamlı ilişki bulundu. Tedaviden önce sık atak geçirenler ve tedaviye yanıt verenler ile ataklar sırasında fibrinojen, sedimentasyon, lökosit, CRP yüksek ve normal olanlar ve anemisi olan ile olmayanlar karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel bir ilişki saptanmadı. Hastaların atak PDW, Lökosit, Nötrofil, NLR, PCT/LENFOSİT, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLR, PCT/MPV, PCT/PDW, MPV/LÖKOSİT, MPV/PLT değerleri anlamlı yüksek saptandı. Atak PCT/NLO oranı sedimentasyon yüksek grupta anlamlı bulundu. Atak PDW, Lökosit, Nötrofil, PLT, NLR, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/MPV, MPV/LÖKOSİT, MPV/PLT değerleri lökosit ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Atakta yüksek PCT, Lenfosit, PLT, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLO, PCT/MPV, PCT/PDW, MPV/LENFOSİT, MPV/PLT değerleri atak CRP değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı yüksek saptandı. Remisyon lökosit, nötrofil, NLO, PCT/NÖTROFİL, PCT/LÖKOSİT, PCT/NLO, MPV/LÖKOSİT değerleri remisyon lökosit ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı.. Korelasyon analizinde MPV, PLT, PCT/NLO, PCT/MPV, MPV/PLT, MPV/Lökosit ve lenfosit sayısı atak sedimentasyon ve lökosit ile zayıf orta derecede, PCT/Lenfosit, PCT/PDW ve PCT sayısını fibrinojen ile zayıf orta derecede ve PCT/PLT oranını lökosit ile zayıf orta derecede ilişki saptandı. Sonuç: Sonuç olarak; son yirmi yılı içeren AAA tanılı hasta serimizin incelenmesi ile, en sık karın ağrısı ataklarının olduğu, %60,8' inin patojen olarak bilinen mutasyonların olduğu, en sık M694V ve E148Q mutasyonlarının eşit oranda saptandığı, hasta tanılarının Özen Yalçınkaya tanı kriterlerine ve FMF50 skoruna uygun olduğu görüldü. Trombosit ilişkilili değişkenlerin, AAA atağında araştırma öncesi yüksek bulacağımızı öngördüğümüz PCT ve MPV sayısının anlamlı olarak artmış bulunmaması ve PDW' nin anlamlı olarak düşük bulunması AAA atağı sırasında büyük aktif trombositlerin kullanılmış olduğunu düşündürdü. Çalışmamıza bakıldığında atak PCT sayısı ile atak CRP arasında istatistiksel olarak zayıf-orta bağıntı saptanması bize sadece hemogram bakılarak hastanın atakta olup olmadığını anlamaya yardımcı olacağını düşündürdü. Tüm bu sonuçlarla AAA hastalarında fenotip, genotip, akut faz ve trombosit ilişkili belirteçler arasında epigenetik mekanizmaların yadsınamayacağı da göz önünde tutularak ileriye dönük kontrollü çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz ateşi, Trombosit, Plateletcrit, Akut faz belirteçleri, Genetik İletişim Adresi: drbesimhacioglu@gmail.com

Ailevi akdeniz ateşiAkut faz proteinleriGenetik+2
Besim Hacıoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili ve hemogram parametrelerine etkisi

