Obsessive compulsive disorder
133 theses under this subject heading
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında nörosteroid düzeyleri
GİRİŞ: Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) görülen bazı cinsiyet farklılıklarınınaltında yatan neden cinsiyet hormonları olabilir. Literatürde OKB hastalarındacinsiyet hormonlarını değerlendiren fazla sayıda çalışma bulunmamaktadır. BizOKB hastalarında nörosteroid düzeylerini değerlendirmek ve hastalığınpatofizyolojisi ile ilişkisini araştırmak amacı ile bu çalışmayı planladık.YÖNTEM: Çalışmaya DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan 18-65yaş arası 30 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrollerdensabah saat 09:00-10:00 arasında progesteron, pregnanolon,dehidroepiandrosteron (DHEA), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-S), kortizolve testosteron için kan örnekleri alındı. Hastalara Hamilton Depresyon,Hamilton Anksiyete Skalası ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon ölçekleriuygulandı. Veriler uygun istatistiksel yöntemle analiz edildi.BULGULAR: DHEA ve kortizol düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göreanlamlı derecede daha yüksekti. Diğer parametreler açısından anlamlı bir farkgözlenmedi. Gruplar cinsiyetlere göre ayrıldığında, kadın hastalarda DHEA vekortizol düzeyi kadın kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksekken, erkek hastalarda, kortizol düzeyi erkek kontrol grubuna göre anlamlıderecede yüksek, testosteron düzeyi anlamlı derecede düşüktü. Ayrıca erkekhastalarda DHEA ve kortizol düzeyleri ile kompulsiyon puanları arasında pozitifyönde korelasyon bulundu. Ayrıntılı analizlerde dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olmayan hastalarda kontrollerden anlamlı derecede dahayüksek DHEA ve kortizol düzeyi vardı. Ayrıca dürtü kontrol bozukluğu vedepresyon ek tanısı olan hastaların 15 yılın altında hastalık süresine sahipolduğu gözlendi.56TARTIŞMA: OKB hastalarında yüksek DHEA ve kortizol düzeyleri, diğeranksiyete bozukluklarında yapılan çalışmalardaki sonuçlara benzer niteliktedir.Bu bulgu anksiyete bozukluklarında gösterilmiş olan hipotalamo-pitüiter-adrenalaks hiperaktivitesinin bir sonucu olarak düşünülebilir. Diğer bir bakış açısıyladayüksek DHEA'nın artan kortizolü ve stresi kompanse etmek amacı ile yükseldiğidüşünülebilir. Ancak DHEA düzeyindeki bu artış kadın hastalarda anlamlı ikenerkek hastalarda anlamlı bulunmamıştır. Bu durum OKB'de erkeklerdekihipotalamo-pitüiter-gonadal eksen hipoaktivitesinin bir sonucu olarakdüşünülebilir. Erkeklerde bulduğumuz anlamlı düşük testosteron düzeyleri de budurumu desteklemektedir. Dürtü kontrol bozukluğu ve depresyonuolmayanlarda yüksek DHEA seviyeleri, organizmanın bu iki durumu yükselenDHEA ile kompanse etmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarakerkek ve kadınların ayrı değerlendirildiği, daha fazla hasta sayıları dahil edilerekyapılacak çalışmalarla bu sonuçların doğrulanması gerekmektedir.
Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaların kanlarında olası biyobelirteçlerin protein düzeyinde araştırılması
OKB'nin heterojenliği ve spesifik nörotransmitterler için tasarlanmış sınırlı farmakoterapi yaklaşımları nedeniyle tüm hastalar adına umut verici olamamaktadır. Dolayısıyla bu hastalığın altında yatan mekanizmaları daha iyi anlamak amacıyla Liquid chromatography-mass spectrometry (LC-MS/MS) yöntemiyle anlamlı farklılık gösteren proteinlerin OKB ile olası ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk tanısı almış 14 hasta ve 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Obsesif İnanışlar Ölçeği (OİÖ-44), Üstbiliş Ölçeği-30 uygulanmıştır. Katılımcılardan bir kereliğine mahsus olmak üzere EDTA kaplı mor kapaklı kan tüplerine 10 cc peripheral kan alımı yapılmıştır. Alınan bu kanlar, plazma izolasyonu için Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'ndaki moleküler biyoloji laboratuvarına iletildi. Kanlar, 3500 rpm hızda 10 dakika boyunca +4o koşullarında sentrifüjlenerek üst tabaka olan plazma içeren süpernatant temiz mikroeppendorf tüplere aktarıldı. İzole edilen tüm plazma örnekleri geniş çaplı protein analizi LC-MS/MS based proteomiks çalışmasına kadar -80o'de muhafaza edilmiştir. Tüm plazma örneklerinin toplanmasının ardından proteomiks çalışması için İstanbul Medipol Üniversitesi REMER Proteomiks Birimi'ne soğuk zincirde transfer edilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar ve Projeler (BAP) biriminin desteğinden yararlanılmıştır. Sonuçlar ise hem istatistiksel olarak anlamlılık hem de kat değişimi açısından aralarında farklılıklar değerlendirildiğinde ise Plastin-2 (LCP1), Kanca protein 1 (HOOK1), Apolipoprotein L1 (APOL1), Ig gamma-2 zincir C bölgesi (IGHG2), Apolipoprotein D (APOD), Seruloplasmin (CP) proteinleri anlamlı olarak kat değişimi göstermiştir (p ≤0,05, ≥1.4-kat değişimi).
