Age factors
120 theses under this subject heading
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniği' nde gestasyonel diyabet taraması için yapılan 50 gram oral glukoz tolerans testi sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Gebelik sırasında hormonal değişimlere bağlı olarak insulin rezistansı riski artar. Kompenzasyon mekanizmaları yetersiz kaldığında annede gestasyonel diyabet oluşması kaçınılmazdır. GDM anne ve bebek için hem gebelikte, hem doğum sırasında, hem de hayatlarının ilerleyen dönemlerinde birçok riski beraberinde getirir. Bu sebeple gebelikte GDM taramasının yapılması ve gerekli önlemlerin zamanında alınması büyük önem arz etmektedir. Tanısı konduğunda komplikasyonlarının önlenebileceği bir bozukluk olan GDM ile ilgili bu çalışmadaki amacımız öncelikle gestasyonel diyabet sıklığını belirlemek, GDM tarama testi sonuçlarını değerlendirmek, OGTT bozukluğunun yaş, parite ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile ilişkisini incelemektir. Materyal ve Method: Çalışmaya Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gebe Polikliniğine 01 Temmuz 2014 ile 28 Ekim 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve 50 gr OGTT yaptırmış olan 332 hasta dahil edildi. Hastaların dosya kayıtları bilgisayar ortamında retrospektif olarak tarandı ve demografik bilgileri, OGTT sonuçları, gebelik öyküleri kayıt edildi. Elde edilen veriler SPSS for Windows 20.0 programı ile analiz edildi. Verilerin karşılaştırılmasında Ki kare, Kolmogorov-Smirnov/Shapiro-Wilk testleri, Student t testi, One Way Anova testi, Mann Withney-U testi, Kruskal-Wallis, Pearson korelasyon analizi ve Spearman korelasyon analiz testi kullanıldı. Sonuçlar yorumlanırken istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmamız Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 11/03/2015 tarih ve 86 sayılı kararı ile etik ve bilimsel açıdan uygun bulundu. Bulgular: Çalışma populasyonumuzda GDM sıklığı %5,4, IGT sıklığı %4,2 bulundu. Hastalarımızın yaş ortalaması 27,6±5,2 idi. Tarama testinin bozukluğu ile yaş grupları arasındaki ilişki incelendiğinde 30 yaş üzerindeki grupta 25 yaş altındakilere göre 50 gr OGTT bozukluğu anlamlı olarak yüksekti (p=0,001). VKİ ortalamaları 27,1±4,5 olan hastalarımızda, VKİ açısından tanı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Annelerin gebelik öyküleri açısından tanı grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Bebeklerin doğum ağırlıkları incelendiğinde bebek doğum ağırlığı ortalaması 3322,5±479,5 gramdı. Bebeklerin %6,9'unda makrozomi saptandı. Makrozomik bebeklerin hiçbirisinin annesine GDM tanısı konmamıştı. Tanı grupları arasında bebek doğum ağırlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,15). Doğum şekli ve bebek cinsiyeti açısından da tanı grupları arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,51 ve p=0,76). Sonuç: Olumsuz birçok sonucu bilinen GDM açısından risk değerlendirmesi gebeyle karşılaşılan ilk zamanda yapılmalı, mevcut risk durumuna göre tetkik ve takip süreci planlanmalıdır. 50 gr glukozla yapılan tarama testi basit ve uygulanabilir olduğundan birinci basamakta yapılması sağlanmalı; gebeler bu testin yapılması için hastane başvurusuna mecbur bırakılmamalıdır. Gebeye beslenme, egzersiz, kilo kontrolü ile ilgili gerekli danışmanlıklar verilmeli, gerektiği zaman uzman görüşü alınmalıdır. Çalışmamız verilerine göre anne kan grubu ve bebeğin cinsiyetinin glukoz metabolizma bozukluğuna etki edebileceği ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bulunamayan farklar göze çarpmıştır. Bu faktörlerin anlamlandırılabilmesi için daha geniş populasyonlu çalışmalar planlanması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel diyabetes mellitus, 50 gr OGTT, takip
Çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımları
Çocukluk döneminde hastaneye yatma çocuklar için önemli bir stres faktörüdür. Hastaneye yatmaya uyumu kolaylaştırmak için çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerin, çocukların duygusal, zihinsel ve sosyal gereksinimlerinin farkında olmaları gerekmektedir. Yaş dönemlerine göre bu gereksinimlerin göz önünde bulundurulması, bakım ve uygulamalarda kullanılması önemlidir. Bu araştırma, çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımlarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Ankara il merkezinde bulunan çocuk hastanelerinde çalışan 268 hemşire ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan tanımlayıcı anket bilgi formu ve 'Çocuk Hemşirelerinin Rol ve İşlevlerini Uygulama Ölçeği' ile toplanmıştır. Değerlendirmede yüzde, Ki-kare, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Bonferroni, Spearman Rho Korelasyon Testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin %84'ünün kadın, %50.7'sinin bekar, %38.8'inin çocuk sahibi ve %57.8'inin lisans mezunu, yaş ortalamaların 31.0±7.3, meslekte çalışma sürelerinin 6.0 (min=0.1; max=39.0) yıl, çocuk kliniğinde çalışma sürelerinin 3.0 (min=0.0; max=36.0) yıl olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin hastanede yatan 3-6 yaş grubu çocukların yaş dönem özelliklerinin farkında oldukları, hastalık ve hastanede yatmaya çocukların verdikleri tepkileri bildikleri belirlenmiştir. Hemşirelerin 'Çocuk Hemşiresi Rol ve İşlevleri Uygulama Ölçeği'nde hemşirelik rolü puan ortalamaları yüksek bulunmuştur. Çocuk sahibi hemşirelerin iletişimci ve işbirliği rolü, rehabilite edici rolü, danışman rolü, yönetici ve koordine edici rolü puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Elde edilen veriler doğrultusunda; çocuk hemşirelerine belirli aralıklarla çocuk gelişimi ile ilgili eğitimler verilmesi, duyarlılıklarının arttırılması ve konuyla ilgili farklı çalışmaların yapılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hastanede yatan çocuk, yaş dönemi, hemşirelik, rol ve işlev
Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş ve üzeri bireylerin kanser tarama testleri hakkında bilgi tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde bazı kanser türleri tarama programlarıyla önlenebilmekte, erken tanı alıp tedavi olasılığı artırılabilmektedir. Tarama programları sayesinde kanserden ölüm oranları azalmakta, erken teşhis prognozu da önemli ölçüde etkilemektedir. Bazı kanser türlerinin önlenebilir hastalıklar arasında olması, kanser taramalarını önemli ve gerekli kılmaktadır. Yaptığımız çalışmada 20 yaş üzeri bireylerin bilgi tutum ve davranışları araştırılarak, önlenebilen kanserler ve kanser tarama programları ile ilgili farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot Çalışmamıza Ağustos 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 20 yaş üzeri 360 kişi kabul edildi. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle 40 sorudan oluşan anket uygulandı. Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteydi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 273 kadın, 87 erkek katılımcı bulunuyordu. Eğitim düzeylerine göre dağılımda ise; okur-yazar olmayan 5 kişi, okur-yazar olan 1 kişi, ilköğretim mezunu 37 kişi, ortaokul mezunu 17 kişi, lise mezunu 66 kişi, üniversite mezunu 234 kişi çalışmamıza katıldı. Ulusal kanser tarama programımızda yer alan kanserleri tam olarak doğru bilenlerin sayısı 20-29 yaş arası grupta 6 (%1,6) kişi idi. Geriye kalan 52 (%14,4) kişi, yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. 30-70 yaş grubunda ise tam olarak doğru bilenlerin sayısı 31(%8,6) kişi, geriye kalan 271(%75,2) kişi yanlış, eksik veya fazladan bir kanser türü cevaplamıştı. Tarama yaş gruplarında kanser tarama testleri yaptırıp yaptırmadıkları sorgulandığında; mamografi yaptıran 98 (%64,9) kişi, smear yaptıran 144 (%72,3) kişi, HPV-DNA testi yaptıran 19 (%9,5) kişi, GGK yaptıran 53 (%33,3) kişi, kolonoskopi yaptıran 32 (%20,1) kişiydi. Kanser taramalarını düzenli yaptırmayanlar neden olarak, zaman bulamama ve sağlıklı olduklarını düşünmelerini belirttiler. Çalışmamızda kanser tarama testlerinin bilinme oranı yüksek iken yaptırma oranları düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonucu, bireylerin ulusal kanser tarama programları hakkındaki bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Bu sonucun çalışmaya katılan bireylerin eğitim seviyesinin yüksek olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Amacımız kanser tarama programlarının farkındalığını artırarak kanser tarama testlerinin etkin olmasında hedeflenen popülasyonun %70' inin taramalara katılımını sağlayarak önlenebilir kanser türlerini önlemek, kanser bağlı oluşan mortalite ve morbidite oranlarını azaltmaktır. Bu bağlamda eğitim düzeyi düşük insanlara eğitim ve tanıtım faaliyetlerinin yapılarak farkındalık sağlanması gerekmektedir.