Giriş ve Amaç: Biyolojik ajanların lipid profili ve hemogram profiline etkileriyle ilgili literatürde çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışmada amacımız, biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili, hemogram parametreleri, NLO, TLO, MPV ve CRP üzerindeki etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak psoriasis tanısıyla en az 6 aydır biyolojik ajan kullanan (Adalimumab,etanercept, infliksimab,ustekinumab, sekukinumab) hastaların yaş, VKI, sigara kullanımı, bilinen ek hastalık, kullanılan ilaçlar, psoriasis için aldığı geçmiş tedaviler incelendi. 12.ve 24.haftalardaki takiplerinde lipid profilleri, CRP, hemogram parametreleri ve aterojenik indeksleri, nötrofil/trombosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), PAŞİ, MPV değerlendirildi. Dahil edilme kriterleri 210 hastaya uygulandıktan sonra hemogram parametreleri analizi grubunda 153 hasta, lipid profili analizinde 124 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler normal dağılıma uygun olmadığı için non-parametrik testler uygulandı. İstatistiksel analizde Kruskal Wallis, Friedmann testi , ANOVA (Repeated measures of ANOVA), Spearman testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Adalimumab ilaç grubunda (p<0,05) ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında hemoglobin değerlerinde anlamlı farklılık saptandı. Etanercept (p<0,001) ve sekukinumab (p<0,05) ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında trombosit değerlerinde anlamlı farklılık ve azalma saptandı. Adalimumab (p<0,001) ve etanercept (p<0,05) alan ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) lenfosit değerlerinde takip değerleri arasında anlamlı farklılık ve artış görüldü. TLO ve NLO değerlerinde adalimumab, etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arası anlamlı olarak farklılık ve azalma saptandı (p<0,05). Etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arasında CRP değerlerinde anlamlı olarak farklılık ve azalma görüldü (p<0,05). Tüm hastalarda ve ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde takip haftaları arasında anlamlı farklılık ve artma saptandı (p<0,05). Ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde 12. Takip haftasında bazale göre %10.91, tüm hastalarda ise %3.2 artma saptandı. Tüm hastalarda ve ilaç gruplarında total kolesterol, LDL, HDL değerlerinde ve aterojenik indekste takip haftalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). 12.haftadaki bazal değere göre PAŞİ değişim yüzdesi ile NLO, TLO, CRP ve MPV değişim yüzdesi arasında pozitif korelasyon izlenmedi. Sonuç: Biyolojik ajan kullanan psoriasis hastalarında ve özellikle ustekinumab ilaç grubunda trigliserid düzeylerinin takiplerde yakından izlenmesi gerekmektedir. NLO, TLO, CRP değerleri ucuz ve basit sistemik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilir. Biyolojik tedavi sırasında hematolojik parametrelerde ve lipid profilinde bazı değişiklikler meydana gelmesine rağmen, bu değerler takip sırasında sekonder faktörlerden dolayı da değişim gösterebildiği için hangi değerlerin tedaviyle değişim gösterdiğinin bilinmesi yanlış yorumlamaların ve gereksiz testlerin önüne geçicektir.

Deri hastalıklarıDermatolojiKan sayımı+5
Kağan Cingöz
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larenks kanseri hastalarında trombosit ve sistemik enflamatuvar yanıt biyomarkerlarının prediktif ve prognostik öneminin belirlenmesi

Bu çalışmada larenks kanserli hastaların tam kan sayımı parametrelerinden özellikle son yıllarda enflamasyon belirteci olarak kullanılabileceği belirtilen trombosit sayısı, Mean Platelet Volume (MPV) ve trombosit/lenfosit (PLR) oranı gibi parametrelerin prediktif ve prognostik öneminin olup olmadığının belirlenmesi, ayrıca bu tam kan sayımı parametrelerinin tümör patolojik özellikleri (lenf nodu invazyonu, perinöral invazyon, perinodal invazyon vs.) ile ilişkisinin olup olmadığının da incelenmesi amaçlanmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı arşivinde 2007-2016 yılları arasında larenks kanseri tanısı ile kayıtları yapılmış olgular retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmanın evrenini 219 larenks kanseri hastası oluşturmuştur. Hastalara ait demografik veriler cinsiyet ve yaş olarak toplanmıştır. Hasta ve hastalığa ait evre, bölge, tiroid kıkırdak tutulumu,T-evre, N-evre, M-evre, TN-evre, lenf nodu durumu, perinodal tutulum, grade, primer tedavi yöntemi, cerrahi teknik, lokorejyonel rekürrens varlığı, rekürrenste tedavi durumu, rekürrenste total larenjektomi gereksinimi, uzak metastaz durumu, uzak metastaz yeri, ikinci primer durumu, ikinci primer yeri, hastaların sağkalım durumu ve ölümün kanser ilişki durumu ile trombosit sayısı, MPV ve PLR düzeyi incelenmiştir. Tam kan sayımı parametrelerinden PLT, MPV ve PLR değerlerinin hasta ve hastalık verileri üzerindeki prediktif ve prognostik etkileri incelenmiştir. PLT düzeyi hastaların yaş, evre, evre-2, T-evre, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu ve lenf nodu tutulumu üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). MPV düzeyinin çalışmamızda yer alan değişkenler üzerinde anlamlı prediktif etkisi bulunmamıştır (p>0,05). PLR oranı hastaların evre-2, M-evre, tiroid kıkırdak tutulumu, uzak metastaz ve sağkalım durumları üzerinde prediktif etkiye sahiptir (p<0,05). PLR düzeyi hastaların genel sağkalım süresi üzerinde prognostik etkiye sahiptir (p<0,05). Larenks kanserinde, trombosit sayısı ve PLR tümör evresi ve yayılımı ile ilgili klinik durumlar için prediktif öneme sahiptir. Bunun yanı sıra, PLR genel sağkalım tahmininde de kullanılabilecek bir biyobelirteçtir. Trombosit sayısı, MPV değeri ve PLR düzeyi diğer faktörlerle birlikte değerlendirildiğinde klinisyene ek bakış açısı sağlayabilme açısından faydalı olabilir. Özellikle larenks kanserli olgularda bu konuya ilişkin çalışmaların gerekliliği ve devamlılığının önemli olduğu kanaatindeyiz.

