Aydın Adnan Menderes University
Discipline

Internal Medicine

Aydın Adnan Menderes University

2,281

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65-80 yaş arası ve 80 yaş üzeri hasta gruplarında akut böbrek hasarı gelişimi için risk faktörleri ve böbrek sağkalımı üzerine etki eden faktörler

Giriş ve Amaç: ABH, böbrek fonksiyonundaki ani bozulma sonucu vücutta azotlu atık ürünlerin birikimi, ekstraselüler sıvı, elektrolit ve asit baz dengesinde bozulma gibi böbrek fonksiyon bozukluğunun diğer sonuçlarının da olduğu bir klinik tablodur. Yaşlı popülasyonda gerek risk faktörleri, gerek etiyoloji, klinik bulgular, gerekse sonlanım genç hastalardan farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı 65 yaş ve üzeri hastalarda ABH risk faktörlerini belirlemek, hastalığın seyrine etki eden faktörleri ve sonlanımının belirleyicilerini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 65 yaş ve üzeri olup ABH nedeniyle yatışı yapılan veya yatış sürecinde ABH gelişen hastalar değerlendirilmiştir. 65 yaş altı olan veya onam vermeyen hastalar dışlanmıştır. Dahil edilen hastalarda ABH'nin olası nedeni/nedenleri, yatış neden(ler)i, komorbid hastalıklar, hastaların kullanmakta oldukları ilaçlar, ABH tanısından sonra takip süreleri, yatış süresince böbrek fonksiyonları üzerine etki edebilecek ilaç veya tıbbi uygulamalar, taburcu tarihindeki kan basıncı, serum üre ve kreatinin düzeyleri ile tGFH kaydedilmiştir. İleri yaşlı olarak tanımlanabilecek 80 yaş üzeri hastalar ile 65-80 yaş arası hastalar çalışma parametreleri açısından karşılaştırılmıştır. Bağımsız iki grupta sayısal değişkenlerin karşılaştırmaları normal dağılım koşulu sağlanmadığından Mann Whitney U testi ile yapılmıştır. Gruplarda oranlar Ki Kare testi ile analiz edilmiştir. Sağkalım oranları Kaplan Meier Analizi ile hesaplanmıştır. Risk faktörleri Cox regresyon analizi ile incelenmiştir. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 196 hasta dahil edilmiştir (103 kadın, 93 erkek). Ortalama yaş 72,5±4,4 yıl saptanmıştır. 148 hasta 65-80 yaş arası iken 48 hasta 80 yaş üzeri idi. Hastaların 83'ünde (%56,1) altta yatan KBH mevcuttu. Hastaların bazal kreatinin düzeyleri 1,30±0,57 mg/dl, tanı anında kreatinin düzeyi 3,43±4,35 mg/dl, sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalamaları 125,9±31,6 mmHg ve 68,8±17,7 mmHg idi. Hastaların 100'ünde (%51,0) evre-2, 53'ünde (%27,0) evre-3 ve 43'ünde (%21,9) evre-1 ABH olduğu tespit edilmiştir. Yaş grupları ABH evresi açısından benzer bulundu. ABH etiyolojisi en sık prerenal nedenler (%56,6) olarak kaydedilmiştir. Yaş alt grupları arasında etiyoloji temel grupları açısından fark saptanmamıştır. Prerenal nedenlerden en sık olanının oral alım eksikliğine bağlı dehidratasyon (%29,1) olduğu, intrinsik renal nedenlerden en sık olanının nefrotoksin maruziyeti (%26,0) olduğu görülmüştür. En sık üç yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları, infeksiyonlar ve kardiyovasküler sistem hastalıkları olarak tespit edilmiştir. 80 yaş üzeri olan hastalar arasında ise en sık yatış nedeni infeksiyonlar olup bunu genitoüriner sistem hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklar takip etmiştir. Yaş grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. En sık üç komorbid hastalık sırasıyla hipertansiyon, DM ve KBH olup yaş gruplarının analizinde 80 yaş üzeri grupta bu sıralama hipertansiyon, KBH ve iskemik kalp hastalığı şeklinde idi. Ancak fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. En sık kullanılan üç ilaç grubu sırasıyla beta blokerler, diüretikler ve RAAS blokerleri idi. Yaş grupları arasında ilaç grupları açısından fark yoktu. Hastaların taburcu oldukları sıradaki sonlanımları incelendiğinde toplam hasta grubunda %74,9 hastada iyileşme (%40,3 tam ve %34,6 kısmi) tespit edilirken %9,6 hasta diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği hastası olarak taburcu olmuş, %15,3 hasta ise hayatını kaybetmiştir. 65-80 yaş arası grupta hasta sonlanım durumları incelendiğinde zeminde KBH olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha sık ve ölüm sıklığının ise daha düşük olduğu görüldü (p<0,021). Sepsis mevcut olan hastalarda ölüm oranının belirgin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). ABH evresi ilerledikçe tam iyileşme oranının azaldığı, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise arttığı görülmüştür(p<0,001). Yatış nedeni genitoüriner sistem hastalıkları olan hastalarda tam iyileşmenin daha az, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliğinin daha çok, ölümün ise daha az sıklıkta görüldüğü tespit edilmiştir (p<0,003). Malignitesi olan hastalarda iyileşme oranlarının daha düşük olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm sıklığının ise daha sık olduğu saptandı (p<0,023). Beta bloker kullanan hastalarda mortalite daha düşüktü (p<0,025). Nonoligürik hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranının ise daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). 80 yaş üzeri grupta cinsiyet, etiyoloji, ABH evresi, komorbid hastalıklar, oligüri olmasına göre yapılan alt grup analizlerinde sonlanım açısından fark saptanmadı. Dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokeri kullanan hastalarda ölüm oranının daha düşük olduğu (p<0,033), RAAS blokeri (p<0,031) veya beta bloker (p<0,006) kullanan hastalarda kısmi iyileşmenin daha sık, tam iyileşmenin daha az olduğu, diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve ölüm oranlarının ise daha fazla olduğu dikkat çekti. Cox regresyon analizi ile iyileşme olmaması (diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği veya ölüm) için başlıca risk faktörleri 65-80 yaş grubunda aminoglikozid kullanımı (p<0,001) ve DM varlığının (p<0,032); 80 yaş üzeri grupta ise kalp yetersizliğinin olması (p<0,004), yatış endikasyonunun kardiyovasküler hastalıklar olması (p<0,001) ve kolistin kullanımı (p<0,026) idi. 65-80 yaş grubunda hastanın nonoligürik olmasının iyileşmeme riskini azalttığı (p<0,003); 80 yaş üzeri grupta ise etkisinin olmadığı görülmüştür (p<0,078). ABH evrelerinin 80 yaş üzeri grupta etkisi görülmezken, 65-80 yaş grubunda evre-2 ABH'nin evre-3 ABH ile kıyaslandığında koruyucu etkisi olduğu görülmüştür (p<0,009). Cox regresyon analizi ile ölüm ile ilişkili faktörler incelendiğinde aminoglikozide bağlı ABH'de ve nondihidropiridin grubu KKB kullananlarda riskin daha yüksek, nonoligürik seyredenlerde ise daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Çok değişkenli analizde ölüm veya diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği için zeminde KBH olması (p<0,048) ve hastanın nonoligürik olmasının (p<0,005) koruyucu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Geriatrik popülasyon pek çok nedenle ABH'ye karşı daha savunmasızdır. Bu hasta grubunda ABH prognozu daha kötü olup çalışmamızda da raporladığımız gibi diyaliz bağımlı böbrek yetersizliği ve mortalite oranları yüksektir. Özellikle sepsis, kalp yetersizliği gibi sistemik hastalıklar ve nefrotoksik ilaç kullanımı ABH gelişimini tetikleyebildiği gibi prognozu da olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle geriatrik hasta popülasyonunda ilk hedef ABH'den korunmak olmalıdır. Bu amaçla tüm klinisyenlerin hedefleri komorbid hastalıkların etkin tedavisi, nefrotoksik ajanlardan kaçınmak, çoklu ilaç kullanımından kaçınmak, ilaç dozları ve uygulamaları konusunda dikkatli olmaktır. Diğer önemli nokta ise yaşlı hastalarda en sık ABH nedeni olarak raporlanan dehidratasyon konusunda farkındalığın yüksek olması, volüm durumunu etkileyebilecek diüretikler gibi ilaç gruplarının doz titrasyonlarının çok dikkatli yapılması, sıkça görülen geriatrik sendromlarda karşımıza çıkabilecek oral alım eksiklikleri ile başa çıkma yöntemlerinin aranmasıdır. Anahtar sözcükler: Akut böbrek hasarı, kronik böbrek hasarı, yaşlılık, mortalite, sepsis, dehidratasyon.

Akut böbrek hasarıBöbrekBöbrek hastalıkları+6
Leyla Gulıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akromegali tanılı hastalarda diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akromegali, büyüme hormonu (BH) ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)'in aşırı üretiminden kaynaklanan, birden çok sistemi etkileyen nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalide sistemik tutulumları ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Ancak diş ve diş eti hastalık bulgularının değerlendirildiği çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızda akromegali tanılı hastalardaki diş ve diş eti hastalık bulgularının ve periodontit sıklığının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamız prospektif vaka kontrol çalışmasıdır. 35 akromegali tanılı hasta ve 35 sağlıklı gönüllü çalışmamıza dâhil edilmiştir. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji bölümüne diş muayenesi yapılmıştır ve elde edilen verilerle periodontitis teşhisi ve sınıflandırılması yapılmıştır. Akromegali grubundaki hastaların akromegali tanı yaşı, hastalık süresi, son ölçülen BH ve IGF-1 değeri, akromegali tedavileri kaydedilmiştir. Bulgular: Dolgulu diş sayısı 2 grupta karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunda daha fazla olacak şekilde istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Eksik ve çürük diş sayısı akromegali grubunda daha fazla sayıda olmasına rağmen karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Akromegali grubunda 35 hasta (%100) periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı kontrol grubunda 19 kişi periodontitis tanısı aldı. Sağlıklı diş eti, gingivitis, periodontitis varlığı iki grupta karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı saptandı (p: <0,01). Periodontitis evresi ile hastalık süresi (p<0,01) ve periodontitis derecesi arasında (p<0,01) pozitif yönlü istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Akromegali grubunda periodontitis sıklığının fazla olması dolaşımdaki IGF-1 ve BH'nun periodontal doku üzerinde anabolik etkisiyle inflamasyonu kolaylaştırıcı etken olması ve hastalığın uzun seneler kümülatif etkisiyle periodontitis oluşumuna zemin hazırlamasıdır. Diş hekimlerinin akromegalideki ağız diş bulgu bilgisi artması ile tanı konma süresi kısalabilir. Akromegali hastalarının diş muayenesine yönlendirmesiyle diş patolojilerinin erken saptanması sağlanabilir. Anahtar Sözcükler: akromegali, periodontitis, diş ve diş eti hastalıkları

AkromegaliDiş hastalıklarıGingival hastalıklar+1
Kübra Çıngar Alpay
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bezmialem Vakıf Ünıversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Kliniğinde tedavisi yapılan primer glomerüler hastalık tanılı hastaların tedavi sonuçları

Giriş ve Amaç: Primer glomerüler hastalıklar (PGH) nefroloji pratiğinde önemli bir yere sahip olup ülkemizde son dönem böbrek yetersizliği nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. Birbirinden farklı etiyolojileri, klinik ve laboratuvar bulguları ve sonlanımı olan farklı primer glomerüler hastalık tipleri mevcuttur. Farklı toplumlarda farklı glomerüler hastalıkların klinik özellikleri ve tedavi yanıtları farklılıklar gösterebilmektedir. Bu özellikleri bilmek etkin tedavi yaklaşımını geliştirmek açısından önem taşımaktadır [1]. Çalışmanın amacı, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi (SUAM) Nefroloji Kliniği'nde primer glomerüler hastalık tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinik sunum şekillerini, sunum sırasındaki klinik ve laboratuvar bulgularını, böbrek biyopsisinde elde edilen histopatolojik bulguları, uygulanan tedaviler veya hastalığın kendisi ile ilişkili komplikasyonları tespit etmek, hem böbrek hem de hasta sağkalımını belirlemek ve sağkalım üzerine etki eden faktörleri tespit etmektir. Materyal ve Metot: Bezmialem Vakıf Üniversitesi SUAM Nefroloji kliniğinde 2014-2022 yılları arasında PGH tanısıyla takip edilen hastaların hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla böbrek biyopsi verileri dahil klinik takip verileri incelenerek kaydedildi. Hastaların takip süreleri boyunca aldıkları tedaviler, tedaviye yanıt durumları, verilen tedaviler ve primer hastalıklarla ilişkili gelişen komplikasyonlar ve yan etkiler değerlendirildi. Bulgular: Ağustos 2014 ile Aralık 2022 tarihleri arasında nefroloji kliniğinde yapılan toplam 433 böbrek biyopsisi yapılan hastaların 196'sı PGH tanısıyla araştırmaya dahil edildi ve klinik ve laboratuvar verileri, patoloji verileri ile tedavi sonrası takip verileri incelendi. En sık karşılaşılan hastalık IgA nefropatisi (%43,3) iken bunu fokal segmental glomerüloskleroz (%24,4), membranöz nefropati (%19,3), minimal değişiklik hastalığı ve membranoproliferatif glomerülonefrit izlemekteydi. Toplam hasta grubunda en sık biyopsi endikasyonu nefrotik sendrom (%38,3) olarak saptandı, bunu asemptomatik idrar anormallikleri (%21,9) takip etmekteydi. Genel olarak MDH hastalarının tGFH'leri korunmuş izlenmekteyken MPGN hastalarında tGFH düzeyi diğer gruplara göre düşük izlendi. Proteinüri düzeylerinin IgAN'de en düşük olduğu izlenmekle birlikte diğer gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Patoloji verileri incelendiğinde FSGS grubunda segmental sklerotik glomerül sayısı anlamlı oalrak daha yüksekti; mezengial proliferasyon IgAN ve MPGN gruplarında diğer druplara göre sık saptandı ve subepitelyal birikim MN grubunda belirgin olarak daha sıktı. Endokapiller proliferasyon ise IgAN ve MPGN hasta gruplarında en sıktı. MPGN ve MN hastalarının tamamında IgG birikimi; IgAN hastalarının ise tamamına yakınında IgA pozitifliği izlendi. MPGN hastalarının tamamında C3 birikimi izlendi. Toplam 106 hastaya immünsupresif tedavi verildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı ve sonlanımdaki yanıt durumları değişkenlere göre incelendiğinde anlamlı fark izlenmedi. Sonuç: Kliniğimizde biyopsisi yapılan ve/veya takip edilen PGH tanılı hastaların klinik özellikleri ile patoloji verileri ve biyopsi endikasyonları daha önce ülkemizde yapılmış PGH çalışmalarının verileriyle uyumlu olarak sonuçlanmıştır. Hastalara verilen tedaviler incelendiğinde dönemin güncel kılavuzlarına uygun olduğu görülmüştür. Tedavi sonuçları alt parametrelere göre karşılaştırmalı incelendiğinde anlamlı fark izlenmemiştir. Bunun nedeninin alt gruplardaki hasta sayılarının yetersizliği olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Bezmialem, vakıf, üniversite, primer, glomerüler, hastalıklar, glomerüonefrit, IgA, nefropatisi, fokal, segmental, glomerüloskleroz, membranöz, nefropati, minimal, değişiklik, hastalığı, membranoproliferatif.

Böbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyonGlomerülonefrit+3
Şükran Sevde Sağlam
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisi öncesinde ve pandemi döneminde lenfoma tanısı alan hastaların evrelerinin ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Lenfomalar B lenfosit, T lenfosit veya NK hücrelerinin klonal aşırı çoğalması ile oluşan erken aşamada saptandığında kür olma ihtimali olan tümörlerdir. Evrelemede gözden geçirilmiş Ann Arbor kriterleri (Lugano sınıflaması) kullanılır. COVID -19 pandemisi dünyada yaygın bir sorun oluşturmuş, sağlık sektörü başta olmak üzere pek çok alanda hizmetleri sekteye uğratmıştır. Tüm hastalıklarda olduğu gibi malign hastalıklarda da tarama, tanı ve tedavi sürecinin her aşamasında aksamalar olmuştur. Çalışmamızda pandemi döneminde Lenfoma hastalarının ileri aşamada tanı alma, daha geç hastaneye başvurma ihtimalini araştırmayı amaçladık. Yöntem:Retrospektif olarak yaptığımız çalışmamıza Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran, pandemi döneminde (Mart 2020-Mart 2022) 143 ve pandemi öncesi dönemde (Mart 2012- Mart 2020) 502 olmak üzere 645 lenfoma hastası dahil edildi. 138 HL ve 507 NHL hastasının yaş, cinsiyet, lenfoma tipi, evre, B semptomları, dalak ve kemik iliği tutulumu bilgilerine ulaşıldı. Pandemi sonrası dönemdeki iki yılda başvuran hastalar; hem pandemi öncesindeki iki yıl başvuran hastalar (Mart 2018-Mart 2020) ile hem de pandemi öncesi dönemde başvuran tüm hastalar (2012 mart-2020 mart) ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı Bulgular :Tüm hastaların %68'inin ileri evrede tanı aldığını saptadık. Sıklık sırasına göre evre dağılımları: Evre 1 (%8,6), Evre 2 (%22,9), Evre 3 (%22,6), Evre 4 (%46). HL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yılda başvuranlar hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla, cinsiyet, evre, B semptomu, kemik iliği ve dalak tutulumu açısından karşılaştırıldı, istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalaması pandemi öncesinden istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük saptandı. Nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında yüksek saptandı (p=0,036). NHL tanılı hastalardan hem pandemi öncesi 2 yıldaki hem de pandemi öncesi tüm hastalar, pandemi dönemi hastalarla yaş, cinsiyet, evre, kemik iliği tutulumu açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Dalak tutulumu pandemi sonrası daha yüksek orandaydı (p<0,001). NHL alt tiplerinden alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli(agresif) lenfoma pandemi sonrasında anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Sonuç: HL hastalarında pandemi sonrası hastalarının yaş ortalamasının düşük saptanması pandemi tedbirleri nedeniyle ileri yaştaki nüfusun daha izole kalmasına ya da yaşlı nüfusun Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle lenfoma tanısı almadan vefatına bağlı olabilir. HL alt tiplerinden nodüler lenfosit predominant HL pandemi sonrasında istatistiksel olarak yüksek bulunsa da pandemi öncesi ve sonrası hasta sayısının az olması nedeniyle genellenememektedir. Pandemi sonrasında NHL hastalarında alt tiplendirmesi yapılamamış B hücreli yüksek dereceli lenfomanın daha fazla görülmesinin ve dalak tutulumunun artmasının hastaların Covid-19 enfeksiyonu geçirmesi ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.