Altmış yaş üstü hastalarda kronik hastalıkların malnutrisyona etkisi
Amaç: Kronik hastalığı olan 60 yaş üstü olguların beslenme durumunu değerlendirmeyi, bu olgulardaki malnutrisyon eğilimini saptamayı ve nutrisyonel durumun kronik hastalıklarla olan ilişkisini tespit etmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Nisan 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen 60 yaş üstü 125'i erkek, 187 `si kadın olmak üzere 312 hasta çalışmaya alınarak kesitsel bir çalışma yapıldı. Hastalara MNA-SF testi uygulandı. Albumin, glukoz, total kolesterol, kan üre azotu, kreatinin, TSH, serbest T3, serbest T4, vitamin B12, folat, sodyum, potasyum, kalsiyum, trigliserid tetkikleri değerlendirildi. Hastaların bel çevreleri, kalça çevreleri ölçüldü ve bel çevresinin kalça çevresine oranı değerlendirildi. Boy ve kiloları ölçüldü ve VKİ hesaplandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni hali, yaşam ortamları (aile ile veya yalnız yaşayıp yaşamadıkları) sorgulandı ve kayıt edildi.Bulgular: MNA?10 olan hastaların daha yaşlı olduğu(p<0.001), BÇ/KÇ oranının daha düşük olduğu (p<0.001), BÇ'nin daha düşük olduğu (p<0.001), VKİ'nin daha düşük olduğu (p<0.001),albumin değerlerinin daha düşük olduğu(p<0.001), vitamin B12 değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), Na değerlerinin daha düşük olduğu, K değerlerinin daha düşük olduğu, Ca değerlerinin daha düşük olduğu, BUN değerlerinin daha yüksek olduğu (p<0.001), serbest T3 değerlerinin daha düşük olduğu (p<0.001), trigliserid değerlerinin daha düşük olduğu (p=0,032), total kolesterol değerlerinin daha düşük olduğu (p=0.029) tespit edildi.Kronik hastalıklar değerlendirildiğinde ise KBY ve KY hastalarında MNA skorunun daha düşük olduğu tespit edildi. 24 bağımsız değişkenle yapılan logistik regresyon analizi sonucu MNA skoru ile anlamlı ilişkisi olan değişkenler KY, demans,vitamin B12,albumin ve yaş olarak tespit edildi.Sonuç: Çalışmamızda kullandığımız Mini nütrisyonel değerlendirme formunun kısa şekli (MNA-SF) oldukça güvenilir, ucuz ve pratik değerlendirme şeklidir. Özellikle demanslı ve KKY li geriatrik olguların değerlendirilmesinde beslenme ve enerji dengesinin daha sıkı bir şekilde takip edilmesi gerekmektedir.
Investigation of physical activity levels of pregnant women in the last trimester depending on age
This study was conducted with 250 pregnant women who were admitted to their hospitals in Babylon City between 05.12.2021 and 01.06.2022, who were in the third trimester of pregnancy and who had a healthy/risk-free pregnancy. The pregnants who participated in the study were divided into 2 groups with an equal number according to their age groups (20-29 and 30-39 years). Sociodemographic characteristics of pregnants were recorded and their physical activity levels were evaluated with the Pregnancy Physical Activity Questionnaire. According to the ages of the pregnants, exercise intensity and exercise types were compared. The average age of the individuals in the 20-29 age group who participated in the study was 25.83 and the average age of the individuals in the 30-39 age group was 33.72. There was no difference between the total, sedentary, light and moderate activity intensities of the pregnant groups (p>0.05). The higher/severe level of activity level was higher in the 20-29 age group (p<0.05). While domestic care activities and eucupational activities did not differ between the groups in terms of activity type (p>0.05), it was seen that the participation in sports activities was higher in the 20-29 age group (p<0.05). When the relationships between sociodemographic data and activity components were compared, it was seen that age was positively related to sedentary and eutrophic activities and high-intensity activity and sports exercises (p<0.05), (r=0.172; 0.128; -0.456; -0.502, respectively). Total, mild, moderate, high-intensity activities and home/care activities were found to be negatively related to gestational age (p<0.05), (r= -0.139; -0..173; -0.149; -0.178, respectively). Total, sedentary, mild, moderate activities and home/care activities, euptoral activities were associated with previous pregnancy status in a negative way and
COVID-19 pandemisi sürecinde yaş ayrımcılığının sosyal medyadaki tezahürü: Youtube analizi
Bu çalışma, Covid-19 pandemisinde yaş ayrımcılığının sosyal medyada tezahürünü incelemek amacıyla, Youtube üzerinden toplumun yaşlılık algısını ve yaş ayrımcılığının nedenlerini ortaya koymak için yapılmıştır. Bu bağlamda, popüler bir sosyal medya platformu olan Youtube'da Covid-19 pandemisinde yayınlanan içerikler, yaş ayrımcılığı unsurları açısından içerik analizi ile incelenmiştir. "Covid-19 pandemisinde sosyal medyada yaş ayrımcılığının yaygınlaşmasının sebebi nedir?" sorusundan yola çıkılarak; Covid-19 pandemisi sürecinde Youtube içeriklerinde ve kullanıcı yorumlarında hangi yaş ayrımcılığı unsurlarına rastlandığı ve içeriklerin yaşlılarla ilgili verdiği mesaj analiz edilmiştir. Bulgulara göre, yaşlılar ve Covid-19 pandemisi ile ilgili bilgilendirici, suçlayıcı, alay eden ya da mizah içeren içerikler bu dönemde farklı sosyal medya platformlarında olduğu gibi Youtube'da da popülerleşerek yaş ayrımcılığını derinleştirmiştir. İçeriklerde yaş ayrımcılığı barındıran kalıp yargılar, yaşlıyla alay eden, küçültücü ifadeler ile yaşlıyı bu dönemde kriminalize eden ve günah keçisi haline getiren bulgular ortaya konulmuştur. Bunun yanında görünürde yaşlılara karşı olumlu yaklaşımlar içeren ancak alt metinde yaş ayrımcılığı barındıran örtük içerikler de analiz edilmiştir. Ayrıca bulgularda 100 yaş ve üzerinin medya dilinde marjinalize edilmesi de dikkat çekmektedir. Yorumlar kısmında ise nefret söylemi, öfke, hakaret ve küfür içeren ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Yorumlar kısmında kullanıcıların dolayısıyla toplumun bu dönemdeki yaşlılık algısı doğrudan gözlenmektedir. İçeriklerde olumsuz yaşlılık algısı kullanıcı yorumlarına da yansıyarak olumsuz tepkileri doğurmuştur. Bu anlamda sosyal medya içerikleri Covid-19 pandemisinde yaşlılarla ilgili olumsuz kalıp yargıları yeniden üretmiştir. Yaşlılara, yaşlılığa ve yaşlanmanın kendisine yönelik önyargılı tutumların bir kombinasyonu olarak tanımlanan yaş ayrımcılığının Covid-19 pandemisinde artarak nefret söylemine dönüştüğü görülmektedir. Bu nefret söylemlerinin zaman zaman toplumda yaşlılara karşı nefret suçu ve şiddet eylemlerine dönüştüğü, bu durumun uzun vadede sosyolojik bir sorun olarak kuşaklar arası ilişkilere zarar verdiği görülmektedir. Yaşlılığın toplum algısında ölümle özdeşleşmesi ve pandemi döneminde virüsü yaşlıların yaydığı düşüncesi bu tür söylemlere neden olmuştur. Covid-19 pandemisindeki koşullar, korku ve paniğin yarattığı kaos ortamı da yaş ayrımcılığı ve nefret söyleminin yayılmasına neden olmuştur. Yaş ayrımcılığını sistematikleştiren medyatik söylemlerin de sosyal medyaya sirayet ederek bu dönemde toplumun yaşlılık algısını olumsuz etkilediği ortaya çıkmaktadır.
