390
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Radius distal uç kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastalardaki karpal tünel sıkışmasının araştırılması
Radius distal uç kırığı nedeniyle cerrahi tedavi ile volar plak uygulanan hastalarda, karpal tünel içerisindeki mediyan sinirin sıkışmasının varlığı araştırıldı. Çalışmamızda Ocak 2008 ile Ocak 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde radius distal uç kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve volar plaklama ile fiksasyon uygulanan erişkin 33 hastanın 33 distal radius kırığı kontrol muayenelerine çağrılarak ameliyat edilen taraf ile sağlam el bilekleri karşılaştırılarak retrokspektif olarak değerlendirildi. Grupların son kontrollerindeki klinik ve radyolojik bulgularının değerlendirilmesi Gardland ve Werley klinik değerlendirme, Steward ve ark radyolojik değerlendirme sistemine göre yapıldı. KTS'nin varlığının araştırılmasına yönelik olarakda, el bileği fizik muayene bulgularına, mediyan sinir provakatif testlerine, el kavrama gücüne, pinch (sıkıştırma) kuvvetine, el bileği pisiform kemik seviyesinde mediyan sinirin çapı ve karpal tünel hacim ölçüm değerleri ve elektronörofizyolojik inceleme sonuçlarına ameliyat edilen ve kontrol gurub olan sağlam el bileklerinde bakılarak yapıldı. Çalışmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizleri SPSS 19.0 paket programında yapıldı.Erkeklerin yaş ortalaması 44,2 (21-68), kadınların ise 53,8 (36-68) olup genel yaş ortalaması 45,5 (21-68) olarak bulundu. Gartland ve Werley klinik değerlendirme kriterlerine göre % 73'ünde mükemmel, % 21'inde iyi ve % 6'sınde orta sonuç elde edildi. Stewart radyolojik değerlendirme sonuçları göre % 67'sinde mükemmel, % 33'nünde iyi sonuç elde edildi. Ameliyat edilen taraf ve kontrol grubları arasında kavrama gücü değerleri kontrol gurubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ameliyat edilen taraf ve kontrol guruplarının fizik muayene ve elektronöromiyografi sonuçlarına göre ameliyat edilen gurupda 3 (% 9) hastada ileri evre karpal tünel sendromu bulgularının olduğu, kontrol gurubunda ileri dönem karpal tünel sendromu olmadığı tespit edildi. İleri dönem karpal tünel sendromu tespit edilen hastalarda karşı sağlam taraflarına göre ultrasonografide mediyan sinir ve karpal tünel hacim ölçümleri arasında fark tespit edilmedi. Çalışmamızda radius distal uç kırıklarından sonra volar plaklama yapılan hastalarda iler dönem karpal tünel sendromu gelişme insidansını genel popülasyonda karpal tünel sendromu görülme insidansı oranlarına yakın bulduk. Radius distal uç kırıklarının açık redüksiyon ve volar plak ile cerrahi tedavisini karpal tünel sendromu gelişmesi riski açısından güvenli bir yaklaşım ve metod olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Radius distal uç kırıkları, volar plak, Karpal Tünel Sendromu
Anjiotensin konverting enzim inhibitörleri ile anjiotensin reseptör blokörlerinin kırık iyileşmesine olan etkisi
Renin-Anjiotensin Sistemi (RAS) vücutta kan basıncı ve sıvı-elektrolit modülasyonunun önemli belirleyicilerindendir. Bu sistemin çeşitli dokularda bulunan spesifik reseptörlerine bağlanarak arteryel vazokonstrüksiyonu ve böbrekten suyun emilimini sağlayıp kan basıncını arttırdığı, hücre çoğalmasını, farklılaşmasını, yenilenmesini arttırdığı, iltihabi yanıt artışı sağladığı, programlanmış hücre ölümü ve yeni damar oluşumunu indüklediği çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. RAS'ın kemik hücreleri üzerinde de reseptörlerinin olduğunun gösterilmesi sonrasında, RAS' ın kemik hücre yapısı ve mineralizasyonunu üzerine potansiyel etkileri son yıllarda araştırma konusu olmuştur. Ancak bu sistemin kırık iyileşmesi üzerine olan etkileri hakkında literatürde halen yeterli çalışma ve bilgi birikimi yoktur. Bununla birlikte dünyada ve ülkemizde hipertansiyon sıklığı gittikçe artmakta ve bu hastalığın tedavisinde kullanılan yeni kuşak ilaçlar arasında RAS'ı inhibe eden veya bu sistemin reseptörlerini bloke ederek çalışmasını engelleyen ilaçlar da yüksek oranlarda kullanılmaktadır. Bu kullanıma bağlı olarak kemik metabolizması etkilenmekte, buna paralel olarak hipertansif hastalarda meydana gelebilecek olan kırıkların iyileşme mekanizmalarının da etkilenebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmayı yapmaktaki amacımız; hayvan modelinde Anjiotensin-Konverting Enzim (ACE) inhibitörü ve Anjiotensin Reseptör Blokörünün (ARB) kırık iyileşmesine etkisi olup olmadığını; varsa bu etkinin kırık iyileşmesinin hangi dönemlerinde ortaya çıktığını objektif bulgularla göstererek, antihipertansif tedavi ajanı olarak bu ilaçları kullanan hastalarda oluşabilecek kırıkların iyileşme paterninin, kullanılan antihipertansif tedavi protokolünden nasıl etkilenebileceğine dair ipuçları elde etmektir. Çalışmamızda 108 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat; Kontrol grubu, ACE İnhibitörü verilen grup ve ARB verilen grup olmak üzere eşit sayıda 3 gruba ayrıldı. Genel anestezi altında tüm ratların sol femur orta 1/3 diafizer kısmında açık yöntemle transvers kırık oluşturulup, intramedüller fiksasyonla tespit yapıldı. Ardından tüm ratlar doğal yaşam alanlarına bırakılıp, ACE grubunun içme suyuna 10 mg/kg dozunda Enalapril, ARB grubunun içme suyuna ise 10 mg/kg dozda Losartan katıldı. Çalışmanın 2 ve 5. haftalarında ratlar sakrifiye edilerek radyolojik ve histolojik olarak kırık iyileşmesi değerlendirildi. Radyolojik olarak Lane-Sandhu tarafından tariflenen metod kullanıldı. Radyolojik olarak 2. hafta skorları; ACE inhibitörü grubunda 1.80 ± 0.63, ARB grubunda 1.90 ± 0.73, Kontrol grubunda 0.80 ± 0.42 olarak bulundu. 2. haftada üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). Kontrol grubu skoru, ACE inhibitörü grubuna (p=0.003) ve ARB grubuna (p=0.003) göre anlamlı derecede düşük bulundu. 5. hafta skorları ACE inhibitörü grubunda 2.89 ± 0.60, ARB grubunda 1.89 ± 0.60, Kontrol grubunda 1.67 ± 0.50 olarak saptandı. 5. haftada da üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). Kontrol grubu skoru, ACE inhibitörü grubuna (p=0.001) ve ARB grubuna (p=0.001) göre anlamlı derecede düşük bulundu. Histolojik olarak 2. hafta skorları; ACE inhibitörü grubunda 2.13 ± 0.83, ARB grubunda 2.63 ± 0.51, Kontrol grubunda ise 1.38 ± 0.74 olarak bulundu. 2. haftada üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.015). Kontrol grubu skoru, ARB grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0.007). 5. hafta skorları ACE inhibitörü grubunda 7.70 ± 0.48, ARB grubunda 5.88 ± 1.64, Kontrol grubunda 5.00 ± 0.75 olarak bulundu. 5. haftada da üç grubun skorları arasındaki fark anlamlı bulundu (p=0.001). ACE inhibitörü grubunun skoru hem Kontrol grubu skoruna göre (p<0.001) hem de ARB grubu skoruna göre (p=0.016) anlamlı derecede yüksek bulundu. Bu öncül deneysel çalışmanın sonuçları, ACE inhibitörlerinin kırık iyileşmesi sürecini hızlandırdığını gösterdi. ARB' lerin ise kırık iyileşme sürecinde kısmen olumlu etki gösterdiği izlenmekle birlikte, sonuç üzerinde anlamlı etki yaratmadıkları saptandı. Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, Anjiotensin Konverting Enzim İnhibitörü, Anjiotensin Reseptör Blokörü, Hipertansiyon, Rat femur
İnstabil femur intertrokanterik kırıklarının proksimal femur antirotasyon çivisi ve parsiyel kalça artroplastisi ile cerrahi tedavi sonuçlarının karşılaştırılması
İleri yaş grubunda gözlenen instabil intertrokanterik kalça çevresi kırıklar yüksek oranda mortalite ve morbiditeye neden olmaktadır. Bu kırıklar sıklıkla artroplasti veya internal tespit ile tedavi edilmektedirler. Artroplasti, erken yük verme ve mobilizasyon gibi avantajlara sahip iken intramedüller cihazların kullanıldığı tespit ise daha kısa cerrahi ve daha az morbidite gibi avantajları vardır. Ancak bu iki yöntemin uzun dönemde mortalite ve morbidite açısından birbirlerine olan üstünlükleri ile ilgili kısıtlı veri mevcuttur. Bu çalışmada, instabil intertrokanterik kırık tanısıyla protez veya tespit uygulanan hastaların mortalite ve morbidite açısından sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde, 2004-2014 yılları arasında cerrahi olarak tedavi edilen 189 femur intertrokanterik kırıklı hasta çalışmada değerlendirildi. Olgular parsiyel kalça artoplastisi (PKA) veya proksimal femur çivisi- antirotasyon (PFNA) ile tedavi edildiği gözlendi. Bu kırıkların 114'ünün instabil olduğu gözlendi. Bu 114 olgudan en az 6 ay klinik ve radyolojik takip verisi olan ve takipte ulaşılabilen 53 (27 PKA, 26 PFNA) olgunun sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların demografik verileri, ASA skorları, yoğun bakım yatış süreleri, hemoglobin değerleri, ameliyat sonrası drenaj miktarı, kan transfüzyonu miktarı, toplam yatış süresi, takip süresi sonundaki Harris kalça skorları (HKS) ve sağkalım durumu verileri analiz edildi. Her iki grup karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, ameliyat öncesi hemoglobin değerleri, ASA risk skorlaması açısından anlamlı fark gözlenmedi. PFNA grubunda yoğun bakımda takip edilen hasta sayısının PKA'a göre daha düşük (PFNA % 23 - PKA % 55,5) olduğu, PKA grubunda ameliyat sonrası drenajının daha yüksek olduğu, PKA grubunda kan transfüzyonu ihtiyacının daha fazla (PKA:17 – PFNA:8) olduğu görüldü. Hastanede kalış süresinin PKA grubunda daha uzun olduğu görüldü (PKA:11- PFNA:7). Takip süresi sonunda mortalitenin PKA grubunda daha yüksek olduğu gözlendi (PKA % 44,5- PFNA % 23,1). Yaşayan olguların Harris kalça skorlarının ise PFNA grubunda belirgin olarak yüksek olduğu görüldü (PFNA:80,1 – PKA:67).(p<0,05) Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler literatür ile uyum göstermekle birlikte instabil femur intertrokanterik kırıkların cerrahi tedavisinde proksimal femur çivisi, parsiyel kalça artroplasitisine göre daha az mortalite, gerek yatış döneminde gerekse takip sonunda daha az morbiditeye neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Femur İntertrokanterik Kırık, Parsiyel Kalça Artoplastisi, Proksimal Femur Antirotasyon Çivisi (PFN-A)
Anjiotensin konverting enzim inhibitörleri ile anjiotensin reseptör blokörlerinin tendon iyileşmesine olan etkisi
Fatih Korbay, Anjiotensin Konverting Enzim İnhibitörleri İle Anjiotensin Reseptör Blokörlerinin Tendon İyileşmesine Olan Etkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Tezi. Zonguldak, 2015. Renin-Angiotensin Sistemi(RAS) inhibisyonunun antifibrotik özellik göstermektedir. Renoprotektif ve kardiyoprotektif etkisi klinik olarak kullanılan RAS inhibisyonunun ekstraviseral fibrotik süreçlerin engellenmesinde de etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmamızda RAS'ın ACEi ve ARB ile inhibisyonu ile fibrojenik bir süreç olan tendon iyileşmesi üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamız rat aşil tenotomisi ve tamiri deneysel modelinde; anjiotensin konverting enzim inhibitörü(ACEi) grubu, angiotensin-II reseptör blokörleri(ARB) grubu ve kontrol olmak üzere ve her grupta 12'şer örnek olmak üzere 3 grupta planlanmıştır. Aşil tenotomisi ve tamiri uygulanan ratlara ACEi grubuna 10 mg/kg/gün dozunda Enalapril, ARB grubuna 10 mg/kg/gün dozunda Losartan verilmiştir. Enflamasyon sürecinin tamamlandığı ve proliferatif evrenin hâkim olduğu 3. hafta ve proliferatif evrenin tamamlanıp remodeling sürecinin başladığı 5. haftalarda olmak üzere örnekler sakrifiye edilerek histolojik değerlendirme yapıldı. Histolojik incelemelerde; enflamasyon, fibroblastik süreç, dokudaki TGF-beta ve kollajen ekspresyonu ACEi ve ARB ile baskılanmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalarda ACEi'nin ARB'den daha etkin bir antifibrotik etki gösterdiği gözlenmiştir. Lokal renin-angiotensin sistemi inhibisyonunu, viseral fibrozisin haricinde kas-iskelet sisteminde de görülen fibrotik süreçler üzerinde etkindir. Anahtar Kelimeler: Tendon iyileşmesi, Anjiotensin Konverting Enzim İnhibitörü, Anjiotensin Reseptör Blokörü, Hipertansiyon, Rat tendon, Fibroblast,
Çocuk önkol çift diafiz kırıklarında intramedüller kirschner telleri ile tespit sonuçlarımız
ÖZET Önkol kırıkları çocukluk çağının sık görülen kırıklarındandır. Önkol diafiz kırıklarının tedavisinde kapalı redüksiyon ve alçı uygulaması sık kullanılan bir tedavi yöntemidir. Kapalı redüksiyonun başarılı olmadığı veya takiplerinde redüksiyon kaybı olan olgularda cerrahi tedavi uygulanır. Çocuklarda önkol diafiz kırıklarının cerrahi tedavisi için farklı teknikler uygulanmıştır. Ancak K-telleri ile intramedüller tespit en yaygın kullanılan cerrahi tekniktir. Bu retrospektif çalışmanın amacı, önkol çift diafiz kırığı nedeniyle intramedüller K-telleri ile cerrahi tespit yapılan çocuk hastaların sonuçlarını literatürle kıyaslayarak değerlendirmektir. Kliniğimizde Ocak 2006 ile Temmuz 2011 tarihleri arasında, K-telleri ile intramedüller tespit uygulanan, 40 önkol çift diafiz kırığı olan çocuk hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Yaş ortalaması 10.12 [Dağılım: 3-16] olan hastaların 3'ü kız, 37'si erkekti. Otuz dört hastada kapalı redüksiyon başarısızlığı, 6 hastada izlemlerinde redüksiyon kaybı ameliyat nedenlerimizdi. Otuz dört hastada kapalı kırık, 6 hastada Gustilo-Anderson tip 1 açık kırık mevcuttu. Tüm kırıklar K-telleri ile intramedüller tespit edilmişti. Radiusa fizis hattının proksimalinden retrograt, ulnaya apofiz tipinden antegrat olarak K-teli ile tespit uygulanmıştı. Hastalar ortalama 72,85 [Dağılım: 55-80] gün takip edildi. K-telleri ortalama 2 ayda çıkarıldı. Son kontrollerinde hastalar Price'ın değerlendirme kriterlerine göre değerlendirildi. Price'ın değerlendirme kriterlerine göre 39 hastada çok iyi, 1 hastada iyi sonuç tespit ettik. Komplikasyon olarak; 2 hastada ulna teli giriş yerinde yüzeysel cilt enfeksiyonu, 1 hastada ulnar tel migrasyonu, 1 hastada implant yetmezliği ve 1 hastada hipertrofik skar ile karşılaşıldı. Çocuk önkol çift diafiz kırıklarının cerrahi tedavisinde intramedüller K-telleri ile tespit komplikasyon oranı düşük, uygulaması kolay, düşük maliyetli, etkili ve güvenli bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Çocuk, önkol kırığı, K-telleri, intramedüller
Osteogenezis imperfektalı olgularda intramedüller osteosentez sonuçlarımız
Osteogenezis İmperfekta, uzun kemik deformiteleri ve kırıklarının görüldüğü genetik nedenli osteoporozun en sık sebebi olan bir bağ dokusu hastalığıdır. Temel kusur tip I kollajenin niteliksel ve niceliksel eksikliğidir. Ortopedik olarak hedef, deformite ve kırıkların tedavisi ve önlenmesidir. Şiş-kebap osteotomisi olarak bilinen ve esas olarak "çoklu osteotomiler, düzeltme ve çivi ile tespit" ilkesine dayanan temel cerrahi teknik uygulanır. Bu çalışmada, 2006–2011 tarihleri arasında cerrahi tedavi edilen 12 Osteogenezis İmperfektalı hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş ortalaması 7 yaş (6 ay-16 yaş) idi. Femur ve tibia kemikleri olmak üzere toplam 29 alt ekstremite kemiğine cerrahi tedavi uygulandı. Femura çift, tibiaya tek K-teli kullanıldı. Ortalama takip süresi 3,18 yıldı. Revizyon oranı femur cerrahisi için % 42, tibia cerrahisi için % 62, tüm cerrahilerde % 48 idi. Komplikasyon oranı femurda % 39, tibiada ise % 46 idi. Toplam komplikasyon oranı % 41 idi. Sonuç olarak; bu yöntemin kolay uygulanabilir ve ulaşılabilirliği yanında ucuz olması itibariyle Osteogenezis İmperfekta cerrahi tedavisinde etkili ve güvenli bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Osteogenezis İmperfekta, şiş kebap osteotomisi, kırık, deformite
Unikameral (basit) kemik kistleri ve anevrizmal kemik kistleri cerrahi tedavi uygulamalarımız
ÖZET Unikameral ve anevrizmal kemik kistleri sıklıkla çocukların ve adölesanların kemiklerinde yerleşim gösteren benign tümörlerdir. Her iki lezyonun da çeşitli tedavileri vardır ve yüksek tekrarlama oranına sahiptirler. Unikameral ve anevrizmal kemik kistlerinin tedavisinde; perkütan aspirasyon sonrasında kortikosteroid veya kemik iliği enjeksiyonu, dekompresyon, rezeksiyon, greftleyerek veya greftlemeyerek küretaj veya bunların kombinasyonu gibi çeşitli cerrahi tedavi yöntemleri vardır. Retrospektif olarak 20 unikameral kemik kisti ve 20 anevrizmal kemik kisti olan hastaları inceledik. Unikameral kemik kisti olan hastaların 11'i erkek, 9'u kadın, anevrizmal kemik kisti olan hastaların 12'si erkek, 8'i kadındı. Unikameral kemik kisti olan hastaların yaş ortalaması 19, 80 yıl (4-50) ve kemik kisti olan hastaların yaş ortalaması 21, 76 yıl (4-56) idi. Unikameral kemik kistli 17 hastaya küretaj sonrasında greftleme, 2 hastaya perkütan aspirasyon sonrası kortikosteroid injeksiyonu, 1 hastaya küretaj sonrası kemik çimentosu uygulaması yapıldı. Anevrizmal kemik kistli 14 hastaya küretaj sonrasında greftleme, 1 hastaya perkütan aspirasyon sonrası kortikosteroid injeksiyonu, 1 hasta küretaj sonrası kemik çimetosu uygulaması, 1 hasta küretaj sonrası kemik dolgu materyali, 3 hasta rezeksiyon ile tedavisi uygulandı. Ortalama takip süremiz 36 aydı (6-60). Toplam 10 nüks görülürken, bunların 5 tanesi unikameral kemik kistli ve 5 tanesi de anevrizmal kemik kistli hastalardı. Unikameral kemik kisti olan 4 nüks hastasına küretaj sonrası greftleme ve 1 tanesine de perkütan aspirasyon sonrası kortikosteroid uygulanmıştı. Anevrizmal kemik kistli 3 nüks hastasına küretaj sonrası greftleme, 1 tanesine perkütan aspirasyon sonrası kortikosteroid ve 1 tanesine de rezeksiyon uygulanmıştı. Unikameral ve anevrizmal kemik kistleri kemiğin benign lezyonlarıdır. Genelde cerrahi tedavi ile iyi sonuçlar elde edilir. Ancak, her iki lezyonun da yüksek tekrarlama sıklığı vardır. Bu yüzden hastalar ilk yıl 3 ayda bir, ikinci yıl 6 ayda bir ve sonrasında yılda bir takip edilmelidirler. Anahtar Kelimeler: Unikameral ve anevrizmal kemik kisti, cerrahi tedavi, nüks.