BiyobelirteçlerKan trombositleriLaringeal neoplazmlar+4
Gizem Karaca
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orak hücre krizlerinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesi ile klinik bulguların değerlendirilmesi

Giriş: Orak hücre anemisi (OHA), otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada en sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oraklaşan eritrositler; lökosit, trombosit ve endotel hücreleri ile etkileşime girer ve vazooklüzyona sebep olur. Amaç: Bu çalışmada orak hücre krizinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesinin hastalığın kliniği ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda izlenen 30 orak hücre anemili hastadan kriz döneminde kan örnekleri alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı çocuktan kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol grubundan tam kan sayımı ve biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca alınan örnekteki trombositlerin hücre dışı aktivasyonunu engellemek için kan örneği alınır alınmaz içerisindeki kan miktarı ile eşit olacak şeklide fiksatif solüsyon ile karıştırıldı. Akım sitometrik analiz için hazırlanan solüsyon, CD14, CD16 ve CD42a monoklonal antikorları ile inkübe edildi. Tam kan örneği içerisindeki granülosit-trombosit ve monosit-trombosit agregatlarını belirleyebilmek için akım sitometri cihazı kullanıldı. Akım sitometri analizinde monositler kuvvetli CD14 ekspresyonu, granülosit hücreleri ise CD16 ekspresyonu ile tespit edildi. Monosit-trombosit ve granülosit-trombosit agregatlarını saptayabilmek için sırasıyla CD14+/CD42a+, CD16+/CD42a+ hücre gruplarının yüzdeleri hesaplandı. Bulgular: Orak hücre krizindeki hastalarda kontrol grubuna göre hemoglobin, hemotokrit, ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri düşük idi (p<0,05). Trombosit, lökosit ve nötrofil sayısı ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,05). Hasta grubunun ortalama CD14/CD42a değeri %26±22,6 iken; kontrol grubunda ortalama %10,1±3,4 idi. Aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0,001). Hasta grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri %19,8±17,9 ve kontrol grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri ise %9,8±3,5 olarak saptandı ve iki grup arasında anlamlı fark olduğu gözlendi (p=0,001). Ağrı skorlarına göre hastalar iki gruba ayrılarak CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı saptandı (sırasıyla p=0,172 ve p=0,983). Sonuç: Çalışma sonucunda CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri orak hücre krizindeki hastalarda yüksek saptandı. Ancak orak hücre krizi ile trombosit adezyonu arasındaki ilişkinin net bir biçimde ortaya konulabilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Anemi-orak hücreliGen ifadesiHemoglobin-orak hücre+2
Şahika Gizem Kütük
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antitrombositik tedavi alan koroner arter hastalarında direnç sıklığının araştırılması