Adana bölgesinde yaşayan 18 yaş altı ve 35 yaş üstü kadınların kontraseptif yöntem kullanım özelliklerinin araştırılması
Doğurganlık, bilinçli bir şekilde düzenlenmediğinde aile ve toplum sağlığını olumsuz etkileyen riskli gebelikler ortaya çıkar. Yaşa bağlı riskli olarak tanımlanan 18 yaş altı 35 yaş üstü gebeliklerin oluşmasının temel nedeni aile planlaması yöntemi kullanmama veya bunlara erişememedir.Araştırma, araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu (Ek-1) kullanılarak, Kasım 2009-Ocak 2010 tarihleri arasında; Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına, Adana Doğum ve Çocuk Bakım Evi Hastanesi Doğum Servisine ve Yeşilevler-2 Aile Sağlığı Merkezine başvuran 18 yaş altı ve 35 yaş üstü kadınların aile planlaması uygulamalarını saptamak amacı ile yapılmıştır.Bulgular, kadınların aradaki yaş farkına rağmen benzer bilgi düzeyi ve davranışlara sahip olduklarını, gebelik için yöntem seçimlerini yaşlarının oluşturduğu riski göz önüne almadan yaptıklarını, hatta daha sıklıkla geleneksel yöntemlere başvurduklarını göstermektedir. Her iki grup kadın(18 yaş altı ve 35 yaş ve üstü) benzer büyüklükte ailelerden gelmekte(6,6±2,9 ve 6,4±2,5 kardeşli); aynı sayıda çocuk istemekte(ortalama 2,8); adet döneminin hangi aralığında gebe kalınacağını genellikle bilmemektedir(%83,9 ve %76,1). Her iki grubun da ilk kullandıkları kontraseptif metodun etkin olma yüzdeleri benzerdir(%71,4 ve %69,2). Gençlerin %4,8'i yaşlıların %42,6'sı korunurken ve toplam grubun %58,1'i geri çekme metodu kullanırken gebe kalmışlardır. Kadınların ilk gebelik yaşları ve gebelik için uygun olduğunu düşündükleri yaşlar eğitimleri ile artmakta(ilkokul altı için 18,5 ile 21,2 ve lise ve üstü için 25,1 ile 23,7) ancak ideal çocuk sayıları eğitimle değişmemektedir(2,8±0,8 çocuk). Ek olarak; gebe olan kadınlarda gebeliği istemeyenlerin oranının yüksek olduğu(%28,2), yaşlı risk grubunun etkin yöntem kullandıkları halde istenmeyen gebelikle başvurdukları(%58,7), yaşamı boyunca hiç yöntem kullanmamış olan kadınların doğurganlık hikayelerinin de araştırılan grup ile benzer olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak, aile planlaması eğitim ve hizmetinin yetersizliği, daha çok özen gösterilmeyi hak eden riskli gebelik yaşındaki kadınlarda da kendini belli etmektedir.Anahtar kelimeler: Kadın , Gebelik, Kontrasepsiyon, Riskli Gebelikler, Riskli Gebelik Yaşı.
Yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olan hastalarda fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkilerinin optik koherens tomografi - Anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastalarda komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkisini non invazif olarak Optik Koherens Tomografi – Anjiografi (OKTA) ile değerlendirmek ve uygulanacak anket ile hastaların görsel olarak yaşam kalitelerinin araştırmak Yöntem: Çalışmaya Eylül 2019 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi'nde yaş tip makula dejenerasyonuna bağlı neovasküler membran tanısıyla takip edilen hastalardan fakoemülsifikasyon cerrahisi endikasyonu olan 44 hasta ve katarakt cerrahisi endikasyonu olmayan 44 hasta alındı. Özellikle son 6 ay içinde anti-VEGF tedavisi almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. Fakoemülsifikasyon öncesi ve postoperatif 1, 3 ve 6. ay kontrollerinde hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) kaydedilerek optik koherens tomografi (OKT), OKTA ve fundus otoflöresans (FOF) çekimleri yapıldı. Postoperatif 3 ve 6. aylarda NEI VFQ-25 görsel yaşam kalitesi anketi uygulandı. OKT ve OKTA parametreleri 2 ayrı çalışmacı tarafından değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Çalışma başlangıcında gruplar arasında yaş, cinsiyet, koroidal neovasküler membran (KNV) tipi ve alanı ile KNV akım alanı ölçümleri açısından fark yok idi. Takiplerde cerrahi ve kontrol grupları arasında membran alanı açısında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Fakat cerrahi grubunda başlangıç ve 6. ay arasında membran alanı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). Cerrahi ve kontrol grupları arasında akım alanı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). 6. ay vizitinde cerrahi grubunda küçük kalibreli damarda anlamlı azalma (p<0,05), perilezyonel haloda anlamlı artış (p<0,05) tespit edildi; diğer aktivasyon kriterlerinde anlamlı değişim görülmedi (p>0,05). Süperfisial Foveal Dansite (SFD) ölçümleri değerlendirildiğinde cerrahi grubunda preoperatif dönemden 6. aya kadar olan ölçüm sonuçları arasındaki değişim istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p˃0,05). Perilezyonel halo mevcut olan cerrahi ve kontrol grubu hastalarının sadece OKTA ile değerlendirilen 6. ay neovasküler membran alanları anlamlı olarak farklıydı (p˂0,05). OKT ölçümlerinde subfoveal koroid kalınlığında başlangıç ve 6. ay arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Başlangıç ve 3. ay değişimine bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı fark görüldü (p<0,05). Diğer OKT ölçümleri için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmemiştir (p>0,05). NEI VFQ-25 alt ölçek analizinde kontrol grubunda anlamlı değişiklik görülmezken cerrahi grubunda uzak aktivite puanında anlamlı artış görüldü. Sonuç: Katarakt cerrahisi komplikasyon olup olmamasından bağımsız, neovasküler YBMD progresyondaki risk faktörlerinden biri olarak düşünülmüştür. Katarakt cerrahi yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastaların görsel yaşam kalitelerini artırıyor olsa da günlük hayatını etkilemeyen kataraktı olan hastalarda fakoemülsifikasyonun ertelenmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, fakoemülsifikasyon, optik koherens tomografi anjiografi.
