
4,539
Archived Theses
9
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ekim 1973 Savaşı'ndan 1978-1979 Camp David sürecine kadar gelişen İsrail-Mısır siyasi ilişkileri
Çalışmamız 6 Ekim 1973 Arap İsrail savaşlarının son halkasından başlayarak 1978-1979 Camp David Protokollerine kadar olan süreçte gelişen Mısır-İsrail ilişkilerine ışık tutacaktır. Cemal Abdül Nasır'dan sonra Mısır'ın başına geçen Enver Sedat'ın İsrail'e karşı Ekim 1973 savaşını başlatmasındaki asıl amaç Mısır'ın 5 Haziran 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri almaktı. Sedat Soğuk Savaş döneminde iki süper gücün bu savaşa müdahale edeceğini düşünerek İsrail'in tavrını yumuşatacağını düşünüyor ve savaşı diplomasi aracı olarak kullanıp Mısır'ın 1967'de kaybetmiş olduğu toprakları geri alacağını umuyordu. 1973 Savaşı'nın ritmini arttırması neticesinde Birleşmiş Milletler, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin araya girmesi ile beraber Sedat'ın istemiş olduğu uluslararası diplomasi iki devlet arasındaki yerini bulmuştur. Araya giren uluslararası diplomasi sayesinde iki devlet arasında Cenevre Konferansı organize edilmiş bunun yanında yine iki devlet arasında I. Sina Anlaşması ve II. Sina Anlaşması imzalanmıştır. 1977'de İsrail ve Mısır liderlerinin birbirlerine düzenledikleri ziyaretler pek bir sonuç doğurmasa da İsrail ile Mısır, Amerika Birleşik Devletleri vesilesi ile 1978'de Camp David sürecine gitmiş ardından da iki devlet arasında 26 Mart 1979'da barış anlaşması imzalamıştır. Bu sayede iki devlet arasında başta siyasi ilişkiler olmak üzere sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler 14 Mayıs 1948'den bu yana ilk defa olumlu yönde ilerlemeye başlamıştır.
Dinin toplumsallaşmasında aracı bir kurum: Erken modern Osmanlı toplumunda vaaz ve vaizler
Osmanlıların İslam'la ilişkisinin önemli bir unsuru olan vâizlik tarihçiler tarafından ihmal edilen, genellikle ilahiyat kökenli araştırmacılar tarafından vâizlerin siyaset ve toplum üzerindeki tesirlerine yönelik değerlendirmelere çok fazla girişilmeden incelenen bir konu olagelmiştir. Bu husustaki eksikliklerin giderilmesine katkı sunmayı amaç edinen bu çalışma, devlet, toplum ve din arasında aracı bir rol üstlenen vâizlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisini, vâizlik mesleğinin temel hususiyetlerini ve vâizlerin etkili figürler olarak öne çıktıkları çeşitli olayları ortaya koyarak genel bir erken modern dönem Osmanlı vâizliği portresi çizmeyi hedeflemektedir. Tezde öncelikle vaaz faaliyetleriyle ilgili kavramlar ele alınmış, bunların İslam'ın tarihsel seyri içerisinde geçirdiği değişim ve Osmanlılara ne surette intikal ettiği hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur. Osmanlı vâizliği, İslam vâizlik geleneğinin bir parçası olarak geliştiğinden Hz. Muhammed'den başlayıp Abbasilere ve Osmanlı öncesi Müslüman-Türk toplumlarına kadarki süreçte vâizliğin gelişimi ayrıca incelenmiştir. Tezin üçüncü ve dördüncü bölümlerinde, Osmanlılarda vâizlik mesleğinin gelişimi ve kurumlaşması meseleleri irdelenmiştir. Beşinci bölümde, vaazın dini, toplumsal ve siyasal hadiselerdeki rolüne ve işlevlerine değinilmiştir. Sonuç bölümünde ise tezin özet olarak ortaya ne koymaya çalıştığı belirtilmiştir.
Sailing through modernity: Journey of mirror of victory to portsmouth and connected history of the Ottoman naval modernisation
In 1850, Mirror of Victory (Mir'āt-ı Zafer) and Stamp of the Sea (Sürāğ-ı Bahrī) went on a journey to Portsmouth and stayed at the harbour for six months for naval purposes. The harbour was the naval base and was amongst the modernising industrial towns of Britain. The journey of the Ottoman ships was an example of how the Ottoman navy was reformed in contact with Britain. During their stay in Portsmouth, both the deck of the ships and the harbour set the conditions for cultural interaction between the Ottoman marines and British locals. The locals visited the ships daily and communicated with the crew. The opinion-based articles of the journalists during and after the visits show that their interaction was not bounded to East-West dichotomy and Eurocentrism. Accordingly, the transmission of naval science and technology revealed after the interaction was an example of reciprocal transfer rather than imitation of Europe. The Ottoman naval officers who were trained at the harbour brought British style guns to on their return to Istanbul. A report written by Captain Mustafa Bey on the journey and logbook of the Mirror of Victory present valuable information about naval reforms. Going beyond the Westernisation/Europeanisation perspective, this thesis discusses Ottoman modernisation on the axis of interaction and transfer of technology. To overcome the problematic nature on the debates over modernisation, a connected modernisation approach is presented through the exemplary case of Mirror of Victory.
Erken Osmanlı döneminde siyasal iktidar, ulemâ ve sûfîyye (İlişkiler, problemler)
Osmanlı merkezî yönetimi-ulemâ ve sûfîyye ne tarz bir ortamda hangi karşılıklı beklentilerle nasıl bir ilişki kurmuşlardır? Bu ilişkilerin sonuçları toplum hayatına nasıl yansımıştır? Bu çalışma, Osmanlı merkezî yönetiminin ulemâ ve sûfîyye ile ilişkilerine devletin kuruluş yıllarından başlayarak II. Mehmed döneminin sonlarına kadarki zaman aralığı kapsamında özellikle dillendirilen sorulara kendince cevap aramaya gayret ederek katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Konunun Fatih döneminin sonuyla sınırlanmasının sebebi, bu devirde yaşanan bazı gelişmelerin konumuz itibariyle mühim kırılma noktaları olmalarıdır. Çalışma kapsamında öncelikle konunun temel kaynaklarının ve modern araştırmaların genel bir değerlendirmesi yapılmış, girişte ulemâ ve sûfîyyenin Osmanlı öncesi dönemde siyasal otoritelerle ilişkilerinin nasıl olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Sonraki bölümler Osmanlı merkezî yönetiminin, sırasıyla ulemâ ve sûfîyye ile kurduğu ilişkilere ve bunların sosyal hayata yansıyan boyutlarıyla beraber sonuçlarına odaklanmaktadır. Dördüncü bölümde ulemâ ve sûfîyyenin birbirleriyle ilişkileri, Osmanlı merkezî yönetimiyle kurdukları münasebetlere ve topluma yansımalarının neler olduğu gösterilmeye gayret edilerek ele alınmıştır. Sonuç bölümündeyse genel bir değerlendirme yapılmıştır. Kısaca ifade edilecek olursa bu dönem boyunca Osmanlı idaresi, kendisine bir tehdit algılamadığı sürece, halk üzerindeki manevî nüfuzları sebebiyle göz ardı edemeyeceği ulemâ ve sûfîyye ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Bu yakın ilişkiler en başta, yönetime toplum nezdinde meşruiyet temin ederken karşılığında ulemâ ve sûfîyye düşünce ve ritüellerinde serbestlik kazanmışlar ve çeşitli maddî imkânlara nail olmuşlardır.
1950 seçimlerinde Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısının, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti'nin seçim kampanyalarına etkisi
Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti'nde çok partili siyasal sisteme geçiş denemesi yapılmış ancak bu denemeler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında tüm dünyada zihinsel ve toplumsal açıdan yaşanan değişimler Türkiye'yi de etkilemiş ve çok partili siyasal sistem nihayetinde başarılı olmuştur. Milli Kalkınma Partisi 1945 yılında, Demokrat Parti ise 1946'da kurulmuştur. Çok partili siyasi sistem büyük bir dönüşümün başlangıcı olmuştur. Küresel çapta yaşanan ekonomik krizler ve toplumsal yapıdaki sorunlar iktidar değişimine zemin hazırlamıştır. Türkiye'de çok partili siyasi sistemin başlaması ile birlikte sosyoekonomik yapısındaki değişimler, 1950 yılında Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi'nin seçim kampanyalarını etkilemiştir.
Britanya ve İrlanda siyasi tarihinde Viking istilalarının yeri ve istilaların manastırlara etkisi
Britanya adaları tarih boyunca bir çok istilaya maruz kalmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi de Viking akınlarıdır. Saldırılar adaların siyaseti kadar dinini, sosyal yaşantısını ve edebiyatını etkilemiştir. Saldırılardan en çok etkilenenlerden birisi de manastırlardır. Aynı zamanda yazılı kaynakların tutulduğu yerler olduğundan istilaları birinci gözden kaydetmişlerdir. Bu çalışma, Viking istilalarının Britanya ve İrlanda'ya yaptığı siyasi etkilere odaklanmaktadır. Aynı zamanda saldırıların neden manastırları hedef aldığını incelemektedir. Çalışmada öncelikle Britanya'ya yapılan Roma ve Anglosakson akınları ve bunların siyasi sonuçları ele alınmıştır. Sonrasında kısaca Hıristiyanlığın adalarda nasıl yayıldığı ele alınmıştır. Viking akınlarının etkili olduğu yüzyıllar ayrı ayrı değerlendirildikten sonra akınların manastırlarda ve dini yapıda yaptığı etkiler ele alınmıştır. Bu konuda eldeki kaynaklar ölçüsünde Vikingler, Anglosaksonlar ve kilise kurumlarının birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerini nasıl etkiledikleri incelenmiştir. Saldırı altında kalan manastır kurumunun sosyal hayattan uzak olmadığı görülmektedir. Krallarla olan yakın ilişkileri ve maddi güçleri sayesinde istilalar boyunca sürekli ön planda olmayı başarmışlardır. Mücadelenin bir din savaşı şeklinde vuku bulmasında da manastırların ve din adamlarının büyük bir rolü olduğu görülmektedir.