Yetişkin tibia plato kırıklarında cerrahi tespit sonuçlarımız
Cerrahi teknik ve tespit materyallerindeki gelişime rağmen, farklı derecelerde eklem çökmesi, ayrışma ve yumuşak doku hasarıyla birlikte, geniş yaralanma spektrumuna sahip tibia plato kırıkları tedavisi güç olan ortopedik sorunlardan biridir. Bu çalışmanın amacı; F.Ü. Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Mayıs 2008 - Ocak 2013 tarihleri arasında tibia plato kırığı tanısıyla cerrahi olarak tedavi edilen olguların uzun dönem fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi ve kıyaslanması, olgularımızdaki başarı oranını ve ortaya çıkmış olan komplikasyonları belirlemek, gruplandırılmış olguları karşılaştırılarak kırık tipinin, yaşın fonksiyonel sonuç ve başarı oranı üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Tibia plato kırığı mevcut olan 10'u kadın 15'i erkek 25 olgu tez kapsamına alındı ve olgular retrospektif olarak incelendi. Uygulanan ameliyatlarda hastalar 3 ayrı grupta incelendi. 1. grup açık redüksiyon ve kanüle vida ile internal tespit, 2. grup açık redüksiyon ve plakla internal tespit ve 3. grup kapalı redüksiyon ve perkutan tespitti. Her bir grup Rasmussen klinik ve Resnic - Niwoyama radyolojik değerlendirme skoruna göre kendi içinde analiz edildi. Rasmussen klinik değerlendirme ölçütlerine bakıldığında 1. ve 2. gruptaki 15 olguda %60'lık, 3. gruptaki 10 olguda ise %100'lük iyi ve mükemmel sonuçlar elde edilmiştir. Radyolojik olarak ise %52 başarılı (evre 0 ve evre 1)sonuçlar alınmıştır. Sonuç olarak tibia plato kırıklarında düşük enerjinin, anatomik redüksiyonun ve diz stabilitesinin orta dönem diz skoru ve fonksiyonel skorda prognozu belirleyen en önemli parametreler olduğunu düşünüyoruz. Tibia plato kırıkları eklemi ilgilendiren kırıklar olduğundan, kırığın tipi ve yeri, yer değiştirme ve parçalanmanın derecesi ve eşlik eden kemik ve yumuşak doku hasarları dikkate alınarak uygun cerrahi yöntem seçilmelidir. Anahtar Kelimeler: Rasmussen skoru, tibia plato kırıklar, kemik ve yumuşak doku hasarları
Total diz artroplastisi sonuçlarımızın değerlendirilmesi
Total diz artroplastisinin birincil endikasyonu; dizde önemli miktarda deformite olsun veya olmasın, şiddetli artritin neden olduğu dize ait ağrıyı ortadan kaldırmaktır. İleri derecede deformiteye yol açan dejeneratif diz hastalıklarında total diz artroplastisi olguların yakınmalarını ve fonksiyonel sonuçlarını anlamlı derecede iyileştirmektedir.Ocak 2002- Aralık 2007 tarihleri arasında ileri derecede deformiteye ve ağrıya yol açan dejeneratif hastalık nedeniyle 40 hastanın (34 kadın, 6 erkek; ort. yaş 61.15; dağılım 54?75) 65 dizine total diz artroplastisi uygulandı. Dizlerin büyük çoğunluğunda tanı osteoartrit (37 diz, % 92.5) veya romatoid artrit (3 diz, %7.5) idi.Dizlerin 2'sinde (%3.1) arka çapraz bağı kesen tipte, 63'ünde (%96.9) arka çapraz bağı koruyan tipte artroplasti uygulandı. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası değerlendirmelerde Amerikan Diz Cemiyeti'nin skorlama sistemleri kullanıldı. Ortalama izlem süresi 29.3 ay (dağılım 11?74 ay) idi.Olguların %86.2 sinde sonuçlar iyi veya mükemmel bulundu. 2 hastada derin enfeksiyon, 3 hastada derin ven trombozu ve 1 hastada da patellar tendon ruptürü gelişti.Diz skorlarında ortalama 41.5 puanlık artış görüldü. Dizlerdeki fleksiyon kapasitesinde ise ameliyat öncesine göre ortalama 8.1 derecelik artış saptandı. Dizlerdeki ortalama dizilim açısı 4.8° valgus ve 3.5° varus bulundu.Revizyon nedenleri enfeksiyona bağlı sorunlar (2 diz; %3.07) ve aseptik gevşeme (3 diz; %4.6) idi.Anahtar kelimeler: Total diz artroplastisi, dejeneratif diz eklemi hastalıkları
Total kalça protezi sonuçlarımız
Kas-iskelet sisteminin yapı ve işlevlerini bozan her durum hareket fonksiyonunu olumsuz yönde etkilemektedir. Bireyin hareketini önemli ölçüde bozan durumlardan birisi, kalça ekleminde meydana gelen yapısal ve işlevsel bozukluklardır. Sıklıkla osteoartrit, romatoid artrit, femur boynu ve asetebulum kırığı, doğuştan kalça çıkığı gibi nedenler kalça ekleminde yapısal ve işlevsel bozukluklara neden olmaktadır.Çalışmamız da Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji servisinde 2002?2008 yılları arasında 72 hastanın 75 kalçası, klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Hastalardan 38'i kadın (% 52), 34'ü erkek (% 48), 40'ı (% 55.5) sol taraf, 29'u (% 40.2) sağ taraf ve 4' de (% 5.5) bilateral idi. Hastaların yaş dağılımı 26?88 (ort 64.3) arasında idi. Hastalara toplam 75 femoral komponent konuldu. Bu komponentlerin 10'u (% 13.3) çimentosuz olarak, 65'i (% 86.7) ise çimentolu olarak femura yerleştirildi. Hastalara toplam 75 asetabuler komponent konuldu. Bu komponentlerin 66'ı (% 88) vidalı asetabular komponent, 9'u (% 12) vidasız asetabuler komponent (poroz kaplı) idi. Hastaların klinik değerlendirmesinde Harris Kalça Değerlendirme Formu ve Vizüel Analog Skalası (VAS) kullanıldı. Operasyon öncesi ortalama 36.7 olan Harris Kalça Değerlendirme Formu en son kontrolde 70.3, operasyon öncesi VAS ortalama 81.6 olup, en son kontrolde VAS ortalama 35.7 olduğu görüldü.Komplikasyon olarak; hastaların 8'inde (% 11) kalça luksasyonu, 2'sinde (% 2.7) femurda fissür, 1'inde (% 1.3) femur kırığı, 1'inde (% 1.3) DVT (derin ven trombozu), 2'sinde (% 2.7) femoral stemde gevşeme, 9'unda (% 12) heterotopik ossifikasyon ve 2'sinde (% 2.7) protez enfeksiyonu gelişti. Hastaların 12'sine (% 16) revizyon cerrahisi uygulandı.Sonuç olarak TKP'nin; doğru endikasyon, doğru implant seçimi, doğru cerrahi teknik, doğru postoperatif bakım ve rehabilitasyon sayesinde sonuçlarının çok iyi olduğunu görmekteyiz. Özellikle hayatı sınırlayan, 65 ve üzeri yaş grubunda görülen ve konservatif metodlarla giderilemeyen, tek cerrahi alternatifi kalça eklemi rezeksiyonu olan ağrının giderilmesinde TKP'nin çok önemli bir yeri vardır.Anahtar kelimeler: Total kalça protezi, artroplasti.
Helikal plak ve düz plakların biyomekanik karşılaştırılması
İnternal fiksasyon için plaklar yüz yıldan uzun bir süredir kullanılmaktadır. Korozyon ve yetersiz dayanım gibi ilk problemler çözülmüşse de, yakın zamanda sunulmuş tasarımların bütün sorunları çözdüğü söylenemez.Bu çalışmada spiral ve oblik kırık tespitinde yeni yöntemlerden biri olan helikal plaklar ile düz plakların biyomekanik olarak karşılaştırılmasını amaçlandık. Karşılaştırma grupları, iki farklı plak tarafından tespit edilen iki farklı kırık tipinden oluşmaktadır. Seksen dört adet koyun tibiası temin edilip hazırlanarak, dört gruba (n=21) ayrıldı. Birinci gruptaki tibialar, transvers kırık oluşturularak düz kompresyon plağı ile tespit edildi. İkinci gruptaki tibialar, 45° oblik kırık oluşturularak düz kompresyon plağı ile tespit edildi. Üçüncü gruptaki tibialar, transvers kırık oluşturularak helikal plak ile tespit edildi. Dördüncü gruptaki tibialar, 45° oblik kırık oluşturularak helikal plak ile tespit edildi. Her bir grup kendi arasında üç alt gruba (n=7) ayrılarak her bir alt gruba; aksiyel kompresyon, bending ve torsiyon testleri uygulandı.Aksiyel kompresyon testinde her iki plak tespitinde de transvers kırık ile oblik kırık arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Üç nokta eğme testinde elde edilen değerler belirlenen gruplarla karşılaştırıldığında her iki kırık tipine uygulanan düz plak ve helikal plak tespitleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Torsiyon testleri sonucu elde edilen değerler belirlenen gruplar arasında karşılaştırıldığında her iki kırık tipine uygulanan düz plak ve helikal plak tespitleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi.Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz veriler ışığında kullanılan helikal plak tespiti maksimum torsiyon sertliği sağlarken aksiyel kompresyon ve bending yüklenme durumunda esnek bir sistem sağlamıştır.Anahtar kelimeler: Plaklı osteosentez, helikal plak, biyomekanik.
Torakolomber vertebra kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız
Torakal ve lomber omurga kırıkları ülkemizde ve dünyada çok sık görülen travmalardır. Özellikle trafik kazaları, ateşli silah yaralanmaları, yüksekten düşme, iş kazaları ve spor yaralanmalarındaki sayısal artışa paralel olarak, omurga kırıkları ve medulla spinalis yaralanmalarında da belirgin bir artış göze çarpmaktadır.Bu çalışmadaki amacımız; cerrahi tedavi uyguladığımız ve postoperatif takiplerini yaptığımız torakal ve lomber vertebra kırıklı olguların tedavi sonuçlarını literatür eşliğinde değerlendirmek, erken cerrahi girişimin medüller kanal restorasyonu ve nörolojik iyileşme üzerindeki etkisini, operasyona alınma süresi ile nörolojik defisitteki düzelme arasında ilişkiyi irdelemektir.Çalışmamızda 58 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalardan 22'i (% 38) kadın, 36'sı (% 62) erkek idi. Hastaların yaş dağılımı 16-72 (ort. 40.5) arasında idi. Hastaların vertebra kırık seviyeleri; 19'u (% 29.2) L1, 17'i (% 26.1) L2, 3'ü (% 4.5) L3, 4'ü (% 6.2) L4, 14'ü (% 21.5) T12, 2'i (% 3.1) T11, 2'i (% 3.1) T10, 2'i (% 3.1) T9, 1'i (% 1.6) T7, 1'i (% 1.6) T6 idi. Olguların operasyona alınma süreleri ise ortalama 5.2 gün ( 5 saat-19 gün) idi. Hastaların 57'sine (% 98.2) posterior, 1'ine (% 1.8) posterior + transtorasik cerrahi girişim uygulandı. Tüm olgularda Alıcı Spinal Sistem Enstrümantasyonu uygulandı.Olguların nörolojik değerlendirmesi Frankel sınıflamasına göre yapıldı. Hastaların son kontrolünde Denis'in ağrı ve iş skalası kullanılarak ağrı ve mesleki durumları değerlendirildi.Sonuç olarak; torakolomber vertebra kırıklarında cerrahi müdahale düşündüğümüz hastalar ne kadar erken operasyona alınır ve yeterli stabilizasyon sağlanırsa, nörolojik defisitli olgularda nörolojik defisit düzelme oranı yüksek ve tüm olgularda hasta konforu çok daha iyidir.Anahtar Kelimeler: Torakolomber vertebra, cerrahi.
Gelişimsel kalça displazisi taraması için yapılan kalça ultrasonografisi sonuçlarının değerlendirilmesi
Gelişimsel kalça displazisi, erken tanı ile tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır. 2007-2010 yılları arasında, gelişimsel kalça displazisi taraması amacıyla, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimize başvuran 0-9 aylık 310 bebeğin 620 kalçası, Graf yöntemi kullanılarak ultrasonografik olarak incelendi. Olgularımızın 137'si (% 44.2) erkek, 173'ü (% 55.8) kızdı.İnceleme sonucunda, Graf metoduna göre sınıflandırıldığında; 620 kalçanın 43'ünde (% 6.93) tip Ia , 486 (% 78.39 ) tip Ib , 59 (%9.52) tip IIa , 2 (% 0.32) tip IIb, 9 (%1.45) tip IIc , 5 (%0.81) tip D , 13 (%2.1) tip III ve 3 (%0.48) tip IV kalça saptandı. Çalışmamızda displazi sıklığı %14.7, desentre kalça sıklığı ise %3.4 olarak bulundu.Displazik kalça sıklığının yüksekliği fizyolojik gelişim döneminde bulunan tip IIa (+) kalçaların çokluğuna, desentre kalça sıklığının yüksekliği ise kliniğimize doğumsal kalça çıkığı nedeni ile başvuran bebeklerin fazla olmasına bağlandı.Bebeklerin aileleri GKD ile ilgili olarak bilgilendirilmesine rağmen, kontrole çağrılan bebeklerin hemen hemen tamamının gelmemesinin, bölgemizde bazı inançların hala değişmediğini ve ulusal sağlık politikasının yetersiz olduğunu göstermektedir.Gelişimsel kalça displazisinin erken tanı ve takibinde ultrasonografinin önemli olduğu, ancak yenidoğan döneminde tip IIa(+) olgularımızın fazla olması özellikle fizyolojik gelişimin tamamlandığı ilk altı haftadan sonra kontrol ultrasonografi yapılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur.Sonuç olarak; statik kalça ultrasonografisi, kolay uygulanabilirliği ve yorumlanmasıyla, GKD'nin erken tanı ve takibinde etkili ve güvenilir bir yöntem olup, tüm yenidoğanlara ultrasonografik tarama yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Kalça displazisi, ultrasonografi, erken tanı, tarama
Otojen hamstring tendonlarıyla artroskopik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu cerrahisinin sonuçlarının değerlendirilmesi
Bu çalışmada semptomatik kronik ön çapraz bağ yırtığının dört katlı otojen Hamstring tendon grefti kullanılarak yapılan artrosko¬pik rekonstruksiyonunun erken dönem sonuçları incelenmiştir.2008 ? 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında artroskopik olarak ön çapraz bağ yırtığı rekonstrüksiyonu yapılan 76 hasta incelendi. Tüm hastalar ortalama 25,6 (15 ? 37) ay sonunda fonksiyonel olarak Lysholm diz skorlaması, IKDC (International Knee Documentation Committee) skorlaması ve Tegner aktivi¬te skorlaması ile klinik olarak diz eklem hareket açıklığı, stabilite testleri, uyluk çevresi ölçümü ve kişisel memnuniyet ile değerlendirildi.Ameliyat öncesi Lysholm skoru ortalama 64,3 iken ameliyat sonrası son kontrolde 93,2 idi. IKDC skoruna göre hastaların ameliyat öncesi 74'ünde (% 97,36) sonuçlar C ve D olarak, ameliyat sonrasında ise 68'inde (% 89,48) sonuçlar A ve B, 8'inde (% 10,52) ise C olarak değerlendirildi.Cerrahi tedavi kararı alınırken hastanın yaşam tarzı ve beklentileri iyi anlaşılmalıdır. Ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda en az cerrahi kadar önemli olan bir unsur da rehabilitasyon programıdır. Hastaya bunun en az cerrahi kadar önemli olduğu anlatılmalıdır.Ön çapraz bağ yırtıklarının, dört katlı otojen Hamstring tendon grefti kullanılarak yapılan artroskopik rekonstrüksiyonlarında hem fonksiyonel olarak düzelme hem de hastalarda yüksek memnuniyet oranları tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Ön çapraz bağ, otojen Hamstring tendon grefti, artroskopik rekonstrüksiyon.
