
1,985
Archived Theses
17
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Geç kapitalistleşen ülkelerde toplumsal sınıfların ve sınıf ilişkilerinin yeniden üretimi: Türkiye'de nakit transferlerinin çalışan sınıfların geçim koşullarına etkileri
Geç kapitalistleşen ülkelerde yaygın olan yoksulluğun azaltılması amacı doğrultusunda uygulanan, yoksullara yönelik karşılıksız nakdi ve ayni transfer politikaları (KT), Türkiye'nin de dahil olduğu pek çok ülkede 2000'li yıllar itibariyle yaygınlaşmıştır. Kalkınma çalışmaları, siyaset bilimi, sosyal politika gibi alanlarda bu politikaları ve etkilerini araştıran çalışmalar, genelleştirilebilir ve açıklayıcı bir kuramsal çerçevenin eksikliğiyle maluldür. Bu çalışma kapitalist üretim tarzının yoksulluk üreten eğilimleri ve toplumsal sınıf ilişkilerini merkeze alan tarihsel materyalist yaklaşıma dayanarak, Türkiye örneğinde, genel olarak sosyal politikaların, özellikle de KT'lerin açıklanması için bir çerçeve geliştirmeyi amaçlamaktadır. Somut tarihsel olguların analizi üzerine geliştirmeyi amaçladığı bu çerçeveyi ortaya çıkarmak için çalışma, nüfus düzeyindeki fert ve hanehalkı gelir ve yaşam koşulları istatistiklerine dayanan bir toplumsal sınıf haritası çıkarmıştır. Kapitalist üretim tarzının hakim olduğu toplumsal formasyonlar içinde genişleme eğiliminin yarattığı mülksüzleşme, proleterleşme ve ücretli emek sürecinden dışlanma süreçlerinin nüfusun sınıf kompozisyonunda yarattığı dönüşümler incelenmiştir. Toplumsal yeniden üretim süreçlerinden dışlanan yoksul nüfusu ifade eden göreli artık nüfus (GAN) kavramına dayanarak ülkedeki yoksulluğun, çalışan sınıflar içindeki ayrışmalar bağlamında farklılaşan biçimleri ortaya çıkarılmıştır. Çalışan sınıf kesimlerinin geçim koşullarının incelenen 2010-2021 yılları arasındaki dönüşümü ve yoksullaşma eğilimleri, KT'lerin ortaya çıkış ve uygulanma biçimlerini belirleyen koşullar olarak ele alınmıştır. Araştırma sonuçları, incelenen dönemde tarımsal küçük üreticilik sektörünün hızla çözüldüğünü, gelişmiş kapitalist sektörde ücretli istihdamın genişlediğini, bu süreçlerin sonunda da tarım ve tarım dışı sektörlerde düzensiz, güvencesiz, ücretiz ya da düşük ücretlerle çalışan sınıf kesimlerinin nüfusa oranının azaldığını göstermiştir. Bununla birlikte, geçinmek için ücretli emek süreçlerinde istihdam dışında yolu kalmayan mülksüzleşmiş çalışan sınıfların nüfusa oranı artmıştır. Toplumsal sınıf kompozisyonundaki bu dönüşümler, aktif işçi sınıfının büyümesi sonucu, çalışan sınıflar içinde yoksulluğu azaltmıştır. Öte yandan kapitalist ücretli emek sürecinin içermediği, sermaye birikimindeki küçülme dönemlerinde nüfusu daha da artan yoksul ve akıcı artık nüfus kesimlerinin büyümesi, geçinmeyi mümkün kılan tüm üretken faaliyetlerden dışlanan mutlak yoksulluk durumundaki hanelerin nüfusa oranını artırmıştır. Aktif işçi sınıfının genişlemesinin, ücret düzeylerinin görece düşük, istihdamın da istikrarsız olduğu sektörlerde gerçekleşmesi, bu sınıf içinde gelir düzeyi bakımından göreli yoksulluğu artırmıştır. Çalışma, KT'lerin büyük oranda GAN kesimlerini hedeflediğini, bu nedenle de bu tür sosyal politikaların nüfusun toplumsal yeniden üretiminin devlet biçiminde sağlanmasının ifadesi olduğunu ortaya koymuştur. Yoksulluğun sınıfsal görünümündeki dönüşümler sonucu çalışan sınıflar içinde KT elde eden hane oranı düşerken, aktarılan toplam transfer miktarı ve transferlerin çalışan sınıf hane gelirleri içindeki payı artmıştır. Farklı çalışan sınıf kesimlerindeki yoksul hanelerin KT yoluyla kapsanması ve transferlerin geçim koşullarına etkileri, bu kesimlerin sermaye birikimi ve ücretli emek süreçleriyle ilişkilerine bağlı olarak farklılaşmaktadır. KT'ler, yedek iş gücü ordusu işlevi gören akıcı ve durgun GAN kesimleri daha fazla kapsamakta, aktif işçi sınıfı ve tarım sektöründeki yoksul hanelerin büyük bir kısmını dışlamaktadır. Hem kapsama hem de yoksulluğu azaltma oranı açısından KT'lerin yeniden üretimi sağlama işlevinin, çalışamayacak durumda olan yoksul haneleri içeren yoksul GAN kesimi için en yüksek düzeyde olduğu ortaya çıkmıştır. KT'lerin yoksulluğu azaltma etkisinin ise, farklı çalışan sınıf kesimleri açısından farklı oranlarda gerçekleşmekle birlikte oldukça düşük olduğu da araştırma sonuçları arasındadır. Araştırmanın ulaştığı bu sonuçlar, KT'lerin ve genel olarak sosyal politikaların, kapitalist sınıf ilişkilerinin aldığı devlet biçiminin unsurları olduğu önermesini desteklemektedir. KT'ler, mülksüzleştirilen, kapitalist emek süreçlerinden dışlanan ve bu nedenle kapitalist üretim ilişkilerinin meta biçimleri içinde kendilerini yeniden üretemeyen çalışan sınıf kesimlerinin yeniden üretiminin kapitalist devlet biçiminde gerçekleşmesidir. Toplumsal sınıfların geçimlerini sağlamalarının ifadesi olan yeniden üretim, sadece bu sınıfların yaşamlarının ve emek güçlerinin değil, kapitalist sınıf farklılaşmalarının ve sınıf ilişkilerinin de yeniden üretimidir. KT'lerin çalışan sınıf kesimleri arasındaki seçicilikleri ve bu sınıfların geçim koşullarına etkileri, bu bakış açısıyla anlam kazanmaktadır. Yoksulluk, farklı fakat belirli biçimlerde kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir durum olduğu için, bu ilişkilerin devlet biçimi olan KT'lerin yoksulluğu ortadan kaldırması ya da azaltması mümkün değildir. Sosyal politikalar da dahil olmak üzere, kapitalist devlet unsurlarının bilimsel açıklamaları, bunların görünme ve algılanma biçimlerini açıklayıcı değişkenler olarak ele alamaz. Bu biçimlerin ve algıların kendilerini açıklama nesnesi haline getirmek gerekir. Devletin görüngü düzeyindeki biçim ve işlevleri, ancak onları doğuran altta yatan toplumsal sınıf ilişkilerinin ortaya çıkarılması yoluyla açıklanabilir. Bu bağlamda, KT'leri doğru bir şekilde açıklayabilmenin tek yolu, onları yoksulluğu azaltmaya yönelik görünürdeki amaç ya da işlevlerinden soyutlamak ve kapitalist sınıf ilişkilerinin aldığı devlet biçimleri olarak ele almaktır. Sonuçta yoksulluk, onu çalışan sınıflarının yeniden üretim koşullarını tahrip ederek üreten sermaye birikiminin zorunlu çelişkilerinin bir sonucudur. Sosyal politikalar ise, insanın varlığının üretimi ve yeniden üretimi üzerinde sermaye ve çalışan sınıflar arasındaki sınıf mücadelesinin bir biçimidir.
Türkiye'de neoliberal popülist siyaset ve yükselen inşaat: 2000'li yıllarda TOKİ
Bu çalışma 2000'li yıllarda Türkiye'nin iktisadi siyasi yapılanmasında belirleyici konuma gelen inşaat ve konut sektörünün temsilcisi konumundaki Toplu Konut İdaresi'ni (TOKİ), Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının neoliberal popülist siyaseti ile ilişkisi çerçevesinde incelemektedir. Tezin temel iddiası, inşaat ve konut sektöründe kilit bir kamu kuruluşu olan TOKİ'nin AKP iktidarında uygulamaya konulan neoliberal otoriter popülist politikaların açığa çıktığı bir siyasi aygıt olduğudur. Kavramsal muğlaklığına karşın, popülizm zaman ve mekân boyutlarını aşan bir esnekliğe sahiptir. Aynı zamanda farklı iktisadi siyasi yapılanmalarla da uyum içerisindedir. Bu noktada popülizmin araçsal doğası öne çıkmaktadır. Günümüzde popülizmin neoliberalizmle olan ittifakının sonucu olarak neoliberal popülizme dönüşümü popülizmin araçsallığının yansımasıdır. Bu yönüyle, çalışmada popülizm siyasal strateji olarak ele alınmaktadır. Bu ise, popülist liderin iktidar olma ve iktidarda kalma doğrultusunda başvurduğu siyasal yöntemleri ve araçları göz önüne almayı gerektirir. 2008 Finans kriziyle birlikte, neoliberalizmin dönüşümünün sonucu olarak otoriterleşen devlet aygıtının pek çok alanda yansımaları olmuştur. Bu bağlamda kent siyaseti de neoliberal otoriterleşme ekseninde belirgin bir dönüşüm geçirmiştir. Bu dönemde neoliberal otoriter devlet inşasına bağlı olarak artan merkezileşme ve piyasa odaklı yeniden kurumsallaşma, konut sektörü açısından da belirleyici olmuştur. Neoliberal etkin devlet inşasının sonucu olarak, TOKİ konut sektöründe piyasa kurucu ve düzenleyici konuma gelmiştir. Konutta yaşanan yoğun metalaşmanın etkisi ve inşaat finans birlikteliği ile bu yıllarda konut sektörü sermaye için çok daha cazip hale gelmiş ve bu durumun yansıması olarak, TOKİ üzerinden ihaleler ve ortaklıklar yoluyla AKP iktidarına yakınlığıyla bilinen birtakım İslami muhafazakâr sermaye çevrelerine yüksek rant aktarımları gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan rant mekanizması sadece konut üzerinden değil, aynı zamanda iktidar tarafından her fırsatta milli gurur meselesi haline getirilen mega projeler, namıdiğer çılgın projeler, üzerinden de işlemiştir. Bu dönemde başta megakentler olmak üzere, kentler en ücra köşelerine kadar şantiye alanı ve rant alanı haline getirilmekle kalmamış, aynı zamanda mevzuatta yapılan değişikliklerle hayata geçirilen kentsel dönüşüm uygulamaları üzerinden de gecekondu bölgeleri yeniden piyasaya kazandırılmıştır. Bu durum konutta metalaşmanın yanı sıra, beraberinde mülksüzleştirmeye dayalı sermaye birikimini de getirmiştir. Öte yandan, toplumun yoksul kesimlerinin TOKİ tarafından yapılan kentsel dönüşüm projeleri aracılığıyla konut sahibi olma amacıyla uzun yıllara dayalı olarak borçlanarak finansal sisteme dahil edilmeleri ve ağır çalışma koşullarına maruz kalarak sisteme kazandırılmaları sağlanmaktadır. Bu ise, toplumsal çelişkilerin üstünü örten, sınıfsal eşitsizlikleri göz ardı eden, toplumu uyum içinde gösterme çabası içinde olan bir siyasi anlayışı yansıtmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, TOKİ'de açığa çıkan neoliberal otoriter siyaset anlayışının bir başka yansıması da, kitlelerin İslami muhafazakâr değerler üzerinden mobilizasyonudur. Bu ise, TOKİ tarafından inşa edilen toplu konutlarda ortaya konulan mekân kurgusu, kurumsal mimari anlayışı ve semboller üzerinden İslami muhafazakâr esaslara dayalı bir hayat tarzının sunumunu ve bu hayat tarzı üzerinden Osmanlıya referansla Kemalizmle hesaplaşmayı içermektedir.
Disiplin Hukukunda resmi belgede sahtecilik suçu
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabi memurların gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemesi halinde aynı Kanunun 125/D-f maddesinde unsurları belirtilen "Kademe İlerlemesinin Durdurulması" cezası ile tecziye edilmesi ve devamında adli açıdan suç işlediğinin kararlaştırılması halinde anılan fiilin mezkûr Kanunun 48'inci maddesi gereğince yüz kızartıcı bir suç da teşkil etmesi nedeniyle 125/E-g maddesinde unsurları belirtilen "Devlet Memurluğundan Çıkarılma" cezasının tatbik olunması gerekirken ilk derece idare mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi ve Danıştay kararlarında "memurun menfaat temin etmemesi" nedeniyle mezkûr suçu işlemediği şeklinde yaygın kararları mevcuttur. Devlet memurunun görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi evrakta sahtecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 204'üncü maddesinin 2'nci fıkrasında tanımlanmış ve suçun oluşması için maddi unsur kapsamında belgenin düzenlenmesini manevi unsur ve hukuka aykırılık unsurlarının da oluşması halinde yeterli bulmuştur. Mezkûr konu, örnek adli ve idari yargı kararları muvacehesinde tüm boyutları ile ele alınmış, aynı konuda farklı uygulamaları gidermek için tez kapsamında çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Bu nedenle anılan çalışma gerek yargı mercileri gerekse de kamu görevlilerinin istihdam edildikleri idare-kurum ve kuruluşlar için de yararlı olacağı değerlendirilmektedir. Bu çerçeve itibarıyla her iki yargı kolu arasında meydana gelen resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin olarak yeknesak uygulamanın sağlanmasına ve kamu görevlilerinin istihdam edildikleri teşkilatlarda yaşanan tereddütlerin giderilmesine katkı sağlayacak bu çalışma aynı zamanda gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasına da bir altlık oluşturmayı amaçlamaktadır.