Endülüs Emevi Devletinde convivencia (bir arada yaşama) deneyimi: Madalyonun iki yüzü: Altın çağ ve kaos (711-1031)
İslam, Hıristiyan ve Yahudi dünyası için son derece önemli olan Endülüs tarihi, Americo Castro'nun 1948 yılında bir arada yaşamak anlamında ortaya koymuş olduğu "convivencia" terimi ile, Avrupa'da önemli bir noktaya ulaşmıştır. Ancak terimin ortaya çıkması ile, yapılmış olan pek çok çalışmada bir altın çağ ya da tam tersi bir arada yaşama ortamının yanlışlandığı mitolojik bir çağ perspektifleri çoğunlukla hâkim olmaya başlamıştır. Son yıllarda farklı kaynaklarda bahsettiğimiz perspektiflerin ötesine geçmek üzere çalışmalar yapılmış olsada, fark ettiğimiz, tek boyutlu bir bakış açısı ile ilerlenmiş olduğudur. Bu noktada ilk olarak tezimizde Endülüs'ün Emevi hanedanının sonuna kadar olan siyasi süreç ele alınarak konunun daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Ardından convivencia kavramı ve Endülüs'teki kaos olayları çok boyutlu bir şekilde analiz edilerek mevzubahis çalışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır. Çalışmamız neticesinde Endülüs Emevi Devletinin bir arada yaşama kavramını pragmatik bir şekilde toplumu kontrol altında tutarak devletin çıkarına kullandığı, altın çağ mı mitoloji mi tartışmasında ne efsanevi bir dönem olduğu ne de sekiz yüz yıllık sorunsuz bir altın çağ olduğu vurgulanmaktadır. Altın çağ kavramının Endülüs'teki tüm toplumlar açısından bakıldığında özünde güçlü birkaç yönetici döneminde ortaya çıktığı ve Yahudiler ile sınırlı kaldığı görülmüştür. Son olarak da kaos olaylarının bir arada yaşama kavramını etkilediği ve bu olaylara sebep unsurun ise Arap asabiyeti ve ülkede tetiklediği zincirleme reaksiyonlar olduğu sonucuna varılmıştır.
Mısır'da Arap milliyetçi fikirlerin oluşumunda, İslami modernizm ve Reşid Rıza
Arap milliyetçiliğinin nerede nasıl başladığına yönelik tartışmalar henüz bir sonuca ulaşmamış gözükmektedir. Ayrıca 19. yüzyılın sonlarında Müslüman Araplar arasında milliyetçi fikirlerin oluşumunda İslami modernistlerin söylemlerinin etkilerinin de çok fazla çalışılmadığını söyleyebiliriz. İslami modernistler hakkında yapılan çalışmalar onların daha çok teolojik görüşlerine, İslam hukuku (fıkh) alanındaki reformlarına yer vermekte olup onların siyasi ve milliyetçi fikirlerle olan ilişkileri üzerinde pek durulmamıştır. Bu sebeple, elinizdeki bu çalışma aradaki bağlantıyı analiz etmek adına Mısır'da 19. yüzyıl itibariyle oluşan ortama ve İslami modernistlerin fikirlerinin oluşumuyla ilişkisine odaklanmıştır. Bununla birlikte İslami modernistlerin fikirlerinin 20. yüzyılın başlarında Müslüman Araplar arasında etnik bilincin ve milliyetçi fikirlerin oluşumuna nasıl etki ettiği konusu da bu bağlama yerleştirilecektir. Bu doğrultuda çalışmamızda İslami modernizmin güçlü savunucusu Reşid Rıza'nın, İslam reformu, İslam birliği, sömürgecilik, Osmanlı yönetimi, hilafet, Araplar ve milliyetçilik üzerine olan söylemleri incelemeye alınmıştır. Mısır'daki ortamın ve dönemin genel konjonktürünün Reşid Rıza'nın fikirlerinin oluşumunda oynadığı rolü incelemek adına çalışmamızda kültürel analiz yöntemi tercih edilmiş olup; ilk önce Kavalalı Mehmet Ali Paşa dönemiyle başlayan Mısır modernleşmesinden, I. Dünya Savaşı'na kadar Mısır'daki İngiliz idaresi incelenmiş, ardından İslami modernizm ve Reşid Rıza'nın fikirleri ele alınmıştır.
Economic interaction between the Greek Orthodox Church and the Ottoman State in the seventeenth-century Ottoman documents
This thesis examines the nature of the financial activities of the Greek Orthodox Church vis-à-vis Ottoman State during the 17th century that has often been neglected by the historians due to the lack of archival sources. It proposes to overcome these challenges by systematically scanning two important archival collections, namely the Atik Şikâyet Defters and Mühimme Defters, which contain registers covering both ecclesiastical and non-ecclesiastical matters through an examination and analysis of the orders (hüküms) on financial aspects of the ecclestical matters between 1650 and 1690. This research will unveil the evolving dynamics between the church members and the Ottoman officers. Analysis of the orders in these registers with the religious, legal, financial and social dynamics of the petitioners sheds light on the financial changes of the period that is often characterized by almost exclusive crisis in the secondary literature. This thesis shows that the financial relations between them were more complex and that the crisis also included several cases of financial cooperation. Consequently, the findings promise to make a significant contribution to the field of Ottoman and ecclesiastical studies, providing a rich and comprehensive understanding of an important but under-explored period.
A reconsideration of Ottoman women's position in pious endowments: Critical and comparative evaluation in the light of waqfiyya
The awqaf, which have been a significant subject in recent Ottoman studies, have been examined from various perspectives for many years. Despite the abundance of literature, there is still a necessity to address waqf from different dimensions. This thesis endeavors to present a new perspective on Ottoman awqaf, with a particular emphasis on scrutinizing them from the standpoint of women. Rather than concentrating on elite women such as dynastic members, and the wives and children of high-ranking bureaucrats or non-Muslims, our study focuses on the participation of women from the middle and lower segments of society in waqf activities. The density of records reflected in the archive regarding waqf activities has led to the limitation of the scope of the thesis to the Tophane region of Istanbul, in order to obtain reliable findings. The primary source underpinning the study consists predominantly of waqf deed records, particularly derived from 18th-century data. However, when required, data from both earlier and subsequent centuries have been integrated into the study. The thesis, composed of an introduction and four chapters, is focused on fundamental topics such as the types of endowments established by women, profiles of the beneficiaries and administrators of these endowments, motivations for endowment creation, women's practice of using the courts, profiles of witnesses, and the roles they assumed. Contrary to the assumption that Ottoman women were excluded from waqf activities or public spheres, it has been determined that they played a significant and active role. Each chapter addressed has been explained through a comparative analysis, avoiding generalizations. This approach aims to contribute to the research field by focusing on the relationship between women and awqaf. Keywords: İstanbul, Tophane, Waqf, Waqfiyya, Woman.
19. yüzyıl Osmanlı dünyasındaki bilginin üretimi ve dolaşımında bir kaymakam: Melek Ahmed Eğribozî
This thesis focuses on transcultural interactions in Ottoman intellectual transformation process during the nineteenth century. It argues that the intellectual transformation in the nineteenth century emerged not only as a result of increased relations with Europeans, but also as part of inter-communal relations within Ottoman society. Moreover, beyond these relations, Ottoman intellectual life in this period offers examples of interwoven character. In this period, the Greek-origin and Greek-speaking Muslims had a significant influence on the intellectual transformation at the time. However, previous studies have examined this phenomenon based on the examples in the center. Thus, this thesis aims to contribute to our understanding of the reflection of this influence in Ottoman countryside through the life of Melek Ahmed Eğribozî, a Greek-speaking provincial official, and his book on the Greek Rebellion.
Bir bağlantılı tarih örneği olarak İbrahim Müteferrika'nın çok kimlikli düşünce dünyası
İbrahim Müteferrika, Erdel bölgesinde Kolozsvár'da doğup, Hristiyan bir eğitim almıştır. Transilvanya bölgesinin kültürel çeşitlilik fikirleri ile 18. yüzyıl başlarında Osmanlı topraklarına gelen Müteferrika, kendini Osmanlı dili ve kültüründe geliştirerek Osmanlı kültür dünyasında önemli bir yer edinmiştir. Osmanlı yönetiminin resmi onayıyla kurduğu matbaada bastığı eserlere yaptığı katkılarla çok kimlikli yapısı ve kendi etkileşimlerini sergilemiştir. Eserlerinde tüm bu fikir dünyalarını sentezleyerek sunmuştur. Aynı anda ve çatışmadan birlikte var olabilen kimlikleri ile her iki kültürden de faydalanarak her iki kültüre de etki etmiştir. Tezde Müteferrika "kültürlerarası geçişlilik" (transculturality) kavramı üzerinden incelenmiştir. Bu tez, Osmanlı kültür dünyasının yekpare bir anlayışla var olduğu anlatının dışına çıkılmasını amaçlamakta ve farklı kültürlerden beslenen bu yapıyı Müteferrika üzerinden örneklendirmektedir.