Çocuklarda deplase suprakondiler humerus kırıklarının, kapalı redüksiyon ve perkütan telleme yöntemi ile tedavi etkinliği ve cerrahi süre üzerine klinik tecrübe ve deneyimin etkilerinin araştırılması
Suprakondiler humerus kırıkları, distal humerus kondillerinin 1-1,5 cm proksimalinde olekranon fossadan geçen kırıklar olarak tarif edilir. Bu kırıkların tedavisinde; kırığın tipine, yumuşak doku lezyonları ve nörovasküler patolojilerin varlığı ve yokluğuna göre çeşitli konservatif ve cerrahi girişimler mevcuttur. Kırık tipi ne olursa olsun tedavideki temel amaç; fonksiyonel ve kozmetik açıdan normal bir dirseğin geri kazanılması, hastanın en kısa süreli cerrahi travmaya maruz kalması ve iatrojenik olarak oluşacak komplikasyonların önlenmesidir. Kliniğimizde, çocuklarda deplase suprakondiler humerus kırıklarında uygulanan kapalı redüksiyon ve perkütan K teli ile osteosentez tedavisinin etkinliğini, yıllara göre klinik tecrübe ve deneyimlere bağlı olarak cerrahi süre, maniplasyon sayısı ve postoperatif komplikasyon oranlarının, değişip değişmediğini tespit etmeyi amaçladık.Ocak 2006 ? Ocak 2010 tarihleri arasında suprakondiler humerus tip 3 ekstansiyon tipi kırığı olan ve Fırat Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvuran, kapalı redüksiyon perkütan K telleri ile fiksasyon metoduyla tedavi edilen 61 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar anlatılan cerrahi teknikle ameliyat edilmiş ve postoperatif tespit ve takipleri yapılarak fonksiyonel tedavileri tamamlanmıştır.Olgularımızın hasta takip dosyalarındaki, ameliyat notları ve anestezi hasta takip çizelgeleri incelendiğinde yıllara göre ortalama cerrahi süreleri bulunmuştur. Buna göre 2006 yılının ortalaması 37,5 dakika, 2007 yılının ortalaması 36,1 dakika, 2008 yılının ortalaması 34,2 dakika ve 2009 yılının ortalaması ise 32,1 dakika olarak tespit edilmiştir.Sonuç olarak yıllar içerisinde gelişen cerrahi deneyim ve tecrübeye bağlı olarak intraoperatif manüplasyon sayılarımızın azaldığı, total ameliyat süresinin kısaldığı ve sonuçta postoperatif komplikasyonlarımızın da azaldığı çalışmamızda tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Suprakondiler humerus kırığı, Kapalı redüksiyon perkütan K teli, Cerrahi deneyim
Kırık iyileşme sürecinde kandaki ghrelin hormon profili ve ghrelinin immunohistokimyasal olarak insan kemik dokusunda araştırılması
Ghrelinin osteoblastik hücre proliferasyonu, differasyonu ve büyüme hormonu salınımını artırmadaki ve apopitozisi önlemedeki etkisi bilinmektedir. Bu çalışmada; ghrelinin kırık iyileşmesinde rolü olup olmadığı ve kemik dokusunda sentezlenip sentezlenmediği araştırıldı. Çalışma için, kırık tanısıyla ameliyat yapılan grup I'den kırık stabilizasyonu öncesinde ve sonrasında (postop 1. gün, 10. gün ve 60. gün) toplam 4 defa, kontrol grubu olan grup II'den ise bir defa olmak üzere her iki gruptan kan örnekleri alındı. Femur boyun kırığı gelişmiş ve kalça protezi yapılan hastalardan çıkartılan femur başları alındı. Ghrelinin kandaki değişimleri Elisa yöntemiyle çalışıldı. Kemik dokuları ise immünohistokimyasal yöntem ile çalışıldı.Açile ghrelin düzeyleri kontrol ile kıyaslandığında postop. 1. günden itibaren arttığı gözlemlendi. Desaçile ghrelin düzeylerinin ise postop. 10. gün hariç kontrol ile kıyaslandığında arttığı gözlemlendi. Ameliyat yapılan hastaların hepsinde osseöz kaynama gerçekleştiği görüldü. Kemik dokusunda ghrelinin sentezlenmediği saptandı.Sonuç olarak; değişen açile ve desaçile ghrelin düzeylerinin, hücre proliferasyonunu artırarak, apopitozisi önleyerek, antienflamatuar, antimikrobiyal etki göstererek ve BH (büyüme hormonu) salınımını arttırarak kırık iyileşme sürecine katkı yaptığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Ghrelin, osteoblast, büyüme hormonu, kırık iyileşmesi, kemik.
Osteoporoz tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesinde kemik yıkım ürünleri ve kemik mineral yoğunluğu ölçümünün karşılaştırılması
8.1 AmaçOsteoporoz tedavisi başlanan hastalarda, tedavinin etkinliğinin takibinde idrar NTx değerlerinin KMY ölçümlerine göre daha hızlı sonuç verdiğinin gösterilmesi.8.2 Hastalar ve YöntemGazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi Ve Travmatoloji bölümüne Mart 2006- Aralık 2008 tarihleri arasında başvuran hastalardan, osteoporozu saptanan, daha önceden herhangi bir osteoporoz tedavisi almamış, sekonder osteoporoz nedenleri ekarte edilmiş hastalar çalışmaya alındı. Hastalara uygun osteoporoz tedavisi başlandı. Hastaların, başlangıç, 3. ay, 6. ay, 12. ay idrar NTx değerleri ve başlangıç ve 1. yıl lomber vertebra ve femur boyun KMY'leri ölçüldü. Çalışmada, ortalama yaşları 65,7 olan 49'u kadın 11'i erkek olmak üzere 60 hasta değerlendirildi. Hastaların 29'una cerrahi tedavi ve 31'ine konservatif tedavi uygulandı.8.3 BulgularHastaların ölçülen NTx değerlerinde 3. ayda % 38,82; 6. ayda % 51,99; 12. ayda % 66,41 azaldığı saptandı. Lomber vertebra KMY 1. yıl sonunda % 20,7 artarken, femur boyun KMY % 11,9 artış saptandı. Kullanılan ilaçların, hastanın tanısının, BKİ'nin NTx ve KMY üzerine etkisi de değerlendirildi. Yapılan istatistiksel değerlendirmede sadece BKİ ile başlangıç KMY arasında anlamlı sonuç olduğu görüldü. İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber kalsitoninin femur boyun KMY'sine etkisi olmadığı, stronsiyum ranelatın da idrar NTx değerlerini daha hızlı ve fazla düşürdüğü gözlendi.8.4 SonuçOsteoporoz tedavisine idrar NTx değeri, KMY ölçümlerine göre daha çabuk yanıt verir ve tedavinin etkinliğinin takibinde kullanılması uygundur.
Metatars başları altındaki yük dağılımını etkileyen faktörler
Bu çalışmada amacımız, metatars başlarına binen yükü etkileyen faktörleri ortaya koymak ve bunlardan yola çıkarak başta metatarsalji olmak üzere ayağın mekanik problemlerini çözmede yeni tedavi seçenekleri için yol gösterici olmaktır.Gereç Ve YöntemÇalışmaya ayak şikayeti olmayan 41'i bayan, 20'si erkek olmak üzere 61 gönüllü alındı ve yaş ortalaması 44 (22-63) ve ortalama vücut kitle indeksi 28,04 kg/m² idi.Ayak deformitesi olanlar, nörolojik hastalığı ve periferik nöropatisi olanlar, ayak veya ayak bileği cerrahisi geçirenler çalışmaya alınmamışlardır.Gönüllülere ayak grafileri çekilmiştir, klinik olarak Q açısı, hamstring gerginliği, ayak bileği eklem hareket açıklıkları değerlendirilmiş ve pedobarografik analizleri yapılmıştır. Çalışmada klinik ve radyolojik verilerin, pedobarografik analizle ölçülen metatars başları altındaki yük dağılımı ile ilişkisi araştırıldı.BulgularQ açısı ortalama 10,9º (8-16) ve hamstring gerginliği ortalama 13,8 º (0-42) idi. Halluks valgus açısı ortalama 15,9º (±4,70) ve intermetatarsal açı ortalama 7,2º(±1,59) idi. Talokalkaneal açı 41,87º(±4,77) ve talohorizontal açı 23,25º(±1,92); talus- 1.metatars açısı 1,78º(±1,57) ve kalkaneal eğim açısı 18,55º(±4,58) olarak bulundu. Vücut kitle indeksi 30 kg/m² üzerinde olanlar ile olmayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Yürüme analizi değerlendirmesinde gönüllülerin 51'inde (%83) zirve basıncın ve maksimum ortalama basıncın en fazla ikinci ve üçüncü metatars başlarında olduğu görüldü.SONUÇBu çalışmada metatars başları altındaki zirve basınç ve maksimum ortalama basınç düzeyi ile bunları etkileyebileceği düşünülen klinik, radyolojik ve demografik parametreler incelendi. Bu veriler ile metatars başları altındaki basınç arasında korelasyon saptanmasına rağmen, değişkenlerin çoklu etkileri incelendiğinde ikinci ve üçüncü metatarstan elde edilen zirve basınç ve maksimum ortalama basınç düzeyinin bu faktörlerden etkilenmediği görüldü.
Erişkin tibia diafiz kırıklarında konservatif ve cerrahi tedavi sonuçlarımız
1. ÖZETFırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine 1997 ile2004 yılları arasında başvuran tibia diafiz kırığı olan, konservatif veya cerrahi tedavigören 75 erişkin hasta değerlendirmeye alınarak, tedavi gören olguların son kontrolbulguları ile dosyalarındaki mevcut veriler değerlendirilerek, literatür verileriylekarşılaştırılarak, tedavi metoduna göre iyileşme süreleri, komplikasyonları,avantajları ve dezavantajları tartışılarak değerlendirmeye alındı ve literatür verileriışığında bazı sonuçlar çıkartıldı.Çalışmamızı oluşturan 75 tibia cisim kırıklı erişkin olguya, uygunendikasyonlarda; 22 hastaya KR+UBSA, 31 hastaya lizarov EF, 8 hastayaintramedüller Ender çivisi, 4 hastaya orthofiks, 8 hastaya kilitli Küntscher çivisi ve 1hastaya plaklı osteosentez ile 1 hastaya da minimal osteosentez uygulandı.Elde edilen veriler ışığında;Tibia cisim kırıklarının tedavisinde tam bir fikir birliğine ulaşılamamıştır.Benzer kırıklar için bile farklı tedavi yöntemleri önerilebilmektedir.Tip A stabil veya minimal deplasmanlı kırıklarda, alçı ile konservatif tedavihalen standart tedavi şeklidir.Açık redüksiyon ile plak-vida osteosentezi, ekleme uzanan kırıklar dışındatercih edilmemelidir.Esnek intramedüller çiviler sadece fibulanın sağlam olduğu kısa oblik istmuskırıklarda kullanılabilir.nstabil kapalı kırıklarda cerrahi tedavide ilk seçenek, medulla oyularakyapılan kilitli intramedüller çivileme olmalıdır.Tip I ve Tip II açık kırıklarda oyularak yapılan intramedüller çivileme; Tip IIIA açık kırıklarda ise oymadan yapılan intramedüller çivileme tercih edilmelidir.Tip III B ve C kırıklarda eksternal fiksatörler kullanılmalı ve erken yumuşakdoku rekonstrüksiyonu yapılmalıdır; sonucuna varıldı.Yapılan istatiksel değerlendirme sonucunda M kilitli Küntscher tedavisi 16.4hafta ile en kısa kaynama süresine sahipken, EF ile cerrahi tedavinin ise 24.7 haftaile en uzun kaynama süresine sahip olduğu görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Tibia diafiz fraktürü, konservatif tedavi, cerrahi tedavi.1
Çoçuklarda pelvik osteotomi uygulamalarımız
Salter pelvik osteotomi (SPO) ve Pemberton pelvik osteotomi (PPO) asetabülerdisplazi tedavisinde kullanılan güvenli ve başarılı cerrahi yöntemlerdir. KliniğimizdeSPO ve PPO yaptığımız hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını literatür ışığındadeğerlendirmeyi amaçladık.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda,1997-2004 yılları arasında, Salter veya Pemberton pelvik osteotomi ameliyatları yapılan36 hastanın 46 kalçası çalışmaya alındı. Otuzüç gelişimsel kalça displazili (GKD)hastanın 43 kalçası, 2 Legg-Calve-Perthes'li (LCP) hastanın 2 kalçası, 1 travmatik kalçaçıkığı olan hastanın tek kalçası değerlendirildi. SPO yapılan hastalarda ortalama yaş 46ay, ortalama takip süresi 36 aydı. PPO yapılan hastalarda ortalama yaş 27 ay, ortalamatakip süresi 33 aydı.SPO yapılan hastalarda asetabüler indeksdeki düzelme 21º, merkez-kenar açısıortalama 31.3º bulundu. PPO yapılan hastalarda asetabüler indeksdeki düzelme 21.4º,merkez-kenar açısı ortalama 28.1º bulundu. PPO, asetabüler indeksi daha fazla düşürsede, tekniğe uygun yapılan Salter osteotomisi de, Pemberton osteotomisi kadarasetabüler indeksi düzeltmektedir (p>0.05).SPO sonrasında elde edilen Severin'in radyolojik ölçütlerine göre, çok iyi ve iyitoplamı %90.4; modifiye McKay klinik ölçütlerine göre çok iyi ve iyi toplamı %93.8olarak değerlendirildi. PPO sonrasında elde edilen Severin'in radyolojik ölçütlerinegöre, çok iyi ve iyi toplamı %78.6; modifiye McKay klinik ölçütlerine göre çok iyi veiyi toplamı %78.6 olarak değerlendirildi. Çalışmamızdaki her iki pelvik ostetomininradyolojik ve klinik sonuçları başarılıdır ve aralarında istatistiksel bir fark bulunmadı(p>0.05).18-48 ay arasında ve 48 aydan büyük hastalarda uygulanan pelvik osteotomisonuçları arasında, Severin'in radyolojik ölçütlerine göre istatistiksel olarak anlamlı birfark bulunamadı (%85.7, %90.9, p>0.05). 18-48 ay arasındaki hastalarda, modifiyeMcKay ölçütlerine göre yapılan klinik değerlendirmede, çok iyi ve iyi sonuçlar dahayüksek oranda olup, anlamlı fark saptandı (%91.4, %81.5, p<0.05). Her iki yaşgrubunda da asetabüler indeks açısı ve merkez-kenar açısı değişimleri başarılı olarakbulunsa da, düzelme dereceleri açısından aralarında bir fark bulunmadı (p>0.05).GKD tedavisinde, başarılı sonuçlar üzerine olumsuz yönde etkili olan ve sıkgörülen en önemli komplikasyon femur başı avasküler nekrozudur. Çalışmamızda da,en sık görülen komplikasyon avasküler nekrozken (%18), en fazla Tip II avaskülernekroz görüldü (%87.5). Operasyon yaşının ve pelvik osteotomi türünün (Salter vePemberton) avasküler nekroz riskine anlamlı bir etkisi görülmedi (p>0.05).Her iki pelvik osteotomide de ortalama greft yükseklik kayıpları açısındanistatistiksel olarak anlamlı bir fark olmasa da; greft rezorpsiyonu yüksek oranda (%80)Salter osteotomisinde görüldü. Salter osteotomisinde, mekanik kuvvetlerin daha etkinolduğu ve yapılabilecek teknik hataların bu etkiyi arttırdığı düşüncesindeyiz.İliak greft ile femoral greft arasında, femoral greft lehine greft yükseklik kaybıaçısından belirgin bir fark görüldü (p<0.05). Bu fark, grefte binen mekanik yüklerin,kompakt kemik tarafından daha iyi tolere edilebildiğini göstermektedir. Bununla birliktehasta yaşının, yapılan pelvik osteotominin ve kullanılan otogreft türünün greft kaynamazamanını etkilemediği görüldü. Özellikle, femoral kısaltma yapılacak hastalarda, yaşgrubu da küçük ise femur diafiz grefti kullanılmasını öneriyoruz.Ayrıca pelvik osteotomiler, kalça subluksasyonu gelişen LCP'li kalçalarda venadirende asetabüler displaziye neden olan travmatik durumlarda, femur başının antero-lateral örtünmesini sağlayan başarılı bir yöntemdir.Sonuç olarak; Salter ve Pemberton pelvik osteotomileri GKD, LCP, ekstrofivezikale ve nadiren gelişebilen travmatik asetabüler displazi tedavisinde güvenli vebaşarılı cerrahi yöntemlerdir. Kalça displazisi tedavisinde gaye, kalça ekleminde stabil,anatomik, konsantrik redüksiyonun sağlanması ile fonksiyonel ve klinik olarak yeterliiyilik elde edilmesidir. Böylece ileriki yıllarda gelişebilecek koksartroz riskini azaltarak,hastaları kalça protez ameliyatından kurtarabiliriz.Anahtar Kelimeler: Salter pelvik osteotomisi, Pemberton pelvik osteotomisi,Gelişimsel kalça displazisi, Legg-Calve-Perthes hastalığı, Travmatik kalça çıkığı.