Giriş ve amaç: Çalışmamız da koroner arter hastalığı tanısı almış, kullandığı ilaçlar arasında asetilsalisilikasit, klopidogrel, prasugrel, tikagrelor bulunan ve bu ilaçları en az altı ay süre ile kullanmakta olan hastalarda Multiplate Platelet Fonksiyon Analizatörü (MEA) ile ilaç direnci bakılması ve direnç gelişim sıklığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca direnç gelişim sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri, cinsiyet ve kullandığı ilaçlarla ilişkisinin araştırılması hedeflenmektedir. Method: Çalışmaya koroner arter hastalığı tanısı almış ve en az 6 ay süre ile antitrombositik (asetilsalisikasit, prasugrel, tikagrelor, klopidogrel) ilaç kullanan ve 18 yaşından büyük 165 hasta alındı. Hastaların 53'ü sadece ASA tedavisi, 53'ü ASA+ kopidogrel tedavisi, 12'si ASA+prasugrel tedavisi, 47'si ASA+tikagrelor tedavisi almaktaydı. Hastaların trombosit agregasyon ölçümler MEA ile yapıldı. ASA kullanan hastalar için MEA ile aspirin direnci ölçülecekse ASPItest reaktifi kullanıldı. Değer olarak aspirin tedavisi almakta olan hastalarda 71 AUC [U] 'nun altı değerler ASA tedavisi duyarlı, 71 AUC [U] üstü değerler ise ASA tedavisine dirençli olarak kabul edildi. MEA ile klopidogrel, prasugrel ve tikagrelor direnci için ölçüm yapılacaksa ADPtest reaktifi kullanıldı. Değer olarak P2Y12 inhibitörü ilaç tedavisi almakta olan hastalar için 57 AUC [U]'nun altı değerler tedaviye duyarlı, 57 AUC [U] üstü değerler ise ise bu ilaçlar için dirençli olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma popülasyonunu, 114'i erkek (%69,1) ve 51'i (%30,9) kadın olan toplam 165 hasta oluşturmaktaydı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 60.7± 11.1 idi. Hastalar demografik özelliklerine, kullandığı ilaçlara ve kardiyovasküler risk faktörlerine göre incelendi. Tüm çalışma popülasyonunda 165 hastanın tamamının asetilsalisilik asit (ASA) kullanımı mevcuttu. ASA kullanan 165 hastadan 30'unun ASA tedavisine dirençli (%18.2) olduğu saptandı. Antirombositik tedavi olarak tek başına ASA tedavisi alan 53 hastadan, 10'unun ASA tedavisine dirençli (%18.9) olduğu saptandı. ASA+Klopidogrel tedavisini birlikte alan 53 hastadan 22'sinin klopidogrel tedavisine dirençli (%41.5) olduğu saptandı. ASA+Prasugrel tedavisi birlikte alan 12 hastadan, 2'sinin prasugrel tedavisine dirençli (%16.7) olduğu saptandı. ASA+Tikagrelor tedavisi birlikte alan 47 hastadan, 4'ünün tikagrelor tedavisine dirençli (%8.5) olduğu saptandı. Aspirin, klopidogrel, prasugrel ve tikagrelor tedavisi altındayken ilaç duyarlılığının hipertansiyon, diabetes mellitus varlığı, sigara kullanımı ve demografik özellikleri (yaş, cinsiyet) ile ilişkisi incelendiğinde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Aspirin, prasugrel, tikagrelor tedavisi altındayken hastaların kullanmış olduğu ilaçlarla (ACE-i/ARB, B-bloker, CCB) ilaç yanıtı arasında ki ilişkisi incelendiğinde anlamlı farklılık saptanmadı.(p>0,05) Ancak ASA+klopidogrel grubunun ilaç yanıtına bakıldığında B-bloker ile birlikte kullanımı ile anlamlı istatiksel farklılık izlendi (p:0,010). B-bloker kullanımının klopidogrele duyarlı olan grupta anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı.Sonuç: Son zamanlarda yapılan birçok çalışmada antitrombositik tedaviye yanıtın tüm hastalarda benzer olmadığı, uygun tedavi dozlarında kullanılmalarına rağmen trombotik veya embolik vasküler olay yaşayan hastaların olduğu bildirilmektedir. Ancak aspirin ve klopidogrel direnci ile ilgili yapılan birçok çalışma olmasına rağmen klopidogrel ile aynı reseptörü kullanan, günümüzde yeni kullanıma girmiş ve kılavuzlarda akut koroner sendrom tedavisinde clas I endikasyon ile yerini almış olan tikagrelor ve prasugrel ilaç yanıtsızlığı ve ya direnci ile ilgili yeterli çalışma mevcut değildir. Çalışmamız da ASA ve klopidogrel direncinin yanında prasugrel ve tikagrelor direnci sıklığını araştırmayı hedefledik. Çalışmamız da en yüksek oranda ki direncin %41,5 oranında klopidogrel kullanan hastalarda olduğunu, bununla birlikte prasugrel ve tikagrelora karşı da direnç olabileceğini ve en az direnç gelişiminin %8,5 oranında tikagrelor grubunda olduğu gözlenmiştir. Bu yüksek direnç oranları göz önüne alındığında antitrombositik tedavi alan hastalarda rutin olarak direnç bakılması tedavi başarısından büyük önem taşımaktadır. Ancak direnç oranlarının daha net olarak ortaya konması için yüksek sayıda hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntitrombinlerKalp hastalıklarıKan trombositleri+6
Gizem Türkel
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tiroid kanseri hastalarında I-131 ablasyon tedavisinin tam kan sayımına etkisi