Kadın futbolcuların yaş ve oynadıkları mevkilere göre bazı fiziksel uygunluk değerlerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Kadın futbolcuların yaş ve oynadıkları mevkilere göre bazı fiziksel uygunluk değerlerinin incelenmesini araştırmaktır. Çalışmaya Türkiye Kadınlar Birinci Liginde mücadele eden Gazikent spor ve Fıstıkspor'un A ve alt yapı takımlarından 14-30 yaş arasındaki 100 gönüllü futbol oyuncusu katıldı. Futbolcuların yaş ve spor yaşı ortalamaları sırasıyla 18,8 y, 3,89±0,44 sy, olarak bulunmuştur. Futbol oyuncuları kaleci, defans, orta saha ve forvet olarak oynadıkları mevkilere göre gruplandırıldı. Gönüllülere; vücut komposizyonu, esneklik, 10 m, 20 m sürat, 20 m (MAXVO2), dikey sıçrama, çeviklik ölçüm testleri uygulandı. Araştırmada elde edilen verilerin istatistiksel analizinde, spor yaşı ve mevkilerin araştırılmasında Faktoriyel düzende Varyans Analizi Tekniğinden yararlanılmıştır. Farklı grupların saptanmasında ise Tukey Çoklu Karşılaştırma Testinden yararlanılmıştır. Söz konusu istatistik analizlerin yapılmasında Minitab for Windows ver. 17.0 ve SPSS for windows ver.20.0 paket programlarindan yararlanılmıştır. Yapılan faktöriyel düzende varyans analizi sonuçlarına göre Spor Yaşı, Kilo, Boy, İstirahat Nabzı, VY% ve Dikey Sıçrama özellikleri bakımından yaş grupları arasında istatistiksel olarak önemli farkların bulundugu görülmüştür (p<0.05). Sonuç olarak, veriler genel olarak değerlendirildiğinde, mevkiler arasında önemli performans farklılıklarının olmadığı görülmüştür. Ancak kalecilere ait değerlerin faklılık göstermesi, antrenman farklılığından kaynaklandığı ve bu nedenle kalecilerin değerlendirlmesinin diğer mevkilerdeki futbolculardan ayrı yapılmasının daha uygun olacağı söylenebilir. Futbolda her mevkiye uygun oyuncu profilinin olmayışı ve tüm mevkilere genelde aynı antrenmanların uygulanması, anlamlı farkın ortaya çıkmasına engel olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Kadın Futbolcular, Mevki, Yaş, Fiziksel ve Fizyolojik özellikler
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde saptanan hıv-1 izolatlarında sekans analizi yöntemi ile alt grupların saptanması
Keşfedileli çok az zaman olmuş olmasına rağmen Human Immunodeficiency Virus(HIV) günümüzde enfeksiyon hastalıkları etkenleri içerisinde önemli bir yere oturmuştur. Özellikle CD4+T lenfositleri hedef alan virüsün, sahip olduğu bazı enzimatik mekanizmalarla konak hücre DNA'sına integre olmasıyla seyreden süreç, virüsün tüm bağışıklık mekanizmalarını yetersiz hale getirmesi, ardından gelişen malignite ve enfeksiyonlar ile hastanın ölümüne kadar giden bir seyir göstermektedir. Virüsün HIV-1 ve HIV-2 olarak iki alt türü tanımlanmış olup, coğrafik olarak dünya üzerindeki dağılımları farklılık göstermektedir. Gaziantep ili son yıllarda göçmen hareketliliğinin sık rastlandığı illerden biri olup, bu çalışma ilimizde saptanan HIV izolatlarının alt-tür dağılımının belirlenmesi ve HIV enfeksiyonlarındaki epidemiyolojik bulguların (bulaş kaynağı, yaş dağılımı, vb.) irdelenmesi amacıyla yapılmıştır. Mart-Kasım 2015 tarihleri arasında laboratuarımıza HIV RNA testi çalışılması amacıyla gönderilen ve RNA testi >1000 kopya/mL olarak saptanan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. HIV-1 RNA testi real-time PCR ile QIAsymphony SP/Artus HIV-1 QS-RGQ Kit (QIAGEN GmbH, Almanya), kiti kullanılarak yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 2'sinde amplifiye edilen RNA dizileri, sekans için uygun olmadığından 33 örnekte sekanslama yapılarak subtip analizi ve filogenetik değerlendirme yapıldı. HIV-1 (ters transkriptaz domaini, kodon 41-232) dizilenmesinde, TheFrench ANRS (National Agency for AIDS Research) AC11 Direnç Grubu'nun PCR ve dizileme algoritmasından yararlanıldı. Filogenetik analiz çalışmaları sonucunda HIV-1 subtiplendirmesi sonucunda 33 hastanın 22'si (% 66.6) subtip B olarak saptanmıştır. Hastaların 7'sinde (% 21.21) subtip A1 saptanmıştır. Hastaların 3'ünde (% 9.09) CRF02_AG olarak saptanmıştır. Bir (% 3.03) hastada ise subtip C olarak saptanmıştır. Dünya üzerinde eskiye oranla sık yaşanan insan hareketliliğinin, enfeksiyon etkenlerinin dağılımına da etkisi olacağından, HIV'in subtip analizlerinin yapılması virüsün yayılımını gözlemlemek açısından önemlidir.
Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu bulunan hastaların optik koherens tomografi anjiografi bulgularının incelenmesi
Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu Bulunan Hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiografi Bulgularının İncelenmesi Amaç: Sigara kullanımının kuru tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) bulunan hastalardaki etkilerini Optik Koherens Tomografi Anjiografi (OKTA) ile değerlendirmek ve sigara kullanımının YBMD patogenezindeki rolünü aydınlatmaya çalışmak. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya kuru tip YBMD'si olan 127 hasta ve herhangi bir retina patolojisi olmayan 60 kontrol olgusu dahil edildi. Olguların en iyi düzeltilmiş görme keskinleri (EİDGK) ve sigara kullanım miktarları kaydedildi ve OKTA çekimleri yapıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve sigara kullanım miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (hepsi; p>0,05). Kuru tip YBMD hastalarının yüzeyel ve derin kapiller pleksuslarındaki vasküler dansite ölçümleri ve santral koryokapillaris perfüzyon alanı ölçümleri kontrol grubundan daha düşüktü ve YBMD evresi arttıkça ölçümlerin giderek düştüğü belirlendi (p<0,05). Sigara kullanan ve sigara kullanmayan olgular arasında karşılaştırma yapıldığında yüzeyel ve derin kapiller pleksuslardaki vasküler dansite ölçümleri ve santral koryokapillaris perfüzyon alanı ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (hepsi; p>0,05). Olguların sigara kullanım miktari ile yüzeyel ve derin kapiller pleksuslardaki vasküler dansite ölçümleri ve santral koryokapillaris perfüzyon alanı ölçümleri arasında bir korelasyon saptanmadı. Sonuç: Kuru tip YBMD'de retinal ve koroidal yapılar etkilenmektedir ve kuru tip YBMD'nin evresi arttıkça retinal ve koroidal yapılardaki etkilenme artmaktadır. Sigara kullanımı retinal ve koroidal dolaşımı etkilememektedir. Anahtar kelimeleri: Kuru tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu, sigara, optik koherens tomografi anjiografi.
Şizofreni hastalarında tıbbi hastalık eş tanılarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada şizofreni hastalarının tıbbi hastalık eş tanı profillerinin çıkarılması amaçlanmıştır. Tıbbi hastalıkların yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik verilere; hastane yatış sayısı, hastalık süresi gibi klinik özelliklere ve psikiyatrik takiplerinin yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılıklar gösterip göstermediğinin tanımlanması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11.02.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalına ayaktan başvuran ve burada yatırılarak takip edilen şizofreni hastaları ile 5.06.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi yataklı servislerinde tedavi görmekte olan şizofreni hastaları alındı. Görüşmeler tek bir görüşmeci tarafından 30-45 dakikada gerçekleştirildi. Görüşme sırasında araştırma için tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, fiziksel hastalıklar listesi ve mevcut fiziksel hastalık listesi hastadan alınan bilgiler doğrultusunda görüşmeci tarafından dolduruldu. Bulgular: Çalışmamıza 537 hasta katılmıştır. Bu hastaların 219'u (%40,8) kadın, 318'si (%59,2) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 38,50 ±12,21'dir. Hastaların 495'inde (%92,2) herhangi bir tıbbi hastalık olduğu bulunmuştur. Bu hastalıklardan en sık görüleni 458 (%85,3) hastayla ağız-diş sağlığı problemleridir. Daha sonra ise obezite gelmektedir (170 hasta, %31,7). 3. sıklıkta gözlenen hastalık diyabet olup 50 (%9,3) hastada bulunmuştur. Ardından ise hipertansiyon ve hiperlipidemi gelmektedir (her ikisi de 39 hastada saptanmıştır, %7,3). Hipertansiyon, epilepsi, tiroid patolojileri, prolaktin yüksekliği, obezite, anemi kadınlarda daha sık görülen hastalıklardır. Erkeklerin ağız hijyenine kadınlardan daha az dikkat ettiği gözlenmiştir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, diyabet, ülser evlilerde daha sık karşılaşılmıştır. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi, KOAH, diyabet, tiroid patolojileri, benign prostat hiperplazisi yaşla sıklığı artan hastalıklardır. Obez hastalarda hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet daha sık gözlenmiştir. Epilepsisi, kardiyak aritmisi ve obezitesi olan hastalarda sigara içme oranlarına daha az rastlanmıştır. Polifarmasi alan hastalarda kardiyak aritmi daha sık bulunmuştur. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular şizofreni hastalarının büyük çoğunluğunun tıbbi bir tıbbi hastalık eş tanısı olduğunu göstermiştir. Şizofreni hastalarının genel tıbbi durumu ilgilendiren hastalıklarına karşı özenli olmamaları nedeniyle bir kısım hastalıklarının tanısının atlandığı da düşünülünce bu oranların çok daha yüksek olduğu sonucuna varılabilir. Bazı hastalıkların sıklıklarının şizofreni hastalarında arttığına da dikkat edilirse şizofreni hastalarının en önemli ölüm sebeplerinden olan tıbbi hastalık eş tanılarının etkin şekilde tanılanması ve tedavi edilmesi gerekliliği kanaatine varılmaktadır.
