
268
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
ST yükselmeli miyokard enfarktüsünde primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi no-reflow fenomeni öngörülebilir mi?
Giriş ve Amaç: Perkütan koroner girişimlerde koroner arterde akımı engelleyen diseksiyon, mekanik engel, distal emboli olmaksızın sorumlu arterin açılmasına rağmen miyokardiyal perfüzyonun sağlanamaması ?no-reflow? fenomeni, akımda daha az bozulma ?yavaş akım? olarak tanımlanır. Akut miyokard enfarktüsü sonrası no reflow gelişen hastalarda, tehlikeli aritmi, konjestif kalp yetmezliği, kardiyak ölüm, akım sağlananlara oranla daha fazla görülmektedir. No-reflow fenomeni gelişiminde, mikrovasküler spazm, endotel hücre hasarı, inflamasyon, doku ödemi ve mikrovasküler sahada nötrofil tıkaçlar oluşması etkili faktörler olarak bilinmektedir. No-reflow'un patofizyolojisindeki risk belirteçlerin tanımlanması ile işlem öncesi uygun tedavi seçimi işlemin başarı oranını arttıracaktır. Bu noktadan yola çıkılarak çalışmada AMI tanısı ile primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların demografik özellikleri, laboratuar parametreleri ve ekg'leri incelenerek no-reflow gelişme riski yüksek hastaların işlem öncesi tanımlanması amaçlanmıştır.Method: Çalışmaya; kliniğimizde ST yükselmeli akut miyokard enfarktüsü tanısıyla, primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış 173 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ekg'leri, laboratuar parametreleri, demografik verileri ve uygulanan tedavi yöntemleri, hastane arşivine kayıtlı hasta dosyalarından edinildi. Hastalar işlem sırasında no-reflow fenomeni gelişenler ve gelişmeyenler olmak üzere iki gruba ayrıldı. No-reflow fenomeni kriteri olarak hastanın katater raporunda belirtilen anjiografik TIMI akım ?2 kriteri kullanılmıştır. Gruplar arasında belirtilen parametrelerdeki farkın anlamlılığı değerlendirildi.Bulgular: İleri yaş (p=0,048), kadın cinsiyet (p=0,002), diyabet öyküsü (p=0,023), başvuru anında bakılan laboratuar parametlerinde anemi (p=0,005), lenfopeni (p=0,023), kan şekeri yüksekliği (p=0,014) olması, semptom başlangıç-balon süresinin uzun (p=0,000), başvuru anında çekilen ekg'de ST elevasyon skoru yüksek (p=0,048), QT mesafesi uzun (p=0,023) olması, işlem sırasında balon+stent tedavisinin uygulanması (p=0,048) no-reflow gelişiminde öngördürücü parametreler olarak bulundu. Anlamlı bulunan parametreler çoklu lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde başvuru anında kan şekeri yüksekliği, QT mesafesi, semptom başlangıç-balon süresi, balon+stent tedavinsin no-reflow gelişminde bağımsız prediktörler olduğu saptandı.Sonuç: Primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi basit klinik, laboratuar parametreleri, ekg bulguları ile no-reflow fenomeni ön görülebilir. Myokardiyal hasarın büyüklüğü no-reflow gelişimi ile ilişkilidir.Anahtar Kelimeler: Akut miyokard enfarktüsü, no-reflow fenomeni, primer perkütan koroner girişim
Koroner arter hastalığı ciddiyetini öngörmede P dalga süre değişiminin kullanımı
Giriş ve Amaç: ST segment çökmesinin, sol ventrikül diyastol sonu basınç artışına ikincil subendokardiyal iskemi sırasında meydana geldiği bilinmektedir. Sol ventrikül diyastol sonu basıncının artışı, P-dalga dalga süresinde uzamaya neden olan sol atriyal basınç artışı ile ilişkilidir.Çalışmamızda, stabil angina pektoris kliniği ile başvuran ve tanı amaçlı yapılan miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiografi uygulanan hastalarda revaskülarizasyon gereksinimi olan ciddi koroner arter hastalığını saptamada P dalga süresindeki uzamanın kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: 2008-2011 yılları arasında stabil angina pektoris kliniği ile Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji polikliniğine başvurmuş ve tanı amacıyla ?Egzersiz Stres Testi? ile ?MPS GATED SPECT? uygulanmış ve iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiografi uygulanmış hastalar geriye dönük olarak taranarak çalışmadan dışlanma kriterlerinden birine sahip olmayan hastalar alındı (n=126).P-dalga süre değişimi= P-dalga süresi (recovery) ? P-dalga süresi (rest) şeklinde hesaplandı. P-dalga süresi, ölçüm kolaylığı sağlaması amaçlı 4 kat büyütülmüş (100 mm/sn, 40 mm/mV) elektrokardiyografik kayıtlarda, lead II ve lead V5' te ölçüldü. Koroner anjiografi raporlarının sonuçlarına göre ciddi koroner arter hastalığı LMCA için ? %50, diğer damarlar için ? %70 darlık olması şeklinde belirlendi.Bunun altındaki darlıklar, koroner yavaş akım ve normal koroner anjiyografi nonkritik darlık olarak kabul edildi, buna göre hastalar nonkritik darlık, tek damar ve çok damar hastalığı olarak gruplandırıldı.Bulgular: P-dalga süre değişimi, koroner anjiografi sonuçlarına göre ciddi lezyon saptanan ve revaskülarizasyon ihtiyacı olan hasta grubu sonuçları ile ilişkili bulundu. P dalga süre değişikliği ve koroner anjiografide ciddi lezyon saptanması arasındaki ilişki Roc eğrisiyle değerlendirildi. Buna göre p dalga süre değişikliği için 21,5 msn değeri cut off değer olarak belirlendi. P dalga süre değişikliğinin 21,5 msn ve üzerinde olması %81 sensitivite, %80 spesifite ile ciddi koroner arter hastalığı ile ilişkili bulundu. P dalga süre değişikliği ile Gensini skoru, yaş, EF ve ST segment değişikliği arasındaki ilişki korelasyon analizi ile incelendiğinde EF ile P dalga süre değişikliği arasında negatif, diğer parametreler ile arasında ise pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır.Sonuç: Sonuçta, çalışmamız p-dalga süre uzaması değerinin, koroner anjiografi ile belirlenen koroner arter hastalığı ciddiyeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Egzersizin sonlandırılmasını takiben 1. dakika sonundaki p-dalga süre uzaması revaskülarizasyon ihtiyacı olan ciddi koroner arter hastalığı ile anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Bu çalışma populasyonunda, P-dalga süre değişiminin kullanımı egzersiz stres testinin tanı değerini belirgin şekilde arttırmıştır ve revaskülarizasyona uygun hastaları saptamada değerli bulunmuştur.
Dekompanse kalp yetersizliği ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan beyin natriüretik peptid düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Kalp yetersizliği (KY) hastalarının artan bakım maliyeti, KY'ye bağlanan ölümlerde artış olması ve KY'ye bağlı hastane yatışlarındaki belirgin artıştan da anlaşıldığı üzere KY prevalansı ve insidansı epidemik düzeylere ulaşmıştır (1). Tüm dünyada KY yaklaşık 23 milyon kişiyi etkilemektedir. Genel Avrupa populasyonunda semptomatik KY prevalansı ABD ile benzer oranlardadır ve %0,4-2 arasındadır (2). Kalp yetersizliği prevalansı yaşla birlikte gittikçe artan bir seyir göstermektedir ve 65 yaşın üstündeki hastaların %6-10'unu etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı dekompanse KY ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan beyin natriüretik peptid (BNP) düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin araştırılmasıdır.Metod: Haziran 2011 ? Mart 2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda dekompanse KY tanısı (New York Kalp Birliği fonksiyonel sınıf 3-4) ile yatarak tedavi görmüş ve tedavi başlangıcı ve tedavi sonrasında transtorasik ekokardiyografi (TTE) uygulanmış ve BNP düzeyleri çalışılmış 18 yaş üstünde olan 30 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tedavi öncesi BNP düzeyleri ve TTE bulguları ile bunların değişimi ve birbirleri ile olan bağıntısı değerlendirildi.Bulgular: Dekompanse KY ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan BNP düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin değerlendirilmesi amacı ile yapılan çalışmaya, DEÜTF kardiyoloji kliniğinde dekompanse KY ile tetkik ve tedavi edilen 30 hasta alındı. Otuz hastadan 29 tanesi iskemik KY (%96,7) ve 1 tanesi iskemik olmayan KY (%3,3) idi. Sol atriyum (LA) çapının ve LA alanının değişimi ile BNP değişimi arasında anlamlı bağıntı olduğu görüldü.Transmitral akımlardan elde edilen E dalgası (erken diyastolik dalga) amplitüdündeki değişim ile BNP değişimi arasında (p=0,003, r=0,522) ve septalden ve lateralden elde edilen E/Em (erken diyastolik dalga / erken diyastolik miyokardial hareket) oranı değişimleri ile BNP değişimi arasında (sırasıyla p: <0,0001, r=0,737; p: <0,0001, r=0,765) anlamlı bağıntı olduğu görüldü. Sol ventrikül lateral mitral anulusundan bakılan sistolik miyokardial hareket (Sm) ile BNP arasında ise anlamlı, negatif bağıntı olduğu (p=0,014, r=-0,444) görüldü. Sağ ventrikülden elde edilen doku Doppler ve standart Doppler ekokardiyografi bulgularının değişimi ile BNP değişimi arasında anlamlı bağıntı saptanmadıSonuç: Beyin natriüretik peptid hastanın yaşı, cinsiyeti, renal fonksiyonları, nörohormonal durumu, LV (sol ventrikül) geometrisi, LA boyutları, diyastolik fonksiyonları ve sağ kalp fonksiyonlarının hepsinden etkilenen bir parametredir. Özellikle ileri evre kalp yetersizlikli olgularda, artmış LV boyutlarına sekonder bazaldeki artmış BNP düzeyleri nedeniyle, rutinde kullanılan BNP eşik değerleri bu hastalardaki volüm yükünü ve artmış dolum basıncını göstermede güvenilir değildir. Bu çalışma ileri evre kalp yetersizlikli hastalarda tek bir BNP düzeyi ya da ekokardiyografik değerlendirmenin her hasta bazında klinik değerlendirme açısından yeterli olmayacağını ancak ardıl yapılan ekokardiyografiler ile özellikle LA boyutları, LV E/Em, LV E ve Sm'deki değişimin klinik ve laboratuar iyileşme ya da kötüleşmeyi değerlendirmede kullanabileceğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Dekompanse kalp yetersizliği, Beyin natriüretik peptid, Ekokardiyografi
Perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda direkt stent implantasyonu ile konvansiyonel yöntemin (PTKA sonrasında stent implantasyonu) işlem sonrası düzeltilmiş tımı kare sayısı açısından karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Perkütan Koroner Girişimler (PKG) giderek artan bir sıklıkta Koroner Arter Hastalığı'nın (KAH) tedavisinde kullanılmaktadır. Günümüzde birçok merkezde Perkütan Translüminal Koroner Anjioplasti (PTKA) sonrasında stentlemeye alternatif olarak direkt stentleme işlemi de uygulanmaktadır. TIMI kare sayısı (TKS) antegrad koroner akımın değerlendirilmesinde kullanılan bir parametredir. ST yükselmeli akut miyokard infarktüslü (STEMI) hastaların dahil edildiği küçük çaplı bir çalışmada direkt stent uygulaması ile daha düşük TIMI kare sayısı (TKS) saptanmış olup bu durum daha iyi antegrad koroner kan akımının bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Stabil KAH'da ise direkt stent uygulaması ile TKS değerlendirilerek daha iyi sonuçlar elde edildiğine dair net veri yoktur. Çalışmamızda stabil KAH'da direkt stentleme ve PTKA sonrasında stentleme işlemlerinin antegrad koroner kan akımı üzerine olan etkilerini TKS'yi kullanarak karşılaştırmak amaçlanmaktadır.Çalışma planı: Çalışmaya 30 Aralık 2011 tarihinden itibaren geriye dönük ardışık taramalarla koroner anjiografi kayıt defteri taranarak 01 Ocak 2008 tarihine kadar PKG uygulanmış ve işlem öncesi TKS normal sınırlarda olan 97 hasta alındı ( 55 hasta direkt stentleme grubunda 42 hasta PTKA sonrasında stentleme grubunda). Hastaların temel bilgileri ve demografik özelliklerine epikriz bilgilerinden ulaşıldı. Hastaların koroner anjiografi ünitesinde kayıtlı olan Koroner Anjiografi (KAG) ve PKG CD'leri izlenerek her hasta için işlem öncesi ve işlem sonrası TKS ve sonrasında düzeltilmiş TKS (dTKS) hesaplandı. Her iki grup işlem öncesi ve işlem sonrası dTKS ve aradaki fark açısından karşılaştırıldı.Bulgular: Direkt stentleme grubunda işlem öncesi ortalama dTKS 18,7 kare/sn, işlem sonrası ortalama dTKS 16,1 kare/sn olarak saptanırken, PTKA sonrasında stentleme grubunda işlem öncesi ortalama dTKS 18,1 kare/sn, işlem sonrası dTKS 16,6 olarak saptandı. Direkt stentleme grubunda işlem sonrasında, işlem öncesine göre ortalama dTKS değerinde 2,6 kare/sn azalma saptanırken PTKA sonrasında stentleme grubunda dTKS değerindeki bu azalma miktarı 1,4 kare/sn olarak saptandı. İki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı ( p<0,001).Sonuç: Direkt stent uygulaması PTKA sonrasında stent uygulanması işlemi göre dTKS'de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüş sağlamaktadır. Bu bulgu direkt stentleme işlemi ile daha iyi antegrad koroner kan akımı elde edildiğini göstermektedir.
Trombolitik tedavi alan akut miyokard infarktüslü hastalarda p-dalga dispersiyonunun reperfüzyonu ve infarkt ilişkili arter açıklığını belirlemede kullanımı
Giriş ve Amaç: Yüzey EKG?de ölçülen P-dalga dispersiyonu (PDD) değerinin koroner iskemide uzadığı gösterilmiştir. Akut STEMİ hastalarında da reperfüzyon tedavisi ile PDD değerlerinin başlangıç değerlere göre kısaldığı çeşitli çalışmalarla gösterilmişir. Çalışmamızın amacı; akut STEMİ tanısı ile ilk 12 saatte başvuran ve trombolitik tedavi uygulanan hastalarda, PDD değerinin başarılı reperfüzyonu ve infarkt ilişkili arter açıklığını öngördürmede ek bir parametre olarak kullanılıp kullanılamayacağını belirlemektir. Çalışma Planı: Çalışmamıza 01.01.2010 ? 01.12.2011 tarihleri arasında DEÜTF Kardiyoloji AD?na akut STEMİ tanısıyla başvuran ve semptomların ilk 12 saati içinde trombolitik tedavi uygulanan 150 hasta alındı. Veriler geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuar parametreleri kaydedildi. Trombolitik tedavinin 0, 30, 60, 90 ve 120. dakikalarında çekilen 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı. Tüm EKG?lerde maksimum, minimum P dalga süreleri ve PDD hesaplandı. ST segment rezolüsyon oranları belirlendi, tüm hastalar ST segment rezolüsyonuna göre komplet rezolüsyon, inkomplet rezolüsyon ve yetersiz rezolüsyon gruplarına ayrıldı. Ayrıca hastaların koroner anjiyografi görüntüleri değerlendirilip infarkt ilişkili arterdeki TIMI kan akımı ve TIMI kare sayısı hesaplandı. PDD değerleri ile ST segment rezolüsyonu ve infarkt ilişkili arter açıklığı arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Trombolitik tedavi başlangıcında ölçülen PDD değeri 50.79±14.12 msn iken 90. dk PDD değeri 48.34±15.60 ve 120. dk?da ölçülen PDD değeri 47.85±10.87 msn olarak saptandı, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0.07). PDD değerleri, ST segment rezolüsyon grupları ile karşılaştırıldığında; 120. dk?da ölçülen PDD değerinin komplet rezolüsyon sağlanan grupta, inkomplet ve yetersiz rezolüsyon sağlanan gruplara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı (sırasıyla; 42.10±9.55, 49.65±10.60, 56.08±7.44 msn; p<0.001). 120. dakikadaki PDD değeri, TIMI kare sayısı ? 40 olan grupta (yeterli reperfüzyon), TIMI kare sayısı > 40 olan (yetersiz reperfüzyon) gruba göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (46.12±10.87 msn?ye karşın 51.83±10.11 msn; p=0.005). 120. dk PDD değerinin 46 msn ve üzerinde olması, %65 sensitivite ve %43 spesifite ile infarkt ilişkili arterdeki yetersiz reperfüzyon ile ilişkili olarak saptandı. Sonuç: Trombolitik tedavi uygulanan akut STEMİ hastalarında tedavi ile PDD değerlerinin azalmaması, yetersiz reperfüzyonu öngördürmede ST segment rezolüsyonu ile kombine olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: P-dalga dispersiyonu, trombolitik tedavi, ST elevasyonlu miyokard infarktüsü, ST segment rezolüsyonu
ICD (Iplantable cardioverter defibrillator) implante edilmiş olgularda mortalite belirleyicileri
GirişveAmaç:`IDCta şımlık logluadra tromailtebellrieyicileir`ba ılkılş mzuanl kıte niniz amacı inilkğimizdeipmlantalbeac oidrverteredflirbilaröt pmilantee şimlid hastaladragerekyugnugerek zusnugyu lkoş amalarilekaplyetmeilzği likşili iolaylarve tromaliteinisikşili incemelekrit.yUgsnuuz lkoş amaveyayugnu lkoş amaaraısndaikfakrcihalzaırnrtniakadriakeleortkgramkayltıadnır aik nisyalfrekanis,sapma ızıh,amütilpd,eleortkgramge ilşinği, oto-kazaınm, oto-eişkdeğeranailiz,başlangıcnı ailiniğd,evri ulnuzu ğdnuadeğkşiekilnve elekortgramromfloojnisid edeğişiklkilercnielenerekdeğe eliridnelr ecktri.Ay ınzamandakoşlalamarv ehastaneyeyaıtşa ranısdaki kşili isitatikitsselolarakra a ırıtşlacaıtkr.eMotd:rAaşt amrı ka adnımasp zukoD EyüllinÜve setisriıTpFalüktesiHasta enişrAvdn?i en ,KaidryolojiA .B.D.nübyednis eikICDdoasdnıakihasta sodyısakayltıanırdanvePborelsistemdniekiekiprzilibglienirdenfaydalanılaraktaramayalıpmıtşır. ıryAc are psort etkiftaramayaıpltkıdan arnos hastalat relefonilea ra ımnş,818taneseniulaışlalibmişvehayaattkalm,ahatsaneyeterkarlayanyaıtşgbiipara rtemelerignüeclolarakk eidnlednir envey aya lnıkadnır anöğren itşimli r.rAaşt amrı ka adnımasp 1022Marta yanıkadarilkniğ dzimi ee sakidn ylnoaanır ugynuşelikde DCI cihazıpmilanete dimliş722hastataran ıtşımr.Buka admasp araştmrıaımz aena z6a yılkzilemrüsesiin udlod ranhastalardahilemlidiitşr.Buhastalaırn620tanenisd eyetelriişikselve ilibmsellibgliereulalışmışv ebu062 hastaaçlşımay adaihlelidmtşii.rRe psort ektfiortalam ataikprüsesi49ayvemaksumimtaikprüsesi 271ayrıd.Buglualr:Keidnvaka edzimires ugy snuuzterapisiolan40hastaınntabikined13tanesieskutisdlou3%(2.)5vyu eg zusnu terapisağlakımosnkontasıa çnısıdand eğelre idliridn ğ ednitsiatkitsiselolarakanlamlıiid 0=p(.930).yUgsnuuzteraiplei rlee skiutsnedenia ranısd atsiatkitsiselaçıdanibranlaılmlıksaptanmadı=p(0 .)258. yUg zusnu lkoş amısaolan32hastaınnta nibik de12taneise skitusdlou3%(7..)5Ugy snuuzkoşlaamsağkaılmosn tkon asıa dnısıç andeğelre idliridn ğedni istatkitsi eslloaraka nlamlıdii 0=p(.20).Ugy snuuzkoşla eli am eskiutsnedeniaras adnı i itsitats kselçaıdanibra nlamılılks aptamnaıd 1=p(.00).yUgsnuuzterapihastaney etekralrayanyaıtşçaıısdnandeğelrend idliri ğedni ugy snuuzteraipisloan40hastadan33 ta inisen n 28%(.5)hastaneyeterkalrayanyaıtşyö üsükmevcutloaraksaptadnıv ebudeğe kitsitatsi r selolarakanllmaıdii 0Anahtar Kelime: Kalp = Heart ; Kalp destek cihazları = Heart assist devices ; Kalp hastalıkları = Heart diseases ; Mortalite = Mortality ; Protezler ve implantlar = Prostheses and implants