Dirençli obsesif kompulsif bozukluk hastalarında beyin kaynaklı nörotrofik faktör ve sitokin düzeylerinin prognostik değerleri
Giriş: Çalışmamızda DSM-5 tanı kriterlerine göre tanı alan tam remisyon sağlanamayan tedaviye dirençli obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında, tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (seratonin geri alım inhibitörü) tama yakın iyilik hali sağlanan OKB hastalarında, henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır tedavi kullanmayan ilaçsız OKB hastalarında, benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerde BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-alfa, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin karşılaştırarak hastalığın seyri ve klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Psikiyatri polikliniğine başvuran 18-64 yaş arası kişilerden 4 çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar: klinik değerlendirmede OKB tanısı alan ve en az altı aylık tedavi gören (en az altı hafta aralıklarla iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ve/ ve ya klomipramin tedavisi kullanan, antipsikotik ve /veya duygudurum düzenleyici eklenen ancak semptomlarda tam remisyon sağlanamayan) tedaviye dirençli 25 OKB hastası (1.grup); tedavinin başlangıcından beri tek ilaçla (SGİ) tama yakın remisyon hali sağlanan 25 OKB hastası (2.grup), henüz tedavi başlanmamış veya son 6 aydır ilaç kullanmayan ilaçsız 25 OKB hastası (3.grup), benzer sosyo-demografik özelliklere sahip hiçbir kronik hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllüler (4.grup) olarak oluşturulmuştur. Seçilen tüm hastalara ve sağlıklı gönüllülere onam formu okutulup imzalatılmış ve araştırmacı tarafından Sosyodemografik form, Yale Brown Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Maudsley Obsesif Kompulsif Bozukluk Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin tümünün gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği bulundu (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeylerinin ortalamalarının, hafif belirtili, dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzey ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu görüldü. Aynı zamanda hafif düzeydeki bireylerin IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 değerleri ağır dirençli ve ilaçsız hastalarda gözlenen değerlere göre anlamlı düzeyde düşük; ilaçsız hastalarda görülen IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 düzeyleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde görüldü. BDNF değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklara rastlandı (p=0,001). Kontrol grubundaki bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarının, hafif, ağır dirençli ve ilaçsız bireylerde gözlenen BDNF ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük düzeyde olduğu görüldü. Hafif düzeydekilerin BDNF değerleri ağır dirençli ve ilaçsızdakilerde gözlenenlere göre anlamlı düzeyde düşük iken ilaçsız hastalarda görülen BDNF değerleri diğer gruplara kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek düzeyde saptandı. Bu veriler ışığında, hastalık şiddeti ile biyokimyasal belirteçlerin korelasyonu, gelecekte yapılacak araştırmalara yön verebileceği düşünülmektedir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Sonuç: OKB gelişiminde ve seyrinde rol oynayan çeşitli patofizyolojik mekanizmaların anlaşılmasının, OKB'nin tedavisinde yeni farmakolojik yaklaşımların geliştirilebilmesine katkı sağlayabileceği düşünülmüştür. Ayrıca riskli bireylerin önceden belirlenip koruyucu önlemler alınması da mümkün olabilmektedir. Bu sayede pahalı, zaman isteyen yöntemler yerine daha pratik ve ucuz ölçüm araçları ile riskler ortaya konabilecektir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar OKB patofizyolojisinde nöroinflamasyona ve noörodejenerasyona dikkat çekmektedir. Gruplar arası farklılıkların beden kitle indeksi, sigara, alkol, madde kullanımı, kronik hastalıklar gibi karıştırıcı faktörlerin etkilerinden bağımsız olarak ortaya konması çalışmanın güçlü taraflarından biridir. Çalışmada baktığımız BDNF ve IL-1, IL-2, TNF-α, IL-6, IL-1β, IL-17 sitokin düzeylerinin OKB patogenezinde önemli adaylar olduğu görülmekte olup, klinikle ve hastalık şiddeti ile ilişkisine dair araştırmalar devam etmektedir. Bu parametreler riskli bireylerin değerlendirilmesinde klinik görüşmenin yanında tanıya yardımcı araçlar olarak akla gelebilir. Bu bulgularla nöroinflamasyon ve nörodejeneratif parametrelerin OKB'nin tanı ve takibinde kullanılabilirliği açısından önemli birer biyokimyasal parametre olabileceği düşünülmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, çalışmamız farklı hastalık şiddetlerine sahip grupları karşılaştırması yönünden literatürdeki ilk çalışmadır. Bu bulgular ışığında; OKB ile inflamasyon belirteçlerinin ilişkisini araştırmak amacıyla, çalışma modellemelerinin doğru ve kapsamlı kurulduğu, örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu, kliniği değiştirebilecek tüm faktörlerin değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamızda inflamasyon belirteçleri ile OKB arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmış olsa da bu belirteçlerin rutin klinik kullanıma girebilmesi için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
Yetişkin bireylerin anksiyete bozukluğuna sahip olup olmaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın temel amacı yetişkin bireylerin anksiyete bozukluğuna sahip olup olmaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu amaçla, Mizah Tarzları Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği, Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Bozukluk Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri 78'i kadın, 51'i erkek toplam 129 yetişkine uygulanmıştır. Verilerin analizinde, bireylerin aldıkları tanıya göre kullandıkları mizah tarzlarını belirlemek amaçlı tek yönlü varyans analizi, kullanılan mizah tarzlarının tanı ve cinsiyet etkileşimine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemek için iki faktörlü varyans analizi ve tanı alan ve almayan bireylerin kullandıkları mizah tarzı fark testi için ise bağımsız gruplar t-testi analizleri uygulanmıştır. Bireylerin kullandıkları mizah tarzları ile anksiyete ölçeklerinden alınan puanlar arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla ise ölçekler arasındaki korelasyon değerlerine bakılmıştır. Sonuçlar, anksiyete bozukluğu tanısı alan ve almayan bireyler arasında katılımcı, saldırgan ve kendini yıkıcı mizah tarzları bakımından anlamlı bir fark olmadığını, kendini geliştirici mizah tarzının ise, tanı almayan bireylerde, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif-kompulsif bozukluk ve panik bozukluk tanısı alanlardan anlamlı bir şekilde farklılaştığını göstermektedir. Bireylerin kullandıkları uyumlu mizah tarzları olan katılımcı ve kendini geliştirici mizah tarzı ile anksiyete düzeyleri arasında negatif yönde ilişkiler; uyumsuz mizah tarzı olan kendini yıkıcı mizah ile anksiyete düzeyi arasında pozitif yönde ilişkiler olduğu ve saldırgan mizah tarzı ile anksiyete düzeyleri arasında bir ilişki olmadığı bulunmuştur. Bireylerin anksiyete bozukluğu tanısı alması ve herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkiler incelendiğinde ise, anksiyete bozukluğu tanısı alan bireylerin katılımcı, saldırgan ve kendini yıkıcı mizah tarzı kullanımının herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireylerden anlamlı bir şekilde farklılaşmadığı bulunmuştur. Herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireyler ile anksiyete bozukluğu tanısı alan bireylerin kendini geliştirici mizah tarzının kullanımı bakımından anlamlı bir şekilde farklılaştığı ve bu farklılığın herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireylerin lehine olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuçlar, uyumlu mizah tarzlarının daha sağlıklı baş etme tarzları olduğunu, sağlıklı bireylerde kendini geliştirici mizah tarzının anlamlı bir şekilde farklılaştığı sonuçlarını kısmen desteklerken, uyumsuz mizah tarzlarından kendini yıkıcı mizah tarzı ile anksiyete düzeyi arasında pozitif yönde ilişkilerin olması literatürle uyumlu sonuçlar vermiş fakat kaygılı bireylerde kendini yıkıcı mizahın daha fazla kullanılabileceği görüşünü desteklememiştir.Anahtar Kelimeler: Mizah tarzları, Obsesif-kompulsif bozukluk, Yaygın anksiyete bozukluğu, Panik bozukluk, Kaygı bozuklukları.
Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalarda sosyal uyum ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Çalışma Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastalarında sosyal uyum ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın veri toplama işlemi Ocak 2015-Ağustos 2015 tarihleri arasında bir hastanenin psikiyatri polikliniklerine başvuran ve OKB tanısı alan 114 hasta ile yapılmıştır. Veriler Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Değerlendirme Ölçeği (Y-BOKÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Türkçe Formu (WHOQOL-BREF-TR) ve Sosyal Uyum Kendini Değerlendirme Ölçeği (SUKDÖ) kullanılarak toplanmıştır. Çalışmaya katılanların %57.9'u bayandır. Hastalarda en fazla kirlilik ve bulaşma obsesyonu (%55.3) ve temizleme kompulsiyonu (%62.3) olduğu saptanmıştır. Hastaların SUKDÖ puan ortalaması 32.48±11.84, Y-BOKÖ toplam puan ortalaması 21.21±10.53, WHOQOL-BREF-TR ölçeğinin alt boyutları puan ortalamaları; bedensel alan 12.00±3.52, ruhsal alan 11.87±3.78, sosyal alan 10.59±4.41, çevre alanı 12.06±2.92 olarak bulunmuştur. SUKDÖ ile WHOQOL-BREF-TR'nin tüm alt ölçekleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Y-BOKÖ toplam puanları ile SUKDÖ ve WHOQOL-BREF-TR alt ölçekleri arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Çalışmamıza göre hastaların sosyal uyum ve yaşam kalitelerinin beklenenden az olduğu, sosyal uyumun yaşam kalitesi ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Hastalık şiddeti ile bireylerin yaşam kalitesi ve sosyal uyumunun negatif yönde ilişkili oldukları saptanmıştır.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine etkisi
İçselleştirilmiş damgalanma, toplumdaki kişilerin hasta hakkındaki olumsuz kalıp yargılarının hasta tarafından benimsenmesi ve bunun neticesinde değersizlik, yetersizlik gibi olumsuz duygu ve düşüncelerle kendisini toplumdan geri çekmesidir. Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), bireyin mesleki ve sosyal işlevselliği üzerinde olumsuz etkileri olan, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla karakterize, kronik seyirli ruhsal bir hastalıktır. Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında içselleştirilmiş damgalanmanın, yaşam kalitesi ve tedavi uyumu üzerine olan etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmanın örneklemi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi veya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvurmuş 55 OKB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Skalası (Y-BOCS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form (WHOQL-BREF) ve Morisky Uyum Ölçeği (MUÖ) uygulanmıştır. Adli öyküsü olanların RHİDÖ puanlarının yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,002). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile obsesyon düzeyi ve içselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile kompulsiyon düzeyi arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulunmuştur (p=0,000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile yaşam kalitesi arasında yüksek düzeyde ters yönlü bir ilişki bulunmuştur (p=0.000). İçselleştirilmiş damgalanma düzeyi ile tedavi uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0.061). Sonuç olarak, OKB hastalarının yaşam kalitesi çalışmalarında içselleştirilmiş damgalanma etkisi dikkate alınmalıdır.