Neovasküler tip yaşa bağlı makula dejeneresansında ıntravitreal aflibercept tedavisinin etkinliği ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Neovasküler tip Yaşa Bağlı Makula Dejeneresansı (YBMD)'ında intravitreal aflibercept tedavisinin sonuçlarının ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Aralık 2012-Kasım 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde neovasküler YBMD nedeniyle intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanan 76 hastanın 89 gözü prospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, sistemik hastalıkları, lens durumları, tedavi süreleri, OKT ve FFA bulguları kaydedildi. Neovasküler YBMD için intravitreal aflibercept enjeksiyonu dışında tedavi almamış olanlar grup 1, daha önceden farklı anti-VEGF tedavisi almış olanlar ise grup 2 olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların enjeksiyon öncesi oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Enjeksiyon sonrası kontrollerde en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK), merkezi makula kalınlıkları (MMK) ve koroid kalınlıkları (KK) değerlendirilerek iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de intravitreal aflibercept enjeksiyonu öncesinde ortalama EİDGK 1,12±0,48, grup 2'de 1.07±0,56 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,647). Grup 1'de enjeksiyonu sonrası ortalama EİDGK 0,94±0,5, grup 2'de 0,98±0,53 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,555). Enjeksiyon sonrasındaki EİDGK'de grup 1'de ortalama 0,18±0,34 artış olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,01). Grup 2'de ise 0,092±0,38'lik artış olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,131). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0,230). Grup 1'de enjeksiyonu öncesinde ortalama MMK 454,96±207,9 µm (101-1000), grup 2'de 454±195,3 µm (148-1039) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,982). Grup 1'de enjeksiyon sonrasında ortalama MMK 254,60±140,98 µm (100-708), grup 2'de 270,63±115,42 µm (119-774) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,686). Enjeksiyon sonrasında MMK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 200,35±216,13 µm ve grup 2'de 183,36±203,4 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,00 ve p=0,00). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,234). Grup 1'de enjeksiyon öncesinde ortalama KK 190,98±56 µm (100-384), grup 2'de 197±52,52 µm (125-330) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,592). Enjeksiyonu sonrasında grup 1'de ortalama KK 168,79±50,64 µm (98-302), grup 2'de 174,92±47,59 µm (106-260) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,14). Enjeksiyon sonrasında KK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 22,19±0,62 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p= 0,014). Grup 2'de ise ortalama 22,28±74,05 µm olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,061). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,586). Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası EİDGK değişimi ile cinsiyet (p=0,418, p=0,552), lens durumu (p=0,182, p=0,993), sistemik hastalık varlığı (p=0,326, p=0,959), Pigment Epitel Dekolmanı (PED) varlığı (p=0,855, p=0,103), İç Segment-Dış Segment (IS/OS) bandı durumu (p=0,203, p=0,888) ve Koroid Neovaskülarizasyonu (KNV) tipi (p=0,972, p=0,275) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası MMK değişimi ile cinsiyet (p=0,543, p=0,955), lens durumu (p=0,793, p=0,879), sistemik hastalık varlığı (p=0,101, p=0,47), PED varlığı (p=0,27, p=0,599), IS/OS bandı durumu (p=0,243, p=0,304) ve KNV tipi (p=0,12, p=0,835) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası KK değişimi ile cinsiyet (p=0,568, p=0,449), lens durumu (p=0,615, p=0,084), PED varlığı (p=0,561, p=0,561), IS/OS bandı durumu (p=0,702, p=0,949) ve KNV tipi (p=0,349, p=0,349 ) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuçlar: Neovasküler tip YBMD'de tedavi seçeneklerinden biri olan intravitreal afliberceptin önceden başka anti-VEGF tedavisi alan ve almayan gözlerde etkili olduğu gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, anti-VEGF, koroid kalınlığı, neovasküler YBMD, OKT
Kadın voleybolcularda göz-el tepki süresinin yaşa göre incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, kadın voleybolcularda göz-el tepki sürelerinin yaşa göre incelenmesidir. Çalışmaya, Kırşehir ilinde 2022-2023 sezonunda Türkiye Voleybol Federasyonu'na bağlı alt yapı takımlarından Kırşehir Voleybol Akademi Kulübü'nde lisanslı oynayan 10-14 yaş arasındaki kadın sporcular arasından çalışmaya gönüllü olarak katılmayı onaylayan, yaş ortalamaları 11,95±1,33, vücut ağırlığı ortalamaları 46,69±10,35 ve boy ortalamaları 1,56±0,09 olan 59 kadın voleybolcu dahil edilmiştir. Voleybolcuların boy uzunluklarını ölçmek için Sera marka boy ölçüm cihazı; vücut ağırlıklarını ölçmek için Tanita BC-418 Segmental cihazı kullanılmıştır. Ayrıca voleybolcuların göz-el tepki sürelerini belirleyebilmek için ise Light Trainer Exercise sistemi Pro Set kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 22.0 analiz programından yararlanılmıştır. Elde edilen veriler normal dağılım ve varyans homojenliği göstermediğinden nonparametrik testlerden yararlanılmıştır. Yaş değişkenine göre karşılaştırmalarda Kruskal Wallis H testi kullanılmış; Kruskal Wallis H testi sonucunda aralarında anlamlı fark bulunan grupların tespitinde Post-Hoc çoklu karşılaştırma analizlerinden yararlanılmıştır. Gruplar arası ilişki ise Spearman Korelasyon analizi ile test edilmiştir. Çalışma sonucunda, kadın voleybolcuların yaş değişkenine göre boy uzunluğu ve vücut ağırlığı arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Yaş değişkenine göre çift el, baskın el ve baskın olmayan el değişkeni arasında görsel tepki süreleri bakımından anlamlı fark bulunmadığı saptanmıştır. Ayrıca yaşın görsel tepki süreleri üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olmamakla beraber, görsel tepki bakımından eller arasındaki koordinasyonun yaşla birlikte gelişim gösterdiği belirlenmiştir.