III. Selim döneminde nizam kavramının dönüşümü
Bu çalışma ile III. Selim döneminde nizam kavramının dönüşümü incelenmiştir. Böylelikle, nizam kavramı üzerinden III. Selim döneminin siyasi düşünce yapısı anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla öncelikle III. Selim'den önce kavramın hangi anlamlarda kullanıldığına değinilmiş ve Nizam-ı Cedid programını tanıtmak, savunmak veya programın eksik yönlerine işaret etmek üzere yazılan metinlerden yararlanılmıştır. Yeniliğin nasıl meşrulaştırıldığı ve nizam kavramının dönüşümünün neyi gösterdiği sorgulanmaktadır. Bu amaçla kavram tarihi metodundan faydalanılmıştır.
Geç Osmanlı mizahının bağlantılı tarihi: Farklı dil ve alfabelerle yayımlanan ilk mizah gazetelerinde modernleşme
Bu tezde, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı toplumunda meydana gelen değişim ve dönüşümlere şahitlik eden, ancak tarih kaynağı olarak yeterince dikkate alınmayan mizah gazeteleri incelenmektedir. Bu gazeteler imtiyaz sahipleri ve karikatüristlerinin mizah ve gülme aracılığıyla oluşturdukları temas noktaları açısından ele alınırken, aynı zamanda onların hedef okuyucu kitlelerine de odaklanılmaktadır. Bu çalışmada İstanbul'da Arap harfli Türkçe, Ermeni harfli Türkçe, Ermenice ve Yunanca mizah gazetelerinde yayımlanan karikatürler çizgisel ve tematik olarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Farklı aidiyetten topluluklara hitap eden bu karikatürler, toplumların modernleşmeyle birlikte değişen dünyalarına karşı sergiledikleri tutumlardaki ortaklıkları veya farklılıkları tespit etmeye yönelik olarak incelenmiştir. Gazetelerin yayımlandıkları dil ve alfabeler, imtiyaz sahiplerinin konumları ve ilişkileri ile karikatüristler ve karikatürleri sayesinde cemaatler arasındaki kültürel etkileşimlerin ne ölçüde ve ne düzeyde gerçekleştiğini ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak, bu çalışma, genellikle Arap harfli Türkçe yazılan mizah gazetelerine odaklanan ikincil literatüre katkı sağlayarak, kültürel etkileşimlerin ışığında millet sistemine dair tartışmaların farklı bir dilsel bağlamda incelenmesini amaçlamaktadır.
The scientific turn in the 18th and 19th century Serbian enlightenment
This thesis examines the Serbian Enlightenment as a complex, hybrid movement shaped by imperial rule, religious tradition, and rationalist modernity. It was not merely an imitation of Western models but a culturally negotiated response to the challenges of being a non-sovereign Orthodox society caught between the Ottoman, Habsburg, and Russian empires. The study argues that vernacularization—using spoken Serbian to discuss science and education—was the primary way the Enlightenment ideas were adapted to local needs. This vernacular shift marks the scientific turn: a move from devotional learning toward empirical, utilitarian knowledge that re-centred Serbian intellectual life on observation, measurement, and public usefulness. Through close analysis of figures such as Dositej Obradović, Teodor Janković-Mirijevski, and Vuk Karadžić, the thesis employs a transnational and entangled history approach to trace shifts in language, intellectual networks, and pedagogy across imperial and cultural boundaries. It reveals how Orthodox institutions spread the Enlightenment ideas, how state-funded schools transformed them, and how literature and folklore made them accessible to the public. Reformers did not reject Orthodoxy but merged reason with Christian humanism to form a rational piety compatible with the Enlightenment values. By rethinking the links between imperial constraint, cultural innovation, and vernacular mobilization, the thesis repositions the Serbian Enlightenment within broader European and Balkan intellectual currents, challenging narratives that marginalize the "peripheral" Enlightenments.
Ahmet Cevdet Paşa'da geleneksellik, muhafazakârlık, modernizm izlenimleri ve Osmanlı Devleti'ni Tanzimat sürecine hazırlayan sebepler
Türk Toplumunun son iki asrını her konuda ilgilendiren "Modernleşme, Batılılaşma ve Muasırlaşma" kavram ve olgularının, toplumu ne şekilde değiştirdiğini ve bu olguların ne ölçüde ele alındığı konusu her zaman güncelliğini korumaktadır. Muhafazakâr-modernist-yenilikçi bir şahsiyet olan Ahmet Cevdet Paşa'nın getirdiği metot ve yöntemler kendisini, dönemindeki devlet adamlarından ayırır. Çok yönlü ve entelektüel bir sîmâ olan Ahmet Cevdet Paşa'nın tarih sahnesine çıkış döneminde Osmanlı Devleti, karşılaştığı sosyal, siyasal, yönetimsel, eğitimsel ve hukuksal krizlerin üstesinden gelebilecek donanımlı bir bürokrasi kadrosuna ihtiyacı vardı. Dönemin şartları dikkate alınarak Ahmet Cevdet Paşa'nın bu konulara çözümlemeci ve metotsal yaklaşımı, kendisini Osmanlı Devleti'nde çok önemli bir yere koyar. Etkileri bugün bile hissedilen ve toplumları değiştiren Batı merkezli bu olguların, Osmanlı Devleti'ne tatbiki konusunda kullanılan yöntemler uygulayıcılar arasında fikir ayırımlarına sebebiyet vermiştir. Bu fikir ayırımları, modernleşme kavramının farklı kanallar vasıtasıyla ele alınmasına neden olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa hiç şüphesiz Tanzimat Döneminin aranılan ismidir. Devrinde diğerlerinden daha iyi anladığı modernleşme kavramını uygularken toplumun kimlik kaybı yaşamaması için "Biz ve Öteki" anlayışını her icraatında kıstas almıştır. Kendisi medrese kökenli bir modernist olmakla birlikte, "kânun-u kadim" anlayışında bir muhafazakârdır. İbn-i Haldun'u felsefesini en iyi anlayan ve çözümleyen bir şahsiyet olmasının yanı sıra "devlet-i ebed müddet" anlayışını tam olarak yansıtan bir devlet adamıdır. Osmanlı Devleti'ni Tanzimat sürecine hazırlayan gelişmeler ve modernleşme kavramının uygulanma seyri zaman zaman değişmiştir. Ahmet Cevdet Paşa'nın adı, Tanzimat öncesi ve Tanzimat'la birlikte yapılan hata ve sonuçlardan ders çıkaran, bunları görev ve icraatlarına deneysel olarak yansıtan ve pozitivist bir sentez oluşturan şahsiyetlerin arasında öne çıkmaktadır.
Yunanistan'da Osmanlı Dönemi (Tourkokratia)'nin anlatımı: Istoria tou Ellinikou ethnous (ιστορία του Ελληνικού έθνους) örneği (1453-1669)
Bu çalışma, Yunanistan tarihi alanında temel çalışmalardan birisi olarak kabul edilen ve Yunanca kaleme alınmış ansiklopediden yararlanılarak Türkiye merkezli bir bakış açısı ile meydana getirilmiştir. Kaynak olarak kullanılan ve Yunan tarih yazımında en önemli çalışmalardan biri olan İstoria Tou Ellinikou Ethnous adlı ansiklopedide anlatılan ve yaklaşık 400 yıl süren Yunanistan'daki Osmanlı hâkimiyeti (Tourkokratia, 1453-1669) dönemi bu çalışmanın konusunu oluşturmuştur. Bu tezde, İslamlaştırma, devşirme, Ortodoksluğun Müslüman bir ülkede varlığını devam ettirmesi, Osmanlı'ya karşı muhalif eylemler ile Batı'ya giden Yunanların eğitim alanlarında yaptıkları değişim ve gelişimler gibi konular adı geçen çalışma doğrultusunda incelenerek değerlendirilmiştir. Bu tez içerisinde 1453-1669 yılları arasındaki dönem için İstoria Tou Ellinikou Ethnous (Yunan Ulusu Tarihi) adlı ansiklopedide verilen bilgiler önce konulara göre tasnif edilmiş ve bu bilgiler Türkiye'deki tarih yazımı ile değerlendirilerek farklılıklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dört bölümden oluşan tezde her bir bölümde öncelikle ana ve alt başlıklar altında Yunan tarih yazımında (İstoria Tou Ellinikou Ethnous) konuların işleniş şekli ve yorumlanması yer almıştır. Sonuç bölümünde ise bu konuların Türk tarih yazımında nasıl işlendiği ve anlatıldığına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tourkokratia, Göçler, Fetihler, Yunanistan, Türk, Algı, İmaj, Nüfus
İttihat ve Terakki'nin eğitim politikası(1908-1918) Cemiyet'in kendi insan tipini yaratma politikası
II. Jön Türk kuşağı, 1908 senesinde II. Abdülhamit'in istibdat rejimine son vererek Osmanlı Devleti'nde anayasal süreci ikinci kez başlatmıştır. İttihat ve Terakki'ye göre, meşruti yönetim yıkılmakta olan imparatorluğun tek kurtuluş yoluydu. Bu sebeple toplumu şekillendirmede eğitimin dönüştürücü rolünün bilinciyle, halk eğitimi politikası güttüler. Cemiyet yurdun dört bir tarafında açtığı İttihat ve Terakki Mektepleri ile formel eğitim yanı sıra gece dersleri, konferanslar, gazete ve dergilerle de ülke geneline ideolojisini yaymaya çalışmıştır. Balkan Savaşları ardından egemen olan milliyetçilik politikası doğrultusunda hedeflediği yeni insan tipine ulaşmak için savaş koşullarında dahi eğitimi ihmal etmeyecektir. Eğitimle oluşacak yeni insan tipi, meşrutiyet değerlerine sahip çıkması yanı sıra cemiyetin faaliyetlerini meşru temellere oturmak ve iktidarının devamı sağlamak içinde önemlidir.