Elif Avşar Ataberk
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik hastalarda dehidratasyonun sıklığı, risk faktörleri ve klinik sonuçları

Giriş ve Amaç: Amacımız geriatri polikliniğine başvuran hastalarda dehidratasyonun sıklığını, risk faktörlerini ve klinik yansımalarını araştırmaktır. Materyal ve Metod: Polikliniğimize başvuran hastaların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Dehidrate hastalar hesaplanmış plazma osmolaritesi [1,86 x (Na+ K) +1,15 x glukoz + üre +14] kullanılarak belirlenmiştir. Hesaplanmış plazma osmolaritesi 295 mOsm/L'den büyük olanlar dehidrate kabul edilmiştir. Hastaların ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile hidrasyon durumları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: 963 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 79,9'du, %71,7'si kadındı. %31,15'i dehidrate idi. Dehidrate olanlarda kadınlarda fazlaydı (p<0,05). Dehidrate olanlarda Diabetes mellitus (DM) ve Kronik böbrek yetmezliği (KBY) daha fazlaydı (p<0,05). Ayrıntılı geriatrik değerlendirme parametreleri ile gruplar arasında düşme riski, sarkopeni, bağımlılık düzeyleri dehidrate hastalarda daha fazlaydı (p<0,05). Yaş ve cinsiyetin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan analize göre ise temel ve enstrümental günlük yaşam aktivitelerindeki bağımlılık, ZKYT'ne göre düşme riski dehidrate olan grupta daha fazlaydı (p<0,05). Yaş, cinsiyet, DM ve KBY'nin etkisi ortadan kaldırılarak yapılan regresyon analizinden sonra, dehidrate olanlardaki ZKYT'ne göre düşme riski halen anlamlı olarak fazlaydı (Odds oranı:1,38, %95 Güven aralığı: 1,0-1,90, p<0,05). Sonuç: Ayaktan hastaneye başvuran her üç yaşlıdan neredeyse biri dehidratedir. Kadın cinsiyette, eğitim süresi az olanlarda, DM ve KBY'si olanlarda dehidratasyon fazladır. Dehidrate hastaların fonksiyonelliklerinde azalma, sarkopeni ve düşme riski artmıştır. Ancak, diğer faktörlerden bağımsız yaşlı dehidrate hastalarda düşme riski 1,4 kat fazladır. Dolayısıyla dehidratasyonu taramak ve önleyici tedbirler almak, dehidratasyon ilişkili olumsuz sonuçlardan korunmakta faydalı olabilir.

Kübra Atcıyurt
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol

DislipidemiPantoprazolPitavastatin+5
Tolunay Uyguroğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik diyabetik hastalarda nütrisyonel durumun değerlendirilmesi ve etkileyen faktörlerin araştırılması

Çalışmamız, diyabetli geriatrik hastaların çoğunun beslenme durumunun bozuk olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, hastaların beslenme durumlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesinin önemini vurgulamakta ve takiplerinden sorumlu klinisyenler tarafından kısıtlayıcı diyetlerin kullanılmasından kaçınılması gerektiğinin altını çizmektedir. Bu hastalarda diyabet kontrolü ile beslenme durumu arasında bir ilişki bulunmamasına rağmen, aşırı tedavi ile fiziksel aktivitede azalma arasında doğrudan bir bağlantı gözlenmiştir ve bu da genellikle yetersiz beslenmeye katkıda bulunmaktadır. Bu bulgu, diyabetli geriatrik popülasyonda hem diyabet yönetimini hem de yeterli beslenme ve fiziksel aktivitenin teşvik edilmesini ele alan kapsamlı bir yaklaşımın önemini vurgulamaktadır.Hastaların malnütrisyon riskinin olduğu dönemde bile geriatrik değerlendirme parametrelerinde bozulma olduğu göz önüne alındığında, sadece malnütrisyon değil, malnütrisyon riski de diyabet hastalarında diyabet tedavi durumundan bağımsız olarak diğer geriatrik sendromlarla doğrudan ilişkili fonksiyonel bozuklukların gelişimi için bir risk faktörü olarak değerlendirilmelidir. Çalışmamızın, diyabetik geriatrik hastaların uzun vadeli sağlığını ve prognozunu iyileştirmeyi amaçlayan daha etkili stratejilerin geliştirilmesine yönelik gelecekteki araştırmalar için temel oluşturduğunu düşünüyoruz.

Dıana Carolına Demirtaş
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bezmialem vakıf üniversitesi sağlık uygulama ve araştırma merkezinde HCV RNA pozitif hastaların uzun dönem takip sonuçları: Retrospektif bir çalışma

Giriş ve Amaç: Hepatit C, karaciğer hastalığının önemli bir nedenidir. HCV'nin dünya çapında yaygınlığını kesin olarak tahmin etmek zordur. Bunun nedeni çoğu ülkede teşhis, bildirim ve sistemik sürveyans eksikliğidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2022 yılında yaklaşık 58 milyon kişinin kronik HCV enfeksiyonu geçirdiğini bildirmiştir. Bununla beraber her yıl yaklaşık 1,5 milyon yeni HCV enfeksiyon bulaşı meydana geldiğini açıklamıştır. Ülkemizde genel olarak prevalansın %0.3'ün biraz altında olduğu tahmin edilmektedir. Eski çalışmalarda anti-HCV pozitif kişilerin %80'inin HCV RNA pozitif olduğu bildirilmişse de güncel araştırmalarda bu oranın %50-60 arasında olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesinde HCV RNA'sı pozitif hastaların klinik, demografik, gelişen kronik karaciğer hastalığı, laboratuvar özelliklerini tanımlamak ve tedavi alan hastalarda kalıcı viral yanıt oranını belirlemek amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubumuza Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde 26 Ocak 2014 – 17 Ekim 2020 tarihleri arasında HCV RNA'sı pozitif olan hastalar dahil edildi. Veriler hastanemizin kayıt sisteminden alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, genotip, aldığı tedaviler, kronik kararciğer hastalık durumu ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Çalışma sonucu belirlemede HCV RNA'sı pozitif olan hastaların tedavi alma oranı, gelişen kronik karaciğer hastalığı, mortalite oranı, kalıcı viral yanıt oranı kullanıldı. Bulgular. Çalışmaya HCV RNA'sı pozitif olan 99 hasta dahil edildi. Hasta grubunun %37,4'ü (n=37) erkek ve %62,6'sı (n=62) kadındı. Çalışmaya katılan olguların tanı anındaki yaşları ortalama 57,86±14,17 olarak saptanmıştır. Hastaların 74(%74,7) antiviral tedavi aldı.Tedavi öncesi 50 hastaya karaciğer biyopsi değerlendirilmesi yapıldı. Tedavi alan hastalar incelendiğinde %50'sinin (n=37) Ombitasvir+Paritaprevir ve Ritonavir+Dasabuvir, %10,8'inin (n=8) Sofosbuvir+Ribavirin, %5,4'ünün (n=4) Interferon+Ribaverin+Bocepevir, %10,8'inin (n=8) 2 Glekapiravir+Pibrentasvir ve %23'ünün (n=17) Ledipasvir+Sofosbuvir tedavilerini aldığı görüldü. KVY oranı % 94,5 (74/70) görüldü. Olguların genotipleri incelendiğinde; %8,1'inin (n=8) genotip 1A, %72,7'sinin (n=72) genotip 1B, %6,1'inin (n=6) genotip 2, %8,1'inin (n=8) genotip 3 ve %5,1'inin (n=5) ise genotip 4 olduğu görüldü. Hastaların 27'sinde (%27,7) siroz ve 5'inde (%5) hepatoselüler karsinom geliştiği görüldü. HCV pozitif olan olguların mortalite oranı, HCV negatif olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Sonuç. Çalışmamızda tedavi edilmeyen hepatit C hastalarında ölüm oranları daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca MELD skoru bu hastalarda tedavi edilen hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü. Bu nedenle hepatit C tedavi endikasyonu olan tüm hastaların tanı konulduğu andan itibaren tedavi edilmesi gerekiyor. Anahtar Kelimeler: Hepatit C virusu (HCV), direkt etkili antiviral tedavi, kalıcı viral yanıt, hepatoselüler karsinom

Arzu Valıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre 2-3 kolorektal kanserli hastalarda oksaliplatin tedavisine bağlı splenomegali görülme sıklığı, klinik ve labaratuar parametreleri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanserler, kanser türleri arasında en sık üçüncü kanser tipidir. Yeterli düzeyde kemoterapi dozunun alınmasının kanser nüksünü azalttığı gösterilmiştir. Hastalarda kemoterapi alırken birçok sebeple tedavi dozunun azaltılması veya tedaviye ara verilebilmektedir. Oksaliplatin tedavisi sırasında splenomegali gelişebildiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda oksaliplatin tabanlı kemoterapi alan hastalarda dalağın hacmindeki değişiklikleri, klinik ve kan parametreleri ile antineoplastik tedavilere olan etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza kolorektal kanser tanılı 75 hasta dahil edildi. Çalışmaya 18 yaş ve üstü hastalar, adjuvan FOLFOX veya CAPOX kemoterapisi uygulanan hastalar dahil edildi. Splenektomi öyküsü olanlar, siroz öyküsü olanlar, aktif viral hepatit, non-sirotik portal HT ve hematolojik hastalıkları olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastaların tanı sırasında ve takip sürecindeki bilgisayarlı tomografi verileri radyolog tarafından incelendi. Kemoterapi sonrası başlangıç durumuna göre dalak hacmindeki %30'luk artış splenomegali olarak kabul edildi. Hastaların splenomegali geliştirme oranının; laboratuvar verileri, almış oldukları oksaliplatin dozları, histopatolojik verileri, komorbiditeleri ve kemoterapi rejimiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Takip sürecin 6. ayında hastaların 43 tanesinde splenomegali görülürken, 32 tanesinde görülmedi. Tümörün yerleşimi, hastanın vücut yüzey alanı, cinsiyet, yaş, tümör grade'i, LVI, PNI, hastalık evresi, Tümör T evresi, Tümör N evresi, komorbid durumlar ve labaratuvar verileri ile splenomegali ile ilişkisinin olmadığı görülmüştür. Korelasyon testlerinde; splenomegali ile trombositopeni negatif korelasyona (r= -0,221; p=0,050) sahip iken splenomegali ile toplam oksaliplatin dozunun pozitif korelasyona (r= 0,225; p=0,050) sahip olduğu saptanmıştır. Splenomegali gelişen hastalarda oksaliplatin doz ortalaması daha yüksek bulundu (p=0,151). Hastaların 38 tanesi CAPOX, 37 tanesi FOLFOX tedavisi almıştır. Splenomegali gelişme oranı bakımından FOLFOX ve CAPOX tedavileri arasında anlamlı fark bulunamıştır (p=0,404). FOLFOX tedavisi alan hastalarda doz azaltım oranı CAPOX alanlara göre anlamlı derece yüksek bulundu (p=0,007). Sonuç: Splenomegali, sitopeni yapabilecek bir klinik durumdur ve kemoterapi ile oluşabilmektedir. Kolorektal kanserlerde oksaliplatin kaynaklı dalak büyümesinin, oksaliplatin tedavisi sonrası trombositopenin potansiyel bir etyolojisi olarak akılda tutulması gerekebilir.

Mustafa Köseoğlu
Bezmialem Vakıf University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glomerüler hastalıklarda böbrek biyopsilerindeki mast hücre infiltrasyonunun klinik progresyonala ilişkisi

Giriş ve Amaç: Glomerüler hastalıklar nefroloji pratiğinde önemli bir yere sahip olup tüm dünyada son dönem böbrek hastalığı nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır (1) Diyabet ve hipertansiyon gibi başlıca kronik böbrek hastalığı nedenlerinin aksine, sıklıkla gençleri etkilemekte ve çoğu yaşam boyu kronik böbrek hastalığı yükü taşımaktadır. Spesifik klinik bulguları olmaması ve asemptomatik hastalıktan son dönem böbrek yetmezliğine kadar uzanan tabloya neden olabildikleri için potansiyel tanı olarak her zaman akılda tutulması gerekmektedir (2) Tanı konulmasında birkaç hastalık grubu haricinde esas olan böbrek biyopsisi yapılmasıdır (3) Çalışmalar glomerülonefritlerin(GN) çoğunlukla immünolojik mekanizmalardan kaynaklandığını ve inflamatuar hücrelerin böbrek dokusunda artmış olduğunu göstermektedir (4) Mast hücreleri de insan GN'sinde artmış sayılarda gözlemlenmiş olsa da, böbreğe sızan çok sayıda farklı inflamatuar hücre görüldüğünden, hastalığa katılımlarını değerlendirmek zordur (5) Biz bu çalışmamızda glomerüler hastalık tanısı almış hastaların böbrek biyopsilerinde mast hücre infiltrasyonunun derecesiyle hastaların klinik progresyonu arasındaki ilişkinin incelenmesini amaçladık. Materyal ve Metot: Bezmialem Vakıf Üniversitesi SUAM Nefroloji kliniğinde 2015-2024 yılları arasında glomerüler hastalık ile takip edilen hastaların hastane bilgi yönetim sistemi aracılığıyla klinik takip verileri ve böbrek biyopsi verileri incelenerek kaydedildi. Patoloji arşivinden hastaların böbrek biyopsi dokularına ulaşılarak retrospektif olarak mast hücre varlığı immünohistokimyasal yöntemlerle değerlendirildi ve klinik parametrelerle ilişkisi incelendi. Bulgular: Ocak 2015- Ocak 2024 arasında biyopsi yapılan 447 hastanın 145'i çalışmaya dahil edildi ve böbrek biyopsi dokuları triptaz, kimaz ve CD117/c-kit monoklonal antikorları ile boyanarak değerlendirildi. Farklı hastalık gruplarından 145 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 81'i(%55,9) kadın, 64'ü(%44,1) erkek olup tanı anındaki yaş ortalaması 46.1(±15,1) yıl idi. Hastaların patolojik tanısı 47 hastadaIgAN, 41 hastada FSGS, 21 hastada MN, 8 hastada DNP ve 14 hastada kresentik GN, 14 hastada TIN idi. Hastaların %55,9'u kadın (n=81), %44,1'i erkek (n=64) olarak belirlendi. Cinsiyet dağılımının tanı grupları arasında anlamlı bir fark göstermediği görüldü. Yaş açısından gruplar arasında anlamlı fark görüldü. Ortalama takip süresi 43,8±25,5 aydı. En genç hasta grubu IgA nefropatisi (IgAN) iken en yaşlı grup diyabetik nefropati(DNP) bulundu. Kreatinin, tahmini GFH(tGFH), proteinüri ve hematüri ile hastalık grupları arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptandı. En yüksek üre, kreatinin düzeyleri kresentik GN ve DNP gruplarında saptandı. Hastaların %53,1'ine immunsupresif(İS) tedavi verildiği görüldü. Tedavi verilen hastaların %24'ünde tam yanıt, %49'unda parsiyel yanıt varken %27'sinde yanıt yoktu. İS tedavi yanıtı ile mast hücre grupları arasında ilişki saptanmadı. Tüm MH belirteçleriyle global skleroz arasında pozitif korelasyon görüldü, bu ilişki kimaz alt tipinde triptaz ve CD117/c-kite kıyasla daha güçlü saptandı. Yine tüm belirteçlerle tGFH arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı, bu ilişki de kimaz alt grubunda daha güçlü tespit edildi. Proteinüri ile mast hücre arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Bulgularımız, mast hücre infiltrasyonunun glomerüler skleroz ve böbrek fonksiyon kaybı ile anlamlı bir ilişki gösterdiğini ortaya koymuştur. MH'lerden salınan proinflamatuar ve fibrojenik faktörlerin etkisinin analiz edilmesi, alt gruplar için daha ayrıntılı çalışmalar yapılması patogenezin daha net anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu çalışma mast hücrelerinin glomerüler skleroz ve böbrek fonksiyon kaybındaki rolüne dair literatüre katkıda bulunmaktadır fakat klinik sonuçlarla ilişkisinin kesin olarak ortaya koyulması için daha geniş hasta grubunda, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Bezmialem, vakıf, üniversite, primer, glomerüler, hastalıklar, glomerüonefrit, IgA, nefropatisi, fokal, segmental, glomerüloskleroz, membranöz, nefropati, diyabetik, nefropati, mast hücresi, fibrozis, progresyon

Tuba Öztoprak
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ötiroid guatr'lı hastalarda L-tiroksin süpresyon tedavisinin etkileri

ötiroid nodüler guatrın tıbbi yönetiminde L-tiroksin ile süpresyon tedavisi yaygın olarak uygulanan bir yöntemdir. Bu tedavinin nodul boyutlarına, kemik mineral yoğunluğuna etkileri konusunda değişik görüşler bildirilmiştir. Literatür taramalarında tedavinin serum lipoproteinleri, beden kitle indeksi üzerine etkileriyle ilgili çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada ötiroid nodüler guatrı nedeniyle levotiroksin verilerek TSH süpresyonu yapılan 20 hasta prospektif olarak 18 ay süreyle izlendi. Hastalar tedavi öncesi ile tedavi sonrası; nodul boyutlarında küçülme, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indekslerinde değişiklikler bakımından değerlendirildiler. Tiroid nodul boyuttan ultrasonografik ölçümlerle, kemik mineral yoğunluğu ise lomber vertebralardan ve kalça bölgesinden DEXA (Dual Energy X-Ray Absorptiometry) yöntemiyle belirlenmiştir. Diğer laboratuvar parametreleri oto-analizer cihazlarında ölçülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde, tiroid nodul boyutları, kemik mineral yoğunluğu, serum lipid düzeyleri ve beden kitle indeksleri, tedavi öncesi ve sonrası değerlerle karşılaştırıldığında önemli bir fark bulunamadı (pX).05). Sonuç olarak bu çalışmada, L-tiroksin süpresyon tedavisinin tiroid nodul boyutlarında ve kemik mineral yoğunluğunda anlamlı bir azalmaya neden olmadığı görüldü. Bunlara ilaveten serum lipoprotein düzeyleri ve beden kitle indeksleri tedavi öncesine göre önemli bir değişiklik göstermedi. Literatürdeki çalışmalarla birlikte değerlendirildiğinde, bu konuda daha geniş çaplı klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: L-tiroksin süpresyon tedavisi, nodüler guatr, kemik mineral dansitesi, serum lipid profili.