Perkütan koroner girişim veya cerrahi revaskülarizasyon uygulanmış çok damar koroner arter hastaları ya da sol ana koroner arter hastalarının syntax skoruna göre sınıflandırılması ve her iki revaskülarizasyon yönteminin sonuçlarının retrospektif olarak karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığının (KAH) ciddiyetini belirlemede, angiografik olarak lezyon sayısı, lezyonun yeri ve fonksiyonel önemi gibi özellikleri göz önünde bulundurarak hazırlanan Syntax skorlama sistemi önemli ve objektif veriler sunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, perkütan koroner girişim (PKG) ya da koroner arter baypas greftleme (KABG) gibi revaskülarizasyon yöntemlerinin ilk defa uygulandığı çok damar koroner arter hastaları ya da sol ana koroner arter (LMCA) hastalarının syntax skoruna göre sınıflandırılması ve her iki revaskülarizasyon yönteminin sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Yöntem: 1 Ocak 2009 ile 31 Aralık 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalında koroner angiografi uygulanıp çok damar KAH ya da LMCA hastalığı tespit edilmiş ve daha sonra Kardiyoloji ? Kalp Damar Cerrahisi ortak konseyinde ilk defa revaskülarizasyon kararı (PKG ya da KABG) verilen toplam 391 hasta (PKG:171 hasta vs KABG:220 hasta) çalışmaya dâhil edilmiştir. Hem PKG hem de KABG yapılan hastalar syntax skoruna göre düşük (<23), orta (23-32) ve yüksek (>32) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Ayrıca KABG uygulanan hastaların EuroSCORE II ve lojistik EuroSCORE değerleri hesaplandı. Her iki revaskülarizasyon yönteminin hastane içi ve taburculuk sonrasıilk bir yıllık mortalite oranları değerlendirildi. Bulgular: PKG yapılan hastaların ortalama yaşı 61.21±10.93, %71,3?ü erkek iken KABG yapılan hastaların ortalama yaşı 63.08±9.43, %80,0?i erkek idi (yaş, p=0,013; cinsiyet, p=0,046). PKG yapılan hastaların ortalama syntax skoru 19.72 ±5.85, KABG yapılan hastaların ise ortalama syntax skoru 28.23±7.11 olarak saptandı (p=0,008). KABG yapılan hastaların ortalama EuroSCORE II değeri 1,43, ortalama lojistik EuroSCORE değeri 7,20 olarak tespit edildi. Hastane içi mortalite PKG uygulanan hastalarda %1,2 (2 hasta), KABG uygulanan hastalarda %9,5 (21 hasta) oranında gerçekleşti (p<0,001). Taburculuk sonrası ilk bir yıllık mortalite ise PKG yapılan hastalarda %2,3 (4 hasta), KABG yapılan hastalarda %3,2 (7 hasta) olarak saptandı (p=0,762). PKG uygulanan grupta hastane içi mortalitenin izlendiği iki hastada yüksek syntax skoruna sahip idi. KABG uygulanan hastalarda syntax skoruna göre gruplandırılması sonucunda hastane içi mortalitede yüksek syntax skoruna sahip hastalarda istatistiksel anlamlılık oluşmadı (p=0,18). Hastane içi mortalitenin gerçekleştiği ve gerçekleşmediği KABG grubundaki hastalarda EuroSCORE II ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak en anlamlı parametre olduğu (p<0,001), daha sonra ise yaş ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ortalamalarının istatistiksel anlamlılık oluşturduğu tespit edildi (sırasıyla Xp=0,003 ve p=0,021). Bu grupta syntax skor ortalamalarına göre istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi (p=0,121). Tartışma: Çalışmamızda retrospektif olarak PKG ve KABG uygulanan çok damar koroner arter hastaları ve LMCA hastalarının syntax skoruna göre hastane içi ve ilk 1 yıldaki mortalite sonuçları incelenmiştir. KABG uygulanan hastalarda hastane içi mortalite PKG uygulanan hastalara göre daha fazla tespit edilmiştir. Ancak PKG uygulanan hastalar daha düşük syntax skoruna ve çok daha az LMCA hastalığına sahipti. KABG uygulanan hastalarda hastane içi ve ilk bir yılda mortaliteyi ön görmede syntax skor risk belirleme modelinin başarılı olmadığısaptanmıştır. Anahtar kelimeler: Çok damar koroner arter hastalığı, syntax skoru, EuroSCORE II
Akut ST yükselmeli miyokard infarktüslü hastalarda fragmante QRS kompleksi ve terminal ST değişiklikleri ile anjiyografik bulgular arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Akut miyokard infarktüsü ile başvuran hastaların yüzey EKG'lerinde görülebilen QRS fragmantasyonu (fQRS) ve QRS distorsiyonu'nun artmış morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu ayrı ayrı olarak gösterilmiştir. Ancak akut STEMİ'de bu iki parametrenin beraber olarak değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Çalışmamızın amacı, ilk kez akut STEMİ ile başvuran hastalarda fQRS ve QRS distorsiyonunun gelişimine etki eden faktörleri tanımlayarak bu parametrelerin varlığını klinik ve anjiyografik bulgularla karşılaştırmak ve bu şekilde yüksek riskli hastaların belirlenip belirlenemeyeceğini saptamaktır. Çalışma planı: Çalışmamıza 01 Ocak 2009 ile 01 Temmuz 2011 tarihleri arasında DEÜTF Kardiyoloji AD'na ilk kez akut STEMİ ile başvuran 248 hasta alındı ve veriler geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastaların 116'sına trombolitik tedavi, 132'sine primer PKG uygulanmıştı. Hastaların ilk 48 saat içerisindeki standart 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı ve elektrokardiyografiler fQRS varlığı ile QRS distorsiyonu açısından analiz edildi. Ayrıca hastaların koroner anjiografi görüntüleri değerlendirilip infarkt ilişkili arter, lezyon yeri ve kritik darlık (>%70) olan damar sayısı kaydedildi. Bulgular: Toplam 91 (%36.7) hastada fQRS ve 98 (%39.5) hastada QRS distorsiyonu tespit edildi. Fragmante QRS saptanan hastalar fQRS saptanmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, hastaların infarktüs lokalizasyonu ve infarktüsten sorumlu arter dağılımları arasında farklılık saptanmadı (ön yüz infarktüs oranı: %38.5'e karşın %45.2; p=0.3), (LAD: %37.4'e karşın %45.9, CX: %12.1'e karşın %12.1, RCA: %50.5'e karşın %42; p=0.387). Ancak fQRS saptanan hastaların daha sık proksimal lezyona (%81.3'e karşın %38.2; p<0.001) ve daha sık 3 damar hastalığı oranlarına sahip olduğu tespit edildi (%61.5'e karşın %14.6; p<0.001). Bununla beraber, fQRS saptanan hastaların saptanmayanlara göre daha düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu'na (%35±7'ye karşın % 47±6; p<0.001), daha yüksek lökosit sayılarına (12.958±3.07'ye karşın 10.780±3.38; p<0.001), daha yüksek maksimum Troponin düzeylerine (62.73±53.49'e karşın 29.71±16.17; p<0.001), uzamış QRS sürelerine (107.86±8.95 msn'ye karşın 102.77±9.21 msn; p<0.001) ve daha az ST rezolüsyon oranlarına (%46.31±20.42'ye karşın %70.16±13.53; p<0.001) sahip olduğu tespit edildi. Ayrıca fQRS saptanan hastalarda trombolitik tedavi sonrası rekanalize olmayanların oranının daha fazla (%40'a karşın %4.2; p<0.001) ve kullanılan stent sayısının da daha az olduğu tespit edildi (0.75±0.66'ya karşın 1.10±0.55; p<0.001). QRS distorsiyonu saptanan hastalar QRS distorsiyonu saptanmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, hastaların infarktüs lokalizasyonu (ön yüz infarktüs oranı: %45.9'a karşın %40.7; p=0.414) ve infarktüsten sorumlu arter dağılımları arasında farklılık saptanmadı (LAD: %45.9'a karşın %40.7; CX: %9.2'ye karşın %14; RCA: %44.9'a karşın %45.3; p=0.467). Bununla beraber, QRS distorsiyonu saptanan hastaların saptanmayanlara göre, fQRS bulgularıyla benzer şekilde daha sık proksimal lezyona sahip olduğu tespit edilirken (%68.4'e karşın %44.7; p<0.001), bu hastalarda 3 damar hastalığı oranlarının fQRS bulgularıyla örtüşmeyen şekilde farklı olmadığı tespit edildi (%33.7'ye karşın %30.7; p=0.619). Ayrıca QRS distorsiyonu saptanan hastaların saptanmayanlara göre daha düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu?na (%39±9'a karşın % 45±8; p<0.001), daha yüksek maksimum Troponin düzeylerine (54.54±52.55'e karşın 33.54±21.22; p<0.001), daha fazla ST elevasyonu olan derivasyon sayısına (5.57±1.62'ye karşın 4.55±1.44; p<0.001), daha fazla ST segment deviasyon skorlarına (19.42±9.87 mm'ye karşın 13.18±6.38 mm; p<0.001) ve daha az ST rezolüsyon oranlarına (%57.12±18.67?ye karşın %64,22±20,41; p=0,006) sahip olduğu tespit edildi. Hastane içi mortalite fQRS saptanan hastalarda ve QRS distorsiyonu olan hastalarda olmayanlara göre ayrı ayrı yüksek olarak tespit edildi (fQRS: %14.3'e karşın %4.5; p=0.006; QRS distorsiyonu: %13.3'e karşın %4.7; p=0.015). Bu iki EKG bulgusuna birlikte sahip olan hastalarda ise hastane içi mortalite olmayanlara göre yine yüksek olarak saptandı (%15.7'ye karşın %6.1; p=0.039). Sonuç: Akut STEMİ ile başvuran hastalarda, yüzey EKG'de fQRS veya QRS distorsiyonu varlığı MI lokalizasyonu ve sorumlu koroner arter ile ilişkili değildir. Fragmante QRS, trombolitik tedavi uygulanacak olan STEMİ hastalarında reperfüzyonun yetersiz olabileceğinin ve 3 damar hastalığının öngördürücüsü olabilirken, QRS distorsiyonunun böyle bir özelliği yoktur. Bununla beraber her iki EKG bulgusu ayrı ayrı olarak, daha geniş tehdit altındaki miyokard dokusu olan yüksek riskli hastaları belirlemede yardımcı olabilir. Ayrca, hem fQRS hem de QRS distorsiyonu varlığı kötü prognoz ve artmış hastane içi mortalite ile ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: Fragmante QRS, QRS distorsiyonu, 3 damar hastalığı, Proksimal damar hastalığı, Trombolitik tedavi başarısızlığı.
Akut kalp yetmezliği ile hospitalize edilip fenotipik olarak sınıflandırılan hastaların inflamatuar parametrelerinin karşılaştırılması
Amaç: Akut Kalp Yetmezliği ile Hospitalize Edilip Fenotipik Olarak Sınıflandırılan Hastaların İnflamatuar Parametrelerinin mortalite ve prognoz üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Yöntem:. Çalışmaya Aralık 2020-Ağustos 2021 tarihleri arasında yeni AKY tanısı alan veya KY tanısı olup dekompansasyon gelişen 240 hasta alındı. Hastalar AKY fenotipik sınıfına göre 4 eşit gruba ayrıldı (sıcak-ıslak,sıcak-kuru,soğuk-ıslak,soğuk kuru).Hasta gruplarında hastaneye yatış,taburculuk ve taburculuk sonrası 30 ±7 gün akut faz reaktanları (CRP,Sedimentasyon,Albumin) bakıldı.Bakılan akut faz reaktanları gruplar arası mortalite ve prognoz açısından karşılaştırıldı. Bulgular:İlk yatış sırasında bakılan albümin değerindeki bir birimlik artış mortaliteyi 0,794 kat azaltmaktadır (p<0,001).İlk yatış sırasında bakılan CRP değerindeki bir birimlik artış mortaliteyi 1,013 kat arttırmaktadır (p=0,003).İlk yatış sırasında bakılan sedimentasyon değerindeki bir birimlik artış mortaliteyi 1,026 kat arttırmaktadır (p=0,002).Taburculuk sırasında bakılan albumin değerindeki bir birimlik artış mortaliteyi 0,85 kat azaltmaktadır (p=0,043).Gruplar arası bakılan mortalite değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,019). Mortalite durumunu daha detaylı incelediğimizde, gruplar arasında hastane içi mortalite dağılımları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasına rağmen (p=0,032), hastane dışı mortalite dağılımları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p >0,050). Sonuç:.Fenotipik olarak sınıflandırılan AKY'li hasta gruplarında ilk yatış esnasında ve taburculukta bakılan akut faz reaktanlarındaki değişikliklerin mortaliteyi azalttığı tespit edildi.
Kliniğimizde takip edilen sınırda ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği hastalarının klinik ve ekokardiyografik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde tanı alan ve takip edilen sınırda ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (SEF-KY) olan hastalarımızın demografik, klinik ve ekokardiyografik özelliklerini düşük ve normal EF'li KY hastalarının özellikleriyle karşılaştırarak araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya 18 yaş üstü, güncel ESC KY kılavuzları tanısal algoritmalarına göre yeni tanı alan veya daha önce tanı alarak takip edilen kronik, övolemik 54 KY hastası dahil edildi. Çalışma popülasyonu kardiyoloji polikliniğine ayaktan başvuran ya da akut KY tanısıyla yatırılarak taburculuk öncesi övolemik hale getirilmiş hastalardan oluştu. Hastalar sol ventrikül (SolV) EF'una göre düşük EF'li KY (DEF-KY) (%40 ve altı), SEF-KY (% 41-49) ve korunmuş EF'li KY (KEF-KY) (%50 ve üzeri) gruplarına ayrıldı. Çalışma popülasyonunun demografik ve klinik özellikleri ve standart 2 boyutlu ekokardiyografi ile elde edilen yapısal ve fonksiyonel parametreler kaydedildi. İstatistiksel analiz ile değerlendirilerek SEF-KY grubunun özellikleri DEF-KY ve KEF-KY gruplarıyla karşılaştırıldı. Bulgular: Her bir grup 18 hastadan oluştu. Ekokardiyografi parametrelerinden mitral kapak E velositesi deselerasyon zamanı, sol atriyum longitudinal uzunluğu, SolV ejeksiyon zamanı, SolV sistol sonu ve diyastol sonu çapları ve SolV sistol ve diyastol sonu volümleri SEF-KY grubunda, DEF-KY grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklı ve KEF-KY grubuna benzer bulundu. Mineralokortikoid reseptör antagonisti, furosemid ve beta bloker kullanımı SEF-KY grubunda, DEF-KY grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklı ve KEF-KY grubuna benzer bulundu. Ekokardiyografi parametrelerinden interventriküler septal kalınlık, sağ ventrikül Tei indeksi ve SolV Tei indeksi DEF-KY ve KEF-KY grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı saptanırken; SEF-KY grubunda sayısal olarak diğer iki grubun arasında ve istatistiksel olarak iki gruba da benzer bulundu. Demografik verilerden yaş açısından DEF-KY ve KEF-KY grupları arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanırken; SEF-KY grubunda sayısal olarak diğer iki grubun arasında ve istatistiksel olarak iki gruba da benzer bulundu. Diğer tüm demografik, klinik ve laboratuvar bulgularında gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Sonuç: Sonuçlarımız SEF-KY hastalarının ekokardiyografik bulgularının KEF-KY hastalarına benzer olduğunu ve SEF-KY'nin, DEF ve KEF-KY arasında bir geçiş ya da örtüşme bölgesi olabileceğini göstermiştir.
Orta derece sistolik kalp yetersizliği olan diyabetik hastalarda ani kardiyak ölüm riskinin değerlendirilmesinde ventriküler repolarizasyon parametrelerinin önemi
Amaç: Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF)<35 olan iskemik kalp yetersizliği hastalarında ani kardiyak ölümü önlemek amacıyla ICD implantasyonu önerilmektedir. Yapılan çalışmalarda LVEF %35-49 arasında olan diyabetik iskemik kalp yetersizliği hastalarında diyabeti olmayanlara göre ani kardiyak ölüm oranları yüksek bulunmuştur. Bu grupta LVEF dışında başka bağımsız prediktörlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmanın amacı, Mİ sonrasında LVEF %35-49 arasında olan iskemik kalp yetersizliği ile takip edilen diyabetik hastalarda ani kardiyak ölüm riskini öngörmede ventriküler repolarizasyon parametrelerini değerlendirmektir. Metot: Çalışmaya 2012-2020 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde AKS sonrası LVEF %35-49 arasında olan diyabetik ve diyabetik olmayan hastalar alınmıştır. Diyabetik hasta sayısı 285, diyabetik olmayan hasta sayısı 381 olmak üzere çalışmaya toplam 666 hasta dahil edilmiş olup ortalama takip süresi 45 aydır. Hastaların taburculuk öncesi EKG leri incelenmiştir. Tpe intervali ile Tpe/QT oranları ve her iki grup arasındaki mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonucunda diyabetik hasta grubunda Tpe intervali daha uzun ve Tpe/QT oranı daha yüksek saptanmıştır (ortalama Tpe değeri 90,5±15,6 msn p<0,001 ; ortalama Tpe/QT değeri 0,223±0,033 p<0,001). Diyabetik hasta grubuyla diyabetik olmayan hasta grubu arasında tüm nedenlere bağlı ölümde anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,586). Diyabetik hastalarda ani kardiyak ölüm oranı diyabetik olmayan hasta grubuna göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p=0,037). Sonuç: Miyokard infarktüsü sonrasında EF%35-49 arasında takip edilen hastalarda diyabet ani kardiyak ölüm için ön görücü olup diyabetik grupta Tpe intervali ve Tpe/QT oranı yüksek spesifite ve sensivite ile anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur.
ST elevasyonsuz akut koroner sendromda, perkütan koroner girişim öncesi ve sonrası sol ventrikül fonksiyonlarının global longitudinal strain ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ST elevasyonsuz akut koroner sendrom (NSTE-AKS) hastalarında, perkutan koroner girişim (PKG) sonrası sol ventrikül (SV) fonksiyonlarını global longitudinal strain (GLS) ile değerlendirmek ve GLS değişiminin ''thrombolysis in myocardial infarction'' (TIMI) kare sayısı ile ilişkisini göstermektir. Yöntem: NSTE-AKS tanısı ile koroner anjiografi (KAG) yapılan, PKG ile tam revaskülarizasyon sağlanan 21 hasta çalışmaya alındı. Hastaların KAG'den önce ve 3 ay sonra kontrol biyokimya, temel transtorasik ekokardiyografi (TTE) bulguları, global ve bölgesel strain değerleri ve demografik verileri kaydedildi. PKG sonrası sorumlu arterdeki TIMI kare sayısı hesaplandı. Bazal ve kontrol verileri karşılaştırıldı. GLS değişiminin TIMI kare sayısı ile ilişkisi de alt grup analizi olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların kontrol GLS ve bölgesel strain değerlerinde bazal değerlendirmeye göre istatistiksel olarak anlamlı düzelme vardı. Bazal GLS ortalama %-16,4±2,5, kontrol GLS %-18,1±2,6 idi. Kontrol GLS'de istatistiksel olarak anlamlı düzelme vardı (p=0,001). Hastaların temel TTE bulgularından bazal EF ortalama %50,2±8,4, kontrol EF %53±8,3 idi. Kontrol EF'de istatistiksel olarak sınırda artış vardı (p=0,05). Alt grup analizinde, GLS değişimi ile TIMI kare sayısı arasında ilişki yoktu. Sonuç: PKG ile tam revaskülarizasyon sağlanan NSTE-AKS hastalarında kontrol GLS'de bazale göre, istatistiksel olarak anlamlı düzelme izlendi. GLS değişimi ile TIMI kare sayısı arasında anlamlı ilişki yoktu.
Hafif COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalarda takipte kardiyak sorunların değerlendirilmesi
Amaç: Covid-19 enfeksiyonunun solunum sistemi tutulumuna ait bulguları ön planda olsa da, kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de dikkatle değerlendirilmelidir. Covid-19 enfeksiyonu, akut koroner sendrom, miyokardit, miyoperikardit, akut kalp yetmezliği, aritmi ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyak sorunlara neden olabilir. Covid enfeksiyonunu hafif veya asemptomatik, özellikle hastaneye yatırılmadan ayaktan geçiren hasta grubundaki kardiyovasküler komplikasyonlar ve sonuçları iyi bilinmemektedir. Ayaktan hastalık geçiren bu grup, kardiyak sorunlar açısından yeterince tetkik edilememektedir. Covid-19 enfeksiyonu geçiren hastaların, hastalık sonrası süreçte kardiyoloji polikliniklerine çarpıntı ve nefes darlığı gibi aritmi ve kalp yetmezliğinden şüphelendirecek semptomlarla sıkça başvurduklarını ya da beklenmedik ciddi kardiyak sorunlar yaşadıklarını gözlemlemekteyiz. Tez çalışmamızda, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan hafif veya asemptomatik enfeksiyon geçiren hasta grubunda Covid-19'un miyokard etkilenmesi ve aritmiye yatkınlık yaratabilecek uzun dönem etkilerinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya kardiyoloji polikliniğine çeşitli şikayetlerle başvuran, son 1 yıl içinde (en erken 3 ay önce) ayaktan, hafif covid geçirmiş oldukları öğrenilen hastalar dahil edildi. Çalışmaya 18 yaş üstü toplam 60 hasta alındı. Hastaların covid geçirme zamanları, semptomları, covid enfeksiyonu sırasında kullanılan ilaçlar, enfeksiyon sonrası karşılaşılan tıbbi sorunlar, yapılmışsa aşı, tipi ve sayıları kaydedildi. Kardiyopulmoner semptomları olan hastalarda yapısal ve fonksiyonel kardiyopulmoner etkilenimi belirlemek açısından elektrokardiyografi (EKG), posteroranterior akciğer (PAAC) grafisi çekildi, iki boyutlu (2D) transtorasik ekokardiyografi (EKO) ve strain EKO yapıldı, tanısal amaçlı rutin biyokimyasal tetkikler (tam kan sayımı, Crp, troponin, BNP, D-dimer vs) istendi. Bulgular: Hafif covid-19 enfeksiyonu geçiren hastalar kardiyoloji polikliniğimize en sık nefes darlığı (%83.3) olmak üzere, göğüs ağrısı (%70) ve çarpıntı (%63.3) şikayetleri ile başvurdu. Çalışma grubumuzda ölçülen biyokimyasal parametrelerde herhangi bir patoloji izlenmedi. Hastalarımızın 5 (%8.3)'inde sağ dal bloğu (RBBB), 6'sında fragmente QRS, 3 (%5)'ünde de ST/T dalga değişiklikleri vardı; ancak bu hastalar semptom olarak diğer hastalara benzerdi ve aritmileri yoktu. Aritmiye yatkınlık açısından önemli olan T-peak T end (TPE) süresi ve kardiak elektrofizyolojik denge indeksi (İCEB)'nde herhangi bir bozukluk izlenmedi. 2D EKO incelemesinde sol ve sağ ventrikül boyut ve fonksiyonları normal sınırlarda izlendi. Ciddi kapak patolojisi izlenmedi. Miyokard etkilenimini erken evrede gösterebilen strain ölçümleri 21.27 ± 1.88 olarak normal sınırlarda izlendi. Sonuç: Çalışmamızda, hafif covid-19 enfeksiyonu geçirmiş hastaların kronik dönem takiplerinde kardiyovasküler komplikasyonlar açısından kardiyak aritmi, miyokardiyal ve perikardiyal patolojiye rastlanmamıştır.