Rumeli'de âyânlar ve dağlı eşkıyası. Deli Kadri İsyanı
XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan Pasarofça Anlaşması ile beraber Osmanlı merkez teşkilatında başlayan batılılaşma; devleti geleneksel anlayış ve yenilikçi anlayış arasında bir çatışmaya sürüklemiştir. Bu çatışma devletin bünyesinde rahatsızlık meydana getirmiş ve bu rahatsızlığın semptomları zaman içinde taşra teşkilatlarında belirmiştir. Bu semptomlardan biri de Rumeli'deki "Dağlı Eşkıyaları" meselesidir. Bu mesele ile ilgilenmek iki hususu aydınlatmada faydalı olacaktır. Birincisi yukarıda sözünü ettiğimiz bozulmanın Dağlı Eşkıyalığı meselesinden yola çıkarak mahiyetinin anlaşılması ve teşhisini mümkün kılmasıdır. İkinci olarak ise Dağlı Eşkıyalığı meselesinin münhasıran Rumeli'de yaşanmış olması sebebiyle bu meseleyi irdelemek; Rumeli bölgesinin etnik, topografik, siyasi ve askeri özellikleri arasındaki etkileşimi görmemizi sağlayacaktır. Dağlı Eşkıyalığı meselesi yaklaşık yirmi yıl boyunca Osmanlı Devleti'ni meşgul etmiştir. Konu hakkında yapılmış akademik çalışmalar mevcuttur fakat henüz mütekâmil bir resim ortaya konulmuş değildir. Çünkü Osmanlı arşivlerinde ya da muhtelif kaynaklarda adı geçen Dağlı Eşkıyaları hakkında aynı derecede bilgilenmiş değiliz. Bu çalışmanın konusu olan "Dağlı Eşkıyası Deli Kadri" tarafımızca; bahsedilen resmin tamamlayıcı parçalarından biri olarak görülmüştür. Böylece Dağlı Eşkıyalığı meselesi üzerine eğilen akademik çalışmalara bir katkı sunmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bergos, Dağlı Eşkıyası, Deli Kadri, Rumeli
1647 Nr. Şer'iyye Sicilinin ışığında Lale Devri'nin ilk yıllarında Tekirdağ (1721-1724)
Osmanlı Devleti arşiv kaynaklarının başında yer alan şerʻiyye sicilleri, bir mahkeme defteri işlevi görüyor olsa da, aynı zamanda Osmanlı halkının sosyal, ekonomik, idari ve etnik yapısı hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. İdari yazışmalar olan ferman, mektup ve berât gibi önemli belgelerin kopyalarının da kaydedildiği şerʻiyye sicilleri; özellikle sosyal tarih, şehir tarihi ve dönem tarihi çalışmaları için vazgeçilmez kaynaklardandır. XVIII. yüzyılın başları Osmanlı Devleti'nde "Lale Devri" olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönem özellikle merkez yani İstanbul'da; zevk, sefa, eğlence ve lüks tüketiminin arttığı bir dönem olmuştur. Aynı zamanda da Batı Dünyası'nın teknolojik ve askeri başarıları merak edilmeye başlanmış, Avrupa ülkelerine elçiler gönderilmiş ve böylece Osmanlı Devleti'nde yenileşme ya da yenilenme hareketlerine öncülük edilmiştir. Yüksek Lisans tezi olarak yaptığımız bu çalışmada, 1647 numaralı Rodoscuk Şerʻîyye Sicilini ana kaynak olarak kullanarak, Rodoscuk yani Tekirdağ'ın 1721-1724 yılları arasındaki dönemin tarihçesine ışk tutmaya çalıştık. Osmanlı Devleti'nde yaşanan Lale Devri'nin Tekirdağ'ın sosyal, kültürel ve iktisadî hayatına etkisini incelemeyi amaçladık. ANAHTAR KELİMELER: Osmanlı, Lale Devri, Mahkeme, XVIII. Yüzyıl, Tekirdağ
Kuyud-ı kadim arşivindeki 416 numaralı deftere göre Kuzey Yunanistan'da Osmanlı vakıfları
Vakıflar dini gerekçeler ön planda tutularak toplumun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulmuş kurumlardır. Bu çalışma yaklaşık beş asır Osmanlı toprağı olmuş olan Kuzey Yunanistan'da kurulmuş olan Osmanlı vakıflarının tespiti önem arz etmektedir. Kuyud-ı Kadim arşivindeki 416 numaralı Siroz evkâf defterinde Timurhisar, Yenice-i Karasu, Kavala, Serez, Drama, Zihne, Gümülcine, Mekri ve İnöz şehirlerinde kurulan vakıfları bir arada görmemiz mümkündür. Siroz evkâf defterini incelerken bu defter sayesinde vakfa bağlı köyler, cemaatler ve mahalleler hakkında bilgi sahibi olarak bölgenin nüfusuna da erişebilme imkânımız olmuştur. Ayrıca bu vakıf defteri sayesinde köylerde ekilen tarım ürünleri ve elde edilen başka alanlardaki ekonomik faaliyetlere de ulaşabilmemiz mümkün olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Vakıf, Osmanlı, Kuzey Yunanistan, Serez, Kavala, Drama, Demirhisar, Gümülcine, Zihne, Yenice-i Karasu.
Hamdullâh el-Müstevfî el-Kazvînî'nin Ortacağ tarih yazımındaki yeri
Vassâf, Ata Melik Cüveynî, Reşîduddîn Fazlullâh ve Hamdullâh el-Müstevfî gibi İlhanlılar döneminin ileri gelen bürokrat ve tarihçileri genel dünya tarihçiliği açısından mühim eserler kaleme almışlardır. İlk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva'dan itibaren Cengiz'in soyu ve kurduğu devletlerin tarihine değinen bu eserlerin bir kısmı araştırmacılar tarafından da gerekli ilgi ve alakayı görmüştür. Hamdullâh el-Müstevfî ekonomi işlerinden sorumlu müstevfîyan sıfatı ile İlhanlılar devletine hizmet vermiştir. Yazarın günümüze ulaşan 3 eseri vardır. Türk ve Dünya literatürüne baktığımızda Hamdullâh el-Müstevfî'nin Târîh-i Güzîde ve Nüzhet-ül-Kulûb adlı eseri araştırmacılar tarafından inceleme konusu olmuştur. Yazarın Zafernâme isimli eseri hem Türk hem dünya literatüründe gereken önemi görmemiştir. Çalışmamızda Hamdullâh el-Müstevfî'nin hayatı, tarihçi ve bürokrat kişiliği hakkında bilgi verilmiştir. Aynı zamanda Hamdullâh el-Müstevfî'nin eserleri hakkında bilgi verilerek bazı mevcut nüshalar tanıtılmış, eserlerin muhtevası hakkında bilgi verilerek önemlerine vurgu yapılmıştır.
XIII. yüzyıl Orta Asya Moğollarında sosyal ve kültürel yapı
Cengiz Han, üstün liderlik vasıfları sayesinde Moğolları tek bir bayrak altında toplamayı başarmıştır. Bu başarı, Moğolların, dünya tarihinde unutulmayacak bir imparatorluk kurmalarına ve özellikle Avrupa ve İslam coğrafyalarında derin bir iz bırakmalarına neden olmuştur. Dünyanın 1/3'ünü idaresi altına alan Moğolların tarihi, doğal olarak merak edilmiş, bu konuda birçok araştırma yapılmış ve günümüzde de bu araştırmalar devam etmektedir. Moğolların kendi içlerindeki savaşları bitirmeleriyle birlikte bozkırlarından çıkarak çevrelerindeki devletleri teker teker boyundurukları altına almaları XIII. yüzyıla rastlamaktadır. XIII. yüzyıl Orta Asya Moğollarının sosyal ve kültürel yapılarına bakıldığında ise homojen bir yapıdan ziyade heterojen bir yapı ortaya çıkmaktadır. Proto-Moğollardan başlayarak Türklerle yüzyıllardır birlikte yaşamaları, iki milletin birçok ortak noktasının oluşmasına zemin hazırlamış ve bunun sonucunda Türkleşmiş Moğollar ve Moğollaşmış Türkler ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılda Hristiyan, İslâm ve Çin kültürleriyle sürekli bir etkileşim söz konusudur. Bu etkileşim sosyal ve kültürel açıdan önemli bir değişimi de beraberinde getirmiştir. Özellikle proto-Moğollardan beri süregelen ve bunun bir yansıması olan Cengiz Yasaları'nda kendini gösteren sosyal ve kültürel yapılarındaki değişim açıkça gözlemlenmektedir. Bu değişimin en önemli sebebi ise Moğolların boyundurukları altına aldıkları halklara karşı uyguladıkları hoşgörü anlayışlarıdır. İlerleyen zaman içerisinde dörde bölünen Moğol İmparatorluğu'nda ortaya çıkan hanlıkların sosyal ve kültürel yapılarındaki değişiklikler, tebaalarındaki hâkim unsurun lehine olacak şekilde değişime uğramıştır. Bu değişim, Orta Asya'dan uzaklaştıkça daha belirgin bir hâl almıştır.
XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Diyarbakır'da kadın
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Diyarbakır'da kadınların toplumdaki yeri ve önemini tespit etmek amacıyla bu çalışmaya gerek duyulmuştur. Bu çalışma ile 1850-1900 yılları arasında Diyarbakır'da yaşayan kadınların sosyo-ekonomik yaşantısı, hukuki alandaki etkinliği ile eğitim hayatındaki yeri ve önemini ortaya çıkararak topluma, bilime ve bu konudaki araştırmalara katkı sağlamak hedeflenmiştir. Tarihte kadının konumunun öğrenilmesi bir toplumun tarihinin anlaşılması noktasında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmayı yapmamızı sağlayan önemli faktör, toplumun tarihinin anlaşılmasına bir nebze de olsa katkıda bulunabilmektir. Çalışma, ikinci el kaynaklar ışığında Diyarbakır'daki kadınlarla ilgili arşiv belgelerinden yararlanılarak tespitler yapılması açısından özgündür. Diyarbakır tarihinin yanı sıra ele alınan dönemde Diyarbakır'da kadının ailede, hukuki alanda, sosyo-ekonomik hayat ve eğitim hayatındaki yeri ve önemi hakkında bilgiler içermesi açısından önemlidir. Neticede, sanılanın aksine özellikle taşrada varlığını sürdüren köylü kadınların gündelik işlerin bir parçası olarak hem ekonominin hem de Osmanlı Devleti içerisindeki kültürel ve sosyal hayatın önemli bir parçası oldukları görülmüştür.
417/1 numaralı Siirt şer'iyye sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi
Şer'iyye sicilleri Osmanlı hukuk sistemi içerisinde oldukça önemli bir yer edinir. Nitekim şer'iyye sicilleri, kayda geçirildikleri bölgelerin sosyal, ekonomik, kültürel, askeri ve idari yönlerini anlamamız açısından önem teşkil etmekle birlikte Osmanlı Devleti'nin sahip olduğu hukuk yapısının ana hatlarını anlamamız açısından da ayrıca önemlidir. Bu yönleriyle üzerinde çalışılan şer'iyye sicilleri kayda değer bir durum yaratmaktadır. Şer'iyye sicilinin yapılan değerlendirmesi sonucu 1896 ve 1898 yılları arasında Siirt'in sosyal, kültürel, ekonomik, askeri, idari ve hukuki durumu tespit edilmeye çalışılmıştır. Buna bağlı olarak bölgeye ait genel tespitler yapılırken durumun izahatını kolaylaştırmak için çeşitli tablolar oluşturulmuştur. Şer'iyye sicilinde yapılan değerlendirmenin daha sağlıklı olabilmesi için hükümler içeriklerine göre çeşitli başlıklar altında toplanmış ve bunların şer'iyye sicili içerisindeki oranı ise pasta grafiğinde belirtilmiştir.
Türkiye'de İslamcı düşüncenin tarih algısı ve Tanzimat Dönemi eleştirisi
Tanzimat Reformu Dönemi, Osmanlı-Türk modernizmi açısından en önemli dönüm noktalarından biridir. 3 Kasım 1839'da Mustafa Reşit Paşa'nın Gülhane Parkı'nda okuduğu fermanla başlayan dönem, Osmanlı'daki sosyal hayatı derinden etkilemiştir. Bu değişim sürecinin Osmanlı geleneksel yaşam anlayışında gedikler açmaya başlaması, Genç Osmanlıların tepkisine yol açmıştır. Batılılaşmayı köklerden kopuş olarak değerlendiren bu aydınlar, geleneksel değerlerin korunması gerektiğini vurgulamışlardır. Temelleri bu dönemde atılan İslamcılığın daha belirgin hale gelmesi II. Meşrutiyet Basını ile olmuştur. Batıcı düşünceler karşısında geleneksel yapıyı koruyarak ilerlenmesi gerektiğini savunan İslamcı aydınlar; sosyal, kültürel ve siyasal alanlara yönelik önerilerini de dile getirmişlerdir. Cumhuriyet'in ilanından sonra yaşanılan derin değişim ve dönüşüm, İslamcı aydınların daha büyük reaksiyonuna yol açsa da tek parti döneminde baskılanmışlardır. Çok partili siyasal rejime geçildikten sonra özellikle Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Dergisi, İslamcıların zihniyet dünyasının biçimlenmesinde ve tarih algılarının oluşmasında etkili olmuştur. 1980'li yıllarda askeri rejimin oluşturduğu baskı atmosferinde de yayınlanmış olan İslamcı dergiler aynı selefleri gibi, Cumhuriyet dönemi reformları ile olan mücadelelerini Tanzimat sürecinden itibaren başlattıkları Batılılaşma karşıtlığı üzerinden yapmışlardır. 1980'li yıllardan sonra İslamcı yayın organları çerçevesinde görüşlerini ortaya koyan Türkiye İslamcılığının tarih algısı da, aslında bir kimlik inşasının yanında, güncel problemlerin çözülmesi ve özellikle Osmanlı'daki batılılaşma serüveninden günümüze deneyimlenmiş olan yargı ve bilgiler üzerinden şekillenmiştir. Yapmış olduğumuz bu çalışma ile cumhuriyet dönemi İslamcı hareketin batılılaşma sorununa yaklaşımını irdeleyeceğiz.
Yassıada mahkemelerinde yargılanan Diyarbakır milletvekilleri
Daha Diyarbakır şehri ilkçağlardan günümüze kadar tarihi ve kadim bir şehir olma özelliğini her daim muhafaza etmiştir. Tarihin birçok kültürüne ve medeniyetine ev sahipliği yapan bu şehir, günümüze kadar varlığını koruyabilmiştir. Tarihi zenginliklere sahip Diyarbakır, bu yönüyle birçok araştırmaya konu olmuştur. Bu araştırmada Yassıada'da yargılanan Diyarbakır Milletvekilleri incelenmiştir. Tez çalışmasındaki amaç XI. Dönem Diyarbakır Milletvekilliği görevini icra eden 9 siyasetçinin Ülke ve Diyarbakır özelinde ele aldıkları siyasal, sosyal ve ekonomik faaliyetleri, yasama çalışmaları ve tutuklu bulundukları Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanınca yargılanmalarını inceleyip değerlendirmektir. CHP içinden çıkan farklı seslerin oluşturduğu muhalif grup, Demokrat Partiyi kurarak 1950 seçimlerinde, aralıksız 27 yıl süren, CHP yönetimine son verip iktidara oturmuştur, 1954 ve 1957 seçimlerini de zaferle kazanıp iktidar koltuğunu korumuştur. Ancak on yıllık siyasi varlıkları 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle son bulmuştur. Demokratlar Yassıada'da kurulan Yüksek Adalet Divanı tarafından Ada mahkemesinde yargılanıp hapis cezasına çarptırılmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin yakın siyasi tarihinde CHP-ordu-basın üçlüsü etkili bir rol oynamıştır. Özellikle ülkedeki darbe gibi teşebbüslerde TSK başrolü üstlenmiştir. Ülkenin bir buhran ve kargaşanın içinde olduğunu düşünen Türk ordusu, kendince aksaklıkları gidermek adına iktidara müdahale etmekten geri durmamıştır. Bu doğrultuda Cumhuriyet tarihindeki ilk müdahalesini 27 Mayıs ihtilaliyle gerçekleştirmiştir. Darbenin akabinde muhalefet ve basın, Demokratları karalama siyaseti güderken 1960 Darbesini gerçekleştirenler kahraman olarak anılmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, TBMM, Diyarbakır Milletvekilleri, Ordu, 27 Mayıs, Yassıada
Demokrat Siirt gazetesine göre Siirt (1953-1961)
Yerel gazeteler bir vilayette yaşanan önemli olayları konu alması nedeniyle o vilayet hakkında geniş çaplı bilgiye erişme imkanlarından birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda vilayet gazeteleri şehirlerin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısıyla ilgili önemli veri kaynakları olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı, Siirt'in ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını Demokrat Siirt Gazetesi ışığında tespit etmektir. Çalışma 1953-1961 yılları arasını kapsamaktadır. Demokrat Siirt gazetesine ilişkin arşiv verileri Beyazıt Devlet Kütüphanesinden elde edilmiştir. Elde edilen verililer doküman analizi tekniğiyle incelenmiştir. Belirlenen amacına uygun olarak yürütülen çalışmada 1953-1961 yılları arasında Siirt'in yol, su ve elektrik problemlerinin ekonomik ve sosyal hayatı olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Bu dönemde yapılan çalışmalar ve yatırımlar neticesinde çözüme kavuşturulan bu sorunlarla ilgili gelişmeler Demokrat Siirt gazetesi çerçevesinde ele alınmıştır.