Su ve kanalizasyon idarelerinde ücret tarifeleri
Yaşamın başlangıcından günümüze dek gerek beşeri hayatın idamesinde gerekse ekosistemin dengesinin sağlanmasında su, hayati bir kaynak olarak önemini giderek artırmıştır. Ulusları var eden, kentlerin oluşmasını sağlayan, yokluğu halinde göçlere sebep olan bu meta; günümüzde artan nüfus, küresel ısınma ve doğal kaynakların tükenmesi ile birlikte korunması gereken bir yaşam kaynağı olarak görülmeye başlanmıştır. Buna bağlı olarak da gerek ulusal gerekse de uluslarüstü düzeyde bu kaynağın korunması için çeşitli aksiyonların alınmaya başlandığı görülmüştür. Kentsel alanlarda mahalli müşterek mahiyette bir kamusal görev olarak görülen içme ve kullanma suyu hizmetinin genel kaideleri merkezi yönetim tarafından düzenlenmekte, yerel düzeyde de anılan üst normlara dayalı olarak yönetmelikler çıkarılabilmekte, içme ve kullanma suyu ücretleri de bu mevzuata göre belirlenmektedir. Günümüzde insani tüketim amacıyla sunulan bu hizmet metropoliten alanlarda özel amaçlı bir mahalli idare kurumu olan su ve kanalizasyon idarelerince yürütülmektedir. 1981 yılı itibarıyla İstanbul özelinde 2560 sayılı Kanun'un uygulanması ile başlayan bu model hâlihazırda otuz büyükşehir belediyesinde uygulanmaktadır. Her idarenin anılan Kanun'dan kaynaklanan Tarifeler Yönetmelikleri bulunmakta olup, bu mahalli kurumların ücret tarifeleri ve abone grupları önemli düzeyde farklılık göstermekte, su ücretlerinin belirlenmesi sürecinde yaşanan aksaklıkların yaygınlık taşıdığı ve genel olarak yeknesak bir uygulamanın olmadığı tespit edilmektedir. Çalışma kapsamında var olan farklılıklara ve mevzuata aykırılıklara değinilerek tarifeler yönetmelikleri ile ücret tarifelerinin uygulanmasında rastlanılan olumsuzlukları ve aykırılıkları giderici önerilerde bulunulması amaçlanmıştır
Kamuoyu oluşturma aracı olarak sosyal medya: Twıtter etiketleri (Hashtagleri) bağlamında bir değerlendirme
Kamuoyunun genel kanaatinin oluşum sürecinde günümüzde sosyal medya büyük bir önem taşımaktadır. Kamuoyu bir konu hakkında sosyal medya vasıtasıyla çok kısa bir süre içerisinde aynı fikir etrafında toplanabilmekte ve bu sayede bir kamuoyu oluşturabilmektedir. Sosyal medya günümüzde toplumsal, siyasal ve ekonomik alanın şekillenmesinde birey ve devlet ilişkilerinde önemli bir alan olarak varlığını göstermektedir. Teknolojik gelişmelere paralel olarak kitle iletişim araçlarında meydana gelen gelişmeler sosyal bilimlerin bu alana ilişkin çalışmalarında önemli bir yer edinmiştir. Tezin temel konusu, sosyal medyanın kamuoyu oluşturma gücünün günümüzde ve bilhassa ülkemizde ne kadar etkin olduğuna, siyasetle ilişkisine, kamuoyunu nasıl etkisi aldığına dair bir araştırma üzerinedir. Çalışmanın temel amacı, sosyal medyanın kamuoyu oluşturma gücü bağlamında Twitter üzerinden gerçekleştirilen, gündemi ve kamuoyunu fazlasıyla ilgilendiren olaylardaki etiket kampanyalarının araştırılması ve ulaşılan verilerin analiz edilerek kamuoyu tepkilerinin karar vericiler üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Araştırmada Türkiye örneklemi içinde siyasal, ekonomik ve toplumsal açıdan önemli görülen örnekler seçilmiştir. İlgili örnek olaylar dahilinde yürütülen etiket kampanyaları araştırmaya belirli sınırlar içinde dahil edilerek kampanya süreçleri ve sonuçları irdelenmiştir. Araştırmada sosyal medyanın kamuoyu oluşturma sürecinde örnek olaylar özelinde etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Kamuoyu oluşturma sürecinde dijital toplumun yeni otoritelerinin de bu süreçte etkili olduğu, kitlelerin desteğini alarak karar vericiler üzerinde baskı uygulayarak karar alma süreçlerine dahil oldukları, kamuoyu-siyaset bağlamında ortaya çıkan bir sonuçtur.
Karşılaştırmalı elektronik demokrasi: İspanya ve İsviçre örneği
Bilgi ve İletişim Teknolojisi; sosyal alandan, eğitim sektörüne; ekonomik alandan, siyasal alana kadar hayatımızın her alanında yardımcı araç olarak yaşamımızı biçimlendirmiştir ve biçimlendirmeye devam etmektedir. Özellikle insanlar arası mesafeyi ortadan kaldıran BİT, sunduğu teknoloji ile demokrasi için de yeni bir dönem başlatmaktadır. Demokrasinin imkânsızlığına karşı BİT, günümüzde tam anlamı ile demokrasinin var olabileceğini çeşitli araçlar ile insanlığa göstermektedir. Bugün BİT kullanılarak gerçekleştirilen siyasal katılıma e-demokrasi denmektedir. 1848 yılından beri doğrudan demokrasi yönetim biçimi ile yönetilen İsviçre ve henüz yeni olmasına karşın 1977 yılında demokratik yönetim biçimine hızla adapte olmuş İspanya da belirgin e-demokrasi araçlarını kullanmaktadır. Bu araştırmanın amacı da iki farklı demokrasi tarihine sahip İsviçre ve İspanya ülke örneklerini vererek, e-demokrasinin uygulanabilirliğini sorgulamaktır. İkincil verilerden (siyasi akademik yazın, ilgili endeksler, haber kaynakları, strateji planları) yararlanılarak sunulan çalışmada, BİT'nin 'internet güvenliği' sorunu dışında demokrasiye iyi yönde hizmet ettiği gözlemlenmiştir. İsviçre örneğinde, BİT doğrudan demokrasiye hizmet ederek ülke yönetimini kolaylaştırmıştır ve ülkede internet güvenliği dikkate alınarak çalışmalar yürütülmektedir. Bu bağlamda İsviçre'de e-devlet, e-oylama, siyasal katılım araçları oldukça dikkat çekmektedir. İspanya örneğinde; 'Pegasus Casus Yazılım' skandalı ile internet güvenliği sarsılmış olsa da; ülkede e-demokrasi araçlarından, e-devlet, e-siyasi parti ve yerelde 'decide.madrid.es' portalı e-demokrasi adına önemli girişimlerdir. Bu çalışmanın sonucunda BİT'nin kullanım amacına göre şekillenebilen muazzam bir araç olduğu tespit edilmiştir.
Büyükşehir belediyelerinde kırsal alanlara sunulan yerel hizmetlerin değerlendirilmesi: Ordu ili Kumru ilçesi örneği
1982 Anayasası ile büyük yerleşim yerleri için özel yönetim biçimleri teşekkül ettirilebileceği hususunun düzenlenmesi akabinde, 1984 yılında İstanbul, Ankara ve İzmir'de büyükşehir belediyeleri kurulmuştur. Akabinde de büyükşehir belediyelerinin sayıları artmış, 2004 yılında 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun da yürürlüğe girmesi ile büyükşehir belediyeleri etkili birer yerel merkez haline getirilmiştir. 2012 yılında kabul edilen ve önemli maddeleri 2014 yılında yapılan mahalli genel seçimlerle beraber yürürlüğe giren 6360 sayılı Kanun ile büyükşehir belediyelerinin sayısı 30'a yükseltilmiş, köylerin ve beldelerin tüzel kişilikleri kaldırılarak mahalleye dönüştürülmüş, belediyelerin il ve ilçe mülki sınırları kapsamında hizmet sunması modeline geçilmiştir. Kırsal alana tanınan kimi muafiyet ve indirimlerin ise süresiz hale getirilmesi için kırsal mahalle ve kırsal yerleşik alan uygulaması modeli de 2020 yılı itibariyle uygulamaya konulmuştur. Ancak kırsal alanlara yönelik belediyelerin hizmet sunma sürecinde yaşanan bu önemli model değişikliği ile birlikte eski ve yeni uygulamanın kıyaslanması önem kazanmıştır. Bu çalışmada da kırsal mahalle muhtarları ile belediyeler açısından il mülki sınırı uygulamasının yarar ve sakıncalarının belirlenmesi, eski ve yeni uygulamanın mukayese edilmesi ve mevcut modelin iyileştirilmesi maksadıyla alınması gereken aksiyonların tespiti amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında nitel yöntem tercih edilmiş olup, konuya dair araştırma soruları baz alınarak Ordu Büyükşehir Belediyesi, Kumru Belediyesi ile kırsal alanlarda bulunan mahalle muhtarları ile belirlenen sorular kapsamında yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yapılmıştır.
Büyükşehir belediyelerinde iç denetim ve teftiş kurullarının etkinliği
1982 Anayasa'sının 127'nci maddesinde yer alan "büyük yerleşim merkezleri için özel yönetim biçimleri getirilebilir" hükmü ile ilk olarak 1984 yılında yönetim sistemimize giren büyükşehir belediyeleri; yerel düzeydeki kararlarını kendi organları vasıtasıyla alabilen, alt kademdeki belediyeler arasında koordinasyonu ve denetimi sağlayan, görev, yetki ve sınırları kanunla belirlenmiş ve belde sakinlerinin müşterek ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla faaliyet gösteren, idari ve mali özerkliğe sahip yönetim biçimleri olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde büyükşehir belediyeleri, son yasal düzenlemelerle birlikte sayıları 30'a ulaşan ve ülke nüfusunun büyük bir kısmının yaşadığı, sorumlulukları gün geçtikçe artan idareler haline gelmiştir. Hal böyle iken büyükşehir belediyelerinin gerek iç gerekse de dış denetim örgütlenmeleri tarafından denetlenmesi giderek önem kazanmıştır. Hâlihazırda büyükşehir belediyeleri, iç denetçiler ve belediye müfettişleri vasıtasıyla iç denetime tabi tutulmaktadır. Ancak denetimde yaşanan bu ikili yapı bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Çalışma kapsamında büyükşehir belediyelerinde iç denetim ve teftiş kurullarının etkinliğinin belirlenmesi amaçlanarak büyükşehir belediyelerinde görev yapmakta olan iç denetçi ve müfettişlere birincil veri toplama yöntemlerinden biri olan anket uygulanmıştır. Anket kapsamında; denetim faaliyetlerinin bağımsızlığı, denetim birimlerinin özlük hakları, mesleki güvenceleri, üst yönetici ile iki denetim birimi arasındaki ilişki ve denetim birimlerinin hukuksal yapısı incelenmiştir. Araştırma kapsamında iç denetim ve teftiş kurullarının faaliyetlerinde rastlanılan sorunlar tespit edilmiş ve daha etkili, ekonomik ve verimli bir denetim sisteminin tesis edilebilmesi adına çeşitli önerilerde bulunulmuştur.
Siyasal iletişimde geleneksel ve yeni propaganda teknikleri karşılaştırması: Canvassıng modeli üzerine bir değerlendirme
Siyasal iletişim, geçmişten günümüze birçok kez dönüşüme uğramış ve sürekli olarak yeni değişimlerle gelişmiş bir olgudur. Siyasette iletişim, siyasal aktörlerin belirlenmesinde kullanılan oldukça önemli bir husustur. Bu nedenle siyasal iletişimin içinde barındırdığı kullanım alanları üzerine bir araştırma yapmak oldukça önemlidir. Özellikle siyasal aktörlerin belirlenmesi için demokratik toplumlarda seçim sürecinde gerçekleşen faaliyetler, bu araştırmanın temel konusudur. Adayların oy oranlarını artırması ve arzuladıkları hedefe ulaşması için propaganda tekniklerinden faydalanması gereklidir. Propaganda faaliyetleri, geçmişten günümüze değişim ve dönüşüm yaşamışken siyasi partilerin politikaları ve adayların kullanacakları tekniklerin yarattığı etkiler oldukça önemlidir. Propaganda teknikleri, teknolojinin gelişimi ve siyasal iletişimde kullanılan araçlarda yaşanan değişiklikler ile bağlantılı olarak değişmiştir. Geleneksel teknikler ve yeni teknikler üzerine bir analiz yapmak, hangi tekniklerin adaylara daha fazla fayda sağlayacağını ortaya koymak adına önem arz etmektedir. Çalışmanın asıl gayesi, günümüzde siyasal katılımı ve oy oranlarını artırmaya yönelik girişimlerin neler olabileceği ve seçmen davranışlarını etkileme sürecinde Canvassing( yüz yüze oy toplama) yönteminin daha etkili olduğu düşüncesinden hareketle, seçmenleri oy vermeye ikna yöntemi olarak Canvassing modeline yönelmenin hedefe ulaşma konusunda sağlayacağı faydayı ortaya koymaktır. Araştırmada TBMM'nde bulunan partilerin Adana ili sınırları içerisinde yer alan kadın kolları temsilcileri örneklem olarak belirlenmiştir. Partilerin propaganda faaliyetleri ve Canvassing(yüz yüze oy toplama) yönteminden aldıkları geri dönüşler irdelenmiştir. Araştırmada Canvassing(yüz yüze oy toplama) yönteminin yeni tekniklere göre daha etkili sonuçlar doğurduğu ve oy oranlarında artış yaratarak seçmeni etkileme, ikna etme açısından olumlu katkı sağladığı sonucuna ulaşılmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Siyasal İletişim, Propaganda, Seçmen, Canvassing (Yüz yüze oy toplama)
Kadınların yerel yönetimlere katılımı ve yerel yönetimlerde temsili: Adana örneği
Türkiye nüfusunun yarısına tekabül eden kadınların yerel yönetimlerde temsilinin oldukça düşük seviyede olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konulmuştur. Yapılan çalışmaların çoğunda kadın temsilinin ulusal temsilde ve yerel temsilde eşitliğinin sağlanamamasında toplumun siyasal kültürünün etkisi, kadınların ekonomik güvencelerinin olmayışı, yeterli düzeyde bilgi ve donanımlarının olmayışı, partilerin aday listelerinde erkeklere öncelik vermeleri gibi sebepler sayılmaktadır. Oysa kadınların geleneksel rolleriyle bağdaştırdıkları yerel yönetimlere katılımı ve yerel yönetimlerde temsillerinin daha ulaşılabilir olduğuna dair kanaat yaygındır. Fakat Türkiye'de kadınlar yerel siyasette ulusal siyasetten dahi daha düşük seviyede yer almaktadırlar. Bu çalışmada Adana özelinde kadınların yerel temsilinde eşitlik olup olmadığı araştırılmıştır. Adana ili ekonomik yönden gelişmiş, nüfusunun yarısını kadınların oluşturması, kozmopolit, dinamik yapılı ve bütün siyasi partilerin seçmen kitlesinin yer alması nedeniyle seçilmiştir. Daha sonra Ankara, Bursa, Aydın ve Gaziantep illeri yerelde kadın temsili bağlamında irdelenmiştir. Ankara ve Bursa illeri Türkiye'deki en fazla nüfusa sahip olan beş ilden ikisi olduğu için seçilmiştir. Aydın ve Gaziantep illerinde büyükşehir belediye başkanlarının kadın olmasının kadınların yerel temsiline etkisinin bulunup bulunmadığını incelemek için seçilmiştir. Daha sonra bu örnekler Adana ile mukayese edilmiştir. Bu örneklerden hareketle kadınların yerelde temsilinin bu hakları elde etmelerinin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçmesine rağmen erkeklerle eşit seviyeye gelemediği tespit edilmiştir. Çalışmada yer alan örneklerden hareketle Türkiye'deki kadınların yerel temsilinde eşitliğini sağlamaya yönelik çözüm önerileri sunularak kadınların ulusal temsilde eşitliğine katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Siyasal Katılma, Kadın, Yerel Yönetimler, Adana
16. ve 17. yüzyıl Türk algısının Busbecq ve Rycaut Seyahatnameleri örneğinde incelenmesi
İnsanoğlu için değişik âlemleri keşfetmek, yeni yerler görmek ve bu gördüklerini betimleyerek deneyimlerini gelecek nesillere aktarmak dürtüsü ilk çağlardan beri süre gelen bir çeşit bir bilgi aktarma yöntemidir. İlk çağlarda mağara duvarları, ağaç kabukları vasıtasıyla aktarılmak istenen mesajlar, insanlığın gelişimi ile birlikte anlatıya, edebiyata daha sonraları ise basım yayın, medya, dijital teknolojilerin kullanımına evrilmiştir. Yeni yerler görmek ve bu gördüklerini kendi toplumlarına anlatmak niyetinde olan önemli kişiler her çağda yetişmiştir. Bu kişilerin amacı kimi zaman kendi toplumunun siyasi çıkarları iken kimi zaman ise farklı kültürleri tanımak, gözlem ve izlenim aracılığıyla kültürel etkileşim sağlamak amacı gütmüştür. Özellikle 16. yüzyılda matbaanın keşfi, Coğrafi keşifler, Rönesans, Reform hareketleri gibi gelişmelerin merkezi olan Avrupa ülkelerinde yaşayan bireyler daha çok yer görmek ve gördüklerini kendi toplumlarına aktarmak istemişlerdir. Bu düşünceler ekseninde şekillenen seyahatnameler o dönemde çoğunlukla, maceraperestlerin anlatıları veya daha gerçekçi amaçlarla kaleme alınan diplomat ve askeri personel raporları ya da gözlemlerinin etrafında gelişme göstermiştir. Başka toplumları kendi ifadeleri ile tanımlamak gücünü seyyaha ve toplumuna sunan seyahatnameler uzun dönem Avrupa'da en çok ilgi gören yazılı eserlerin başında gelmiştir. Busbecq "Türk Mektupları" ve Paul Rycaut'un "Osmanlı İmparatorluğu'nun Hâlihazırının Tarihi" isimli seyahatnameler, o dönem Türkler hakkında yapılan gözlemleri ve deneyimleri içermekte ve Avrupalı seyyahların Türk kültürü, toplumu ve tarihi hakkındaki algılarını yansıtmaktadır. Bu çalışma, 16. ve 17. yüzyıllarda Busbecq ve Rycaut tarafından kaleme alınan eserlerde Türk algısının yazarların eserlerine nasıl yansıdığını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç ekseninde yapılan çalışmanın bulguları ise, birbirinden farklı iki seyyahın iki farklı yüzyılda yapmış olduğu gözlemlerinde Osmanlı tarihini; askeri, toplumsal, yönetim başlıkları altında nasıl değerlendirdiği Eleştirel Metin Analizi yöntemi ile incelenmiştir. İncelenen seyyahların eserlerinde iki farklı yüzyılda yaşanan gelişmelere göre farklı algılamaların olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, dünya siyasetine yön verdiğimiz yüzyılda yapılan seyahatnamede bize karşı duyulan, hayranlık ve saygı olgularının yerini bir yüzyıl sonra şaşkınlık ve tenkit edici ifadelerin aldığı tespit edilmiştir.