COVID-19 geçirmiş hastalarda arteryel sertliğin hastalık ciddiyeti ile ilişkisi
Amaç: COVID-19 ile ilişkili hedef organ hasarının patogenezinde endotel disfonksiyonu önemli rol oynamaktadır. Güçlü inflamatuvar hasara bağlı kardiyovasküler (KV) komplikasyonlar yoğun bakımda yatan COVID-19 hastalarında, hastalığı ayakta geçirenlere göre daha sık görülmektedir. Bu çalışmada COVID-19 geçirmiş hastalarda enfeksiyon ciddiyeti ile arteryel sertlik (AS) arasındaki ilişkinin, gelecekteki KV olayların bir öngördürücüsü olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Hastalar COVID-19 şiddetine göre yoğun bakımda yatan (ağır grup) ve hastalığı ayakta geçiren (hafif grup) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmaya kontrol grubu olarak COVID-19 geçirmiş hastalarla cinsiyet ve kardiyak risk faktörleri bakımından benzer hastalar alındı. Tüm grupların AS ve ekokardiyografik ölçümleri COVID-19 enfeksiyonu sonrası ilk 1 ay içinde yapıldı. Hastaların enfekte iken bakılan biyokimyasal parametreleri (glukoz, tam kan sayımı, C-Reaktif Protein, yüksek duyarlıklı troponin-T) ise retrospektif olarak hastane veri tabanından elde edildi. Bulgular: Çalışmaya 27'si kontrol, 32'si hafif ve 25'i ağır hastalık grubunda olmak üzere toplam 84 hasta alındı. Tüm popülasyonun yaş ortalaması 48.68±12.9 olup 58'i (%69) erkekti. Çalışmamızda hipertansiyon %35.7, diyabetes mellitus %11.9, koroner arter hastalığı ve sigara kullanımı %13.1 idi. Bu risk faktörleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak fark yoktu. AS ölçümlerinde elde edilen ortalama pulse wave velosite (PWV) değerleri kontrol grubunda 8.02 m/s, hafif hastalık grubunda 8.07 m/s, ağır hastalık grubunda ise 8,75 m/s idi. Bu değerler kontrol ve hafif hastalık grubu, ağır grup ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı idi (sırasıyla p=0.007, p=0.008). Ancak hafif hastalık geçirenlerle kontrol grubu arasında istatistiksel olarak fark yoktu (p=0.681). Sonuç: Çalışmamız ağır COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalarda güçlü inflamatuvar yanıtın meydana geldiğini, subbklinik miyokardiyal ve vasküler endotel hasar sonucu AS artışının oluştuğunu göstermiştir. Bu nedenle böyle hastalarda yüksek PWV değerleri, artmış KV olayların bir öngördürücüsü olarak kullanılabilir.
Koroner kollateral gelişiminin sol ventrikül fonksiyonları üzerine etkisinin strain ekokardiyografi yöntemiyle değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığında kollateral varlığının fonksiyonel önemi tam olarak bilinmemektedir. Kollateral gelişiminin iskemi ve sol ventrikül fonksiyonları üzerine olumlu etkileri olduğu genel kabul görse de, yapılan çalışmalarda net sonuçlar elde edilememiştir. Biz anjiyografik olarak gelişmiş kollateral dolaşımı bulunan ve bulunmayan olgularda ventrikül fonksiyonlarını daha doğru değerlendirdiğini düşündüğümüz strain ekokardiyografi ile incelemeyi ve diğer ekokardiyografik yöntemlerle karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya % 90 ve üzerinde sol ön inen dal (LAD) darlığı belirlenen yaş ortalaması 63±10,8 olan 9'u kadın 36'sı erkek toplam 45 akut koroner sendrom olmayan hasta dahil edildi. Hastalara PW Doppler, doku Doppler ve strain ekokardiyografi yapıldı, ayrıntılı sistolik ve diyastolik fonksiyon parametreleri, pik strain değerleri ve strain indeksi ölçüldü. Rentrop sınıflamasına göre kollateral damar gelişimi grade 0 ve 1 olanlar grup I, grade 2 ve 3 olanlar grup II olarak belirlendi.Grup I'de DM 6 hastada mevcutken, kollateral gelişimi iyi olan Grup II'de hiç diyabetik hasta yoktu (p=0,02). Grup II'de Mİ geçirme zamanı anlamlı olarak daha uzundu ( 29 aya karşılık 18 ay, p= 0,003). Kollateral gelişimi iyi olan grup II hastalarda SVESÇ'ların daha düşük (p:0,04) ve ejeksiyon fraksiyonunun anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi (p:0,03).Grup I hastalarda MLA DZ (p=0,004) ve MSA DZ daha uzundu (p=0,03). Zayıf kollateral gelişimi olan grup I hastalarda DHSİ daha yüksekti (2,1±0,5'e karşılık 1,7±0,3; p= 0,005). Grup I'de pik strain değerleri grup II'den segmentlerin neredeyse tümünde daha düşük olup; bazal anteroseptal (p=0,04), mid septal (p=0,01), apikal septal (p=0,02) segmentlerde anlamlı olarak daha düşük bulundu. Yine ?pik İ değeri de grup I'de anlamlı olarak daha düşüktü ( p=0,02). Midseptal (Grup I'de %20,8'e karşılık grup II'de %0; p=0,05), apikal septal (Grup I'de %70,8'e karşılık grup II'de %38,1; p:0,04) ve apikal inferior (Grup I'de %66,7'e karşılık grup II'de %33,3; p=0,04) segmentlerde iyi kollateral gelişimi olan gruba göre zayıf kollateral damar yapısına sahip hastalarda anlamlı olarak daha fazla sayıda hastada postsistolik kısalmanın varlığı tespit edildi. Grup I incelendiğinde PSKİ'nin LVEDV (r=0,4 p=0,05), LVESV (r=0,47 p=0,01), DHSİ (r=0,64 p=0,001) ile pozitif; EF (r= -0,57 p=0,03), MSA S (r= - 49,8 p=0,01) ile negatif korele olduğu izlendi. Grup II incelendiğinde ise PSKİ'nin SVSSÇ (r=0,5 p=0,01), LVESV (r=0,52 p=0,01) ile pozitif, MSA S (r= -0,45 p=0,03) ile negatif korele oldukları izlendi.Sonuç olarak; kollateral gelişimi iyi olan hastalarda ekokardiyografik olarak konvansiyonel yöntemler ve strain ekokardiyografi ile yapılan incelemelerde daha iyi sol ventrikül fonksiyonları elde edildi.Anahtar kelimeler: strain, kollateral, postsistolik kısalma
Mitral anüler kalsifikasyonda arteryal stifnes incelemesi
Amaç: Belirgin koroner arter hastalığı olmayanlarda subklinik aterosklerozun göstergesi olan mitral anüler kalsifikasyon ile arteryal stifnes arasındaki ilişkiyi inceledik.Yöntem: Çalışmaya kardiyoloji polikliniğine başvuran ve ekokardiyografi tetkiki yapılan, çalışma kriterlerine uygun 42 mitral anüler kalsifikasyonlu hasta ile mitral anüler kalsifikasyonu olmayan 41 kontrol grubu hastası alındı. Ekokardiyografide mitral anüler kalsifikasyon tespit edilen hastalarda arteryal stifnes değerlendirildi.Bulgular: Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, sigara, hipertansiyon ve diyabetes mellitus varlığı, obezite, kalp hızı, diyastolik kan basıncı, lipid paneli (düşük yoğunluklu lipoprotein- kolesterol, yüksek yoğunluklu lipoprotein- kolesterol, trigliserit, total kolesterol) ve ilaç kullanımı açısından anlamlı fark bulunmadı. Ancak arteryal manşon ile ölçülen sistolik kan basıncı ve nabız basıncı değeri mitral anüler kalsifikasyonlu hastalarda anlamlı olarak daha fazla bulundu (sırasıyla p= 0,02; p= 0,003). Mitral anüler kalsifikasyon olan hasta grubu ve kontrol grubunda ortalama nabız dalga hızı (PWV) değerleri sırasıyla 12,2 ± 2,3 m/sn ve 10,1 ± 1,3 m/sn idi (p<0,0001). Bivariate korelasyon ve çoklu lineer regresyon analizi sonucu mitral anüler kalsifikasyon ve brakiyal diyastolik basıncın nabız dalga hızının bağımsız belirleyicileri olduğu görüldü (sırasıyla p=0,0001; p= 0,04).Sonuç: Subklinik aterosklerozun göstergesi olan mitral anüler kalsifikasyon, arteryal stifnes için altın standart kabul edilen nabız dalga hızının bağımsız bir belirleyicisi olarak bulundu. Mitral anüler kalsifikasyonun erken aşamada tespit edilmesi ile aterosklerotik risk faktörlerine (hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, sigara) yönelik uygun tedavi ile, arteryal stifnes gelişimi engellenerek kardiyovasküler olay riski azaltılabilir. Bu düşüncenin desteklenmesi için hasta sayısının daha fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koroner arter hastalarında tromboksan B2 ile arteryel stifness arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmada 100 mg Asetilsalisilik asit (ASA) kullanmakta olan hastalarda, arteryel stifnes ile ASA etkinliğinin bir göstergesi olan serum tromboksan (TX) B2 düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner arter hastalığı öyküsü olan ve 100 mg ASA kullanan ardaşık 82 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan kan örneklerinden serum TXB2 seviyesi çalışıldı. Eş zamanlı hastaların arteryel stifnesi sfingmocor cihazı ve arteryel tonometri ile ölçüldü. Arteryel stifnes Augmentasyon indeksi (AIx) ve pulse wave velosite (PWV) değerlendirildi.Bulgular: Serum TXB2 düzeyleri 428±1312 idi..Çalışma grubunda AIx 28±9 ve PWV 11,7± 2,8 olarak tespit edildi. Serum TXB2 düzeyleri ile AIx (r:0,09 p:0,4) ve PWV (r:-0,01 p:0,8) arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Ayrıca yaş, cinsiyet, hipertansiyon, diabet mellitus varlığı, obezite ilaç kullanımı ve arteryel stifnes arasında da anlamlı ilişki bulunmadı. Sadece bivariate pearson korelasyon analizi sonucu LDL (r:0,25 p:0,02) ve total kolesterol (r:0,21 p:0,05) ile TXB2 arasında anlamlı ilişki bulundu.Sonuç: Çalışma bulgularına göre arteryel stifnes ASA direncini etkilememektedir. Ayrıca çalışmamızda TXB2 ile LDL ve total kolesterol arasında anlamlı ilişki bulunması yüksek LDL ve total kolesterol düzeylerinin ASA direncine neden olabileceğini göstermektedir. ASA direncini etkileyen faktörlerin tespiti için daha büyük ve değişik doz tedavi gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Torakal ve abdominal aort anevrizmalarında arteryal stifnes incelemesi
Amaç: Torakal ve abdominal aort anevrizması olan hastalarda arteryal stifness artışı araştırılarak ikisi arasındaki etyopatogenetik ilişkiyi incelemek.Yöntem: Çalışmaya torakal aort anevrizması olan 20 hasta (7 kadın, 13 erkek, ortalama yaş 65 ± 7 yıl), abdominal aort anevrizması olan 18 hasta (7 kadın, 11 erkek, ortalama yaş 69 ± 4 yıl) ve anevrizması olmayan 20 hasta (7 kadın, 13 erkek, ortalama yaş 66 ± 6 yıl) dahil edildi. Tüm hastalara SphygmoCor cihazıyla non-invaziv olarak arteryel stifnes ölçümü yapıldı. Karotis-femoral nabız dalga hızı (karotis-femoral PWV), augmentasyon basıncı (AP) ve kalp hızına normalize edilmiş augmentasyon indeksi (AIx@75) arteryel stifnes parametreleri olarak kullanıldı.Bulgular: Demografik özellikler, lipit paneli ve medikasyon açısından (beta-bloker ve ADE inhibitörü hariç) her üç grup arasında fark yoktu. AP, abdominal grupta torakal gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (p= 0.028), AIx@75 abdominal grupta hem torakal hemde kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu ( sırasıyla p=0.019, p=0.008). Karotis-femoral PWV abdominal grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p= 0.002).Sonuç: Abdominal aort anevrizması olan hastalarda arteryal stifnes artışı olurken, torakal aort anevrizmalarında artış saptanmadı. Bu durum abdominal anevrizmanın lokal bir hastalık olmakdan çok sistemik bir patoloji olduğunu ve etyolojide ateroskleroz gibi sistemik bir sebebin rol aldığını düşündürür.Anahtar kelimeler : arteryal stifnes, aort anevrizmaları, pulse wave velosite
Hiperlipidemi tedavisinin serum okside LDL otoantikor düzeyine etkisi ve bunun plazma total antioksidan kapasite ve LDL oksidasyon kapasitesiyle ilişkisi
Akut miyokard infarktüsü sonrası erken dönemde tei indeks ve beyin natriüretik peptid seviyelerinin progneostik önemleri ve birbirleriyle ilişkileri
Plazma asimetrik dimetilarjinin düzeyi stent restenozu için bir belirteç olabilir mi?
Günümüzde stentler, koroner arter hastalığında bir tedavi seçeneği olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Stentler koroner arter hastaları için bir umut olmuş fakat kullanımları arttıkça başta restenoz olmak üzere bazı problemler ile karşılaşılmıştır. Düz kas hücresi ve matriksten oluşan neointima hiperplazisi stent içi restenozun başlıca nedenidir. Sağlam endotelden salınan nitrik oksit (NO) düz kas hücre proliferasyonunu önleyerek neointima hiperplazisini azaltır. Asimetrik dimetilarjinin (ADMA), endotelyal NO oluşumunda bir düzenleyicidir. Nitrik oksit sentetaz (NOS)' ın yarışmacı inhibitörüdür. Bu çalışmanın amacı plazma ADMA düzeyinin stent restenozunda bir belirteç olup olamayacağını değerlendirmektir. Çalışmaya daha önce koroner stent uygulanmış ve herhangi bir nedenle koroner anjiyografi yapılan 91 hasta alındı. Kronik böbrek ve karaciğer yetmezliği, son 1 yıl içinde gelişen serebrovasküler olay, ciddi periferik arter hastalığı, kontrolsüz hipertansiyon (HT)' u, klinik hipertiroidisi, erektil disfonksiyonu ve pulmoner hipertansiyonu olan hastalar ile kan glukozu kontrol altında olmayan diabet hastaları çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalarda ADMA plazmadan yüksek performanslı sıvı kromotografisi (HPLC) yöntemiyle çalışıldı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 58.9 ± 8.7 yıl olup, 72 (% 79.1)' i erkekti. Çalışmaya alınan 91 hastanın toplam 144 stenti anjiyografik olarak değerlendirildi ve 46 (% 31.9)' ında restenoz saptandı. Hasta bazında ise 35 (% 38.5) hastada restenoz tespit edildi. Restenoz gelişen ve gelişmeyen hastalar klinik ve laboratuvar özellikleri bakımından karşılaştırıldığında akut koroner sendrom (AKS) kliniği nedenli stent takılma öyküsü restenoz gelişen grupta anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.029). Laboratuvar parametrelerinden plazma ADMA düzeyi (p = 0.001), C-reaktif protein düzeyi (p = 0.01) ve beyaz küre sayısı (p = 0.044) restenoz gelişen grupta anlamlı derecelerde yüksek, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ise anlamlı derecede düşük idi (p = 0.023). Çoklu lineer regresyon analizinde plazma ADMA düzeyi (β = 0.281; p = 0.012) ve stent öncesi hastanın kliniği (β = 0.233; p = 0.037) restenozun bağımsız belirleyicileri olarak tespit edildi. Stent özellikleri ve uygulanma yöntemleri değerlendirildiğinde ise stent boyu (β = 0.238; p = 0.015) ve stent çapı (β = – 0.302; p = 0.001) restenoz gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Sonuç olarak, plazma ADMA düzeyi stent restenozu gelişiminin bağımsız bir belirleyicisidir.
İnflamatuar belirteçler ile ambulatuar kan basıncı değişkenliği ve kan basıncı sirkadiyen değişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET İnflamatuvar belirteçler ile ambulatuvar kan basıncı değişkenliği ve kan basıncı sirkadiyen değişimi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi Günümüzde çok sayıda çalışmada, tedavi edilen ve edilmeyen hipertansiflerde, muayenehane kan basıncına kıyasla, ambulatuvar kan basıncının, hipertansiyon aracılı organ hasarıyla daha fazla bağlantılı olduğu, kardiyovasküler olaylarla daha dikey bir ilişki içinde olduğu ve kardiyovasküler riski, muayenehane kan basıncı değerlerinden daha yüksek düzeyde öngördürdüğü gösterilmiştir. Yakın zamanda yayınlanan çalışma verilerinde, ambulatuvar kan basıncı verilerden elde edilen standart sapma değerleri olarak tanımlanan kan basıncı değişkenliğinin, kardiyovasküler mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Buna göre yüksek kan basıncı değişkenliğine sahip bireyler, daha düşük değişkenliği olanlara göre daha yüksek kardiyovasküler mortalite ve morbiditeye sahiptir. Kan basıncı diürnal varyasyonu ile de kardiyovasküler mortalite ve morbidite arasındaki ilişkiler ise yıllardır bilinmektedir. Noktürnal kan basıncı düşüşü yüzdesi %10'un altında olan bireylerin artmış kardiyovasküler mortalite ve morbiditeye sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Öte yandan, günümüzde hipertansiyon ile inflamatuar sistem arasında ilişkiler olduğu bilinse de, kan basıncı değişkenliği ile inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişki konusunda henüz yeterli bilgi bulunmamaktadır. Artmış kan basıncı değişkenliği ile inflamasyon belirteçleri arasında ilişkinin olup olmadığını belirlemek için, prospektif-kesitsel bir çalışma yaptık. Çalışma topluluğu, Başkent Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji bölümüne başvuran, 20-60 yaş arası, hipertansiyon öyküsü olmayan ya da antihipertansif tedavi kullanmayan, bilinen herhangi bir kardiyovasküler hastalık hikayesi ve majör sistemik hastalığı olmayan ve hamile olmayan gönüllüler arasından seçildi. Bu kriterleri sağlayan 198 deneğin tamamına, elektrokardiyografi, ekokardiyografi ve ambulatuar kan basıncı ölçümü yapıldı. Bu vakalarda, enzim bağlı immün analiz (ELISA) metodu ile interlökin 10 (İL-10), interlökin 18 (İL-18), tümör nekrotizan faktör alfa (TNF-α) ve yüksek duyarlıklı serum reaktif protein (hsCRP) ölçümleri yapıldı. Kan basıncı değişkenliği, her denek için gündüz, gece ve 24 saatlik kan basıncı standart sapması, kan basıncı diürnal varyasyonu ise, günlük kan basıncı değişim yüzdesi olarak tanımlandı. Kan basıncı diürnal varyasyonu ve kan basıncı değişimi ile inflamatuar belirteçler arasındaki ilişkiler incelendi. Çalışmamızda gece sistolik ve diyastolik kan basıncı değişkenliği ile İL-18 seviyeleri arasında arasında doğrusal bir ilişki saptadık. Başka bir deyişle artan gece sistolik ve diyastolik kan basıncı değişkenliği, artmış İL-18 seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Bu bulgunun yanı sıra İL-18 seviyeleri ile gündüz, gece, 24 saatlik ortalama ambulatuar kan basıncı, sol ventrikül kütle ve kütle indeksi arasında ve hsCRP ile gündüz, gece ve 24 saatlik sistolik kan basıncı, gündüz ve 24 saatlik nabız basıncı arasında doğrusal bir ilişki saptadık.İnterlökin-10 ve Tnf-α ile sol ventrikül kütle indeksi arasında da zayıf fakat anlamlı doğrusal bir ilişki saptadık. Kan basıncı sirkadiyen varyasyonu ile inflamasyon ve hedef organ hasarı arasında ise herhangi bir ilişki saptamadık. Çalışmamız sonuçları kan basıncı değişkenliği ile inflamasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir, fakat inflamasyon ile kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişkinin tam olarak aydınlatılabilmesi için gelecekte daha geniş çalışmalara gereksinim duyulacaktır.