Guatr-nodülerKemik dansitesiTiroid nodülleri+1
Murat Sert
Çukurova University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lupus nefriti ve membranoproliferatif glomerülonefritlerde apoptoz ve PCNA (Proliferating Cell Nuclear Antigen)

ÖZET Apoptoz son yıllarda iyi tanımlanmış olan nekrozdan farklı bir hücre ölümü tipidir. Embriyodan ölüme kadar organizmada sürekli devam eder. Böbrek hastalıklanndaki rolü henüz açıklık kazanmamıştır. PCNA ise normal hücre bölünmesi esnasında her dokuda görülen bir polipepdidtir. Proliferasyonun bir göstergesi olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda lupus nefriti ve MPGN'li hastaların böbrek biyopsisinde PCNA ve apoptoz düzeylerini belirlemeye çalıştık. Bu hastaların bir yıllık klinik izlemlerini inceleyerek klinik gidiş ile apoptoz ve PCNA düzeyleri ile ilişkisi olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. Glomerülonefritin olmadığı, travma nedeniyle yapılan nefrektomi materyallerinde de apoptoz düzeyini gözlemlemeye çalıştık. Bu amaçla Çukurova Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalında böbrek biyopsisiyle, lupus nefriti ve MPGN tanısı almış hastaların biyopsi örnekleri tekrar gözden geçirilerek yeterli doku bulunan 21 lupus nefritli ve 18 MPGN'li hasta çalışmaya alındı. Tüm olguların dosyalan taranarak bir yıllık klinik izlemleri çıkarıldı. Lupus nefritli olguların aktivite ve kronisite indeksleri değerlendirildi. Biyopsilere PCNA boyası ve apoptoz için apoptag boyası (TÜNEL metodu ile) uygulandı. Glomerüllerde, tübülüslerde ve interstisyumdaki düzeylerini belirledik. Apoptoz ve PCNA düzeyleri her iki hastalık grubu karşılaştırıldığında önemli bir fark göstermedi. Lupus nefritlilerde daha çok olmak üzere, her iki grupta da PCNA düzeyleri yüksek olan hastalarda klinik izlemde proteinüride azalma belirgin olarak artmıştı. Bir yıllık izlem esnasında son dönem böbrek hastalığına gidiş MPGN grubunda görüldü. Lupus nefriti grubunda tübülüs ve interstisyumdaki PCNA düzeyleri aktivite indeksi ile paralellik gösteriyordu. Travmalı olgularda apoptoük hücre görmedik. Bu çalışma sonucunda proliferatif nefritlerde PCNA düzeylerinin arttığı ve MPGN'li ve lupus nefritli hastalarda PCNA değerlerinin prognozu belirlemede önemli olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: Lupus nefriti, MPGN, apoptoz, PCNA w ıteEicPrv^ IV DOKÜMAKL

Sinan Kırım
Çukurova University
2000
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Otolog periferik kan kök hücre transplantasyonu: Tek merkez retrospektif değerlendirme sonuçları

Yüksek doz kemoterapi ve otolog periferik kök hücre desteği hematolojik malignensilerde ve bazı solid tümörlerde sağkahmda uzama ve daha uzun süren tam cevap sağlayabilmektedir. Kemik iliği engrafmanı sağlanıncaya kadar geçen dönemdeki enfeksiyöz ve kanama komplikasyonlan en belirgin morbidite ve mortalite nedenidir. Bu nedenle nötrofıl ve trombosit engrafman süresi çok önemlidir. Engrafman süresini etkileyebilen faktörleri belirlemek, sağkalım ve hastalıksız sağkalımı saptayabilmek için Ç.Ü. Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Kliniğinde 49 vaka (43 hematolojik, 6 solid tümör) çalışıldı. Hematolojik malignensili hastaların 23 'ü Multiple Myeloma, 20'si lenfoma grubu (NonHodgkin Lenfoma, Hodgkin Hastalığı) idi. Hastanede kalış sürelerini etkileyen faktörler (Pretransplantasyon kemoterapötik ajanlar, radyoterapi, pretransplant remisyon durumu, mobilizasyon rejimi, posttransplant komplikasyon gelişmesi, mononükleer hücre sayılan) değerlendirildi. Cyclophosphamide+ Granulocyte-Colony Stimulating Factor alan olgularda ve komplikasyon gelişenlerde hastanede kalış süresi uzun idi (p= 0.002, p=0.043). Diğerleri ile anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Mononükleer hücre sayısını etkileyen faktörler (pretransplantasyon kemoterapetik ajanlar, radyoterapi ve remisyon durumları, mobilizasyon rejimleri, aferez cihazı) incelendiğinde anlamlı ilişki bulunamadı (p>0.05). Engrafinan süresini etkileyen faktörler (tanı, yaş, pretransplant, kemoterapetik ajanlar, radyoterapi, remisyon durumu, mononükleer hücre sayısı, aferez cihazı, aferez günü, mobilizasyon rejimi, posttransplant gelişen enfeksiyon derecesi) incelendiğinde, pretransplant tam remisyonu olanlarda Granulocyte-Colony Stimulating Factor ile mobilizasyon uygulananlarda engrafinan süresi daha kısa iken (p=0.006, p=0.009), aferez günü ve enfeksiyon derecesi arttıkça engrafman süresi uzuyordu (p=0.028, p= 0.022). Üç yıllık posttransplant sağkalım multipl myelomada %29, lenfoma grubunda %50 idi. Hastalıksız sağkalım ise multipl myelomada %58, lenfoma grubunda %100 idi. Retrospektif, randomize olmayan ve tek merkezli bir çalışma olmasına karşın hastanede yatış süresi, nötrofil ve trombosit toparlanma süresi ile hastalıksız ve toplam sağkalım gibi önemli parametreleri irdeleyen bu tür çalışmalarla gelecekte bu merkezin transplantasyon stratejileri belirlenebilecektir. Anahtar sözcükler: Yüksek doz kemoterapi, Otolog periferik kök hücre transplantasyonu. IV

Aynur Eken
Çukurova University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirozlu hastalarda enfeksiyonlar

ÖZET Sirozlu hastalarda hastalığın seyri boyunca birçok komplikasyon gelişir ve bakteriyel enfeksiyonlar bunların sık görülenlerinden biridir. Sirozlularda enfeksiyöz ajanlara karşı bozulmuş savunma mekanizmaları, normal bireylere göre enfeksiyonların sık görülme nedenidir. Amacımız, bölgemizdeki sirozlu hastalarda enfeksiyonların görülme sıklığını, en sık görülen enfeksiyon tipini, etken mikroorganizmaları saptamak ve enfeksiyonların, sirozun etyolojisi, aktivitesi, kompanzasyon durumu ve evresi ile ilişkisini değerlendirmekti. Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi ve Dahiliye Gastroenteroloji Servisi'ne yatırılan 100 sirozlu hastada (67 erkek, 33 kadın; yaş ortalaması 53.7 ± 11.35) yapıldı. Kontrol grubu olarak fonksiyonel barsak hastalığı nedeniyle Dahiüye Gastroenteroloji servisinde yatmakta olan 21 hasta (14 erkek, 7 kadın) alındı. Sirozlu hastaların hastaneye yatırılma nedenleri azalan sıklıkla; özefagus varis kanaması, asit, ateş, hepatik koma ve hepatosellüler karsinom idi. Hastaların tanılan klinik, biyokimyasal, ultrasonografik ve histopatolojik inceleme ile konuldu. Hastaların çoğunluğu kronik viral hepatitlere sekonder gelişmiş Child B sirozu olan hastalardı. Sirozlu hastalardaki ciddi enfeksiyon gelişme riskini %59 olarak saptadık. Spontan asit enfeksiyonu, idrar yolu enfeksiyonu, bakteriyemi, pnömoni en sık saptanan ciddi enfeksiyonlardı. Ensık izole edilen etkenler %63.9 sıklıkla gram negatif bakterilerdi. Helikobacter pylori ve diğer hafif enfeksiyonlar da eklendiği taktirde enfeksiyon sıklığı %85'lere kadar çıkmaktaydı. Child-Pugh sınıflamasına göre bakıldığında Child C grubunda enfeksiyon sıklığı en yüksek idi. Hastanede yatış süresince enfeksiyonlara bağlı mortalite oranını %12 olarak saptadık. Spontan asit enfeksiyonu ve kombine enfeksiyonu olan hastalar mortalite oranının en yüksek olduğu hasta grupları idi; sırasıyla %33.3, %41.6. Hastalardaki en sık ölüm nedeni %46.6'lık bir oranla hepatorenal sendrom idi. Anahtar kelimeler: Siroz, bakteriyel enfeksiyonlar

Mehmet Horoz
Çukurova University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kan basıncı, endotel disfonksiyonu ve hormon profilinin diyabetik nefropatili hastalarda intrarenal rezistif indekse etkileri

ÖZET Diabetes mellitus gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde son dönem böbrek yetmezliğinin ve dialize giren hastaların en sık nedenidir. Bu hastalarda nefropatinin nedeni diabetes mellitusun makro ve mikrovasküler komplikasyonlarıdır. Bu komplikasyonlar sonucunda endotel tabakasının nitrik oksit yapımı ve salgılanması bozulmuştur. Bu çalışmada dilaltı olarak verilen nitrogliserin ile böbrekteki rezistif indeks değişikliklerini değerlendirmeyi amaç edindik. Çalışmaya 65 kişi alındı. Hastalar 5 guruba ayrıldı. Kontrol grubu (N:10) hariç tüm hasta gruplarına 5 mgr. İsosorbit dinitrat dilaltı olarak verildi ve bazal-l.-5-.8. dakika renal rezistif indeks ve pulsatil indeks değişiklikleri ölçüldü. Karotis arter kalınlıkları ve ekokardiografi ile sol ventrikül kitle indekslerine bakıldı. Kontrol grubu, Grup 1 ( N:10). Non-hipertansif non-nefropatik diabetes mellitusu olan grup, Grup2, (N:12). Hipertansif non-nefropatik Diabetes mellitusu olan grup, Grup3 (N:16). Hipertansiyonu olan grup, Grup4, (N:10). Diabetik nefropatisi olan grup, Grup5, (N:17). Albüminüri düzeyleri Grupl'de 9,8±0,5 mg/gün, Grup2'de 12,1±1,1 mg/gün, Grup3'de 11,0±1,0 mg/gün, Grup4'de 65,1±37,0 mg/gün, Grup5'de 1022,6±353,1 mg/gün idi. Grup 5 'deki mikroalbüminüri düzeyi diğer gruplardan istatistiki olarak anlamlıydı hepsi için (p<0,005). Grupl'de ortalama rezistif indeks 0,59080±0,0084, Grup2'de 0,62283±0,0152, Grup3'de 0,68050±0,0216, Grup4'de 0,60860±0,0248, Grup5'de 0,77282±0,0228'di. Grupl'de rezistif indeks değerleri anlamlı olarak grup3 ve 5'den küçüktü. Grupl-3, 1-5, 2-3, 2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,005). Nitrogliserin sonrası 1. dakika rezistif indeks değerleri Grup 2-5, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Nitrogliserin sonrası rezistif indeks 5. dakika değerleri Grup 2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Nitrogliserin sonrası 8. dakika rezistif indeks değerleri Grup2-5, 3-4, 3-5, 4-5 arasında anlamlıydı (p<0,05). Sol ventrikül kitle indeksleri Grupl ile 2-3-4-5 arasında anlamlı fark vardı, hepsi için (p<0,05). Grup3'de, Grup5 dışında olmak üzere rezistif indeks değerleri diğer gruplardan yüksekti. Nefropati grubunda nitrogliserin sonrası rezistif indeks değerlerinde anlamlı değişiklik vardı (p: 0,0 18). Hipertansif grupta nitrogliserin sonrası değerlerde anlamlı değişiklik vardı (p:0,015). Sonuç olarak diabetik nefropatisi olan grupta rezistif indeks değerleri yüksekti, fakat nitrogliserin ile değişiklik olması nitrik oksit salınımının ve yapımının bozuk olduğunu, hipertansif grupta ise değişikliğin olması hipertansiyonun gelişiminde vekomplikasyonlarının oluşmasında nitrik oksit salınımının önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Rezistif indeks, Nitrik oksit, Diyabetik nefropati,

Hakan Sakallı
Çukurova University
2001
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Myelodisplastik sendromda telomer dinamiği ve prognostik parametrelerle ilişkisi

ÖZET Son zamanlarda yapılan bilimsel atılımlar myelodisplastik sendromların etyoloji ve patogenezine yönelik yeni açılımlar sağlamıştır. Heterojen morfolojik, genetik, biyolojik ve klinik özellikler taşımasına rağmen myelodisplastik sendromların tüm formları ineffektif hematopoiezis ve periferik sitopenilerle karakterize klonal hematopoietik kök hücre bozukluklarıdır. Telomerler kromozomal bütünlüğün korunmasında kritik yapılardır. Bölünmekte olan hücrelerde telomer uzunluğunu muhafaza etmenin önemi şimdiye değin yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Telomer uzunluğu ile yaş arasında immatur ve matur hücrelerde dahil olmak üzere normal hematopoiezisde yavaş gelişen bir telomer erozyonunu işaret eden bir birliktelik mevcuttur. Telomerdeki kısalmanın erken dönemde tespiti prognostik olarak uzun vadede önem arzedebilir. Prelösemik bir durum olan myelodisplastik sendromda da telomer stabilitesinin hastalığın patofizyolojisiyle yakın bir ilişkisi olabilir. Bu yüzden bizde çalışmamızda myelodisplastik sendromlu 27 hastanın periferik kanında ve 22 'sinin kemik iliğinde PCR- tabanlı ELISA yöntemi ile telomeraz aktivitesi çalıştık. Kontrol grubu olarak 1 1 akut myeloid lösemi, 12 kronik myeloid lösemi, 11 sağlıklı olgu ve 10 nonlösemik normal kemik iliğinde enzimatik aktivite değerlendirildi. Myelodisplastik sendromlu hastalarda telomeraz aktivitesi periferik kanda 0.190 ± 9.24, kemik iliğinde 0.261 ±0.21, akut myeloid lösemili hastalarda 0.495 ± 0.59, kronik myeloid lösemi grubunda 0.1814 ± 0.47, sağlıklı kontrollerde sırasıyla kanda ve kemik iliğinde 0.1814 ± 0.47 ve 0.2029 + 0.86 olarak ölçüldü. Myelodisplastik sendromlu hastaların kan ve kemik iliklerinde çalışılan telomeraz aktiviteleri lösemik ve sağlıklı kontrollerden farklı bulunmadı. MDS'li hastalarda telomeraz aktivitesi ile yaş dışındaki klinik ve prognostik parametrelerde korrelasyon saptanmadı. Sonuç olarak myelodisplastik sendromlu hastalarda telomer dinamiğinin prognostik öneminin daha güvenilir olması için enzimatik aktivitenin seri ölçümleri ile birlikte telomer uzunluğunun da çalışılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Bunun yanında bizim çalışmamızda olduğu gibi erken dönemdeki myelodisplastik sendromlarda telomeraz aktivasyonu henüz gerçekleşmemiş olabilir. Anahtar sözcükler: myelodisplastik sendrom, telomeraz, prognoz IV

Emel Gürkan
Çukurova University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kollajen doku hastalıklarında kardiyak bulgular

Artrit-romatoidKolajen hastalıklar
Neslihan Arca Seyrek
Çukurova University
1992
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda TRH testine prolaktin ve TSH yanıtı

Anemi-orak hücreliProlaktinTiroid fonksiyon testleri+1
Murat Sert
Çukurova University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda TNF-alfa düzeylerinin diğer prognostik parametrelerle ilişkileri

Meme neoplazmlarıTümör nekroz faktörleri
Cihat Şarkış
Çukurova University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit C virus enfeksiyonunda aile içi geçiş

Mart 1993-Nisan 1995 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye ve Gastroenteroloji kliniklerinde yatarak tedavi gören ya da polikliniklere çeşitli yakınmalarla başvuran HCV ( + ) 140 indeks olgu ile bunların 496 aile üyesinde, HCV'nin aile içi geçişi araştırıldı. Kontrol grubu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum polikliniğine başvuran 269 hamile kadından oluşmaktaydı. Günümüzde HCV'nin bulaşma yollarını, risk gruplarını ve sağlıklı populasyonlarda HCV prevalansanın gösterilmesine ilişkin araştırmalar, HCV infeksiyonunu gösteren çeşitli serolojik testler ve yöntemlerin ortaya konmasıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. HCV infeksiyonun önde gelen risk faktörü transfüzyon olarak görülmektedir. Transfüzyona bağlı NANB-bepatitlerinin %90'ından fazlasının sorumlusu HCV'dır. Yine de sporadik NANB hepatitlerinin yaklaşık %25-50'sinde HCV'nin sorumlu olduğunun bulunmasından sonra, parenteral yol dışında cinsel temas, aile içi ilişki, yada henüz çok iyi tanımlanamayan yollarla da HCV'nin bulaşabileceği düşünülmüştür. Biz bu çalışmamızda HCV enfeksiyonlu indeks vakalarımızda, aynı evi paylaşan aile bireylerineki eş, çocuk, kardeş ve diğer akrabalardaki HCV seropozitifliğini sırasıyla %7.6, %3.6, %2.3, %2.9 olarak 43bulduk. Bu çalışmamızda aile içi bulaşımda, eşler arası bulaşımın diğer akrabalarla olan bulaşımdan yüksek olduğunu saptadık. Aile içi bulaşmada index vakanın HCV-RNA'nın pozitif olması bulaşımı etkileyen önemli bir faktör olabilir. Bu sonuçlarlara göre HCV enfeksiyonun aile içi geçişinin mümkün olduğunu ve bu bulaşmada seksüel ilişkinin önemli olduğu kanaatine vardık. 44

AileBulaşıcı hastalık kontrolüEnfeksiyonlar+1
Ali Hafta
Çukurova University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik sklerozda interlökin-1, interlökin-6, soluble interlökin-2 reseptörü düzeylerinin ve subpopulasyonlarının incelenmesi