DSM-V tanı sistemine göre obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar tanısı alan çocuk ve ergenlerin pediatrik akut nöropsikiyatrik sendrom ilişkisi, ana ve serum ıga düzeyleri
Amaç: PANDAS/PANS olarak isimlendirilen enfeksiyon ile ilişkili nöropsikiyatrik hastalıkların, immun fonksiyon bozukluğu ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada OKBİB hastalarının fenotipik özellikleri ile PANDAS birlikteliği, ailesel otoimmunite ve humoral immunite ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2016-Şubat 2017 tarihleri arasında Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğine başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre OKBİB tanısı alan 6-18 yaş arası 58 hasta ve 82 sağlıklı kontrol alınmıştır. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), OKB belirti şiddetini ölçmek için Çocuklar için Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (ÇYBOKÖ) uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Tüm katılımcılardan serum IgA, ANA, ASO, CRP düzeylerinin belirlenmesi amacı ile kan örnekleri alındı. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 16.00 ile yapıldı. Bulgular: Serum IgA düzeyleri OKB ve OKB-spektrum diğer tanısı alan olgularda kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2239,0±1373,0; 2593,34±1228,18 µg/ml; 2945±1299,01; p=0,054.) PANDAS olgularının (n=27, %46,5) ortalama serum IgA düzeyleri kontrol grubuna göre daha düşüktü. (2423,1±1316,6 µg/ml IgA; 2945,4±1299,0 µg/ml, p=0,089). PANDAS tanılı olgularda kontrol grubuna göre ASO düzeyleri anlamlı derecede yüksekti. ( sırasıyla; 336,2±107,1 IU/ml, 71,9±52,8 IU/ml, p=0,0000). Sonuç: OKBİB olgularında kontrole kıyasla daha düşük IgA değerleri saptadık. Çalışmamız, pediyatrik OKBİB ve humoral immunite ilişkisi hipotezini destekleyen ilk çalışma olması açısından önemlidir.
Lise öğrencilerinin beslenme davranışları, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisi
Amaç: Adolesan dönem beslenmesini birçok faktör etkilemekte, adolesanlar obezite ya da yeme bozukluklarıyla karşımıza gelmektedir. Bu çalışmanın amacı lise öğrencilerinin beslenme davranışları hakkında bilgi sahibi olmak, ortoreksiya nervoza ve obsesif kompulsif bozukluk düzeylerini belirlemek, ortoreksiya nervoza ile obsesif kompulsif bozukluk hastalıkları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza 1 Ekim 2018 - 1 Mayıs 2019 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı kabul eden Adana ilinde lise ve dengi okullarda eğitim gören 755 öğrenci katılmıştır. Bu çalışma kapsamında katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, ORTO-15 Ölçeği ve Maudsley Obsesif Kompulsif Envanteri uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmaya 285 (% 37,7) erkek, 470 (% 62,3) kız öğrenci katılmıştır. Çalışmamıza katılan öğrencilerin % 14,7'sinin ortorektik eğilim gösterdiği, % 44,5'inin OKB açısından yüksek risk grubunda olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda yaş, cinsiyet, lise yılı, BKİ, kronik hastalık, sigara kullanımı ve anne eğitim düzeyi değişkenleriyle kişilerin ortorektik eğilimi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Öğrenim görülen lise türü, yaşanılan yer, sosyoekonomik düzey, sağlıklı beslenme bilgisi, baba eğitim düzeyi ve uygulanan diyet varlığıyla kişilerin ortorektik eğilimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Çalışmamızda kişilerin ortorektik belirtiler göstermeleri ile obsesif kompulsif belirtiler göstermelerini değerlendirmek için yapılan korelasyon analizinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuş ve analiz pozitif korelasyon göstermiştir (r= -,158 ve p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtilerle ilişkisi ortaya konmuş lise öğrencilerinde ortorektik belirtiler arttıkça obsesif belirtilerin de artış gösterdiği saptanmıştır. Ortoreksiya nervozayı bir halk sağlığı sorunu olarak algılamak ve buna yönelik birinci basamakta koruyucu hekimlik uygulamalarını yürütmek, gerekli tedbirleri almak gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme davranışları, Lise öğrencisi, Ortoreksiya nervoza, Obsesif kompulsif bozukluk, Aile hekimliği
Development of a virtual reality exposure therapy system: An example of obsessive- compulsive disorder
With the developing technology, virtual reality technology has started to take its place in our lives. This technology, which has found its place in many fields from health to law, education to tourism, offers innovative solutions in different sectors. Virtual reality glasses have started to be used in the field of psychotherapy, keeping pace with the advancing technology. Virtual Reality Exposure Therapy (VRET) offers a more accessible, convenient and safer environment than traditional exposure therapy in the treatment of many anxiety disorders such as phobias. While many VRET solutions tout their efficacy in therapy, there has been little large-scale uptake. There are no guidelines for developing these solutions, so there is no standardization across solutions. There is therefore a need for safe, commercially viable VRET solutions that are practically effective and can be used in most exposure therapies. Based on this, we have developed a scalable and manageable VRET application. This study offers an innovative solution from both a clinical and technological point of view, presenting a generic VRET framework that is not only limited to a specific domain, such as obsessive-compulsive disorder, but is also applicable to other anxiety disorders. Furthermore, a system has been developed that allows the expert to actively follow the process and customize the therapy according to individual needs. In these aspects, our study is considered as an important step that can promote the widespread use of VRET.