Adli ve İdari Yargı Kararları Çerçevesinde Denetim Görevinin İhmali Suçu
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 251'inci maddesinde düzenleme alanı bulan "Denetim Görevinin İhmali" suçu, düzenlendiği bölüm itibariyle anılan Kanun'un özel hükümleri düzenleyen ikinci kitabının dördüncü kısmında, "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler", yine bu bölümün birinci kısmında "Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlığı altında ayrıntılı bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Birinci fıkra kapsamında denetim sorumluluğu bulunan kamu görevlisi zimmet veya irtikap suçlarının işlendiğini bilmektedir ve kasten denetim görevini yerine getirmekten imtina ederek zimmet veya irtikap suçlarının işlenmesine göz yummaktadır. Buna karşılık ikinci fıkra kapsamında, zimmet veya irtikap suçu denetim görevini yerine getirmesi gereken kamu görevlisinin sırf bu görevini ihmal etmesiyle işleniyorsa, yine kamu görevlisinin kasten hareketi nedeniyle sorumluluğu olduğu kabul edilmekle birlikte, zimmet veya irtikap suçunun işlendiğinin bilinmesi hususunda bir ayrılık bulunmaktadır. Yine, suç olarak düzenleme alanı bulan söz konusu eylemin kamu görevlisi tarafından işlenebildiği hususu göz önünde bulundurulduğunda, bu eylemin Disiplin Hukuku bağlamında da sonuçları olabileceği akla gelmelidir. Her ne kadar denetim görevinin ihmali suçuna karşılık Türk Ceza Kanunu ile bir yaptırım öngörülmüş ise de, bu eylemin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 7'nci bölümü içerisindeki "Disiplin" başlığı altında yer alan ve yine 125'inci madde içerisinde "Disiplin Cezalarının Çeşitleri ile Ceza Uygulanacak Fiil ve Haller" başlığı altında sayılan disiplin cezalarından hangisinin kapsamına girdiği hususunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır.
Türkiye'de parlamenter sistem ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemlerinin parlamento etkinliği açısından karşılaştırılması
16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bir kısmı değiştirilmiş parlamenter sistem yerini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine bırakmıştır. Sistem değişikliği sonrası anayasal sistemin kurumlarının görev ve yetkilerinde birtakım değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişikliklerin bir bölümü yürütme ile ilgili iken bir bölümü ise yasama ile ilgili olmuştur. Sistem değişikliği sonrası özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin etkinliğinde meydana gelen değişim özellikle önemlidir. Zira parlamenter sistem geleneği içinde yerleşen demokratik teamüller ve toplumun alışkanlıkları sistem değişikliği sonrası başkanlık sistemlerine özgü olan bazı yeniliklerin kabul edilmesiyle birlikte tartışma konusu olmuştur. Klasik parlamenter sistemlerde parlamento, başkanlık sistemlerindeki parlamento ile karşılaştırıldığında parlamento etkinliği açısından daha etkin olduğu kuşkusuzdur. Zira parlamenter sistemin merkezinde parlamento vardır, yürütme parlamento içinden çıkmaktadır ve yürütme parlamento tarafından görevden alınabilmektedir. Buna karşın başkanlık sisteminde ise yürütme ve yasama birbirinden bağımsızdır ve çok daha katı bir kuvvetler ayrılığı ayrım söz konusudur. Bu katı ayrım parlamentonun yürütmeyi denetlemesi önünde engel teşkil etmese de yürütmenin parlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duymaması, parlamentonun yürütme organı başında yer alan başkanı görevden alamaması ve yürütmenin de meşruiyetini doğrudan halktan almak suretiyle parlamento içinden çıkmaması bu sistemde yürütmeye daha özel ve güçlü bir rol biçmektedir. Yapılan Anayasa değişikliği ile parlamento yetkilerinde meydana gelen değişiklik, parlamentoda görev alan milletvekillerinin verdikleri kanun teklifi sayıları, parlamentonun yaptığı soruşturma sayıları ve parlamentonun kamuoyunda yer alan görünürlüğü birlikte değerlendirildiğinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrası parlamento etkinliğinde azalma meydana gelmiştir. Bu durumun, farklılıklar arz etse de asıl olarak başkanlık sisteminin bir varyantı olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş nedeniyle yaşanan sistem değişikliği olduğu görülmektedir. Yeni sistemle birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi, yürütme organı olarak cumhurbaşkanlığı makamının gölgesinde kalmış, eski sisteme nazaran parlamento etkinliğinde aşınma meydana gelmiştir.
Geleneksel devletten dijital devlete: Dijital dönüşüm ofisine yönelik bir inceleme
Her şeyin sürekli bir devinim ve dönüşüm içerisinde olduğu bu dünyada, hiçbir şeyin sabit ve durağan kalması mümkün değildir. Teknolojik gelişmelerin sonucunda internetin ortaya çıkması ve gün geçtikçe daha da gelişmesi tüm insanlığı ve sistemleri sarıp sarmalayan hayali bir ağ yapılanmasına sebebiyet vermiştir. İnternet teknolojilerindeki bu gelişmeler kitle iletişim araçlarının gelişip çeşitlenmesine olanak sağlarken, buna paralel olarak insanların dolayısı ile devletlerin bu dijital ortamlara entegre olma zorunluluğunu doğurmuştur. Çalışmada bu zorunluluğun bir sonucu olarak dönüşen devletin dijitalleşmesi ve Türkiye perspektifinde bu dijitalleşme sürecinin nasıl gerçekleştiği, Dijital dönüşüm ofisinin dijital dönüşüme dair uygulamalarının neler olduğu, devletin dijitalleşmesinin yöneten-yönetilen ilişkisine sirayetinin ne yönde olduğu ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalındığı ve böylesi bir dönüşüm yaşayan devletin niteliğinin nasıl bir boyut aldığı gibi sorulara cevap bulunmaya çalışılmıştır. Bu sorulara cevaplanırken nitel bir yöntemle Dijital Dönüşüm Ofisi projelerinden elde edilen temalar ile betimsel bir değerlendirme yapılmıştır. Çalışma sonucunda geleneksel devletten dijital devlete geçiş sürecinde devlet aygıtının kullanım aracı olarak merkezi iktidarın önemli bir rol üstlendiği ve geleneksel devlet yapısında mevcut sorunların dijital devlet sürecinde de farklı boyutta devam ettiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kavramlar: Devlet, İktidar, Dijitalleşme, Dijital iktidar, E- Devlet
Etnik ve dini motifli terör örgütlerinin yapısı eylem biçimleri ve bunlarla mücadele süreçleri üzerine bir inceleme: PKK ve DEAŞ örneği
Terör ve terörizm kavramlarının kullanımı çok daha eskiye uzansa da çağdaş dünyada Soğuk Savaş'ın sonlarına doğru söz konusu kavramlar yeni bir evrede yeniden tanımlanmaya başlamıştır. Ayrıca yeni dünya düzeninde sıcak savaştan çekinen devletlerin birbirlerini yıpratarak siyasi hedeflerine ulaşmaları için terör örgütleri birer araca, terörizm de bir yönteme dönüşmeye başlamıştır. Bu tezde söz konusu kavramların içeriği derinlemesine irdelenerek bu önemli tehdidin daha yakından tanınmasına imkân sağlanması istenmektedir. Bu bağlamda gerek kavramlar üzerindeki tanım kargaşasının giderilmesi gerek konunun karşılaştırmalı bir perspektiften çok yönlü olarak açıklanması planlanmıştır. Konu Türkiye'nin terörle mücadelesi özelinde bir çerçeveye sahip olup terör, terör örgütleri ve terör eylemleri bu bağlamda örneklendirilmiştir. Dolayısıyla etnik motifli terör örgütlerine örnek olarak PKK, dini motifli terör örgütlerine örnek olarak ise DEAŞ seçilmiştir. Doküman incelemesi yaklaşımına uygun bir nitel araştırma yürütülmüş olup konuya ilişkin akademik monografilere, makalelere, bildirilere, basın-yayın arşivlerine, gazetecilerin eserlerine ve açık kamusal kaynaklara dayanılmıştır. Birinci bölümde terör ve terörizmin kavramsal olarak ele alınışının yanında terörizmin tarihine ve terörizmin türlerine yer verilmiştir. İkinci bölümde ise etnik ve dini motifli terörizm ayrı ayrı olarak ele alınmıştır. Etnik motifli terörizm, tarihsel süreç içerisinde dünyadan farklı örneklerle açıklanmaya çalışılmıştır. Dini motifli terörizm ise sadece bir dine mahsus olmayıp farklı inanışlar içerisinden de ortaya çıkan terör grupları bulunduğunu ortaya koymak adına farklı din ve inanışlar içerisinden radikalleşerek ortaya çıkan terör grupları üzerinden açıklanmıştır. Tezin üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerinde ise inceleme konusu olarak seçilen PKK ve DEAŞ terör örgütlerinin ortaya çıkış süreçleri, organizasyon yapıları, amaçları, eylemleri ve bunlarla mücadele süreçleri değerlendirilmiştir. Böylece terör örgütlerinin yapıları, ideolojik kaynakları ve eylem biçimleri farklılıkları ve benzerlikleriyle karşılaştırmalı olarak analiz edilmiş olup Türkiye'nin terörle mücadelesinde kendisinden istifade edilebilecek bir kaynak meydana getirilmiştir.
Üniversitelerin kent ekonomisine etkileri: Tarsus Üniversitesi örneği
Üniversitelerin tarihi kökenleri incelendiğinde ilk olarak Orta Çağ'a özgü bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern anlamda üniversitelerin bilim, öğretim ve araştırma kurumları olarak anlaşılması ise birkaç yüzyıllık bir geçmişe sahiptir. Üniversitelerin kurumsal olarak toplumsal yapı içerisindeki rolü ve önemi her geçen gün önemini artmaktadır. Bir başka ifadeyle, üniversiteler eğitim ve öğretim alanında yaptığı çalışmalarla, araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin sonuçlarıyla, girişimcilik ekosistemine teknolojik, insan kaynağı açısından sağladıkları katma değerle ekonomik kalkınmanın en önemli aktörüdür. Ekonomik kalkınmanın sonuçları ise bölgesel kalkınma ve kentsel gelişmeyle birlikte değerlendirilebilmektedir. Üniversitelerin bölgesel kalkınma ile kentsel gelişme arasındaki ilişkinin etkileri kentsel mekân üzerinde somutlaşmaktadır. Bu ilişki ekonomik, kültürel, sosyal ve politik pek çok alanı yatay kesmektedir. Üniversiteler çeşitli düzeylerde şehrin sosyal, ekonomik, kültürel gelişimine kurumsal olarak katkı sağlarken üniversite öğrencileri de kentsel gelişmeye yaşam pratikleriyle etki etmektedir. Bu ön kabulden hareketle çalışmada üniversitelerin kentsel ekonomik yapının önemli bir bileşeni olduğu kabul edilmektedir. Üniversitelerin işlevleri, görev ve sorumlulukları pek çok konu açısından incelenebilmektedir. Bu çalışmada üniversitelerin kent ekonomisi üzerindeki etkileri girişimcilik, toplumsal katkı, eğitim ve öğretim, demografik özellikleri bakımından incelenmektedir. Tez, nitel araştırma yöntemlerinden durum çalışması olarak tasarlanmıştır. Araştırma kapsamında üniversiteler ve kentsel ekonomi ilişkisini açıklamak amacıyla ikincil veriler olan plan, program ve mevzuat düzenlemeleri doküman analizi tekniği ile incelenmiştir. Elde edilen bulgular analiz edildiğinde Tarsus Üniversitesi, Tarsus kentini ekonomik, mekânsal, sosyal ve kültürel bir çok alanda etkilemektedir.