ÖZET Immün sistem tarafından salgılanan sitokinler sistemik sklerozda fîbrozis gelişimine ve vaskûler zedelenmeye yol açabilir. Çalışmamızda, sistemik skleroz patogenezinde immün mekanizmaların rolünü incelemek amacıyla serum sitokin düzeyleri ve lenfosit yüzey belirleyicileri tayini yapıldı. Bu nedenle biri lokalize, 24'ü diffiiz kutanöz sklerodermalı 25 hasta ile 21 aktif romatoid artrit hastası ve 21 sağlıklı kontrol çalışma grubuna dahil edildi. Sistemik sklerozlu hastalar cilt, kardiyovasküler, pulmoner, gastrointestinal ve renal sistem gibi organ tutulumları yönünden incelendi. Ayrıca antinükleer antikorlar, anti-DNA, romatoid faktör, anti-Scl-70, anti-SSA, anti-SSB, anti-RNP, anti-Sm gibi immünolojik parametreler tüm hastalarda ve sağlıklı kontrollerde araştırıldı. Sistemik sklerozlu ve RA'li hastalar ile sağlıklı kontrollerde sitokin düzeyleri mikro-elisa yöntemi ile lenfosit yüzey belirleyicileri "flow cytometry" yöntemi ile çalışıldı. IL-la sistemik sklerozlu hastalarda sağlam kontrollere göre düşük bulundu. IL-1/3 ve IL-6 düzeyleri SSc'lu hastalarda normal kontrollere göre belirgin artış göstermesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Soluble IL-2R düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir yükselme göstermekteydi. Serum sitokin düzeyleri ile organ tutulumu, eritrosit sedimentasyon hızı, Raynaud fenomeni ve dijital ülser gibi klinik bulgu ve belirtiler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Lenfosit yüzey belirleyicilerinden CD4, CD8, CD25 ve CD4/CD8 düzeylerinde sistemik sklerozlu hastalarda normal kontrollere göre bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, İL- 1/3 ve IL-6 sistemik sklerozda hastalık oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu hastalarda sIL-2R'nin yüksek düzeylerde bulunması kronik immün hücre aktivasyonunun bir bulgusu olarak yorumlanmıştır. 64

LenfositlerSklerozİnterlökin 1+2
Emel Gürkan
Çukurova University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik ayak enfeksiyonlarında etyoloji, tedavi ve prognoz

ÖZET Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Endokrinoloji kliniğinde 1992-1994 yıllan arasında, diabetik ayak enfeksiyonu nedeni ile takip edilen hastalarda diabetik ayak enfeksiyon oluşumuna yol açan ve amputasyon riskini arttıran nedenlerin araştırılması, ayrıca diabetik ayak enfeksiyonuna yol açan mikroorganizmaların tespiti ile lokal ve sistemik tedavinin yara iyileşmesine katkılarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada toplam 40 vaka yer aldı. Bunların 21 tanesi erkek (%52.5), 19 tanesi kadındı (%47.5). 40 hastanın yaş ortalaması 54.8 ±18.0 yıl olarak tespit edildi. Çalışmamız sonucunda diabetik ayak yarası oluşumunda en önemli faktörlerin diabetik nöropati varlığı, arteryel akım azalması, hastaların diabetik ayak konusunda bilgisizliği, diabet regülasyonunun iyi yapılmaması ve anemi olduğunu tespit ettik. Amputasyon riskini arttıran nedenleri, osteomyelit, arteriyel akım azalması, anemi, diabetin yetersiz regülasyonu ve yara grade'inin yüksek olması olarak tespit ettik. İyi bir debridmandan sonra lokal pansuman olarak rifampisin ile pansumanın iyi bir seçenek olduğuna karar verdik. Diabetik ayakta en çok üreyen mikroorganizmaları Enterococcus faecalis ve Staphylococcus aureus olarak tespit ettik. Antibiyogram sonuçlarına göre kültür ve antibiyogram sonuçlan çıkıncaya kadar vankomisin + siprofloksasin tedavisinin uygun bir seçenek olduğunu düşünüyoruz. Sonuç olarak öneriler: l)Hastalar diabet ve diabetik ayak konusunda eğitim programına tabi tutulmalı, 2)Chiropodist ve hastalarla ilgilenen hemşire eğitilmeli, 483)Hastalara uygun ayakkabı seçilmeli, 4)Uygun debridman ve lokal tedavi yapılmalı, sistemik antibiyotik tedavisi yapılmalı, 5) Arteryel dolaşım bozukluğu tespit edilen hastalara arteryel rekonstrüksiyon, anjioplasti veya sempatektomiden uygun olanı yapılmalı, 6)Osteomyelit araştırılmalı ve etkin tedavisi yapılmalı, 7)Diabet regülasyonu konusunda hekim daha dikkatli davranmalı, Bunlara uyulduğu taktirde hem diabetik ayak oluşması hemde amputasyon riski azalacaktır. 49

Ayak ülseriDiabetes mellitus
Yüksel Gökel
Çukurova University
1996
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Akut hipergliseminin sıçan lökositlerinde yaptığı hücre içi kalsiyum artışında rol oynayan olası mekanizmalar

Diyabetes mellitusta yapılan çalışmalarda bazal [Ca2+]i değerleri artmış olarak bulunmuştur. Diyabetes mellitusta görülen birçok komplikasyonun bir kısmının bu [Ca2+]i artışı ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda diyabetes mellitusta [Ca2+]i artışı ile birlikte spesifik hücre fonksiyon bozukluğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise glikozun sıçanların PMNL'de neden olduğu [Ca2+]i artışından sorumlu mekanizmalar incelenmiştir. Glikozun oluşturduğu [Ca2+]i artışı, sıçanların PMNL'lerinde kalsiyumun hücre içerisine akması ve/veya hücre içinden kalsiyumun mobilizasyonu ile olmaktadır. Glikozun doza ve zamana bağlı olarak PMNL'de [Ca2+]i arttırdığı, aym etkinin kolin klorür ve mannitol gibi maddeler ile ortamın osmolaritesi arttırıldığında da oluştuğu gözlendi. Glikozun ve kolin klorürün oluşturduğu [Ca2+]i artışı kalsiyum kanal blokerleri ile bloke edildi. Glikozun oluşturduğu [Ca2+]i artışı ortamda kalsiyumun olmaması ve riyanodin bulunması ile azaldı. GDPBS ve pertussis toksin gibi G protein inhibitörleri glikoz ve kolin klorürün oluşturduğu [Ca2+]i artışım inhibe etti. Rp cAMP (cAMP inhibitörü), H-89 (protein kinaz A inhibitörü) ve staurosporin (protein kinaz C inhibitörü) ise [Ca2+]i artışında doza bağlı olarak inhibisyona neden oldular. Yüksek konsantrasyonlarda glikoz ve kolin klorür PMNL'de volüm değişikliğine neden oldu. Sonuç olarak yüksek konsantrasyondaki glikoz, hücrenin büzüşmesine, bu da G proteinlerinin aktivasyonuna neden olmakta, G proteinleri ise adenilat siklaz- cAMP-protein kinaz A, fosfolipaz C ve kalsiyum kanallarını uyarmaktadır. Hücredeki bu mekanizmaların uyarılması ile kalsiyum hücre içine geçerek ve hücre içi kalsiyum depolarından kalsiyum açığa çıkarak [Ca2+]i artmasına neden olmaktadır. 51

Diabetes mellitusHiperglisemiLökositler+1
Neslihan Seyrek
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut lösemilerde gravin ekspresyonunun prognostik önemi

ÖZETAkut Lösemilerde Gravin EkspresyonununPrognostik ÖnemiLökomogenez çok basamaklı bir süreçtir ve çok sayıda faktör bu süreçte yer alır.Tedavinin planlanmasında, tedavi hedeflerinin ve prognozu etkileyen faktörlerinbelirlenmesi önemlidir. Prognostik faktörler, hastaya uygulanacak tedavininyo unlu unun belirlenmesinde önemlidir.Gravin, A kinaz sabitleyici protein ailesinin üyesi bir tümör süpresör gendir.Sınırlı sayıda tümörde çalı ılmı ve ekspresyon düzeyinin azaldı ı gösterilmi tir. AkutLösemilerde Gravin ekspresyonunun incelendi i bir çalı ma vardır ve bu çalı madagravin ekspresyonunun azaldı ı gösterilmi tir. Ancak literatürde Gravinekspresyonunun prognozla ili kisini detaylı ekilde inceleyen çalı ma yoktur.Çalı mamızın amacı akut lösemilerde Gravin ekspresyonu ve varsa prognozla ili kisiniortaya koymaktır. Gravin ekspresyonu RT-PCR yöntemiyle ara tırılmı tır. Kontrol genekspresyonu olarak Actin kullanıldı. Sonuçlar Comperative Ct yöntemi ilede erlendirilmi tir.Çalı maya akut lösemili 37 olgu ve 25 sa lıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların100'ü (%73) AML, 37'si (%27) ALL idi. Hastaların 70 (%51.1)'i erkek, 67 (%48.9)' sikadın hastalardı. Kontrol grubunda Actin Ct de eri 21.64, Gravin Ct de eri 38.17±2.5(41-28.6), Gravin- Actin Ct de eri 16.2±2.5 (19.3-5.2) bulundu. Hasta grubundaActin Ct de eri 22.5± 2.8 (17.8-35.1), Gravin Ct de eri 42.2±4.9 (31.2-50), Gravin-Actin Ct de eri 19.6±4.5 bulundu. Hasta ve kontrol grupları arasında Gravin- ActinCt de erleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p de eri <0.001). Genelde erlendirmede, hasta grubunda kontrol grubuna göre Gravin ekspresyonunun 11 katazaldı ı bulundu.Hasta sa kalımları Ct de erine göre de erlendirildi inde; Ct de eri 0-16 olanhasta grubunda ortalama sa kalım 17 hafta, 16-20 arasında olan hasta grubunda 24hafta, 20'nin üzerinde olan hastalarda 48 hafta olarak bulundu.Sonuç olarak Gravin ekspresyonunun sa kalımı olumsuz yönde etkiledi isaptandı. Ancak halen bir tümör supressor gen olarak bilinen bu genin alt gruplarınınayrı ayrı de erlendirilmedi i bu çalı maya göre bu genin kötü prognostik parametreolarak ileri sürülmesi u anda mümkün de ildir. Di er yandan tümör supressorgenlerden bazılarının kaybının paradoksal olarak iyi yönde klinik gidi le birlikte olmasıda di er bir kritik nokta olabilir.Anahtar Sözcükler: Akut Lösemi, Gravin, Tümör Süpresör Gen, Prognoz.

Mustafa Yıldırım
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaç diklofenak'ın sıçan böbreğindeki etkileri ve furosemidle değişmesi

Böbrek fizyolojisi kısmen siklooksijenaz (COX) ba ımlıdır. Prostaglandinlerböbrekte vasküler direncin ayarlanmasında ve su-tuz homeostazının sa lanmasındaglomerül hemodinamisini ve distal nefron fonksiyonlarını düzenleyerek aktif rol alırlar.Fizyolojik fonksiyonları temel olarak siklooksijenaz-1'e (COX-1) dayanangastrointestinal sistem ve trombositlerin aksine böbreklerde hem COX-1 hem desiklooksijenaz-2 (COX-2) eksprese olmaktadır.Deneysel çalı mamızda selektif olmayan bir nonsteroidal anti-inflamatuvar olandiklofenak soyumun tek ba ına ve kıvrım diüreti i olan furosemid ile birlikte renalfonksiyonlar, plazma renin aktivitesi (PRA) ve böbrek korteksinde COX-1 ve COX-2düzeylerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık.Çalı mada toplam 42 adet Wistar-Albino türü sıçan kullanıldı. Sıçanlar 4 grubaayrıldı. Grup 1'e (G1) plasebo, grup 2'ye (G2) furosemid (20mg/kg), grup 3'e (G3)furosemid (20mg/kg) ve dilofenak sodyum (2,5 mg/kg), grup 4'e (G4) diklofenaksodyum (2,5mg/kg) verildi. Çalı ma sonunda gruplar arasında kan üre azotu ve serumkreatinin düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu ancak G4'te kreatinin klerensi di er 3gruptan dü ük bulundu (p<0,05). G2 ve G4'te idrar osmolalitesi G1 ve G3'ten dü ük idi(p<0,05). PRA açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Böbrek korteksindeCOX-1 immünoreaktivitesi; furosemid ile plasebo grubunda benzer iken diklofenaksodyumla azalmı bulundu (p<0,05). COX-2 immünoreaktivitesi ise hem diüretik hemde diklofenak sodyum etkisi ile artmı olarak bulundu (p<0,05).Sonuç olarak diklofenak sodyum 2,5 mg/kg/gün dozunda sıçanlarda akut böbrekyetersizli i geli ti i halde diklofenak sodyum furosemidle birlikte verildi inde akutböbrek yetersizli i geli mesi furosemidle önlendi. Furosemidin diüretik, natriüretik vekaliüretik etkisi diklofenak sodyum ile nötralize edildi. COX-1 immünoreaktivitesifurosemidle de i medi i halde diklofenak sodyumla azaldı. COX-2 immünoreaktivitesihem furosemidle hem de diklofenak sodyumla artı gösterdi. Böbrek fonksiyonbozuklu u geli mesi ile COX-1 ve COX-2 ekspresyonu arasında ili ki saptanmadı.Anahtar kelimeler: COX-1 immünoreaktivitesi, COX-2 immünoreaktivitesi,Diklofenak sodyum

Ali Ayberk Beşen
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında infeksiyöz komplikasyonlar ve nedenleri retrospektif çalışma

Sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) son dönem böbrek yetmezliğinde(SDBY) son yıllarda giderek artan sıklıkta tercih edilmeye başlanan renal replasmantedavi seçeneğidir. Hastaların çoğunda infeksiyöz komplikasyonlar (tünel, çıkış yerienfeksiyonu ve peritonit) görülebilmektedir. Çok sayıda hasta tekrarlayan peritonitatakları nedeniyle SAPD programından ayrılmaktadır.Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak-2003ile Ocak-2006 tarihleri arasında SAPD kateteri takılan SDBY'li 65 hasta retrospektifolarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, yaşanılan evin odasayısı ve evde yaşayan kişi sayısı, eşlik eden hastalıklar, kronik böbrek yetmezliğininetyolojisi, hemodiyaliz ya da transplantasyon öyküsünün olup olmaması, peritondiyalizinin tercih nedeni ve süresi, periton diyaliz kateterinin takılış biçimi, infeksiyözkomplikasyonların sıklığı açısından değerlendirildi. Peritonit geçiren hastalarda iseperitonit gelişmesinden önceki şikayetleri, şikayetlerinin süresi, peritonitin kateterinintakılmasından sonraki gelişim zamanı, teşhis esnasında yapılan hücre sayımı, kültürdeüreyen mikroorganizmalar açısından değerlendirildi. Tüm hastaların bazal hemogramve biyokimyasal parametreleri incelendi.İnfeksiyöz komplikasyon geçiren hastalar ilegeçirmeyen hastalar arasındaki farklılık gözden geçirildi.Çalışmaya alınan 65 hastanın 24'ünde infeksiyöz komplikasyon vardı. Bunların2'sinde tünel enfeksiyonu 2'sinde tünel enfeksiyonu ve peritonit kalan 20'sinde sadeceperitonit saptandı Peritonit sıklığı 0,329 atak/yıl ya da 36,4 ayda 1 atak olarak tespitedildi. Kültürlerde en sık üreyen mikroorganizma koagülaz negatif stafilokoklar oldu.Cerrahi yöntemlerle kateteri takılan hastalarda (p=0.045) ve kalıcı damar yolubulunamaması nedeniyle SAPD kateteri takılan hastalarda infeksiyöz komplikasyonsıklığı anlamlı olarak artmıştı ( p=0,04). Peritonit geçiren hastaların bazal serumalbumin (p=0,02) ve BUN (p=0,013) değerleri anlamlı olarak düşük bulundu.Sonuç olarak diyaliz hastaları için malnütrisyonun belirteçleri olan serum albüminve BUN düşüklüğü peritonit gelişimi için bir risk faktörü gibi görünmektedir. Bununlabirlikte kalıcı damar yolu bulunamaması nedeniyle ve cerrahi yöntemlerle SAPDkateteri takılması peritonit için diğer bir predispozan neden olduğunudüşündürmektedir.Anahtar sözcükler: Albümin , Peritonit, SAPD

Ali Ocak
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak ülserlerinde iloprost (prostosiklin analoğu) kullanımının endotel fonksiyonları ve tedavi sonuçlarına etkileri

Diyabetik Ayak Ülserlerinde ?İloprost? (Prostosiklin Analoğu) KullanımınınEndotel Fonksiyonları ve Tedavi Sonuçlarına EtkileriEndotel disfonksiyonu ve ateroskleroz, diyabetik hastalarda sık görülenproblemler olup zamanla ilerleyerek dokularda iskemiye sebep olabilir. Özelliklediyabetik ayak ülserli hastalarda, periferik arter hastalığına bağlı kritik düzeyde iskemiön plandaysa, amputasyonlara kadar giden klinik durumlar gelişebilir. Bu durumdarevaskülarizasyonun sağlanması oldukça önemlidir. Ancak her hastanın durumuvasküler cerrahi ve/veya anjiyoplasti için uygun olmayabilir.Bu çalışmada, iskemi belirti ve bulgularının ön planda olduğu ancakrevaskülarizasyonun sağlanamadığı diyabetik ayak ülserli hastalara, 10 gün süreyle(0,5-2ng/kg/dk infüzyon hızıyla) iloprost (prostosiklin analoğu) tedavisi verdik.Tedavinin endotel fonksiyonlarına ve klinik sonuçlara etkisini araştırdık.Çalışmaya 60 hasta (36 erkek ve 24 kadın, yaş ortalaması 61,8 ± 9.2) ve 15sağlıklı birey (9 erkek ve 6 kadın, yaş ortalaması 60,7 ± 9,1) alındı. Hastalardan 30'unailoprost tedavisi verildi. Diğer 30 hastaya iloprost verilmedi ancak iloprost dışında aynışekilde tedavi edildi. İloprost tedavisi öncesi ve sonrasında (10.gün ve 1.ayda) hastalarve sağlıklı bireylerin endotel fonksiyonları, brakiyal arter FMD (Flow MediatedDilation) yöntemiyle değerlendirildi. Her iki tedavi grubu hastane yatış süreleri,antibiyotik kullanım süreleri ve amputasyon oranları açısından karşılaştırıldı. Diyabetikhastalarda, iloprost tedavisi öncesinde, sağlıklı bireylerden farklı olarak endoteldisfonksiyonu saptandı (P = 0.02). On günlük iloprost tedavisi sonrası ve özellikletedavinin 1. ayında endotel fonksiyonlarında olumlu düzelmeler görüldü (P = 0.002).İloprost tedavisi alan grupta hematolojik ve biyokimyasal parametrelerde ek birdüzelme gözlenmez iken, hastane yatış süresinde (P = 0.390), antibiyotik kullanımsürelerinde (P = 0.276) ve amputasyon oranlarında (P = 0.097) istatistiksel olarakanlamlı olmasa da klinik olarak iyileşmeler gözlendi.Sonuç olarak iloprost tedavisi, periferik arter hastalığı ve kritik düzeyde iskemisiolan ancak revaskülarizasyonun mümkün olmadığı diyabetik ayak ülserli hastalarda,tedavi sonuçlarını olumlu yönde etkileyebileceği kanısındayız. Ancak klinik sonuçlaraetkisini daha net olarak ortaya koyabilmek için daha büyük hasta gruplarını içerençalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Diyabet, Ateroskleroz, Ayak ülseri, Periferik arter hastalığı,Endotel disfonksiyonu, İloprost