Plantar fasiitis ve epin kalkanei oluşumunda etkili olabilecek risk faktörlerinin araştırılması: klinik çalışma
Plantar Fasia (PF), ayak tabanı ortasında yer alan kalın bir fibröz kılıf olup, longitüdinal arka destek olur.Plantar Fasiit (PFs), topuk ağrısının en sık sebebidir. Etyolojisi tam olarak bilinmese de, askeri personel, uzun mesafe koşucuları ve sedanter hayat yaşayanlarda daha sık görülmektedir. Risk faktörleri olarak obezite, longitüdinal ark değişiklikleri, azalmış eklem dorsifleksiyonu, uzun süre ayakta kalarak veya ağır yük kaldırarak çalışma, topuk yağ yastığı kalınlık ve elastisite değişiklikleri önemli unsurlardır.Biz bu çalışmamızda; yaş, meslek, Vücut Kitle Endeksi, longitüdinal ark değişiklikleri, topuk yağ yastığı kalınlığı ile PFs arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya tek taraflı PFs tanısı konulmuş 50 hasta (29 kadın, 21 erkek) alındı. Mesleklere göre bakıldığında, 18 ev hanımı, 9 emekli, 8 işçi, 6 memur, 4 öğretmen, 4 üniversite öğrencisi ve 1 tanesi de otobüs şöförü idi.Hastaların ortalama boyları 167,26 cm (dağılım 150-179 cm), ortalama ağırlık 80,46 kg (dağılım 55-110kg), ortalama Vücut Kitle İndeksi (BMİ) 28,72 (dağılım19,04-39,14) idi. BMİ değeri 27'nin üzerinde olanlar 33 hasta (21 kadın, 12 erkek) şişman kabul edildi.Hastaların ağrılı topuklarının ortalama yağ yastığı kalınlığı 19,45mm ( dağılım 12-29 mm), ağrısız topuklarının ortalama yağ yastığı kalınlığı 19,94 mm (dağılım 13-29 mm) idi. Ağrılı taraftaki topuk altı yağ yastığı 0,49 mm incelmiş bulundu. Bu fark anlamlı idi (p<0.05).1Ağrılı taraftaki topuk altı yağ yastığı 0,49 mm incelmiş bulundu. Bu fark anlamlı idi (p<0.05).Ağrılı taraftaki medial ark açısı ortalama 122,56º (dağılım 107-142º), ağrısız tarafta medial ark açısı ortalama 120,60º (dağılım 108-140º) idi. İki taraf arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0.05).Sonuç olarak, bu çalışmamızda plantar fasiit oluşumunda şişmanlığın, topuk yağ yastığı kalınlığı ve elastisitesindeki değişikliklerin, uzun süre ayakta kalma ve ağır yük taşımanın, sedanter yaşam tarzının etkili olduğunu, ancak medial ark açısındaki değişikliklerin önemli bir rolünün olmadığını düşünüyoruz.Anahtar Kelimeler: Plantar Fasia, Plantar Fasiit, Şişmanlık, Medial Ark Açısı, Topuk Altı Yağ Yastığı
İdiopatik tip konjenital pes ekinovarus deformitesinde cincinnati ve turco insizyonları ile yaptığımız komplet subtalar gevşetme ameliyatlarının klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması
Dogustan çarpık ayagın (DÇA) insidansı, 1000 canlı dogumda 1-2'dir. Bu deformitenin etyolojisi, patolojik anatomisi ve tedavisi hakkında tam bir fikir birligine varılamamıstır. Tedavide öncelikle konservatif yöntemler uygulanır. Konservatif tedavi yöntemlerinin basarısız oldugu durumlarda, cerrahi tedavi kaçınılmazdır. Komplet subtalar gevsetme (KSTG), esas olarak kalkaneusun derotasyonunu saglamakla beraber, deformitenin tüm komponentlerini bir seansta düzelten basarılı bir cerrahi yöntemdir. Biz, Cincinnati (grup 1) ve Turco (grup 2) insizyonlarıyla KSTG ameliyatı uyguladıgımız ve takip süresi en az bir yıl olan 26 hastanın (40 ayak) klinik ve radyolojik sonuçlarını Simons kriterlerine göre degerlendirmeyi ve sonuçlarını karsılastırmayı amaçladık. Tarsal kemik patolojileri, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar ayrıca degerlendirildi. Simons'un kriterlerine göre klinik olarak grup 1'de 27 ayakta (%100) basarılı, grup 2'de 11 ayakta (%85) basarılı, 2 ayakta (%15) basarısız (p>0.05); radyolojik olarak grup 1'de 16 ayakta (%59) basarılı, 11 ayakta (%41) basarısız, grup 2'de 2 ayakta (%15) basarılı, 11 ayakta (%85) basarısız sonuç alındı (p<0.05). Postoperatif dönemde grup 1'de 5 ayakta (%18.5) yüzeyel cilt nekrozu gelisti ve yara bakımı ile tümü sorunsuz iyilesti. Grup 2'de hiçbir olguda cilt nekrozu gelismedi (p>0.05). Gelisen ödem nedeniyle grup 1'de 21 ayakta (%77.8), grup 2'de ise yalnızca 1 ayakta (%7.6) postoperatif 1. gün alçı bivalv seklinde açıldı (p<0.05). Grup 2'deki radyolojik basarısızlıgımızı, asırı düzeltmelerin daha fazla olmasına ve bunun da teknik farktan ziyade bu grupta yaygın eklem laksitesi olan olgu sayısının daha fazla olabilecegi düsüncesine baglamaktayız ve Turco insizyonunun KSTG girisimi için uygun bir insizyon oldugunu düsünmekteyiz
Ön omuz instabilitesinde açık tamir ve artroskopik tamir sonuçlarımızın karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda ön omuz instabilitesinin açık ve artroskopik tedavi yaklaşımlarının stabilite, fonksiyonel kapasite, işe dönüş süresi ve osteoartrit gibi birçok yönden etkinliklerinin retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 1999 ile Aralık 2006 tarihleri arasında ön omuz instabilitesi nedeniyle ameliyat olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Arşivden verilerine ulaşabildiğimiz ve yeterli takibi olan Ocak 1999 ile Aralık 2004 tarihleri arasında 25 hastaya uyguladığımız açık Bankart tamiri ve Şubat 2004 ile Aralık 2006 tarihleri arasında 28 hastaya dikiş ankor ile uyguladığımız artroskopik Bankart tamiri toplam 53 hasta bu çalışmaya dahil edildi. Açık tamir grubunda 25 hastanın 23'ü erkek 2'si kadın ve ortalama yaş 29.1 (19-38) idi. Artroskopik tamir grubunda 28 hastanın 24'ü erkek 4'ü kadın ortalama yaş 25.4 (15-48) idi. Hastaların hepsinin dominant eli sağ taraftı. Açık tamir grubunda cerrahi tedavi 11 (%44) hastanın sağ ve 14 (%56) hastanın sol tarafına uygulandı. Artroskopi grubunda ise hastaların 14'ünün (%50) sağ tarafına ve14'ünün (%50) de sol tarafına uygulandı. Takip süreleri açık tamir uyguladığımız grupta ortalama 78.5 (42-103) ay, artroskopik tamir uyguladığımız grupta ortalama 29.5 (18-52) ay idi.Bulgular: İki grubun önce demografik değişkenleri karşılaştırıldı. Ardından rekürren çıkık, işe dönüş süresi, osteoartit, eklem hareket açılığı ve Oxford, Rowe ve Constant skorları ile fonksiyonel kapasite değerlendirilerek gruplar kendi aralarında kıyaslandı. Çalışmada önceki çıkık sayısı, laksite varlığı, ankor sayısı ve ek patolojiler (SLAP lezyonu, kıkırdak Bankart lezyonu ve ALPSA lezyonu) gibi rekürren omuz çıkığı üzerinde etkisi olabileceği düşünülen risk faktörlerin, rekürren omuz çıkığına neden olup olmadığı ve ayrıca önceki çıkık sayısının fonksiyonel sonuçları etkileyip etkilemediği de araştırıldı. İki grup arasında cinsiyet, yaş, dominant taraf, cerrahi taraf, laksite varlığı, instabilite yönü (ön) ve oluş mekanizması (travma), Hill-Sachs lezyonunun büyüklüğü (%30'dan az) ve ankor sayısı gibi değişkenlerde oldukça benzerlik vardı ve istatistiksel olarak da anlamlı bir farklılık bulunmadı. Açık girişim uygulanan hastalarda rekürren omuz çıkığı oranı %4, artroskopik girişim uygulanan hastalarda %7.1 olarak saptandı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İşe dönüş süresi, osteoartit, eklem hareket açıklığı ve Oxford, Rowe ve Constant skorları artroskopik grupta daha iyi bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Çalışmamızda rekürren çıkık için risk faktörü oluşturacak herhangi bir faktör bulunamadı ve ilk çıkığı olan 5 hastanın klinik sonuçlarının mükemmel olduğu ve önceki çıkık sayısı arttıkça klinik sonuçları olumsuz yönde etkilediği görüldü. Ameliyat sonrası takip süreleri grup 1'de ortalama 78.5 (42-103) ay, grup 2'de ortalama 29.5 (18-52) ay idi. Takip sürelerindeki farklılık gruplar arasında anlamlı bulundu (p<0.001).Sonuç: Açık Bankart tamiri birçok ortopedi cerrahı tarafından uzun yıllardır başarıyla uygulanmaktadır. Son on yılda yapılan çalışmalarda artroskopinin teknolojik olarak gelişmesiyle birlikte omuz artroskopisi popülarite kazandı ve birçok ortopedi cerrahı tarafından daha fazla uygulanmaya başlandı. Omuz artroskopisinin noninvaziv bir teknik olmasının yanında açık girişimlere göre birçok önemli avantajlara sahiptir. Artroskopik girişim esnasında SLAP lezyonları ve posterior labral lezyonlar gibi diğer lezyonlar da görülebilir ve aynı seansta müdahale edilebilir. Bu çalışmada ameliyat öncesi çıkık sayısına bakmaksızın anterior glenohumeral instabilite tedavisinde artroskopik girişimlerin açık girişimler kadar etkili olduğu görüldü. Artroskopik grubun fonksiyonel kapasiteyi daha erken kazanmasına rağmen her iki metodun fonksiyonel sonuçlarının mükemmel olduğu gözlendi. Açık girişimlerin ve artroskopik girişimlerin tecrübeli ellerde güvenilir yöntemler olduğu sonucuna vardık.
Gelişimsel kalça displazisine sekonder gelişen koksartrozun tedavisinde çimentosuz total kalça protezi uygulamasınınfonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Gelişimsel kalça displazisi (GKD) zemininde koksartroz gelişimi,tedavi görmemiş olgularda, yirmili yaşlarda başlamakta ve hızla ilerleyerek total kalça protezi(TKP) uygulamasıyla sonuçlanmaktadır. Bu olgularda TKP uygulamaları; yüksek rotasyonmerkezi, asetabular kemik yetersizliği, hipoplazik femur, aşırı anteversiyonla trokantermajörün posterior yerleşimi ve eşlik eden yumuşak doku kontraktürleriyle, damar-siniryapılarının anormal yerleşimi nedeniyle, oldukça güç ve komplikasyonlara açıktır. Buhastalarda TKP uygulamalarının genç yaşta yapılması nedeniyle revizyon olasılığı yüksektir.Bu çalışmada, GKD zemininde koksartroz gelişen hastalarda çimentosuz TKPuygulamalarının fonksiyonel sonuçları değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2002 ve Ocak 2008 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi TıpFakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, gelişimsel kalça displazisi zeminindeileri derecede koksartroz tanısı konan elli dört hastanın yetmiş üç kalçası (on dokuz hastabilateral) ameliyat edilerek, çimentosuz total kalça protezi uygulandı. Protez uygulamaendikasyonu ağrı ve ileri derecede fonksiyon bozukluğuyla birlikte, ileri derecede koksartrozsaptanmasıdır. Elli dört hastanın on biri erkek ve kırk üçü kadındı. Ameliyat edilen otuz sekizkalça sağ, otuz beş kalça ise sol taraftı. Cerrahi sırasındaki ortalama yaş 51,47 yıldı (34 ? 71yıl ± 7,93). Hastalar ameliyat öncesi ve son takiplerde ?görsel analog ağrı cetveli, Harris kalçapuanı ve Charnley'in modifiye ettiği Merle D'Aubigne-Postel kalça puanıyla değerlendirildi.Bulgular: Ortalama takip süresi 39,7 aydı (13?72 ay ± 16,12). Hartofilakidissınıflamasına göre değerlendirildiğinde, yetmiş üç kalçanın on sekizi Tip A, yirmi sekizi TipB ve yirmi yedisi Tip C olarak değerlendirildi. Cerrahi öncesi ortalama kısalık 3,02 cm ikenameliyat sonrası 0,95 cm olarak ölçülmüştür. Yirmi üç kalçada femur başı asetabulumsuperolateraline destek olarak kullanılırken, yirmi iki kalçada femura subtrokanterik kısaltma92osteotomisi uygulandı. Ortalama kısaltma miktarı 3,4 cm'dir. Toplam komplikasyon oranı%20,5 idi. İki hastada asetabular aseptik gevşeme nedeniyle revizyon uygulandı. İki hastadaise siyatik sinir felci gelişti. Görsel ağrı cetveli puanı ameliyat öncesi 7,96 iken, son takipte2,23 olarak bulundu. Harris kalça puanı 33,33'den 89,09'a yükseldi. Charnley'in modifiyeettiği Merle d'Aubigne?Postel puanı ameliyat öncesi 2,19 iken 4,83'e yükselmiştir.Sonuç: Karşılaşılan zorluklara rağmen, uygun endikasyon sonrası karar verilmiş vehastaya özgü patolojiye göre planlanmış başarılı bir TKP ameliyatı, bu hastalarda yaşamkonforunu arttıran başarılı tedavi seçeneği olacaktır.
Deneysel diz osteoartrit modelinde simvastatinin matriksmetalloproteinaz inhibisyonu üzerinden kondroprotektif etkisi
Amaç: Bu çalışmada, mekanik olarak oluşturulan rat osteoartrit (OA) modelinde oral Simvastatin tedavisinin matriksmetalloproteinaz-3 (MMP-3) inhibisyonu yaparak diz eklem kıkırdağı üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ortalama ağırlıkları 250-300 gr olan 27 adet Wistar Albino rat kullanıldı. Çalışmada denekler 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de 9 adet rat sağ diz eklemine medial artrotomi ile girilerek ön çapraz bağı kesildi. Dizde instabilite ve kıkırdak yük dağılımının bozulmasını takiben altıncı haftada mekanik yöntemle osteoartrit oluşturuldu. Grup 1'de 9 diz eklemi kendi içinde femur (F) ve tibia (T) olarak ayrıldı.Grup 2'de 9 adet rat sağ diz ön çapraz bağı kesilerek diz ekleminde mekanik olarak osteoartrit oluşturulmasını takiben postoperatif 1. günden itibaren 6 hafta boyunca gavaj yöntemiyle 20mg/kg/gün Simvastatin (Merck Sharp & Dohme ,Middlesex,U.K) oral olarak verildi. Grup 2 `de 9 diz eklemi kendi içinde femur (F) ve tibia (T) olarak ayrıldı.Grup 3'de 9 adet ratın 9 diz eklemi kullanılarak kontrol grubu oluşturuldu. Grup 3'de 9 diz eklemi kendi içinde femur (F) ve tibia (T) olarak ayrıldı. Deneklere altı hafta sonunda yüksek doz ketamin ile ötenazi uygulandı. Aynı gün femur ve tibia eklem yüzleri korunarak, diz eklemi uygun seviyeden kesilerek çıkartıldı ve histopatolojik ve immünhistokimyasal incelemeye tabi tutuldu. Hematoksilen-eosin ile boyanan kesitlerde OARSI (Ostearthritis Research Society İnternational) osteoartrit kıkırdak histopatoloji değerlendirme sistemi kullanılarak skorlandı. MMP-3 İmmünhistokimyasal boyanmayı takiben değerlendirme femur ve tibia eklem kıkırdağında pozitif boyanan kondrosit sayısının diz eklemi toplam kondrosit sayısına oranlanması ile yapıldı. Sonuçların istatistiksel analizi ?Statistical package for Social Sciences-11? (SPSS-11) programı kullanılarak yapıldı. Gruplar arasındaki bulguların istatiksel farkı Mann-Whitney U testi kullanılarak araştırıldı.Bulgular: OARSI (Ostearthritis Research Society İnternational) osteoartrit kıkırdak histopatoloji değerlendirme sistemi kullanılarak yapılan değerlendirmede Grup 3'e (kontrol grubu) göre Grup 1 (ÖÇB kesik) ve Grup 2'de (ÖÇB kesik-simvastatin) osteoartrit oluştuğu gözlendi. Grup 2'de ise Grup 1'e göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde osteoartrit evresi, derece ve puanı düşük bulundu. Her 3 grupta yapılan MMP-3 immunohistokimysal boyama sonucu; Grup 1 MMP-3 boyanma yüzdesi Grup 2 ve 3'e göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Grup 2 ve Grup 3 karşılaştırıldığında ise MMP-3 boyanma yüzdeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Sonuç: Dizde instabilite ve yük dağılımının bozulması sonucunda oluşan osteoartritte oral uygulanan Simvastatin tedavisinin MMP-3 inhibisyonu ile kondroprotektif ve hastalık progresyonunu yavaşlatıcı etkiye sahip olduğu saptanmıştır (Mann-Whitney U; p<0.05). Osteoartritte kısır döngüyü kırmak amacıyla hastalığın inflamatuar basamağına müdahale ederek ilerleyici özeliğinin engellenmesi amaçlanarak yeni tedavi protokolerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak tedavide Simvastatinin kullanılması mümkün görülmekle beraber kondroprotektif etkilerinin insanda ispat edilmesi için ileri düzeyde klinik ve histopatolojik prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Total diz artroplastisinde spinopelvik dengenin kinematik analizi
Amaç: Bu çalışma, ileri evre diz osteoartriti nedeniyle robotik total diz artroplastisi (rTDA) uygulanan hastalarda rTDA 'sinin spinopelvik hareket parametreleri üzerindeki etkilerini dinamik ve statik olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu çalışmaya Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Temmuz 2022 ile Kasım 2023 yılları arasında primer diz osteoartriti nedeniyle aynı cerrahi ekip tarafından, tek taraflı robotik total diz artroplastisi yapılan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ve en az bir yıl takibi sonrasında yapılan yürüme analizi ile hem yürüme sırasında hem de oturma-kalkma sırasındaki pelvik ve lomber omurga hareketleri dinamik olarak incelenmiştir. Ayrıca lumbosakral yan grafiler kullanılarak spinopelvik parametrelerden sakral slope, pelvik tilt ve pelvik insidans statik ölçümlerle değerlendirilmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçları WOMAC ve OKS anketleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya 28 hasta (23 kadın, 5 erkek) dahil edilmiş olup hastaların yaş ortalaması 69.9 ± 6.86, vücut kitle indeksi (VKI) ortalaması 29.5 kg/m2 ± 5.18, takip süresi ortalaması 13.8 ay olarak hesaplanmıştır. Kellgren-Lawrence sınıflandırmasına göre hastaların 13'ü (%46.42) evre 3, 15'i (%53.58) evre 4 olarak tespit edilmiştir. Ameliyat sonrası yapılan dinamik ölçümlerde hem yürüme hem de oturma-kalkma sırasında pelvik tilt değerlerinde anlamlı değişiklik tespit edilmiştir. Pelvik tiltteki değişiklikler oturma-kalkma sırasında hem hareket boyunca hem de anlık açısal ölçümlerde tespit edilmiştir. Dinamik ölçümlerde ayrıca her iki diz hareketlerinde de ameliyat sonrasına kıyasla belirgin iyileşmeler gözlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde ise yalnızca ayakta çekilmiş olan grafilerde sakral slope değerlerinde ameliyat sonrasına göre anlamlı fark tespit edilmiştir. WOMAC ve OKS fonksiyonel skorları her ikisinde belirgin iyileşme sağlanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, robotik total diz artroplastisinin (rTDA) spinopelvik parametreler üzerindeki etkilerini dinamik bir perspektifle inceleyen bir çalışmadır. Bu çalışma rTDA'nın yalnızca diz eklem fonksiyonlarını düzeltmekle kalmayıp, spinopelvik hare-ketlerin kompanzasyonunu da düzelterek postür dinamiklerini de iyileştirme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca rTDA'nin cerrahi etkinliğini artırmak ve fonksiyonel iyileşmeyi desteklemek için ameliyat öncesinde pelvis ve omurganın dinamik olarak değerlendirilmesinin önemini de vurgulamaktadır.