Obsesif kompulsif bozuklukta aile uyum ölçeği-hasta formunun Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
AİLE UYUM ÖLÇEĞİ-HASTA FORMU'NUN TÜRKÇE GEÇERLİLİĞİ VE GÜVENİLİRLİĞİ Amaç: Bu çalışmada; obsesif kompulsif bozuklukta aile uyumunun varlığını ve sıklğını ölçmek için geliştirilen "Obsesif Kompulsif Bozuklukta Aile Uyum ÖlçeğiHasta Formu"nun geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılarak ölçeğin Türkçe'ye kazandırılması, aile uyumu ile hastalık yükü arasındaki ilişkinin incelenmesi ve aile uyumu ile obsesif kompulsif bozukluk belirti şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi, amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri kliniğinde Mart 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında OKB tanısı ile yatarak/ayaktan tedavi görmekte olan hastalarla sürdürülmüştür. Obsesif Kompulsif bozukluk dışında herhangi bir ruhsal ya da bedensl hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Buna göre SCID görüşmesinin ardından çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 107 OKB tanılı hasta ve hastaların en az 1 yıldır birlikte yaşadığı herhangi bir ruhsal ve bedensel hastalığı olmayan yakınları çalışmaya alınmıştır. Çalışmada Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu yanı sıra Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), İşlevselliğin genel değerlendirmesi Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Güvenilirlik analizlerinde içsel tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon analizi; geçerlilik analizinde ise açıklayıcı faktör analizi, örtüşme geçerliliği için YBOKÖ, HYDÖ, İGD ölçekleriyle korelasyonlar araştırılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34,41±10,86 ve hasta yakınlarının yaş ortlaması 38,65±12,58 idi. Hastaların %57'si ve hasta yakınlarının %45.7'si kadındı. AUÖHF'nun ortalaması 24.78±15.78 olarak hesaplanmıştır. Güvenilirlik analizleri için tüm ölçek (Cronbach α= 0,89), alt ölçekler ve tekrar-test için Cronbach α değerleri hesaplanmış Türkçe formun güvenilirliğini desteklemiştir. Her bir maddenin maddetoplam korelasyon katsayıları 0,21-0,66 arasında elde edilmiştir ve tümü de istatistiksel olarak anlamlı düzeydedir. Veri setinin faktör analizine uygunluğunu değerlendirmek için kullanılan KMO değeri 0.75 ve Barlett testi sonucunda ki kare 500,1 (p=0.000) anlamlı farklılık bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %75,39'unu açıklayan üç faktör elde edilmiştir. AUÖ-HF ile YBOKÖ, İGD, HYDÖ toplam puanları arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon tekniği ile incelenmiş ve anlamlı bulunmuştur (sırasıyla r= 0,73, 0,62, 0,60 ve p< 0,01). Sonuç: Bu bulgularla Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu'nın Türkçe için güvenilir ve geçerli olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik
Psikopatolojiler ve sıkıntıya dayanamama ile ilgili inançlar arasındaki ilişki: Yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluk karşılaştırması
Sıkıntıya dayanıksızlık, son dönemde yapılan araştırmalarda, başta anksiyete bozuklukları olmak üzere birçok ruhsal rahatsızlıkta rol oynadığı kabul edilen tanıya özgü olmayan genel bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, literatürde sıkıntıya dayanıksızlığın önemli bir psikolojik bileşen olduğu varsayılan iki anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk, sıkıntıya dayanma düzeyi ve duygusal şemalar açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın amacı sıkıntıya dayanıksızlığın yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk tanıları arasında farklılık gösterip göstermediği, eğer farklılık varsa hangi bileşenlerde olduğu ayrıca, sıkıntıya ilişkin şemalar açısından yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluğun farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Bu amaçla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde ayaktan tedavi gören sosyodemografik özellikler açısından birbirine benzer, obsesif-kompülsif bozukluk-kirlenme obsesyonu alt tipi (n: 30) ve yaygın anksiyete bozukluğu (n: 30) olan toplam 60 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tanı grubunu sıkıntıya dayanma düzeyleri açısından karşılaştırmak için, Türkçe standardizasyonu Sargın ve ark. (2012) tarafından yapılmış olan Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (Simons ve Gaher, 2005); duygusal şemaları karşılaştırmak amacıyla Türkçe uyarlaması Yavuz ve ark. (2011) tarafından yapılmış olan Leahy Duygusl Şema Ölçeği (Leahy, 2002) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Sıkıntıya Dayanma Ölçeğinin, sıkıntıyla ilişkili Tolerans alt ölçeğindeki iki madde ile Leahy Duygusal Şema Ölçeğinin Dışavurum alt ölçeğindeki, duyguların ifade edilmesi ile ilgili bir maddede, OKB grubunun ortalaması YAB grubunun ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sıkıntıya dayanma, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, duygusal şema
Obsesif kompulsif bozukluk tanısı ile izlenen hastalarda ortoreksiya nervoza
Amaç: Ortoreksiya nervoza terimi, sağlıklı yiyeceğin tüketilmesi ile ilgili patolojik fiksasyonu tanımlamak için kullanılmaktadır. Ortoreksiya nervozanın anoreksiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, obsesif kompulsif kişilik bozukluğu, bedensel belirti bozukluğu, hastalık anksiyetesi bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi diğer ruhsal bozukluklarla bazı fenomenolojik özellikleri paylaştığı varsayılır. Bu çalışmada, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif belirtiler, yeme tutumu ve bazı sosyodemografik özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Obsesif Kompulsif Bozukluk Birimi'nde yürütülmüştür. Çalışma 3 örneklem grubundan oluşmaktadır: 63 OKB tanılı hasta, Çukurova Üniversitesi Sağlıklı Yaşam Merkezi'nde haftanın en az 3 günü, günde en az 30 dakika spor yapan 63 sağlıklı kontrol ve düzenli spor yapmayan 63 sağlıklı kontrol. Her 3 gruba Sosyodemografik Veri Formu, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği, ORTO-11 ölçeği, Yeme Tutum Testi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği, DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme-Klinik Versiyonu uygulandı. OKB tanılı hastalara ek olarak Obsesif Kompulsif Bozukluk Veri Formu uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda şimdiki düzen-simetri obsesyonu ile ortorektik eğilimler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Ancak diğer obsesif kompulsif belirtiler ile ortoreksiya nervoza arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Düzenli spor yapan bireylerde ve obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin arttığı saptanmıştır (sırasıyla: p<0,05, p<0,01). Düzenli spor yapan bireylerin ortorektik eğilimleri obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalar ve düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek saptanmıştır. Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların düzenli spor yapmayan sağlıklı bireylerden ortorektik eğilimler açısından anlamlı düzeyde farklılaşmadığı saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda OKB tanılı hastalarda hastalık şiddeti ile ortoreksiya nervoza arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. OKB tanılı hastalar ve düzenli spor yapan bireylerde yeme tutumunda bozulma arttıkça ortorektik eğilimlerin de arttığı görülmüştür. Bulgular, ortoreksiya nervozanın obsesif kompulsif bozukluktan ziyade yeme bozuklukları grubuna daha yakın olabileceğini göstermektedir. Sınıflandırma sistemlerinde ortoreksiya nervozanın yerinin belirlenebilmesi için geniş örneklemli ve farklı tanılarda hasta gruplarında daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Ortoreksiya Nervoza, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Yeme Tutumu
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri
Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit
Obsesif kompulsif bozuklukta içselleştirilmiş damgalanma ve ilişkili değişkenlerin araştırılması
Giriş: Günümüzde çoğunlukla şizofrenik bozukluk tanısı alan bireyler üzerindeki damgalama etkisi ele alınmış olsa da, bu tür damgalayıcı tutum ve davranışlara maruz kalan ruhsal bozukluklardan biri de obsesif kompulsif bozukluktur. Literatürde obsesif kompulsif bozukluk ve içselleştirilmiş damgalanma birlikteliği ile ilgili az sayıda çalışma mevcut olup, ülkemizde de geniş kapsamlı herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ülkemizde obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda hastalık şiddeti ve özelliklerinin, sosyodemografik özelliklerin, eşlik eden depresyon varlığının, sosyal ilişkiler ve tedavi uyumunun içselleştirilmiş damgalanma düzeyleri üzerindeki etkisini araştıran ilk geniş kapsamlı araştırma olacaktır. Amaç: Çalışmamızda obsesif kompulsif bozuklukta içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin saptanması, ilişkili değişkenlerin saptanması; sosyal ilişkiler ile sağaltıma uyumun damgalanma üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri Kliniği' nde Nisan 2019 - Ocak 2020 tarihleri arasında yatarak/ayaktan tedavi görmekte olan, SCID-5 görüşmesi ile tanı konulan, araştırmamıza katılmayı kabul eden ve alınma kriterlerine uyan 100 OKB hastası örneklem olarak alınmıştır. Çalışmada Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği (RHİDÖ) yanı sıra Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ve Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), UCLA Yalnızlık Ölçeği, Morisky Tedavi Uyum Ölçeği kullanılmıştır. İçselleştirilmiş damgalanma ve sosyodegmografik özellikler, hastalığa ilişkin özellikler, yalnızlık düzeyleri ve tedavi uyumu arasındaki ilişki t testi, Mann Whitney testi, Kruskal Wallis testi ve çoklu karşılaştırmalarda post hoc Tukey B testi kullanılarak araştırılmıştır. İçselleştirilmiş damgalanma puanları ile diğer ölçek puanları arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson analizi kullanılmıştır. Analizimizin ilerleyen aşamasında içselleştirilmiş damgalanma düzeylerini nihai yordayan değişkenleri bulabilmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Kırsal kesimde yetişmek, çalışmıyor olmak, eğitim seviyesinin düşük olması, hastalık şiddeti, yatış öyküsü ve yalnızlık düzeylerinin içselleştirilmiş damgalanma ile pozitif yönde ilişkili olduğu; hastalık belirti çeşitlerinden yalnızca cinsel obsesyon ve ilişkili kompulsiyonların damgalanma düzeylerinde etkili olduğu; içgörü ve tedavi uyumunun ise damgalanma ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Sonuç: OKB hastalarının takip ve tedavi süreçlerinde içselleştirilmiş damgalanma etkisi dikkate alınmalı, ruh sağlığı çalışanları olarak gerekli durumlarda psikoterapötik müdahaleler de bulunulmalıdır. Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, içselleştirilmiş damgalanma, yalnızlık.