Selçuklularda düğün gelenekleri
Tarihin başlangıcından bugüne, toplumu oluşturan en küçük kurum kabul edilen "aile" müessesesine bir kutsiyet atfedilmektedir. Aileye yüklenen kutsi misyon, bu müessesenin oluşturulması sırasında bir takım usullerin, kutlamaların, merasimlerin ve ritüellerin uygulanmasını sağlamaktadır. "Düğün gelenekleri" şeklinde ifade edilen bu uygulamalar, bütün toplumlar tarafından büyük bir titizlik ve ihtimamla yerine getirilmektedir. Büyük Selçuklularda hanedan üyelerinin yapmış olduğu evliliklerde ve Türkiye Selçuklularında hem hanedan hem de toplumda gerçekleşmiş evliliklerde aracı, nişan, nikâh, çeyiz, saçı, gelin alayı, düğün, yüz görümlüğü, gerdek adı altında, her biri ayrı özen ve titizlikle uygulanan düğün gelenekleri, eski Türk düğün geleneklerinin devamı niteliğinde görülmektedir. Sıralanan bu geleneklerle birlikte, İslamiyet'in benimsenmesinin akabinde İslam hukukunda yer alan "mehir" usulü de Selçuklular tarafından büyük bir hassasiyetle uygulanmaktadır. Değişen dini inançla birlikte, zaman içinde değişen coğrafyaya ve yaşam biçimine rağmen bu usullerin, Büyük Selçuklular ve Türkiye Selçukluları düğün gelenekleri içinde yerini koruyabilmesi ve hatta günümüze kadar ulaşmış olması, Türk toplumunun geleneklerine olan bağlılığına işaret etmektedir.
Çıldır Eyâleti Mamervan Sancağı 2770 numaralı Nüfus Defteri'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Osmanlı dönemi araştırmalarının en önemli kaynakları hiç şüphesiz Devlet Arşivleri Başkanlığına bağlı Osmanlı Arşivleri'nde bulunmaktadır. Arşivde bulunan Nüfus Defterleri başta şehir tarihi olmak üzere birçok araştırma sahası için önemli veriler barındırmaktadır. Yeniçeri Ocağı 1826 yılında kaldırıldı. Daha sonra yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu kurulmuştur. Kurulan ordunun asker ihtiyacını karşılamak amacıyla ülke genelindeki askerliğe elverişli erkek nüfusun potansiyelini belirlemek için 1831 yılında ülke genelinde nüfus sayımına başlanmıştır. Her ne kadar nüfus sayımına 1831 yılında başlanmışsa da çalışmamıza konu olan Mamervan Sancağı'nın bağlı olduğu Çıldır Eyaleti'nde nüfus sayımı ancak 1835 yılında tamamlanabilmiştir. Bu gecikmenin en büyük sebebi de ulaşım ve sayımı yapacak yetişmiş personel eksikliğidir. 2770 numaralı Çıldır Eyaleti Mamervan Sancağı Nüfus Defteri olan bu çalışmamızda, nüfus defterinden elde ettiğimiz bilgilerden hareket ederek karyelerin sayısı, her karyede yaşayan kişilerin isimleri, fiziksel özellikleri, mesleki bilgileri, kullandıkları ünvanların değerlendirmeleri yapılmıştır. Tez çalışmamız giriş bölümünden başlamış olup birinci bölüm, ikinci bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın metodu ve çerçevesi üzerinde durulmuştur. Bu tezimiz birinci bölümde defterde yer alan nüfus kayıtları birçok yönden değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu bölümde Çıldır Eyaletinin Mamervan Sancağı köylerinin nüfus verileri deftere bağlı kalınarak ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise ilgili defterin transkripsiyonu yapılmıştır. Sonuç kısmında ise defterden elde edilen veriler ışığında genel bir değerlendirme yapılmıştır.
Yassıada Mahkemesi: Anayasa ihlal davasında yargılanan dört kişi
Türkiye, 1950 yılında 27 yıl aradan sonra farklı bir parti tarafından yönetilmeye başlandı. Artık Demokrat Parti 27 Mayıs 1960 yılına kadar ülkenin idaresinde yegâne güçtü. İktidarın el değiştirmesiyle ülkenin üzerindeki tek parti havası giderilmeye çalışıldı. Muhalefet, iktidarı kaybetmenin etkisindeyken iktidar daha da güçlenmenin peşindeydi. Demokrat Parti iktidarının her çeşit siyasi tasarrufları muhalefet tarafından şiddetle eleştirildi. Menderes'in kabul ettiği bazı kanunlar Anayasaya aykırı kabul edildi. Hem muhalefet hem basın DP hükümetini şiddetle eleştirdiler. DP tarafından çıkarılan kanunlar ve Menderes'in tutumu orduyu da rahatsız etmişti. Böylece askeri bir cunta iktidarı düşürmek ve ülkeye demokrasi getirmek amacıyla harekete geçtiler. Menderes bir darbe ile yerinden indirildi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes'le birlikte DP'li bütün arkadaşları tutuklanarak Yassıada Mahkemelerinde yargılandılar. Yaklaşık bir yıl süren mahkemelerde koca bir devrin muhasebesi yapıldı. En ince ayrıntısına kadar hazırlanan iddianamelerle, çok sayıda şahidin dinlenerek sanıkların çapraz sorgulamasıyla gergin geçen duruşmalar neticesinde Mahkeme 15 kişiye idam cezası verdi. Fakat neticede 3 kişinin cezası MBK tarafından kesinleştirilerek infazı gerçekleştirildi.
Salnâmelere göre II. Abdülhamid döneminde Yanya vilâyetinde eğitim (1876-1909)
Çalışmanın Birinci Bölümünde, yeniden yapılanma denilen Tanzimat Dönemi ve II. Abdülhamid Dönemi eğitiminin Osmanlı Devleti'ne tesiri ele alınmıştır. Bu bölüm, devletin bünyesindeki okullar, öğretmen ve öğrenciler, ders programları, ödül-ceza sistemi, diplomalar, eğitim ve öğretimin amacı, sorunları, eğitim sisteminin yapısı, devlet aydınlarının düşünceleri ve tartışmaları, eğitimi düzenleme ve iyileştirme çalışmaları vb. konu başlıkları etrafında şekillenmiştir. Çalışmanın İkinci ve Üçüncü Bölümlerinde, Yanya Vilâyetinin tarihçesi, çok uluslu yapıya sahip olan vilâyetin bünyesinde barındırdığı Rum, Bulgar ve Ulah milletleri ve mektepleri, Arnavut Milliyetçiliği hakkında bilgi verilmiştir. Son olarak Yanya Vilâyetine bağlı sancak ve kazalarda bulunan eğitim kurumları, mekteplerdeki müdürler, muallimler, muallimeler, çalışan görevliler, öğrenci sayıları hakkında elde edilen bilgiler zaman zaman karşılaştırmalı olarak yıllara göre tablolar halinde aktarılmıştır. Dördüncü Bölümde ise Yanya Vilâyetinde bulunan Maârif Meclisleri bu meclislerde görev alan memurlar, vilâyet sancaklarında bulunan maârif komisyonu başkanları ve üye sayıları ele alınmıştır. Bunun haricinde vilâyette kurulan matbaa ve kütüphaneler hakkında bilgi verilirken maârif alanında yapılan masraflara da değinilmiştir.
Adalet Partisi- CHP ilişkileri (1961-1962)
Cumhuriyet'in ilanıyla Türkiye, demokrasi açısından yeni bir döneme girmiştir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra değişen koşullar ile beraber çok partili hayata geçilmiş ve 1950 yılından itibaren 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı başlamıştır. Ancak 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP'nin iktidarı sona ermiştir. 7 Temmuz 1960'da durdurulmuş olan siyasi faaliyetler, 6 Ocak 1961'de Kurucu Meclisin açılmasıyla 13 Ocak 1961 tarihinde yeniden başlamıştır. 11 Şubat 1961'de Adalet Partisi başta olmak üzere birçok yeni siyasi parti kurulmuştur. Adalet Partisi, ilk teşkilatını 27 Şubat 1961'de İzmir'de kurmuş ve parti ülke çapında teşkilatlanmak üzere yurt gezileri düzenlemiştir. Bu dönemde CHP de aynı şekilde yurt içi gezileri düzenlemiş ve 24 Ağustos'ta CHP 15'inci kurultayını yapmıştır. Nitekim 15 Ekim'de genel seçimler yapılmış ve bu seçimlerden sonra yeni bir düzene geçilmiştir. Siyasi partiler arasındaki görüşmelerden sonra CHP-AP arasında Cumhuriyet tarihinin ilk koalisyon hükümeti kurulmuştur. Bu dönemde DP'li milletvekillerinin af meselesi, AP'nin en önemli gündemi olmuştur. Nitekim af meselesi, mecliste huzursuzluklara yol açmış ve koalisyon yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ortaklar arasında ilk görüş ayrılığı memur ve mebus maaşları konusu olmuştur. Tedbirler Kanunu ve 147 öğretim üyesinin üniversitelere dönmeleri koalisyon hükümetinin en önemli kazanımları olarak görülürken, 22 Şubat darbe girişimini yapanların affedilmesi koalisyonun sonunu getirmiş böylece AP-CHP iş birliği 1 Haziran 1962 itibariyle sona ermiştir. Anahtar Kelimeler: 27 Mayıs Darbe Girişimi, Adalet Partisi, CHP, Seçimler, Koalisyon
Sicill-i Ahvâl Defterlerine göre Osmanlı bürokrasisinde görev yapan İşkodralı devlet memurları
Osmanlı Devleti kurumlarında görev yapan ve bürokrasinin temel unsurları olan memurların vazifeleri sırasında haklarında; adları, baba adları, doğum yerleri, gördükleri eğitim, lisan, çalıştıkları kurumlar, aldıkları maaş, nakil, becâyiş, tahvil, terfi, aldıkları ödül ve ceza durumları gibi bilgilerin tutulduğu defterlere Sicill-i Ahvâl denilmektedir. 1879 yılında II. Abdülhamid dönemiyle birlikte sayıları 35.000'e yaklaşan bu memurların tertibini sağlamak ve kayıt altına almak amacıyla Sicill-i Ahvâl Komisyonu kurulmuştur. Bu komisyonca tutulan kayıtlar, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivinde bulunmakta ve 201 defterden oluşmaktadır. Bu değerli arşiv belgelerinde 1879-1909 yılları arasında uygulanan, memur ve ekonomi politikaları ile devlet mekanizmasının işleyiş tarzını aydınlatan bilgiler mevcuttur. 51.652 memur hakkında tutulan Sicill-i Ahvâl Defterlerinde İşkodra doğumlu devlet memurlarına ait 241 kayıt bulunmuş ve bunların transkripsiyonu yapılarak, bu memurların Osmanlı bürokrasinde bulundukları yer, eğitim, ekonomik durumları ile sosyal statüleri hakkındaki bilgiler bu belgelere dayanılarak aydınlatılmaya çalışılmıştır.