Migren hastalarında koroner mikrovasküler fonksiyonların değerlendirilmesi
Migren şiddetli baş ağrısı atakları ile seyreden, otonomik ve nörolojik yakınmaların eşlik ettiği yaygın nörovasküler bir hastalıktır. Vücuttaki bir çok sistemi etkileyebilen migrenin kardiyovasküler sistem üzerine olan etkileri henüz net olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda koroner akım rezervi (KAR) ölçümüyle migren ile ilişkili olabilecek koroner mikrovasküler işlev bozukluğunun ortaya konulması amaçlanmıştır. Kontrollü klinik çalışma olarak planlanan araştırmamıza, migreni olan 40 kişi ve 35 sağlıklı birey alındı. Transtorasik ekokardiyografi ile sol ön inen arterin orta ya da uç kesiminde koroner arter akımı görüntülendi. Kesikli dalga Doppler ile sistolik ve diyastolik koroner akım hızları, istirahatte ve dipiridamol infüzyonu sonrasında (0,56 mg/kg/4 dak) ölçüldü. KAR≥2 olan değerler normal kabul edildi. Çalışmaya katılanların 52'si (%69,3) kadın, 23'ü (%30,7) erkekti. Yaş ortalamaları migren ve kontrol grubunda benzerdi (30,7±7,5; 33,7± ,5; p>0,05). Hastaların cinsiyetleri iki grupta da benzerdi. Çalışmanın sonucunda; migren grubunda, kontrol grubuna göre KAR anlamlı olarak daha düşük saptandı (1,99±0,3; 2,90±0,5; p<0,05). Her iki grubun sol ventrikül atım oranları benzerdi. Ancak mitral anülüs lateral ve septal sistolik hızı, kontrol grubuna göre migrenli hastalarda daha azalmış bulundu. Sol ventrikülün doluş basıncını yansıtan mitral akım erken diyastolik hızının, mitral anülüs erken diyastolik hızına oranının (E/E' lateral ve E/E' septal) migren grubunda kontrol grubuna göre arttığı saptandı. Tüm bu bulgular ışığında; migrenli hastalarda saptanan bozulmuş KAR değerlerinin, koroner mikrovasküler işlev bozukluğuna bağlı olabileceği düşünüldü. Koroner mikrovasküler işlev bozukluğunun ise; migrenin oluşumunda rol aldığı düşünülen endotel gevşeme bozukluğu, vazomotor fonksiyonlarda bozulma ve sistemik inflamatuvar faktörlerin artışıyla ilişkili olabileceği sonucuna varıldı. Bulgularımızdan bir diğeri olan, mitral anülüs sistolik hızında azalma, migrenli olgularda klinik öncesi sol ventrikül sistolik işlev bozukluğunu gösterebilir. Migrenlilerde arttığı bulunan E/E' oranı ise erken dönem diyastolik fonksiyon bozukluğunu belirtebilir. Anahtar Kelimeler: Migren, Koroner akım rezervi, Mikrovasküler işlev bozukluğu
Son dönem kronik karaciğer yetersizliği olan hastalarda koroner akım rezervinin değerlendirilmesi
Son evre karaciğer hastalığı olan hastalarda kalp fonksiyonu istirahatte normal gibi görünmektedir, ancak farmakolojik veya fizyolojik stres koşulları altında kalp fonksiyonu bozulmuştur. Sirotik kardiyomiyopati, beta adrenerjik sinyal yolağındaki anormallikler, kardiyomiyosit plazma membranındaki bozukluklar, artmış sitokin seviyesi gibi çeşitli altta yatan patogenetik mekanizmalara sahip klinik bir sendromdur. Koroner mikrovasküler disfonksiyonun sirotik kardiyomiyopati gelişimindeki rolü bilinmemektedir. Koroner akış rezervinin (CFR) transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi, mikrovasküler disfonksiyonu değerlendirmek için invazif olmayan bir yöntemdir. Bu çalışmada son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda CFR'yi değerlendirerek koroner mikrovasküler disfonksiyonu değerlendirmeyi amaçladık. Koroner arter hastalığı veya diabetes mellitusu olmayan otuz sekiz sirotik hasta ve 32 sağlıklı denek incelendi. Koroner akış, başlangıçta sol ön inen arterin orta-distal kısmından ve hiperemik durumda dipiridamol infüzyonundan sonra darbeli Doppler ile ölçüldü. CFR, hiperemik ile başlangıç tepe diyastolik akış hızının oranı olarak hesaplandı. Hastaların ortalama yaşı 44.0 ± 11.2 idi ve hastalar ile kontroller arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu. Hipertansiyon, hiperlipidemi, sigara kullanımı ve ailesel koroner arter hastalığı öyküsü gibi koroner arter hastalığı risk faktörlerinin görülme sıklığı da iki grup arasında benzerdi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sirotik hastalarda ortalama CFR daha düşüktü (2.01 ± 0.31 ve 2.84 ± 0.62; p <0.0001). Artan yaş, artmış miyokardiyal kitle, yüksek AST ve ALT, düşük hemoglobin, yüksek CFR, azalmış kolesterol ve trombosit seviyeleri, CFR'deki azalmayla ilişkili bulundu. Bununla birlikte, tüm bu faktörler arasında sadece hemoglobin seviyesi ve yaş, bozulmuş CFR için bağımsız öngörücülerdi. CFR, son dönem karaciğer hastalığında bozulmuştur. Bu bulgu, sirotik hastalarda koroner mikrovasküler disfonksiyona işaret etmektedir. Koroner mikrovasküler disfonksiyon, bu hastalarda sirotik kardiyomiyopati ve aterosklerotik kalp hastalığının gelişimine potansiyel olarak katkıda bulunabilir.
Paklitaksel ve karboplatin tedavisinin mekanik miyokart işlevleri ve mikrovasküler işlevler üzerine etkisi: Transtorasik doppler ekokardiyografi ve iki boyutlu strain görüntüleme çalışması
Paklitaksel ve karboplatin jinekolojik malignitelerin tedavisinde oldukça sık kullanılan kemoterapötik ajanlardır. Bu tür ilaçların koroner mikrovasküler dolaşım ve sol ventrikül mekanik işlevleri üzerine etkisi tam olarak bilinmemektedir. Koroner arter hastalığı ve diyabeti olmayan kırk hasta (ortalama yaş: 53,8 ± 10,9 çalışmaya dahil edilidi. Hastaların koroner akım rezervleri (KAR) ve strain görüntüleme ile sol ventrikül mekanik fonksiyonları kemoterapi öncesi ve kemoterapi sonrasında altıncı ayda tekrar değerlendirildi. KAR modifiye apikal 2 boşluk görüntüden sol ön inen arterin orta ve distal kısımlarından elde edildi. Bazal ve dipriridamol infuzyonu (0,56mg/kg/4 dakika)sonrasında ölçümler yapıldı. KAR hiperemik diyastolik en yüksek akımın bazal diyastolik koroner akıma oranı olarak hesaplandı. Mitral anulus seviyesinden alınan görüntüler Velocity Vector Imaging (VVI) software programı ile analiz edilerek strain, strain hızı ve sistolik hız değerleri hesaplandı. Çalışmaya alınan hiçbir hastada kalp yetmezliği semptomları gözlenmedi. Ejeksiyon fraksiyonu ve kalp çıktısında kemoterapi sonunda anlamlı değişiklik izlenmedi. Kemoterapisonrası KAR değerlerindeki değişiklik de anlamlı değildi (KAR: 2,19 ± 0,26 'e karşı 2,10 ± 0,33, p=0,1). Ortalama longitudinal strain ve stain rate değerlerinin kemoterapi sonrasında anlamlı olarak bozulduğu gözlendi. (% -17,5 ± 2,6'e karşı % -16,2 ± 2,5, p<0,02; ve 1,05 ± 0,12 s-1'e karşı -0,96 ± 0,11 s-1, p=0,01). Fakat longitudinal sistolik hız değerlerindeki azalma anlamlı değildi (7,2 ± 1,3 cm/s'e karşı 6,9±1,1 cm/s, p=0,06). Bu bulgular paklitaksel ve karboplatin kombinasyonunun KAR üzerinde etkisi olmadığını ancak bu kemoterapi rejiminin sol ventrikül mekanik işlevlerini olumsuz yönde etkileyebileceğini düşündürmektedir. Bu subklinik olumsuz değişiklikler iki boyutlu strain ve strain hızı görüntüleme ile saptanabilmektedir.
Koroner yavaş akımda dolaşım bozukluğunun fundus fluoresein anjiografi ile değerlendirilmesi
Koroner yavaş akış (CSF), koroner arter ağacındaki sistemik yavaş akış fenomeninin bir yansıması olabilir. Bu çalışmada CSF grubu 24 erkek (%77,4) ve 7 kadından (%22,5) oluşuyordu. Yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş normal koroner arter (kontrol) grubu 21 erkek (%72.4) ve 8 kadın (%27.5) oluşturdu. Retinal arteriyovenöz dolaşım süresi, CSF'lu hastalarda ve normal koroner arterleri olan kontrollerde mikro dolaşımın bir parçası olarak fundus floresein anjiyografi ve sistemik dolaşımın bir parçası olarak antekübital ven ile retina arasındaki dolaşım süresi kullanılarak ölçüldü. Ortalama kol-retina dolaşım süresi CSF grubunda 19.0 ± 5.7 saniye ve kontrol grubunda 14.1 ± 3.1 saniye idi (p <0.001). Ortalama retinal arteriyovenöz geçiş süresi CSF grubunda 2,6 ± 0,9 saniye ve kontrol grubunda 2,1 ± 0,7 saniye idi (p = 0,001). Dikkat çekici bir şekilde, CSF grubundaki 3 hastada kronik santral seröz retinopatinin retina bulguları gözlendi. Sonuç olarak, CSF gerçekten de sistemik bir yavaş akış olgusunun bir parçası olabilir. Santral seröz retinopatinin bu durumla ilişkisi, kortikosteroidlerin ve sempatik sistemin mikrovasküler direnç ve tonusta artışa neden olarak veya katkıda bulunarak hastalığın patogenezinde önemli roller oynayabileceğini düşündürmektedir.), koroner arter ağacındaki sistemik yavaş akış fenomeninin bir yansıması olabilir. Bu çalışmada CSF grubu 24 erkek (%77,4) ve 7 kadından (%22,5) oluşuyordu. Yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş normal koroner arter (kontrol) grubu 21 erkek (%72.4) ve 8 kadın (%27.5) oluşturdu. Retinal arteriyovenöz dolaşım süresi, CSF'lu hastalarda ve normal koroner arterleri olan kontrollerde mikro dolaşımın bir parçası olarak fundus floresein anjiyografi ve sistemik dolaşımın bir parçası olarak antekübital ven ile retina arasındaki dolaşım süresi kullanılarak ölçüldü. Ortalama kol-retina dolaşım süresi CSF grubunda 19.0 ± 5.7 saniye ve kontrol grubunda 14.1 ± 3.1 saniye idi (p <0.001). Ortalama retinal arteriyovenöz geçiş süresi CSF grubunda 2,6 ± 0,9 saniye ve kontrol grubunda 2,1 ± 0,7 saniye idi (p = 0,001). Dikkat çekici bir şekilde, CSF grubundaki 3 hastada kronik santral seröz retinopatinin retina bulguları gözlendi. Sonuç olarak, CSF gerçekten de sistemik bir yavaş akış olgusunun bir parçası olabilir. Santral seröz retinopatinin bu durumla ilişkisi, kortikosteroidlerin ve sempatik sistemin mikrovasküler direnç ve tonusta artışa neden olarak veya katkıda bulunarak hastalığın patogenezinde önemli roller oynayabileceğini düşündürmektedir.
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi optimizasyonunda invaziv,elektrokardiyografik ve ekokardiyografik yöntemlerin karşılaştırılması ve akut dönemde hemodinamik verilere etkilerinin incelenmesi
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT), atriyoventriküler ve ventrikül içi ileti gecikmesine bağlı sol ventrikül fonksiyonlarındaki bozulmanın kardiyak stimülasyon yöntemiyle düzeltilmesidir. Son yıllarda KRT ile QRS süresi 120 msn'den geniş, atım oranı % 35 altında olan, ilaç tedavisine dirençli kalp yetersizliği olgularında fonksinel kapasitede artış, semptomatik iyileşme sağlanabileceği ve mortalitenin azalabileceği ortaya konmuştur. Ayrıca KRT ile sol ventrikül (SV) senkronizasyon bozukluğunda, atım oranında ve sol ventrikül yeniden şekillenmesinde düzelme sağlandığı gözlenmiştir. Resenkronizasyon tedavisinin yararını en üst düzeye çıkarmak için uygun ayarlamaların yapılması önemlidir. Klinikte KRT sonrası atriyoventriküler (AV) ve interventriküler (VV) gecikme ayarlarının invaziv veya noninvaziv yöntemlerle optimizasyonu karşılaştırılmıştır ve akut hemodinamik yararlar gösterilmiştir. Ancak AV ve VV gecikme ayarı yöntemlerinden hangisinin standart değerlendirme için kullanılacağı ve orta-uzun dönem sonuçlar üzerine etkisi ile ilgili yeterli veri yoktur. Biz çalışmamızda optimizasyon için invaziv hemodinamik gösterge olan sol ventrikül dP/dt değeri ile bulunan optimal AV ve VV gecikme süresi değerlerini referans alarak ekokardiyografik (EKO) ve elektrokardiyografik (EKG) yöntemlerde ölçülen gecikme süreleri ile korelasyonunu inceledik. Bu şekilde en fazla hemodinamik faydayı sağlayacak optimizasyon yöntemini bulmayı amaçladık. Kılavuzların önerileri doğrultusunda seçilen, iskemik ve noniskemik kardiyomiyopati tanısı olan 17'si erkek, 4'ü kadın olmak üzere 21 hasta çalışmaya dahil edildi. Atım oranı ortalaması % 23,23 ± 3,94 ve QRS süresi ortalaması 148,57 ± 20,33 msn idi. Hastalar 1:1 randomize edilerek ekokardiyografi ve invaziv yöntem ile optimizasyon gruplarına ayrıldı. Çalışma süresi kısıtlı olduğu için randomize edilen gruplarda uzun dönemli sonuçlar bakılamadı. Optimizasyon pil implantasyonu sonrası 24 saat içinde yapıldı. İnvaziv yöntem ile sol ventrikül dP/dt ölçüldü. Ekokardiyografik yöntemde ise çıkım yolu zaman hız integrali (LVOT TVI), maksimal diyastolik dolum (DD) zamanı ve İterative yöntem ölçümler için kullanıldı. Biventriküler uyarımda AV ve VV gecikme süresi değiştirildiğinde akut dönemde invaziv ve EKO yöntemleri ile bakılan hemodinamik değerlerde artış elde edilmiştir. İnvaziv yöntem referans olarak alındığında saptanan AV gecikme süresi, EKO'da LVOT TVI ve İterative yöntem eş zamanlı kullanıldığında saptanan AV gecikme süresi ile, ayrıca sadece maksimal diyastolik dolum zamanına göre bakılan değerler ile korele bulundu. Yalnızca LVOT TVI kullanıldığı zaman ise sonuçta DD zamanı ve dP/dt ile bulanan AV süreleri ile korelasyon izlenmedi. İterative yöntem ve LVOT TVI eş zamanlı kullanıldığı metod ile yalnız DD zamanı veya yalnız LVOT TVI kullanıldığı yöntemler korele bulundu. Optimal AV gecikme süresi ayarlandıktan sonra invaziv SV dP/dt ölçümü, EKG'de QRS süresi bakılması ve EKO'da LVOT TVI ile bulunan optimal VV gecikme sürelerinde hemodinamik verilerde artış izlendi, fakat VV gecikme süresi optimizasyonunda kullanılan yöntemlerin hiçbiri arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak, invaziv yöntemler referans olarak kabul edilse de buna benzer AV gecikme süresi ayarlaması yapabileceğimiz LVOT TVI ve İterative yöntemin eş zamanlı kullanılması optimizasyonda kullanılabilecek güvenilir bir yöntemdir. İnterventriküler gecikme için invaziv yöntemlere alternatif olan ve hemodinamik verilerde iyileşme sağlayacak yöntemler için çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: kardiyak resenkronizasyon tedavisi, üç odacıklı pil, kalp yetersizliği, KRT optimizasyonu
Rosuvastatin tedavisinin açlık ve tokluk trigliserid seviyelerine etkisinin değerlendirilmesi
Hipertrigliserideminin koroner kalp hastalığı riski ile ilişkisi tartışmalı olmakla birlikte önemli bir araştırma alanıdır. Hipertrigliseridemi heterojen bir hastalık grubudur. Hipertrigliseridemi, koroner kalp hastalığı (KKH) açısından riskli olan yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-k) düşüklüğü ve küçük dens düşük dansiteli lipoprotein (LDL-k) yüksekliği ile kuvvetli ilişkilidir ve KKH ile ilişkisi bir çok çalışmada gösterilmiştir. Yakın zamanlarda yapılan araştırmalarda ise tokluk trigliserid (TG) düzeylerinin açlık düzeylerinden daha fazla risk oluşturduğuna dair veriler ortaya konmuştur. Bu çalışmada lipid düşürücü ilaç olan ve KKH tedavisinde etkinliği kanıtlanmış olan rosuvastatinin tokluk TG seviyelerine ve inflamatuvar bir parametre olan yüksek duyarlıklı C reaktif protein (hsCRP) üzerine etkisi araştırılmıştır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji polikliniğinde değerlendirilen 51 hasta çalışmaya dahil edildi. On iki saat açlık sonrası hastalara 891 kkal, %60 yağ, %16.8 protein ve %23.2 karbonhidrattan oluşan bir kahvaltı oral lipid yükleme testi olarak verildi. Açlık ve kahvaltı sonrası 4. saatte kan örneklerinde TG, hsCRP, LDL-k, total kolesterol ve HDL-k değerlerine bakıldı. Hastalar 1 ay boyunca günde 10 mg rosuvastatin kullandıktan sonra ölçümler tekrarlandı. Hastaların ortalama yaşı 54.3 ± 11.6 yıl olup 26'sı kadındı (%50.9). Hastaların başvuruda kahvaltı sonrası bakılan tokluk TG değerleri açlık değerlerinden anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.001). Rosuvastatin ile bir aylık tedavi sonrası başvuru değerlerine göre açlık TG değerlerinde %20 (p<0.001), tokluk TG değerlerinde %23.7 (p<0.001) anlamlı düşüş sağlandı. Tokluk TG değerlerindeki değişimin farkı da açlık TG değerlerindeki değişimin farkından anlamlı olarak fazlaydı (p<0.001). hsCRP düzeylerinde ise anlamlı farklılık başvurudaki tokluk değerleri ile tedavi sonrası tokluk değerleri arasında izlendi (p<0.05). Bu veriler KKH tedavisinde rosuvastatinin tokluk TG seviyelerini açlık TG seviyelerinden daha fazla düşürdüğünü göstermiştir.
St yükselmesiz akut koroner sendrom hastalarında niasinin hs-crp üzerine etkisi
Niasin temel olarak HDL kolesterol düzeyini artıran, aynı zamanda plak stabilizasyonu ve ateroskleroz ilerlemesini yavaşlatarak plak rüptürünü önleyen lipid profilini düzenleyici bir ajandır. Fakat ST yükselmesiz akut koroner sendromlarda kullanımının ateroskleroz ve inflamatuvar parametreler üzerine etkisi hakkında yeterli veri yoktur. Biz bu çalışmada ST yükselmesiz akut koroner sendrom ile başvuran dislipidemik hastalarda standart tedaviye eklenen uzamış salınımlı niasin tedavisinin; önemli bir inflamasyon belirteci olan hs-CRP düzeylerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Prospektif randomize yöntemle, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji kliniğinde, optimal tedavi almakta olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 48 ST yükselmesiz akut koroner sendrom hastası çalışmaya dahil edildi. Hastalar niasin (25 hasta, 16 erkek, ortalama yaş 63±12) veya kontrol grubuna (23 hasta, 14 erkek, ortalama yaş 64±13) demografik özelliklerine göre randomize edildi. Niasin grubunda optimal tedaviye 1 ay süreyle uzamış salınımlı 500 mg niasin eklendi, kontrol grubunda ise optimal tedaviye devam edildi. hs-CRP ölçümü için kan numuneleri hastaneye ilk başvuruda, koroner bakım ünitesinde yatışın 72. saatinde ve tedavinin 1. ayında alındı. Grupların demografik, klinik ve başlangıçtaki laboratuvar özellikleri benzerdi. Her iki grubun bazal ve 72. saat hs-CRP seviyeleri benzerdi fakat 1. ay hs-CRP seviyeleri niasin grubunda kontrol grubuna göre belirgin olarak daha düşüktü (niasin grubunda 2,9±2,2; kontrol grubunda 5,9±5,8. p= 0,034). İzlemde niasin grubunda HDL kolesterol düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı olmayan artış saptandı. Kontrol grubunda 1. ayda HDL kolesterol düzeyinde değişiklik yoktu. Kontrol grubunda 2 ölüm görülürken niasin grubunda hiç ölüm yoktu. 7 hastada niasine bağlı olduğu düşünülen yan etkiler görüldü ancak hiçbir hastada ilacın kesilmesi gerekmedi. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar optimal tedaviye eklenen düşük doz uzamış salınımlı niasin tedavisinin ST yükselmesiz akut koroner sendrom hastalarında önemli bir inflamatuvar parametre olan hs-CRP' de belirgin azalma sağladığını göstermektedir.