Obsesif kompulsif bozuklukta çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılığın semptom şiddeti ve semptomatoloji ile ilişkisi
Amaç: Günümüzde travma, bağlanma ve psikolojik dayanıklılık kavramları önemi gittikçe artan duruma gelmiş bazı ruhsal hastalıklarla ilişkisi araştırılmaya başlanmıştır. Bu konuda önemli olduğunu düşündüğümüz kronik ruhsal bozukluklardan biri de obsesif kompulsif bozukluktur. Bu çalışma ülkemizde obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda çocukluk çağı travmalarının, bağlanma biçiminin ve psikolojik dayanıklılığın semptom şiddeti ve semptomatoloji ile ilişkisi araştıran kapsamlı araştırma olacaktır. Çalışmamızda obsesif kompulsif bozuklukta çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılığın OKB şiddetine ve subgruplarına etkisi ve OKB şiddeti üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri Kliniği' nde ayaktanbaşvuran SCID-5 görüşmesi ile tanı konulan, araştırmamıza katılmayı kabul eden ve alınma kriterlerine uyan 102 OKB hastası örneklem olarak alınmıştır. Çalışmada Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) yanı sıra Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği,Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılmıştır. OKB şiddeti ve sosyodegmografik özellikler, hastalığa ilişkin özellikler, çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişki t testi, Mann Whitney testi, Kruskal Wallis testi ve çoklu karşılaştırmalarda post hoc Tukey B testi kullanılarak araştırılmıştır. OKB şiddeti puanları ile diğer ölçek puanları arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson analizi kullanılmıştır. Analizimizin ilerleyen aşamasında OKB şiddetlerini ve subgrupların nihai yordayan değişkenlerini bulabilmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Eğitim seviyesi ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri ile OKB şiddetinin negatif yönde; aile bireyleri/ geniş ailede yaşıyor olmak ile OKB şiddetinin pozitif yönde ilişkil olduğu, kaygılı/ikircikli bağlanma ile otojen subgrubu arasında yine ilişkili olduğu bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları ise OKB şiddeti ve subgruları ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Sonuç: Bu sonuçlar ruh sağlığı çalışanlarına yeni tedavi hedefleri ortaya koymaktadır. Psikolojik dayanıklılıkla ilgili akla ilk gelen bunu etkileyen faktörler olmaktadır. Psikolojik dayanıklılık kavramı içinde kendilik algısının semptomların şiddetli ile ilişkili etkenlerin tek tek ele alınıp değerlendirilmesi önemli bir adımdır. Bu nedenle ruhsal durum muayenesi sırasında hastalıkta sadece psikopatoloji yönünden değil aynı zamanda hastaların psikolojik dayanıklılık ve kendilik algısı ile ilgili konularda daha fazla üzerinde durulmalı ve daha kapsamlı değerlendirmeler yapılması da önerilir. Ayrıca OKB hastalarında bağlanma biçiminin OK subgruplarını etkileyebileceği geniş örneklemli çalışmalarla desteklenmeye ihtiyacı vardır.Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, çocukluk çağı travması, erişkin bağlanma biçimi, psikolojik dayanıklılık
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastaların, beyin manyetik rezonas görüntüleri üzerinde, hastalığın alt tiplerine göre, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların, beyin parselasyon yöntemi ile değerlendirilmesi
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarda, hastalığın alt tiplerini karşılaştırmak amacıyla; beyin MR görüntüleri alınarak, beyin parselasyon yöntemi kullanmak suretiyle, farklı gri cevher yapıları arasındaki morfometrik farklılıkların araştırılarak değerlendirilmesi konulu çalışmada; Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastaların farklı alt tiplerinin daha iyi değerlendirilmesi, hastalığın tanı ve tedavisinde ilerleme kaydedilmesi ve pratikte uygulanması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve obsesif kompulsif bozukluk tanısı konan hastalar çalışmanın evrenini oluşturmuştur. Kontrol grubu herhangi bir psikiyatrik tanı ve tedavi olmayan, doğrudan ve dolaylı olarak santral sinir sistemi fonksiyonlarını bozacak bir nöropsikiyatrik, endokrinoloji hastalığı olmayan gönüllü bireylerden yaş, cins ve eğitim eşlemeli oluşturulmuştur. YKG-5 tanı görüşmesi yapılarak, çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan ardışık 35 hasta örneklemi oluşturulmuştur. Örneklem ve kontrol grubuna uygulanan işlemler; YKG-5 tanı değerlendirme görüşmesi, Sosyodemografik ve klinik değerlendirme formu, Yale-Brown obsesyon ve kompulsiyon ölçeği ve Kontrol listesi ve Hamilton depresyon değerlendirme ölçeğidir. Sonrasında MRG işlemleri yapılmıştır. Ardından MATLAB tabanlı çalışan bir program olan SPM8 ile MR görüntü analizi yapılmıştır. İlk olarak 35 hasta ve 35 kontrol grubuna ait beyin hacimleri, eğitim eşleştirmeli olarak karşılaştırılmıştır (Yaş ve cinsiyet ayrımı yapılmadan). İkinci olarak hasta ve kontroller, cinsiyetlerine göre gruplandırılmış ve eğitim, yaş, cinsiyet eşleştirmeli olarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Üçüncü olarak, erkek ve kadın hasta ve kontrol beyin hacimleri, ayrı ayrı, eğitim ve yaş eşleştirmeli olarak incelenmiştir. Bulgular: Yapılan çalışma sonucunda, Obsesif kompulsif bozukluğu bulunan hastalarda, sağlıklı bireylere göre, beynin farklı bölgelerinde anlamlı hacimsel farklılıklar bulunmuştur. Sonuç: Özellikle beyin gri cevheri (substantia grisea) farklı bölgelerinde hacimsel değişiklikler tespit edilmiştir.