Pandemiyle mücadelede kadın liderlerin rolü: Finlandiya, Almanya ve Yeni Zelanda ülkeleri üzerinden karşılaştırmalı bir inceleme
İnsanlar var olduğundan beri toplumsal alanda kadın erkek ayrımını gözetmek mümkündür. Yapılan ayrımların bireylerde rollerinin belirlenmesinde, belirlenen rollere göre davranışların biçimlenmesinde önemli etkileri mevcuttur. Toplumsal cinsiyet algısıyla birlikte bireylere cinsiyetlerine göre roller verilmiş ve o rollere göre davranışlar sergilenmesi istenmiştir. Toplumsal cinsiyet davranış kalıplarına uymayan bireyler ise dışlanmışlardır. Bu ayrımcılık bağlamında kadınların işlerinin özel alan tanımıyla ilintili olarak iş tanımının sadece hane içinde çocuk bakmak, yemek yapmak gibi görevlerden oluştuğu, erkeklerin ise özel alandan ziyade kamusal alanı temsil eden para kazanma, siyasete katılım ve ticaret yapma gibi görevlerinin olduğu vurgulanmıştır. Kamusal alanla ilintilendirilen siyasetin varlığı insanların var oluşuyla eş değer görülmektedir. Çünkü yöneten ve yönetilen olgusu toplumlar nezninde her zaman hakim bir görüş olagelmiştir. Siyasetin de erkeklerin elinde olduğu, kadınların önceden oy bile kullanamadığı, daha sonra ise oy kullandıkları zamanda aile içindeki erkek egemen yapıların isteği doğrultusunda oy kullandıkları görülmektedir. Bu tez çalışmasında ise özel alanda toplumun kadına biçmiş olduğu rollerden ve kadınların toplumsal cinsiyet algısı bağlamında özel alandan kamusal alana belirlenen kalıpların dışına çıkılarak, siyasete katılım yapmış olmalarına vurgu yapılmıştır. Tezin çalışma alanı ise COVID-19 pandemisiyle mücadele eden kadın liderleri Finlandiya, Almanya ve Yeni Zelanda ülkeleri örneğiyle karşılaştırmalı incelemek ve pandemi döneminde kadın liderlerin sergilemiş oldukları tutum ve politikaların, siyaset ve toplumsal cinsiyet bağlamında analizini yapmaktır. Çalışmada aynı zamanda pandemiyi başarıyla yöneten Hollanda, Avustralya ve Güney Kore ülkelerinin erkek liderlerinin uygulamış oldukları politikalara yer verilmiş ve kadın liderlerle karşılaştırmalı bir çalışma yapılmıştır. Bu tez çalışmasının amacı toplumsal cinsiyetle kadına atfedilen roller bağlamında pandemiyle başarıyla mücadele eden kadın liderlerin, siyasi tutum ve davranışlarını toplumsal cinsiyet kavramları bağlamında açıklamaktır.
İklim değişikliği ve büyükşehir belediyesi uygulamaları: Mersin örneği
İklim değişikliği, ekonomik, toplumsal ve yönetsel taraflarıyla kentlerin sürdürülebilir geleceğini doğrudan etkileyen çok boyutlu bir olgudur. İklim değişikliğinin yerel ölçekte yarattığı etkiler ve bu etkilere verilen tepkiler bağlamında, yerel yönetimler hem uyum hem de emisyon azaltım politikalarının geliştirilmesi ve uygulanmasında kritik aktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede yerel yönetimlerin mali ve kurumsal kapasiteleri, diğer aktörlerle kurdukları ilişkiler ve karar alma süreçleri, iklim politikalarının kapsamını ve etkinliği üzerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Yerel ölçekte iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum politikaları yerel yönetimlerin kamu ve kamu dışı aktörlerle kurduğu ilişkiler ağıyla şekillenmektedir. Bu doğrultuda çalışmada, kent yönetiminde aktörler arası ilişkileri, güç dengelerini ve kaynak kullanımını birlikte ele almaya imkân tanıyan kentsel rejim yaklaşımı kuramsal çerçeve olarak benimsenmiştir. Tezde, Mersin ili örneğinde büyükşehir ve ilçe belediyelerinin iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum politikaları, yönetsel, kurumsal, mali ve siyasal dinamikler çerçevesinde incelenmiştir. Nitel araştırma yöntemiyle yürütülen çalışmada gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Çalışmada, Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin güçlü kurumsal kapasitesi, uluslararası fonlara erişimi ve çok aktörlü işbirlikleri sayesinde bütüncül bir iklim politikası yürütebildiği; buna karşın ilçe belediyelerinin sınırlı mali kaynak ve teknik kapasite nedeniyle daha dar kapsamlı uygulamalar gerçekleştirdiği belirlenmiştir. Ayrıca, yerel iklim yönetişiminde merkezi yönetimle kurulan ilişkilerin bağımlılık yarattığı, bu durumun yerel özerklik ve politika sürdürülebilirliği üzerinde kısıtlayıcı etki oluşturduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, Mersin'de iklim değişikliği politikalarının çok aktörlü olduğu, ancak söz konusu aktörler arasında yeterli düzeyde koordinasyon olmadığı, bu nedenle de bütüncül bir yerel iklim rejiminin henüz oluşmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Yerel demokrasi ve yerel özerklik bağlamında belediyelerin denetlenmesi
Demokrasinin tarihsel bağlamda ortaya çıkışı uzun bir geçmişi işaret etmiş olsa da modern devletin gelişimi ile birlikte demokrasinin toplumlarda geliştiği ve zamanla olgunlaşmaya başladığı ifade edilebilir. Yerel demokrasi olarak adlandırılan, halkın yerel yönetim sürecinde aktif rol oynadığı yerel yönetim yapılarında şeffaflık, verimlilik, etkililik, açıklık, hesap verilebilirlik gibi yeni kamu yönetimi anlayışının ilkeleri ön planda yer almaktadır. Yerel yönetim organı olarak belediyeler halktan almış oldukları yetki ile kent yönetiminde karar alıcı mercii olarak sorumluluk alan yöneticiler vasıtası ile yerelde kamu hizmeti sunumunu gerçekleştirmektedir. Belediyeler bu hizmetleri yerine getirirken merkezi yönetimin kendilerine ihdas etmiş olduğu özerklikten belli oranda faydalanabilmektedirler. Burada maliyetlerin asgari düzeye indirilmesi, kamu hizmetinin daha hızlı biçimde yerine getirilmesi, kırtasiyecilikten kurtulmak gibi bazı öngörüler yer almaktadır. Bu sayede aynı zamanda merkezi yönetimin üzerindeki yük de belli oranda belediyeler tarafından üstlenilmektedir. Belediyelere tanınan özerklik, merkezi yönetimden ayrı bir bütçenin ve kaynakların kullanımını mümkün kılarken, belediyelerin yapmış oldukları iş ve işlemlerde tamamen bağımsız hareket etmeleri mümkün değildir. Merkezi yönetimin belediyeler üzerinde kontrol mekanizması olarak denetim erkini kullanmak sureti ile bir vesayet denetimi tesis ettiği görülmektedir. Bu sayede belediyelerin kamu kaynaklarını ve bütçeyi keyfî olarak kullanımının önüne geçilmiş olmaktadır. Belediyelerin denetimi iç denetim, dış denetim ve kamuoyu denetimi olmak üzere üç alanda ortaya çıkmaktadır. Yerel demokrasi ve yerel özerklik bağlamında belediyelerin denetlenmesinin ele alındığı bu çalışmada, betimsel araştırma yöntemi belirlenmiş olup; kamu yönetiminde yer alan katılım, hesap verilebilirlik, şeffaflık, güvence, örgütlenme ve kaynak, etkinlik ve tarafsızlık temaları üzerinden belediyelerin iş ve işlemleri ile bu temaların denetim ile olan ilişkisi ele alınmıştır. Belediyelerde yapılan iç denetim, kamuoyu denetimi ve dış denetimin belirlenen temalar ekseninde dokümanlar üzerinde yapılan incelme sonucunda denetimin katılım, hesap verilebilirlik ve şeffaflık gibi ilkeleri güçlendirme potansiyeline sahip olduğu, ancak uygulamada örgütlenme yapısı ve kaynak yetersizliği nedeniyle etkinliğin sınırlı kaldığı sonucu elde edilebilir.
İklim değişikliğinin çiftçiler üzerindeki etkisi: Tarsus örneği
İklim değişikliği karşısında risk taşıyan 26 küresel sıcak bölgeden birisi Akdeniz Havzası'dır. Bu çalışma, Akdeniz Havzası'nda bulunan Türkiye'nin, önemli tarım merkezlerinden birisi olan Tarsus'u araştırmaktadır. Çiftçiler, iklim değişikliğinin geleceğini değiştirebilecek konumda yer alır. Bu nedenle tarım sektöründe hazırlanacak iklim politikalarının yerel hassasiyetlere dayalı ve çiftçilerin odağında tasarlanması gerekir. Bu çalışmada; iklim değişikliğinin çiftçiler üzerindeki etkisi Tarsus özelinde incelenmiştir. İklim değişikliğinin Tarsus kırsalında nasıl etkiler ürettiğinin tespit edilmesi, çiftçilerin bu değişimleri nasıl algıladıkları ve ona nasıl mukavemet gösterdikleri araştırılmıştır. Araştırmada hem nitel hem nicel yöntem birlikte kullanılarak, karma yönteme başvurulmuştur. Nicelden nitele giderek yapılan karma yöntem araştırmasında; 309 çiftçiyle yüz yüze anket ve 196 kişiyle yarı yapılandırılmış mülakat yapılmıştır. Ayrıca saha gözlemleri ile ikincil veri kapsamında MGM, TÜİK, Tarsus İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü verilerinden faydalanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi için SPSS'in 22.0 versiyonu kullanılmıştır. MGM'den temin edilen iklim verileri için Mann Kendall eğim testi, cinsiyet, yaş ve yer gibi bağımlı değişkenlerin analizi için bağımsız örneklem t testi, tek yönlü varyans analizi, post hoc Bonferroni ve post hoc LSD testleri uygulanmıştır. Ayrıca değişkenler arası ilişkilerin tespiti için korelasyon ve regresyon analizi yapılmıştır. Çalışmanın bulguları iklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil aynı zamanda epistemolojik (bilgi kayması), zamansal (zaman kayması), operasyonel (üretim ve emek planlaması), toplumsal (çiftçi-işçi ilişkisi) ve iktidar ilişkilerini (mikro Leviathan-zaman gücü) dönüştüren sonuçlar ortaya koymuştur. Aynı zamanda bulgular çiftçilerin pasif ve edilgen olmadığını, aktif ve düşünen olduğunu göstermiştir. Çiftçiler değişen koşullara farklı açılardan epistemolojik bakış açıları geliştirdiği, çelişkileri, umutları, dirençleriyle fail-maktul zinciri içerisinde farklı özne tipolojileri açığa çıkardığı keşfedilmiştir. Ayrıca bu çalışmayla çiftçilerin kırsal madun konumunda yer alarak sessizleştiği tespiti yapılmıştır. MGM'den elde edilen veriler Tarsus'ta iklim değişikliğinin yaşandığını bilimsel kanıtlarla ortaya koymuştur. Alan araştırması sonuçlarına göre ise çiftçiler %89,3 oranında iklim değişikliğinden etkilendiklerini beyan etmişlerdir. Anahtar Kelimeler: İklim Değişikliği, Çiftçi. Kır Sosyolojisi, Bilgi Kayması, Zaman Kayması.
Terörle mücadele politikalarını terör örgütlerinin motivasyon kaynakları üzerinden incelemek (PKK-IŞİD örnekleri)
Terör ve terörizm, günümüz dünyasında hem ulusal hem de uluslararası güvenlik açısından önemli birer kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Terör, genellikle siyasi veya ideolojik amaçlar doğrultusunda şiddet ve korku yoluyla halkı hedef alan bilinçli bir eylemler dizisi olarak tanımlanabilir. Terörizm ise bu tür eylemlerin düzenli bir şekilde planlanması, gerçekleştirilmesi ve politik veya ideolojik bir mesaj iletilmesini amaçlayan bir stratejidir. Terörizm tarihi oldukça eski olmasına rağmen, modern anlamda terörizmin kökenleri 19. yüzyılın sonlarına ve 20. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Özellikle devrimci hareketler, ulusal bağımsızlık mücadeleleri ve ideolojik savaşlar terörizmin yayılmasında etkili olmuştur. Örneğin, Rus Çarlığına karşı yapılan suikast girişimi ve Fransız Devrimi sırasında Jakobenlerin uyguladığı yöntemler bu dönemlerin önemli örneklerindendir. Terörizmin motivasyon kaynakları oldukça karmaşıktır ve genellikle birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bu faktörler arasında toplumsal dışlanma, ideolojik motivasyonlar, dışsal destek, güç ve kontrol arzusu gibi unsurlar önemli rol oynar. Terörizmle mücadelede etkili olabilmek için, bu motivasyon kaynaklarının anlaşılması ve ele alınması kritik öneme sahiptir. Terörizmle mücadele politikaları; devletlerin, uluslararası kuruluşların ve sivil toplumun katılımıyla şekillenir ve çok yönlü bir yaklaşım gerektirir. Bu yaklaşım, ekonomik, sosyal ve politik reformları içermelidir. Ayrıca istihbarat paylaşımı, uluslararası işbirliği ve sınır ötesi güvenlik gibi önlemler de önemlidir. Bu çalışmada, terörle mücadele politikaları kapsamında; 'PKK-IŞİD' terör örgütü mensuplarının, örgüte katılma sebepleri, motivasyon kaynakları incelenerek, terörizmle nasıl mücadele edileceği ve kullanılan mücadele politikaları konusunda akademik literatüre katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla nitel veri yöntemlerinden çalışmanın amacına uygun olarak betimsel tematik içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Tematik içerik analizi ile terör örgütlerine üye olan kişilerin sosyal medya konuşmaları deşifre edilerek motivasyon kaynakları kategorilerinde analiz edilmiştir. Gerçekleştirilen analiz sonucunda, terör örgütlerine katılan bireylerin hangi motivasyon unsurlarından etkilendiği açıkça ortaya konmuştur. Elde edilen veriler, örgüt üyelerinin katılım sürecinde ideolojik faktörler, ekonomik sıkıntılar, kimlik ve aidiyet arayışı, mağduriyet hissi ve sosyal çevrenin yönlendirici etkisi gibi unsurların belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Elde edilen bulgular, terörle mücadelede daha etkili politikaların geliştirilmesine katkı sağlarken, örgütlerin insan kaynağı temin etme süreçlerini anlamak adına da önemli veriler sunmaktadır.
Yerel aktörlerin ötekine yönelik bakış açısı: Silifke örneğinde Ruslara ve Suriyelilere karşı yaklaşımların karşılaştırılması
Göç, insanlığın ilk zamanlarından itibaren meydana gelen ve küreselleşme ile birlikte dünya gündeminde öncelikli olarak yer alan bir kavramdır. Tarihi süreçte çeşitli sebeplerle yaşanan bu göçler zaman içerisinde toplumlarda "öteki" kimliğinin oluşmasına neden olmaktadır. Göç çalışmalarında siyasi partilerin tutumları ile devletlerin izlediği göç politikaları, hem meselenin toplum tarafından algılanışını hem de toplumun "öteki"ne yönelik tutumunu belirleyen önemli unsurlar hâline gelmektedir. Türkiye'de özellikle Suriyeli göçünün yarattığı toplumsal dönüşüm, "öteki" algısının nasıl üretildiği ve şekillendiği tartışmalarını kaçınılmaz kılmaktadır. Yabancı/öteki/onlar şeklinde ifade edilen kesime karşı sosyal mesafe çoğu zaman toplum tarafından yaratılmakta ve korunmaktadır. İlgili mesafenin temelinde yatan motivasyonu ise güvensizlik ekseninde şekillenen tehdit algısı oluşturmaktadır. Diğer taraftan kültür farklılıkları ve ekonomik endişeler de söz konusu ayrışmalar arasında yer almaktadır.Çalışmada, Mersin İli Silifke İlçesi'nde bulunan Suriyeli ve Rus nüfusuna yönelik ötekileştirme pratiklerinin karşılaştırması yapılmıştır. Yerel düzeyde karar alma süreçlerinde rol aldığı varsayılan yerel aktörlerin siyasi parti üyeleri olarak; Adalet ve Kalkınma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, İYİ Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi üyeleri belirlenmiştir. Yapılan görüşmeler Maxqda programında analiz edilmiştir. Çalışma hem içerik analizini hem de söylem analizini kapsamaktadır. Çalışma kapsamında yürütülen analizler, göç olgusunun yerel düzeydeki siyasal tutumları ve toplumsal algıları belirgin şekilde etkilediğini ortaya koymaktadır. Bulgular genel olarak, ulusal siyasetteki söylem ve yönelimlerin yerel düzeyde de karşılık bulduğunu ve katılımcıların değerlendirmelerinin parti kimlikleriyle uyumlu eğilimler gösterdiğini işaret etmektedir.