Radyoaktif iyot-131 (RAİ) tedavisi kemik iliğinde supresyona neden olabilmektedir. Bu çalışmada, RAİ total tiroidektomi ve 6. aydaki hemoglobin (hb) düzeyi, lökosit, trombosit ve lenfosit sayıları karşılaştırılacaktır. İyi diferansiye tiroid kanseri tanılı total tiroidektomi olmuş ve 50-200 mCi RAİ tedavisi almış 97 hasta (76 kadın, 21 erkek) çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif dönemde ve tedavi sonrası altıncı ayda bakılan hemoglobin düzeyi, lökosit, trombosit ve lenfosit sayıları retrospektif olarak karşılaştırıldı. Preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde hemoglobin düzeyi sırasıyla 12,90±1,72 ve 12,65±1,66 g/dL (p=0,044), lökosit sayısı 8,38± 2,49x103 ve 6,94±1,89x103/µL (p<0,001), trombosit sayısı 302,78±87,39x103 ve 269,15±67,75x103/µL (p<0,001), lenfosit sayısı 2,36±0,83x103 ve 1,87±0,64x103/µL (p<0,001) olarak bulundu. Hastaların tamamı incelendiğinde bütün parametrelerde anlamlı azalma mevcuttu. Kadın hastaların hemoglobin düzeyi (12,36±1,39 ve 12,16±1,35g/dL, p=0,131) preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde benzer iken, lenfosit (2,33±0,84x103ve 1,84±0,64x103/µL, p<0,001), trombosit (314,54±87,92x103ve 277,58± 65,81x103/µL, p<0,001) ve lökosit (8,45±2,54x103 ve 6,78±1,89x103/µL, p<0,001) sayısı ise azalmıştı. Erkek hastaların hemoglobin düzeyi (14,82±1,40 ve 14,41±1,49g/dL, p=0,10), lökosit (8,11±2,32 x103 ve 7,53±1,81x103/µL, p=0,296) ve trombosit (260,23±72,40x103 ve 238,67± 67,40x103/µL, p=0,06) sayısı preoperatif dönemde ve RAİ tedavisi sonrası dönemde benzer iken, lenfosit (2,50±0,83x103 ve 2,00±0,63x103/µL, p=0,029) sayısı ise anlamlı azalmıştı. Total tiroidektomi sonrası 50-200 mCi RAİ tedavisi alan tiroid kanserli hastalarda 6. Ayda hb düzeyi ile lökosit, trombosit ve lenfosit sayılarında azalma izlenmektedir. Bu azalma cinsiyetlere göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde farklılıklar gösterebilmektedir.

AblasyonHemoglobinlerKan sayımı+5
Gökhan Şahutoğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2015-2022 yılları arasında hematopoetik kök hücre nakli yapılan talasemi major tanılı hastalarda Anti-HLA pozitifliğinin engrafman, greft yetmezliği, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağ kalıma etkisi