Psikotik hastalarda obsesif kompulsif semptomların yaşam kalitesi ve yeti yitimi ile ilişkisi
Amaç: Psikotik bozukluk (PB) tanılı hastalarda obsesif kompulsif semptom (OKS) varlığında erken başlangıç yaşı, daha fazla depresif semptom, daha fazla özkıyım riski, daha kötü sonlanım ve düşük işlevsellik bildirilmiştir. Bu çalışmada PB hastalarında OKS varlığının yeti yitimi ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na ayaktan başvuran ve yatarak sağaltım gören DSM-V tanı kriterlerine göre ''Kısa Psikotik Bozukluk'', ''Şizofreniform Bozukluk'', ''Şizofreni'', ''Sanrılı Bozukluk'' ve ''Şizoaffektif Bozukluk'' tanısı alan ve hastalık tanısı üzerinden en fazla beş yıl geçmiş 67 kişi hasta grubunu, 64 sağlıklı kişi kontrol grubunu oluşturdu. Örneklem grubuna Sosyodemografik veri formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Padua Envanteri (PE), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyon (WHOQOL-BREF), Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ) ölçekleri uygulandı. Bulgular: PB tanılı hastaların PE toplam puanı (PE-TOP) ve alt ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksekti. Korelasyon analizlerinde OKS'lerin varlığının yaşam kalitesini düşürdüğü, yeti yitimini artırdığı tespit edildi. Regresyon analizlerinde yeti yitimini en çok etkileyen veriler: PE-TOP, PE ruminasyon alt ölçeği (PE-R), PE-kesinlik davranışı alt ölçeği (PE-KD), WHOQOL-BREF-TR toplam puanı (QoLT) ile bedensel (QoL1), sosyal (QoL3), genel sağlık (QoL5) yaşam kalitesi alt ölçekleri ile BAÖ olarak tespit edildi. Yaşam kalitesini en çok etkileyen veriler; PE-R, PE-TOP, WHODAS toplumsal katılım alt ölçeği (DAS6), WHODAS 2.0 toplam puanı (DAST) ve BDE olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışma verilerinden, OKS varlığında PB hastalarında düşük sosyal ve mesleki işlevsellik düzeyleri, düşük yaşam kalitesi, artmış kaygı, depresyon, intihar eğilimi ile ilişkilendirilebilir. Klinikte PB hastaları, hastalığın seyri sırasında herhangi bir zamanda ortaya çıkabilecek OKS'ler için dikkatle izlenmelidir. Komorbiditenin erken tanınması ve OKS'ye yönelik tedavi düzenlenmesi; hastanın yaşam kalitesinin artırmasını, yeti yitiminin azalmasını ve sonlanımın daha olumlu olmasını sağlayabilecektir.
Dini içerikli psiko-eğitim eklenmiş bilişsel davranışçı grup psikoterapisinin dini içerikli obsesyon ve kompulsiyonları olan hastalardaki etkililiği
Bu araştırmanın amacı Dini İçerikli Psiko-Eğitim -4T Modeli- eklenmiş Bilişsel Davranışçı Grup Terapisinin, dini içerikli obsesyon ve kompulsiyonların tedavisinde etkisinin incelenmesi ve Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi ile karşılaştırılarak 4T müdahalesinin anlamlı bir fark oluşturup oluşturmadığını incelemektir. Deneysel desende gerçekleştirilen araştırmada veri toplama araçları olarak, Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği, Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği İçgörü Maddesi, Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Beck Anksiyete Envanteri, Penn Dinsel Obsesyonlar Envanteri, Obsesif İnançlar Ölçeği ve Düşünce Eylem Kaynaşması Ölçeği kullanılmıştır. Dahil olma ölçütlerini karşılayan 32 hasta OKB belirti şiddetleri, cinsiyet, eğitim, ilaç kullanımı, belirti türleri (otojen-reaktif) kontrol edilerek randomize şekilde BDGT ve 4T Eklenmiş BDGT olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Yapılan analizler sonucunda iki grup müdahalesinin de OKB'nin tedavisinde güçlü şekilde etkili olduğu, bu etkinin 1 aylık izleme sürecinde de devam ettiği, iki grup tedavisi arasında 4T'nin orta düzeyde etkiyle daha iyi içgörü oluşturması dışında anlamlı bir fark bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Grup içi etkilere bakıldığında, genel olarak, 4T Eklenmiş BDGT, içgörü ve obsesif inanç alanlarında daha etkiliyken, BDGT'nin ise hem genel kaygı hem de dini obsesyon/kaygılarda daha etkili olduğu görülmüştür. 4T müdahalesinin yapıldığı haftalarda ise, 4T'nin obsesif inançlara ek olarak obsesif ve kompulsif belirti ve depresif belirtilerde de BDT'ye kıyasla daha etkili olduğu bulunmuştur. 4T'nin tedavi müdahalesi içindeki yerinin arttırıldığı ve bilişsel terapiye eklenmek yerine onun alternatifi olarak ERP'ye eklendiği yeni çalışmalar ilgili etkinin istatistiksel olarak sınanması bağlamında daha faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Dini içerikli OKB, Bilişsel davranışçı psikoterapi, Grup terapisi, Dini içerikli psiko-eğitim, 4T modeli
Obsesif kompulsif bozuklukta aleksitimi, cinsel işlev bozukluğu ve çift uyumunun araştırılması
Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hastalarda aleksitimik özelliklerin değerlendirilip, cinsel işlev bozukluğu (CİB) ve çift uyumu ile ilişkisinin ortaya çıkarılması, OKB hastaları ve kontrol grubunun aleksitimi, cinsel işlevler ve çift uyumları açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği Obsesif Kompulsif Bozukluk Birimi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya evli veya cinsel partneri olan 72 OKB hastası ile hastalar ile benzer sosyodemografik özellikler gösteren, ruhsal hastalık öyküsü bulunmayan, evli veya cinsel partneri olan 82 kişiden oluşan sağlıklı gönüllü kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formu, obsesif kompulsif bozukluk veri formu ve cinsel işlevler veri formuna ek olarak, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda OKB hastalarının % 59,8'i aleksitimik olarak bulunmuştur. OKB hastalarının TAÖ-20 toplam puan ortalamaları, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Aleksitimik olan OKB hastalarının ACYÖ toplam puan ortalamaları, aleksitimik olmayan OKB hastalarına göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Aleksitimik olan OKB hastalarının ÇUÖ toplam puanı (p<0,001) ve alt ölçek puan ortalamaları (p=0,01; p=0,001; p=0,002; p=0,01), aleksitimik olmayan OKB hastalarına göre daha yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda TAÖ-20 toplam puanı ile ACYÖ toplam puanı arasında pozitif yönlü bir ilişki (p=0,002) ve TAÖ-20 toplam puanı ile ÇUÖ toplam puanı (p=0,004) ve alt ölçek puanları (p=0,038; p=0,001; p=0,026; p=0,032) arasında negatif yönlü bir ilişki saptanmıştır. OKB hastalarının % 65,3'ünde cinsel işlev bozukluğu saptanmıştır. OKB hastası kadınlarda en sık orgazm bozukluğu (% 48,8), OKB hastası erkeklerde en sık cinsel istek azlığı (% 30,3) saptanmıştır. ACYÖ toplam puanları her iki cinsiyette de (p<0,001) OKB hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksek belirlenmiştir. ÇUÖ toplam puanı ve alt ölçek puan medyanları OKB hastalarında kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır (p<0,001). Çalışmamızda OKB semptom türleri ile aleksitimi düzeyi (p>0,05), cinsel işlev bozukluğu (p>0,05) ve çift uyumu (p>0,05) arasında ilişki saptanamamıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre OKB hastalarında daha yüksek aleksitimi düzeyleri, daha kötü cinsel işlevsellik ve daha düşük çift uyumu saptanmıştır. OKB hastalarında aleksitimi varlığı daha kötü cinsel işlevsellik ve daha düşük çift uyumu ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca OKB hastalarında aleksitimi düzeyleri arttıkça, cinsel işlevlerdeki bozulmanın arttığı ve çift uyumunun azaldığı görülmüştür. OKB hastalarında aleksitimik özelliklerin varlığının sorgulanıp, uygun tedavi yöntemlerinin sağlanması, hastaların ailevi (sosyal) işlevselliklerinin artmasına olanak sağlayabilir. Geniş örneklem gruplarında ya da farklı hastalıklarda bu ilişkilerin araştırılması konunun aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Aleksitimi, Cinsel İşlev Bozukluğu, Çift Uyumu, Obsesif Kompulsif Bozukluk