Demokrat Parti döneminde Siirt milletvekilleri ve siyasi faaliyetleri
Türkiye Cumhuriyetinin moderenleşme ve demokratikleşme sürecinin en hassas dönemlerinden biri olan Demokrat Parti safhasının Türkiye siyasi hayatında mühim bir rol oynadığı aşikardır. Bu süreçte siyasi, iktisadi ve sosyal bağlamda merkez-taşra ilişkilerinin sağlam temeller üzerine tesis edildiği, halk iradesinin mecliste temsil gücünün arttığı ve çağdaş devletlerin müreffeh seviyelerine ulaşılması noktasında pek çok önemli adımın atıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte Türkiye siyasi hayatının en sancılı ve buhranlı hadiselerinin yaşandığı süreç olarak da izah edilmektedir. Bu kritik süreçte merkez kadar taşrada temsil hakkını kazanan milletvekillerinin Türkiye siyasetinde oynadıkları roller dikkate şayandır. Vekilliğin yanı sıra bakanlık görevlerini de icra eden DP milletvekillerinin azmi ve gayreti yadsınamaz. Bu düşünceden hareketle çalışmada; Anadolu'nun kadim şehirlerinden olan Siirt'in DP döneminde seçilen milletvekillerinin siyasi faaliyetleri üzerine odaklanılmıştır. İncelenen dönem kapsamında gerçekleşen seçimlerin Siirt'teki yansımaları irdelenmiş, seçilen milletvekillerinin dönemin ülke sorunlarına karşı olan tutumları incelenmiş ve bilhassa Siirt'in sosyal, iktisadi, bayındırlık ve eğitim ihtiyaçlarına yönelik ortaya koydukları politik tavırlar analiz edilmiştir. Araştırmada tarih biliminin gerektirdiği ilmi usuller çerçevesinde literatür ve arşiv kaynakları kullanılmıştır. Bunlardan elde edilen bulgular araştırmanın hedefleri doğrultusunda işlenmiştir. Çalışma, yakın dönem Siirt siyasi tarihine katkı sunması açısından ve konuyla alakalı araştırmalara referans olması açısından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, Siirt Milletvekilleri, Siirt.
YÖN Dergisi ve eğitime bakış açısı (köy enstitüleri)
1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamından yararlanan Yön dergisi 20 Aralık 1961 tarihinden 30 Haziran 1967 tarihine kadar yayım hayatını sürdürmüştür. Yön dergisi toplamda 222 sayı halinde yayımlanmıştır. Yön dergisin de işlenen konular, Türkiye'nin siyasi gündemine ışık tutmuştur. 27 Mayıs askerî darbesinden etkilenen derginin yazılarında eski döneme dönmemek için yapılması gerekenler yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Yön dergisinde başta siyaset ve eğitim olmak üzere birçok alanda farklı konular işlenmiştir. Yön dergisinde işlenen eğitim konusunun özelinde Köy Enstitüleri yer almıştır. Yön'ün 17. sayısı Köy Enstitülerine ayrılmıştır. Köy Enstitüleri kendinden önce uygulanan köye yönelik eğitim sisteminin devamı niteliğindeydi. Büyük emek ve gayretlerle 17 Nisan 1940 tarihinde Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un çabalarıyla kurulan Köy Enstitülerinin kuruluş amacı köye yönelik öğretmen yetiştirmekti. Köy Enstitülerinin çekirdek noktası "iş üzerinde eğitim" üzerine kurulmuştur. İşin olduğu her yerde eğitim de vardır. Çalışıp üretmek öğrencilerin eğitim hayatının en önemli basamağını oluşturmuştur. Enstitülerin eğitime devam ettiği yıllar içerisinde köye yönelik eğitim programı başarıyla yürütülmüştür. Enstitülerde yetişip öğretmen olanlar, köylerinin dışına ilk kez çıkan köy çocukları, modern tarım ve hayvancılığı öğrenen köy halkı enstitülerin önemli kazanımlarındandır. Mehmet Başaran, Talip Apaydın ve Fakir Baykurt Köy Enstitülerinde yetişen önemli yazarlardandır. Enstitülerin kitap ve bilgiye verdiği önem sayesinde yetişen yazarlar da köy edebiyatını güçlendirmiştir. Türkiye'yi bir amaca sevk etmek isteyen Yön dergisi, eğitimde Köy Enstitülerinin tekrardan açılması taraftarıdır. Amaçlarını gerçekleştirmek isteyen aydınlar, Yön'de Köy Enstitüleriyle ilgili çeşitli yazılar yayımlamışlardır. Kapatılan Köy Enstitülerinin tekrardan açılmasını ne kadar istemişlerse de kapatılan Köy Enstitüleri bir daha açılmamıştır.
Çıldır eyaleti Tavusker sancağı 2776 numaralı nüfus defteri'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Osmanlı tarihi üzerine yapılacak araştırmalara arşiv malzemeleri sunan kurumların başında Devlet Arşivleri'ne bağlı Osmanlı Arşivleri gelmektedir. Osmanlı arşivlerindeki milyonlarca belgeden birisi de nüfus defterleridir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla birlikte yeni bir ordu kurmak amacıyla ülke genelindeki askerliğe elverişli nüfusu belirlemek maksadıyla nüfus sayımı yapılması kararı alınmıştır. Bu sayımın bir diğer amacı da vergi vermeye muktedir nüfusu belirlemektir. Bu çerçevede ülke genelinde 1831 yılında başlanılan nüfus sayımı bazı yerlerde daha geç dönemlerde tamamlanabilmiştir. Çalışmaya konu olan Tavusker Sancağı'nı da içine alan Çıldır Eyaletindeki sayımlar 1835 yılında tamamlanabilmiştir. Çalışmanın ana kaynağı olan 2776 numaralı Çıldır Eyaleti Tavusker Sancağı Nüfus Defterinden elde edilen bilgilerden hareketle karyelerin sayısı, karyelerde yaşayan kişilerin isimleri, fiziksel özellikleri, mesleki bilgileri, kullandıkları unvanların değerlendirmeleri yapılmıştır. Çalışma; giriş bölümünden başlamış olup birinci bölüm, ikinci bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın metodu ve çerçevesi üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde defterde yer alan nüfus kayıtları birçok yönden değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu bölümde Çıldır Eyaletinin Tavusker Sancağı köylerinin nüfus verileri deftere bağlı kalınarak ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise ilgili defterin transkripsiyonu yapılmıştır. Sonuç kısmında ise defterden elde edilen veriler ışığında genel bir değerlendirme yapılmıştır. Anahtar Kelimeler:Tavusker, Erzurum Eyaleti, Çıldır Eyaleti, Nüfus Defteri, 19. Yüzyıl.
1908 Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Arap coğrafyasından seçilen mebuslar ve faaliyetleri
19. yüzyılın hemen başında 1808 yılında kabul edilen Sened-i İttifak, 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı ve 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı; Osmanlı Devleti'nin anayasal rejime geçişindeki önemli aşamalar olarak kabul edilir. 23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi ilan edilerek yapılan seçimlerin ardından Meclis-i Mebusan'ın toplanması sağlanmıştır. Ancak içerisinde bulunulan atmosferi yumuşatması temennisiyle ilan edilen Meşrutiyet ve açılan Meclis, sadra şifa olamamış ve ülke sonuçları itibariyle faturası oldukça ağır bir savaşa sürüklenmiştir. 93 Harbi sona ererken Osmanlı Devleti'nin ilk Meşrutiyet serüveni de sona ermiştir. İttihat ve Terakki Cemiyetinin uzun soluklu ve etkin muhalefeti sonucunda II. Abdülhamid, 23 Temmuz 1908'de Meşrutiyeti ikinci defa ilan etmiş ve Meclis-i Mebusan yeniden açılmıştır. Bu çalışmada 1908-1912 yılları arasında Meclis-i Mebusan'da Arap coğrafyasını temsilen görev alan mebusların hayat hikayeleri hakkında bilgiler verildikten sonra Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri başta olmak üzere çeşitli kaynaklar üzerinden Meclis'teki faaliyetleri ele alınmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda günümüzde Arap coğrafyasının içerisinde yer alan Bağdat, Basra, Beyrut, Halep, Hicaz, Musul, Suriye, Trablusgarp ve Yemen vilayetleri ile Bingazi, Kudüs ve Medine bağımsız sancaklarından seçilen mebusların hayatları, siyasî faaliyetleri ile Meclis gündemine gelen konular hakkındaki fikir ve görüşleri bu çalışmada etraflı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır.