Kontrast madde nefropatisinin engellenmesinde karvedilol ve metoprolol tedavilerinin karşılaştırılması
Kontrast madde nefropatisi (KMN), kontrast madde uygulanması sonrası ortaya çıkan sık görülen, ciddi bir komplikasyondur. Kontrast madde nefropatisinin patogenezi net anlaşılamamakla birlikte kontrast ajana bağlı gelişen renal hemodinamide bozulma ve gelişen oksidatif stres, renal tübüler hasar, medullar kan akımının vazokonstriksiyona bağlı azalması, temel nedenler olarak tanımlanmıştır. Kardiyoloji pratiğinde sıklıkla kullanılan karvedilol 3. kuşak bir beta blokördür. Karvedilolun vazodilatör, antioksidan, etkileri de bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı koroner anjiografi (KAG) yapılan hastalarda karvedilol ve ikinci kuşak beta blokör olan metoprolol tedavilerinin KMN gelişimine etkisini prospektif olarak araştırmaktır. Çalışmada birinci son nokta her iki gruptaki hastalarda da KMN gelişimidir. Đkinci son noktalar ise; a-) Đşlem sonrası BUN, kreatinin, glomerül filtrasyon hızı (GFH) ve sistatin C değerlerinin değişimi b-) Đşlem sonrası serum oksidan ve antioksidan madde miktarlarının değişimi c-) KMN gelişimi üzerine etkili faktörlerin incelenmesi d-) KMN gelişimi açısında yüksek riskli olan diyabetik, 75 yaş ve üzeri veya GFH değeri 60ml/dk/1,73m² altında olan hastalarda KMN gelişimi, serum oksidan ve antioksidan madde miktarlarının incelenmesidir. Çalışma prospektif olarak planlanmıştır. Karvedilol kullanan ve KAG planlanan 100 hasta 1.gruba alınırken, metoprolol kullanan ve KAG planlanan 100 hasta 2. gruba dahil edilmiştir. Hastalardan işlem öncesi ve KAG sonrası 48.saat kan alınarak serum kreatinin, malon dialdehit (MDA), total antioksidan kapasite (TAOK) ve sistatin C düzeylerine bakılmıştır. Cockcroft-Gault formülü ile GFH hesaplanarak kaydedilmiştir. Serum kreatinin değerinde >0,5 mg/dL veya bazal değere göre >%25 artış KMN olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda birinci son nokta olan KMN gelişimi karvedilol grubunda metoprolol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktür (%7'ye karşı %22 p=0,003). Đkinci son nokta v olan işlem sonrası serum BUN, kreatinin değeri metoprolol grubunda daha yüksek iken (sırasıyla p=0,001 ve p=0,01), GFH ve sistatin C değerleri farklı değildir (p=0,08 ve p=0,2). Delta sistatin C değeri karvedilol grubunda anlamlı derecede düşük görülmüştür (p=0,01). Đşlem sonrası serum TAOK düzeyi karvedilol grubunda yüksek iken, MDA seviyesi metoprolol grubunda yüksektir (p=0,001 ve p=0,004). Đşlem sırasında kullanılan kontrast madde miktarı, hidrasyon miktarı, bazal GFH değeri, bazal kreatinin değeri ve diyabet KMN gelişimine etkili faktörler olarak bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p=0,017, p=0,018, p=0,023 ve p=0,04). Diyabeti olan ve karvedilol kullanan hastalarda metoprolol kullananlara göre KMN gelişimi daha azdır (%6,9'a karşı, %38, p=0,001). Bu grupta ∆sistatin C ve ∆MDA değerleri karvedilol grubunda daha düşük iken (p=0,017, p=0,003) ∆TAOK iki grup arasında farklı saptanmamıştır (p=0,15). Bazal GFH değeri düşük olan hastalar veya yaşlı hastalarda iki grup arasında KMN gelişimi, ∆sistatin C, ∆TAOK ve ∆MDA değerleri bakımından farklılık saptanmamıştır. Karvedilol metoprolola göre kontrast sonrası renal fonksiyonların korunmasında daha etkili bir ilaç olabilir.
Riskli akut koroner sendrom hastalarındavasküler enflamasyon belirteçleri ve statinlerinetkisi
Koroner arter hastalığı erişkin hasta grubunda tüm dünyada önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Koroner arter hastalığı farklı klinik prezentasyonlarla görülebilir. Genellikle aterosklerotik plak rüptürü veya erozyonu sonrası Akut Koroner Sendromlar görülür. Akut Koroner Sendromlarda kardiyak troponinler gibi miyokart hasarını gösteren kardiyak belirteçlerin yanısıra vasküler enflamasyonu gösteren belirteçler de yükselmektedir. Çalışmamıza acil servise ST segment yükselmesiz akut koroner sendrom kliniğiyle başvuran ve klinik açıdan orta-yüksek riskli olarak değerlendirilerek koroner anjiyografi yapılan 40 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşı 65.1±13.8 (p=0.642) idi. Hastaların 19 (%47,5) tanesi kadın, 21 (%52,5) tanesi erkekti. Tüm hastaların başvuru anı ve 72.saat kontroldeki hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü değerlerine bakıldı. Aterosklerotik plak yükü skorlaması olan modifiye Gensini skoru tüm hastalarda hesaplandı. Daha sonra hastalar demografik özellikleri açısından benzer 2 gruba randomize edilerek 2 farklı statin (Atorvastatin vs. Rosuvastatin) verildi ve 72.saat kontrollerindeki hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü değerlerindeki değişimler karşılaştırıldı. Primer sonlanım noktası akut koroner sendrom hastalarında vasküler enflamasyon belirteçleri üzerine 2 statin arasındaki fark olarak belirlendi. Sekonder sonlanım noktası olarak aterosklerotik plak yükü ile vasküler enflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin açıklanması belirlendi. Elde edilen sonuçlarda modifiye Gensini skoru başvuru hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü değerleriyle korele idi. Daha yüksek hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü değeri olan hastalarda modifiye Gensini skoru daha yüksek hesaplandı (p değerleri<0.01). Spearman korelasyon testlerinde Gensini skorları ile hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü değerleri ilişkili saptandı (sırayla r=0.423, p<0.01 ve r=0.653, p<0.01). Hastaların 72.saat kontrollerindeki enflamasyon biyobelirteçleri arasında 2 farklı statin grubu açısından fark saptanmadı. hsCRP değerleri arasında Atorvastatin ve Rosuvastatin verilen hastalarda fark saptanmadı (p değerleri 0.888 ve 0.079). sLOX-1 reseptörü değerleri arasında Atorvastatin ve Rosuvastatin verilen hastalarda fark saptanmadı (p değerleri 0.681 ve 0.296). Enflamasyon biyobelirteçleri olan hs-CRP ve sLOX-1 reseptörü akut koroner sendrom hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve aterosklerotik plak yükü ile doğru orantılıdır. Statin grubu ilaçların vasküler enflamasyon biyobelirteçleri üzerine hastane içi iv dönemde etkisi yoktur. Anahtar kelimeler: akut koroner sendrom, vasküler enflamasyon, sLOX-1 reseptörü, hs-CRP, statinler
Kardiyak resenkronizasyon tedavisi uygulanan hastaların pil optimizasyonunda invazif yöntem ve ekokardiyografi yönteminin karşılaştırılması
KARDİYAK RESENKRONİZASYON TEDAVİSİ UYGULANAN HASTALARIN PİL OPTİMİZASYONUNDA İNVAZİF YÖNTEM VE EKOKARDİYOGRAFİ YÖNTEMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Kardiyak resenkronizasyon tedavisi (KRT), kalp yetersizliği (KY) tedavisi için yeni bir tedavi yöntemidir. KRT' ye yeterli yanıt alınamayan olgularda kalp pili optimizasyonu olumlu etkiler sağlamaktadır. Bu çalışmada KRT sonrası invazif olarak ve ekokardiyografi ile yapılan optimizasyonun, hemodinami ve hacim cevabı üzerindeki akut ve orta vadedeki etkilerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir. Atriyoventriküler (AV) ve ventriküloventriküler (VV) gecikmenin programlamasında invazif yöntem ve ekokardiyografiyi karşılşatıran bu prospektif, klinik çalışmada olgular ekokardiyografi grubu (s=20) ve invazif grup (s=20) olarak ayrılmıştır. Başlangıçta tüm olgularda, her iki metotla, AV gecikme için 60' tan 160 msn' ye, VV gecikme için ise -60' dan, +60 msn' ye kadar tüm aralıklar test edilmiş ve sonrasında olguların yarısı invazif grup, yarısı ekokardiyografi grubu olarak randomize edilmiştir. Optimal AV ve VV gecikmeler, ekokardiyografi ile en iyi sol ventriküler çıkım yolu hız zaman integralini (SlVÇY-HZİ) ve en uygun diyastolik doluş zamanını (DDZ), invazif yöntemle ise en yüksek sol ventrikül dP/dtmax'ını sağlayan değerler olarak tanımlanmıştır. Altı ay sonunda, sistol sonu hacminde ≥%15 azalma, ve ejeksiyon fraksiyonunda (EF) >%5 mutlak artış anlamlı hacim cevabı, New York Kalp Birliği (NYHA) sınıfında ≥1 artış ise klinik cevap olarak değerlendirilmiştir. Optimal AV gecikmeler, %57.5 olguda, en fazla ±10ms farkla, optimal VV gecikmeler ise %65 olguda, en fazla ±20ms farkla uyumlu olarak saptanmıştır. Ekokardiyografi ile (DDZ:360±123 msn' den, 467±137 msn' ye; p<0.001, SlVÇY-HZİ: 13.5±4 cm' den, 16±4.4 cm' ye; p<0.001) ve invazif yöntemle (SlV dP/dtmax: 1088±327dynes/s' den, 1336±327dynes/s' ye; p=<0.001) yapılan optimizasyonlarda, akut hemodinamik cevapta istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme olduğu görülmüştür. Altı ay sonunda, invazif yöntemle optimizasyon uygulanan hastaların %70' inde klinik cevap, %40' ında hacim cevabı, %70' inde EF cevabı, ekokardiyografi ile optimizasyon uygulanan hastaların ise %45' inde klinik cevap, %60' ında hacim cevabı, %60' ınde EF cevabı izlenmiştir (p=AD). Optimizasyon metodu, 6 ay sonunda klinik cevap ve hacim cevabının öngördürücüsü olarak bulunmamıştır. Sonuç olarak, KRT optimizasyonunda hem invazif hemodinamik, hem de ekokardiyografi Doppler metodlarının, uygulanabilir ve etkili yöntemler olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kalp yetersizliği, Kardiak Resenkronizasyon Tedavisi, Optimizasyon
İnme açısından yüksek riskli hastalarda asemptomatik atriyal fibrilasyon görülme sıklığı ve bunu belirleyen faktörler
ÖZET İNME AÇISINDAN YÜKSEK RİSKLİ HASTALARDA ASEMPTOMATİK ATRİYAL FİBRİLASYON GÖRÜLME SIKLIĞI VE BUNU BELİRLEYEN FAKTÖRLER Atriyal fibrilasyon toplumda en sık görülen kalıcı ritim bozukluğudur. Atriyal fibrilasyon bağımsız bir risk faktörü olarak 5-7 kat inme riskini artırmaktadır. Bu tromboemboli riski nedeniyle atriyal fibrilasyon toplum sağlığı açısından da önemli bir sorun haline gelmiştir. Asemptomatik atriyal fibrilasyon atakları klinikte semptomatik olanlardan daha sık izlenir. Bu asemptomatik atriyal fibrilasyon olgularında inme riski semptomatik atriyal fibrilasyonlu hastalarla aynıdır. Biz çalışmamızda daha önceden bilinen atriyal fibrilasyonu olmayan ancak atriyal fibrilasyon ve inme risk faktörlerine sahip hastalarda asemptomatik atriyal fibrilasyon sıklığı ve bunu belirleyen risk faktörlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Kardiyoloji polikliniğinde değerlendirilen atriyal fibrilasyon öyküsü olmayan, atriyal fibrilasyonu düşündürecek semptom tariflemeyen inme için risk faktörleri olan 140 hasta dahil edilmiştir. Hastaların atriyal fibrilasyonla ilişkili olabilecek demografik, klinik ve ekokardiyografik verileri kaydedilerek bu hastalara 24 saatlik ambulatuar elektrokardiyografik izlem (Holter monitorizasyonu) ile ritim takibi yapılarak 5 saniye ve 30 saniye üzerinde asemptomatik atriyal fibrilasyon görülme sıklığı araştırılmıştır. Daha sonra 5 ve 30 saniye üzerinde asemptomatik atriyal fibrilasyonu olan ve olmayan hastalar risk faktörleri açısından karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 74.5 ± 7.16 idi (%50 kadın ve %50 erkek). Hastaların 5 saniye üzerinde asemptomatik atriyal fibrilasyon sıklığı %17.9 iken, 30 saniye üzerindekiler için ise bu oran %5.0 saptanmıştır. Beş saniye üzerinde asemptomatik atriyal fibrilasyon saptanan hastalarda yaş ve kronik obstruktif akciğer hastalığının belirleyici faktörler olduğu izlenmiştir (p=0.001 ve p=0.002). Otuz saniye üzerinde asemptomatik atriyal fibrilasyon saptanan hastalarda ise yaş ve Holter monitorizasyonu sırasında saptanan maksimum kalp hızı belirleyici olmuştur (p=0.028 ve p=0.044). Sonuç olarak bu çalışmada inme açısından yüksek riskli olan hastalarda asemptomatik atriyal fibrilasyon sıklığının yüksek olduğunu ve ileri yaş, kronik obstruktif akciğer hastalığı varlığı ve ambulatuar elektrokardiyografik monitorizasyonda izlenen maksimum kalp hızının asemptomatik atriyal fibrilasyonla ilişkili olabileceğini saptadık. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, inme, yaş, kronik obstruktif akciğer hastalığı, Holter monitorizasyonu,
Esansiyel hipertansiyon hastalarında yeni başlanan karvedilol ve nebivolol tedavisinin insülin direnci ve lipid profili üzerine etkisi
Beta blokerler, hipertansiyon tedavisinde kullanılan önemli ilaç sınıflarından biri olmasına rağmen, son kılavuzların çoğunda 1. sıra antihipertansif ajan olarak önerilmemektedir. Bu olumsuz görüş, geleneksel beta blokerlerin hemodinamik ve metabolik parametrelerdeki yan etkilerinden kaynaklanmaktadır. Yeni kuşak vazodilator beta blokerlerin, özellikle metabolik parametrelerde, geleneksel beta blokerlere üstünlükleri bilinmektedir. Bu çalışmada her ikisi de yeni kuşak beta bloker olan karvedilol ve nebivololün, esansiyel hipertansiyonlu hastalarda insülin direnci ve lipid profili üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma prospektif, randomize, açık uçlu, klinik bir çalışmadır. Çalışmaya, kardiyoloji polikliniğine başvurarak esansiyel hipertansiyon tanısı konulan, diyabetes mellitusu olmayan 107 hasta alındı. Hastalar 2 gruba randomize edilerek, bir gruba karvedilol 25 mg (p.o.), diğer gruba nebivolol 5 mg (p.o.) dozu titre edilerek başlandı. Tüm hastalara yaşam tarzı değişiklikleri önerildi. İlk başvuruda ve tedaviye başladıktan 4 ay sonra açlık kan şekeri, insülin, lipid profili [yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), total kolesterol, trigliserid, apolipoprotein A-I, apolipoprotein B] değerleri ölçüldü ve HOMA indeksi (açlık kan şekeri x açlık insülini / 405) ile insülin direnci hesaplandı. Randomize edilen 107 hastanın 27' si takipte çalışma dışı kaldı ve çalışma karvedilol grubundan 40 ve nebivolol grubundan 40 hasta olmak üzere toplam 80 hasta ile tamamlanarak verileri analiz edildi. Karvedilol ve nebivolol tedavisi ile sistolik ve diyastolik kan basıncında ve kalp hızında tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0.001) ve azalma gruplar arası benzerdi (p=AD). Hem karvedilol hem nebivolol grubunda, tedavi ile glukoz (p<0.001), insülin (p<0.01), HOMA-IR (p<0.01), HDL (p<0.001), LDL (p<0.001), total kolesterol (p<0.001) ve apolipoprotein B (p<0.05) değerlerinde anlamlı azalma gözlendi, bu değerlerdeki değişim ilaçlar arasında benzerdi (p=AD). Her iki grupta, trigliserid ve apolipoprotein A-I değerlerinde anlamlı değişiklik gözlenmedi (p=AD). Vücut kitle indeksi (p<0.05) ve bel çevresi (p<0.001) her iki grupta anlamlı azalma gösterdi, azalma her iki grupta benzerdi (p=AD). Bu çalışma ile karvedilol ve nebivololün yeni tanı hipertansiyon hastalarında etkin ve benzer kan basıncı düşüşü yaparken, insülin direnci ve lipid profili üzerine olumlu etki gösterdikleri saptandı. Bu veriler doğrultusunda, yeni kuşak beta blokerlerden karvedilol ve nebivololün, metabolik yönden olumsuz etkilere yol açmadan esansiyel hipertansiyon tedavisinde kullanımının uygun olabileceğini ve bu bulguların değişik ilaç gruplarının karşılaştırıldığı plasebo-kontrollü büyük randomize çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Hipertansiyon, insülin direnci, dislipidemi, karvedilol, nebivolol, beta bloker
Oral moksifloksasin başlanan hastalarda holterde kardiyak aritmi insidansının araştırılması
Moksifloksasinin QTc üzerine etkisi geri dönüşümlü ve doz bağımlı olup zayıf bir şekilde hızlı aktive olan rektifiye edici potasyum kanal blokajı (IKr) veya HERG (human ether-a-go-go-ilişkili gen) potasyum kanalları ile sağlanır. Retrospektif veri incelemelerinde moksifloksasinin kullanımına bağlı kardiyak olay insidansında artış izlendiği bildirilmiştir. Oral moksifloksasin ile ilgili yan etkiler bilinmekle birlikte kardiyak yan etki profili açısından QT/QTc üzerine olgu sunumları ve deneysel çalışmalar dışında EKG ve Holter ile saptanabilmiş ritim bozukluklarının sıklığı konusunda literatürde yetersiz veri bulunmaktadır. Bu çalışmamızda üst solunum yolu enfeksiyonu, toplum kökenli pnömoni ve/veya akut alevli bronşit nedenli yeni oral moksifloksasin başlanan 44 hastada EKG ve Holter kullanılarak kardiyak aritmi insidansı üzerine etkilerin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda tüm hastalar 0. gün (tedavi öncesi), 3. gün (tedavi sırasında) ve 10. gün (tedavi sonrası) EKG ve 3. gün ve 10. gün Holter ile kardiyak olay açısından değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi dönemde transtorasik EKO ile yapısal kalp hastalığı ekarte edilmiş, kan biyokimya testleri ile diğer dışlama kriterlerine uygunluk açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamızda hastaların ortalama kalp hızı tedavi esnasında (3.gün) ve tedavi sonrasında (10.gün) Holterde farklılık göstermedi. Kalp hızı EKG ile değerlendirildiğinde tedavi öncesine kıyasla tedavi esnasındaki (3.gün) ve sonrasındaki (10. gün) izlemlerde daha düşük saptanmıştır. (Tedavi öncesi: 80,3±13,9/dk vs 3.gün:76,3±11,3/dk vs 10.gün:75,9±10,6/dk; p=0.007). Ortalama QT aralığı tedavi öncesine kıyasla tedavi esnasında (3.gün) artış göstermiş fakat tedavi sonrası (10.gün) izleminde tedavi esnasındaki (3.gün) izlemine göre benzer düzeyde saptanmıştır (Tedavi öncesi: 353,1±24,6 msn vs 3.gün: 363,3±23,7 msn vs 10.gün: 361,8±20,8 msn; p=0.034). Ortalama QTc aralığı tedavi esnasında (3.gün) tedavi öncesine kıyasla daha yüksekken tedavi sonrası (10.gün) izleminde QTc aralığı ortalamasının tedavi öncesi düzeye benzer olacak kadar düştüğü saptanmıştır. (Tedavi öncesi: 396,4±20,2 msn vs 3.gün: 404,4±19,3 msn vs 10.gün: 397,5±21,0 msn; p=0.011). Bunun sebebi tedavi öncesinde hastaların kalp hızlarının tedavi sırası ve sonrası döneme göre daha yüksek olmasıdır. Çalışmamızda Holter ve EKG beraber kullanılmış ve oral 400 mg/g moksifloksasin alanlarda hayatı tehdit edici aritmiler (TdP, VT...) izlenmediği gibi kardiyak diğer aritmiler açısından da anlamlı fark izlenmemiştir. Çalışmamızda hastaların 3. gün ve 10. gün izlemlerindeki Holter bulgularının cinsiyet ile olan etkileşimi analiz edildiğinde; kadın ve erkek gruplarında minimum kalp hızı (HR) düzeyi, maksimum HR düzeyi, supraventriküler erken vuru (SVEV) ve ventriküler erken vuru (VEV) düzeyleri tedavi sonrasında (10.gün) farklılık göstermemiştir. QT dispersiyonu açısından hem cinsiyetler arasında hem de tedavi öncesi, sırası ve sonrasındaki QT dispersiyonları açısından anlamlı farklılık izlenmemiştir. Sonuç olarak üst ve/veya alt solunum yolu enfeksiyonları tedavisinde ayaktan başlanan oral 400mg/g moksifloksasinin QT süresinde uzama yaptığı ancak QTc süresinde anlamlı düzeyde uzama yapmadığı, kardiyak olay (TdP , kardiyak arrest gibi) ve/veya kardiyak aritmi sıklığında artış yapmadığı 24 saatlik Holter ve EKG ile tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Aritmi, Elektrokardiyografi, Holter, Moksifloksasin, QT/QTc aralığı, QT dispersiyonu