Basit kemik kisti olan hastalarda serumda yeni enflamasyon biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, basit kemik kisti tanısı alan hastalarda yeni keşfedilen biyobelirteçler olan presepsin, irisin ve apelinin serumdaki değerlerini ölçmeyi ve basit kemik kistinin özelliklerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma seviye III prospektif, analitik tipte klinik çalışmadır. Çalışmaya; 1 Mart 2021 ile 1 Kasım 2022 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji klinik servisine yatırılan basit kemik kisti tanısı almış hastalar (radyolojik görüntülemeleri ve klinik bulguları basit kemik kisti lezyonu ile uyumlu olan veya biyopsi yapılmış hastalar) alınmıştır. Çalışmaya toplam 30 hasta (grup 1) ve 30 sağlıklı birey (grup 2) alınmıştır. Hasta ve kontrol grubuna ait serumda Apelin, İrisin ve Presepsin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Bulunan değerler ve hastalara ait demografik veriler, tümörün yerleşim yeri, patolojik kırık olup olmaması, kist indeksi, yapılan tedavi tipi, takip süresi, son iyileşme durumu ve post-operatif nüks durumu gibi veriler analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza toplam 60 hasta dahil edilmiştir. Hasta grubunun yaş ortalaması 16,5 ±11,2 (median:12 IQR:8-24,5) olarak, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 16,93 ± 2,89 (median:16 IQR: 15-20) olarak hesaplandı. Hastaların 21'i (%70) erkek 9'u (%30) kız idi. Kistlerin 18'i latent, 12'si aktif karakterde idi. Hastaların 14'ünün (%47) başvuru sırasında patolojik kırığı vardı, 16'sında ise patolojik kırık mevcut değildi. Hastaların kist indeksi Kaelin ve MacEwen yöntemi ile hesaplandı ve median değeri 2,25 (IQR:1,54-5,38) olarak ölçüldü. Hasta grubunun presepsin değeri 747,92 (418,6-1042,9) kontrol grubunun presepsin değerinden 475,5 (228-691,25) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.013). Eğri altında kalan alan 0,687 ve cut-off değeri 486,33 ng/ml seçildiğinde duyarlılık %73,3 özgüllük ise %53,3 olarak hesaplandı. Hasta grubunun irisin değeri 3,4 (2,12-5,5) kontrol grubuna göre 5,2 (3,67-7,65) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p=0.013). ROC analizi yapıldı ve cut-off değeri 3,56 ng/ml seçildiğinde %80 duyarlılık %53 özgüllük, eğri altında kalan ise 0,687 olarak hesaplandı. Hasta ve kontrol grubunun apelin değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunun yaşı ile kist indeksi arasında negatif bir korelasyon bulundu. (p=0.005). Aktif kistlerin kist indeksinin latent kistlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görüldü (p=0.008). Patolojik kırıkla başvuran hastalar ile lezyonun aktif veya latent olması arasındaki ilişki araştırıldı ve patolojik kırıkla başvuran hastalarda aktif lezyonun bulunma sıklığı istatistiksel olarak daha yüksek ölçüldü (p=0.001). Aktif kistleri olan hastalar latent kistleri olan hastalardan yaş olarak daha küçük bulundu ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.004). Humerusta yerleşen kistlerin kist indeks değerleri femurda yerleşen kistlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.03). Kistlerin aktif olmasının proksimal yerleşim ile, diafiz veya distal yerleşime göre daha çok ilişkili olduğu olduğu bulundu (p=0.01). Presepsin/nötrofil oranı ve apelin/nötrofil oranı aktif kisti olan hastalarda latent kisti olan hastalara kıyasla daha düşük bulundu ve aradaki farklar istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p= 0.034, p=0.038). Bu ilişkilere ait ROC analizi yapıldı. Presepsin/nötrofil oranı ve apelin/nötrofil oranının aktif kist tahmin edebilme özelliği sırasıyla eğri altında kalan alan 0,731 ve 0,727; cut-off değeri 115,18 ng/ml ve 3,02 ng/ml, hassasiyet %94 ve %89, özgüllük %58 ve %50 olarak hesaplandı. İrisin/ALP değerleri aktif lezyonu olan hastalarda 68,6 (IQR:39,6-123,5) latent lezyonlara göre 25,6 (IQR:15,9-72,4) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.034). ROC analizinde eğri altında kalan alan 0,731, cut-off değeri 32,1 ng/ml, hassasiyet %91, özgüllük %55 olarak hesaplandı. Hasta grubuna ait nötrofil/crp oranıyla presepsin değerleri arasında pozitif korelasyon bulundu (p=0.038). Hasta grubuna ait presepsin değerleri ile apelin, presepsin ile irisin ve apelin ile irisin değerleri arasında pozitif korelasyon bulundu (sırasıyla p=0.000, p=0.004 ve p=0.002). Sonuç: Basit kemik kistlerinin patogenezi belirsizliğini korumaktadır. Patogenezin anlaşılabilmesi ve prognoz takibi için serumda değişen belirteçlerin analizi yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Basit kemik kisti, Prepsepsin, İrisin, Apelin
Revizyon ön çapraz bağ vakalarında hamstring ve bone tendon bone otogreftleri yapılan hastaların klinik olarak karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, kliniğimizde gerçekleştirilen revizyon ÖÇB cerrahileri incelenmiştir. Ameliyat teknikleri, demografik veriler, intraoperatif ve postoperatif erken ve geç dönem komplikasyon yönetimi, postoperatif klinik sonuçlar ve IKDC 2000, Lysholm ve SF-36 gibi pek çok parametre detaylı bir şekilde değerlendirilmiş ve analiz edilmiştir. Bu değerlendirmenin amacı, revizyon ÖÇB cerrahisinin sonuçlarını iyileştirmek, komplikasyonları azaltmak ve fiziksel olarak aktif bireylerde bu sonuçları etkileyen faktörleri derinlemesine anlamaktır. Materyal-Metod: Bu retrospektif çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2015 ile 2023 arasında ön çapraz bağ rerüptürü nedeniyle cerrahi tedavi gören hastaları değerlendirmiştir. Etik onay alındıktan sonra, hastaların muayene bulguları, yaralanma detayları, radyolojik görüntüler ve cerrahi teknikler kaydedilmiştir. Hamstring ve bone tendon bone(BTB)OLARAK iki cerrahi teknik grubu analiz edilmiş ve sonuçlar IKDC, SF-36, ve Lysholm ölçekleri kullanılarak değerlendirilmiştir, ek laboratuvar veya görüntüleme yapılmamıştır. Bulgular: Bu retrospektif çalışmada ortalama yaşı 29.2 olan hastaların %52'sinde sol, %48'inde sağ ön çapraz bağ (ÖÇB) yaralanmaları tespit edilmiştir, çoğunlukla spor yaralanmalarından kaynaklanmaktadır. Preoperatif bulgular arasında %16.7 oranında diz ağrısı, %35.7 meniskopati, %33.3 pozitif ön çekmece testi, %35.7 pozitif Lachman testi ve %19 kondral lezyon oranları saptanmıştır. Cerrahi sonrası ön çekmece testi oranı %26.2'ye, Lachman testi %31'e düşmüş, kondral lezyon oranı %19 olarak sabit kalmıştır. IKDC skorları preoperatif ortalama 46'dan postoperatifte 65.9'a (p<0.001), Lysholm skorları 42.3'ten 79.7'ye (p<0.001) yükselmiş, hastaların fiziksel işleyiş skorları 38.7'den 80'e (p<0.001), fiziksel rol kısıtlaması 29.8'den 59.5'e (p<0.001), enerji/yorgunluk 29.9'dan 51.9'a (p<0.001), ve duygusal refah 47.2'den 54'e (p<0.001) artmıştır. Ağrı skorları 35.1'den 51.7'ye (p<0.001), genel sağlık 31.7'den 46.8'e (p<0.001) yükselmiştir. Gruplar arasında eklem hareket kısıtlılığı (p=0.758) ve diz ağrısı (p=0.679) açısından fark saptanmamıştır. Grup 1'de iv Lachman testi %19 pozitifken, Grup 2'de %52.4 (p=0.024) bulunmuş, kondral lezyonlar için anlamlı bir fark yoktur (p=0.432). Preoperatif 2000 IKDC skorları Grup 1'de 38.9, Grup 2'de 53.1 (p<0.001), postoperatif değerlendirmede ise anlamlı fark görülmemiştir (p=0.077). Duygusal rol kısıtlaması postoperatif Grup 1 lehine anlamlı derecede daha yüksek çıkmıştır (p=0.006), duygusal refah skorları da (p=0.015). Sonuç: Preoperatif ve postoperatif test sonuçları ile skorlar karşılaştırıldığında, cerrahi müdahale sonrası hastaların eklem hareketliliğinde, IKDC ve Lysholm skorlarında, fiziksel işlevsellik ve ağrı durumlarında belirgin iyileşmeler olduğu gözlemlenmiştir. Duygusal ve sosyal işlevsellik alanlarında da önemli gelişmeler saptanmıştır. Gruplar arası bazı parametrelerde farklılıklar olsa da, genel olarak cerrahi müdahalenin hastaların yaşam kalitesi üzerinde olumlu etkileri olduğu kanıtlanmıştır. Bu bulgular, ön çapraz bağ yaralanmalarının tedavisinde cerrahi müdahalelerin etkinliğini ve önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak her iki cerrahi teknikte de postoperatif dönemde 2000 IKDC, Lysholm ve SF-36 skorlarında iyileşme tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Ön çapraz bağ, IKDC 2000, Lysholm, SF-36, Revizyon ön çapraz bağ, spor yaralanmaları, Hamstring tendon tekniği, BTB tekniği.
Üst düzey voleybolcularda supraskapular sinir hasarının klinik, biyomekanik ve radyolojik yöntemlerle değerlendirilmesi
ÜST DÜZEY VOLEYBOLCULARDA SUPRASKAPULAR SİNİR HASARININKLİNİK, RADYOLOJİK VE BİYOMEKANİK YÖNTEMLERLEDEĞERLENDİRİLMESİDr. Emre AldinçAmaç: Bu çalışmada, supraskapular sinir hasarı (SSH) ile ilişkili yakınması ve fizik muayenebulgusu olmayan üst düzey voleybolcularda MRG ve biyomekanik incelemeler ile erkendönem SSH bulgularının ne ölçüde ortaya çıkabileceğinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Türkiye Milli Voleybol Takımı'nda ve Birinci Profesyonel VoleybolLigi'nde oynayan 14 üst düzey bayan voleybolcudan oluşan çalışma grubu ile benzer yaş vevücut kitle endeksi özelliklerine sahip kontrol grubu oluşturuldu. Her iki grup, öykü ve fizikmuayene bulguları ile klinik olarak, her iki omuz dış rotasyon kuvvetlerinin Cybex cihazı iledeğerlendirilmesi ile biyomekanik olarak ve dominant omuzlarına uygulanan MRGincelemesi ile radyolojik olarak SSH açısından karşılaştırıldı. Fizik muayenesinde SSHbulgularına rastlanan bir voleybolcu çalışma grubundan çıkarıldı.Bulgular: Çalışma grubunda çalışma dışı bırakılan bir voleybolcu dışındaki olgular klinikolarak normal bulundu. Biyomekanik değerlendirmede, her iki grup arasında dominant olanve olmayan tarafların omuz dış rotasyon kuvvetlerinin oranları açısından ve her iki grupta buoranın 1'in altında olduğu olguların dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı farkbulunamadı. MRG incelemelerinde istatistiksel olarak değerlendirilebilecek tek bulgu olaninfraspinatus kasında Evre I yağlı değişiklik görülmesi açısından da iki grup arasında anlamlıfark bulunmadı.Sonuç: Rastlantısal olarak seçilen 14 üst düzey voleybolcudan yalnızca birinde fizikmuayenede SSH bulgusunun olması literatüre göre daha düşük bir orandır. Biyomekanikdeğerlendirme ve MRG incelemesi ile elde edilen sonuçlar, klinik olarak yakınması ve fizikmuayene bulgusu olmayan üst düzey voleybolcularda SSH bulgularının kontrol grubundanistatistiksel olarak farklı oranda ortaya çıkmadığını göstermektedir.
Kaviter kemik defektlerinin tedavisinde xeno-osteoindüktif kemik protein ekstraktının kullanımı
KAVİTER KEMİK DEFEKTLERİNİN TEDAVİSİNDE XENO-OSTEOİNDÜKTİFKEMİK PROTEİN EKSTRAKTININ KULLANIMIDr. Murat SongürÖZETAmaç: Kaviter kemik defektlerinin tedavisinde, osteoindüktif bir ajan olan ve yüksek orandatip I kollajen ve diğer kemik proteinlerini içeren at kaynaklı kemik protein ekstraktınınetkinliğinin insan demineralize kemik matriksi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Kaviter kemik defekti modeli olarak tavşan distal femur kondili kullanıldı.Lateral girişimle femur kondillerinde 6 mm. çapında ve 12-15 mm. derinliğinde kemikdefektleri oluşturuldu. 3 gruba ayrılan 18 tavşandan, birinci grup (n=6), boş bırakılırken,ikinci gruba (n=6) 0,4 cc demineralize kemik matriksi, üçüncü gruba ise (n=6) 20 mg. atkaynaklı kemik protein ekstraktı (Colloss-E) uygulandı. Altıncı hafta sonunda defektbölgesinin radyolojik ve histolojik incelenmesi yapılarak analiz edildi.Bulgular: Radyolojik incelemede defektin kaviter defekt olması nedeniyle belirgin birradyolojik fark saptanmamıştır. Histopatolojik incelemede ise, kaynama kalitesi açısındankemik protein ekstraktı grubu hem demineralize kemik matriks grubundan hem de kontrolgrubundan daha yüksek değerler bulunmuştur ve bu değerlerin istatistiksel olarak anlamlıolduğu görülmüştür. Greft inkorporasyonu ve yeni kemik oluşumu açısından da kemik proteinekstraktı grubunda, demineralize kemik matriksi grubuna göre daha yüksek değerler eldeedilmiştir.Sonuç:Kemik protein ekstraktının osteoindüktif özellikleri ile ilgili bildirilmiş öncekiyayınlar ile uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. At kaynaklı kemik protein ekstraktının, kaviterkemik defektlerinin tedavisinde başarılı olduğu saptanmıştır.
Kaviter kemik defektlerinin iyileşmesinde otojen periost ve seramik kompozit greftinin etkisi
Amaç: Bu çalışmada, otojen periost parçalarının osteokondüktif sentetik kemik greft alternatifleriyle birlikte kullanımının, kaviter kemik defektlerinin iyileşmesindeki histolojik davranışının incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, ortalama ağırlıkları 1000-1500 gr ağırlığında, 8-12 aylık 12 Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. 12 tavşana ait 24 femur eşit sayıda üç gruba ayrıldı. Tüm tavşanlarda, bilateral lateral girişimle, femur suprakondiler bölgede, 5 mm.'lik oyucuyla kaviter defekt oluşturuldu. Grup I'de dört tavşana ait sekiz femur boş bırakılarak kontrol grubu olarak atandı. Grup II'de kalan sekiz tavşanın sağ femurları (sekiz femur) sadece seramik greft granülleriyle dolduruldu. Grup III'de ise ikinci gruptaki tavşanların sol femurları (sekiz femur) seramik greft granülleri ve tibia kaynaklı periost parçaları karışımıyla greftlendi. Seramik olarak Cem-Ostetic? 5 cc granules (Berkeley Advanced Biomaterials, Inc. CA, U.S.A.) kullanıldı. Grup III'de defektlere konulan otojen periost şeridi deneğin ipsilateral tibia proksimalinin medial yüzünden alındı ve keskin bisturi yardımıyla minimal manuplasyon ile 1-2 mm2'lik parçalara ayrıldı. Denekler postoperatif 6. Haftada feda edildi ve defekteler kemik iyileşmesini değerlendirmek üzrere histolojik incelemeye tabi tutulduBulgular: Grup I'de (kontrol grubu) kemik oluşumunun oldukça az gözlendiği, defekt alanın fibröz doku yapısıyla kemiği taklit edercesine kapatıldığı dikkati çekti. Yeni kemiğin varlığı bölgede çok dar alanlarda gözlendi. Grup II'de (seramik grubu) fibröz dokunun aralarında yeni kemik oluşumunun kontrol grubuna göre daha fazla olduğu gözlendi. Kemiğin biçimlendiği bölgelerde damarlar ve osteositler yoğun çekirdekleriyle dikkati çekti. Grup III'de (periost-seramik kompozit) defekt bölgesinde proliferatif kıkırdak oluşumu gözlendi. Bölgede kemik oluşumu diğer gruplara göre daha yoğundu. Fibröz doku bölmeleri son derece azalmıştı.Histomorfometrik yöntemlerle elde edilen ölçümlerin istatistiksel analizi sonucunda, Grup III'de (periost-seramik kompozit) diğer iki gruba göre artmış örgü kemik oluşumu ve daha az fibröz doku oluşumu istatistiksel olarak kanıtlandı.Sonuç: Serbest periost parçalarının seramiklerle harmanlanması ile elde edilen kompozit greftin, hem kontrol grubundan, hem de tek başına seramik uygulanan gruptan çok daha üstün iyileşme performansı sağladığını söyleyebiliriz. Bunun seramiğin kabul görmüş osteokondüktif özelliklerinin, periostun osteojenik özellikleriyle birleştirilmesinin sonucu olduğunu düşünüyoruz. Ek olarak serbest periost parçacıklarının defektin her bölgesinde homojen şekilde bulunmalarını sağlayan uygulama şeklinin de iyileşme performansını olumlu etkilediğini düşünüyoruz.