Giriş ve Amaç: Talasemi major tanılı hastalarda düzenli destekleyici tedavi ve demir şelasyon tedavilerindeki gelişmelerle son yıllarda beklenen yaşam süresi belirgin iyileşmiştir. HKHN riskli bir tedavi yöntemi olmakla beraber yaşam boyu tedavilerden ve demir yüklenmesine bağlı komplikasyonlarından korunmak için şu anda tek küratif tedavidir. Anti-HLA antikorları özellikle solid organ transplantasyonlarında rejeksiyon ve düşük sağkalımla ilişkili bulunmuştur ve HKHN açısından ise greft yetmezliği, düşük sağkalım ve engrafman gecikmesine neden olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde HKHN yapılan TM tanılı hastalarda anti-HLA durumunun greft yetmezliği, greft reddi, engrafman süreleri, trombosit ve eritrosit transfüzyon refrakterliği ve sağkalıma etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kemik İliği Nakil Ünitesi'nde 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2022 tarihleri arasında HKHN yapılan 80 TM tanılı hasta dahil edildi. Hastalara ait veriler hasta dosyalarından ve hastane bilgi sistemi ve ulusal hasta bilgi sisteminden geriye dönük olarak toplandı. Bulgular: Hastalarımızın 30'u (%37,5) kız, 60'ı (%62,5) erkek idi. Yaş ortancası 7,25 olup en küçük hasta 1.5 yaşında, en büyük hasta ise 17 yaşında idi. Kök hücre kaynağı olarak 55 (%68,8) hastada kemik iliği, 22 (%27,5) hastada periferik kök hücre, 3 (%3,8) hastada ise kemik iliği ve periferik kök hücre birlikte kullanılmıştı. 46 (%62,2) hastada anti-HLA pozitif; 21 (%28,4) hastada yalnız Sınıf 1 pozitif, 6 (%8,1) hastada yalnız sınıf 2 pozitif, 19 hastada (%25,7) sınıf 1 ve sınıf 2 beraber pozitifti, 28 hastada (37,8) ise anti-HLA negatif olarak saptandı. AB0 kan grubu uyumu açısından 46 (%59) hastada uyumlu, 32 (%41) hastada ise kan grubu uyumsuz bunlarında;13'ünde (%16,7) minör uyumsuzluk, 10'unda (%12,8) majör uyumsuzluk, 9'unda (%11,5) çift yönlü uyumsuzluk mevcuttu. 22 (%27,5) hastaya splenektomi yapılmıştı. Greft durumu değerlendirilebilen 77 hastanın 58'inde (%75,3) greftin sağlıklı olduğu, 12 (%15,6) hastada primer greft yetmezliği, 7 (%9,1) hastada sekonder greft yetmezliği/greft reddi geliştiği görüldü. Hasta son durumlarına bakıldığında ise, 53 (%66,3) hastanın hayatta, 27 (%33,8) hastanın ex olduğu görüldü. Hastaların cinsiyetine göre anti-HLA durumu, greft durumu ve hasta son durumu arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Anti-HLA pozitif grubun nakil öncesi daha fazla ES transfüzyonu aldığı (p: 0,001), engrafman süresi, nakil sonrası TS ve ES desteği greft durumu ve hasta son durumu açısından anti-HLA negatif grupla aralarında fark olmadığı görüldü (p>0,05). AB0 uyumuna göre uyumlu grupta engrafman daha erken olsa da istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0,05). AB0 uyumlu hastalarda nakil sonrası ES desteği sayısının azaldığı görüldü (p:0,024). AB0 uyumlu olan grubun 100. Günde sağkalımlarının daha iyi olduğu (p: 0,021) ancak son durumda aralarında fark olmadığı görüldü (p> 0,05). Splenektomi yapılan hastalarda yapılmayanlara göre nötrofil engrafmanının daha erken olduğu (p:0,002), nakil sonrası ES desteği ihtiyacının daha az olduğu görüldü (p:0,030). Greft durumu, hasta son durumu ve sağkalıma etkisi saptanmadı (p>0,05). Üründeki CD34+ kök hücre sayısı ile engrafman süreleri arasında negatif zayıf korelasyon ilişkisi görüldü (p<0,05). Nakil sonrası ES ve TS transfüzyonu, greft durumu ve hasta son durumu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Genel sağkalım (OS) 100.gün için %85; 2, 5 ve 8 yıllık %66,3, olaysız sağkalım (EFS) 2 yıllık, 5 ve 8 yıllık olarak %56,3 olarak görülmüştür. Sonuç: Anti-HLA durumu ile nötrofil, trombosit ve eritrosit engrafmanı arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif olan hastaların nakil sonrası TS ve ES transfüzyon ihtiyacı daha fazla olsa da bu anlamlı değildi. Çalışmamızda anti-HLA pozitifliği ile greft durumu ve mortalite arasında ilişki görülmedi. Anti-HLA pozitif ve negatif grup arasında sağkalım açısından fark saptanmadı.

EritrositlerHLA antijenleriHematopoetik kök hücre transplantasyonu+5
Sevinç Koyuncu
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne başvuran preeklampsi olgularında MPV ve trombosit düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda; gebelik döneminde rutin izlemlerin yapıldığı birinci basamakta, preeklampsinin bazı hematolojik parametreler üzerinden öngörülebilir bir durum olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: M.C.B.Ü. KHD Servisi'nde 01.01.2012 ile 01.10.2017 tarihleri arasında doğum yapan 56 preeklampsi tanılı gebe ve 116 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Preeklampsi grubundan tanı anına (ort. 30,78. gestasyonel hafta) ve tanıdan 2-6 hafta öncesine (ort. 34,42. gestasyonel hafta) ait olmak üzere 2 ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Kontrol grubunun ise doğum anına ( ort. 39,43. gestasyonel hafta) ve doğumdan 2-6 hafta öncesine ( ort. 35,46. gestasyonel hafta) ait iki ayrı hemogram sonucu retrospektif olarak elde edildi. Hemogram sonuçlarından gestasyonel haftası daha erken olan birinci hemogram, geç olan ise ikinci hemogram olarak adlandırıldı. Her hastanın hemoglobin, platelet sayısı, MPV, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, NLR ve PLR değerlerine ulaşıldı. Preeklampsi grubunun birinci ve ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırılması, preeklampsi ile kontrol grubunun birinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması ve preeklampsi ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçlarının karşılaştırması şeklinde 3 ayrı sonuç elde edildi. Bulgular: Preeklampsi grubunda ikinci hemogram sonuçlarında birinci hemogram sonuçlarına göre; MPV düzeyleri yüksek; platelet sayısı, NLR ve PLR düzeyi düşük saptandı. Birinci hemogram sonuçlarındaki hemoglobin düzeyi, preeklampsi grubunda sağlıklı gebe grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Preeklampsi grubu ile kontrol grubunun ikinci hemogram sonuçları karşılaştırıldığında MPV düzeyi preeklampsi grubunda anlamlı ölçüde yüksek bulundu. ROC analizi sonucu, MPV'nin 8,95 (fL) kabul edildiği cut-off değerinde preeklampsiyi öngörmedeki duyarlılığı %75,9 ve özgüllüğü %33,3 olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarını literatürle karşılaştırdığımızda MPV, NLR ve PLR verilerinin PE tanılı hastaları öngörmede kullanılabilir olduğu değerlendirildi. MPV'de yükselme, NLR ve PLR'de düşme eğiliminin preeklampsiyi öngörmede kullanılabilmesi için daha fazla hasta sayılı ve uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