Pulmoner hipertansiyonun sağ ventrikül işlevine olan etkisini değerlendirmede farklı ekokardiyografi tekniklerinin ayırt edici değerinin karşılaştırılması
Pulmoner hipertansiyon, pulmoner damar direncinde yükselmeyle karakterize, sağ kalp yetersizliği ve ölüme neden olabilen kompleks, ilerleyici bir hastalıktır. Pulmoner hipertansiyon şüphesi olan her durumda mutlaka ekokardiyografi yapılmalıdır. Ekokardiyografi tanıda kullanılan, kolay ulaşılabilir, ucuz ve girişimsel olmayan bir yöntemdir. Ayrıca tedaviye yanıt ve takipte yararlıdır. Çalışmamızda pulmoner hipertansiyon hastalarındaki sağ ventrikül fonksiyon bozukluğunu en iyi gösterebileceğimiz, girişimsel olmayan, ekokardiyografi parametresini belirlemek hedeflenmiştir. Çalışmamıza daha önceden bilinen pulmoner hipertansiyon tanısı olan veya yapılan transtorasik ekokardiyografi sırasında pulmoner arter basıncı yüksek saptanan hastalar ile kontrol grubu olarak sağlıklı bireyler alındı. Tüm katılımcıların iki boyutlu ekokardiyografi, konvansiyonel Doppler, doku Doppler görüntüleme, Strain analizi ve üç boyutlu ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonları değerlendirildi. Pulmoner hipertansiyonlu hastalar kontrol grubuyla ve pulmoner arter basıncının derecesine göre kendi aralarında karşılaştırıldı. Çalışmamıza, 18'inin sistolik pulmoner arter basıncı 50 mmHg'nın altında, 22'sinin de 50 mmHg ve üstünde olmak üzere toplam 40 hasta ve kontrol grubu olarak 21 sağlıklı birey alındı. Hastaların ortalama yaşları 64.7 ± 15.8 yıl ve 30'u (%75) kadın idi. Sigara içiciliğinin normal bireylerde daha fazla görülmesi dışında (p<0.05), her iki grubun bazal klinik özellikleri ve laboratuvar bulguları benzerdi (p>0.05). Hasta grubundan BNP kanı örneği alındı. BNP değeri ortalaması 69.8 (10-793) pg/ml idi. Hastaların ekokardiyografi ile hesaplanan sistolik pulmoner arter basınçları ortalama 56.4 ±16.8 mmHg idi. Endikasyon dahilinde 9 hastaya sağ kalp kateterizasyonu yapıldı. Bu alt grubun invaziv sistolik pulmoner arter basınçları ile ekokardiyografi ile hesaplanan sistolik pulmoner arter basınçları arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05, r=0.883). Bunun doğrultusunda ekokardiyografi parametreleri ile invaziv olmayan sistolik pulmoner arter basıncı arasındaki ilişki değerlendirildi. Sağ atriyum çapı (p<0.001, r=0.746), sağ ventrikül çapı (p<0.001, r=0.643), sağ ventrikül sistol sonu alanı (p<0.001, r=0.637), sağ ventrikül diyastol sonu alanı (p<0.001, r=0.598), sağ atriyum alanı (p<0.001, r=0.580), fraksiyonel alan değişimi (p<0.001, r=0.563), üç boyutlu ejeksiyon fraksiyonu (p<0.001, r=0.544) ile sistolik pulmoner arter çapı arasında anlamlı ilişki saptanırken, pulmoner arter basıncının brain natriüretik peptit değerleri ile zayıf ilişkili olduğu izlendi (p<0.05). Yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda sağ ventrikül çapı ve üç boyutlu ejeksiyon fraksiyonunun normal, sistolik pulmoner arter basıncının 50 mmHg'nın altı ve üstü grupları birbirinden ayırt edici gücünün daha yüksek olduğu saptandı. Sonuç olarak, pulmoner hipertansiyonun sağ ventrikül üzerine olan etkilerini değerlendirmede pek çok girişimsel olmayan ekokardiyografi parametresi bir arada kullanılmış ve sağ ventrikül çapı ile üç boyutlu ejeksiyon fraksiyonunun pulmoner hipertansiyonun, sağ ventrikül üzerine olan etkisini en iyi yansıtan parametreler olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Pulmoner hipertansiyon, sistolik pulmoner arter basıncı, sağ ventrikül, ekokardiyografi
Yeni tanı hipertansiyonda tedavi ile apelin düzeyi değişimi ve sol ventrikül diyastolik işlevi ile ilişki
Yeni Tanı Hipertansiyonda Tedavi ile Apelin Düzeyi Değişimi ve Sol Ventrikül Diyastolik İşlevi ile İlişkisi Apelin kardiyovasküler sistem üzerine çeşitli etkileri saptanmış olan yeni bir endojen peptiddir. Bu çalışmada hipertansiyon tanısı konan ve yeni ilaç tedavisi başlanan hastalarda apelin düzeyindeki değişimin saptanması ve tedavi sonrası apelin düzeyi ile diyastolik işlev parametrelerindeki iyileşme arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) kılavuzuna göre evre 1 ve 2 hipertansiyon tanısı konulmuş 90 hasta (50 erkek, 40 kadın) çalışmaya alındı. Koroner arter hastalığı , diabetes mellitus , ciddi kapak hastalığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu % 45' in altında olan, vücut kitle indeksi 30 kg/ m2' nin üstünde olan ve kreatinin düzeyi 1,6 mg/dl' den yüksek olan hastalar çalışmadan çıkarıldı. Hastaların yarısına 80 mg telmisartan, diğer yarısına da 10 mg amlodipin tedavisi rastgele olarak verildi. Tedavi öncesi apelin düzeyi için kan alınıp, transtorasik ekokardiyografi uygulandı. Rutin ekokardiyografik ölçümlerin yanında doku doppler ekokardiyografileri yapıldı. Doku doppler ekokardiyografi ile anüler septal ve lateral e' dalgaları kaydedilip, analizlerde ikisinin ortalaması kullanıldı. Ayrıca M-mod ekokardiyografi ile mitral propagasyon velositeleri (Vp) ölçüldü. Bir aylık tedavi sonrası plazma apelin düzeyi ölçümü ve ekokardiyografi tekrarlandı. Onüç hasta kontrole gelmediği için çalışmadan çıkarıldı. Yaş ortalaması 48 ± 10 olan 77 hastanın verileri analiz edildi. Her iki grup yaş, cinsiyet dağılımı, bazal kan basıncı ölçümleri, bazal apelin düzeyleri ve bazal ekokardiyografik ölçümleri açısından birbirine benzerdi (p>0,05). 1 aylık tedavi sonrasında hem amlodipin hem de telmisartan grubu beraber değerlendirildiğinde apelin düzeylerinde anlamlı artış izlendi (sırasıyla 0,32±0,02'e karşın 0,38±0,02 ng/dl ve 0,27±0,02'e karşın 0,34±0,02 ng/dl; p<0,001). Bu artış miktarı her iki grupta birbirine benzerdi (p=0,671). Yine hem amlodipin hem de telmisartan grubu beraber değerlendirildiğinde sistolik kan basıncında (sırasıyla 154±11'e karşın 123±10 mmHg ve155±7'e karşın 122±9 mmHg) ve diyastolik kan basıncında (sırasıyla 96±9'a karşın 76±8 mmHg ve 92±6'ya karşın 74±9 mmHg) anlamlı azalma izlendi (p<0,001). Bu azalma miktarı her iki grupta birbirine benzerdi (p=0,628). Her iki grupta diyastolik işlevin değerlendirilmesinde kullanılan ekokardiyografik parametrelerde gelişme izlendi (p<0,05). Spearman korelasyon testlerinde, apelin düzeyindeki artış ile ekokardiyografik diyastolik işlev parametrelerindeki gelişme arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu çalışmanın sonucunda, yeni tanı hipertansiyon hastalarında 1 aylık antihipertansif tedavi altında etkin kan basıncı kontrolü ile apelin düzeylerinde anlamlı artış saptandı. Apelin düzeyindeki artış ile diyastolik işlevdeki iyileşme arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Anahtar sözcükler: apelin, hipertansiyon, diyastolik işlev
Resistin düzeyinin sol ventrikül diyastol sonu basıncı ve koroner arter hastalığı ile ilişkisi
Resistin birçok çalışmada ateroskleroz, koroner arter hastalığı (KAH) ve kalp yetersizliği ile ilişkisi irdelenmiş, sisteinden zengin bir peptittir. Literatür incelendiğinde serum resistin düzeyleri ile sol ventrikül diyastol sonu basıncı (SVDSB) ilişkisini ele alan çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızın birincil amacı; resistin düzeyi ile invaziv ölçülen bir parametre olan SVDSB'nın tahmin edilip edilemeyeceğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızın ikincil amaçları resistin düzeyi ile KAH ciddiyeti, karotid intima-media kalınlığı (KİMK) ve ekokardiyografik diyastolik disfonksiyon parametreleri arasındaki ilişkinin irdelenmesidir. Çalışmaya klinikte invaziv koroner anjiyografi (KAG) endikasyonu konulan, diyabetik olmayan 128 hasta dahil edilmiştir. Çalışmadan övolemik olmayan hastalar, diyabet, insülin direnci, akut koroner sendrom, ciddi kapak hastalığı, kreatinin yüksekliği, obezite, aktif enfeksiyon, malignite tanısı olan hastalar dışlanmıştır. Ciddi KAH en az bir koroner arterde ≥%50 darlık olması olarak tanımlanmıştır. Resistin düzeyleri ELISA yöntemiyle KAG öncesi ölçülmüştür. Koroner arter hastalığı ciddiyeti Gensini skoru ile, SVDSB sol kalp kateterizasyonu sırasında ölçülmüştür. Ekokardiyografik değerlendirme KAG uygulamasından ± 12 saat zaman aralığında yapılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59.0±12.5 yıl ve 85 (%66.4)'i erkekti. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre 60 hasta (%46.9) ciddi KAH grubuna, 68 hasta (%53.1) ciddi KAH olmayan gruba alındı. Ortalama SVDSB, ciddi KAH ve ciddi KAH olmayan grupta benzerdi (19.1 ± 8.0 mmHg, 18.2 ± 7.2 mmHg, sırasıyla, p=0.480). Gruplar arasında resistin düzeyleri açısından fark saptanmadı (ciddi KAH grubunda 2626.2 ± 1513.3 pg/ml, ciddi KAH olmayan grupta 3031.9 ± 1638.6 pg/ml, p=0.154). Karotid intima-media kalınlığı ile gruplar arasında anlamlı fark saptandı (ciddi KAH grubunda 0.99 ± 0.34 mm, ciddi KAH olmayan grupta 0.7 ± 0.19 mm, p=0.000). Serum resistin düzeyleri ile atım oranı (EF) (r=0.110, p=0.228), SVDSB (r=-0.045, p=0.627), KİMK (r=0.082, p=0.457), yaş (r=-0.056, p=0.535), Gensini skoru (r=-0.091, p=0.328) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Resistin düzeyleri ve KİMK arasında hipertansif hastalarda (r=0.282, p=0,041) ve ciddi KAH grubunda (r=0.485, p=0.002) anlamlı ilişki saptandı. Resistin düzeyleri ile ekokardiyografik diyastolik disfonksiyon parametreleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Gensini skoru ile PW doku Doppler ile lateral ve septal duvar e' hızları ortalaması (r=-0.364, p=0.000), mitral E dalga hızının PW doku Doppler ile ölçülen lateral ve septal duvar e' dalga hızı ortalamasına oranı (r=0.251, p=0.012), renkli doku Doppler ile elde edilen tüm duvarların e' dalga hızı ortalaması (r=-0.450, p=0.000), mitral E dalga hızının renkli doku Doppler ile ölçülen tüm duvarlar e' dalga hızı ortalamasına oranı (r=0.486, p=0.000), sol atriyum hacim indeksi (SAHi) (r=0.232, p=0.038) ve izovolümetrik gevşeme zamanı (İVGZ) (r=0.336, p=0.001) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Atım oranı bozulmamış (EF ≥ 40) olan hastalarda ekokardiyografide diyastolik disfonksiyon parametreleri ile Gensini skoru arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, mitral E dalga hızının renkli doku Doppler ile ölçülen tüm duvarlar e' dalga hızı ortalamasına oranı (r=0.327, p=0.006), PW doku Doppler ile lateral ve septal duvar e' hızları ortalaması (r=-0.351, p=0.001), renkli doku Doppler ile elde edilen tüm duvarların e' dalga hızı ortalaması (r=-0.355, p=0.002) ve mitral E/A oranı (r=-0.203, p=0.044) arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptandı. Sonuç olarak resistin düzeyi ile SVDSB, KİMK, KAH ciddiyeti, EF ve ekokardiyografik diyastolik disfonksiyon parametreleri arasında ilişki saptanmamıştır. Hipertansif ve ciddi KAH hastalarında resistin düzeyi KİMK açısından belirteç olarak kullanılabilir. Resistinin klinik kullanımında etkinliğini belirlemek amaçlı diyabetik ve EF'si düşük olan hastaları da içeren daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Radiyal arter kullanılarak yapılan koroner anjiyografinin radiyal arter endotel işlevi üzerine olan etkisi
Günümüzde transradiyal koroner anjiyografi uygulaması kabul görmüş ve standart bir yöntem halini almıştır. İşleme bağlı olarak gelişen radiyal arter endotel işlev bozukluğu, radiyal arterin KABG için bir greft veya KBY'li hastalar için bir şant olarak kullanılmasını güçleştirmektedir. Biz bu çalışmamızda radiyal arter kateterizasyonunun kısa ve uzun vadede radiyal arter endotel işlevi üzerine olan etkisini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızdaki birincil sonlanım noktası radiyal arter endotel fonksiyonunun değerlendirilmesidir. Çalışmadaki ikincil sonlanım noktaları ise: koroner anjiyografi sonrası radiyal arter tıkanma sıklığının değerlendirilmesi ve tıkanmaya yol açan etmenlerin belirlenmesi, İşlemin konforunun ve kuvvet kaybının değerlendirilmesi, radiyal arter endotel işlevine etki eden faktörlerin değerlendirilmesi, radiyal arter çapının işlem öncesi ve sonrasında değerlendirilmesi olarak belirlenmiştir. Çalışmaya prospektif olarak 43 hasta dâhil edilmiştir. Radiyal arter endotel işlevi akım aracılı vazodilatasyon testi ve nitrogliserin aracılı vazodilatasyon testi ile kateterizasyon öncesinde, ilk 24 saat içinde ve 8. haftada vasküler ultrason ile değerlendirilmiştir. Sol el kuvvet kaybının değerlendirilmesinde jamar el dinamometresi koroner anjiyografi öncesinde, kateterizasyon sonrası ilk 24 saat içinde ve 8. haftada kullanılmıştır. Çalışmamızın birincil sonlanım noktası olan radiyal arter endotel işlevi ilk 24 saat içinde bozulmuştur (p<0,05). Ancak 8. haftadaki kontrolde kataterizasyon öncesi düzeyine dönmüştür (p>0,05). İkincil sonlanım noktası olan radiyal arter tıkanma sıklığı %23 (10 hasta) saptanmıştır. Radiyal arter tıkanıklığına yol açan bağımsız bir risk faktörü saptanmamıştır. Çalışmaya alınan hastaların sol el kavrama kuvvetinde kateterizasyon öncesine göre 8. haftadaki kontrolde bir azalma izlenmiştir (p<0,05). İşlem öncesi değere göre ilk 24 saat içinde bakılan radiyal arter çapı istatiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır (p < 0,05). 8. haftada bakılan kontrolde radiyal arter çapı tekrar bazal değerine gerilemiştir (p>0,05). Sekizinci haftada hastaların tüm risk faktörleri göz önüne alındığında sadece sigaranın tek başına bağımsız bir faktör olarak radiyal arter endotel işlevini bozduğu saptanmıştır (p=0,002). Sonuç olarak çalışmamızda endotel fonksiyonunun koroner anjiyografi sonrası ilk 24 saat içinde bozulduğu; ancak 8 haftada normal işlevini tekrar kazandığı izlendi. Radiyal arter tıkanıklığı, vasküler ultrason ile rutin olarak değerlendirildiğinde, oldukça yüksek oranda saptandı. Transradiyal koroner anjiyografi sonrası radiyal arterin, KABG'de greft olarak ve KBY'li hastalarda fistül olarak kullanılmasında sakınca olmadığı düşünüldü. Ancak radiyal arterde anjiyografi sonrası tıkanıklığın sık görülmesinin greft sayısını sınırlayacağı düşünüldü. Hastalarda fonksiyonel olarak bir şikâyet yaratmasa da, 8. haftadaki kontrolde sol elde kuvvet kaybı izlenmiştir. Anahtar kelimeler: Radiyal anjiyografi, endotel disfonksiyonu, akım aracılı ve nitrogliserin aracılı vazodilatasyon
Primer perkütan koroner girişim uygulanan ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü hastalarında QT dispersiyonuna etki eden faktörlerin belirlenmesi
Akut ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü hayatı tehdit eden ventriküler aritmilerle seyredebilmektedir. QT dispersiyonu repolarizasyon heterojenitesini gösteren ventriküler aritmiler için iyi bilinen patogenetik bir faktördür. Çalışmamızda ST segment yükselmeli miyokart enfarktüsü hastalarında QT dispersiyonuna etki eden faktörler, primer perkütan girişimin etkisi ve hastane içi dönemde QT dispersiyonun seyrinin incelenmesi hedeflenmiştir. Mayıs 2011-Mayıs 2015 tarihleri arasında acil serviste tanı alıp başarılı primer girişim uygulanan hastalardan öncesinde bilinen koroner arter hastalığı olmayanlar geriye dönük taranmıştır. Çalışmaya alınan 171 hastanın ortalama QTc dispersiyonu 81.11 ± 0.81 ms saptanmıştır. Başarılı girişim yapılmasıyla ortalama QTc dispersiyonu 70.2 ms'ye gerilemiştir. Tanı anında anteriyor miyokart enfarktüsü grubunun QTc dispersiyonu 84.8 ± 1.19 ms, inferiyor miyokart enfarktüsü grubunun ise 78,3 ± 1,05 ms dir. (p < 0.001) Bu fark revaskülarizasyon ile değişmeyip hastaların yoğun bakım takibi boyunca devam etmiştir. Koroner arter hastalığı yaygınlığı açısından gensini skoru yüksek olan hastaların QTc dispersiyonu skoru düşük/orta olanlara göre yüksek saptanmıştır. (84.6 ms – 77.9 ms p<0.001) Yine çok damar hastalığı olanların QT dispersiyonu tek damar hastalığı olanlara göre daha yüksektir. (p < .01) Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu %50'nin altında olanların QTc dispersiyonu normal ejeksiyon fraksiyonlu hastalara göre daha yüksek saptanmıştır. (p < .01) Patolojik Q dalgası gelişen grubun da gelişmeyen gruba kıyasla QT dispersiyonu daha yüksek saptanmıştır. (p < .01) Akut miyokart enfarktüsü hastalarında QT dispersiyonuna hipertansiyon ve diyabetin istatiksel anlamlı etkisi görülmemiştir. (p > .05) Sonuç olarak, akut miyokard enfarktüsünde artmış olan QT dispersiyonu başarılı primer perkutan girişim ile azalır. Bu azalma hastaların yoğun bakım ünitesinde takibi süresince devam eder.