Kamu politikası analizi süreç modeli yaklaşımı çerçevesinde Türkiye'nin yenilenebilir enerji politikaları
Toplumsal yaşamın vazgeçilmez parçası olan enerji ülkelerin siyaset arenasındaki varlığını ve devamlılığını sağlama, kamu hizmetlerinin sunumunu sağlama, ekonomik ve toplumsal kalkınmayı sağlama konularında önemlidir. Artan nüfus ve ihtiyaçlar enerjiye olan talebi artırmış, ekonomik ve beşeri faaliyetler nedeniyle dünya ekosistemi bozulmuş, enerji üretiminde yüzyıllardır kullanılan fosil yakıt rezervleri azalmıştır. Bu sorun alanlarının yanı sıra 21. Yüzyıl ile birlikte küresel ısınmanın olumsuz etkilerinin aşırı hissedilmesi, iklim değişikliği ve çevre sorunlarıyla mücadelede fosil yakıt kullanımında ortaya çıkan zararlı gazların azaltılarak dünyanın sıcaklığını sabit tutma noktasında ülkelerin ortak hareket etmesi gerektiği kabul görmüştür. Bu kabul ile ülkeler çeşitli anlaşmalar ile bu sorun alanına yönelik mücadelede ortak hareket etmeye başlamışlardır. Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan Türkiye bu anlaşmalarda yer almakta olup enerjide ithalata olan bağımlılığını azaltmak, sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için enerjide yerli kaynaklarını kullanarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik politikalar geliştirmiştir. Çalışmada Türkiye'de yenilenebilir enerjiye yönelik politikaları kamu politikası analizi süreç yaklaşımıyla sistematik olarak 11. Kalkınma Planı dönemine kadar yer alan belgelerle incelenmiş, politikalar kapsamında yer verilen hedeflere ulaşıldığı ve yenilenebilir enerjiye dair politikaların sürdürüldüğü görülmüştür. Anahtar kelimeler: Kamu Politikası Analizi, Yenilenebilir Enerji, Süreç Modeli Yaklaşımı.
Kadına yönelik şiddetle mücadelenin politikası ve uygulama araçları: Kadın sığınma evleri deneyimi
Bu araştırma, aile içi şiddete maruz kalmış kadınların deneyimlerini ve kurumsal koruma mekanizmalarıyla etkileşimlerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yaklaşımla yürütülen çalışmada Mersin, Hatay, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Gaziantep ve İstanbul'da yaşayan, kadın sığınma evine başvuran (SEK, n=18) ve başvurmayan (BK, n=10) olmak üzere toplam 28 kadınla derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Veriler fenomenolojik analiz yöntemiyle on tema altında incelenmiştir. Araştırma bulguları, aile içi şiddetin fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel şiddetin iç içe geçtiği karmaşık bir kontrol sistemi olarak işlediğini göstermiştir. Şiddet uygulayıcı erkeklerin farklı sosyo-ekonomik statülerde olmalarına rağmen benzer kontrol ve meşrulaştırma stratejileri kullandıkları belirlenmiştir. Katılımcı kadınların büyük bir kısmının sosyo-ekonomik yetersizlikler nedeniyle şiddet gördükleri eve yeniden döndükleri tespit edilmiştir. Kadınların pasif kurbanlar değil, hayatta kalma ve direniş stratejileri geliştiren aktif özneler oldukları ortaya çıkmıştır. Çocukların şiddet döngüsünde paradoksal bir konum işgal ettiği ve şiddetin kuşaklararası aktarım gösterdiği saptanmıştır. Kurumsal koruma mekanizmalarının yetersizlikleri nedeniyle kadınların ikincil mağduriyete maruz kaldığı belirlenmiştir. Araştırma sonuçları, aile içi şiddetin yapısal eşitsizliklerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Kurumsal koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi, çocuk odaklı müdahale programlarının geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen politikaların uygulanması önerilmiştir.
Destinasyon markalaşmasının kent ekonomisine etkileri: Tarsus kenti örneği
Bu araştırma, bir turistik destinasyon olan Tarsus'un markalaşma sürecini ve turizmin kent ekonomilerine etkilerini Tarsus kenti özelinde incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bir başka ifadeyle, Tarsus'un destinasyon markalaşması sürecinde arz (doğal–kültürel miras), talep (ziyaretçi algısı) ve yönetişim (yerel aktörler) arasındaki süreci incelemektedir. Buradan hareketle, kentin marka kimliği oluşturabilmesi ve turizmden istediği payı elde edebilmesi için bazı önerilerde bulunulmuştur. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş olup durum çalışması (case study) yaklaşımı kullanılmıştır. Araştırmada resmi belgeler, araştırma raporları, resimler, web platformları vb. kaynaklar ikincil veri olarak kullanılış, doküman analizi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma kapsamında elde edilen bulgulara göre; Tarsus önemli bir turizm potansiyeline sahiptir fakat bu potansiyelini yeterince değerlendirememektedir. Bölgenin turizm sektöründen elde ettiği pay, tarım ve sanayi sektöründen elde ettiği paya nazaran sınırlı kalmıştır. Turizm alanındaki ulusal ve uluslararası tanıtım çalışmaların yetersizdir. Kentin fiziksel turizm kaynakları yeterli düzeydedir ancak beşeri ve finansal kaynaklar açısından yetersizdir. Tarsus'un destinasyon markalaşması sürecinde önemli adımlar atılmış olsa da sistematik ve bütüncül bir marka stratejisinin eksikliğinin, kentin turizm potansiyelinin değerlendirilmesini engellediğini ortaya koymaktadır. Bu noktada, kentin sahip olduğu zengin doğal, kültürel ve sosyal miras, doğru stratejilerle değerlendirildiğinde hem turizm gelirlerini arttıracak hem de kent ekonomisine önemli katkılar sağlayacaktır.
Orta ölçekli kentlerde kentsel dönüşüm: uşak Uşak (Atapark ve Tabakhane) örneğinde memnuniyet
Dünya'da Sanayi Devrimi'nden sonra görülmeye başlayan kentsel dönüşüm çalışmaları Türkiye'de 1950'li yılların ardından gecekondulaşma süreciyle başlamaktadır. 1980'li yıllarda neoliberal politikalar kapsamında kentlerde konut kooperatifleri ve apartmanlaşma görülmektedir. 1999 Marmara Depremi sonrasında depreme dayanıklı konut üretme politikaları gündeme gelmiştir. 2000 sonrasında küreselleşmenin hızla artması, teknolojide yaşanan gelişmelerin etkisiyle birlikte kentsel alanlardaki dönüşümlerde artışlar gözlenmektedir. Özellikle sanayileşmenin yoğun olduğu büyük ölçekli kentler başta olmak üzere tüm kentlerde kentsel dönüşüm çalışmaları her geçen yıl katlanarak artmaya devam etmiştir. Tüm kenti derinden etkileyen kentsel dönüşüm çalışmaları devlet politikasının yanı sıra pek çok özel kurum tarafından da yürütülmektedir. 2012 yılında kabul edilen ve uygulanmaya başlanan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yerel yönetimlere önemli yetkiler verilmiş ve konut stokunun yenilenmesi adına pek çok proje yürütülmesinin önü açılmıştır. Sanayileşmenin ve istihdamın artmasıyla birlikte sanayileşmenin yoğun olarak görüldüğü kentlerde büyüme ve gelişme her geçen gün daha da artmaktadır. Bunların gerisinde olan ikincil kentler ise büyük kentlere oranla daha az gelişmiş kendinden küçük kentlerden de daha önde olan orta ölçekli kentler olarak tanımlanmaktadır. Türkiye özelinde özellikle beşinci beş yıllık kalkınma planı ve sonrasında bölgeler arasındaki adaletsizliğin, eşitsizliğin ortadan kaldırılması ve orta ölçekli kentlerin gelişimlerinin desteklenmesi amacıyla bu kentlere yönelik kentsel gelişim çalışmaları artırılmıştır. Bu kentlerin kendilerini daha ileriye taşıyabilmeleri için özellikle içerisinde bulunan çöküntü alanlarının temizlenip kente kazandırılması için destekler sağlanmaktadır. Orta ölçekli kentler arasında ifade edebileceğimiz Uşak, tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İlklerin şehri olarak anılan, Osmanlı Dönemi'nde ilk kez sokak aydınlatmasında elektrik kullanılan, Anadolu'da ilk demiryolu hattına sahip, Cumhuriyet Dönemi'nde ilk şeker fabrikasının kurulduğu Uşak sanayi alanında da önemli bir yere sahiptir. Sanayinin gelişmesi, üniversitenin kurulması ve artan nüfusla birlikte kent içerisinde konut ihtiyacı artmış 6306 sayılı yasa kapsamında konut stokunun yenilenmesi adına pek çok çalışma içerisine girilmiştir. Çalışma kapsamında Uşak kent merkezinde yer alan Atapark Kentsel Dönüşüm Bölgesi ve Eski Tabakhane Kentsel Dönüşüm Bölgesi olmak üzere iki farklı alanın incelemesi yapılmıştır. TOKİ ve Uşak Belediye işbirliğiyle gerçekleştirilen Eski Tabakhane Kentsel Dönüşüm bölgesinde yapılan dönüşüm çalışmaları sanayi alanının yerleşim alanına dönüşmesi projesi olarak Türkiye'de bir ilktir ve kendinden sonraki projelere örnek teşkil etmektedir. Uşak kent merkezi içerisinde farklı dönüşüm sağlayıcıları tarafından gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projelerinde alan araştırması gerçekleştirilerek kent sakinlerinin memnuniyet düzeyleri arasındaki farklılıklar incelenmiştir.
2018-2023 yılları arası Danıştay kararlarında kentli hakları
İnsan haklarının gelişiminin son halkalarından birini kentli hakları oluşturmaktadır. Kentli haklarının ortaya çıkışını somut olarak ifade eden ve kentli hakları olarak ifade edilen hak grubunun nelerden oluştuğunu sıralayan ilk uluslararası metin Avrupa Kentsel Şartı-I' dir. Şart'ta ilk defa kentli hakları listesi olarak 20 maddeden oluşan bir haklar deklarasyonu ortaya konmuştur. Doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, 20 maddeden oluşan bu kentli hakları listesinden hareketle idare ile kentli arasında yaşanan hukuki uyuşmazlıklar Danıştay kararları çerçevesinde ele alınmıştır. Bu yapılırken de İdare ile Kentli Arasında, Kentli Hakları Bağlamındaki Hukuki Uyuşmazlıklar Hangi Konularda ve Nasıl Ortaya Çıkmıştır? sorusundan yola çıkılmıştır. Danıştay kararlarının incelenmesi sonucunda ortaya çıkan tablolar sonucunda Türkiye'de kentli hakları ile ilgili eksikliklerin ve ihtiyaçların tespit edilmesi ve bu eksiklik ve ihtiyaçlar doğrultusunda öneriler ortaya koyarak Türkiye'de kentli haklarının gelişimine dolayısıyla insan haklarının gelişimine katkı sağlamak çalışmanın temel amacıdır. Tespit edilen durum doğrultusunda ortaya konan öneriler ile, kentin tüm paydaşlarına rehberlik etmek, başta Anayasa çalışmaları olmak üzere kentli hakları ile ilgili yapılacak olan tüm yasal düzenlemelere katkı sağlamak, sunulan öneriler sayesinde kentli hakları ile ilgili hak ihlallerini azaltmak yine çalışmanın amaçları arasındadır. Çalışmada bu sorudan hareketle 2018-2023 yılları arasındaki Danıştay kararları incelenmiştir. Çalışmada Danıştay'ın 2018-2023 yılları arasında vermiş olduğu tüm kararlar kentli hakları listesinde yer alan haklar listesi çerçevesinde ele alınarak incelenmiştir. Danıştay Kararlar Dergisi kaynağı kullanılarak yapılan incelemede 2018-2023 yılları arasında kentli hakları ile ilgili toplam 93 dava konusu uyuşmazlığın Danıştay'a taşınmış olduğu tespit edilmiştir. Çalışmanın; kentli haklarını hukuksal perspektifinden ele alması, idare ile kentli arasında yaşanan uyuşmazlıklardan idari yargıya taşınmış olan uyuşmazlık konularını Danıştay kararları çerçevesinde incelemesi yani bizzat kentlinin kent yaşantısında karşılaşmış olduğu dava konusu edilmiş uyuşmazlıkları incelemesi, çalışmanın hem özgünlüğünü hem de önemini oluşturmaktadır.
Türkiye'de yerel yönetimlerin açık veri politikası
Teknolojik ve kavramsal yeniliklerle birlikte kamu politikalarının oluşumunda birçok etken değişiklik göstermektedir. Dünyada gelişim gösteren dijitalleşme adımları ile şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin benimsenmesi kamu politikalarında kendisine yer bulmaktadır. Dijitalleşme ve şeffaflık adımları ile birlikte etkili bir rol oynayan açık veri uygulamaları, zamanla daha önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Açık veri politikaları hem yerelde hem de küresel ölçekte geniş bir alana yayılmakta ve giderek kapasitesini artırmaktadır. Türkiye'de yerel yönetimlerin hizmet ve politika işleyişinde de değişiklikler meydana gelmektedir. Türkiye'de yerel yönetimlerin açık veri politikalarını konu edinen çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Bölümlerde açık veriye ilişkin kavramsal çerçeve, dijital dönüşümün açık veri politikalarına etkisi ve gelişimi ile yerel yönetimlerin açık veri politika ve uygulamaları kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır. Yerel yönetimlerde açık veri uygulamaları karşılaştırılarak çalışmaya son şekli verilmektedir. Bu kapsamda çalışma ile birlikte Türkiye'de yerel yönetimlerin açık veri politikalarındaki mevcut durumun ortaya çıkarılması amaçlanmaktadır. Tez çalışmasında açık veri uygulamalarının bulunduğu 11 büyükşehir belediyesi ile 5 ilçe belediyelerinin politikaları ele alınmıştır. Literatür tarama yönteminin kullanılması neticesinde birincil ve ikincil kaynaklara dayanılarak açık veri portallarında yer alan bilgiler üzerinden nitel ve betimleyici analizler yapılmıştır. Yapılan araştırmalarla birlikte Türk yerel yönetimlerde açık veri politikalarının istenilen seviyede olmadığı tespit edilmiştir. Açık verinin geliştirilmesine yönelik teknik, hukuki ve yönetimsel adımların atılmasına ihtiyaç duyulduğu saptanmış ve öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Yerel Yönetimler, Açık Veri, şeffaflık, Dijitalleşme, Dijital Dönüşüm.