Çocuklarda yaşa göre anafilaksi nedenleri
Amaç: Anafilaksi; son yıllarda sıklığı artan, hızla ortaya çıkan, ölüme neden olabilen ciddi bir sistemik alerjik reaksiyondur ve insidansı dünya çapında giderek artmaktadır. Anafilaksi insidansını, şiddetini, kliniğini ve tanınmasını etkileyen pek çok risk faktörü mevcuttur. Anafilakside tanı öykü ve klinik bulgularla konmaktadır. Çocukluk çağında en sık neden besin alerjileridir. Ancak yaş dağılımına göre görülme sıklığı değişkendir. Bu çalışmada; Ç.Ü.T.F. Çocuk Alerji ve İmmünoloji kliniğine başvuran anafilaksi tanılı hastaların başvuru semptomları ve etyolojisi, yaşlara göre dağılımını retrospektif olarak incelemek ve yaş dağılımına göre anafilaksinin nedenlerini belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ç.Ü.T.F. Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniği'ne 2009-2019 yılları arasında anafilaksi tanısı almış 120 hasta retrospektif olarak incelendi. Ç. Alerji Polikliniği veri tabanından ve adrenalin otoenjektör raporu hazırlanmış hastaların isimleri alınarak hastaların arşiv dosyalarına ulaşıldı. Çalışmaya alınan hastaların bilgileri dosyalardan ve otomasyon sisteminden bulunarak kayıt edildi. Etik kurul onayı alındı. Bulgular: Çalışmamıza 80 (%66,7) erkek, 40(%33,3) kız olmak üzere 120 hasta alınmıştır. Tanı yaşı ortalaması 78,43 ± 59.758 (5-210) ay idi. Hastaların 55'inde (%45,8) besin alerjisi, 22'sinde (%18,3) ilaç alerjisi mevcuttu. Ailede alerjik hastalık öyküsü hastaların %57,5'inde mevcuttu. Anafilaksi klinik bulguları en sık %95,8 oranında cilt ve mukozada görüldü. En sık görülen anafilaksiyi tetikleyici faktör besinlerdi. (%48,3) Besine bağlı anafilaksi en sık 0-2 yaş aralığındaki (%46,6) hastalarda görüldü. Besinlerden en sık inek sütüne (%34,5) karşı anafilaksi geliştiği görüldü. Anafilaksi tetikleyici faktörlerden 2. sıklıkta ilaçlar (%28,3) ve 3. sıklıkta venoma (%19,2) bağlı anafilaksi görüldü. İlaca bağlı anafilaksi ise en sık 6-12 yaş (% 41,2) aralığında görüldü. Venoma bağlı anafilaksi de en sık 6-12 yaş arasında (% 60,9) görüldü. İlaca bağlı anafilaksi en sık beta-laktam antibiyotiklere (%73,5) bağlı görüldü. Tüm hastalarımızda tam kan sayımı, total IgE, spesifik IgE ve deri prick testi bakılmamıştı. Hastaların anafilaksi döneminde veya sonraki takiplerinde bakılan laboratuar tetkiklerinde; 103 hastanın (% 85,8) beyaz küre sayısı, 92 hastanın (% 76,6) total IgE, 54 (% 45) hastanın spesifik IgE sonuçları mevcuttu. 51 hastaya (% 42,5) prick testi yapılmıştı. Epinefrin otoenjektör kullanımı ise 63 hastada (% 52,5) mevcuttu. 56 hastada(% 46,7) otoenjektör kullanımı yoktu. 1 hastanın (% 0,8) ise otoenjektör kullanım bilgisine ulaşılamadı. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda anafilaksi çocuk yaş grubunda erkeklerde daha sıktır. Yaşın artmasıyla beraber kızlarda sıklığın arttığı görüldü. Etyolojik nedenlerde en sık besinlere bağlı anafilaksi saptandı. İnfant ve çocuklarda besine karşı, adölesanlarda ilaç ve venoma bağlı daha fazla anafilaksi olduğu, altta yatan atopi öyküsünün anafilaksi sıklığını arttırdığı görüldü. Yaptığımız çalışmada anafilaksi etyoloji ve klinik bulguları açısından literatürle benzer özellikte bulgular elde ettik. Ancak bazı farklı sonuçlarımız da mevcuttu. Bu durumun çalışmamızdaki bazı kısıtlılıklara bağlı olduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Anafilaksi, Anafilaksi risk faktörleri, Anafilaksi etyolojik faktörler, Anafilaksi klinik bulguları
Burun antropometrik ölçümleri ve burun tipleri
Bu çalışmada; burun ile ilgili normal antropometrik verilerin elde edilmesi, yaş ve cinsiyet ile ilgili değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 5-64 yaş arası 874 sağlıklı bireyde kaliper ile burun antropometrik ölçümleri yapılmıştır ve yetişkinlerde burun tipleri belirlenmiştir. Bireyler yaşlarına göre 5-7, 8-9, 10-11, 12-13, 14-15, 16-17, 18-40, 41-64 yaş olmak üzere 8 gruba ayrılmıştır. Bireylerde nazal uzunluk, nazal yükseklik, morfolojik nazal genişlik, anatomik nazal genişlik, nazal kök genişliği, nazal derinlik, nostril uzunlukları ve genişlikleri, bizigomatik genişlik ve yüz yüksekliği ölçülmüş; eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim, nazal indeks, nazofasiyal indeks ve burun-yüz genişlik indeksi hesaplanmıştır. Yetişkinlerde Martin ve Sallar'a göre burun tipleri sınıflandırılmıştır, en çok görülen burun tipi mesorrhine olarak belirlenmiştir. Nazal derinlik hariç tüm ölçümlerde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. Tüm uzunluk ve yükseklik ölçümleri ile morfolojik ve anatomik nazal genişlik değerleri, eksternal burun yüzey alanı, nazal hacim ve indekslerin hepsinde tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık görülmüştür. ROC Analizi ile erkek ve kadınları ayırmak için kestirim değerleri saptanmış, nazal hacmin iyi birer kestirim değeri olduğu görülmüştür. Nazal uzunluk, nazal yükseklik, yüz yüksekliği, eksternal burun yüzey alanı ve nazal hacim ile boy uzunluğu arasında pozitif yönlü güçlü bir ilişki vardır. Boy uzunluğu tahmini için regresyon denklemi oluşturulmuştur. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 20.0 programı kullanılmıştır. Burun ile ilgili yaşa ve cinsiyete bağlı olarak elde edilen bu verilerin literatüre katkı sağlayacağı, burun ve yüz bölgesi ile ilgili cerrahi işlemlerde, adli tıp ve antropoloji çalışmalarında yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Antropometri, Burun, Burun morfometrisi, Burun tipleri, Kestirim (cutoff) değeri
Retiküler psödodruzen olgularının klinik özellikleri ve uzun dönem progresyon analizi
Amaç: Retiküler psödodruzen olgularının klinik özelliklerini ve uzun dönem doğal seyrini incelemek, ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonuna progresyonunda etkisi olabilecek faktörleri araştırmak. Gereç ve Yöntem: Retiküler psödodruzen tespit edilen hastaların tıbbi kayıtları ile optik koherens tomografi ve infrared reflektans görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, retiküler psödodruzen lokalizasyonu, eşlik eden yaşa bağlı makula dejenerasyonu bulguları ve subfoveal koroid kalınlığı kaydedildi. Yirmi dört aydan uzun takibi olan gözlerde yaşa bağlı makula dejenerasyonunun progresyonu incelendi. Bulgular: Toplam 54 hastanın 79 gözü çalışma kapsamına alındı. Retiküler psödodruzenin yerleşim yeri en sık superior kadran idi (76 göz, % 96,2). Olgulara en sık orta evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu bulguları eşlik etti (41 göz, % 51,9). Yirmi dört ayın üzerinde takibi olan 38 gözün 16'sında (% 42,1) ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu geliştiği saptandı. İleri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu gelişen ile gelişmeyen olgular arasında cinsiyet, yaş, lezyonların lokalizasyonu ve ortalama subfoveal koroid kalınlığı açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Eşlik eden erken veya orta evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu ve diğer gözde koroid neovaskülarizasyonu varlığında ileri evre yaşa bağlı makula dejenerasyonu gelişimi riskindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: Retiküler psödodruzenli olgular, yaşa bağlı makula dejenerasyonu progresyonu açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Daha geniş serili, prospektif çalışmalar retiküler psödodruzenin klinik önemini, yaşa bağlı makula dejenerasyonu progresyonundaki etkisini ve bununla ilişkili risk faktörlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Anahtar sözcükler: Coğrafik atrofi, koroid neovaskülarizasyonu, retiküler psödodruzen, subretinal druzenoid depozit, yaşa bağlı makula dejenerasyonu
9 - 18 yaş arası erkek futbolcularda aerobik ve anaerobik performansın yaş gruplarına göre incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, farklı kronolojik yaş ve olgunluk düzeyindeki futbolcu çocukların aerobik ve anaerobik performanslarının incelenmesidir. Araştırmaya her bir grupta en az 10 sporcu olmak üzere, U10, U11, U12, U13, U14, U15, U16, U17 ve U19 kategorilerinde futbol oynayan 134 erkek futbolcu katılmıştır. Futbolcuların aerobik dayanıklılıkları, YoYo Aralıklı Toparlanma Testi-1 ile belirlenmiş ve tahmini maksimal oksijen tüketimi (VO2max) değerleri hesaplanmıştır. Sürat performansının belirlenmesinde 30m sprint testi, çeviklik performansının belirlenmesinde İllinois Çeviklik Testi, sıçrama performansının belirlenmesinde durarak uzun atlama testi ve kuvvette devamlılık performansı için 1 dakika mekik ve şınav testleri uygulanmıştır. Olgunluk durumu somatik değişkenlerden elde edilen değerlerle olgunluk tahmin denklemi kullanılarak belirlenmiştir. Aerobik dayanıklılık, durarak uzun atlama, sprint, çeviklik, mekik ve şınav çekme performanslarının kronolojik yaş ve olgunlaşma ile yüksek düzeyde korelasyonlu olarak arttığı tespit edilmiştir (p<0.0001). Ölçülen tüm performans değişkenlerinin birbirleri arasında yüksek düzeyde korelasyon olduğu bulunmuştur (p<0.0001). Aerobik dayanıklılığın, kronolojik yaş ile birlikte 15 yaşına kadar giderek arttığı (p<0.05), pik uzama hızı sonrası dönemde olan 15, 16 ve 17 yaş gruplarında anlamlı olarak değişmediği görülmüştür (p>0.05). Sürat, çeviklik, kuvvette devamlılık ve atlama performanslarının, genel olarak kronolojik yaş ve olgunlaşma ile birlikte sürekli artış gösterdiği tespit edilmiştir (p<0.05). Bulgularımızdan araştırmaya katılan 9 ila 18 yaş arası futbolcuların aerobik ve anaerobik performanslarının hem birbirleri ile hem de kronolojik yaş ve olgunlaşma ile ilişkili olarak arttığı, aerobik performansın anaerobik performansa göre daha erken gelişimini tamamladığı sonucuna varılabilir.