Koroner arter hastalığını öngörmede ekokardiyografik strain analizi ve efor testinin birlikte kullanımı
KORONER ARTER HASTALIĞINI ÖNGÖRMEDE EKOKARDİYOGRAFİK STRAİN ANALİZİ VE EFOR TESTİNİN BİRLİKTE KULLANIMI Efor testinin koroner arter hastalığını saptamada duyarlılığı %68, özgüllüğü %77 dolayındadır. Dolayısıyla yanlış pozitif sonuçlar azımsanmayacak düzeydedir. Ekokardiyografi ile koroner arter hastalığı tanısı için, duvar hareketleri ve duvar kalınlaşması görsel olarak değerlendirilerek global ve bölgesel kasılma hakkında karar verilmektedir. Ancak son yıllarda bölgesel ve global sol ventrikül kontraksiyonunu sayısal olarak değerlendirmeye yarayan yeni metotlar geliştirilmiştir ki strain görüntüleme bunların başında gelmekte ve görsel değerlendirmenin doğruluğunu artırmaktadır. Bu çalışma, efor testine strain görüntülemeyi eklemek suretiyle yapılacak non-invazif değerlendirmenin, koroner anjiyografiye gönderilecek hastalarda seçiciliği artırılabileceği hipotezini test etmek amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya efor testi pozitif olan ve koroner anjiografi (KAG) endikasyonu konulan 77 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalar ciddi KAH olan ve ciddi KAH olmayan hastalar olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Hafif KAH; normal koroner arterler ya da en az bir koroner arterde <%50 darlık, orta KAH; en az bir koroner arterde %50-70 arasında darlık ve ciddi KAH; en az bir koroner arterde %70 ve üzeri ya da sol ana koronerde %50 ve üzeri darlık saptanması olarak belirlenmiştir. KAH yaygınlığı Gensini skoru kullanılarak hesaplanmıştır. Ekokardiyografi değerlendirmesi KAG uygulamasının ±12 saat zaman aralığında yapılmıştır. Strain analizi, EchoPac BT 13.0 (GE, Horten Norveç) yazılımı ile benek takibi yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 56.4±10.8'dir. KAG sonucuna göre 56 hasta (%73) ciddi KAH, 21 hasta (%27) ciddi olmayan KAH grubuna ayrılmıştır. Epikart, endokart ve miyokart strain parametreleri ciddi KAH grubunda, ciddi olmayan KAH grubundaki hastalara göre istatistiksel olarak daha düşük saptanmıştır (Ciddi KAH olan ve olmayan hastalarda sırasıyla GLSendokart: -20.6±2.4 ve -26.3±3.1, p<0.001; GLSmiyokart: -17.5±2.1 ve -22.1±2.5, p<0.001; GLSepikart: -14.9±1.9 ve -18.7±2.2, p<0.001). GLS değeri Gensini skoru ile de pozitif korelasyon göstermiştir. Efor testi pozitif olup strain değeri korunmuş hastaların önemli bir bölümünde ciddi KAH saptanmamıştır (%73). Pozitif efor testine ek olarak strain değerlendirmesi yaklaşımının duyarlılığı %81, özgüllüğü %89 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, pozitif efor testine ek olarak strain değerlendirilmesinin tek başına efor testine göre ciddi KAH saptamada daha yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar efor testi pozitif ancak straini korunmuş olan hastaların anjiyografi kararı vermeden önce ileri non-invazif anatomik ya da fonksiyonel görüntüleme yöntemleriyle değerlendirilmesinin daha iyi olacağını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Efor testi, ekokardiyografi, strain, koroner arter hastalığı
Atriyal fibrilasyonlu hastalarda intrakardiyak trombus varlığının koagulan, agregan ve fibrinolitik sistem belirteçleri ile ilişkisi
Atriyal fibrilasyon (AF) tüm dünyada en sık gözlenen sürekli ritim bozukluğudur. AF zemininde gelişen trombüs, inme etyolojisinde önemli yeri olan bir patolojidir. Bu çalışmada trombüs varlığı ile beta-tromboglobulin (β-TG), protrombin fragment 1-2 (PF1-2), trombin-antitrombin kompleks (TAT), doku plazminojen aktivatörü/plazminojen aktivatör inhibitörü (tPA-PAI-1) kompleks, D-Dimer'in (DD) düzeyleri arasındaki ilişkiyi inceleyerek, noninvaziv olarak trombüs varlığını öngörebilecek bir belirteç bulmayı amaçladık. Çalışmamızda transözofageal ekokardiyografi ile trombüsü saptanan 14 hasta ve trombüsü saptanmayan 40 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların trombüs varlığı ile tromboembolik risk skorları, β-TG, PTF 1-2, trombin-antitrombin kompleks, t-PA-PAI-1 kompleksi ve DD düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. Hastaların yaş ortalamaları 65,6±12,2 yıldı. Trombüs varlığı ve yaş arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Hastaların 33'ü (%61,1) erkekti ve erkek hastalarda trombüs görülme sıklığı daha yüksek bulundu (p<0,05). Hastalarda hipertansiyon (HT), diyabetes mellitüs (DM), eski serebrovasküler olay (SVO), hiperlipidemi, malignite, troid hastalıkları ve sigara kullanımı ile trombüs arasında bir ilişki saptanmazken ; kalp yetmezliği, periferik arter hastalığı, koroner arter hastalığı (PAH-KAH) ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan hastalarda trombüs daha sık gözlenmekteydi(p<0,05). Atriyum genişlikleri ve trombüs varlığı arasında ilişki yoktu. Trombüsü olan hastaların CHADS2 skoru anlamlı olarak yüksek iken (p<0,05); trombüs varlığı ile CHA2DS2-VASc skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Hastaların DD ortanca değeri 0,33 (range: 2,06), TAT ortanca değeri 88150 (range:497350), tPA/PAI-I ortanca değeri 14,1 (range:14,92), β-TG ortanca değeri 10359,5 (range:28541,5), PTF 1-2 ortanca değeri 13880 (range:530420) olarak saptandı. Trombüs varlığı ve DD, TAT, tPA/PAI-I, β-TG, PTF 1-2 düzeyleri arasında istatistiksel bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Çalışmaya alınan hastalarda DD için uygun kesim değeri 0,2, sensitivite %91,7, spesifite %47,9; TAT için uygun kesim değeri 83875, sensitivite %71,4, spesitite %46,2; tPA/PAI-I için uygun kesim değeri 12,74, sensitivite %78,6, spesifite %41,0; β-TG için uygun kesim değeri 8233,5, sensitivite %85,7, spesifite %33,3; PTF 1-2 için uygun kesim değeri 6310, sensitivite %78,6, spesifite %15,4 olarak saptandı Sonuç olarak, DD, TAT, tPA/PAI-I, β-TG ve PTF1-2 belirteçleri AF'li hastaların trombüs gelişiminin tanısında kullanılabilecek spesifik belirteçler değildir. Ancak serimizdeki olgu sayısındaki kısıtlılık, trombüslerin oluşum süreci ve hastalardaki tanı almamış koagülasyon bozuklukları göz önüne alındığında daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: atriyal fibrilasyon, trombüs, koagülasyon bozuklukları
Sol atriyal strain ve prokollajen tip 3 N-terminal peptit düzeylerinin iskemik inmeli hastalarda paroksismal atriyal fibrilasyonu belirlemedeki rolü
ÖZET İskemik inmelerde önemli bir etiyolojik neden olan Paroksismal Atriyal Fibrilasyon (PAF) tanısı ikincil bir iskemik inmenin önlenmesinde oldukça önem taşımaktadır. Günümüzde sıklıkla ritim kaydedici cihazlar nadiren de klinik ve ekokardiyografik çeşitli puanlamalar kullanılsa da PAF saptanmasında hala güçlükler mevcuttur. Bu güçlüklerden yola çıkarak çalışmamızda iskemik inmeli hastalarda etiyolojik bir neden olan PAF'ın saptanmasında, sol atriyal strain ve prokollajen tip III N-terminal peptit (P3NP) düzeylerinin rolünü araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 23/3/2016 – 7/10/2016 tarihleri arasında akut iskemik inme sebebiyle başvuran 100 hasta (55 erkek, 45 kadın) dahil edildi. 24 saatlik holter monitorizasyon inceleme ile bazal ritmi sinüs olan ve kendiliğinden sonlanan atriyal fibrilasyon atağı olan akut iskemik inmeli hastalar PAF grubu, akut iskemik inme geçiren ve holter inceleme ile PAF saptanmayan hastalar kontrol grubu olarak kabul edildi. Sol atrial strain analizi iki boyutlu gri skala görüntüler üzerinden sol atriyum endokart sınırlarının manuel olarak çizilmesi ile benek takibi esasına göre analiz paketi kullanılarak yapıldı. Atriyal duvar; atriyal septum, lateral, inferior ve anterior duvar olarak 4 segmente ayrılarak tepe atriyal sistolik ve diastolik hızlar, tepe atriyal sistolik strain, tepe erken ve geç diastolik strain, tepe atriyal sistolik strain rate, tepe erken ve geç diastolik strain rate ölçümleri yapıldı. Tüm hastaların serum P3NP düzeyleri ölçüldü. Hastaların ortalama yaşı 68,5±14,3 yıl olup, %55'i erkekti. PAF grubundaki hastalarda sol atriyum çapları kontrol grubuna göre daha geniş bulundu (p<0,05). PAF saptanan hastaların sol atriyum tepe sistolik strain ölçümleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,05). Benzer şekilde sol atriyum septal erken ve geç diyastolik strain rate ölçümlerinin; anterior ve inferior erken diyastolik strain rate ölçümlerinin de PAF grubunda kontrol grubuna göre daha düşük olduğu izlendi (p<0,05). PAF saptanan hastaların P3NP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (27768,5±47703,5 pg/ml vs 13328,4±21299,9 pg/ml; p<0,05). Sol atrial strainin % 26,5 olması % 82 duyarlılık ve % 62 özgüllükle; P3NP düzeyinin 7416,5 pg/ml olması % 74 duyarlılık ve % 52 özgüllükle PAF varlığının bir göstergesi olarak bulundu. Sonuç olarak; PAF gelişen hastalarda atriyal fibrozise sekonder olarak sol atriyum dilatasyonu geliştiği, sol atrial strain geriliminin düştüğü ve P3NP düzeyinin arttığı saptandı. P3NP düzeyi ve sol atriyum tepe sistolik strain parametrelerinin PAF varlığını göstermede klinik pratikte kullanılabilmesi mümkün gözükse de, standardizasyonun sağlanabilmesi için geniş serilere ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Atriyal fibrilasyon, atriyal strain, prokollajen tip III N-terminal peptit, iskemik inme
Perkütan mitral valvüloplasti yapılan hastalarda sol atriyum "spontan eko kontrast" ile kan viskozitesi, periferik yayma, transtorasik ve transözofageal ekokardiyografi bulguları arasındaki ilişki
Spontan eko kontrast (SEK) özellikle mitral darlığı hastalarında sol atriyumda sık görülen ve serebrovasküler olaylar (SVO) için risk faktörü olduğu bilininen ancak patofizyolojisi tam olarak aydınlatılamayan bir ekokardiyografik bulgudur. Perkütan mitral valvüloplasti yapılması planlanan 48 mitral darlığı hastası çalışmaya dahil edildi. Sol atriyum SEK derecesi 0'dan 4'e kadar yoğunluğuna göre sınıflandırıldı. İşlem sırasında aort ve sol atriyumdan kan örnekleri alındı. Bu örneklerden ayrı ayrı tam kan viskozitesi, plazma viskozitesi çalışıldı ve periferik yayma (PY) yapıldı. Hastaların 23'ünde (%48) ciddi SEK (SEK derecesi 3-4), 25'inde (%52) hafif-orta derece SEK (SEK derecesi 0-1-2) saptandı. Atriyal fibrilasyon (AF) ve hipertansiyonu olan hastalarda daha yoğun SEK saptandı. SEK yoğunluğu ile SVO öyküsü, mitral kapak alanı, mitral kapak basınç farkı, sol atriyum ortalama duvar hızları, toplam atriyal ileti zamanı ve PY'de rulo formasyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ciddi SEK'i olan hastalarda yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), sol atriyum çapı, sol atrium alanı ve sol atriyum plazma viskozitesi (PV) hafif-orta SEK'i olanlara göre daha yüksek bulundu. Buna karşın sol ventrikül atım oranı, sol atriyal appendiks (SAA) doluş ve boşalma hızları, SAA dış duvar geç sistolik hızı, SAA fraksiyonel alan değişimi ve pulmoner ven (PVe) sistolik hızı ciddi SEK olan hastalarda daha düşüktü. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizi sonrası SEK derecesi ile en güçlü ilişki AF, sol atriyum PV ve sol atriyum çapı arasında bulunmuştur. Sinus ritmindeki hastalar incelendiği zaman SEK derecesi ile en kuvvetli ilişki sol atriyum çapı, sol atriyum PV ve VKİ arasında bulunmuştur. Sonuç olarak bu araştırma ile mitral darlığı olan hastalarda AF, SAA sistolik fonksiyon bozukluğu, sol atriyum boyutlarındaki artış, sol ventrikül atım oranında düşüş, PVe akım hızlarında azalma ve sol atriyum PV'sindeki artış ile SEK'in oluşumu arasındaki ilişkiyi göstermiş olduk.
Koroner yavaş akım hastalarında uzun dönem klinik takip sonuçları
Koroner yavaş akım fenomeni (KYA), önemli epikardiyal koroner arter hastalığı olmaksızın gecikmiş distal damar kanlanması ile karakterizedir. İstirahat ve egzersizde göğüs ağrısına sebep olması nedeni ile klinik öneme sahiptir. Koroner anjiografi uygulanan hastaların %1-4 ünde koroner yavaş akım saptanır. Koroner yavaş akımlı hastalarda göğüs ağrısı nedeni ile hastaneye yatış ve kardiyak kateterizasyon oranları yüksek olmasına rağmen prognoz normal populasyona benzer olarak bilinir. Bu konuda yapılmış randomize çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. KYA etyolojisi ve tedavisi ile ilgili çalışmalar yapılmıştır. Altta yatan, yüksek mikrovasküler direnç ve yaygın koroner ateroskleroz gibi bazı etyolojik sebepler sorumlu görülmesine rağmen, bu fenomeni'nin patofizyolojik mekanizması tam olarak ortaya konamamıştır. Koroner yavaş akım, koroner arterlerin lokal bir hastalığı olarak tanımlanabilir. Bununla birlikte, daha yaygın vasküler anormalliklerle sık birlikteliği Koroner yavaş akım fenomeni'nin diğer bir özelliğidir. Klinik seyir sık tekrar eden göğüs ağrıları nedeni ile önemli derecede bozulmuş yaşam kalitesi ile karakterizedir. Koroner yavaş akım, üzerinde çok sayıda çalışma olmasına rağmen, tanı kıstasları, tedavisi, takibi ve klinik önemi hakkında fikir birliğine varılamamıştır. Bu çalışmada KYA'ın uzun dönem takibi ve klinik sonuçlarının, hastaların ilk başvuru sırasındaki tedavi ve izlemi hakkında katkı sağlıyabileceği, biz klinisyenlere yeni pencere oluşturabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmaya Mayıs 2004 - Mayıs 2008 arasında Başkent Üniversitesi Adana Dr. Turgut Noyan Araştırma ve Uygulama hastanesine kararlı anjina veya anstabil anjina pektoris (USAP) yakınmaları ile başvurmuş hastalar alınmıştır. Koroner anjiografi ile sol ana koroner arter, diğer üç major koroner arter ve bunların 2.0 mm üzerindeki yan dallarında anlamlı stenoz bulunmayan KYA tanısı almış hastalar ve kontrol grubu olarak normal koroner arterler tanısı almış hastalar dahil edilmiştir. Koroner Anjiografi laboratuvarı arşiv dosyaları taranarak 11.156 hasta içinden toplamda 112 koroner yavaş akım hastası çalışmaya alınmıştır. Dışlanma kriterleri, iletişim yetersizliği, kayıt arızası gibi nedenlerden ötürü bu sayı 50'ye düşmüştür. Çalışmaya alınan 50 hastaya telefon yolu ile ulaşılmış ve çalışma için gereken bilgiler kayıt edilmiştir. Koroner yavaş akım grubu'nun 38'i erkek (%76), 12'si kadın (%24) iken, normal koroner arterler grubu'nun 26'sı erkek (%52), 24'ü kadın (%48) idi. Koroner yavaş akım grubunun ortalama yaşı 60,9 ± 6,3 yıl, normal koroner arterler grubu'nun ortalama yaşı 56,4 ± 8,7 yıl idi. Koroner yavaş akım hastalarında sonradan tekrarlayan acil başvuru, sonradan yapılmış ve pozitif sonuçlanmış efor testi, devam eden anjina şikayetleri, başvuru sırasındaki iskemik EKG değişikliği ve devam eden dispneik şikayetler, soradan gelişmiş ve tanısı konmuş periferik arter hastalığı, normal koroner arter hastaları ile karşılaştrıldığında daha fazla idi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda ilk defa KYA hastalarının uzun dönem sonuçları karşılaştırılmıştır. İlk defa KYA grubunda PAH oranları yüksek bulunmuştur. İlk defa istatistiksel olarak anlamlı olmasada KYA hastalarında mortalite oranları fazla çıkmıştır. Bu tezi doğrulayacak daha fazla hasta kapasiteli çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Kriyobalon ile ablasyon yapılan atriyal fibrilasyonlu hastalarda ısı-süre parametreleri ile akut işlem başarısı ve geç rekürrensin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Atriyal fibrilasyon (AF) klinik pratikte karşılaşılan en yaygın aritmidir ve artmış mortalite ve morbidite ile ilişkilidir. AF'li hastalarda sinüs ritminin idamesi semptomların azalması ve artmış yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Sinüs ritminin sürdürülmesinde AF kateter ablasyonu antiaritmik tedaviye alternatif olmuştur. Radyofrekans ile yapılan ablasyon yöntemine alternatif olarak kriyobalon yöntemi ile ablasyon yaygın kullanım alanı bulmuştur. Kariyoablasyonun akut işlem başarısını değerlendirmek için çeşitli teknik parametreler üzerinde çalışılmıştır. Bunlardan biri ısı parametreleridir. Çalışmamızda amacımız kriyoablasyonun akut işlem başarısı ve geç klinik rekürrens ile ısı-süre parametrelerinin ilişkisinin değerlendirmektir. Metod: Çalışmamıza Ocak 2011 Mayıs 2014 tarihleri arasında kriyobalon yöntemi ile AF ablasyonu yapılan 102 hasta dahil edildi ve veriler geriye dönük olarak incelendi. İşleme ait ısı-süre parametreleri CryoConsole kardiyak ablasyon sistemi (Medtronic CryoCath LP) dataları incelenerek elde edildi. Minimum ısı, işlem sırasında ulaşılan minimum ısı derecesi; minimum ısı süresi, minimum ısıya ulaşma süresi; soğuma süresi, balon kapağının kapanıp yavaş soğuma fazına geçilen süre, soğuma derecesi ise bu süredeki ısı derecesi; ısınma süresi, ısınma başlangıcından +20 Co' ye kadar geçen süre; eşik ısıya ulaşma süresi, süperiyor venler için -42 Co inferiyor venler için -39 Co'ye ulaşma süresi olarak tanımlandı. Bu parametrelerin akut rekonneksiyon ve geç klinik nüks ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Toplam 408 pulmoner venin (PV) 367 'sine (%89) kriyoablasyon uygulandı. İşlemden otuz dakika sonra yapılan kontrolde 12 vende (%3,2) tekrar sinyal tespit edildi. Akut rekonneksiyon olan bu venler ısı parametreleri açısından rekonneksiyon olmayanlarla karşılaştırıldı. Akut rekürrens olan grupta; minmum ısı anlamlı derece yüksek (- 40,5±5,5 Co'ye karşın -49,6±6,8 Co p<0,001), minimum ısıya ulaşma süresi anlamlı derecede uzun (182,1±35,7 sn'ye karşın 148,8±27,4 sn p=0,001), soğuma süresi anlamlı derecede uzun (31,6±4,5 sn'ye karşın 26,5±3,7), soğuma derecesi anlamlı derecede yüksek (-21,4±2,7 Co'ye karşın -26,5±4,8Cop<0,001), ısınma süresi anlamı oranda kısa (24,2±4,0 sn' ye karşın 48,7±22,8 p<0,001), eşik ısıya ulaşma süresi anlamlı derecede uzun (90,5±45,1 sn'ye karşın 70,3±41,5 sn p=0,02) tespit edildi. Çalışamaya dahil edilen 102 hastanın 33'ünde (%32,4) geç rekürrens saptandı. Isı parametreleri geç rekürrens ile ilişkisi açısından incelendi. Minimum viii ısı, minimum ısıya ulaşma süresi, soğuma süresi, soğuma derecesi, ısınma süresi eşik ısıya ulaşma süresi ile geç rekürrens arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu yapılan atriyal fibrilasyonlu hastalarda ısı-süre parametreleri akut rekonneksiyon ve işlem başarısı ile ilişkilidir. Bu parametreler akut nüksü belirlemede öngördürücü olarak kullanılabilir. Isı-süre parametreleri ile geç rekürrens ilişkili değildir.
Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu korunmuş asemptomatik organik mitral yetmezlikli hastalarda kantitatif yöntemlerle hesaplanan mitral yetmezliği ciddiyeti ile sol ventrikül mekanik fonksiyonları ve serum PRO-BNP düzeyi arasındaki ilişkinin tespiti
Mitral yetersizliği, mitral kapağın tam kapanmayıp sistolde bir miktar kanın sol ventrikülden sol atriyuma geri kaçması olarak tanımlanır. Mitral yetersizliği sol ventrikülün genişlemesine yol açar. Sol ventrikül diyastol sonu hacmi-duvar gerilimi artar ve sol ventrikül küreselleşir. Sol ventrikül diyastol sonu hacminin ve mitral anulus çapının artması mitral yetersizliğini arttıran kısır bir döngü meydana getirir. Orta-ileri ve ileri MY'de sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu gelişmeden önceki dönem sol ventriküler volüm yüklenmesi paterninin izlendiği dönemdir. Bu dönemde ventrikül dilate; ancak hiperkinetiktir. Sol ventrikül diyastol sonu çapı artmışken, sistol sonu çapı normaldir. Volüm yüklenme paterni uzun süre devam ederse sistol sonu çapı da artar ve sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu gelişir. MY de sistolde sol atriyuma geri kaçan volüm sebebiyle sistolik duvar gerilimi azalır ve EF yüksek ölçülür. Bu da sol ventrikül sistolik fonksiyonunun hatalı olarak daha iyi yorumlanmasına yol açar. Cerrahi zamanlamada EF'nin düşmesini beklemek doğru değildir. Postoperatif dönemde mitral kapak değişimi nedeni ile düşük rezistan yolunun kapanması ve ard-yükün artması EF'nin düşmesine neden olur. Bu çalışmada orta ve ileri mitral yetersizliği olan hastaların iki boyutlu benek izlem ekokokardiyografisi kullanılarak subklinik sol ventrikül sistolik fonksiyon bozukluğu incelenmiş ve olası sistolik fonksiyon bozukluğunun kantitatif yöntemlerle hesaplanan mitral yetersizlik ciddiyeti ve hastaların prognozunu belirlemede kullanılabileceği deneysel ve klinik verilerle gösterilmiş olan BNP ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya, 18-65 yaş arasında, önceden TTE ile orta-ileri derecede organik MY tespit edilmiş, asemptomatik, EF ≥ %60 olan 24 hasta alındı. Semptomatik, EF < %60, LVESÇ >45 mm, koroner ve/veya periferik arter hastalığı, HT, atriyal flutter/ fibrilasyon, KBY, orta ve ciddi derecede diğer kapak hastalıklarının varlığı ve KOAH olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hesaplanan median BNP değerine göre hastalar ≥ 140 pg/ml ve < 140 pg/ml olmak üzere ikiye ayrıldı. Her iki grubun BNP ölçümü, iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler ekokardiyografileri yapıldı. İki boyutlu benek izlemeli ekokardiyografi ile sol ventrikül total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri hesaplandı. Her iki grup, BNP değeri ve sol ventrikül iki boyutlu, M-mod, Doppler ve doku doppler, total global longitudinal (LTGS), sirkumferansiyal (SGS) ve radyal strain (RGS) parametreleri ile sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızda her iki grubun demografik verileri benzerdi. BNP <140 pg/ml ve BNP ≥140 pg/ml gruplarının mitral E ve A dalga velositeleri arasında anlamlı fark saptandı. BNP'nin yüksek olduğu grupta E ve A dalga velositelerinin de yüksek olduğu görüldü (E dalga velositesi için p=0,023, A dalga velositesi için p=0,035). Sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD) ve sistol sonu çap (LVESD), ejeksiyon fraksiyonu (EF), biplan simpson ejeksiyon fraksiyon ve fraksiyonel kısalma (FS) değerlerinde BNP <140 pg/ml ve BNP ≥140 grupları arasında anlamlı fark tespit edilmedi. BNP <140 pg/ml ve BNP >140 pg/ml grupları arasında sol ventrikül Longitudinal Total Global Strain (L TGS) değerleri ortalaması açısından anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla ort: -20,159±0,386 ve ort: 15,35±0,912; p<0.001). Ortalama Sirkumferansiyal Global Strain (SGS) değerlerinde anlamlı fark izlenmedi (sırasıyla ort: -9,29±7,614 ve ort: -19,74±1,249; p=0.119). Ortalama Radyal Global Strain (RGS) değerlerinde hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (sırasıyla ort: 42,708±7,044 ve ort: 41,154±4,65; p=0.813) Sol ventrikül subklinik sistolik fonksiyon bozukluğu ve mitral yetmezliği ciddiyetini gösteren parametrelerin alındığı korelasyon analizinde LTGS ve BNP arasında kuvvetli (rho=0,814; p<0,001), BNP-RV ve BNP-EROA arasında orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır (sırasıyla rho=0,681; p<0,001 ve rho=0,644; p=0,001). Son olarak, LTGS'nin MY'li hastalarda erken cerrahiden fayda görecek yüksek riskli hasta alt grubunu belirlemede uygun bir ölçüt olup olmadığını test etmek için ROC analizi yapıldı ve görüldü ki; LTGS nin belirlediğimiz cut off değeri -18,07'nin üstünde olması MY'li hastalar arasındaki yüksek riskli grubun belirlenmesinde iyi bir ölçüttür. Elde ettiğimiz bulguların klinik sonuçlara yansıyacağını düşünmekle birlikte; bu verilerin, daha geniş hasta popülasyonlu prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanısındayız
Behçet hastalarında subklinik ateroskleroz riskinin karotis intima media kalınlığı ve karotis femoral nabız dalga hızı ile değerlendirilmesi
Behçet hastalığı (BH) ilk kez, 1937 yılında bir Türk dermatoloğu olan Prof. Dr. Hulusi Behçet tarafından oral ve genital ülserlerle birlikte hipopiyonlu üveitten oluşan üç semptomlu bir kompleks olarak tanımlanan, yapılan çalışmalar ile pek çok organ sistemi (eklemler, pulmoner, gastrointestinal, ürogenital, kardiyak, damar ve sinir sistemi) tutulumu ile kapsamı genişletilen temel patolojisi vaskülit olan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen tüm dünyadaki ölüm nedenlerin başında gelmektedir. Son bilgiler ışığında ateroskleroz; patogenezinde kronik inflamasyonun rol oynadığı, büyük ve orta çaplı arterleri tutan multifaktöriyel bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Patogenezinde çok karmaşık mekanizmalar rol oynasa da ateroskleroz gelişimi tanımlanan risk faktörlerinin modifikasyonu ile önlenebilmektedir. Bu çalışmada patogenizinde kronik inflamasyonun rol oynadığı ve son yıllarda farklı hasta gruplarında pek çok çalışmanın yapıldığı kronik inflamatuar hastalıklarda (sistemik lupus eritematozus, romatoid artrit, psöriazis vb.) ateroskleroz gelişimi ülkemizde nispeten daha sık görülen Behçet hastaları üzerinde değerlendirilmiştir. Eylül 2014 ve Mayıs 2015 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine sigara kullanımı dışında tanımlanmış aterosklerotik risk faktörlerine sahip olmayan 30 Behçet hastası ve 30 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların ölçümler öncesinde ayrıntılı öykü, fizik muayene ve laboratuar sonuçları kaydedildi. Sonrasında tüm katılımcıların B-mod ultrasonografi ile karotis intima media kalınlıkları ve basınca duyarlı transducer ile karotis-femoral nabız dalga hızları ölçüldü. Hasta ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, tansiyon-nabız değerleri ve hemoglobin dışındaki laboratuar sonuçlarını (LDL, kreatinin, açlık glukozu, lökosit ve trombosit sayısı) içeren temel karakteristik özellikleri benzerdi. Hasta grubu mukakutanöz ve sistemik tutulum olmak üzere iki alt gruba ayrılmış, grupların cinsiyet dışında temel karakteristik özellikleri benzer bulunmuştur. Mukakütanöz grubun %66.7'si (10/15); sistemik grubun %20'si (3/15) kadın cinsiyetteydi. Hasta grubunun ölçülen maksimum karotis intima media kalınlığı (KİMK) 0.751±0.077 mm, kontrol grubunda 0.735±0.079 mm, ortalama karotis intima media kalınlığı ise hasta grubunda 0.643±0.07, kontrol grubunda 0.629±0.069 mm ölçüldü, her iki parametre de hasta grubunda daha yüksek olma eğiliminde olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ölçülen karotis femoral nabız dalga hızı (NDH) ortalaması hasta grubunda 6.35±1.05 m/sn, kontrol grubunda ise 5.75±0.83 m/sn olarak bulunmuş olup her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,017). Hasta grubundaki subgrup analizinde, mukakütanöz ve sistemik tutulum olan gruplar arasında maksimum/ortalama KİMK ve NDH ölçümleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p değerleri sırası ile 0,927, 0,920 ve 0,600). Yapılan regresyon analizlerinde tüm çalışma grubunda ölçülen maksimum KİMK ile karotis-femoral NDH arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif, orta dereceli bir korelasyon (r=0.661;p<0.001), ortalama KİMK ile karotis-femoral NDH arasında yine istatistiksel olarak anlamlı pozitif kuvvetli bir korelasyon (r=0.717;p<0.001) saptandı. Hastaların ortalama hastalık süresi 9.2±9.4 yıl olup maksimum ve ortalama KİMK ve karotis-femoral NDH ile hastalık süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif, zayıf bir korelasyon izlendi. Çalışmada, önceki çalışmalara benzer şekilde Behçet hasta grubunda sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırıldığında subklinik ateroskleroz gelişiminin değerlendirilmesinde kullanılan KIMK ve karotis-femoral NDH değerleri daha yüksek bulunmuştur. Bu çalışma; önceki çalışmalardan farklı olarak bu iki yöntemin birlikte kullanılması, yapılan regresyon analizlerinde KIMK ile karotis-femoral NDH değerleri arasında pozitif korelasyon saptanması açısından önemlidir. Ayrıca çalışmada NDH'nın KIMK'na göre daha duyarlı bir yöntem olduğu görülmüştür. Çalışmadaki hasta sayısının az olması ve takip periyodunun olmaması da göz önünde bulundurularak Behçet hastalarında subklinik aterosklerozun değerlendirilmesi ve klinik sonuçlarının görülmesi için daha geniş kapsamlı, uzun izlem süreli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ailesel akdeniz ateşi olan hastalarda sol atrial deformasyon parametrelerinin incelenmesi
Ailesel Akdeniz Ateşi [Familial Mediterranean Fever, (FMF)], düzensiz aralıklarla tekrarlayan ve kendi kendini sınırlayan, ateş ile birlikte peritonit, sinovit, plevrit, perikardit, artrit ve deri lezyonları ile karakterize otozomal resesif geçiş gösteren sistemik inflamatuar bir hastalıktır. Özellikle atak dışı dönemde de CRP, IL-6, IL-8 düzeylerinin yüksek tespit edildiği çalışmalar, FMF hastalarında asemptomatik dönemde de subklinik inflamasyonun devam ettiğini düşündürmektedir. Otoimmün romatolojik hastalıklarda kardiyovasküler etkilenmeyi ve otonomik disfonksiyonu gösteren birçok çalışma mevcuttur. Bu hastalıklarda kardiyak ileti sistemi hasarı ve kardiyak aritmiler önemli yer teşkil etmektedir. FMF de bir kronik inflamatuvar hastalık olup klinik ve subklinik kardiyovasküler etkileri birçok çalışma ile ortaya konmuştur. Bu hastalar kardiyovasküler tutulum açısından risk altındadır. Bu çalışmanın amacı, atak döneminde olmayan FMF'li hastaların, sol atriyal deformasyon parametrelerini değerlendirip sağlıklı bireylerle karşılaştırarak, FMF'in sol atriyal fonksiyonlar üzerine olan etkisini tespit etmeye çalışmaktır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi birimlerine herhangi bir nedenle başvuran FMF tanılı hastalar ve kontrol grubu olarak da sağlıklı bireyler çalışmaya uygunluk açısından değerlendirilip çalışmaya alındı. Kriterlere uygun olan 40 FMF (24 erkek, 16 kadın) hastası ve kontrol grubu olarak 30 kişi (19 erkek, 11 kadın) alındı. Gruplar arasında temel karakteristik özellikler benzer saptandı. Laboratuvar parametrelerinden sadece CRP düzeyinin, normal referans aralığında olmakla birlikte FMF hastalarında anlamlı bir şekilde artmış olduğu saptandı. Konvansiyonel ekokardiyografi bulguları karşılaştırıldığında; EDZ, İVRT ve MPİ'nin FMF grubunda daha yüksek olduğu ve bu değerlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Doppler ekokardiyografi bulguları karşılaştırıldığında, iki grup arasında herhangi bir farklılık saptanmamıştır. Atriyal elektromekanik gecikme zamanı verileri her iki grupta karşılaştırıldığında FMF hastalarında interatriyal ve intraatriyal elektromekanik gecikme sürelerinin anlamlı olarak daha uzun olduğu saptandı. İki grup arasında karşılaştırıldığında Pmax ve Pwd sürelerinin FMF grubunda anlamlı olarak daha uzun olduğu saptanmış olup Pmin değeri, FMF grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük gözlenmiştir. Her iki grubun sol atriyal volümleri karşılaştırıldığında, sadece sol atriyal maksimum volümünde istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde FMF hastalarında artış saptandı. Diğer volümetrik parametrelerde her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sol atriyum mekanik fonksiyonları her iki grup arasında benzer saptanmıştır. Bu şekilde hesaplanan konvansiyonel parametrelerde fark saptanmaması kardiyovasküler tutulumu dışlamada yetersiz kalabilmektedir. Bu çalışmada, sol atriyal deformasyon parametreleri olası erken kardiyak etkilenmeyi değerlendirmek için incelenmiştir. Sol atriyal deformasyon parametresi olarak, sol atriyal rezervuar ve kontraksiyon strain değerlerinde FMF grubunda anlamlı olarak daha düşük değerler saptandı. Atriyal iletim fonksiyonunu gösteren strain değeri de FMF grubunda daha az olmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Literatürde FMF grubunda daha önce bu konuda yapılmış çalışmaya rastlanmamıştır. Önceki çalışmalarda gösterilen bulgulara dayanarak hipertansiyon ve yaşlılık gibi, sol atriyal rezevuar ve iletim fonksiyonunda azalma saptanan durumlara yanıt olarak atriyal kontraksiyon fonksiyonunda kompansatuar artış beklenebilirdi. Fakat bizim çalışamamızda atriyal kontraksiyon fonksiyonu pasif iletim fonksiyonuna göre istatistiksel olarak daha azalmış saptanmıştır. Bunun nedeni olarak FMF'deki inflamatuar sürecin atriyal myokardiyumunu primer olarak daha fazla etkilemiş olabileceği ve kontraksiyon fonksiyonunu daha fazla etkilediği düşünülebilir. Bu deformasyon parametrelerinin korelasyon analizinde anlamlı bir bulguya rastlamadık. Bu noktada; hasta sayımızın az olması, genetik belirteçlerin hepsine ulaşılamaması ve kardiyak manyetik rezonans görüntüleme gibi kardiyak amiloidozu ve atriyal fibrozisi gösteren ileri tetkiklerin yapılmamış olması gibi kısıtlılıklar olduğunu düşünmekteyiz. Bu sonuçlar, FMF hastalarında konvansiyonel ekokardiyografik bulguların erken dönemde kardiyak disfonksiyonu göstermede yetersiz kalabileceğini göstermektedir. Bu çalışma ile FMF hastalarında sol atriyal tutulumu erken dönemde saptamak için, sol atriyum deformasyon parametrelerinin kullanılabileceğini göstermiş olduk. Bundan dolayı, FMF hastalarının periyodik olarak kardiyolojik muayenelerinin yapılmasıyla kardiyak etkilenmenin erken dönemde incelenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu sayede FMF ilişkili kardiyovasküler komplikasyonların erken saptanması ve gerekli koruyucu önlemlerin alınmasıyla morbidite ve mortalite önlenebilir ayrıca yaşam kalitesi de artırılabilir. Bu sonuçların daha geniş hasta gruplarında ve daha uzun izlem süreli çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini kanısındayız
Dipper ve nondipper paternine sahip hipertansiyon hastalarında atriyal elektromekank fonksiyonların atriyal strain, p dalga dispersiyonu ve P terminal force ile değerlendirilmesi
Amaç: Hipertansiyon, kardiyovasküler hastalık, serebrovasküler hastalık ve böbrek yetmezliği gibi hedef organ hasarlarının gelişmesinde major rol oynayan bir risk faktörüdür ve tedavi edilmesi ile koroner arter hastalığı ve inme gibi hastalıkların görülme riskinde azalma olduğu bilinmektedir. AKBT ile HT tanı ve tedavisi ofis ölçümlerine kıyasla daha ön plana çıkmaktadır. AKBT'de gece ve gündüz KB ölçümlerinde NDHT paterni gösteren hastalarda DHT paterni gösterenlere göre daha yüksek oranda serebrovasküler hastalık ve sol ventrikül kütlesi, kardiyovasküler mortalite ve morbiditede artış olduğu gözlenmiştir. Strain (S) ve Strain Rate (SR) bölgesel miyokardiyal fonksiyonların, konvansiyonel EKO parametrelerinde etkilenmenin görülmediği subklinik evrede kantitatif olarak belirlenmesinde fayda sağlamaktadır ve kalp hastalığının teşhis ve takibinde bu teknik artık daha geniş kullanım alanı bulmaktadır. P-terminal force değerinin AF, inme, SolVH ve kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye yatış ya da ölüm kompozit son noktaları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. EKG de pratik olarak hesaplanabilme avantajı mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, hipertansif hastalarda, iki boyutlu speckle tracking ekokardiyografi ve elektrokardiyografi parametreleri kullanarak sol atriyal (LA) miyokardiyal doku diyastolik fonksiyonları üzerine dipper ve nondipper hipertansiyonun etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2015 ile Mayıs 2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran fizik muayene, laboratuvar ve konvansiyonel görüntüleme yöntemleriyle tespit edilmiş hedef organ hasarı bulunmayan, ayaktan kan basıncı takibine göre dipper (DHT) ve nondipper (NDHT) olarak gruplandırılmış toplam 72 hasta ve 39 hiçbir hastalığı olmayan kontrol grubu alındı. Kan basıncında gece boyunca en az %10 oranında azalma olmayan hastalar NDHT olarak sınıflandırıldı. Bu hasta ve kontrol gruplarına 2D transtorasik ekokardiyografi yapılarak konvansiyonel parametreler, pulse dalga doppler ile mitral giriş akımları, doku doppler ile sol ventrikül dolum basınçları, strain görüntüleme ile sol atriyumun global fonksiyonları araştırıldı. Tüm olgulara elektrokardiyografi uygulanarak P dalga dispersiyonu ve P terminal force değerleri hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 111 hastanın yaşları 19 ile 80 arasında olup DHT grubunda 13 kadın (%43,3), 17 erkek (%56,7) olmak üzere toplamda 30 hasta, NDHT grubunda ise 21 kadın (%50) ve 21 erkek (%50) olmak üzere toplam 42 hasta bulunaktaydı. Kontrol grubu ise 14 kadın (%35,9), 25 erkek (%64,1) sağlıklı bireyden oluşmaktaydı. Her iki hasta grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında gruplar arasında boy ve cinsiyet ve sigara kulanım sıklığı arasında fark yoktu. DHT ile NDHT grupları arasında yaş farkı yoktu (55,33±10,58 ile 57,38±10,9) ve kontrol grubu daha genç hastalardan oluşmaktaydı (34,44±10,4). Kontrol grubunda kilo, VKİ, VYA değerleri DHT ve NDHT gruplarına kıyasla daha düşük saptandı ancak DHT ile NDHT grupları arasında fark yoktu (kontrol ve hasta grupları arasında p<0,05). Kalp hızı her üç grupta da benzerdi ancak SKB ve DKB ölçümleri DHT ve NDHT gruplarında daha yüksek saptanmıştı. Kontrol grubunda ise muayenede ölçülen sistolik ve diyastolik kan basınçları hasta gruplarına göre anlamlı olarak düşüktü (kontrol grubu:117,3±7,6 / 70,5±6,7 mmHg, DHT grubu: 138,0±19,9 / 84,3±12,3 mmHg, NDHT grubu: 137,9±15,9 / 84,0±11,6 mmHg). DHT ve NDHT gruplarında HT hastalığına sahip olma süresi benzerdi. Kontrol grubunda, hasta gruplarına göre Ao, LA, IVS, PwD ve sol ventrikül kitle indeksi (SVKİ) ortalama ölçüm değerleri daha düşük saptandı (p<0,05). Her üç grup arasında erken diyastolik mitral akım velositesi (mitral E) açısından anlamlı fark yoktu, geç diyastolik mitral akım velositesi (mitral A) kontrol grubunda hasta gruplarına göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). Mitral E/A oranı ise kontrol grubunda hasta gruplarına göre daha yüksek saptandı. Mitral A ve Mitral E/A oranı değerleri DHT ve NDHT gruplarında benzer saptandı. Doku doppler parametrelerinden mitral lateral e (LATEm), mitral lateral s (LATS), mitral septal e (SEPEm) değerleri kontrol grubunda her iki hasta grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,05) ancak DHT ve NDHT grupları arasında anlamlı fark yoktu. Mital lateral a (LATAm), mitral septal a (SEPAm), mitral septal s (SEPS) her üç grup arasında da benzer saptandı. Mitral deselerasyon zamanı (DZ), izovolümetrik gevşeme zamanı (İVRZ) ve miyokard performans indeksi (MPİ), Mitral E/e oranı kontrol grubunda hasta gruplarına göre değerler daha düşüktü (p<0,05) ancak DHT ve NDHT grupları arasında anlamlı fark yoktu. NDHT grubunda elektromekanik gecikme süreleri anlamlı olarak DHT ve kontrol grubuna göre daha uzundu (NDHT grubu: inter-atriyal PA:32,8±8,4 msn, sol atriyal PA:19,3±7,1 msn, sağ atriyal PA: 13,5±5,9 msn; DHT grubu: inter-atriyal PA:25,2±7,1 msn, sol atriyal PA:14,9±6,3 msn, sağ atriyal PA:10,3±4,4 msn, p<0,05). DHT grubunda da aynı şekilde elektromekanik gecikme süreleri anlamlı olarak kontrol grubuna göre daha uzun saptandı (kontrol grubu: inter-atriyal PA:15,9±6,9msn, sol atriyal PA:9,2±5,6 msn ve sağ atriyal PA: 6,7±2,3 msn, p<0,05). LA presistolik volüm indeksi kontrol grubunda hasta gruplarına göre anlamlı olarak daha düşük saptandı ancak DHT ve NDHT grupları arasında fark yoktu (sırasıyla: LAVİpreP:11,08±2,93 cm3/ml, 15,51±5,83 cm3/ml, 16,38±6,51 cm3/ml). DHT ve NDHT grupları arasında LAVİ açısından fark saptanmadı. Her iki hasta grubunda strain değerleri kontrol grubuna göre daha düşük olmak üzere NDHT grubunda her üç strain parametresi de DHT grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,05). Pmin değerleri arasında üç grupta da istatistiksel olarak fark bulunmadı ancak Pmax, PWD ve PTF değerleri DHT ve NDHT grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Ayrıca NDHT grubunda da DHT grubuna göre aynı değerler anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Özellikle NDHT paterni, DHT paternine oranla hipertansif hastalarda atriyal elektromekanik deformasyon parametrelerinde daha fazla bozulmalara ve bunun sonucunda da atriyal olumsuz yeniden şekillenmeye sebep olmaktadır. Bu sonuçların daha geniş hasta gruplarının alınmış olduğu yeni çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Hipertansiyon, dipper, nondipper, iki boyutlu longitudinal strain, P dalga dispersiyonu, P terminal force.