EklampsiGebelikKan trombositleri+3
Hilal İkbal Damar
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erektil disfonksiyon hastalarında TNF-A, IGF-1 ve PLR belirteçlerinin tanısal değeri

Amaç: IGF-1, TNF-Alfa ve PLR'nin erektil disfonksiyon ve penil doppler arası ilişkinin saptanması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2016-Aralık 2017 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji Polikliniğimize başvuran sertleşme güçlüğü şikayeti mevcut yaklaşık 101 hasta , anamnez, uluslar arası cinsel işlev indeksinin 15 soruluk formu (IIEF-15) ile değerlendirildi. Hemogram tetkiği ile Trombosit-Lenfosit Oranı hesaplanırken, TNF-Alfa ve IGF-1 düzeyleri Elisa kitler ile ölçüldü. Hastalarımızdan uyum gösteren 69 kişiye penil doppler ultrasonografi işlemi yapıldı. Bulgular: IGF-1 değerleri ile IIEF-15 anket skorlarına göre oluşturulan gruplar karşılaştırıldı.Yapılan analiz sonucu anlamlı idi (p<0,05). IGF-1 değerleri ile penil doppler ultrasonografi değerleri arasında da yapılan analiz sonucu anlamlılık saptandı (p<0,05). Hastalarımızın TNF-Alfa değerleri ile penil doppler ultrasonografi sonuçlarına göre oluşturulan gruplar arasında yapılan analizde anlamlılık saptanmadı (p=0, 186). IIEF-15 formuna göre oluşturulan gruplar ile TNF - Alfa değerleri arasında anlamlılık saptanmadı (p=0,624). Hastalarımızın PLR değerleri ile IIEF skorlarına göre erektil disfonksiyon şiddetleri ve penil doppler ultrasonografi değerleri arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda TNF-Alfa ve PLR değeri ile erektil fonksiyon arasında istatistiksel anlamlılık saptanmamasına rağmen IGF-1'in erektil disfonksiyon ile ilişkisinde istatistiksel anlamlılık saptanmıştır. Özellikle IGF-1 için penil doppler ultrasonografi sonuçları ile görülen korelasyon ilerleyen dönemde yeni çalışmalarla desteklendiğinde önemli bir kanıt sunulabilir.

BiyobelirteçlerCinsel bozukluklarCinsel işlev bozuklukları-psikolojik+7
Oğuzhan Kutalmış Özer
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ülseratif kolitli hastalarda nötrofil/lenfosit ve platelet/lenfosit oranının hastalık seyri ve prognozu ile ilişkisi