Barış Soydaş
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hipertansiyonu olan hastalarda endotel disfonksiyonu ve serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyleri

Endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz, hipertansif hastalarda sık görülenproblemler olup zamanla ilerleyerek dokularda iskemiye zamanla kardiak, renal vevasküler hasarlanma yapabilir. Vasküler endotelyal growth faktör endotel hücreproliferasyonu ve anjiogenezi indükleyen multifonksiyonel bir peptiddir. Hipertansiyondabozulmuş vasküler büyüme ve artmış plazma vasküler endotelyal growth faktör seviyeleribildirilmiştir. Bununla birlikte vasküler endotelyal growth faktörün hipertansif vaskülerhasar gelişimindeki rolü tam olarak açığa kavuşmamıştır. Biz bu çalışmada serum vaskülerendotelyal growth faktör düzeyleri ile endotel fonksiyonu ve vasküler hasar arasındakiilişkiyi gözlemeyi amaçladık.Çalışmaya izole primer hipertansiyonu olan 66 hasta (34 bayan ve 32 erkek, yaşortalaması 43,2±13,4 ) ve 23 sağlıklı birey (10 erkek ve 13 bayan, yaş ortalaması49,3±12,6) alındı. Bu hastalarda serum vasküler endotel growth faktör düzeylerine veendotel fonksiyonlarına bakıldı ve birbirleri ile karşılaştırıldı. Hastalarda endoteldisfonksiyonu belirteci olarak akıma bağlı dilatasyon oranları, plazma von WillebrandFaktör düzeyleri, mikroalbüminüri düzeyleri, serum kreatinin düzeyi ve glomerülerfiltrasyon hızlarına bakıldı.Hipertansif hastalarda serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyleri kontrolgrubundan anlamlı olarak daha düşük olarak saptadık (p<0,01). Serum vasküler endotelgrowth faktör düzeyleri ile serum kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı arasında ilişkisaptadık. Mikroalbüminürisi olan hastalarda serum vasküler endotelyal growth faktörseviyesini daha düşük olarak saptadık ancak aradaki fark istatistik olarak anlamlı değildi.Serum vasküler endotelyal growth faktör düzeyi ile sistolik kan basıncı arasındakorelasyon saptadık.Sonuç olarak serum vasküler endotelyal growth faktör seviyeleri hipertansifhastalarda; mikroalbüminüri, serum kreatinin gibi endotel disfonksiyonu belirteçleri ileilişkilidir. Ancak aradaki ilişkinin klinik olaylardaki yerinin belirlenebilmesi için dahaayrıntılı ve geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Endotelyal Disfonksiyon, Hipertansiyon, Serum VaskülerEndotelyal Growth FaktörVII

Bünyamin Sarıtaş
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip II diyabetes mellitusta serum VEGF ile albuminüri, sitokinler, kan basıncı ve serum kreatinin arasındaki ilişki

ÖZETTip 2 Diyabetes Mellitusta Serum Vegf, Albüminüri, Sitokinler, Kan Basıncı Ve SerumKreatinin Arasındaki lişki.Diyabetik mikrovasküler komplikasyonlar diyabette erken mortalite ve morbititenin ençnemli nedenidirler. Vasküler endotelyal büyüme faktorü (VEGF) diyabetik mikrovaskülerkomplikasyonların patogenezinde rol oynayan etkili çok fonksiyonlu bir sitokindir. Biz tip 2Diyabetes mellitusta diyabetik nefropatili ve retinopatili hastalarda serum vasküler endotelyalbüyüme faktörü ve proinflamatuvar sitokinlerin olası ilişkisini araştırdık.Çalışmaya yaş ortalamaları 56 ± 8,8 yıl olan 31' i erkek, 38'i kadın olan toplam 69 bireyalındı. Diyabet süresi 8,5±5,8 yıl idi. Hastalar kontrol ( grup 1, n=12), normoalbüminürik diyabet(grup 2, n=23), ), mikroalbüminürik diyabet (grup 3, n=21), makroalbüminürik diyabet (grup 4,n=13) olarak dört gruba ayrıldı. Serum vasküler endotelyal büyüme faktörü, tümor nekrozfaktörü- α, nterlökin-1, nterlökin-6 ve nterlökin-10 konsantrasyonları elisa yöntemi ile ölçüldü.Buna ek olarak biyokimyasal ölçümler, hastaların albümin kreatinin oranı, göz muayenesi,ekokardiyografik ölçümler ve hastaların kan basınçları ölçüldü.Biz 3 grupta serum vasküler endotelyal büyüme faktörü artmış bulduk (grup 2[132,3±112,2] , p<0,098 , grup 3 [155,1 ± 33,8] , p<0,074, grup 4 [428,2 ± 118,7], p<0,066).Ancak serum vasküler endotelyal büyüme faktörü değerleri albüminürinin derecesi ile ilişkilideğildi. Serum vasküler endotelyal büyüme faktörü seviyeleri retinopatili hastalarda retinopatisiolmayanlara göre yüksekti ( 200,3±180,6 ng/l, n=34, p=0,048). Her 3 grup' ta serum vaskülerendotelyal büyüme faktörü ve HbA1c arasında pozitif korelasyon vardı ( grup 2, r=0,784p<0,001, grup3 r=0,758, p<0,001, grup 4 r=0,563 ). Grup 3 ve grup 4' te nterlökin-1düzeylerinde artış tespit ettik (grup 3, p=0,053, grup 4, p<0,01). Buna ek olarak, grup 3' tenterlökin-1 ve HbA1c arasında pozitif bir korelasyon vardı (grup 3 p<0,001, r=0,782 ). Kontrolile karşılaştırıldığında her 3 grupta tümor nekroz faktörü- α seviyelerinde önemli bir artışgözlemledik (grup 2 <0,01, grup 3 p<0,01, grup 4 p<0,01).Bu sonuçlar diyabetik nefropatili hastalarda dolaşan serum vasküler endotelyal büyümefaktörü yüksekliğiyle mutlak bir ilişkisi yoktu. Glisemik kontrol serum vasküler endotelyalbüyüme faktörü ve sitokin seviyelerini etkiliyor. Mikrovasküler komplikasyonlar, diyabetiknefropatili hastaların serumlarında vasküler endotelyal büyüme faktörü konsatrasyonlarında gözeçarpan artışla ilişkilidir.Anahtar sözcükler: Vasküler endotelyal büyüme faktörü, diyabetik nefropati, sitokinler,diyabetik retinopatiVIII

Ercan Reşitoğlu
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilinen tiroid hastalığı olmayan yoğun bakım hastalarında tiroid hormon düzeylerinin mortalite ve diğer prognostik belirteçlerle ilişkisi

ÖZETBilinen Tiroid Hastalığı Olmayan Yoğun Bakım Hastalarında TiroidHormon Düzeylerinin Mortalite ve Diğer Prognostik BelirteçlerleİlişkisiYoğun bakımda yatan hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Buçalışmada yoğun bakım hastalarının mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olanbelirteçleri ve bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 235'i (% 56) erkek, 182'si (% 44) kadın olmak üzere toplam 417hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş,Apache II skoru, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), ESR(eritrosit sedimantasyon hızı), prokalsitonin, laktat, PTZ (protrombin zamanı), aPTT(aktive parsiyel tromboblastin zamanı), sT3 (serbest triiyodotironin), sT4 (serbesttiroksin), TSH (tirotropin, tiroid stimüle edici hormon) belirlendi.Yaptığımız çalışmada cinsler arasında ve ex ile taburcu olanlar arasında yaşortalamaları istatistiksel olarak anlamlı değildi. Prognostik belirteçlerden Apache IIskoru, lökosit sayısı, CRP, ESR, prokalsitonin, PTZ ve aPTT değerlerinin yüksekliği ilesT3, sT4, TSH ve albumin değerinin süpresyonu mortalite ile ilişkili bulundu. Bubelirteçlerden tiroid fonksiyonlarının süpresyonuyla; lökosit sayısında, Apache IIskorunda, ESR, CRP ve prokalsitonin değerlerindeki artış ile albumin değerindekiazalma birbirleriyle ilişkili bulundu.Sonuç olarak yoğun bakım hastalarında mortalitenin tahmininde; Apache IIskoru, lökosit sayısı, CRP, ESR, prokalsitonin, PTZ, aPTT, albumin, sT3, sT4 ve TSHölçümlerinin kullanılabileceği kanaatına varıldı.Yoğun Bakım Hastaları, Tiroid HormonlarınınAnahtar Sözcükler:Süpresyonu, Apache II skoru, Lökosit sayısı, CRP, ESR, Prokalsitonin, PTZ, aPTT,Albumin, Laktat ve Mortalite.

Adnan Taş
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik lupus eritematozusta mannoz baglayıcı lektin düzeyleri ve mannoz baglayıcı lektin gen polimorfizmlerinin hastalığın klinik bulguları ile iliskisinin arastırılması

ÖZETSistemik Lupus Eritematozusta Mannoz Bağlayıcı Lektin Düzeyleri Ve MannozBağlayıcı Lektin Gen Polimorfizmlerinin Hastalığın Klinik Bulguları le lişkisininAraştırılmasıSistemik lupus eritematozus, çeşitli klinik bulgularla karşımıza çıkabilen;kronik, otoimmun, inflamatuar bir hastalıktır. Etyopatogenezinde, kompleman sistemidefektlerinin önemli rol oynadığı; C1q'nun homozigot eksikliğinde Sistemik LupusEritematozus geliştiği çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Dolayısıyla, C1q'nun homologuolan mannoz bağlayıcı lektin eksikliğinde Sistemik Lupus Eritematozus gelişebileceğidüşünülmüş. Mannoz bağlıyıcı lektin geninde; serum mannoz bağlayıcı lektindüzeyinde düşüşe neden olan 3 adet tek nükleotid polimorfizmi tanımlanmıştır.Bu çalışmada, geni 54. ve 57. kodonlardaki mutasyonlara, serum mannozbağlayıcı lektin düzeylerine Sistemik Lupus Eritematozus'lu hastalarda ve kontrolgrubunda baktık. Hastalarda, mannoz bağlıyıcı lektin geni varyant alleleri ve mannozbağlıyıcı lektin düzeyleri ile çeşitli klinik bulgular arasında ilişki olup olmadığınıaraştırdık.Çalışmaya, 63 Sistemik Lupus Eritematozus hastası 162 sağlıklı bireyi kontrolgrubu olarak aldık. Mannoz bağlayıcı lektin geni 57. kodondaki mutasyonu kontrolgrubunda sadece bir kişide saptadık. 54. kodondaki mutasyonu Sistemik LupusEritematozus'lu hastalarda, kontrol grubuna göre artmış olarak bulduk, fakat gruplararasında istatiksel olarak anlamlı fark saptamadık (p=0,05).Mannoz bağlayıcı lektin geni 54. kodonda mutasyonu olanlar ile olmayanlarınserum mannoz bağlayıcı lektin düzeyini karşılaştırdık. Mutasyonu olanlarda mannozbağlıyıcı lektin düzeyini anlamlı oranda düşük saptadık (p:0,0001). Ayrıca SistemikLupus Eritematozus'lu hastalarda mannoz bağlayıcı lektin düzeyi, sağlıklı kontrolgrubuna göre anlamlı oranda daha düşüktü (p=0,0001). Hastaların klinik bulguları,enfeksiyon varlığı, hastalık aktivasyonu ile 54. kodondaki mutasyon varlığı ve serummannoz bağlayıcı lektin düzeyiyle ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Fakat anlamlıbir ilişki saptamadık..Sonuç olarak; mannoz bağlayıcı lektin geni 54. kodondaki mutasyon varlığı vedüşük mannoz bağlayıcı lektin düzeyleri ile hastalığın klinik özellikleri arasındailişkinin olmadığı fakat bu faktörlerin SLE gelişiminde önemli faktörler olabileceğikanısındayız. Fakat bunu daha net ortaya koyabilmek için daha geniş hasta gruplarınıiçeren, çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: kodon 54, kodon57, mannoz bağlayıcı lektin, mutasyon,Sistemik Lupus Eritematozus.

Berna Bozkurt
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bilinen hastalığı olmayan ve ultrasonografide nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı saptanan erişkinlerde insülin direnci ve metabolik sendrom sıklığının araştırılması

ÖZETB L NEN HASTALI I OLMAYAN VE ULTRASONOGRAF DE NONALKOL KYA LI KARAC ER HASTALI I SAPTANAN ER K NLERDE NSÜL ND RENC VE METABOL K SENDROM SIKLI ININ ARA TIRILMASIMetabolik sendrom, insülin direnci, santral obezite, dislipidemi, hiperglisemi vehipertansiyon ile karakterizedir. Sendroma nonalkolik ya lı karaci er hastalı ı (NAYKH)sıklıkla e lik eder. Bu çalı mada, bilinen hastalı ı olmayan, rutin tetkiklerinde NAYKH saptananeri kinlerde, diyabet, insülin direnci ve glikoz tolerans bozuklu u gibi metabolik sendromparametrelerinin görülme sıklı ının belirlenmesi amaçlanmı tır.Ocak 2006-Mart 2007 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliyepoliklini inde yapılan çalı maya, hepatosteatozu saptanan 230 eri kin alındı. Alkol, ilaçkullanımı, viral veya otoimmün karaci er hastalı ı saptananlar çalı maya alınmadı. Olgular, boy,kilo, bel çevresi ve kalça çevresi ölçülüp, beden-kitle indeksine göre gruplandı. Oral glikoztolerans testi yapıldı. Açlık glikozu, insülin, c-peptid, lipidler ve karaci er enzimleri ölçüldü.HOMA-IR (Homeostasis Model Assesment- nsülin Resistans) indeksi hesaplandı. HOMA-IR 2,7 olması insülin direnci olarak kabul edildi. Metabolik sendrom tanımında UlusalKolesterol E itim Programı Eri kin Tedavi Paneli III (ATP III) kriterleri esas alındı.Olguların 141'i (% 61,3) kadın, 89'u (% 38,7) erkekti. Ortalama ya 50,3 ± 10,6 (18-95)yıldı. Ortalama beden-kitle indeksi 30,5±4,9 (18,9-50), bel çevresi 104,8±10 (74-140), açlık kanekeri 101,39±27,9 (69-364) ve HOMA-IR indeksi 3,3±2,6 (0,5-26,5) saptandı.78 hastada (% 33,9) bozulmu açlık glisemisi, 65 hastada (% 28,3) bozulmu glikoztoleransı ve 51 hastada (% 22,1) tip 2 diyabet saptanmı tır. NAYKH'de Tip 2 diyabet ve glikoztolerans bozuklu u, beden kitle indeksi ve aile öyküsünden ba ımsız olarak artmı tır.Metabolik sendrom prevalansı % 56,5 olup, beden-kitle indeksi ile korelasyongöstermi tir. HOMA-IR 2,7 olan hastaların % 73,2'sinde metabolik sendrom saptanmı tır.NAYKH'de insülin direnci beden-kitle indeksinden ba ımsız olarak artmı tır.Metabolik sendromda karaci er enzimlerinde anlamlı farklılık saptanmazken, AST veGGT, tip 2 diyabet ile ili kili bulunmu tur.Sonuç olarak, non alkolik ya lı karaci er hastalı ında insülin direnci, metabolik sendromve tip 2 diyabet sıklı ında artı mevcuttur. Bu hastaların erken tanı ve tedavisi, kardiyovaskülerhastalık risk artı ından dolayı önemlidir.Anahtar Sözcükler: Nonalkolik ya lı karaci er hastalı ı, metabolik sendrom, insülin direnci,HOMA.

Filiz Araz
Çukurova University
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Irak, tikrit eğitim hastanesinde infüzyonla ilişkili flebit: Bir nokta prevalans çalışması

İnfüzyonla ilişkili flebit, sıvıların, ilaçların veya diğer maddelerin infüzyonu nedeniyle venin tunica intima tabakasının inflamasyonuyla ortaya çıkan yaygın bir komplikasyondur. Bu çalışma, periferik intravenöz kateter uygulanan hastalarda infüzyon ilişkili flebit prevalansını belirlemek amacıyla yapılan bir nokta prevalans çalışmasıdır. Çalışmaya başlamadan önce kurum izni, etik kurul izni ve hastalardan yazılı onam alınmıştır. Veri toplama, hasta özelliklerine, periferik intravenöz kateterlere ve flebit ölçeğine ilişkin formları içermektedir. Bu çalışmada veriler SPSS 22 yazılım paketi kullanılarak analiz edilmiştir. Frekans analizlerinin yanı sıra değişkenler arasındaki bağımlılık Ki-Kare bağımlılık testi kullanılarak incelenmiştir. Çalışmada flebit prevalansı %64.5 olarak belirlenmiştir. Gelişen flebitlerin dereceleri değişkenlik göstermiş olup, en yaygın 1. derece flebit görülmüştür. Çalışmada, kateterin yerleştirildiği ilk gün daha fazla flebit geliştiği saptanmıştır. Flebit gelişen bölgeye uygulanan kateterlerin %59.3'ünden antibiyotik tedavisi uygulanmıştır. Çalışmada, flebit gelişiminin kalp yetmezliği olan hastalarda ve acil serviste uygulanan kateterlerde daha yaygın görüldüğü saptanmıştır. Çalışmamızda saptanan flebit prevalansı, infüzyon hemşireleri birliğinin kabul ettiği oranı geçmiştir. Bu bulgulara dayanarak, flebiti önlemeyi, etkili müdahaleleri belirlemeyi ve klinik sonuçları iyileştirmeyi amaçlayan kanıta dayalı standart protokollerin geliştirilip uygulanması için daha fazla araştırma yapılması önerilmektedir.