Açık yönetim ve Türk kamu yönetimine yansımaları
Yönetim sosyal, ekonomik sebepler, çağın gerekleri, ihtiyaçlar gibi farklı nedenler ile zaman içerisinde değişikliklere uğramıştır. Açık yönetim, yönetimde şeffaflık, katılımcılık ve hesap verebilirlik ilkelerini temel alarak dijital araç ve gereçlerin etkin kullanmasını içeren bir kavram olarak özellikle 2000 sonrası dönemde etkisini göstermeye başlamıştır. Hem ulusal hem de ulusüstü gelişmeler ile gelişen açık yönetim kavramı günümüzde İsveç, Amerika ve Birleşik Krallık gibi birçok ülkenin yönetimlerinde kullanılmaktadır. Özellikle 2011 yılında ulusüstü bir nitelik taşıyan Açık Yönetim Ortaklığı'nın kurulması ile açık yönetimin etki alanı genişlemiştir. Türkiye'de Açık Yönetim Ortaklığı'na üye olma ve üyeliğinin pasif duruma getirilmesini yaşayan bir ülke olarak "açık yönetim" kavramından etkilenmiştir. Ancak bu etki yalnız Açık Yönetim Ortaklığı ile bağlı olmayıp öncesini de içermektedir. Bundan dolayı çalışmada Türk kamu yönetimini temel olarak etkileyen 2000 sonrası dönem ele alınmaktadır. Bu tezin amacı, açık yönetimi, gelişimini ve Türk kamu yönetimine etkisini ve uygulamalarını ortaya koymaktır. Çalışmanın hazırlanmasında literatür taraması yolu ile analiz yöntemi tercih edilmiştir. Çalışma ile açık yönetim ve Türk kamu yönetiminde yarattığı etki, süreçler, uygulamalar vb. incelenmiş Türk kamu yönetiminde açık yönetimin ve ilkelerinin etkisi olduğu ancak sınırlı alanda gerçekleştiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Açık Yönetim, Açık Yönetim Ortaklılığı, OECD, Türk Kamu Yönetiminde Açık Yönetim
İnsan odaklı akıllı kentleşme: Türkiye için bir çerçeve önerisi
2020 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinin bir sonucu olarak kentlerde yaygınlaşan dijital teknoloji kullanımı gözetim ve mahremiyet başta olmak üzere söz konusu teknolojilerin insan haklarına etkisi bakımında tartışılmaya başlamasına neden olmuştur. Söz konusu tartışmalar, 2021 yılında BM tarafından başlatılan "İnsan Odaklı Akıllı Kentler Programı" akıllı kentlerde dijital hakların korunmasına dikkat çekmiştir. BM öncülüğünde başlatılan bu girişim, AB ve diğer uluslararası kuruluş ve koalisyonların bu yöndeki girişimlerini güçlendirmiştir. İnsan odaklı akıllı kentler en genel tanımıyla uluslararası insan hakları normlarının etik bir standart olarak kabul edilerek yerelde insan haklarının korunması ve geliştirilmesi başta olmak üzere akıllı kentlerde dijital haklara duyarlı bir kentleşme yaklaşımını ifade etmektedir. Günümüzde yer yönetimler, uluslararası insan hakları rejiminin dikey aktörlerinden biri olarak görülmekte ve sundukları hizmetler dikkate alınarak yerelde insan haklarının korunması konusunda sorumlu oldukları kabul edilmektedir. Bu açıdan 90'lı yılların sonundan itibaren insan hakları kenti yaklaşımı akıllı kentlerin gelişme seyriyle beraber insan odaklı akıllı kent yaklaşımına doğru genişlemiş ve dünyada birçok kent, akıllı kent stratejilerini bu yönde oluşturmaya başlamıştır. 2023 yılında ikinci ulusal akıllı kentler stratejisini yayınlayan Türkiye'nin de dünyadaki eğilimlere paralel olarak teknoloji odaklı bakış açısından toplumsal-etik boyutları da dikkate alan daha geniş perspektifli bir akıllı kentleşme anlayışını ön plana çıkardığı görülmektedir. Akıllı kentlerin etik boyutuna ilişkin sınırlı bir ulusal literatür olduğu göz önüne alındığında insan odaklı bir akıllı kentleşme için Türkiye'ye yönelik bir çerçeve önerisi sunmayı amaçlayan çalışmanın orta vadede hem ilgili literatüre hem de ulusal akıllı kentleşme stratejisine katkı sunması beklenmektedir.
Kamu hizmet sunumunda blokzincir uygulamalarının kullanımı üzerine karşılaştırmalı bir araştırma
Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler kamu yönetiminde önemli dönüşümleri tetiklemektedir. Bu dönüşüm yeni nesil teknolojik araçlar aracılığıyla kaynakların daha etkin kullanılmasını, hizmet kalitesinin artırılmasını ve çağın gereksinimlerine uyum sağlanmasını mümkün kılmaktadır. Blokzincir teknolojisi de güvenli, şeffaf ve değiştirilemez yapısıyla bu yeni nesil araçlar arasında dikkat çekmektedir. Kamu hizmet sunumunda köklü değişiklikler yaratabilme potansiyeli ile blokzincir ulusal ve uluslararası düzeyde dijital devletlerin gündeminde sıkça yer alan bir konu haline gelmiştir. Blokzincirin kamu hizmet sunumunda mevcut ve potansiyel kullanımını kamu yönetimi perspektifiyle detaylı bir şekilde ele alan bu çalışmada ilk olarak konuyla ilgili literatür taraması yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı kamu yönetimi ve hizmet sunumunda giderek daha fazla önem kazanan blokzincirin potansiyel uygulamalarını derinlemesine incelemek ve bu yenilikçi teknolojinin kamu hizmet sunumu çerçevesinde nasıl stratejik bir avantaj sağlayabileceğini detaylı bir şekilde ortaya koymaktır. Ayrıca blokzincir ile ilgili somut adımlar atan ülkeleri karşılaştırmaktır. Bu minvalde altı farklı coğrafyadan seçilen ülkeler tek tek incelenmiş sonrasında karşılaştırmalı analiz yöntemi kullanılarak spesifik faktörler çerçevesinde incelenmiştir. Karşılaştırmalı analiz sonucunda elde edilen bulgular ülkelerin blokzincire dair ilk adımlarının finans alanında atıldığıdır. Kamu yönetimi alanında ise en sık kullanım uygulamaları dijital kimlik ekosistemleri, akıllı sözleşmeler, tedarik zinciri ve güvenlik olarak belirlenmiştir. Önde gelen ülkelerin deneyimlerine ek olarak Türkiye'nin blokzincir yol haritası incelenmiş ve uluslararası düzeydeki somut örneklerden hareketle yol haritasının geliştirilmesine yönelik politika önerileri, taslak strateji ve eylem planı formüle edilmiştir.
Toplumsal cinsiyet, kent ve kamusal alan: Isparta örneği
Bu çalışmada Isparta kent kamusalında kadının nerede olduğu sorusu araştırma konusu yapılmıştır. Isparta'da kadın görünürlüğünü ortaya koymanın amaçlandığı bu çalışma kadının kamusal alanda olamamasına odaklandığı için; yönetim, siyaset ve sivil alanda yönetici olarak yer alan kadın sayısı çalışmanın evrenini oluşturmaktadır. Bu bağlamda çalışmada araştırma sorularından hareketle oluşturulmuş sorular katılımcılara yöneltilmiş ve evrende ulaşılan 41 kişi ile gönüllülük esasına dayalı olarak nitel araştırma teknikleri ve nitel araştırma yöntemlerinden biri olan derinlemesine mülakat yöntemi kullanılarak yüz yüze görüşme gerçekleştirilmiş, katılımcılardan soruları cevaplamaları istenmiştir. Kadın temsilcilerin verdikleri cevaplardan hareketle kadının kamusal alanda temsil sorununun bulunup bulunmadığı, bulunması durumunda eksik temsilinin gerekçeleri ortaya konulmak amaçlanmıştır. Görüşmelerden elde edilen bilgiler önceden belirlenen temalara göre sınıflandırılmış, betimsel ve içerik analizine tabi tutularak yorumlanmıştır. Yapılan mülakat analizleri neticesinde Isparta kent kamusalında üst düzey yönetimde kadının yeterince yer almadığı tespit edilmiş ve kent kamusalında kadın temsilinin artmasına yönelik öneriler sunulmuştur
Türkiye'nin kuraklık ve su kıtlığı yönetimi: Politika, yönetim ve uygulama
Kuraklık, su kıtlığı ve iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkan su kaynaklarının azalması endişeleri, son yıllarda Dünya'da ve Türkiye'de giderek daha fazla gündeme gelmektedir. Bu çalışmanın amacı kuraklık ve su kıtlığının Türk kamu yönetimine yansımalarını kamu politikaları, yönetim yapısı ve yönetsel uygulamalar bağlamında ortaya koyarak değerlendirmektir. Bu bağlamda öncelikle kavramsal ve kuramsal çerçeve ortaya konmuş; ardından Dünya'daki güncel yönetsel eğilimler araştırılmış; son olarak Türkiye'nin Cumhuriyet dönemi politikaları, idari teşkilatı ve uygulamaları konu bağlamında araştırılmıştır. Kuraklık ve su kıtlığının kamu yönetimleri açısından yarattıkları ortak tehdit su kaynaklarının miktar ve kalite olarak azalmasıdır. Bu nedenle kuramsal temel, su kaynaklarının miktar ve kalite olarak korunması çabalarına oturtulmuştur. Türk kamu yönetimi su kaynaklarını koruma amacıyla Dünya ile uyumlu çok sayıda politika üretmiştir. Ancak suların miktar olarak korunmasını amaçlayan politikaların oluşturulmasına daha geç başlanmıştır. Su kaynaklarının korunması amacıyla Türk kamu yönetim yapısında çok sayıda görevli birim ile karşılaşıldığı gibi kuraklık ve su kıtlığı endişelerinin yönetsel yapıda son dönemde kurulan birimlerle önemli yansımalar yaptığı görülmüştür. Su kaynaklarının korunması amaçlı hukuki düzenlemelerde su kalitesinin korunması amaçlı çalışmalara daha erken başlanmışken, su miktarının korunması düzenlemeleri son yıllarda mevzuata yansımıştır. Yönetim planlarının hazırlanması ve altyapı yatırımları hedeflenen düzeydedir. Tasarruflu sulama dönüşümünün hızlandırılması, alternatif su kaynaklarının kullanımının arttırılması, bilinçlendirme ve farkındalık çalışmaları henüz yeterli düzeyde değildir. Yapılan tespit ve değerlendirmeler neticesinde, su kaynaklarını koruma amaçlı geleceğe dönük yönetsel tasarruf önerileri sunulmuştur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında çevre hakkının korunmasında devletlerin pozitif yükümlülükleri
I. ve II. Dünya Savaşları sırasında yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin (BMİHEB) kabulüne ve bağlayıcı uluslararası yargı mekanizmalarının oluşturulmasına zemin hazırlamıştır. Avrupa Konseyi ve ona bağlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu doğrultuda kurulmuş ve insan haklarının bölgesel düzeyde korunmasında merkezi bir rol üstlenmiştir. Öte yandan, Sanayi Devrimi sonrasında hız kazanan endüstriyel faaliyetler, insan-doğa etkileşimini olumsuz yönde dönüştürmüş; çevre sorunları temel insan haklarını tehdit eder hale gelmiştir. Bu gelişmeler, çevre hakkının uluslararası düzeyde bir insan hakkı olarak kabul edilmesini gündeme getirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde (AİHS) çevre hakkına dair müstakil bir madde bulunmamaktadır. AİHM kararlarında çevre sorunlarının yol açtığı hak ihlalleri diğer maddeler nezdinde değerlendirilmektedir. Bu tez, AİHM'in çevreyle ilgili başvurularda devletlere yüklediği pozitif yükümlülükleri tarihsel süreç içerisinde yaşanan değişim ile birlikte incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, Mahkeme'nin 1990'dan itibaren verdiği kararlar, nitel veri analizi yöntemi olan doküman incelemesiyle değerlendirilmiş; ihlal türleri, davalı devlet ve karar süresi gibi değişkenlerin analizinde MAXQDA yazılımı kullanılmıştır. Araştırma sonucunda Mahkeme'nin pozitif yükümlülük içtihadını zamanla sistematik biçimde geliştirdiği tespit edilmiş; uluslararası anlaşmalar ve bilimsel gelişmelerin bu süreçte belirleyici rol oynadığı görülmüştür. Ayrıca, iklim değişikliği gibi güncel çevresel tehditlerin devletlere yeni yükümlülükler getirdiği, Mahkeme'nin bu bağlamda dinamik ve esnek bir yorum yaklaşımı benimsediği sonucuna ulaşılmıştır.
Duygusal emeğin iş gören performansı ve işten ayrılma niyetine etkisi: Isparta ilinde belediye şirket çalışanları üzerine bir araştırma
Bu araştırma, Isparta ilinde faaliyet gösteren belediye şirketlerinde çalışan personelin duygusal emek düzeylerinin iş gören performansı ve işten ayrılma niyeti üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Nicel yöntemle, kesitsel ilişkisel tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilen çalışmada, örneklem büyüklüğü %95 güven düzeyi ve %5 hata payı esas alınarak hesaplanmış ve erişilebilirlik nedeniyle 510 katılımcıdan veri toplanmıştır. Veri toplama, anonim ve gönüllülük esasına dayalı anketlerle yapılmış; duygusal emek üç alt boyutta (yüzeysel, derin ve doğal emek) ölçülmüş, iş gören performansı ve işten ayrılma niyeti ise güvenilir ve geçerli ölçeklerle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, duygusal emek düzeyleri iş gören performansını anlamlı ve pozitif şekilde etkilemektedir. Yüzeysel, derin ve doğal duygusal emek alt boyutlarının iş performansına ayrı ayrı anlamlı katkıları bulunmuş; özellikle doğal duygusal emek, çalışanların samimi duygusal ifadelerinin performans artışıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. İşten ayrılma niyeti analizlerinde ise, yüzeysel duygusal emek düzeyindeki artışın işten ayrılma niyetini anlamlı biçimde artırdığı; derin ve doğal duygusal emek türlerinin ise işten ayrılma niyetini azalttığı belirlenmiştir. Ayrıca, örgütsel destek ve çalışanların yetenek algılarının duygusal emekle ilişkili olduğu ve performans ile bağlılık üzerinde etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Belediyeler arasında duygusal emek ve performans açısından anlamlı farklılıklar gözlenmemiştir. Sonuç olarak, araştırma duygusal emek yönetiminin iş gören performansı ve işten ayrılma niyeti üzerinde kritik bir rol oynadığını göstermekte, belediye şirketlerinde çalışanların duygusal ihtiyaçlarının dikkate alınarak destek mekanizmalarının geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır.