Ülseratif Kolit (ÜK) hastalarının rutin takipleri sırasında bakılan eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP), hemoglobin (hb), beyaz küre (bk), nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (NLO), düzeyleri hastaneye ilk başvuru ve tedavi sonrası 3.ay olmak üzere retrospektif olarak kaydedildi. Hastaneye başvuru anından sonra tedavi başlanması ile hastalık gidişatını ve bu gidişatın inflamatuvar belirteçler ile ilişkisini gösterebilmek amaçlandı. Hastalar kinik ve endoskopik bulgularına göre remisyondaki hastalar, stabil hastalar ve progresyondaki hastalar olarak 3 gruba ayrıldı. Toplam 199 (85 kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların aldığı tedaviler 5-ASA, immunmodülatör, anti-tümör nekrozis faktör tedavi (antiTNF), sistemik steroid kullanımı olarak kaydedildi. Cerrahi yapılmış hastalar belirtildi. Kemik dansitometri sonuçları, hastane sisteminde kayıtlı olan hastalar için işlendi. Hastalıkta remisyon izlenen 113 hastanın bulunduğu grupta başvuru değerleri ile tedavinin 3.ayındaki değerler karşılaştırıldı. Nötrofil sayısı, platelet sayısı, NLO ve PLO değerleri prognozla ilişkili bulundu(p<0.001, p=0.001,p<0.001,p<0.027). Benzer şekilde ESH ve CRP değerleri de prognozla ilişkili bulundu(p=0.015, p<0.001).Hastalıkta progresyon izlenen 22 hastanın bulunduğu grupta başvuru değerleri ile tedavinin 3.ayındaki değerler karşılaştırıldı. Nötrofil sayısı ve platelet sayısı, prognozla ilişkili bulundu(p=0.037,p=0.010). Benzer şekilde ESH'de prognozla ilişkili bulundu(p=0.036). Ülseratif kolit hastalarının tanı anı ve hastalığın erken evresindeki inflamatuar belirteçlerin düzeyi hastalığın seyrini öngörmede yardımcıdır. Ancak hasta sayısı yetersiz olması nedeniyle bir eşik değer hesaplanamamıştır, bu konuda daha kapsamlı ve ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyobelirteçlerC reaktif proteinEritrositler+6
Sanem Gökçen Merve Kılınç
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal gebelik ve missed abortus şeklinde komplike olmuş gebeliklerde serum prokalsitonin, MPV (Mean platelet volum), fibrinojen düzeylerinin karşılaştırılması

Amaç: Missed abortus etyolojisinde trombotik ve enfeksiyon faktörleri aydınlatmak amacıyla normal gebeliklerle missed abortuslarda serum MPV(mean platelet volum), prokalsitonin, fibrinojen değerleri karşılaştırılacaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin boşaltılması kararı verilmiş olan yada olmayan missed abortus tanılı 30 hasta ve yine kliniğimizde gebelik takibi yapılan 20. gebelik haftası altında, mevcut gebeliği komplike olmamış, kronik hastalığı olmayan 30 gebe alınmıştır. Missed abortus tanısı alan hastalara tanı anında, normal gebeliğe sahip hastalardan 20. gebelik haftası altında bir haftada kan örneği alınarak, serumlarında MPV (mean platelet volum), fibrinojen, prokalsitonin bakılmak üzere Hematoloji ve Klinik Biyokimya laboratuarlarına gönderildi. Her iki grup hastanın yaş, gravida, obstetrik öykü, özgeçmiş, soygeçmiş özellikleri kaydedildi. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Missed abortus grubundaki 30 olgunun ortalama yaşı 30 iken normal gebelik grubundaki 30 olgunun ortalama yaşı 27 dir. Çalışmaya kabul edilen 30 missed olgusundan 12 olgu, 30 kontrol grubundan 11 olgu nullipardır. Obstetrik özgeçmiş bakımından her iki grup arasında anlamlı fark yoktur. Missed ve kontrol grubu olgularının hiçbirinde akraba evliliği yada Rh uyuşmazlığı yoktur. Missed grubu hastaların ortalama gebelik haftası 10, kontrol grubunun ise 13. gebelik haftasıdır. Laboratuvar sonuçlarından prokalsitonin ortalama değerleri missed grubunda 0,035±0,016, kontrol grubunda 0,030±0,017, fibrinojen ortalama değerleri ise missed grubunda 399±104, kontrol grubunda ise 317±124 dür. Prokalsitonin ve fibrinojen değerleri missed grubunda yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (sırasıyla p:0,110 ve p:0,090). Sonuçlardan MPV düzeyi missed grubunda ortalama 8,95±1,42,kontrol grubunda ise 7±1,95 idi ve missed grubunda trombotik faktör olarak değerlendirdiğimiz MPV değerinin missed grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu saptadık (p<0,00001).MPV ile birlikte değerlendirdiğimiz trombosit düzeylerinin ortalama değerleri missed grubunda 235±82, kontrol grubunda 197±50 idi ve missed grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu bulduk (p:0,005).Sonuç: Missed abortus olgularında sağlıklı olan gebeliklere göre MPV değerinin yüksek olması, missed abortus etyolojisinde trombotik süreci yansıttığı düşünülebilir. Protrombotik-trombotik faktör dengesi değiştiğinde yada enfeksiyöz bir durumda gebelik kayıpları yaşanabilir. Sağlıklı bir gebeliğin oluşumu ve devamı için trombotik, enfeksiyöz faktörlerden uzak bir maternal durum esastır.Anahtar Kelimeler: Missed abortus, MPV(mean platelet volum), prokalsitonin, fibrinojen

AbortusFibrinojenGebelik+2
Serçin Ordu
Manisa Celal Bayar University
2012
00

İlgili konular