Asaıd Khalıd Mahmood Mahmood
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellitus hastalarında serum lipoprotein düzeyleri

Tip 2 Diabetes mellitus tüm dünyada ve ülkemizde epidemik bir hastalıktır. Bu hasta grubunda dislipidemi bildirilmiştir. Ancak, lipit profilleri etnik ve beslenme alışkanlıklarına göre değişebilmektedir. Ayrıca, tip 2 diyabetli hastalarda Lipoprotein (a) düzeyi ile ilgili çok az çalışma mevcuttur. Bu prospektif klinik çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji polikliğinde 2003?2008 yılları arasında izlenen, tip 2 diyabetli hastalarda serum lipid profilleri ve Lp (a) düzeyleri incelenmiş, ilaveten hastalarda metabolik sendrom bulunma sıklığına bakılmıştır5 yıllık süre içinde yapılan bu çalışmada, 709 tip 2 diyabet hastası alınmış (407 K, 302 E) olup, yaş ortalamaları 53,4± 9,2 yıl dır. Yine aynı bölgeden 157 (91 K, 66 E) sağlıklı kişiler kontrol grubu olarak alındı. Hastalar 12 saat açlığı takiben serum lipid profili için kanları alınıp, serumları + 4 °C derecede buzdolabında bekletildikten sonra, glukoz enzimatik kolorimetrik yöntemi ile serumda total kolesterol, HDL (High-density lipoproteins), LDL (Low Density Lipoprotein), trigliserid düzeyleri, ECLİA (Electrochemiluminescence Immunoassay) yöntemiyle de serumda apo B, lipoprotein (a) düzeyleri çalışıldı. Hastaların bel çevreleri ve boyları ölçülerek beden kitle indeksleri hesaplandı. NCEP ATP III (National Cholesterol Education Program) kriterleri esas alınarak metabolik sendrom sıklığına bakıldı.Tip 2 diyabet hastalarının VKİ (Vücut Kitle İndeksi) 30,4±5,3 kg/m2 idi, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında (VKİ 29,1±3,9 kg/m2 ) fark anlamlı bulundu (P=0,001). Tip 2 diyabet hastalarında serum kolesterol düzeyi 202,2±41,5 mg/dl (min;98, max;310), LDL kolesterol düzeyi 118,1±34,7 mg/dl (min;60, max;220), TG düzeyi 196,9±121,9 mg/dl (min;70, max;514), apo-B düzeyi 92,4±24,5 mg/dl (min;30, max;209), kontrol grubun göre yüksek bulunurken, HDL kolesterol düzeyi (46,2±13,0 mg/dl, min;24, max;65) kontrol grubuna göre düşük tespit edildi. (P<0,001, P=0,015, P<0,001, P<0,001, P<0,001). Lipoprotein (a) düzeyi ise tip 2 diyabet hastalarıyla, sağlıklı kontrol grubunda benzer düzeylere (33,3±46,4 mg/dl, min;0, max;122) sahipti.(P=0,519). Metabolik sendrom, 709 tip 2 diyabet hastanın % 72,9'unda saptandı.Yaptığımız bu çalışmada, Lipoprotein (a) düzeylerinin, tip 2 diyabetli hastalarda sağlıklı bireylerden farklı olmadığını, hastalarımızın genel olarak diyabetteki bildirilen dislipidemi özelliklerine uyduğunu, diyabet hastalarında metabolik sendromun beklenildiği gibi yüksek sıklıkta bulunduğunu tespit ettik.Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, lipid profili, Lipoprotein (a), metabolik sendrom

Diabetes mellitus-tip 2Kolesterol-HDLKolesterol-LDL+1
Gökhan Morgül
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakıma yatırılan sirozlu olgularda prognozu belirleyen risk faktörleri

Yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu değerlendirmek önemlidir. Sirozlu hastaların prognozu hepatik yetmezliğin derecesi, sirozun komplikasyonları ve eşlik eden karaciğer dışı nedenlere bağlıdır. Sirozlu hastalarda prognozu daha objektif değerlendirmek için çeşitli skorlama sistemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada amaç yoğun bakıma yatan sirozlu hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan Child-Turcotte-Pugh (CTP) skoru ve Model for End-stage Liver Disease (MELD) skoru ile yoğun bakıma yatan hastaların prognozunu tayin etmek için kullanılan prognostik modellerden Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation (APACHE) II ve Sequential Organ Failure Assesment (SOFA) skorunun kullanılabilirliğini göstermek ve birbirine üstünlüklerini karşılaştırmaktır.Çalışmamıza, Dahiliye yoğun bakım ünitelerine Ocak 2004- Aralık 2006 tarihleri arasında yatırılarak izlenen 130 (% 64,7) erkek, 71 (% 35,3) kadın olmak üzere toplam 201 sirozlu hasta dahil edildi. Hastalarda mortaliteyi etkileyen risk faktörleri kullanılan belirteçler olarak; yaş, cinsiyet, Child-Turcotte-Pugh skoru, Model for End-stage Liver Disease skoru Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Sequential Organ Failure Assesment skoru, serum laktat, kan üre azotu, kreatinin, bilirübin, protrombin zamanı, protein elektroforezi, sirozun etyolojisi, mekanik ventilatör ihtiyacı, yoğun bakımda kalış süresi, sirozun komplikasyonları olan Hepatosellüler kanser, hepatik ensefalopati, gastrointestinal kanama, hepatorenal sendrom, spontan bakteriyel peritonit ve diğer enfeksiyonlar değerlendirildi. Bu belirteçlerin bunların prognoza etkileri araştırıldı.Sonuç olarak yoğun bakım ünitesine yatan sirozlu hastalar ileri evre hastalığa sahiptir. Bu hastalar genelde sirozun komplikasyonları nedeniyle yoğun bakıma yatırılmaktadır. Mortalite oranı oldukça yüksektir (% 41,8). Prognozu tahmin etmek için Child-Turcotte-Pugh, Model for End-stage Liver Disease, Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II ve Sequential Organ Failure Assesment skoru kulanılabilir. Prognozu tahmin etmede Sequential Organ Failure Assesment ve Acute Pysiology and Chronic Healt Evaluation II skoru, Model for End-stage Liver Disease ve Child-Turcotte-Pugh skorundan üstündür (AUROC değerleri sırasıyla 0,847, 0,821, 0,790 ve 0,724). Sequential Organ Failure Assesment skoru kolay uygulanan prognozu en iyi tahmin eden skordur. Sirozun prognozunu saptamada en sık kullanılan skorlama sistemi olan Child-Turcotte-Pugh skorunun prognozu değerlendirme gücü düşüktür. Laktat düzeylerinin yüksek olması kötü prognozla ilişkilidir. Laktat prognostik parametre olarak kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Dahiliye yoğun bakım, prognoz, Laktat, Siroz, SOFA skoru

Karaciğer sirozuLaktik asitPrognoz+2
Şehmus Ölmez
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-hodgkin lenfomalı hastalarda tedavi öncesi ve sonrası ( 3 ay) CD4, CD8, CD20, CD25, CD56 ve akut faz reaktantları (C-reaktif protein, ferritin, prokalsitonin) IL1, IL6, TNF? düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada Çukurova Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı Polikliğine Mart 2006-Mart 2008 tarihleri içerisinde başvurarak Non-Hodgkin Lenfoma tanısı konmuş 99 hasta alındı. Hastalar üç gruba ayrıldı; yeni tanı, nüks eden ve kontrol grup. Bu hastalarda uluslararası Prognostik indeksin (IPI) ve olası diğer faktörlerin, Akut Faz reaktantlarının, hücre yüzey reseptörlerinin tedaviye yanıtı üzerindeki etkileri araştırıldı. Çalışmadaki yeni tanı alan 78 kişinin yaş ortalaması 56.1±17.4, nüks ile gelen 21 kişinin yaş ortalaması 46.6±12.8 idi. Yeni tanı ile gelen 78 hastanın 37'si (% 47.4'ü), nüks ile gelen 21 kişinin 6`sı (% 28.6'sı), kontrol grubu ile gelen 36 kişinin 19'u ( % 52.8 ) bayandı. İki yıl içinde yapılan bu çalışmada, CD4, CD8, CD20, CD25. CD56, Facs Calibur-Roche cihazıyla Flovsitometri yöntemiyle ölçüldü. TNF?(pg/ml) ve IL1, IL6 IMB cihazı ile Mikroeliza yöntemi ile ölçüldüÇalışmamızda IPI skoru arttıkça tedaviye yanıtın azaldığı (p=0.01). IPI skoru I olanların 40(%100), II olanların 23(% 74.2), III olanların 4 (% 18.2), IV olanların 0`ı ECOG performans iyi olanlardı. IPI skoru I olanların 0, II olanların 8(% 25.8), III olanların 18(% 81.8), IV olanların 6(% 100)`ı ECOG performans kötü olanlardı. CD20 yeni tanı ve nüks grubu birlikte incelendiğinde; Diffüz Büyük B Hücreli Lenfomada tedavi öncesi ortalaması 10.84±9.7, median 9.45 (0.1/29.9), tedavi sonrasında ortalama 6.41±8.44, median 2.73(0/32.1), (p=0.037) seviyelerine indi. Yeni tanı hastalarında, KT sonrasında CD56, KT öncesine göre anlamlı olarak yükselmiştir (p=0.044). CD56 tedavi öncesi değerleri, tedaviye yanıt verenlerde vermeyenlere göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.066). Tedavi sonrasında CD8 seviyesi tedaviye yanıt verenlerde vermeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.046). Yeni tanı alan hastalarda tedavi öncesi ferritin değerleri tedaviye yanıt veren hasta grubunda, tedaviye yanıt vermeyen hasta grubuna göre daha düşük düzeyde gözlenmiştir (p=0.020).Elde ettiğimiz bu veriler neticesinde, CD20 düzeyinin KT alan B hücreli Non-Hodgkin Lenfoma hastalarının yanıt değerlendirmesinde ek bir parametre olarak kullanılabileceğini söyleyebiliriz. CD8 düzeyide relapsız sağkalımda göz önüne alınmalıdır. Akut Faz reaktantlarından ferritin değerinin düşük olmasının da tedaviye yanıtta etkili olduğunu göstermektedir. Tabi bu sonuçlar tedaviye yanıtı etkilemede tek başına değil de diğer prognostik faktörlerle beraber değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.Anahtar kelimeler: Non-Hodgkin Lenfoma, akut faz reaktantları, hücre yüzey reseptörleri, uluslar arası prognostik indeks

Akut faz proteinleriLenfomaPrognoz
Hacı İbrahim Petekkaya
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombotik trombositopenik purpura' da (TTP) plazmaferez uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi ve sonuçları

Trombotik trombositopenik purpura (TTP), mikroanjiopatik hemolitik anemi, trombositopeni ile ateş, nöro¬lojik bulgular ve böbrek yetmezliğinin eşlik ettiği nadir ve fatal seyreden bir hastalıktır. TTP tedavisinde Terapötik Plazma Değişimi (plazmaferez) standart bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Bölümü ve Dahiliye Yoğun Bakım ünitelerinde, 2003?2008 yılları arasında TTP tanısı konulan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu tedavi yönteminin klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi ve sonuçları değerlendirildi.Bu çalışmaya toplam 27 hasta alındı. Hastaların E/K oranı 11/16 (% 40,7/59,3) ve yaş ortalaması 43,4 (18-73) bulundu. Hastaların etyolojik sınıflandırılması sonucu; 18 hasta (% 66,7) hiçbir neden bulunamadığı için idiyopatik TTP olarak, 9 hasta (%33,3) sekonder nedenlere bağlı TTP olarak değerlendirildi.Hastalardan, ilk başvuruda; tam kan sayımı, ESR (eritrosit sedimantasyon hızı), periferik yayma, Direkt coombs, ANA (anti-nükleer antikor), koagülasyon testleri ve biyokimyasal tetkikler çalışıldı. Ayrıca, her plazmaferez işleminden önce ve sonra; tam kan sayımı, koagülasyon testleri, BUN (Kan üre azotu), kreatin, total protein, albümin, LDH (Laktik Dehidrogenaz), total ve iyonize kalsiyum düzeyleri bakıldı.İşlem öncesi ortalama LDH 2456 U/L, tedavi sonrasında 1056 U/L bulundu (p=0,003). Trombosit bazalde ortalama 25,5 x109/L, tedaviden sonra 179,5 x109/L bulundu (p<0,001).Serum sodyum, potasyum, ürik asit, albümin, immünglobülinler, bilirubinler, transaminazlar, ESR, kalsiyum ve iyonize kalsiyum ile lökosit sayısındaki değişim anlamlı bulunmadı (p>0,05). BUN, kreatin, C-reaktif protein ve ferritindeki düşme anlamlı idi (p<0,05). Koagülasyon testlerinde anlamlı bir düşme belirlendi (p<0,001). Total protein ve hemoglobin değerlerindeki yükselme anlamlı idi (p<0,05). Steroid kullanımının yanıtlar açısından farklılık yaratmadığı gözlendi (p > 0,05).Sonuç olarak; 13 hastanın (% 48,1) tedaviye tam yanıt verdiği, 2 hastanın (% 7,4) kısmi yanıt verdiği, 4 hastanın (% 14,8) nüks, 4 hastanın (% 14,8 ) yanıtsız olduğu ve 4 hastanın (% 14,8) exitus olduğu tespit edildi. Çalışmamız sonucunda, plazmaferez yapılan hastaların tedaviye yanıtları, ülkemizde yapılmış çalışmalarla benzer, ancak literatüre göre (% 80) daha düşük bulundu (% 65,5). Mortalite oranı ise literatürle benzer bulundu (% 14,8).Anahtar kelimeler: Trombotik Trombositopenik Purpura, Terapötik Plazma Değişimi, Steroid

PlazmaferezPurpura-trombositopenik
Fatih Yıldız
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik lupus eritematozusta serumda solubl fas, solubl fasl düzeyleri ve fas, fasL gen polimorfizmlerinin araştırılması

Sistemik Lupus Eritematozusta serumda solubl Fas, solubl FasL düzeyleri ve Fas, FasL gen polimorfizmlerinin araştırılmasıAmaç: Sistemik Lupus Eritematozus hastalarında sFas, sFasL düzeylerinin hastalığın klinik bulguları ile olan ilişkisini incelemek ve Fas-670A/G, FasL-844T/C tek nükleotid polimorfizmlerinin sıklığı ve bu polimorfizmlerin hastalığın aktivasyonu ve klinik bulguları ile olan ilişkisini araştırmak.Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Sistemik Lupus Eritematozus tanısı alan 67 hasta (56/11, K/E) ve 30 sağlıklı kontrol grubu (17/13, K/E) alındı. Hastaların yaş ortalaması (33,5±10,8) ve sağlıklı kontrol grubunun 33,4±7,2 idi. sFas ve sFasL düzeylerine ELİSA yöntemi ile bakıldı. Fas-670A/G ve FasL-844T/C polimorfizmlerinin belirlenmesinde PCR-RFLP tekniği uygulandı. Hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında sFas, sFasL düzeyleri ve polimorfik genlerin ilişkisine bakıldı. Hasta grubu içinde bu değerlerin hastalığın klinik ve laboratuvar verileri ile olan ilişkisi araştırıldı. Sonuçların değerlendirilmesi için veriler SPSS 16 paket programına aktarıldı.Bulgular: Sistemik Lupus Eritematozus' lu hasta ve sağlıklı kontrol grupları arasında sFas, sFasL düzeyleri ve polimorfik genlerin sıklığı karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı tespit edildi. sFas, sFasL düzeyleri ile hastalığın klinik bulguları kıyaslandığında hematolojik tutulumu olan Sistemik Lupus Eritematozus' lu hastalarda sFasL düzeyinin arttığı ve bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi (p=0,007). Fas-670A/G ve FasL-844T/C polimorfizmleri ile hastalığın aktivasyonu yada klinik bulguları ile ilişkisinin olmadığı gözlendi.Sonuç: Sistemik Lupus Eritematozus hastalarında sFas düzeyleri ile Fas-670A/G ve FasL-844T/C polimorfizmlerinin hastalık patogenezine katkısı gösterilememiştir. sFasL düzeyi ile hastalığın hematolojik tutulumu arasında saptadığımız ilişkinin daha geniş vaka-kontrol gruplarında araştırılması uygun olacaktır.Anahtar Sözcükler: Fas-670A/G ve FasL-844T/C polimorfizmleri, serum solubl Fas ve FasL, Sistemik Lupus Eritematozus.

Cemile Karadeniz
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant alıcılarında kalsitriolün postrenal transplant dönemde kemik dansitometresi ve biyokimyasal parametreler üzerindeki etkileri

Giriş ve Amaç: Solid organ nakillerinden sonra osteopeni ve osteoporoz sık karşılaşılan komplikasyonlardır. Böbrek nakli sonrası görülen kemik hastalıkları diğer solid organ nakillerinden farklıdır. Kemik hastalığının ciddiyetini belirleyen en önemli faktörler; diyaliz süresi, sekonder hiperparatiroidizmin şiddeti, kullanılan immünsüpressif ilaçların dozu-süresi, böbrek fonksiyonları ve Vitamin D3 düzeyidir.Bu çalışmada böbrek nakli vakalarında kemik mineral yoğunluğunu ve zamanla değişimini incelemeyi amaçladık. Bunun dışında Vitamin D3'ün kemik hastalığı ve biyokimyasal parametreler üzerindeki etkilerini de gözlemlemeye çalıştık.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla çalışmanın başlangıcında ve sonunda olguların renal fonksiyonları, Kalsiyum, Fosfor, Parathormon, Magnezyum, Osteokalcin, C-telepeptid, femur ve vertebra Dual Energy X Ray Absorptiometry ile ölçümleri yapıldı. Bu parametreler Vitamin D3 alan olgularda ayrıca değerlendirildi.Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilimdalında takip edilen 57'si erkek, 28'i kadın toplam 85 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşları 36.25±10.5, ortalama nakil süreleri 38.2±30.2 ay ve ortalama takip süreleri 9.82±2.72 ay idi. Olguların 57'sine serum Kalsiyum düzeyine göre Vitamin D3 verildi.Bulgular: Tüm olgularda takip süresinde femur ve vertebra T skorunda istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). Vitamin D3 alan olgularda hem femur hem de vertebra T skorunda anlamlı düzelme saptandı (p değerleri sırasıyla 0.038, 0.021). Osteokalsin düzeyinde tüm olgularda ve Vitamin D alanlarda çalışma süresince istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı (p< 0.05). Parathormon, Kalsiyum, Fosfor, Magnezyum C-telopeptid düzeylerinde farklılık yoktu. İlginç olarak Vitamin D3 kullanan olgularda Total kolesterol, Yüksek Dansiteli Lipoprotein ve trigliserid düzeyleri çalışma sonucunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüş gösterdi (p<0.05).Sonuç: Sonuç olarak böbrek nakli alıcılarında zamanla kemik mineral yoğunluğunda artma saptandı. Vitamin D3 kullanımı vertebra T skoru ve serum trigliserid düzeyleri üzerinde olumlu etki gösterdi. Nakil sonrası dönemde kemik mineral yoğunluğunda tedavisiz de düzelme olabilmesine rağmen hiperkalsemisi olmayan olgularda Vitamin D3 verilmesi hem kemik hem de lipid metabolizması üzerinde etkileri nedeni ile kullanımı uygun olabilir.Anahtar Sözcükler: Böbrek nakli, Dislipidemi, Osteokalsin, Osteoporoz, Vitamin D3