Femur proksimal kırığı ile başvuran yaşlı hastaların dexa değerlerinin kırık üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, kliniğimize başvurmuş ileri yaş femur proksimal kırığı olan hastaların kemik mineral yoğunluğunun, yine hastanemizde osteoporoz ön tanısı ile kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmış hastaların değerleri karşılaştırılıp kırık üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 01.01.2022 ile 25.10.2023 tarihleri arasında osteoporoz ön tanısı ile DEXA çekilen ve femur proksimal kırığı tanısı ile tedavi edilen yaşlı hastaları incelemek amacıyla planlanmıştır. Etik onayı alındıktan sonra, hastalar kırık mevcudiyetine göre iki gruba ayrıldı: Grup 1; femur proksimal kırığı ile başvuran DEXA çekilen yaşlı hastalar, Grup 2; kırık gelişmeyen osteoporoz ön tanısı ile DEXA çekilen hastalar. Hastalara rutin poliklinik kontrollerinde ek laboratuvar ve görüntüleme çalışması yapılmamıştır. Bulgular: Çalışmamıza 2484 hasta alındı. Hastalardan 440 tanesi femur proksimal kırığı ile başvurmuştu yaş ortalamaları 71,11±8,07 yıl idi. Bu hastalardan 228 hasta kadın, 212 hasta da erkekti. Kırıkla başvuran kadınların yaş ortalaması 72,30±7,79 yıl idi. Kırıkla başvuran erkeklerin yaş ortalaması 69,83±8,24 yıl idi. Hastaların 2044'ü kırığı olmayıp osteoporoz ön tanısı ile DEXA çekilen hastalardı. Yaş ortalamaları 70,45±5,94 yıl idi. Bu hastaların 1396'sı kadın 648'i erkekti. Kadınların yaş ortalaması 71,07±5,72, erkeklerin yaş ortalaması 69,12±6,19 yıl idi. Femur proksimal kırıkla başvuran hastaların DEXA değerlerinden spine, boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skorları kontrol grubunun değerlerinden yüksek bulundu (spine için p=0,017, diğer her biri için p=0,000). ROC analizleri yapıldı. Spine, boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skor değerlerinin kırık gelişmesini tahmin edebilme özelliği sırasıyla eğri altında kalan alan 0,547, 0,733, 0,751, 0,793, 0,79 ve 0,658 cut-off değeri -2,15, -2,05, -1,55, -0,95, -1,05 ve -1,95, hassasiyet %56, %69, %71, %73, %72 ve %62 özgüllük %52, %68, %70, %71, %72 ve %63 olarak hesaplandı. Femur proksimal kırığı olan kadınların oluşturduğu grup ve kontrol grubunun kadın hastaları arasında spine T-skor değerleri karşılaştırıldığında anlamsız bulundu (p=0,213). Boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skor değerleri İse yüksek derecede anlamlı bulundu (her biri için p=0,000). ROC analizleri yapıldı. Spine, boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skor değerlerinin kırık gelişmesini tahmin edebilme özelliği sırasıyla eğri altında kalan alan 0,539, 0,755, 0,781, 0,765, 0,786 ve 0,681 cut-off değeri -2,25, -2,15, -1,55, -0,85, -0,95 ve -2,05 duyarlılık %56, %70, %73, %70, %72 ve %63 özgüllük %52, %70, %73, %65, %69 ve %66 olarak hesaplandı. Femur proksimal kırığı olan erkeklerin oluşturduğu grup ve kontrol grubunun erkek hastaları arasında spine T-skor, boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skor değerleri karşılaştırıldığında yüksek derecede anlamlı bulunuldu (her biri için p=0,000). ROC analizleri yapıldı. Spine, boyun, trokanterik, intertrokanterik, total ve ward's T-skor değerlerinin kırık gelişmesini tahmin edebilme özelliği sırasıyla eğri altında kalan alan 0,606, 0,720, 0,706, 0,831, 0,793 ve 0,647 cut-off değeri -1,75,-1,75, -1,65, -1,05, -1,15 ve -1,75, duyarlılık %56, %67, %67, %79, %73 ve %64, özgüllük %53, %62, %67, %79, %75 ve %58 olarak hesaplandı. Sonuç: Klinisyenler hastanın en küçük T-skorunu baz alarak tanı, tedavi ve takibini yapmaktadır. Çalışmamızda DEXA' da en küçük değer olmamasına rağmen bazı değerlerin kırık riski belirleme açısından çok daha anlamlı, hassas ve özgül olduğu görüldü. Bu değerlerin kullanılması hastalığın tanı, tedavi ve takibinde daha çok yararlı olabileceği düşünülebilir. Ayrıca hassasiyeti ve özgüllüğü yüksek bulunan DEXA değerlerinin tek başına veya FRAX skorunda kullanılan boyun T-skor değeri yerine kullanılması halinde kırık risk tahminini iyileştireceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Osteoporoz, DEXA, Proksimal femur kırıkları
Uzun segment omurga cerrahisinde aşamalı exposure ve enstrumantasyon ile aşamasız exposure ve enstrumantasyonun hemodinami ve kan ihtiyacı açısından prospektif randomize olarak karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı; Dicle Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimize başvuran ve uzun segment omurga cerrahisinde kullanılan cerrahi tekniklerin, hastaların hemodinamik durumu ve kan ihtiyacı üzerindeki etkilerini incelemek, cerrahi operasyonların sonuçlarını optimize etmek için kritik öneme sahiptir. Farklı cerrahi tekniklerin bu parametreler üzerindeki etkilerini anlamak, hasta güvenliği ve cerrahi etkinlik açısından önemli bir rol oynar. Bu çalışma, aşamalı exposure ve enstrümantasyon yöntemlerinin hemodinamik etkiler ve kan ihtiyacı açısından aşamasız yöntemlerle karşılaştırıldığı prospektif randomize bir araştırma yapmayı hedeflemektedir. Araştırmanın amacı, bu iki cerrahi yaklaşımın etkilerini objektif bir şekilde değerlendirerek, cerrahi sürecin güvenliğini ve etkinliğini artırmaya yönelik veri sağlamaktır. Materyal ve Metod: Çalışma, 01 Ocak 2024- 16 Ekim 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde uzun segment omurga cerrahisi geçiren 60 hasta üzerinde, prospektif randomize bir tasarımla gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır: Yöntem 1 (aşamalı exposure ve enstrümantasyon) ve Yöntem 2 (aşamasız exposure ve enstrümantasyon). Her iki gruptaki hastaların ameliyat öncesi, ameliyat sırasında ve ameliyat sonrası hemodinamik parametreleri, kan hematokrit (hct) değerleri ve kan transfüzyonu gereksinimleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Yöntem 1 ile ameliyat edilen hastalarda, ameliyat süresinin daha kısa olduğu (p=0,000) ve ameliyat sonrası hct değerlerinin daha stabil kaldığı gözlenmiştir. Yöntem 2'deki hastalarda daha fazla intraoperatif kan kaybı olduğu ve drenlerden daha fazla kan toplandığı tespit edilmiştir (p=0,000). Ayrıca, Yöntem 2'de ameliyat sonrası kan transfüzyonu ihtiyacının daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,000). Yöntem 1'deki hastalar, postoperatif dönemde daha az kan kaybı yaşamış ve hemodinamik olarak daha stabil kalmıştır. Sonuç: Aşamalı exposure ve enstrümantasyon yöntemi, uzun segment omurga cerrahisinde daha kısa ameliyat süresi, daha az kan kaybı ve daha düşük kan transfüzyonu gereksinimi ile hasta güvenliği açısından daha avantajlı bir yöntem olarak bulunmuştur. Bu yöntem, postoperatif iyileşme sürecini iyileştirmekte ve komplikasyon riskini azaltmaktadır. Bu nedenle, uzun segment omurga cerrahisinde aşamalı cerrahi tekniklerin tercih edilmesi önerilmektedir. Bu özet, çalışmanın amacı, yöntemleri, bulguları ve sonuçları hakkında kısa ama kapsamlı bir bilgi sunar. Geniş bir okuyucu kitlesinin çalışmanın temel sonuçlarını hızlıca anlayabilmesi için gerekli olan tüm önemli noktaları içerir. Anahtar Kelimeler: Kanama, Cerrahi, Vertebra, Aşamalı, Aşamasız, Exposure
Diz eklem seviyesi çizgisinin belirlenmesinde kullanılabilecek radyolojik parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç: Primer ve revizyon total diz protezi sırasında diz eklem hattının doğru konumlanması, klinik sonuçları doğrudan etkileyen bir adımdır. Bu çalışma, diz eklem seviyesinin yerini diz çevresindeki belirli anatomik noktalara göre belirlemeyi amaçlamıştır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada 01.01.2019 ile 01.01.2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniği ve acil servise başvuran hastalar tarandı. Çalışmaya diz eklemine yönelik direk grafi, bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans (MR) taraması yapılan hastalar dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya 98'i erkek (%52,7), 88'i (%47,3) kadın toplam 186 hasta dahil edildi. Ortalama femur genişliği direk grafide, BT'de ve MR'de sırasıyla 85,69 ± 8,45 mm, 78,83 ± 7,11 mm, 78,88 ± 7,73 mm ; adduktör tüberkül ile eklem çizgisi arası mesafe direk grafide, BT'de ve MR'de sırasıyla 43,10 ± 4,45 mm, 39,77 ± 3,88 mm, 39,69 ± 4,32 mm ; medial epikondil ile eklem çizgisi arası mesafe direk grafide, BT'de ve MR'de sırasıyla 30,94 ± 3,26 mm, 28,56 ± 2,78 mm, 28,46 ± 2,97 mm; direk grafide, lateral epikondil ile eklem çizgisi arası mesafe direk grafide, BT'de ve MR'de sırasıyla 24,21 ± 2,27 mm, 22,33 ± 2,01 mm, 22,29 ± 2,18 mm olarak ölçüldü. Femur genişliği ile adduktör tüberkülden eklem çizgisine olan mesafe arasında yüksek korelasyon bulundu. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarından yola çıkarak diz eklem seviyesi çizgisinin belirlenmesinde adduktör tüberkülün kullanılmasının en doğru yöntem olduğu düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Addüktör tüberkül, eklem seviyesi, revizyon total diz protezi
Femur suprakondiler AO C ve C tip 3a açık kırıklarında klinik sonuçlarımız
Giriş-Amaç: Femur suprakondiler AO B ve C Tip 3A açık kırıkları, yüksek enerji travmalarından kaynaklanan ciddi kırıklardır. Bu kırıklar, özellikle ateşli silah yaralanmaları ve trafik kazaları gibi olaylarla ilişkilidir. Çalışmamız, bu tür kırıkların tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemlerin etkinliğini, biyobelirteçlerle klinik sonuçlar arasındaki ilişkiyi ve tedavi süreçlerini etkileyen faktörleri retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ayrıca, ateşli silah yaralanmaları ile diğer travmalara bağlı açık kırıkların iyileşme süreçlerindeki farklılıklar incelenmiştir. Materyal-Metod: 2011-2024 yılları arasında Dicle Üniversitesi'nde AO B ve C Tip 3A açık kırığı tanısı alan 44 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar, ateşli silah yaralanması olup olmamasına göre iki gruba ayrıldı. İlk kan örneklerindeki LDH, albümin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), monosit/lenfosit oranı (MLR) gibi laboratuvar parametreleri kaydedildi. Klinik sonuçlar, kırık kaynaması, eklem hareket açıklığı ve skorlama sistemleriyle karşılaştırıldı. Bulgular: ASY ile ASY dışı gruplar arasında kaynama oranlarında (13/6 ve 22/3) anlamlı fark saptanmıştır. (p<0,001) ASY ile ASY dışı grup arasında NEER ve HSS skorları ASY dışı açık yaralanma grubunda daha yüksek bulunmuştur. (p<0,001) ASY i,le ASY dışı açık yaralanmalar grubu arasında ASY dışı açık yaralanmalarda EHA daha yüksek bulunmuştur. (p=0,002) Kaynama sağlanan grup ile nonunion grubu arasında kırık tipi açısından anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,003) Cerrahiye kadar geçen süre, kaynayan grupta ortalama 4,3 gün kaynamayan grupta ortalama 5,4 gün olup anlamlıdır(p=0,003) Kaynama sağlanan ve kaynamayan gruplar arasında albümin değerleri kaynama sağlanan grupta daha yüksektir. (p<0,001) Kaynama sağlanan ile nonunion grubu arasında, nonunion grubu tarafında nötrofil/lenfosit oranları daha yüksektir. (p<0,001) Kaynama sağlanan ile nonunion grubu arasında, nonunion grubu tarafında monosit/lenfosit oranları daha yüksektir. (p<0,001) Kaynama sağlanan ile nonunion grubu arasında, nonunion grubu tarafında LDH/Albümin oranları daha yüksektir. (p=0,04) Ateşli silah yaralanması olmayan hastalar arasındaki kaynayan ve kaynamayan hastaların NLR ve MLR değerleri ile, ateşli silah yaralanması olan kaynayan ve kaynamayan hastalar arasındaki NLR ve MLR değerlerinde, kaynama sağlanamayan hastaların NLR ve MLR oranları daha yüksektir. (p<0.001) Sonuç: Femur suprakondiler AO B ve C Tip 3A açık kırıklarında, laboratuvar parametrelerinin klinik prognozun tahmininde kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Aynı tip açık kırıklarda, ateşli silah sebebiyle gerçekleşen kırıkların sonuçlarının daha kötü olduğunu düşünmekteyiz. Çalışmanın sonuçları, tedavi yaklaşımlarına rehberlik edebilir ve literatüre önemli katkılar sunabilir. Anahtar Kelimeler: Femur, Distal, HSS, Neer, ASY
Dirsek çevresi kırıklarında kırık lokalizasyonun prognoza etkisi
Giriş ve Amaç Çalişmamızın amacı;dirsek çevresi eklem içi kırıklarda eklem çizgisi altındaki kırıklar ile eklem çizgisi üzerindeki kırıkları ve dirsek çevresi eklem içi kırıklarda;eklem içindeki anatomik lokalizasyonlara göre prognoz tayini yapmaktır Dirsek eklemi, eklem yapısının karmaşıklığı nedeniyle cerrahisi zor bir alandır. Dirsek eklemi omuz ve el arasında yer alması ve nörovasküler yapılarının geçiş yolu üzerinde olması nedeniyle cerrahi sırasında dikkatli olunması gerekir. Travma sonrası gelişen dirsek eklem içi kırıkları iş ve günlük yaşamda fonksiyon kaybına neden olmaktadır. Literatürde bu bölgenin kırıkları ile ilgili prognoz tayini yapan çalişma mevcut değildir .Bizde bu konuyla ilgili yaptığımız çalışma ile literatüre katkı sağlamayı ve bu konu ile ilgili yapılacak çalışmalara yol gösterici olmayı planladık. Materyal ve Metod Çalışma, daha önce Dicle Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde dirsek çevresi eklem içi kırığı nedeniyle cerrahis olan 204 hasta üzerinde, retrospektif bir tasarımla gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır: Grup 1 (humerus distal uç eklem içi kırığı olup cerrahi yapılan ) ve Grup 2 (Radius baş , olecranon eklem içi,radius baş kırığı ile birlikte olecranon eklem içi kırığı olup cerrahi yapılan). Grup 1 de 82 hastadan 52 si erkek 30 u kadın,Grup 2 de bulunan 122 hastadan 96 sı erkek 26 sı kadındır.Bunlardan 82 hastada humerus distal eklem içi kırık, 42 hastada olecranon eklem içi kırık, 50 hastada radius baş kırıği, 30 hastada ise radius baş kırığı ile birlikte olecranon kırığı mevcuttur. Grup 1 yaş ortalaması 32.41± standart sapma 13,60 ± 2.12 dir. Grup 2 yaş ortalaması 34.26± standart sapma 10.85± 1.38 dir. Grup 1 hastaların travma sonrasında ortalama cerrahiye alınma süresi 1.95 gün standart sapma±1.16;Grup 2 hastaların travma sonrasıda ortalama cerrahiye alınma süresi 1.85 gün standart sapma±1.19 dur. Araştırmaya alınan 204 hastanın 20'sinde ek yarlanma mevcuttu.Ek yaralanması olan hastaların 10'u humerus distal eklem içi kırıği, 4'ü olecranon eklem içi kırığı,6'sı radius baş kırığı olan hastalardı.Ek yaralanma olarak da 14 hastada batın içi organ yaralanması,4 hastada kafa yaralanması 2 hastada ise akciğer yaralanması mevcuttur.Her iki gruptaki hastaların Mayo Dirsek Performansı skoru (MEPS)ve Disabilities of Arm, Shoulder and Hand (DASH) skoru karşılaştırılmıştır. DASH ölçeği 30 soruluk bir testtir ve 1 den fazla cevapsız soru olmaması gerekmektedir. Disability/semptom skoru ([n toplam puanı/n]-1)x25 formülü ile hesaplanır. Bu formülde "n", cevaplanmış soru sayısını göstermektedir. DASH skoru büyüdükçe prognoz kötüleşmektedir.Mayo dirsek performans skorlaması; ağrı, stabilite, hareket ve gündelik fonksiyonların değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. Puanlama sonucu çok iyi (> 90), iyi(75-89), orta(60-74) ve kötü(50 >) olarak değerlendirilir. Bulgular Dirseküstü kırığı olan 82 hastanın MEPS ortalaması 88.7, standart sapması 1.88; dirsekaltı kırığı olan 122 hastanın ise MEPS ortalaması 74.6, standart sapması 2.42 olarak ölçülmüştür. Dirseküstü kırığı olan 82 hastanın DASH skor ortalaması 12.3, standart sapması 2.2; dirsekaltı kırığı olan 122 hastanın ise DASH skor ortalaması 25.7, standart sapması 2.82 olarak ölçülmüştür Humerus distal eklemiçi kırığı olan 82 hastanın MEPS ortalaması 88.7, standart sapması 12.08; radius baş kırığı olan 50 hastanın MEPS ortalaması 68.6, standart sapması 15.77; olecranon eklemiçi kırığı olan 42 hastanın MEPS ortalaması 87.6 standart sapması 12.61; radius baş kırığı ile birlikte olecranon eklemiçi kırığı olan 30 hastanın MEPS ortalaması 66.6, standart sapması 22.27 olarak ölçülmüştür. Humerus distal eklemiçi kırığı olan 82 hastanın DASH skor ortalaması 12.3, standart sapması 14.09; radius baş kırığı olan 50 hastanın DASH skor ortalaması 33, standart sapması 19.2; olecranon eklemiçi kırığı olan 42 hastanın DASH skor ortalaması 12.9 standart sapması 15.51; radius baş kırığı ile birlikte olecranon eklemiçi kırığı olan 30 hastanın DASH skor ortalaması 31.5, standart sapması 27,23 olarak ölçülmüştür. Dirsek altı ve dirsek üstü kırığına sahip hastaların DASH skorlarını karşılaştırmak amacıyla Mann-Whitney U non parametrik testi yapılmıştır. Test sonucuna göre dirsek üstü kırığa sahip hastaların DASH skorunun dirsek altı hastaların DASH skorlarından anlamlı düzeyde daha düşük olduğu görülmüştür; U = 859, p < 0.05. Dirsek altı ve dirsek üstü kırığına sahip hastaların MEPS'i karşılaştırmak amacıyla Mann-Whitney U non parametrik testi uygulanmıstır. Test sonucuna göre dirsek üstü kırığa sahip hastaların MEPS skorunun dirsek altı hastaların MEPS'i anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür; U = 722, p < 0.05. Humerus distal eklem içi, radius baş ve olecranon eklem içi kırığına sahip hastaların DASH skorlarını karşılaştırmak amacıyla Kruskal Wallis non parametrik testi yapılmıştır. Test sonucu göre bu kırık türleri arasında anlamlı fark bulunmuştur; H(2) =16.83, p < 0.05. Games Howell testi sonucuna göre radius baş kırığına sahip hastaların DASH skorunun diğer iki kırığa sahip hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur p<0.05 Humerus distal eklem içi, radius baş ve olecranon eklem içi kırığına sahip hastaların MEPS'İkarşılaştırmak amacıyla Kruskal Wallis non parametrik testi yapılmıştır. Test sonucu göre bu kırık türleri arasında anlamlı fark bulunmuştur; H (2) =22.428, p <0.05. Games Howell testi sonucuna göre radius baş kırığına sahip hastaların MEPS'i diğer iki kırığa sahip hastalara göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulunmuştur p <0.05 Sonuç Çalışmamızda elde ettiğimiz genel sonuca göre dirsek eklem çizgisi altında olan kırıkların prognozu dirsek eklem çizgisi üzerinde olan kırıklara göre daha kötüdür. Dirsek eklemi çevresinde eklem içi kırıklar arasında radius baş kırığının progonuzunun humerus distal eklem içi ve olecranon eklem içi kırığına göre daha kötü olduğu, humerus distal eklem içi kırığı ile olecranon eklem içi kırıklarının prognozu açısından fark bulunamadı. Bu bilgiler ışığinda literatürde benzerine rastlamadiğimiz iş ve günlük yaşamda fonksiyon kaybına neden olan dirsek çevresi eklem içi kırıklarda; dirsek altı kırıklar ve radius baş kırıklarının prognozu daha kötü seyrettiğini yönünde fikir oluşturmuştur. Bu bölgenin kırıkları ile prognoz tayinine yönelik literatürde çalişma mevcut değildir.Prognozu daha kötü seyreden ve hastalarda daha fazla iş ve günlük yaşamda fonksiyon kaybına sebep olan radius baş kırığı ve dirsek altı kırıklar ile ilgili daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.Bizde yaptığımız bu çalişma ile literatüre katkı sağladık ve bu konuda yapılacak çalişmalara yol gösterici olduk. Anahtar Kelimeler: Dirsek Çevresi Eklem İçi Kırıkları , Prognoz, Cerrahi, Humerus Distal Uç Eklem İçi Kırıği,Olecranon Eklem İçi Kırığı,Radius Baş Kırıği