İdiopatik parkinson hastalarında obsesif kompulsif semptomlar, obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar
Amaç: İdiopatik Parkinson Hastalığı tanısı olan hastaların obsesif kompulsif semptomlar, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve İlişkili Bozukluklar açısından incelenmesi, yapılandırılmış klinik görüşme kullanılarak sistematik olarak değerlendirilmesi, eşleştirilmiş kontrol grubu ile karşılaştırılması ve iki fenomen arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: 80 İdiopatik Parkinson hastasına Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği, Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Parkinson Hastalığı Anketi (PHA-39) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği; 80 kişiden oluşan kontrol grubuna Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmış ve Parkinson Hastalığı ile OKB ve ilişkili bozukluklar ile obsesif kompulsif semptomların ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların %21.3'ünde bulaş obsesyonu, %13.8'inde temizlik kompulsiyonu; kontrol grubunun %16.3'ünde bulaş obsesyonu, %8.8'inde temizlik kompulsiyonu bulunmuştur. Obsesyonlar (p=0.215) ve kompulsiyonlar (p=0.361) açısından Parkinson ve kontrol grubu karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Parkinson hastalarının soygeçmişinde PH olması obsesyon (p=0,027) ve kompulsiyona (p=0,007) sahip olmaları açısından istatistiksel açıdan anlamlı saptanmıştır. Parkinson grubunda FDB puanları ile PHA-6 arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. (r= -0.359, p=0.001) FDB puanları açısından Parkinson ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmıştır (p=0.001). Sonuçlar:Parkinson hastalığı, frontobazal ganglion devrelerinde işlev bozukluğu ile karakterizedir. Benzer bir devre, OKB'nin patofizyolojisinde de önemlidir. Parkinson hastalarında nöropsikiyatrik tablolar arasında obsesyonlar ve kompulsiyonlar, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma ve Saç Yolma Bozuklukları eşlik edebilir. Aile öyküsü Parkinson hastalarında herhangi bir obsesyon ve kompulsiyon olma durumunu artırmaktadır. Anahtar kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Obsesif Kompulsif Spektrum, Parkinson Hastalığı, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma Bozukluğu, Saç Yolma Bozukluğu
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesi ve ilişkili risk etkenleri
Giriş:Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) bilişsel, duygusal ve davranışsal yönleri ile kişinin aile, akademik, meslek ve sosyal işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen süregen bir rahatsızlıktır. Bu hastalık sadece hastayı değil, birlikte yaşadığı aile bireylerini, arkadaşlarını ve toplumu da olumsuz etkileyebilmektedir. OKB'li hasta yakınlarındaki hastalık yükü ve yaşam kalitesindeki bozulma, diğer psikiyatrik hasta yakınlarıyla kıyaslanarak daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak OKB'li hasta yakınlarının yaşam kalitesinin nedenselliğini araştıran kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Amaç:Bu araştırmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, başta hasta yakının algıladığı hastalık yükü olmak üzere, hasta yakınının yaşam kalitesinde, ait olumsuzluğa yol açabilecek hasta ve hasta yakınına etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 68 Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hasta ve bu hastalarla birlikte yaşayan 68 hasta yakını çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan hasta yakınlarına ise SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği(HYDÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Farklı nedensellik modellerinde kullanılan, araştırmanın bağımlı değişkenleri "hasta yakını yaşam kalitesi" ve "hasta yakınının hastalık yükü" dür. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Çok değişkenli çözümlemelerde ise doğrusal çoklu regresyon kullanılmıştır. Bulgular:Yapılan doğrusal regresyon analizi sonucunda OKB hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerin yaşam kalitesi boyutları kendi eğitim düzeyinden, cinsiyetinden, hastanın çalışma durumundan, hastanın yaşam kalitesinden, hastalığın şiddetinden ve kompulsiyon çeşitlerinden farklı düzeylerde etkilenebilmektedir. Ancak hasta yakınının yaşam kalitesinin dört ayrı boyutunu da etkileyen ortak ve en önemli değişken hastalık yüküdür. Ayrıca hastalık yükünün hastaya ait özellikler üzerinden bir ara değişken olarak hasta yakınının yaşam kalitesini etkilediği gözlenmiştir. Tedavi süresi, kompulsiyon şiddeti (YBOKÖ kompulsiyon alt puanı), hastanın içgörüsü, kaçınma davranışı, kararsızlık derecesi gibi dışarıdan gözlenebilen hastaya ait özellikler, birlikte yaşadığı kişi üzerinde yük yaratarak yakınının yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Tüm bunların yanında hastalık yükünü en yüksek düzeyde etkileyen faktörler sosyoekonomik düzey göstergesi olan hastanın çalışma durumu ve çevresel yaşam kalitesidir; sosyoekonomik düzey azaldıkça, hastalık yükü artmaktadır. Sonuç: OKB'li hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesini etkileyen ve adeta ara değişken olarak davranan en önemli etken hastalık yüküdür. Hasta yakınının algıladığı hastalık yükü ise en çok hastanın kompulsiyonlarından ve çalışamaması sonucu sosyoekonomik düzeyin azalmasından etkilenmektedir. Tüm bu bulgular ışığında OKB hastalığının sadece hastayı değil hasta yakınını da etkilediği aşikardır. Buna göre hastayı değerlendirirken hasta ve hastalığın klinik belirtileri yanında, hasta yakınının da bilgilendirilmesinde, tedaviye ortak edilmesinde ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesinde fayda vardır. Koruyucu ruh sağlığı açısından hasta yakınlarının yaşam kalitesinde etkilenmeyi azaltabilecek en önemli faktör hastalık yükünü azaltabilmektir. Anahtarkelimeler:Obsesif kompulsif bozukluk; hasta yakını, yaşam kalitesi, hastalık yükü
Obsesif kompulsif bozukluk'ta işlev kaybı ve risk etmenleri (Kontrollü kesitsel bir çalışma)