Neovaskuler yaşa bağlı makula dejenerasyonunda intravitreal ranibizumab ve aflibercept etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç Gerçek klinik yaşamda naiv neovaskuler YBMD hastalarında 0,5 mg ranibizumab ve 2 mg aflibercept tedavisinin morfolojik ve fonksiyonel etkinliğinin karşılaştırılması Metod Retrospektif tek merkezli olan bu çalışmaya daha önce tedavi almamış naiv neovaskuler YBMD hastaları dahil edildi. Çalışma kapsamında aflibercept grubuna 27 hastanın 30 gözü, ranibizumab grubuna ise 32 hastanın 38 gözü dahil edildi. Tüm hastalara 3 aylık yükleme dozu sonrasında PRN tedavi rejimi uygulandı. Yapılan aylık kontrollerde anatomik ve fonksiyonel kötüleşme mevcuttsa re-enjeksiyonlar yapıldı. Ranibizumab ve aflibercept grupları arasında enjeksiyon sayıları, görme keskinliği değişiklikleri ve santral makuler kalınlık değerleri karşılaştırıldı. Bulgular Ranibizumab grubunda tedavi öncesi EİDGK 0,92 ± 0,53 logMAR iken tedavi sonunda EİDGK 0,83 ± 0,52 logMAR idi (p= 0,123). Aflibercept grubunda ise tedavi öncesi EİDGK 1,03 ± 0,57 logMAR iken tedavi sonunda EİDGK 0,94 ± 0,6 logMAR olarak bulundu (p= 0,061). Her iki grupta da tedavi sonrası EİDGK tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Aflibercept grubunda tedavi sonrasında hastaların %86,7 sinde görmede artış veya 15 harften az görme kaybı, %23,3 ünde en az 15 harf artma ve %13,3 ünde en az 15 harf azalma olduğu görüldü. Ranibizumab grubunda ise tedavi sonrasında hastaların %89,5 inde görmede artış veya 15 harften az görme kaybı, %23,8 inde en az 15 harf artma ve %15,8 inde en az 15 harf azalma olduğu görüldü. Bu oranlar iki grup arasında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı (p= 0,956). Her iki grupta ortalama enjeksiyon sayısı 3,86 olup ranibizumab grubunda ortalama takip süresi 9,4 ay, aflibercept grubunda ise ortalama takip süresi 9,9 ay olarak bulundu. Her iki grup ortalama enjeksiyon sayısı ve takip süresi açısından birbirine benzer bulundu. Ranibizumab grubunda ortalama 4,47±17,07, aflibercept grubunda ise ortalama 4,00±12,27'lik harf kazancı sağlandı. Her iki grupta da SMK değerleri başlangıç değerlerine göre anlamlı olarak azalmış bulundu (p= 0,000). Görsel kazanç (p= 0,899) ve SMK değişikliği (p= 0,495) açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ayrıca her iki tedavi grubunda tedavi süresince göz içi basıncında anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Sonuç Her ne kadar tedavi sonrası EİDGK başlangıç değerleriyle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmese de her iki grupta da hastaların büyük çoğunluğunda görme keskinliğinin stabilize olduğu izlendi. İki grup arasında enjeksiyon sayıları benzer bulunmuş olup görsel ve anatomik sonuçlar açısından da anlamlı bir fark izlenmedi. Naiv neovaskuler YBMD hastalarında intravitreal aflibercept ve ranibizumab tedavisi, benzer enjeksiyon sayısı ile benzer anatomik ve görsel değişiklikler göstermişlerdir.
Karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların cinsiyet ve yaşa göre risk faktörleri açısından karşılaştırılması
İnme tedavisindeki gelişmelere rağmen, inme nedenli ölümler dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Ayrıca uzun dönem sakatlığın en önemli nedenlerindendir. Epidemiyolojik çalışmalar inmelerin %10-20'sinin karotis arter hastalığı ve %8'inin vertebral arter hastalığı nedeniyle olduğunu göstermektedir. Bu çalışmada karotis veya vertebral stent uygulanan hastalarda risk faktörlerinin yaş ve cinsiyete göre ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Kliniğinde Şubat 2015-Eylül 2018 tarihleri arasında karotis veya vertebral arter stentleme yapılan hastaların dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşları <65, 65-74 ve ≥75 şeklinde üç grupta değerlendirmeye alındı. İstatistik değerlendirmelerde; sosyodemografik özellikler, stentlenen arterler, semptom varlığı, hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kalp hastalıkları, sigara kullanımı, alkol kullanımı, geçirilmiş inme öyküsü değişkenlerinin yaş grupları ve cinsiyet ile ilişkisi incelendi. Değerlendirmeler sonucunda hastaların %68,7'sinin erkek olduğu ve %83,7'sine karotis stenleme uygulandığı saptandı. Karotis arter ile vertebral arter hastaları arasında risk faktörleri açısından anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Çalışmada hipertansiyon (%65,5) en sık rastlanan risk faktörü olarak saptanmıştır. Diyabet, sigara kullanımı ve geçirilmiş inme faktörleri 75 yaş altı bireylerde istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek oranlarda gözlenmiştir (p<0,05). Diyabet ve hipertansiyon kadınlarda; sigara ve alkol kullanımı ise erkeklerde anlamı daha yüksek oranlarda saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak risk faktörlerinin görülme oranları yaş ve cinsiyete göre değişkenlik göstermektedir. Risk faktörlerinin alt grup analizleri ile daha ayrıntılı şekilde belirlenmesi; bu sayede daha spesifik koruyucu hekimlik uygulamaları yürütülmesi ile iskemik inme riski, mortalite ve morbiditesi önemli ölçüde azaltılabilecektir. Anahtar Kelimeler: İskemik inme, Karotis arter stenozu, Vertebral arter stenozu, Stent, Risk Faktörleri
Yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastalarda görmeye bağlı yaşam kalitesi ve depresyon düzeyini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: YBMD' li hastalarda Görmeye Bağlı Yaşam Kalitesini incelemek, YBMD nin depresyon düzeyi üzerine etkisini araştırmaktı. Ayrıca yaşam kalitesini ve depresyon düzeyini etkileyebilecek gerek hastalığa gerekse hastaya bağlı etkenleri ortaya çıkarmak. Materyal-Metod: Bu kesitsel çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Göz Kliniğine başvuran takipli veya yeni tanı almış YBMD' li 54 hasta dahil edildi. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Hastalara NEI VFQ-25 anketi ve GDS-15 anketindeki sorular yöneltildi. Bu iki anket sonuçları hasta bilgilerine ve hastalık sonuçlarına göre değerlendirildi. Bulgular: GBYK anket skorlamasında en düşük puanı Yakın Aktivite alt ölçeği alırken, en yüksek puanı Renkli Görme ölçeği almıştır. Depresyon bulgusu olan grup Göz Ağrısı, Renkli ve Periferik Görme ile Görmeye Bağlı Rol Güçlüğü alt ölçekleri hariç diğer tüm ölçeklerde anlamlı daha düşük puanlar almıştır. Enjeksiyon yapılan grubun, NEI VFQ- 25 anketinden aldıkları puanlarda ve depresyon oranlarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Kadın cinsiyetinin görme keskinliği seviyeleri anlamlı olarak daha düşük (p=0,01) ve depresyon oranları anlamlı olarak daha yüksek (p=0,047) bulunmuştur. Yaş arttıkça NEI VFQ-25 alt ölçeklerinden Göz Ağrısı ve Görmeye Bağlı Başkalarına Bağımlılık dışında diğer alt ölçeklerde anlamlı şekilde daha az puanlar alınmakta. Medeni durumun depresyon ve yaşam ölçeği skorlarını anlamlı etkilemediği görüldü. YBMD den en az etkilenen alt ölçeklerin Göz Ağrısı, Periferik ve Renkli görme ölçekleri olduğu bulundu. En çok etkilenenin ise Yakın Aktivite olduğu görüldü