Kliniğimizde 5 yaş ve üzerindeki gelişimsel kalça displazisi hastalarının cerrahi tedavi sonuçları
Giriş ve Amaç: Kliniğimizde son 15 yılda gelişimsel kalça displazisi (GKD) tanısı ile Salter veya Pemberton osteotomileri ile tedavi edilen 5 yaş ve üzeri hastaların uzun dönem sonuçlarını araştırmaktır. Materyal ve Metod: Bu retrospektif çalışmaya, GKD tanısı almış, Salter veya Pemberton pelvik osteotomisi ile birlikte radikal redüksiyon yapılan 5-9 yaş arasındaki 74 hastanın 95 kalçası dahil edildi. Salter Pelvik Osteotomi grubunda 27 hasta ve Pemberton Pelvik Osteotomi grubunda 47 hasta vardı. GKD tedavisinden önce Tönnis sınıflaması kullanıldı. Tüm hastalarımız Tönnis evre 3 ve evre 4 olduğundan femur baş üzerine binen basıncı azaltmak ve AVN gelişme oranını düşürebilmek amacıyla femoral kısaltma osteotomisi uygulandı. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve son kontrol Asetabular İndeks (AI), CE açıları ölçüldü. Femur başında avasküler nekroz varlığı açısından Ficat Arlet Evreleme sistemini kullanıldı. Klinik ve radyografik değerlendirme Trevor ve ark. modifiye skorlama sistemine göre yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda asetabuler indeksin düzelme oranları değerlendirildiğinde, Salter osteotomisinin Pemberton steotomisine kıyasla daha fazla düzelme sağladığı gözlemlendi; Salter grubunda preoperatif ortalama Aİ değeri 43° iken son kontrollerde 22°'ye geriledi, Pemberton grubunda ise bu değerler sırasıyla 40° ve 24° olarak ölçüldü. Uzun dönem takip sonunda(ortalama 10 yıl), iki osteotomi grubu arasında, FİCAT evrelerine göre avn yüzdesi, klinik değerlendirme açısından M. Trevor klinik skorları ve CE açısı istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Sonuç: Salter ve Pemberton osteotomileri femur başı üzerindeki etkileri göz önüne alındığında GKD tedavisinde güvenle kullanılabilir. Uzun dönem sonuçları benzer olan her iki cerrahi teknik de etkili ve güvenilirdir. Anahtar Kelimeler: Salter, Pemberton, osteotomi, sekonder displazi, kalça çıkığı
Nüks pes ekinovarusun ponseti yöntemiyle tedavisi
Amaç: Nüks PEV'in tedavisi tartışmalı olup konservatif veya cerrahi yöntemler uygulanabilmektedir. Genel eğilim Ponseti yönteminin başarısız olduğu durumlarda cerrahi tedavi yapma eğiliminde olsa da cerrahi tedaviler zor, komplikasyon oranları yüksek ve uzun dönem sonuçları yeterince iyi değildir. Bu çalışmada, primer PEV'de olduğu gibi, uygulanması kolay, komplikasyon oranı düşük ve ucuz maliyetli olan Ponseti yönteminin nüks PEV'deki etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 26 idiopatik PEV'li hasta ve 4 non-idiopatik PEV'li hasta olmak üzere toplam 30 hastanın 49 ayağı retrospektif olarak incelendi. Hastaların 17'si (%56,7) erkek, 13'ü (%43,3) kız idi. Tedavi yöntemi olarak Ponseti yöntemi ve gereken olgularda yöntemin devamı olan ek cerrahi müdahaleler yapıldı. Hastaların nüks tespiti sırasındaki ve tedavi sonrası kontrollerindeki total Pirani skorları, Pirani subskorları (HFCS, MFCS), Dimeglio skorları ve gradeleri tespit edildi. Ayrıca ek hastalıklar, ailede başka PEV'li hastanın olup olmadığı, alçılama sayıları, nüks sayıları, kullanılan ortez tipi ve ortez uyumu, ebeveyn eğitim durumları, son kontrolde müdahale gerektiren deformitenin olup olmaması değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda PEV tipi ile nüks sayısı arasında anlamlı ilişki vardı. Nüks ile ilk tedaviye başlama yaşı arasında ilişki yoktu. Anne ve baba eğitim düzeyinin ortez uyumunu etkilemediği görüldü. Hastaların tedavi öncesi Pirani skoru ortalaması 3,02 , Dimeglio skoru ortalaması 8,5 ölçüldü. Tedavi sonrası Pirani skoru ortalaması 0,99 , Dimeglio ortalama skoru 5,06 saptandı ve düzelme istatistiksel olarak anlamlıydı. Non-idiopatik PEVde düzelme daha az oldu ve ek cerrahi ihtiyacı daha fazla idi. Sonuç: Nüks PEV'de de primer PEV tedavisinde olduğu gibi, ucuz, basit ve komplikasyon oranı düşük olan Ponseti yönteminin etkili olduğu sonucuna varıldı. Nüks PEV'de de başarıyı arttırmak için yöntem modifiye edilmeden uygulanmalıdır. Deformite komponentleri iyi analiz edilip nüks eden komponentler sırasına uygun olarak tedavi edilmelidir. Alçılama sonrasında gereken olgularda aşil tenotomisi ve/veya TATT tedaviye eklenmelidir. Anahtar Sözcükler: Pes ekinovarus, nüks PEV, Ponseti yöntemi
Vertebra tüberkülozunda tek aşama debridman, dekompresyon, füzyon ve posterior enstrümantasyon sonuçlarımız
Amaç: Vertebra tüberkülozunda anterior, posterior ve kombine cerrahi tedavi şekilleri olmakla beraber anterior girişimlere nazaran daha az komorbidite nedeniyle son zamanlarda posteriordan tek aşamalı cerrahi daha çok tercih edilmektedir. Amacımız vertebra tüberkülozunda tek aşama debridman, dekompresyon, füzyon ve posterior enstrümantasyonyaptığımız hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını incelemektir. Gereç ve yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 2014 – 2019 yılları arasında, vertebra tüberkülozu nedeniyle ameliyat edilen 12 hasta retrospektif olarakincelendi. Preop radyografi, MRG, BT, laboratuvar (CRP ve ESR), hastaların tüberküloz geçmişi, fonksiyonel ve nörolojik durumları sorgulandı, postopradyografi ve son kontrol radyografilerindekifoz açısı ayrıca post op CRP, ESR ve patoloji sonuçları değerlendirildi. Hastaların nörolojik durumu Frankel skalasına göre, fonksiyonel sonuçları VAS ve Oswestry skalaları ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 8 (%66.7)'i kadın, 4 (%33,3)'ü erkek olup yaş ortalaması 46.17± 15.9(15-6) yıl ve ortalama takip süreleri 34.92 (15-75) aydı.Hastanede kalış süresi ortalama 8,25 gündü. Hastalarımızın vertebra tutulum lokalizasyonları: 2(%16,7) lomber, 2(%16,7) torako-lomber bileşke ve 8(%66.7) torakal şeklindeydi. 1 hastamız dışında önceden tüberküloz geçmişi olan hastamız yoktu. 12 hastanın pre op crp değerleri 1,39 mg/lt bulunmuş olup erken post op da ki ölçümlerimiz 13,49 mg/lt idi. Hastaların 12.hafta crp değerleri ortalaması 2,08 mg/lt dir. Pre op sedimantasyon ortalamaları 32,83 mm/saat ölçüldü. Post operatif 3. ay ortalama sedimantasyon değerleri ise 30,08 mm/saatölçüldü. Torakal ve torako-lomber seviyede tutulumu olan 10 hastamızın ortalama pre op kifoz açısı 25.8° olarak hesaplandı. Aynı hastaların erken post op kifoz açıları ortalaması 13.8 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde çekilen son grafilerinde ise ortalama 16.9° bulundu. Hastalarımızın pre op ve post op, post op ve son kifoz açıları arasındaki karşılaştırma istatistiksel olarakanlamlı bulunmuş olup 0,005 olarak hesaplanmıştır. Hastalarımızın Pre op VAS skoru (10 üzerinden )ortalaması 7,67, post op VAS skoru ortalaması ise 3,25 olarak değerlendirildi.Vas skorunun pre op ile post op karşılaştırılmasında istatistiksel anlamlı fark bulundu (p<0,002). Yaptığımız çalışmada hastaların son takip fonksiyonel sonuçları Oswestry skalası ile değerlendirilerek 27.33 olarak hesaplandı. Sonuç: Vertebra tüberkülozunda posteriordan tek aşamalı debridman, dekompresyon, titanyum kafes, füzyon ve posterior enstrümantasyon uygulaması güvenilir bir yöntem olup komplikasyon ve hastane kalış oranlarının diğer cerrahi uygulamalara göre daha az olması, enfeksiyon alanına hakim olunması, sagital dengeyi sağlayıp korreksiyonun devamlılığını iyi bir şekilde sağlaması, fonksiyonel sonuçları kısa sürede iyileştirebilmesi gibi avantajlarıyla diğer cerrahi yöntemlere tercih edilebilir bir tedavi modalitesidir. Anahtar sözcükler: Vertebra tüberkülozu, tek aşama posterior girişim, titanyum mesh, kafes,posteriorenstrümantasyon
Ateşli silah yaralanmasına bağlı AO tip 42C tibia kırıklarında erken ve geç dönem plaklama sonuçları
Amaç: Ateşli silah yaralanması nedeniyle oluşan ve kaynaması problemli olan tibia şaft kırıklarında erken (1-4 gün) ve geç (5 gün ve sonrası) dönem plak uygulamasının sonuçlarını, kaynama oranlarını, enfeksiyon görülme oranlarını, kaynamama oranlarını değerlendirmek istedik. Hastalar ve yöntem: Bu çalışma kapsamına Kasım 2011 ve Eylül 2019 tarihleri arasında ASY sonrası tip 42C açık tibia kırığı nedeniyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniği tarafından plaklama yapılan 50 erişkin hasta çalışmamıza dahil edildi. Yaralanma sonrası ilk 4 günde plak uygulanan hastalar ''Grup 1'' ; yara takibi yapıldıktan sonra beşinci gün ve sonrasında operasyona alınan hastalar ''Grup 2'' olarak belirtildi. Bulgular: Retrospektif çalışmamızda ortalama takip süresi 19,2 aydı (dağılım 9-32 ay). Hastaların 47'si erkek (% 94), 3'ü kadın (% 6); ortalama yaşı 31,34 (dağılım 17-51); grup 1'de yaş ortalaması 31.6 ± 9.91 yaş ve grup 2'de 31.8 ± 9.96 yaş olarak tespit edildi. Hastaların 42'si (%84) Gustilo Anderson açık kırık sınıflamasına göre tip 3A (grup 1'de 31,grup 2'de 11 hasta), 5'i (%10) tip 3B (grup 1de 1,grup 2'de 4 hasta), 3'ü (%6) de tip3C (grup 1'de 1,grup 2'de 2 hasta) idi. Çalışmaya dahil ettiğimiz 50 hastanın 43' ünde (%86) tam kaynama, 6' sında (%12) kaynamama ve 1 hastada implant yetmezliği görüldü. Grup 1'de 33 hastanın 3'ünde (%9,09); grup 2'de 17 hastanın 3'ünde (%17,64) kaynamama görüldü Hastaların 8'inde (%16) enfeksiyon etkeni üredi. Sonuç: ASY kaynaklı açık tibia kırıklarında indirek redüksiyon tekniğiyle kilitli plaklama; düşük enfeksiyon, yüksek kaynama ve düşük yanlış kaynama oranı nedeniyle acil ve kalıcı tedavisinde uygulanabilecek güvenilir bir yöntemdir.
Osteoporotik kırıklı hastalarda osteoporoz tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
- 61 -ÖZETAmaçOsteoporotik kırığı olan ve daha önce osteoporoz tedavisi almamış olan hastalardaosteoporoz tedavisi sonrası takiplerinde KMY'nun başlangıç ve 1. yıl sonuçlarıyla, idrardakiNTx'in başlangıç, 3.ay, 6.ay, 12.ay değerlerinin korelasyonu değerlendirmek.Bu sonuçlarla NTx'in osteoporoz tanısında erken bir biyokimyasal belirteç olduğunu vetedavi takipindeki değerini ortaya koymak amaçlandıMateryal ve methodOsteoporotik kırığı olan daha önce osteoporoz tedavisi almamış, 50 yaşından büyük,malabsorbsiyon sendromu ,antienflamatuar barsak hastalığı , kronik karaciğer hastalığı,endokrinolojik hastalıkları (hiperparatroidizm,tirotoksikoz, erkek hipogonadizm) olmayanhastalar çalışmaya alındı.Bu hastalara tedaviye başlamadan önce kemik mineral yoğunluğuölçümü (DEXA), tam kansayımı, tam biyokimya, osteokalsin, TSH, parathormon ve idrarNTx düzeylerine bakıldı.Hastalara uygun osteoporoz tedavisi verildi. Hastalar 3.,6.,12.aylardakontrole çağrıldı. Her kontrolda hastanın ilaç uyumu kontrol edildi. Her kontrolde idrar NTxdüzeyi, 6. ve 12. aylarda tam sayımına ve tam biyokimya değerleri ve 12.ayda kemik mineralyoğunluğu değerlendirildi.BulgularToplam 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 26'sı kadın, 6'sı erkekti,yaş ortalaması 71 (53-93), 2 hasta öldü, 12 hastanın 1 yıllık takipleri, 19 hastanın 6.aytakipleri tamamlandı- 62 -Çalışmada takip edilen hastalaro 16 hastada femur boyun kırığıo 9 hastada radius distal uç kırığıo 2 hastada humerus proksimal uç kırığıo 1 hastada malleol kırığıo 2 hastada vertebra kırığıBu çalışma kemik yıkımı sonrası idrarda atılan N-Telopeptid tip I kollajen atılımıverilen tedavi sonrası azalma göstermiştir. Başlangıç değeri referans alınarak 3.ayda ,6.aydave 12.aydaki Ntx miktarının idrarda azalma oranları % 25,2, %39 ve %43.9 olarakbulunmuş. 1 yıl tedavi sonrası femur boyunundaki kemik mineral yoğunluğu %18,3 oranındaartrarken bu artış L1-L4 vertebrada ise %16,3 oranında artma izlendi.SonuçOsteoporoz tanısı alan hastaların mutlaka medikal tedavi alması gerekmektedir. Buçalışmada görüldüğü gibi osteoporoz tedavisi alan hastalarda kemik rezorbsiyon hızı kemiközel yıkım ürünü olan idrar N-Telopeptid tip-I kollajen düzeyi ölçüldüğünde, 1 yıl tedavisonrasında %43,9 oranında azaldığı tespit edilmiş. Buna ek olarakta 1 yıl tedavi sonrasıvertebralarda %16.3 oranında, femur boynunda ise %18.3 oranında kemik mineral yoğunluğuartışı izlenmiş
Omuz artroskopisinde biceps brakii uzun başı tenotomisi yapılmış hastaların preoperatif ve postoperatif magnetik rezonans görüntülemelerinde biceps brakii kısa başındaki değişimlerin değerlendirilmesi
Rotator manşet lezyonlarında, biseps kasının uzun başı tendonu patolojileri eşlik edebilir. Biseps kasının uzun başının tendonu, rotator kılıf kaslarına yakın komşuluğu ve glenoid labrumunun superioru ile ilişkisinden dolayı birçok omuz patolojisi ile ilişkilidir. Rotator manşet yırtığı olan olguların %30-69'unda biseps kası uzun başı tendonu ile ilişkili patoloji olduğu bildirilmiştir. Şiddetli ağrı ile birlikte olan yırtık,subluksasyon ve tendinit gibi biseps kasının uzun başı tendon patolojilerinde cerrahi tedavi önerilir. Cerrahi olarak tenodez ve temotomi karşımıza çıkmakta olup; tenotomi 50 yaşın üzerindeki hastalara önerilir ve basitçe artroskopik olarak uygulanabilir. Nadir olarak kramp ağrısı, dirsek fleksiyonunda kısıtlılık, kozmetik deformite (Popeye işareti) ve dirsek fleksiyon-supinasyon gücünde azalma gibi sorunlarla karşılaşılmasına rağmen ağrıda hafifleme görülmektedir. Tenotomi sonrası omuz ve dirsek fonksiyonlarının azalmadığı, günlük hayatı etkilemediği bilinmektedir. Bunun sebebi ise kısa başın daha aaktih olarak çalıştığı söylenebilir. Literatürde bicepsin uzun başına tenotomi yapıldığında kısa başına binen yükün arttığına dair hipotez ve yorumlar olsa da; preoperatif ve postoperatif magnetik rezonans görüntülemesinde bicepsin kısa ve uzun başındaki değişimlerin detaylı analizini içeren çalışma bulunamamıştır. Biz bu çalışmada, omuz artroskopisinde biceps uzun başı tenotomisi yapılmış hastaların preoperatif ve postoperatif MR görüntülemesinde biceps kısa başındaki değişimleri araştırdık; postoperatif 6. ayda hem biceps kısa başı footprintinde hem de tendonun orijininin 2 cm distalinde wilcoxon işaretli sıra testine göre anlamlı bir şekilde kalınlık artışı saptadık. Bu çalışma ile, biceps uzun başı sorunu nedeni ile uygulanan artroskopik biceps uzun başı tenotomisi sonrası, biceps kısa başının daha fonksiyonel hale geldiğini radyolojik olarak gösterdik.
Adölesan idiopatik skolyoz (AİS) hastalarında alt ve üst end vertebra arasındaki omurların morfolojik yapılarının Cobb açısına etkisi
Skolyoz, omurganın en yaygın deformitesidir. Yatarak çekilen direkt grafilerde, frontal planda 10 derece ve üzerindeki lateral eğrilikler skolyoz olarak tanımlanmaktadır. Skolyozda deformite sadace frontal planla sınırlı kalmamakta, sagittal ve aksiyel planları da içine alan üç boyutlu bir deformite ortaya çıkmaktadır. Frontal planda laterale kayma, aksiyel planda rotasyon ve sagittal planda lordoza neden olan intervertebral ekstansiyon görülmektedir. İdiyopatik skolyoz büyüme çağında herhangi bir yaşta ortaya çıkabilir. Ortaya çıkışı bakımından üç zaman diliminde pik yapar. Yaşamın ilk senesi, 5 ile 6 yaşları arası ve 11 yaşından iskelet gelişiminin tamamlanmasına kadar geçen süreç en sık karşılaşılan zaman dilimleridir. Bu şekilde idiyopatik skolyoz, deformitenin başladığı yaşa göre üç gruba ayrılır. İdiyopatik skolyoz yapısal nedenli skolyozların yaklaşık % 80'ini oluşturmakta olup deformitenin nedeni bilinmemektedir. İdiyopatik skolyozun tanısı, iyi bir fizik muayene ile nörolojik nedenler ve diğer belirtilerin (örneğin, nörofibromatoziste cilt lekeleri gibi) tespit edilmemesi, radyolojik muayene ile de doğumsal anomalilerin ekarte edilmesi ile konulabilir.