Özbekistan'da çok partili düzenin gelişimi 1989-2023
Yüksek Lisans Tezi olarak ele alınan "Özbekistan'da Çok Partili Düzenin Gelişimi (1989 -2023)" adlı bu çalışmada özellikle bağımsızlıktan sonra Özbekistan'da kurulan siyasi partiler ve karşılaştıkları sorunlar incelenmiştir. Bağımsızlık sonrasında Özbekistan'daki merkezi yönetim, bir taraftan büyük bir tehdit olarak bölge genelinde gelişen radikal İslamcı hareketlerin bölgedeki nüfuzunu engellemek adına, öte yandan da kendi siyasal iktidarını sürdürebilmek maksadıyla siyasal oluşumları yoğun bir baskı altına almıştır. Bu da Özbekistan merkezi yönetiminin otoriter bir rejim olduğu yönündeki eleştirilerin artmasına sebep olmuştur. 2016'da cumhurbaşkanı seçilen Şevket Mirziyayev dönemindeyse yapılan reform harekatıyla Özbekistan'da demokratik kriterlerin yerleşmeye başlandığı görülmektedir. Bu bağlamda çok partili bir düzene geçiş noktasında önemli gelişmelerin yaşandığı ve ülkedeki siyasi partilerin daha rahat kendi faaliyetlerini sürdürdükleri görülmektedir. Dolayısıyla günümüzde Özbekistan otoriter bir rejim imajından kurtularak, demokratik kriterleri uygulama noktasında model alınabilecek bir ülke konumuna gelmiştir
Tarihsel ve toplumsal bağlamda Türk milliyetçiliğinin sekülerleşme ve desekülerleşme süreci
Ülkücü Hareket Türk siyasal hayatında ve toplumsal yapısında köklü bir yere sahiptir. Bu çalışma Ülkücü Hareketin sekülerleşme ve desekülerleşme dinamiklerini incelemeyi hedeflemiştir. Sekülerleşme ve desekülerleşme insan topluluklarının yapısında önemli dönüşümleri taşıyabilen; inanç ve din pratiklerini bireysel ve toplumsal planda etkileyen süreçlerdir. Ülkücü Hareketin bu noktadan incelenmesi vesilesiyle Hareketin fikirsel yapı, inanç, milliyetçilik ve toplumsal dokuyla etkileşimi gibi yönlerden anlaşılması amacıyla önemli bir alan oluşmaktadır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve fenomenolojik perspektif dahilinde yarı yapılandırılmış mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Ulaşılan veriler tematik analiz ekseninde değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulguları Ülkücü Hareketin gerek tarihsel gerekse toplumsal bağlamda idrak ettiği ilgili dönüşümleri ortaya koyarken, çalışmanın katılımcılarının da söz konusu süreçler hakkında algılarını ve deneyimlerini detaylı bir biçimde analiz etmektedir. Çalışma, Türkiye'de Ülkücü hareketin sekülerleşme ve desekülerleşme bağlamındaki dönüşümünü ele alan sınırlı sayıdaki araştırmaya katkı sunmakta ve literatürdeki bu boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır. Elde edilen sonuçlar, hem akademik literatüre hem de Türkiye'nin toplumsal dönüşüm süreçlerine dair politika yapıcılara rehberlik edebilecek nitelikte özgün veriler sunmaktadır.
6 Şubat 2023 depremlerinin Türk kriz yönetimine etkileri
Türkiye, bulunduğu jeopolitik konum itibarıyla sık sık yıkıcı doğal afetlerle, özellikle de depremlerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu afetler, yalnızca can ve mal kaybına yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda uzun vadeli sosyoekonomik etkiler doğuran çok boyutlu krizler yaratmaktadır. Nitekim 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen ve ülke tarihinin en yıkıcı depremlerinden biri olarak kayda geçen Kahramanmaraş merkezli depremler, elli bini aşkın kişinin yaşamını yitirmesine, yüz binlerce insanın yaralanmasına ya da sakat kalmasına neden olmuş, toplumun sosyal dokusunda derin yaralar açmış ve etkileri uzun yıllar hissedilecek bir travmaya dönüşmüştür. Afetlerin önlenmesi mümkün olmamakla beraber, etkilerinin en aza indirilmesi, etkili ve koordineli bir kriz yönetim sürecinin işletilmesini zorunlu kılmaktadır. Krizlerin yalnızca müdahale aşamasıyla sınırlı olmayan, aynı zamanda önleyici, hazırlayıcı ve iyileştirici boyutlarıyla da ele alınması gerekmektedir. Bu çalışmada öncelikle "kriz" ve "kriz yönetimi" kavramları kuramsal bir çerçevede ele alınmış; doğal afetlerin kriz yaratan potansiyeli kriz yönetimi perspektifinden değerlendirilmiştir. İkinci bölümde, Türkiye'nin kriz yönetimi sistemindeki tarihsel ve yasal dönüşüm süreci incelenmiş; özellikle 1999 Marmara Depremi sonrasında afet yönetiminde paradigma değişimine yol açan ve kurumsal yapılanmayı şekillendiren 5902 Sayılı "Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun" detaylı olarak analiz edilmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde ise 6 Şubat 2023 depreminin kapsamı, kriz yönetimi süreci içerisindeki yeri, kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının bu süreçteki etkinliği ve koordinasyon düzeyi değerlendirilmiştir. Ayrıca deprem sonrası yürürlüğe giren düzenlemelerin Türk afet yönetim sistemine olan yapısal ve işlevsel etkileri, Marmara Depremi'nden 6 Şubat depremlerine uzanan süreçte çıkarılan yasal düzenlemeler ve kurumsal reformlar ışığında mevcut kriz yönetimi yapılanması analiz edilerek, sistemdeki sorunlar ortaya konulmuş ve 6 Şubat depremleri sonrasında geliştirilmesi gereken politika önerileri ve kurumsal iyileştirme stratejilerine yer verilmiştir.
Kişisel verilerin korunması ve yapay zekâ: Türkiye için politika önerisi
Bu tez, kişisel verilerin korunması ile yapay zekâ teknolojilerinin kesişiminde ortaya çıkan hukuki, etik ve yönetsel meseleleri çok boyutlu bir yaklaşımla ele almaktadır. Dijitalleşmenin hız kazandığı günümüzde yapay zekâ sistemlerinin büyük veri ile beslendiği ve bu verilerin içerisinde kişisel verilerin de olduğu göz önüne alındığında, mahremiyetin korunması ile teknolojik gelişim arasında yeni bir denge kurulması gerekmektedir. Yapay zekâ sistemlerinin büyük veriyle olan etkileşimi, bireylerin mahremiyet hakları açısından önemli riskler doğururken, aynı zamanda bu teknolojilerin etik ve insan merkezli şekilde geliştirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Tez kapsamında, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, OECD, UNESCO, BM gibi uluslararası kuruluşların belgeleri ile Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Japonya, Birleşik Krallık ve Rusya gibi ülkelerin düzenlemeleri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Türkiye özelinde ise yasal ve kurumsal yapı detaylı biçimde incelenerek, mevcut durum değerlendirilmiş ve politika önerileri geliştirilmiştir. Araştırmada doküman ve literatür analizi yöntemleri kullanılarak, yapay zekâ ve kişisel veri koruma alanlarının uyum içinde işleyebileceği etik ve risk temelli bir yönetişim modeli önerilmiştir. Bu çalışma, Türkiye'de kişisel verilerin korunması ve yapay zekâ politikalarının entegrasyonuna yönelik somut, uygulanabilir ve bütüncül ilkeler sunarak literatüre özgün bir katkı sağlamaktadır.
Rusya Federasyonu'nun yapay zekâ politikaları
Bu tez çalışması Rusya Federasyonu'nun yapay zekâ politikalarını, stratejik yönelimlerini ve gelişim sürecini kapsamlı biçimde incelemektedir. Yapay zekâ teknolojilerinin farklı sektörlerde hızlı bir şekilde yaygınlaştığı günümüzde devlet politikaları bu teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Rusya'nın yapay zekâ stratejisi, ulusal güvenliğin güçlendirilmesi, savunma sanayisinin modernizasyonu ve ekonomik kalkınmanın desteklenmesi gibi hedeflerin yanı sıra kamu yönetimi, sağlık, eğitim ve güvenlik alanlarında yapay zekânın entegrasyonunu önceliklendirmektedir. Bu çalışmanın temel amacı Rusya'nın yapay zekâ politikalarını çok boyutlu bir perspektifle ele alarak bu politikaların ekonomik büyüme, istihdam, eğitim ve toplumsal yapılar üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Araştırma nitel yöntemler kullanarak stratejik belgeleri, yasal düzenlemeleri ve kurumsal mekanizmaları analiz etmekte; ayrıca Rusya'nın yaklaşımını ABD, Çin, Kanada, Singapur, Almanya, Birleşik Krallık ve Türkiye gibi ülkelerin politikalarıyla karşılaştırmalı biçimde incelemektedir. Elde edilen bulgular Rusya'nın yapay zekâ alanındaki liderlik iddiasını güçlendirmek amacıyla stratejik yatırımlar gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Tez Rusya'nın yapay zekâ ekosistemini daha rekabetçi ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturması için somut politika önerileri sunmakta ve küresel yapay zekâ dönüşümünde ülkenin potansiyel rolünü anlamaya katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Rusya Federasyonu, Yapay Zekâ Politikası, Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi, Yapay Zekâ Ekosistemi
Twiplomasi'de resmi ve kişisel hesapların etkinliklerinin karşılaştırılması
Dijitalleşmenin yaygınlaşması ile diplomatik uygulamalar dijital ortama taşınmış ve diplomasi eski kalıplarını büyük ölçüde terk etmek zorunda kalmıştır. Dijital diplomasi kamu diplomasisini de önemli oranda farklılaştırmış, dijitalleşmeyle birlikte yumuşak gücün maksimizasyonunu hedefleyen, ulusal ve küresel medyanın sınırlarının bulanıklaştığı, çift yönlü iletişimin merkezde olduğu yeni kamu diplomasisi anlayışını körüklemiştir. Yeni medyanın yaygınlaşması ile dijital kamu diplomasisinin en etkili uygulama alanı doğal olarak belirlenmiş ve bu mecralarda varlık göstermek dijital yumuşak güç hedefleyen aktörler tarafından kaçınılmaz bir hal almıştır. Twitter (X) bir sosyal ağ olmaktan öteye geçmiş, gündemi belirleyen ve toplumsal olayların akışını etkileyen bir yeni medya aracına dönüşmüştür. Twitter'ın bu etkisi, onu dijital kamu diplomasisinin etkin platformlarından biri haline getirmiş, Twiplomasi kavramının ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Devlet kurumları ve temsilcileri ile Twiplomasi faaliyetleri ile yabancı halklarla kurduğu çift yönlü iletişimin doğru yönetilmesi istenen yumuşak gücün oluşumunda olumlu katkılar sağlamaktadır. Bu çalışma, Twitter'daki çift yönlü iletişimin bileşenleri olarak kabul edilen etkileşim düzeylerini baz alarak Twiplomaside faaliyet gösteren kurumsal ve bireysel aktörlerin etkinliklerini karşılaştırmayı amaçlamıştır. Yedi ülkenin dışişlerini temsil eden kurumsal ve bireysel aktörleri üzerinden toplanan veri setiyle etkileşim düzeyleri analiz edilmiştir. Nicel veri analizleri sonucunda bireysel hesapların etkileşim düzeylerinde kurumsal hesaplara göre daha yüksek performans gösterdiği, buna karşılık kurumsal hesapların daha geniş kitlelere mesaj yayma kapasitesine sahip olduğu belirlenmiştir. Bu bulgular, dijital kamu diplomasisi çalışmalarında bireysel ve kurumsal stratejilerin etkinliğini sorgulamakta ve daha etkili Twiplomasi uygulamaları için stratejik öneriler sunmaktadır.