Giriş: Obsesif Kompulsif Bozukluk(OKB), tekrarlayıcı obsesyon ve/veya kompulsiyonların olduğu , genellikle süreğen, kimi zamanda tekrarlayıcı gidiş gösteren , kişinin günlük işlevlerini belirgin olarak etileyen bir rahatsızlıktır. İşlevsellik tüm vücut fonksiyonlarını, aktivite ve katılımlarını kapsayan genel bir kavramdır. OKB kişinin sosyal ilişkilerini, mesleki işlevselliğini ve yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Depresyonda da işlevsellik kaybı görünmesine depresyonda işlevsellik kaybının OKB ile şizofreniye oranla daha az olduğu saptanmıştır. Hastalıkların işlevsellik düzeylerini daha kısa ölçeklerle değerlendiren çalışmalar olsa da kapsamlı bir ölçek ile karşılaştırma yapan çalışma sayısı azdır. Amaç: Bu tez çalışmasında amaç Obsesif Kompulsif Bozukluğa sahip bireylerin işlevsellik ve işlevsellikte kayıp derecelerinin ölçülmesi ve kayba ilişkin risk etmenlerinin belirlenmesi ve işlevsellikte kayıp düzeylerinin depresyon hastalarının işlevsellikte kayıp düzeyleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Major Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konulmuş hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 60 OKB ve 60 MDB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra sosyodemografik veri formu, obsesif kompulsif belirtilerin türü ve şiddetini saptamak için Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, depresif belirtilerin şiddetini 86 saptamak için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), anksiyete şiddetini saptamak için Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve sosyal işlevsellik düzeyini belirlemek için hasta ve hasta yakınlarına Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) uygulandı. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Bulgular: Depresyon hastalarında eğitim düzeyi ile işlevsellik düzeyinde artış saptanmıştır. Ayrıca evli olmayanlarda öncül sosyal etkinlik ve bağımsızlık performans puanları yüksek bulunmuştur. Genç bireylerde sosyal etkinlik puanlarında artış saptanmış olup; hastaneye yatışı olan depresyon hastalarında bağımsızlık performans puanları düşük saptanmıştır. OKB hastalarında en sık olarak kirlenme, kuşku, saldırganlık obsesyonları; temizleme/yıkama, kontrol etme, tekrarlama kompulsiyonları daha sık saptanmıştır. Saldırganlık obsesyonu, kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonlarının kişilerin işlevsellik düzeylerine olumsuz etkisi olduğu saptanmıştır. Evli olmayan OKB hastalarında mesleki işlevsellik; eğitim düzeyi yüksek olan OKB hastalarında öncül sosyal etkinlik, mesleki işlevsellik ve kişiler arası işlevsellik puanları yüksek bulunmuştur. Depresyon hastalarıyla benzer olarak hastaneye yatışı olan OKB hastalarının işlevsellik düzeyleri düşük saptanmıştır. Sonuç: OKB ve Depresyon hastaları bir arada değerlendirildiğinde eğitim düzeyinin ve hastaneye yatışların ortak olarak işlevsellik üzerine etkisi olduğu görülmüştür. Bu sebeple eğitim düzeyinin toplum bazında arttırılması, bireylerin eğitim kurumlarına yönlendirilmesi tedavi sürecini desteklemek açısından önemlidir. Bunun birlikte hastaneye yatış yerine mümkün olduğunca hızlı ve etkili bir biçimde ayaktan tedavi sürecinin tercih edilmesinin işlevsellik üzerine olumlu etkisi olacaktır.
Metabotropik glutamat reseptör antagonistlerinin sıçanlarda kinpirol ile oluşturulan kompulsif kontrol davranışı üzerine etkileri
AMAÇ: Obsesif kompulsif bozukluk yoğun işlev bozukluğu ve yaşam kalitesi düşmesine neden olan bir psikiyatrik bozukluktur. Obsesif kompulsif bozukluğun etiyolojisinde glutamat sistemin aktivasyon artışına ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Özellikle daha önceki çalışmalarda anksiyolitik benzeri etkisi gösterilmiş olan Grup I metabotropik Glutamat 5 reseptör antagonistleri obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde etkili olabilir. Bu çalışmada sıçanlarda D2/D3 agonisti olan kinpirol ile oluşturulan obsesif kompulsif modeli üzerinden bir Grup I mGlu5 reseptör antagonisti olan 2-metil-6-(feniletinil) piridinin (MPEP) kinpirole bağlı olarak gelişmesi beklenen kompulsif kontrol davranışları üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Kinpirol haftada iki ve toplam on kez 0.5 mg/kg subkutan yolla verilmiştir. Kinpirol uygulamasından 15 dakika önce 1 mg/kg ve 5 mg/kg dozlarda MPEP uygulaması yapılmış, aktif kontrol ilacı olarak 10 mg/kg sitalopram kullanılmıştır. 1., 5. ve 10. enjeksiyonlardan sonra 55 dakikalık video kaydı yapılmış ve kompulsif kontrol davranışları değerlendirilmiştir.BULGULAR: MPEP 5 mg/kg doz uygulaması kinpirole bağlı olarak kompulsif kontrol davranışlarının gelişmesini azaltmış, 1 mg/kg doz ile bu şekilde bir etki elde edilmemiştir.SONUÇLAR: Bu çalışmanın sonuçları özellikle bazal gangliyonlardaki dopaminerjik nörotrasmisyonun mGluR5 reseptör antagonistleri ile kontrol altında tutulduğun ilişkin önceki preklinik çalışma sonuçlarını desteklemektedir. Bu ilaç grubu obsesif kompulsif bozukluk tedavisi için umut vadeden bir ilaç sınıfını oluşturmaktadır.Anahtar Sözcükler: Obsesif kompulsif bozukluk, sıçanlar, compulsive control, kinpirol, MPEP
Obsesif kompulsif bozukluk ile takipli olgularda ruminasyonun sosyal medya kullanımı ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanısı almış bireylerde OKB semptom şiddeti, pozitif ve negatif ruminasyon alt ölçeği puanlarının sosyal medya kullanım alışkanlıkları ve sosyal medya bağımlılığı ile olan ilişkilerini çok boyutlu bir yaklaşımla değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 112 OKB tanılı birey ve 108 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 220 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Ruminasyon Ölçeği (PANRS), Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (SMBÖ) ve Bergen Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (B-SMBÖ) uygulanmıştır. OKB grubuna ayrıca Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ), OKB Veri Formu ve DSM-5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme – Klinik Versiyon (SCID-5-CV) uygulanmıştır. OKB tanısı SCID-5-CV ile doğrulanmış, eşlik eden diğer psikiyatrik bozukluklar dışlanmıştır. Ölçek puanları ve korelasyonlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: OKB grubunun Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (SMBÖ), Bergen Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği (B-SMBÖ) ve Negatif Ruminasyon alt ölçeği puanları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek; Pozitif Ruminasyon alt ölçeği puanı ise anlamlı düzeyde düşüktür (tüm p < 0.001). Sosyal medya bağımlılık ölçeği puanları, hem Negatif Ruminasyon alt ölçeği hem de YBOKÖ puanlarıyla pozitif yönde; Pozitif Ruminasyon alt ölçeği puanı ile ise negatif yönde anlamlı ilişki göstermektedir (tüm p < 0.001). Obsesyon ve kompulsiyon alt tiplerine göre sosyal medya bağımlılık ölçeği puanlarında fark gözlense de bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p > 0.05). Medyasyon analizleri, negatif ruminasyonun OKB semptom şiddeti ile sosyal medya bağımlılığı arasında kısmi bir aracı rol oynadığını; pozitif ruminasyon için böyle bir aracılık etkisi bulunmadığını göstermiştir. Sonuç: OKB tanılı bireylerde sosyal medya bağımlılık ölçeği puanları kontrol grubundan yüksektir. Sosyal medya bağımlılık ölçek puanları hastalık şiddeti ve ruminasyonun hem pozitif hem de negatif boyutu ile ilişkilidir. OKB ile takipli olgularda negatif ruminasyon alt ölçeği puanlarının hem OKB semptom şiddeti hem de sosyal medya bağımlılığı ile anlamlı ve pozitif yönde ilişkili olması, negatif ruminasyonun obsesif kompulsif semptomlar ile problemli sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkide belirleyici bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Sosyal Medya Bağımlılığı, Pozitif Ruminasyon, Negatif Ruminasyon