Tibialis anterior tendon transferi yapılan hastalarda klinik ve radyolojik sonuçlarımız
Giriş ve Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi kliniğine dinamik supinasyon nüksü nedeniyle başvuran Tibialis anterior tendon transferi (TATT) yaptığımız hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 20 hastanın 34 ayağı retrospektif olarak incelendi. Hastalara öncesinde ponseti alçılama yöntemi uygulanmış olup dinamik supinasyon nüksü nedeniyle TATT uygulandı. Hastaların klinik durumu laavegponseti fonksiyonel değerlendirme skorlaması ile değerlendirildi. Hastaların AP ve Lateral ayak-ayak bileği grafileri çekildi. AP ve lateral grafilerde talus 1. Metatars açısı (TMA) ve talokalkaneal açı (TCA) ölçümü yapıldı. Bulgular: Hastaların %60'ı erkek, %40'ı kız idi.Yaş ortalamalarının 10,45 yıl (5-14 yıl), ameliyat yaşlarının kızlarda 4 yıl (2-5 yıl), erkeklerde 3 yıl (2-5 yıl), takip sürelerinin ise 6,95 yıl (2-9 yıl) olduğu görüldü. Hastaların cinsiyetlerine göre ponseti skoru incelendiğinde; erkeklerin sağ ayak ortalamaları (n=11) 82,36°, sol ayak ortalamalarının ise (n=9) 86,44° olduğu, kızların sağ ayak ortalamaları (n=7) 82,00°, sol ayak ortalamalarının (n=7) 84,14° olduğu saptandı. Hastaların cinsiyetlerine göre radyografileri incelendiğinde; erkeklerin AP-TCA sağ ayak ortalamaları 23,82°, sol ayak ortalamaları 26,11°, kızların sağ ayak ortalamaları 25,14°, sol ayak ortalamaları 25,57° idi. Erkeklerin AP-TMA sağ ayak ortalamaları 11,73°, sol ayak ortalamaları 7,44°, kızların sağ ayak ortalamaları 10,43°, sol ayak ortalamaları 8,71° olduğu saptandı. Erkeklerin Lateral TCA sağ ayak ortalamaları 25,73°, sol ayak ortalamaları 29,44°, kızların sağ ayak ortalamaları 25,57°, sol ayak ortalamaları 26,00° olduğu görüldü. Erkeklerin Lateral TMA sağ ayak ortalamaları 12,00°, sol ayak ortalamaları 13,78°, kızların sağ ayak ortalamaları 7,57°, sol ayak ortalamalarının 10,43° olduğu saptandı. Sonuçlar: Hastalarımızda görülen nüksler TATT ile düzeltilebilecek deformitelerdi.Ponseti alçılama sonrası görülen dinamik supinasyon nükslerinin tedavisinde uyguladığımız TATT'nin klinik ve radyolojik sonuçlarının iyi olduğunu düşünüyoruz. TATT dinamik supinasyon nüksünde oldukça etkili bir tedavi yöntemi olarak tercih edilebilir. Anahtar Kelime: Nüks çarpık ayak, Tibialis anterior tendon transferi, laaveg ponseti skoru, radyografik değerlendirme
İzole ayak bileği bağ yaralanmalarında AOFAS skoru gereksiz MR çekilmesini önleyebilir mi?
Giriş ve Amaç: Ayak bileği yaralanmaları kas iskelet sistemi yaralanmaları arasında en sık görülen yaralanmadır. Spor yaralanmaları arasında da sıklığı yüksektir. Ayak bileği bağ yaralanmasa ile gelen hastada öykü ve fizik muayene sonrası direk grafi, ultrason ve MR istenebilmektedir. Ayak bileği yaralanması sonrası direkt grafi istenmesi için bazı sınıflandırmalar kullanılmaktadır. MR çekimi için literatürde net sınırlar belirtilmediğinden gereksiz MR tetkiki oranı yüksektir. Çalışmamızda çekilen ayak bileği MR görüntülemelerde bağ yaralanması saptanan hastaların AOFAS skorları ile ayak bileği yaralanması sonrası çekilen MR sonuçları normal olan hastaların AOFAS skorları arasında fark olup olmadığı araştırıldı. MR istenmeden önce bakılacak AOFAS skoruna göre karar verilebileceği ve bu sayede gereksiz MR istemlerinin azaltılabileceğini savunmaktayız. Gereç ve Yöntem: Ocak 2018 - Aralık 2020 tarihleri arasında 18 yaş üstü ayak bileği travması nedeniyle ayak bileği MR çekilen hastaların ayak bileği MR görüntüleri tarandı. Kırık, geçirilmiş operasyon öyküsü, enfeksiyon ve tümör nedeniyle MR istenen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kriterleri karşılayan 328 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta görüntüleri bir ortopedist ve bir radyolog tarafından tekrar değerlendirildi. Hasta geçmişlerinden klinik tanıları ve poliklinik kayıtları incelendi. Poliklinik kayıtlarında AOFAS skorları olan hastalar belirlendi. En az bir bağ hasarı olan hastalar ile normal MR görüntüsü olan hastaların AOFAS skorları istatiksel olarak karşılaştırıldı. ROC analizi kullanılarak AOFAS skoru için duyarlılık ve özgüllük değeri belirlendi. Bulgular: Hastalar cinsiyetlerine göre incelendiğinde; %53'ünün kadın, %47'sinin erkek, yaş ortalamalarının 39,46 (SS: ±14,434 )yıl ve AOFAS skorlarının 80,94 olduğu görüldü. MR incelemesi sonucunda ligaman hasarı saptanan hastalar %21,3 (n=70), herhangi bir bağ hasarı saptanmayan hastalar %78,7 (n=258) oranında olduğu görüldü. Ligaman hasarı olan hastaların AOFAS skor ortalaması 76,64 patoloji saptanmayan hastaların AOFAS skor ortalaması 84,61 olarak hesaplandı. Bağ hasarı olan grup ile olmayan grup arasında AOFAS açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p< 0,05). ROC analizinde MR istemi için AOFAS eşik değeri 80,5 olarak belirlendi (%84,3 sensivite ve %72,3 spesifite). Belirlenen eşik değeri baz alındığında gereksiz MR çekilen 73 hasta elenmiş olacak böylece MR sayısında % 42,6 oranında azalmış olacaktı. Bağ hasarı olan 70 hastanın 11'inde (%15,7) ise MR istenmemiş olacaktı. Sonuç: Ligaman hasarı olan hastaların AOFAS skorları ligaman patolojisi saptanmayan hastalarınkinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Kemik kırığının eşlik etmediği ayak bileği travmalarında MR çekimi için AOFAS skoru kullanılarak gereksiz MR çekilmesi önemli ölçüde engellenebilir. Anahtar Kelimeler: Ayak bileği yaralanmaları, Lateral ayak bileği yaralanması, Sindesmoz yaralanması, Ayak bileği MR, AOFAS
Segmenter koratikal kemik kayıplarının iyileşmesi üzerine sentetik hücre bağlayıcı reptidin (P-15) etkileri
67 ÖZET Amaç: Bu çalışmada ratlann radiuslannda oluşturulan segmenter kortikal kemik defektlerinde"İnorganik kemik matriksiyle birleştirilmiş sentetik hücre bağlanma polipeptidi (P-15)" greft materyalinin iyileşmeye etkisinin radyolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Toplam 36 adet rat 13/ 12/1 1 adet olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki deneklerin bir önkollannda radiuslarına diafız çapının iki katı olacak şekilde osteotomi uygulandı. 13 defekt ABM/ P-15 Flow (macun formu) ve 12 defekt ABM/ P-15 ile dolduruldu. 1 1 defekt ise kontrol grubu olarak boş bırakıldı. Cerrrahi girişim sonrası 10. haftada denekler feda edilerek radyolojik ve histolojik değerlendirmeler yapıldı. Radyolojik olarak direkt radyografilerden faydalanıldı. Materyallere dekalsifikasyon işlemi uygulandıktan sonra ışık mikroskobisi ile histolojik değerlendirme yapıldı. Deneklerden alınan kan serumlarında serum alkalen fosfataz düzeyleri biyokimyasal olarak çalışıldı. Bulgular: Yapılan radyolojik ve histolojik incelemeler sonucunda yapılan istatistiksel değerlendirmeler ile ABM/ P-15 Flow ve ABM/ P-15 uygulanan gruplar kontrol grubuyla karşılaştırıldığı zaman segmenter kemik kayıplarının iyileştiği görüldü (p<0,005). Aynı zamanda ABM/ P-15 uygulanan grupta radyolojik olarak iyileşmenin ABM/ P-15 Flow uygulanan gruba göre daha iyi olduğu gözlendi (p=0,011); ancak histolojik olarak istatistiksel farklılık saptanmadı. Bununla birlikte ABM/P-15'in uygulandığı sahada ABM/ P-15 Flow'a göre osteojenik proliferasyonun daha fazla arttırdığı görüldü. Kan ALP düzeyleri arasında her üç grupta da farklılık görülmedi. Sonuç: Çalışma sonunda "İnorganik kemik matriksiyle birleştirilmiş sentetik hücre bağlanma polipeptidi (P-15)" greft materyalinin segmenter kortikal kemik kayıplarının iyileşmesinde etkili olduğu radyolojik ve histolojik değerlendirmeler sonucunda görülmüştür.
Ratlarda aşil tendon iyileşmesinin fonksiyonel, biyomekanik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışmada ratlarda oluşturulan Aşil tendon defektlerinin e-caprolactondan oluşan biodegredable bir membran ile tamir edilmesi sonrası tendon iyileşmesinin değerlendirmesi, ayrıca konservatif ve cerrahi tedavi sonuçlarının fonksiyonel, biyomekanik ve histopatolojik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Toplam yetmiş beş hayvan on beşer hayvandan oluşan beş guruba ayrıldı. Grup I: Kontrol. Hayvanlara (sham) yalancı ameliyat uygulandı. Grup II: Asil tendonlarında kritik defekt oluşturuldu (Grup III): Asil tendonuna keşi uygulandı (Grup IV): Aşil tendonuna uygulanan kesiye cerrahi tamir uygulandı (Grup IV): Asil tendonunda oluşturulan kritik defekt ?-Kaprolaktondan oluşmuş olan emilebilen yapay membranla dikilerek kapatıldı (GrupV). Fonksiyonel değerlendirme yürüme analizi yöntemiyle yapıldı Bulgular: Sham ameliyatı uygulanan gurup (Grup I) hariç tüm guruplarda ameliyat öncesi döneme oranla belirgin fonksiyonel kaybın ortaya çıktığı izlendi. Defektif gurupta (Grup II) deney boyunca fonksiyonel düzelme tespit edilememiştir. Cerrahi tedavi uygulanan gurupta (Grup IV) ise çok hızlı bir fonksiyonel iyileşme tespit edilmiştir. Konservatif tedavi uygulana gurup (Grup III) ve membran uygulanan gurupta da (Grup V) da tam anlamıyla bir fonksiyonel iyileşme gerçekleşmesine rağmen bu cerrahi tedavi uygulanan guruba oranla daha geç dönemde ortaya çıkmıştır.Biyomekanik değerlendirmede cerrahi tedavi uygulanan hayvanlarda tam anlamıyla bir iyileşme tespit edilmiştir. Konservatif tedavi uygulana gurupla (Grup III) membran uygulanan guruptaki (Grup V) hayvanlarda ise, iyileşen tendonun biyomekanik olarak ameliyat öncesi dönemden % 50 oranında daha dayanıksız olduğu tespit edilmiştir. Histopatolojik değerlendirme sonrası cerrahi tedavi uygulanan guruptaki (Grup IV) hayvanlarda minimal, konservatif tedavi uygulanan hayvanlarda ve membran uygulanan guruptaki hayvanlarda ise belirgin fibrozis içeren iyileşme dokusu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışma sonunda cerrahi tedavinin konservatif tedaviye oranla Asil tendon rüptürü tedavisinde daha üstün bir yöntem olduğu sonucuna varıldı. Ayrıca biodegredable membran uygulanan hayvanlarındaki tendon defektinin iyileşmesi sonrasında ortaya çıkan iyileşme dokusunun fonksiyonel, biyomekanik ve morfolojik olarak iyileşmesinin yeterli olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: aşil tendonu, epsilon caprolacton, tendon defekti
Tendon otogrefti ile diz osteokondritis dissekansının tedavisi: Retrospektif çalışma
Amaç: Bu çalışmada osteokondritis dissekans (OCD) tedavisinde tendon grefti kullanılmıştır. Bu çalışmadaki amacımız diz OCD tedavisinde Kliniğimizde tendon otogrefti uygulanarak tedavi edilen hastaların sonuçlarını klinik ve radyolojik açıdan araştırarak, litaratür bilgileri ışığında değerlendirmek ve yöntemin etkinliğini diğer tedavi teknikleri ile mukayese etmektir. Gereç yöntem: Bu çalışmada 15 hastanın 16 dizi ameliyat edilmiştir. Hastaların takip süresi ortalama 45.88 ay idi. Hastalarda tendon otogrefti olarak peroneus longus tendonu kullanılmıştır. Tendon defektin şekline uygun biçime getirildi ve defekte yerleştirildi. Ameliyat sonrası dönemde silindirik alçı uygulandı. Hastalara hemen yük verdirildi. Dört hafta sonra alçı açılarak diz egzersizleri verildi. Hastalar önce 15 gün sonra aylık sonra 6 aylık sürelerle kontrole çağrıldı. Bulgular: Hastaların takiplerinde ağrılarının geçtiği eski işlerine döndükleri ve eklem hareketlerinde kısıtlılık olmadığı görüldü. Radyolojik olarak dejenerasyon bulgularının ilerlemediği görüldü. MRI'da greftin defekt doldurduğu tespit edildi. Sonuç: Tendon otogrefti OCD tedavisinde kullanılabilen, kolay, ucuz ve tek seanslı, güvenilir bir metod olduğu kanaatine varıldı. Anahtar kelimler: Diz eklemi, osteokondral defekt, osteokondritis dissekans, scaffold, tendon otogrefti
Çocuklarda suprakondilar humerus kırkları cerrahi tedavi sonuçları
çocuk suprakondilar humerus kırıklarında cerrahi tedavi sonucu değerlendirldi
6 aydan büyük kalça displazili olgularda abdüksiyon ortezi ile kapalı redüksiyon tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: Altı aydan büyük kalça displazili hastalarda abdüksiyon ortezleri, kapalı redüksiyon ve alçılama teknikleri ve açık redüksyiondan oluşan çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur. Bu çalışmada rijit abduksiyon ortezi uygulanan hastalar ile anastezi altında kapalı redüksiyon ve pelvipedal alçı yapılan hastaların sonuçlarını karşılaştırdık. Materyal ve Metod: GKD nedeniyle 2015-2020 yılları arasında rijit abduksiyon ortezi ile ameliyathane şartlarında kapalı redüksiyon pelvipedal alçılama yaptığımız hastaların verileri geriye dönük tarandı. Yaşı 6 aydan büyük olan ve takip süresi en az 6 ay olan, abdüksiyon ortezi grubunda 4'ü erkek, 35'i kadın 39 hastanın 63 kalçası; kapalı redüksiyon grubunda ise 4'ü erkek 37'si kadın 42 hastanın 63 kalçası çalışmaya dahil edildi. Tedavi başlandığında abdüksiyon ortezi gurubunda hastaların ortalama yaşları 8.66 ay, kapalı redüksiyon grubunda 9.68 ay idi. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki kontrollerde radyolojik değerlendirmeleri için Tönnis'in tanımlanmış olduğu yer degiştirme derecesi, Hilgenreiner metodu ile asetabular indeks ölçümü yapıldı. Hastalar AVN, cilt problemleri gibi tedavi komplikasyonları açısından değerlendirildi. Bulgular: Kapalı redüksiyon yapılmış olan hasta grubunda 63 kalçanın 39'u Tönnis tip 1 ve 24'ü Tönnis tip 2 olarak değerlendirildi. Rijit abdüksiyon ortezi tedavisi başlanmış olan 63 kalçanın ise tedavi öncesi 49'u Tönnis tip 1, 14'ü Tönnis tip 2 olarak değerlendirildi. 3 aylık tedavi sonrasında kapalı redüksiyon grubunda, tedavi öncesi Tönnis tip 2 olan 24 hastanın 23'ünün, Tönnis tip 1'e döndüğü görüldü. Rijit abdüksiyon ortezi grubunda ise tedavi öncesi Tönnis tip 2 olan 14 hastanın 11'inin Tönnis tip 1'e döndüğü görüldü. Bu iki yöntemin Tönnis tip 2 hastalardaki başarısı karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı.(p>0.05) Kapalı redüksiyon tedavisi uygulanmış olan 39 Tönnis tip 1 hastanın tedavi öncesi ortalama asetabüler index değeri 29.87 idi. Bu hastaların, tedavinin 3.ayında ortalama asetabüler index değeri 26.08 ve 6.ayındaki ortalama asetabüler index değerleri ise 24.21 4 olarak hesaplandı. Rijid abdüksiyon ortezi tedavisi alan grupta ise 49 Tönnis tip 1 hastanın tedavi öncesi ortalama asetabüler index değeri 29.20 iken, tedavinin 3.ayında bu değer 25.33 ve tedavinin 6.ayında 23.41 olarak hesaplandı. İki tedavi yöntemi istatistiksel olarak karşılaştırıldığında, asetabüler indexi düşürme başarısı açısından anlamlı fark bulunamadı. (p>0.05) Sonuç: 6 aydan büyük Tönnis tip 1 kalçası mevcut olan hastalarda kontsantrik redüksiyon elde etme ve asetabüler indexi düşürme açısından rijit abdüksiyon ortezi, kapalı redüksiyon pelvipedal alçılama kadar başarılıdır. Bu hasta grubunda, anestezi gerektirmemesi, daha ucuz ve ulaşılabilir olması, kullanım kolaylığı sebebiyle rijit abdüksiyon ortezi tercih edilebilir. Tönnis tip 2 kalçalarda ise her ne kadar istatistiksel olarak fark gösterilememiş olsa da, kapalı redüksiyon pelvipedal alçılama yöntemi daha başarılıdır. Bu hastalarda rijit abdüksiyon ortezi denenebilir ancak hastalar yakın takip edilmeli ve tedavi başarısızlığı açısından uyanık olunmalıdır.