AB Grundtvig ve Leonardo da Vinci eğitim modellerinin mülki idare amirlerinin hizmet sunumuna entegrasyonu
Avrupa Birliği (AB), yaşam boyu öğrenme politikalarını güçlendirme ve eğitim sistemlerini daha esnek, kapsayıcı ve istihdam odaklı hale getirme yönünde önemli adımlar atmaktadır. Bu amaçla geliştirilen Grundtvig ve Leonardo da Vinci programları, bireysel öğrenme ihtiyaçlarını desteklemenin yanı sıra kurumsal kapasiteyi artırmayı, iyi uygulamaların transferini sağlamayı ve yenilikçi eğitim çözümlerini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Söz konusu programlar, özellikle yerel yönetimlerde ve kamu idaresinde görev yapan üst düzey yöneticilerin, eğitim planlaması ve uygulama süreçlerine daha aktif ve yapısal katkılar sunmasına olanak tanımaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, Avrupa Birliği'nin Grundtvig ve Leonardo da Vinci eğitim modellerinin, Türkiye'deki mülki idare amirleri tarafından yerel eğitim sistemine ne ölçüde ve nasıl entegre edildiğini yönetişim anlayışı çerçevesinde incelemektedir. Bu çalışma, Avrupa Birliği'nin yaşam boyu öğrenme stratejileri kapsamında geliştirilen Grundtvig ve Leonardo da Vinci programlarının Türkiye'deki yerel eğitim sistemine entegrasyon sürecini, nitel araştırma yaklaşımıyla incelenmiştir. Avrupa Komisyonu, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan resmî belgeler, temel veri kaynakları olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla araştırmada, alan yazın kapsamında yer alan ulusal ve uluslararası politika belgeleri, yasal düzenlemeler, strateji raporları ve uygulama kılavuzları doküman incelemesiyle yöntemiyle çözümlenmiştir. Araştırma bulguları, Grundtvig programının yerel düzeyde yetişkin eğitiminin yaygınlaştırılması, sosyal uyumun güçlendirilmesi ve aktif vatandaşlık bilincinin artırılması gibi alanlarda anlamlı katkılar sunduğunu ortaya koymuştur. Leonardo da Vinci programı ise teknik ve mesleki eğitimin niteliğini geliştirme, eğitim ile istihdam arasında işlevsel bir köprü kurma ve iş gücü piyasasının ihtiyaçlarına yanıt verme noktasında stratejik bir araç olarak öne çıkmaktadır. İncelenen belgeler doğrultusunda, mülki idare amirlerinin bu AB programlarının uygulanmasında yalnızca idari denetim rolüyle sınırlı kalmadığı; aynı zamanda yerel düzeyde kurumsal eşgüdüm sağlayan, proje süreçlerini yöneten ve eğitim politikalarının yerelleştirilmesinde aktif görev üstlenen aktörler haline geldiği sonucuna ulaşılmıştır. Türkiye'de yerel eğitim politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması sürecinde mülki idare eğitim kurumu iş birliklerinin artırılmasının, Avrupa Birliği ile eğitim alanında bütünleşme çabalarına ivme kazandıracağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: Avrupa Birliği, Grundtvig, Leonardo da Vinci, Eğitim
Siyasi liderlerin yayınladığı siyasal reklamların 31 Mart 2024 yerel seçim tercihlerine ve siyasal katılmaya etkisi: Isparta örneği
Demokrasinin gelişmesi ile birlikte siyasal alandaki rekabet, siyasal reklamcılık alanında kullanılan araçların ve teknolojinin artması, siyasi partilerin stratejilerini sürekli yenilemesi ve geliştirmesi ihtiyacını doğurmuştur. Siyasal reklamcılık alanında kullanılan araç ve yöntemlerin etkinliğinin hızla artması da bu alanda sürekli bir değişime ve yeni stratejilerin geliştirilmesine neden olmuştur. Siyasi partiler yerel seçimlerde adaylarını ön plana çıkartan reklam stratejilerini uygulamaya ağırlık vermektedirler. Fakat son yıllarda özellikle büyük şehirlerde aday ile birlikte liderin, partinin ve parti ideolojisinin etkisi ağırlıklı olarak hissedilmeye başlanmıştır. Yerel seçim çalışmalarında siyasi parti liderleri çok yoğun olarak çalışmakta ve özellikle televizyon reklamlarında tüm bölgelere yönelik lider veya parti ideolojisi ağırlıklı reklam stratejileri uygulamaktadırlar. Bu çalışmada ülke çapında uygulanan lider odaklı siyasal reklam çalışmalarının yerel seçimlerde seçmenlerin tercihlerine etkisi araştırılmak istenmiştir. Bu amaçla Isparta bölgesi seçmenlerin yerel seçimlerde oy tercihleri ile ilgili tutum ve davranışları anket yöntemi ile öğrenilmeye çalışılmıştır. Aynı zamanda seçmenlere oy kullanma noktasındaki kararlarında etkili olan faktörler sorulmuştur. Veriler; faktör analizi, t testi, Anova testi, regresyon ve korelasyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmada sonucunda seçmelerin oy verme tercihlerinde aday kadar parti ideolojisi, lider ve liderlerin yer aldığı reklamların da etkili olduğu, cinsiyetler arasında belirgin bir farklılığın olmadığı, yaş ve medeni durumlarına göre ise farklılığın çıktığı, meslek grupları arasında belirgin bir farklılığın çıkmadığı görülmüştür. Seçmenlerin lider odaklı reklam stratejileri ile ilgili görüş ve tutumları arasında belirgin bir farklılığın olmadığı tespit edilmiştir. Bu çalışmanın farklı bölgelerde de yenilenmesi durumunda elde edilen sonuçlar ışığında siyasi parti ve adaylar için, yerel seçim stratejilerinin belirlenmesinde yol gösterici veriler sunabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yerel Seçimler, Siyasal Reklamlar, Oy Verme Tercihleri, Siyasal Katılım Düzeyleri, Seçmen Davranışları
Türk kamu yönetiminde kadın olmak: Kadın çalışanların sorunları üzerine Isparta ilinde bir araştırma
Bu tezin amacı, kamu kurumlarında görev yapan kadın çalışanların çalışma yaşamına ilişkin deneyimlerini ve karşılaştıkları yapısal, yönetsel ve toplumsal sorunları analiz etmektir. Çalışmada, mesleki yeterlilik, kariyer süreci, kurumsal destek, toplumsal cinsiyet rolleri ve iş-aile dengesi gibi başlıklar ele alınmıştır. Isparta genelindeki kamu kurumlarında görev yapan 417 kadın çalışandan elde edilen veriler, Memur-Sen Kadınlar Komisyonu (2022) anketinden uyarlanan ve araştırma amacına göre yeniden yapılandırılan ölçek aracılığıyla toplanmıştır. Araştırma verileri SPSS programı ile analiz edilmiştir. Bulgular, kadın çalışanların görev tanımlarıyla bireysel yeterlilikleri arasında genel bir uyum algısı taşıdıklarını ve mesleki gelişimlerini destekleyen bir yapı içinde çalıştıklarını göstermektedir. Bununla birlikte, yükselme süreçleri, kurumsal imkanlar, iş-aile dengesi ve toplumsal roller gibi konularda yapısal eşitsizliklere ve destek eksikliklerine dair eleştirel değerlendirmeler öne çıkmıştır. Teknolojiye uyum konusunda katılımcılar olumlu bir tutum sergilerken, kurumsal desteklerin eşit ve yeterli olmadığına dair görüşler de dikkat çekmiştir. Demografik değişkenler büyük ölçüde anlamlı fark yaratmazken, yalnızca eğitim düzeyinin iş yaşamına ilişkin algılar üzerinde belirgin bir etkisi olduğu saptanmıştır. Genel olarak çalışma, kadın kamu çalışanlarının iş yaşamındaki deneyimlerinin bireysel değil, kurumsal ve toplumsal yapıların belirleyiciliğinde şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Demokrasilerde anayasa yargısının yeri ve anayasa mahkemelerinin oluşumu
Bu tez çalışmasında anayasa yargısının demokrasilerdeki yeri ve işlevi ile anayasa mahkemelerinin kurumsal tasarımlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmadaki temel araştırma sorusu, anayasa yargısı kurumlarının yapısının demokrasinin niteliğiyle ya da düzeyiyle nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. Tezin, belirlenen hedefler doğrultusunda iki bölümden oluşması uygun görülmüştür. Çalışmanın ilk bölümünde, demokrasi kavramı ve demokrasi kuramları üzerine bir inceleme yapılmış, anayasacılık düşüncesi ve hareketleri, hukuk devleti ilkesi ve anayasa yargısı çeşitli yönlerden ele alınmıştır. Anayasa yargısının, hukuk devleti ve demokrasi ile olan ilişkisi değerlendirilmiş ve anayasa yargısının meşruiyeti konusu üzerinde durulmuştur. Çalışmada, anayasa yargısının demokratik siyasal rejimler için bir gereklilik olduğu varsayımından hareket edilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise anayasa yargısı kurumlarının yapılarının, ülkelerin demokrasi düzeyleriyle nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu ortaya koymak amacıyla karşılaştırmalı bir analiz yapılmıştır. Bu bağlamda ilk olarak Freedom House'un verilerinden yararlanılarak, ülkeler demokrasi düzeylerine göre gruplandırılmış ve bu çerçevede tam ve seçimsel demokrasi sınıflandırması oluşturulmuştur. Daha sonra ise "tam ve seçimsel demokratik ülkelerin anayasa yargısı kurumlarının yapıları arasında belirgin farklılıklar var mıdır?" sorusuna yanıt aranması hedeflenmiştir. Bu bağlamda tam demokrasi ülkeleri (Almanya, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve Avusturya) ile seçimsel demokrasi ülkelerinin (Macaristan, Gürcistan, Hindistan ve Arnavutluk) anayasa yargısı kurumları karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Analiz kapsamında, örnek ülkelerin anayasaları ve ilgili kanunları doküman incelemesi yöntemiyle değerlendirilerek gerekli verilere ulaşılmıştır. Üye sayısı, seçimi, görev süresi, yeniden seçilme durumu ve üyelerde aranan nitelikler üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, anayasa yargısının kurumsal yapısının belirlenen demokrasi düzeylerine göre sistematik bir farklılık göstermediği sonucuna varılmıştır.
Türk dünyasının Zengezur Koridoru'na bakışı: Olası avantajları üzerine bir analiz
Türk dünyası, tarih boyunca geniş bir coğrafyaya yayılan, ortak kültürel mirası ve güçlü bağlarıyla dikkat çeken bir medeniyetin temsilcisidir. Günümüzde, bağımsız Türk devletleri arasındaki sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin güçlendirilmesi, ortak mirasın korunması ve geleceğe taşınması açısından büyük bir önem taşımaktadır. Bu çerçevede, Zengezur Koridoru, Türkiye Cumhuriyeti ile Türk devletlerini coğrafi olarak bağlayarak, iş birliği ve dayanışmayı pekiştirecek stratejik bir adım olarak öne çıkmaktadır. Zengezur Koridoru'nun hayata geçirilmesiyle Türkiye, Azerbaycan üzerinden Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile doğrudan kara bağlantısına sahip olacaktır. Bu durum, bölgedeki ekonomik entegrasyonu hızlandıracak, enerji ve ticaret alanlarında yeni fırsatlar yaratacaktır. Ayrıca, koridorun açılması, Türk dünyası içindeki ülkeler arasındaki kültürel bağları derinleştirerek dil, tarih ve sanat gibi alanlarda iş birliğini artıracaktır. Koridor, yalnızca ekonomik bir fayda sağlamakla kalmayıp, bölgesel barış ve istikrarın güçlenmesine de katkıda bulunacaktır. Bu çalışma, Türk dünyasının tarihsel ve coğrafi önemini ele alarak, Zengezur Koridoru'nun Türk devletleri ile Türkiye arasındaki sosyal, ekonomik ve kültürel bağları nasıl güçlendireceğini analiz etmektedir. Zengezur Koridoru, Türk dünyasının birliğini destekleyen ve gelecekte bu birliği daha ileriye taşıyacak önemli bir projedir.
Sosyal medya istihbaratı ve psikolojik savaş: Terör örgütlerinin psikolojik manipülasyon stratejileri
Bu çalışma, sosyal medya istihbaratı ve psikolojik savaşın birbiriyle olan bağlantısına odaklanarak terör örgütlerinin sosyal medya üzerinden gerçekleştirdiği psikolojik manipülasyon stratejilerini incelemektedir. Geleneksel savaş stratejilerinden farklı olarak terör örgütleri, modern iletişim araçları vasıtasıyla sivil toplumu etkilemeye ve yönlendirmeye çalışmaktadır. Terör örgütlerinin sosyal medya platformları vasıtasıyla propaganda faaliyetlerini nasıl yürüttüklerini, kitleleri yönlendirirken neler yaptıklarını ve bunları yaparken toplumu psikolojik olarak nasıl etkilediklerini detaylı bir şekilde ele almaktadır. Aynı zamanda, algı yönetimi kapsamında yürüttükleri psikolojik baskı ve tehditlere karşı toplumun farkındalığını ve bu manipülasyonlara karşı direncini artırmayı amaçlayan önlemleri tartışmaktadır. Kapsamlı araştırmalar ve literatür taramaları ile desteklenen bu çalışma, sosyal medya istihbaratı ve psikolojik savaş karmaşıklığının anlamlandırılması açısından literatüre katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir. Anahtar kelimeler: Sosyal medya istihbaratı, geleneksel medya, psikolojik savaş, terörizm, terör organizasyonları, manipülasyon, propaganda ve siber güvenlik.
Rekabetçi otoriter sistemlerde (Neo) popülizm: Macaristan örneği
Bu tez, rekabetçi otoriter sistemler ile neopopülizm arasındaki yakın ilişkiyi kuramsal ve ampirik düzeyde irdelemeyi amaçlamaktadır. Rekabetçi otoriter sistemler, seçim gibi demokratik mekanizmaları biçimsel olarak sürdürürken; medya ve yargı bağımsızlığının sınırlandığı, sivil toplumun hareket alanının daraltıldığı ve çoğulculuğun sistemli bir biçimde engellendiği yapılardır. Bu durum, görünürde "rekabetçi", gerçekte ise "otoriter" nitelikler taşıyan bir yönetim biçimini beraberinde getirmektedir. Neopopülizm ise, neoliberal düzenin yarattığı yapısal eşitsizlikler ve temsil krizine tepki olarak, halk ile elit arasında çizilen keskin sınırlar üzerinden siyasal desteği hızlı biçimde mobilize etmeyi amaçlayan bir siyasi strateji olarak öne çıkmaktadır. Bu tezde, Macaristan örneği üzerinden neopopülist liderliğin siyasal kurumları dönüştürme gücü ve rekabetçi otoriter pratiklerin nasıl kalıcı hale getirilebildiği hususu incelenmiştir. Anayasal değişiklikler, medya organlarının doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol altına alınması ve seçim sisteminin iktidar partisinin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması, neopopülizmle bütünleşen otoriter eğilimlerin hızla kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır. Aynı zamanda göç, kimlik ve milliyetçilik ekseninde inşa edilen popülist söylemlerin de iktidarın kitle desteğini tahkim ettiği gözlemlenmiştir. Bu bağlamda bu tezde, demokratik normların bu tarz sistemlerde nasıl aşındığı, muhalefetin hangi stratejik birliktelik ve direniş hatlarıyla başarı elde edebileceği ve sivil toplumun yaşamsal rolü ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır. Bu örnek, neopopülizmin yalnızca demokratik sistemlerdeki temsil krizine yönelik bir "düzeltici" işlev üstlenmediğini, aksine otoriter eğilimlerin sürekliliğini ve pekişmesini destekleyen bir ivmelendirici unsur olabileceğini göstermektedir.
Sürdürülebilir kalkınma amaçlarından olan toplumsal cinsiyet eşitliğinin siyasal temsile yansıması: Türkiye açısından bir durum analizi
Bu araştırma, BM'nin sürdürülebilir kalkınma amaçları olan 17 tane amaçtan oluşmakta ve 5. amaç olan toplumsal cinsiyet eşitliğini açıklamaktadır. Araştırmada öncelikle, sürdürülebilir kalkınma kuramsal ve kavramsal çerçevede ele alınmaktadır. Daha sonra, sürdürülebilir kalkınmanın 5. amacı olan toplumsal cinsiyet eşitliği teorik bir çerçevede ortaya konulmakta, sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki bağlantı açıklanmaktadır. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın sadece çevresel ve ekonomik boyutla bağlantısı bulunmamaktadır. Sürdürülebilir kalkınma toplumsal boyutla birlikte değerlendirildiğinde toplumsal cinsiyet eşitliği önemli bir rol oynamaktadır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, hem kalkınma kavramının daha kapsayıcı hâle gelmesi hem de sürdürülebilirliğin sağlanması için önemli bir etken olarak değerlendirilmektedir. Araştırmanın bulgular bölümünde, sürdürülebilir kalkınmanın amaçları ve alt amaçlarında toplumsal cinsiyet eşitliğinin varlığı ve araştırmanın konusunu oluşturan siyasal temsilde toplumsal cinsiyet eşitliği incelenmektedir. Araştırma, toplumsal cinsiyet eşitliği sınırında Türkiye'deki kadınların siyasal temsildeki konumunu analiz etmektedir. Siyasal temsil alanı, sadece bireylerin temsilinin olduğu alan olarak kalmamakta aynı zamanda cinsiyet nedenli eşitsizliklerin görünür olmasını sağlayan alan olmaktadır. Türkiye'deki kadınların siyasal temsilindeki konumu anayasal eşitliklere rağmen sayısal açıdan sınırlı bir şekilde kalmaktadır. Araştırma kapsamında, dünyada ve Türkiye'de yer alan kadın milletvekili, bakan ve yerel yönetim temsilcisi statüsündeki konumlarını sayısal olarak tespit ederek 2030 yılına kadar siyasal alanda eşitliğin olup olmayacağı belirtilecektir. Ayrıca araştırma kapsamında kadınların siyasal temsilinde yer almasını engelleyen; ataerkil düzen, cam tavan, kalıp yargı, ön yargı gibi kavramlar değerlendirilmektedir. 2030 yılına kadar siyasal alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması demokratikleşme ve toplumsal adalet kavramları için kritik bir rol oynamaktadır
Kamu ve özel okul öğretmenlerinin motivasyon düzeylerinin karşılaştırılması Beyşehir ilçe milli eğitim müdürlüğü örneği
Ortaya koyacağımız çalışmamızda özel ve kamu okullarında çalışmakta olan öğretmenlerin motivasyonlarının seviyelerinin karşılaştırılması başlıca amaç olarak belirlenmiştir. Çalışmamız nicel araştırma metotlarından ilişkisel tarama modelinde gerçekleştirilmiştir. Buradan hareketle çalışmanın evrenini, Konya ili Beyşehir İlçesinde faaliyet sergileyen 3 özel 5 devlet okulunda 2024-2025 sömestrinde aktif bir şekilde çalışan öğretmenler meydana getirmektedir. Çalışmanın örneklemi, orantılı küme örnekleme metoduyla seçilmiş olan 217 öğretmenden meydana getirmektedir. Çalışmamızın sonucunda ulaşılan bulgularda, öğretmenlerin motivasyonlarının seviyeleri yaşa, cinsiyete, aynı kuruluşta çalışma zamanı, eğitim seviyesi değişkenleri açısından dışsal ve yönetsel faktörlerde anlamlı seviyede farklılaşmadığı lakin içsel faktörlerde anlamlı seviyede farklılaştığının bulgusuna ulaşılmıştır.