Mehmet Mahfuz Şıkgenç
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomada p53 kodon72 ve MDM2 SNP309 polimorfizimlerinin sıklığı ve bu polimorfizmlerin tümöre ait karakteristiklerle karşılaştırılması

Amaç: p53 tümör süpressör yolağı kanser gelişiminde önemli rol oynar. Murine double minute 2 (MDM2) geni p53 tümör süpressör yolağının düzenlenmesinde kritik bir role sahiptir. MDM2 geninin intronik promoter'ında bulanan tek nükleotid polimorfizmi, SNP309 T>G'nin hem kalıtsal hemde spdoradik kanserlele ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte wild-tip p53 geninde ekzon 4 kodon 72'de arjinin aminoasitinin prolin aminoasitine dönüşümüne (Arg72Pro) neden olan tek nükleotid polimorfizminin insanda değişik tip kanserlele ilişkisinin olduğu gösterilmiştir. Biz bu çalışmada hepatosellüler karsinomalı hastalarda MDM2 SNP309 ve p53 Arg72Pro polimorfizmlerinin sıklıklarının ve bu polimorfizmlerin tümöre ait karakteristiklerle ilişkisinin araştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 128 hepatosellüler karsinomalı (HSK) ve 128 kontrol vaka alındı. MDM2 SNP309 ve p53 kodon72 Arg/Pro polimorfizmlerinin bulunduğu bölgeler polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile çoğaltılarak genotiplendirilme restiriksiyon endonükleaz parça uzunluk polimorfizmi (RFLP) yöntemiyle yapıldı. Bu gen polimorfizimleri ile hepatosellüler karsinoma riski ve tümöre ait karakteristikler arasındaki ilişki SPSS 15.0 (USA) istatistik programı kullanılarak analiz edildi.Bulgular: MDM2 G/G ve p53 Pro/Pro genotipleri HSK'lı grupta kontrol grubuna göre daha sık olarak saptandı (sırasıyla, p: 0,009 ve p: 0,037). Lojistik regresyon analizi sonucunda MDM2 GG genotipi HSK riskini TT genotipine göre 2,76 kat artırırken (p: 0,036), p53 kodon 72 Pro/Pro genotipi Arg/Arg genotipine göre HSK riskini 3,04 kat artırdığı saptanmıştır (p: 0,016). MDM2 G/G ve p53 Pro/Pro kombinasyonun HSK riskini 11,7 kat artırıken bu kombinasyonun HSK riski üzerinde sinerjitik bir etkisinin olduğu görülmüştür (p: 0,027).Sonuç: Elde etmiş olduğumuz bulgular p53 kodon 72 Pro/Pro genotipi ve MDM2 SNP309 G allelinin sirozlu ve kronik hepatitli hastalarda potansiyel olarak hepatosellüler karsinoma için genetik risk faktörü olduğunu göstermektedir. Ayrıca p53 kodon 72 Pro/Pro genotipi ve MDM2 SNP309 G alleli sirozlu ve kronik hepatitli hastalarda hepatosellüler karsinoma riskinin belirlernmesinde önemli bir genetik marker olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.

Ahmet Taner Sümbül
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyeloproliferatif hastalıklarda JAK2 mutasyonu ve klinik bulgular

Amaç: JAK2 V617F mutasyonunun keşfi ile, BCR/ABL negatif kronik miyeloproliferatif bozukluklarda (MPB) ve patogenezle ilgili bilgiler artmış, tanı algoritmaları gelişmiş ve tedavi için yeni seçenekler ortaya çıkmaya başlamıştır. Yapılan çalışmalarda mutasyon sıklığı PV hastaları için % 90-95, ET hastaları için % 50-70 ve PMF hastaları için % 40-50 oranında saptanmıştır. Güncel çalışmalar, tanı yaşı, tromboz öyküsü ve lökositoz varlığı gibi risk faktörlerinin, kaşıntı ve organomegali gibi bazı semptom ve bulguların mutasyon mevcudiyeti ile ilişkisine değinmektedir. Çalışmamızda miyeloproliferatif bozukluklar nedeniyle izlediğimiz hastalarda JAK2 V617F mutasyon sıklığı ve klinik ve prognostik faktörlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 27 polisitemia vera (PV), 14 esansiyel trombositemi (ET) ve 5 primer miyelofibrozis (PMF) hastası olmak üzere toplam 46 hasta dahil edildi. Ayrıca, 32 sağlıklı kontrol ve 17 kronik miyeloid lösemi (KML) ve 1 de mast hücreli lösemi (MHL) olgusu olmak üzere, toplam 18 hastalıklı kontrol eklendi. Bütün hasta ve kontrollerin periferik kan granülositlerinde JAK2 V617F mutasyon analizi Real Time (RT)-PCR (gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile yapıldı.Bulgular: JAK2 V617F mutasyonu PV grubunda % 92,6, ET grubunda % 42,9 ve PMF grubunda % 80 oranında pozitif bulunmuştur. Tüm MPB grupları incelendiğinde, JAK2 mutasyonu varlığı ile, yaş (p=0,022) ve trombosit sayısı (p=0,042) arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi. PV ve ET gruplarındaki hastalar ele alındığında JAK2 mutasyonu ile lökositoz arasında anlamlılık sınırında ilişkiye rastladık (p=0,06).Sonuç: JAK2 mutasyonu taraması miyeloproliferatif hastalıkların tanısında standart bir test olarak yerini almış olup anti-neoplastik tedavide potansiyel bir hedef oluşturmaktadır. MPB'lerde JAK2 mutasyonunu inceleyen çalışmamız, bölgemizde bu konuda yapılan ilk çalışmalardan olup, mutasyon sıklığı literatür bilgileri ile uyumlu bulunmuştur.

Ertuğrul Erken
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ISH ve WHO tarafından yasalar ile manuel kan basıncı ölçülmesi yasaklanmalıdır: gerçek bir Harakiri prosedürü ve fizik egzersiz ve beyaz gömlek etkisinin birliktelikli derlenmesi

Amaç: Normal tansiyonu olduğu bilinen hastalar ve hipertansif hastalar tıbbi çevrelerle ve tıbbi cihazlarla karşılaştığı zaman daha yüksek kan basıncına sahip olmaktadır. Bu etkiye Beyaz Gömlek Etkisi veya Beyaz Gömlek Hipertansiyon diyoruz. Biz aynı etkiyi polikliniklerdeki sağlık çalışanlarında da görebilmeyi ölçmek istedik. Bu çalışma, bu konu üzerinde ilk medikal hipotezdir.Gereç ve Yöntem: 58 doktor ve hemşire birinci günde 12 hipertansif hastanın kan basıncını 10 dakikada bir klasik manuel tansiyon aleti ile ölçerken, ikinci gün yine iki saatlik dinlenme ve gevşeme anında vakalar tekrar değerlendirildi. Sistolik kan basınçlarını (SKB), diyastolik kan basınçlarını (DKB), ortalama arteriyal kan basınçlarını (OKB), nabızlarını, iki saatlik idrarda norepinefrin (NE), epinefrin (E), vanililmandelik asit (VMA), metanefrin seviyeleri ve plazmada norepinefrin, epinefrin, plazma renin aktivitesi (PRA), plazma aldosteron ve plazma anjiyotensin II (AT II) seviyeleri ölçüldü. Ek olarak plazma AT II seviyesi birinci stres tansiyon ölçme işleminden hemen öncesinde de ölçüldü.Bulgular: İlk gün ölçümleri ikinci günde sırasıyla; SKB için 127,5±10,9 mm Hg'dan 112,5±11,5 mm Hg`ye, DKB için 78,3±8,2 mm Hg'dan 71,8±8,8 mm Hg'ya, OKB için 99,7±9,1 mm Hg'dan 89,6±9,8 mm Hg'ya, nabız için 76,4±10'dan 88±9,9 vuruya düşmüştür.İki saatlik idrarda ölçülen katekolamin değerleri ilk günden ikinci güne sırasıyla ; NE değerleri için 95,8±117,8 mikrogram/L'den 59,2±105,5 mikrogram/L'ye, E değerleri için 18,6±19,2 mikrogram/L'den 6,1±4,7 mikrogram/L'ye, VMA değerleri için 4,8±2,4 mg/L'den 2,8±1,4 mg/L'ye ve metanefrin değerleri için 168,9±111,7 mikrogram/L'den 100,7±49,6 mikrogram/L'ye düşmüştür.İlk gün kan katekolamin ölçümleri ikinci günde sırasıyla; plazma NE değerleri için 561,5±444,2 ng/L'den 347,7±343,3 ng/L'ye, plazma E değerleri için 99,2±104,1 ng/L'den 62,8 ± 67 ng/L'ye, PRA değerleri için 37,8±19,8 mU/L'den 25,9±13,9 mU/L'ye, plazma aldosteron değerleri için 100,7±51,7 pg/ml'den 62,5±33,6 pg/ml'ye düşmüştür.Ancak ilginç ve beklenmedik bir şekilde; ilk gün ölçümlerinde, tansiyon ölçme işlemi öncesi AT II değerleri 33,6±8,4 pmol/L'den tansiyon ölçümü sonrasında 20,5±9,1 pmol/L'ye düşmüştür.İlginç olarak tüm basamaklardaki değişiklikler için p değerleri 0,001'den düşük, yalnızca plazma E ve AII için 0,05'in altındaydı ve plasma AII içinse 0,35 olup; çalışmada anlamsız olarak değerlendirilmiştir.Sonuç: Bu çalışmada; sağlık çalışanlarının SKB, DKB, OKB, nabız değerleri ve iki saatlik idrarda (NE, E, VMA, metanefrin) ve plazmada (NE, E) katekolamin değerleri; plazmada PRA ve aldosteron değerleri; polikliniklerdeki ilk günkü emosyonel ve fiziksel egzersiz testlerindeki değerlendirmelerde daha yüksek olarak ölçülmüştür. İlginç olarak; tansiyon ölçme işlemi sonrası AT II değerlerinin düşmesi, AT II yarılanma ömrünün (birkaç saniye) düşük olmasıyla açıklanabilir. AT II değerleri tansiyon ölçme işlemi sırasında devamlı olarak tetkik edilseydi ilk aşamada daha yüksek bulabilirdik ancak zamanla sonlanma noktasına doğru kademeli olarak azaldığı saptanabilirdi.Hipertansiyonu veya hipertansiyona yatkınlığı olan sağlık çalışanları; serebral iskemik atak, myokard infarktüsü, körlük gibi komplikasyonlarla karşı karşıya gelebilirler. Manuel olarak kan basıncı ölçme işlemi bu personeller için beyaz gömlek etkisi ve bir çeşit izometrik elle sıkma egzersiz testleri toplamı olup tehlikeli olabilir. Gelişmekte olan ülkelerde günde 150-200 hastanın tansiyonunun aynı doktor ve hemşire tarafından manuel olarak ölçülmesi kanunen yasaklanmalı ve bu ilk olarak ISH ve WHO tarafından yapılmalıdır. Bu bir insanlık vazifesidir. Sağlık çalışanları prehipertansifse; uçak yolculuğu öncesinde ve sahne korkusu hastalığında olduğu gibi ileri derecede bir ciddi hastalık oluşmadan; sabahları düşük doz beta1 bloker veya akşamları imidazolin reseptör agonisti (yoksunluğu önlemek için 50 mg atenolol sabahları erken ve de 25 mg akşamları, ya da 1mg rilmenidin) kullanılabilinir.Anahtar Sözcükler: Kan basıncı ölçümü, sempatik sinir sistemi, katekolaminler, beyaz gömlek hipertansiyonu, beyaz gömlek etkisi, emosyonel hipertansiyon, fiziksel egzersiz hipertansiyonu.

Fatih Öçal
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalıklarında P-ANCA ve ASCA'nın tanıdaki rolü

Amaç: İnflamatuvar barsak hastalığı (İBH) terimi, nedeni tam anlaşılamamış aktivasyon ve remisyonlarla seyreden kronik barsak hastalıklarını tanımlamak için kullanılmaktadır. Hastalığın en iyi bilinen iki formu Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığıdır (CH). İBH'nin daha az oranda görülen diğer bir formu ise indetermine kolittir. İBH'nin doğru teşhisi, özellikle CH ve ÜK'nin ayırımı tedavi ve prognoz açısından oldukça önemlidir. Serolojik markerlar CH'yi ÜK'den ayırmada ve İK'li olguların saptanmasında ve alt grupların belirlenmesinde değeri olan noninvazif tanısal araçlardır. Bu çalışmanın amacı perinükleer anti-nötrofil sitoplazmik antikor (p-ANCA) ve anti-Saccharomyces cerevisiae'nin (ASCA) İBH'deki tanısal önemini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda 28 Crohn hastalığı (CH) ve 37 Ülseratif kolit (ÜK) tanısı olan hastaların serumları ile 24 sağlıklı kontrol grubunun serumları çalışıldı. Serum örnekleri alındığı zamandaki klinik veriler, hastalık aktivitesi ve hastalık tanısı kaydedildi. ASCA'nın belirlenmesinde ELİSA tekniği, p-ANCA'nın belirlenmesinde ise immünofloresan tekniği kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması sırasıyla ÜK'lilerde 41,95±12,6, CH'lilerde 39,61±11,3 ve sağlıklı kontrol grubunda 39,67±7,9 idi. p-ANCA, 37 Ülseratif kolitli hastanın 10'unda (sensitivitite % 27, spesifite % 100, p= 0,006), 28 Crohn hastalığı olan hastaların 2'sinde (sensitivite % 7,1, spesifite % 100, p= 0,493) pozitif bulundu, 24 sağlıklı kontrol grubunda ise hiç bulunmadı. ASCA, 28 CH'li hastanın 22'sinde (sensitivite % 78,6, spesifite % 95,8, p< 0,001), 37 ÜK'li hastanın 12'sinde (sensitivite % 32,4, spesifite % 95,8, p= 0,01) ve 24 sağlıklı kontrol grubunda 1 kişide pozitif bulundu (% 4,17). İnflamatuvar barsak hastalığının lokalizasyonu ve yaygınlığı ile p-ANCA pozitifliği arasında bir ilişki bulunmadı.Sonuç: Her iki serolojik test, inflamatuvar barsak hastalığı tanısında yardımcı testler olabilir. Serolojik testlerin olası yararını ortaya çıkarmak için altın standart olan invazif girişimler mutlaka yapılmalıdır.Anahtar Sözcükler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, p-ANCA ve ASCA.

Crohn hastalığı
Bilal Aygün
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirozlu hastalarda hepatopulmoner sendrom sıklığının araştırılması

Sirozlu Hastalarda Hepatopulmoner Sendrom Sıklığının AraştırılmasıAmaç: Ortodeoksisi olan sirozlu hastalarda transtorasik kontrast ekokardiyografiile saptanan ve sirozun bir komplikasyonu olan hepatopulmoner sendromun sıklığınınaraştırılması.Gereç ve Yöntemler : Çalışmaya 95 karaciğer siroz hastası (67/28 E/K) alındı.Hastaların yaş ortalaması 52,28±12,0 idi.Hastaların kronik karaciğer hastalıklarınınfonksiyonel, klinik evreleri ve etyolojik sınıflamaları yapıldı.Arteriyel kan gazı ve portablpulse oksimetre ile hastaların yatar ve oturur pozisyondaki oksijenasyon durumlarıdeğerlendirildi.Uygun hastalara nazal kanülden oksijen verilerek yanıtdeğerlendirildi.Oturur durumda hipoksemisi olan hastalarda (Pa,02<85 mmHg,Sa,02<%97) transtorasik kontrast ekokardiyografi ile hepatopulmoner sendrom sıklığıaraştırıldı.Hepatopulmoner sendrom şiddetini ve evresini değerlendirmek için hastalarateknesyum 99m ile işaretli makroagregated albumin ile akciğer perfüzyon sintigrafisi vepulmoner anjiografi yapıldı.Hepatopulmoner sendroma eşlik edebilecek diğer komorbitdurumlar için akciğerin yüksek çözünürlüklü tomografisi çekildi. Sonuçlarındeğerlendirilmesi için veriler SPSS 16 paket programına aktarıldı.Bulgular : Çalışmaya dahil edilen 95 sirozlu hastada oturur pozisyondahipoksemi (arteriyel kan gazı yöntemi ve pulse oksimetre ile) ve pozitif kontrastekokardiografi sonucuna göre 8 hasta hepatopulmoner sendrom ile uyumlu idi.8 hastanın4' ü tip I hepatopulmoner sendrom, 4' üde tip II hepatopulmoner sendrom olaraksınıflandırıldı. Child-Pugh sınıflamasına göre 8 hastanın 2' si B ve 6' sı C idi. 3 hastanınsiroz etyolojisi HCV, 2 hastanın HBV ve 3 hastanın ise kriptojenik idi.7 hastanın Pa,02değeri ?70 mmHg idi. Hastalara hepatopulmoner sendrom şiddeti ve evresi açısındanyapılan teknesyum 99m işaretli akciğer perfüzyon sintigrafisinde ve pulmoneranjıografide anlamlı sonuç saptanmadı. Hastaların çekilen akciğer yüksek çözünürlüklütomografisinde eşlik eden komorbit durum saptanmadı. Hepatopulmoner sendromhastalarının yaş ve Child-Pugh sınıflaması ile ilişkili olduğu gözlendi.Sonuç : 95 siroz hastasında hepatopulmoner sendrom sıklığı % 8,4 bulundu.Hepatopulmoner sendrom tanısı konulan hastalar ileri yaşta ve ileri evre karaciğerhastalığı olan hastalardı. Sirozlu hastaların oturur durumda hipoksemisi olnlardahepatopulmoner sendrom sıklığını taramak için daha geniş vakalı çalışmalara ihtiyaçvardır.Anahtar Sözcükler :Siroz, hepatopulmoner sendrom, hipoksemi, transtorasik kontrast ekokardiyografi

Hüseyin Sancar Bozkurt
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalıklı bireylerde geç ve ciddi sekonder hiperparatiroidizme bağlı gelişen kafa ve yüz değişikliklerinin değerlendirmesi