Kırkbeş yaş altı akciğer kanserli genç hastaların demografik ve prognostik özellikleri
Primer akciğer kanseri tanılı 18-45 yaş arası genç hastaların klinik-patolojik özellikleri, prognostik faktörleri, demografik bilgileri, uygulanan tedavi modelleri ve sağkalımlarının retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlandı. Doksan (75 erkek, 15 kadın) hastanın geriye dönük olarak dosya kayıtları incelendi. Demografik bilgileri, başlangıç tedavileri ve ölüm tarihleri kaydedildi.Medyan yaş (ortalama yaş) 39.45±6 (18-45 yaş) idi. Tanı anında tüm hastalar semptomatikti. En sık rastlanan semptom nefes darlığı (%55.6) idi. Vakalarda adenokarsinomu (%47.8) en sık rastlanan histolojik tip olarak saptadık. Tanı anında hastaların %90'ı (% 47.8'i Evre IV , % 42.2'si Evre III) ileri evre idi. Başlangıç tedavisi olarak %24.4'ü opere edilmişti. İleri evre olmaları sebebiyle vakaların %81'ine kombine tedavi protokolü uygulamıştı. Hastaların %80'i takip sonunda metastatikti.Sağkalım analizleri ?Kaplan-Meier? yöntemiyle hesaplandı. Medyan genel sağkalım süresi 14.5 aydı. Bir, 3 ve 5 yıllık sağkalım oranları sırasıyla %48, %24 ve %14 idi. Tüm evreler karşılaştırıldığında sağkalım süreleri arasında anlamlı istatistiksel fark vardı (p:0.009, Log Rank testi). Opere edilebilen evrelerde medyan sağkalım daha uzun bulundu.Hastaların %78.9'unda sigara alışkanlığının (ortalama sigara içme süresi 29.6±18 paket/yıl) bulunması, Adenokarsinom, Küçük hücreli akciğer kanseri ve Epidermoid karsinomun sigara ile anlamlı istatistiksel ilişki (p=0.01) göstermesi ana etyolojik faktörün sigara kullanımı olduğunu düşündürmüştür.Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Genç yaş, Sigara.
Tip 2 diabetik hastalarda serum prostat spesifik antijen düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş:.Prostat kanseri riski dolaşımdaki yüksek insülin seviyesi ve insülin rezistansı ile artış gösterir.. Diabet hastalarında düşük insülin seviyelerinden dolayı riskin azaldığına dair bazı çalışmalar vardır. Bu çalışmada diabetik 50 yaş ve üstü erkeklerde serum PSA düzeylerinin incelenmesi hedeflenmiştirMateryal-Metod: Çalışma; Mart 2008 ve Kasım 2008 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Dahiliye polikliniğine başvuran 50 yaş ve üstü 137 ( 67 vaka , 70 kontrol ) erkek hastada yapıldı. Vaka grubu ve kontrol grubu yaşlara göre üçe ayrıldı.( 50-59 yaş,60-69 yaş ve >70yaş). PSA değerleri bu yaş grupları arasında karşılaştırıldı. Ayrıca diabetin tanı süresine göre ( 0-5 yıl, 6-10 yıl, >10 yıl) hastalar üç gruba ayrılıp serum PSA değerleri karşılaştırldı. Çalışmaya BPH, prostatit ve prostat kanserli hastalar dahil edilmediBulgular: Diabetik 50-59 yaş grubunda ortalama serum PSA değeri 0.76 ± 0.35 ng/mL olup aynı yaş grubundaki non-diabetiklerin ortalama PSA değerinden (1.08 ± 0.75 ng/mL) daha düşük bulundu (p<0.05). 60-69 yaş gruplarında benzer şekilde diabetik hastaların serum PSA değerleri non-diabetiklere göre anlamlı derecede düşük bulundu ( sırasıyla 1.17 ± 0.43 ve 1.77 ± 1.15 ng/mL) (p<0.05). >70 yaş grupları arasında ve diabetin sürelerine göre olan gruplar arasında PSA değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.005Sonuçlar: Diabetik 50-59 yaş ve 60-69 yaş gruplarında serum PSA değerlerini diabetik olmayanlara göre anlamlı şekilde düşük bulduk. Diabetin süresi ile PSA arasında istatistiksel anlamda fark bulamadık. Sonuç olarak diabetiklerde prostat kanseri riskinin diabet olmayanlara göre daha düşük olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Diabet, PSA, yaş
Futbolcuların fiziksel uygunluk düzeylerinin mevki ve yaş değişkenlerine göre incelenmesi
Çalışmaya A, A2 ve alt yapı takımlarında oynayan 14 - 20 yaş arasındaki 152 futbolcu katılmıştır. Futbolcuların yaş ortalamaları 17.48 ± 2.89 'dur. Sporcuların, boy, yaş, beden kitle indeksi, vücut yağ yüzdesi, esneklik, sürat, çeviklik, anaerobik güç, anaerobik kapasite, aerobik kapasite özellikleri mevkilerine göre kaleci, defans, orta saha ve forvet ve yaşlarına göre 16 yaş ve altı, 17 yaş ve üzeri olmak üzere gruplandırılarak analiz edilmiştir. Mevkiler arasındaki farklar tek yönlü varyans analizi (One Way Anova) ile test edilmiş, anlamlı farklara ait grup içi ikili karşılaştırmalar Bonferroni testi ile yapılmıştır. Yaş grupları bağımsız örneklem t-testi(Independent Samples T-Test) ile karşılaştırılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi 0.05 olarak kabul edilmiş, analizler SPSS 19 paket programında yapılmıştır. Kalecilerin boyu ve ağırlığı ileri uç, vücut yağ yüzdesi tüm mevkilerden yüksektir, 17 yaş ve üzeri grupta kalecilerin 30m sprint süresi diğer mevkilerden yavaştır. Orta saha oyuncularının maksimal dakika oksijen tüketimleri forvetlerden daha fazladır. Esneklik, çeviklik, anaerobik güç, anaerobik kapasite(tekrarlı sprint ve yorgunluk indeksi), toparlanma değerlerinde mevkiler arasında farklılık bulunamamıştır. Boy, ağırlık, BKİ, VYY, esneklik, anaerobik güç, sürat, çeviklik, aerobik kapasite, anaerobik kapasite değerlerinin hepsinde 17 yaş ve üzeri grup 16 yaş ve altı gruptan daha yüksek ve performans yönünden daha iyi değerler vermiştir. Yaş ile birlikte performans değerleri ve fiziksel bulguların tümünde artış söz konusudur. Tüm veriler bütün olarak düşünüldüğünde, mevkiler arasında çok belirleyici performans farklılıkları yoktur. Ortaya çıkan farklılıkların genelde kalecilerden kaynaklandığı, bu yüzden kalecilerin değerlendirilmesinin diğer mevkilerden ayrı yapılmasının faydalı olacağı düşünülebilir. Benzer antrenman geçmişlerinin ve futbolda mevkilere özgü belirli oyuncu yapısının bulunmayışı farksızlığın nedeni olarak düşünülmektedir.