Giriş ve Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemiş ve geç bir sonucu olarak ortaya çıkan sekonder hiperparatirodizm ve bunun özel bir klinik durumunu belirten Sagliker sendromunun etyopatogenezinin açıklığa kavuşturulması amacıyla bu çalışma düzenlenmiştir. Bu konuda elimizde varolan demonsratif ve radyolojik en yeni bilgilerin 30 yıl öncesine dayanması böyle bir çalışmaya günümüzde ihtiyaç olduğunun bir göstergesidir.Materyal ve Metod : Aslında uluslar arası olan (Hindistan, Malezya, Mısır, Romanya,Çin ve Tayvan) ve 45 hastayı kapsayan bu çalışmaya bu aşamada yurtiçinden yakın bölgelerden ulaşılabilen sadece 15 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 4'ü bayan ve 11' i erkekti. Çalışmaya katılan hastalardan alınan serum örneklerinden Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi merkez biyokimya laboratuarında Parathormon, serbest T3, serbest T4, Tiroid Stimulan Hormon, kalsitonin, alkalen fosfataz, kalsiyum, fosfor, Folikül Stimulan Hormon, Luteinizan Hormon, Total testosteron, büyüme hormonu, D vitamini ve Hemoglobin elektroforezi çalışılmıştır. Hastaların osteoporoz açısından değerlendirilmesi için kemik dansitometrisi ölçümleri yapılmıştır. Hastalardan ve hastanın 1. derece yakınlarından venöz kan örneği alınarak kromozom defektlerinin araştırılması amacıyla sitogenetik analiz yapılmıştır. Ayrıca aynı örnekten akondroplazilerde görülen GNAS 1 gen mutasyonunun araştırılacağı moleküler genetik çalışması yapılmıştır. Heriki çalışmanın yürütülmesi Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilimdalı ile İç Hastalıkları Nefroloji kliniği tarafından ortak olarak yapılmıştır.Sonuçlar: Tahminen 4 yıl sürmesi planlanan bu geniş ve uluslararası çalışmanın ilk aşamaşında Sagliker sendromlu hastalarda kemik deformasyonlarının sebebi olarak suçlanan 25-OH Vitamin D3 eksikliği görülmemiştir. Yine bu aşamada bu tip hastalarda gelişme geriliğine neden olduğu düşünülen tiroid fonksiyon bozukluğu yoktur. Bu hastalarda epifiz hatlarının erken kapanmasına yol açabilecek herhangibir eşey hormon bozukluğu saptanmamıştır. Yine bu aşamada bu sendromlu hastalarda sekonder hiperparatiroidizmin bir sonucu olan osteoporoz bulunmuştur. Moleküler ve genetik çalışmalarda hastalarımızda ve birinci derece yakınlarında major kromozom defekti olmadığı görülmüştür. En son olarakda bu sendrom bulunan hastalarda akondroplazilerde görülen GNAS 1 gen mutasyonuna rastlanmamıştır.Tartışma: Sagliker sendromu literatüre 2000 yılında girmiş olan ve sıklığı % 0,5 olarak bildirilen yeni bir sendromdur. Sendroma neden olan faktörler henüz kesin olarak bilinmemekte ve bu konuda halen çalışmalar devam etmektedir. Bizim çalışmamızda da bu amaca yönelik olarak bakılan kromozom defektleri ve GNAS 1 gen mutasyonu yönünden bu sendromlu hastalarda patoloji saptanmamıştır. Sendroma yol açabileceği ileri sürülen hormonal ve biyokimyasal parametrelerinde normal bulunması bu sendromun gerçek nedeninin tespiti için yeni araştırmalar gerektiğinin bir göstergesidir. Bu son aşamada hastalarda bulunan osteoporozun temel nedeninin sekonder hiperparatiroidi ve bunun yetersiz tedavisi olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle sendromun gelişimini önlemek amacı ile mutlaka hastaların erken ve yeterli tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bu bir olmazsa olmaz insanlık görevidir.Anahtar sözcükler: Kronik böbrek hastalığı, sekonder hiperparatiroidi, Sagliker sendromu, sitogenetik analiz, GNAS 1 gen mutasyonu, endokrin değişiklikler, dansitometrik çalışma.

İsmail Yıldız
Çukurova University
2008
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

CagA pozitif helikobakteri pilori enfeksiyonunda NOD1 E266K polimorfizmi ve klinik önemi

CagA Pozitif Helikobakteri Pilori Enfeksiyonunda NOD1 E266K Polimorfizmi ve Klinik ÖnemiAmaç: Helikobakter piloriye ikincil gelişen hastalıkların şiddeti enfekte bireyler arasında değişkenlik gösterir ve hem konakçıya hem de bakteriye ait faktörlerden etkilenir. Bu çalışmada NOD1 G796A polimorfizminin varlığının helikobakter pilorinin klinik presentasyonları üzerine etkisini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntemler: Üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan 500 hastada HP varlığı histoloji ve hızlı üreaz testi ile araştırıldı. Helikobakter pilori pozitif hastaların serum örneklerinde CagA genine ait IgG antikorları ELİSA ile bakıldı. Sadece helikobakter pilori ve CagA pozitif olan hastalarda NOD1 mutasyonu çalışıldı. NOD1 G796A polymerase chain reaction/restriction fragment length polymorphism yöntemi ile çalışıldı. Gastritin aktivite ve kronisitesi, intestinal metaplazi, atrofi varlığı ve bakterinin yoğunluğu korpus ve antrum biyopsilerinde çalışıldı. Ayrıca tedavi sonrası Helikobakter pilori varlığını test etmeye yönelik kontrolleri yapıldı. Bu parametrelerin aralarındaki korelasyona yönelik istatiksel analiz SPSS 15 paket programı ile yapıldı.Bulgular: 266 hasta helikobakter pilori pozitifdi (%53,2). 140 hastada CagA pozitifdi. (% 52,6) NOD1 796A allelini taşıyıcılığı antral atrofi (OR=13,5, % 95 GA=5,2-34,2), ve antral intestinal metaplazi (OR=2,71, % 95 GA=1,26-5,80) riskini arttırmaktaydı. NOD1 G796A tek nükleotid polimorfizm taşıyıcılığının, helikobakter pilori tedavisindeki yanıtsızlıkta önemli bir risk faktörü olduğu gösterildi (OR=4,62, % 95 GA=1,67-12,79).Sonuçlar: NOD1 G796A mutasyonu taşıyıcılığı mide epitel hücrelerinde CagA pozitif Helikobakter pilori suşlarıyla enfekte olunduğunda intestinal metaplazi ve atrofi riskini arttırmaktadır. Ek olarak, eradikasyonda başarısızlık oranını arttırmaktadır.Anahtar Sözcükler: Atrofi, CagA, Helikobakter pilori, intestinal metaplazi, NOD1 E266K polimorfizmi.

Banu Kara
Çukurova University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşire yardımcılığı bölümü öğrencilerine yapılan film destekli iletişim eğitimin terapötik iletişim becerilerine, yansıtıcı düşünme ve empati düzeylerine etkisi

Hasta birey ile çalışmak sadece bakım verme değil aynı zamanda hasta ve hasta yakınlarıyla iletişim içerisinde olmayı gerektiren ayrıca hasta ve yakınlarına karşı empati yapabilmeyi gerektiren bir olgudur. Mevcut çalışmada sağlık meslek lisesinde eğitim gören 11 ve 12. Sınıf hemşire yardımcılığı bölümü okuyan öğrencilere film destekli yapılan iletişim eğitiminin terapötik iletişim becerilerine, yansıtıcı düşünme ve empati düzeylerine etkisini belirlemek amacı ile yapılmıştır. Çalışmada Yarı-Deneysel Tasarım türlerinden biri olan tek gruplu ön test – son test tasarımı kullanılmıştır. Çalışmanın evrenini ve örneklemini Yerköy İbn-i Sina Mesleki ve Teknik anadolu lisesinde 2021-2022 eğitim öğretim yılında 11 ve 12. Sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. İletişim dersi öncesinde hemşirelik öğrencileri için terapötik iletişim becerileri ölçeği, problem çözmeye yönelik yansıtıcı düşünme becerisi ölçeği ve empati düzeyi belirleme ölçeği anketleri doldurulmuş ve hemen ardından Patch Adams ve İçimdeki Deniz filmleri öğrencilere izletilmiştir. Filmler aynı hafta içinde farklı günlerde izletilmiştir. Her film sonrasında öğrenciler ile 1 saat boyunca teorik bilgi çerçevesinde iletişim becerileri tartışılmıştır. Sınıf içerisinde öğrencilerle birlikte filmin analizi yapıldıktan sonra tekrar aynı anketleri doldurmaları istenmiştir. Toplamda hemşire yardımcılığı bölümü öğrencilerinden 140 öğrenciyle çalışma yapılmıştır. Öğrencilerin sosyodemoğrafik özelliklerinde öğrencilerin yaş ortalaması 16,96± ,690 ve %61,4'ü kadın cinsiyette idi. Öğrencilerin %61,4'ü maddi durumunu iyi olarak değerlendirmekte ve %71,4'ü 12. sınıf öğrencisiydi. Öğrencilerin %78,6'sı eğitim gördüğü sağlık bölümünü kendi isteği ile seçtiğini ifade etmiştir. Tüm öğrenciler iletişim dersini ilk defa almaktaydı. Öğrencilerin Hemşirelik Öğrencileri İçin Terapötik İletişim Becerileri Ölçeği, Problem Çözmeye Yönelik Yansıtıcı Düşünme Becerisi Ölçeği ve Empati Düzeyi Belirleme Ölçeği değerlerinin ön test son test değerleri karşılaştırıldığında ölçeklerin toplam puanı ve alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak artış görülmüştür (p<0,05). Sonuç olarak hemşire ve/veya hemşire yardımcılığı bölümü öğrencilerine iletişim becerilerini öğretmek için filmleri kullanan yenilikçi bir eğitim stratejisi kullanılabileceği görülmektedir.

EmpatiHemşirelerHemşirelik+5
Ali Şahingöz
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemik sklerozda Endotelin-1 düzeyi ve endotelin reseptör polimorfizminin hemodinamik ve klinik parametrelere etkilerinin araştırılması

Amaç: Skleroderma (SSc) ciltte ekstrasellüler matriks artışı, damar hasarı, immunulojik anormallikler ve fibrozisle giden sistemik bir hastalıktır. Endotelin-1 SSc etyolojisinde, hastalığın klinik bulgularının ortaya çıkmasında ve progresinde önemli bir role sahiptir. Yapılan çalışmalar yeni tedavi stratejilerinin gelişmesine neden olmuştur. Endotelin-1 düzeyi ve reseptör polimorfizmleri hastalığın kliniği ve tedavi yaklaşımını etkiliyor gözükmektedir. Çukurova Bölgesindeki skleroderma hastalarında plazma ET-1 düzeyinin hemodinamik ve klinik bulgularla ilişkisini incelemek, ET reseptör B G57S ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin sıklığı ve bu polimorfizmlerin hemodinamik ve klinik bulguları ile olan ilişkisini araştırmakGereç ve yöntem: Skleroderma tanısı alan 43 (2/41, E/K) hasta ve 42 (0/42, E/K) sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Plazma ET-1 düzeyine ELİSA yöntemiyle bakıldı. ET reseptör B G57S ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin belirlenmesinde PCR-RFLP tekniği uygulandı. Kardiyak bulguları transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirildi. 24 saatlik Holter ile nabız, sistolik ve diastolik kan basınçları ölçüldü. Akciğer bulguları solunum fonksiyon testleri ve bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildiBulgular: Skleroderma hastalarında plazma ET-1 düzeyi 7,23±2.15 fmol/ml (ortalama±SS) iken, kontrol grubunda 4,10±1,06 fmol/ml (ortalama±SS) bulundu. Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatitiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulundu (p<0,001). Plazma ET-1 düzeyi ile, hemodinamik parametreler, klinik bulgular arasında korelasyon gözlenmedi. Hasta ve kontrol grubunda 24 saatlik Holter ile ölçülen nabız, sistolik ve diastolik kan basıncı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (5/43, 0/42) (p=0,023). ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri ile plazma ET-1 düzeyi, hemodinamik parametreler, klinik bulgular arasında korelasyon gözlenmedi. Hasta ve kontrol grubunda ET reseptör B G57S polimorfizmi gözlenmediSonuç: Skleroderma hasta grubunda kontrol grubuna göre plazma ET-1 düzeyi ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Plazma ET-1 düzeyi ve ET reseptör A -231G>A polimorfizmlerinin hemodinamik ve klinik bulgularla ilişkisi saptanmadı. ET reseptör polimorfizmleri ile hastalık bulguları arasında ilişki gösterilememesine karşın, daha geniş hasta populasyonu ile çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünüldü.Anahtar Kelimeler:Skleroderma, endotelin-1, endotelin reseptör A -231G>A polimorfizmi, endotelin reseptör B G57S polimorfizmi, Holter, ekokardiyografi, kan basıncı, pulmoner arter basıncı

Elektrokardiyografi-ambülatuarEndotelinlerHemodinami+5
Adem Kıdık
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfekte diyabetik ayak yarası olan hastalarda sitokin üretimi, akut dekompanse kalp yetersizliği ile ilişkisi ve prognoza etkisi

Konjestif kalp yetmezliği gelişiminde sitokinlerin önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada infekte diyabetik ayak yarası ile beraber gelişen akut dekompanse kalp yetmezliğinde sitokinlerin rolü ve prognoza etkisi araştırıldıÇalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine infekte diyabetik ayak yarası ve akut dekompanse kalp yetmezliği ile başvuran 26 hasta (ortalama yaş 61,88±6,8, 17 erkek, 9 kadın) alındı. Çalışmaya alınan hastalara ekokardiyografik ölçümleri (EKO), serum tümör nekroz faktör alfa (TNF-?), interlökin 1ß (IL-1ß), interlökin 2 (IL-2), interlökin 6 (IL-6) ve interlökin 10 (IL-10) ölçümleri yapıldı ve diyabetik ayak yarası medikal ya da cerrahi ile tedavi edilip kalp yetmezliği düzeldikten sonra ölçümler tekrarlandı. Kontrol grubu infekte diyabetik ayak yarası olmayan kontrol altındaki diyabetik hastalardan oluşturuldu.Hastalarda serum TNF-?, IL-1ß, IL-2, IL-6 ve IL-10 değerleri yüksek bulundu. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) değerleri ile serum TNF-? (p<0,05), IL-1ß (p<0,05) ve IL-6 (p<0,01) düzeyleri arasında anlamlı zıt ilişki saptandı. Yaşayan hastalarda tedavi sonrası sol ventrikül EF değerlerindeki yükselme ve serum IL-6 düzeylerindeki düşüş arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,01). TNF-? ve IL-6 değerleri kaybedilen hastalarda yaşayan hastalara göre daha yüksek bulundu (p<0,05 ve p<0,05).Bu çalışmanın sonucunda kalp yetmezliği dekompansasyonunda TNF-?, IL-1ß ve en önemli olarak IL-6'nın rol oynayabileceği saptandı. TNF-? ve IL-6'nın hem kalp yetmezliği akut dekompansasyon, hem de mortalite göstergeci olabileceği saptandı. Kalp yetmezliği akut dekompansasyonunda IL-6'yı hedef alan tedavi stratejilerinin denenebileceği düşünüldü.Anahtar sözcükler: akut dekompanse kalp yetmezliği, infekte diyabetik ayak yarası, sitokinler

AyakDiabetes mellitusKalp yetmezliği+3
Habbaş Fırıncıoğulları
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar barsak hastalığında kemik mineral yoğunluğu

Amaç: İnflamatuar barsak hastalığı (İBH), gastrointestinal kanalın çeşitli bölge ve katmanlarını tutabilen, remisyon ve alevlenmelerle seyreden, kronik bir inflamasyon sonucu gelişen bir GİS hastalığıdır. Ülseratif kolit (ÜK), Crohn hastalığı (CH) ve her ikisinden ayırt edilemeyen indetermine kolit (İK) bu grupta yer alır. İnflamatuar barsak hastalıklarının etiyolojisinden genetik, çevresel koşullar ve konak immün cevabı gibi faktörler sorumludur. İBH klinik, endoskopik ve histolojik özellikleri ile teşhis edilirlerİnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda kemik yoğunluğu prevalansı normal olgularla karşılaştırıldığında daha düşük (% 32-77) bulunmuştur. İBH olan hastalardaki kemik yoğunluğunda saptanan bu azalmanın hastalığın doğal seyrine bağlı olduğu düşünülmekle birlikte, uzun süreli ve yüksek doz KS kullanımının da bu olayda rol oynayabileceği yönünde görüşler vardırGereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) İç Hastalıkları Anabilim Dalı Dahiliye gastroenteroloji bölümünde 2008-2009 tarihleri arasında takip edilen 21 Crohn hastası, 50 Ülseratif kolitli ve 30 sağlıklı kontrol olmak üzere 101 kişi alındı. Hastalara femur ve vertebra DEXA ölçümleri 1 kez yapıldı. Genç erişkine göre; T skor değeri 1 standart sapmaya (SD) kadar olanlar normal (+1 ile -1 arasında), T skor değeri -1 SD den küçük ise osteopeni (-1 ile -2,5 arasında), T skor değeri -2,5 SD den küçük ise osteoporoz göstergesi olarak kabul edildiBulgular: Kontrol grubuyla crohn ve ülseratif kolit arasında cinsiyet, yaş, VKİ yönünden anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmaya katılan 21 crohn hastasından 4'ünde, 50 ülseratif kolit hastasının 12'sinde aktif hastalık mevcuttu. Hastalık aktivitesi ile KMY düşüklüğü arasında ilişki saptanamadı (p>0,05) Çalışmaya katılan 21 Crohn hastasının KMY 5'inde normal (% 23,8), 10'nunda osteopenik (% 47,6), 6'sında osteoporotik (% 28,6) olup, Crohnlu hastalarda kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü anlamlı idi (p=0,002). Çalışmaya katılan 50 ülseratif kolit'li hastanın 23'ü normal (% 46), 20'si osteopenik (% 40), 7'si osteoporotik (% 14) idi. Kontrol grubuna göre KMY düşüklüğü sınırda anlamlı idi (p=0,058). Çalışmaya katılan crohn hastalarının 4 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. Ülseratif kolitlilerin 5 tanesi 5 gr ve üzeri steroid kullanmıştı. 5 gr üzeri steroid kullananlarda KMY düşüklüğü saptandı ama steroid kullanan hasta sayısı az olduğundan istatistiksel anlamlılık derecesine ulaşmadı (p>0,05).Sonuç: İBH'lı hastalarda kontrollere göre anlamlı KMY düşüklüğü saptandı. Bu düşüklük özellikle crohn hastalarında belirgindi. 5 gr ve üzeri steroid kullananlarda KMY değerleri düşük fakat istatiksel olarak anlamlı değildi.Anahtar Sözcükler: Crohn hastalığı, Ülseratif kolit, DEXA, Osteopeni, Osteoporoz

Crohn hastalığıKemik dansitesiKemik dansitesi+5
Mehmet Köroğlu
Çukurova University
2009
00