Murâbıtlar döneminde Fas ve Endülüs'te sosyal hayat (1055-1147)
Bu çalışma, Murâbıtlar Devleti'nin (1055–1147) hüküm sürdüğü dönemde Fas ve Endülüs'teki toplumsal yaşamı ele almaktadır. Siyasi birliğin sağlanmasıyla birlikte, etnik çeşitlilik daha görünür hâle gelmiş ; Araplar, Berberîler, Müvelledûn ve Slav kökenlilerden oluşan çok katmanlı bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda, toplum yapısında belirgin bir sınıfsal ayrışma gözlemlenmiş ; bu ayrışma, özellikle giyim tarzı, beslenme alışkanlıkları ve gündelik yaşam pratikleri üzerinden kendini göstermiştir. Devlet, toplumsal düzeni koruma amacıyla din temelli katı bir denetim mekanizması oluşturmuş olsa da, halk inançları, hurafeler ve şer'î normlara aykırı uygulamalar başta büyük şehir merkezleri olmak üzere toplumda varlığını sürdürmüştür. Bu çerçevede Murâbıt yönetimi, ulemânın rehberliğinde İslâmî değerleri kurumsallaştırmayı, örfî uygulamalar ile dinî normları bir araya getirmeyi ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi hedeflemiştir. Böylece söz konusu dönem, toplumun dinî ve ahlâkî temeller üzerine yeniden inşa edilmeye çalışıldığı kritik bir tarihsel evreyi temsil etmektedir.
Batı Anadolu'da Yunan propagandası ve Fener Rum Patrikanesi'nin çalışmaları (1919-1922)
Yüzyıllarca Osmanlı tebaası olarak rahat yaşayan Rumlar, kimliklerini muhafaza ederek devletin üst kademelerinde söz sahibi olmuşlardır. Avrupa Devletleri, Türk'ün Avrupa'dan ve Anadolu'dan çıkarılmasını "Doğu Sorunu" olarak nitelendirmişler ve Osmanlı Devleti'nde yaşayan unsurları kışkırtmışlardır. Rumlar bazı vaatlerle isyana teşvik edildi. Kurtuluş Savaşı yıllarında modern/bilimsel yöntemlerle Batı Anadolu'da Yunan Propagandası yapmışlardır. Megali İdea'ya göre, Batı Anadolu'nun ilhakı gerçekleştikten sonra "Doğu Roma İmparatorluğu" safhasına gelinecektir. Batı Anadolu'da Yunan Propagandasına göre Yunanistan, Batı Anadolu'da hak iddia etmiştir. Yunan tezi, Anadolu'da yaşayan Rumların, Türklerin esaretinde ezildikleri, soykırıma uğradıkları ve Rumların, bölgenin Yunanistan'a ilhakını sağlayacak oranda fazla olduğu iddialarını Patrikhane'nin tahrif edilmiş nüfus istatistiklerine dayandırmıştır. Rumlar çeşitli vesilelerle Adalardan, Yunanistan'dan ve Anadolu'dan Aydın'a getirilerek, Aydın'da Rum nüfus çoğunluğuna çalışılmıştır. Batı Anadolu'da Yunan Propagandası yapan Yunan propaganda teşkilatı basın yayın yoluyla Uluslararası kamuoyunu Türkler aleyhinde harekete geçirmiştir. Yunan propagandası Yunan işgal siyasetinde rol oynamış ve Türklerin direnme gücünün kırılmasına çalışmıştır. Yapılan propagandaların çoğu Türklerin Yunan işgal ve idaresinden memnun olduklarına ve Türk kuvvetlerinin zayıflığına dairdir. Rumlar Patrikhane'den Yunan pasaportu, teçhizat verilerek sevk ediliyorlardı. Yunan Kızılhaç'ı, Rumlara ilaç yardımı maskesi altında silah ve cephane gönderiyordu. Silahlandırılan Rum çeteleri, anarşi ile bölgede yaşayan Türklerin yerlerini terk etmelerine çalışmışlardır. Türklerden boşalan yerlere Rumlar iskân edilmeye çalışılmıştır. Can emniyetleri olmayan ve maddi sıkıntılar içinde bulunan Türklerin gayrimenkulleri, Rumlarca satın alınarak gayrimenkul dağılımının Rumlar lehinde olmasına çalışılmıştır. Yunanların zulümleri Avrupa'da duyulmuştu. Paris Konferansı'nca görevlendirilen Beynelmilel Tahkik Heyeti (BMTH), hazırladığı raporda, Yunanları suçlu buluyordu. Yunanistan, Türk Millî Hareketi karşısında tutunamayarak arkasında unutulmayacak acılar bırakarak çekilmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Batı Anadolu, Yunan Propagandası, Yunan Zulmü, Patrikhane, Megali Idea.
Osmanlı idaresinde Bağdat Kalesi (1700-1800)
Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin doğu sınırındaki stratejik kalelerinden biri olan Bağdat Kalesi'nin XVIII. yüzyıldaki askerî, idarî ve lojistik yapısını incelemektedir. Araştırmanın temel amacı, kalenin fiziki tahkimatı, yönetim ve askerî organizasyonu, iaşe ve mühimmat temini ile Osmanlı-İran (Safevî) mücadelesinde üstlendiği rolü bütüncül bir bakış açısıyla ortaya koymaktır. Bu bağlamda kale ile çevresindeki Bağdat şehrinin sosyo-ekonomik yapısı da değerlendirilmiştir. Çalışmada Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ne ait mevacib, mühimmat, müfredat ve tamirat defterleri başta olmak üzere birincil kaynaklardan geniş ölçüde yararlanılmış; ayrıca kronikler, seyahatnameler ve modern literatür ile konu desteklenmiştir. Tablo, grafik ve eklerde sunulan verilerle askerî sınıfların mevcudu, maaşları, iaşe kalemleri ve mühimmat dökümleri ayrıntılı biçimde analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, Bağdat Kalesi'nde yeniçeriler, cebeciler, topçular, gönüllüyan ve diğer birliklerin düzenli bir teşkilat yapısı içinde görev yaptığını; kale iaşesinin Diyarbakır, Birecik ve Rıdvaniye hattı üzerinden sağlandığını; top, havan ve şâhî gibi ateşli silahların düzenli şekilde tedarik edildiğini göstermektedir. Ayrıca Nadir Şah'ın 1733 ve 1743 yıllarında gerçekleştirdiği kuşatmalarda kalenin savunma fonksiyonunun Osmanlı-İran (Safevî) rekabetinde belirleyici bir unsur olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, XVIII. yüzyılda Bağdat Kalesi yalnızca askerî bir üs değil, aynı zamanda Osmanlı'nın doğu siyasetinde otoriteyi temsil eden bir idarî ve lojistik merkez konumundadır. Bu yönüyle çalışma hem Osmanlı askerî tarihi hem de sınır bölgeleri araştırmaları açısından literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmakta ve Osmanlı-Safevî ilişkilerinin anlaşılmasına özgün katkılar sunmaktadır.
Modernleşme döneminde (Konya) Beyşehir'de eğitim kurumları (1876-1930)
Bu araştırma, Beyşehir Kazası'nda 1876-1930 yılları arasında yürütülen modern eğitim-öğretim faaliyetlerini incelemektedir. Araştırmanın amacı, kaza merkezi ve köylerde açılan ilk ve orta dereceli okulları belirlemek, bu okullardaki öğrenci ve öğretmen sayılarını tespit etmek ve ders programlarını ortaya koymaktır. Beyşehir'deki eğitim-öğretim faaliyetlerine ilişkin bilgiler, arşiv belgeleri taranarak elde edilmiştir. Tarihsel süreçte sosyal, ekonomik, dinî ve eğitim alanlarında önem verilen bir yerleşim yeri olan Beyşehir, incelenen dönemde de bu özelliğini korumuştur. Araştırma bulgularına göre, kazada çok sayıda sıbyân mektebi bulunmaktaydı. Modernleşme sürecinde ise dönemin karakteristik kurumları olan ibtidâî ve rüştiyeler açılmış; mevcut sıbyân mekteplerinin bir kısmı ibtidâîlere dönüştürülmüştür. Sonuç olarak, çalışma Osmanlı Devleti'nde eğitimin modernleşme sürecini taşra şartları çerçevesinde Beyşehir Kazası özelinde değerlendirmektedir. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise Osmanlı'dan devralınan mektepler aracılığıyla kazadaki eğitim-öğretim faaliyetleri Cumhuriyet döneminde devam etmiştir.
Lale Devri'nde Anadolu halkı: Sorunlar, şikâyetler ve çözümler
Osmanlı tarihi çalışmalarında 1718 tarihinde Pasarofça Antlaşması ile başlayan ve 1730'da Patrona Halil isyanıyla son bulan döneme Lale Devri ismi verilmiştir. Şüphesiz bu dönemde, Avrupa ile münasebetlerin geliştirilmesi veyahut Avrupa'yı tanıma/anlama hususunda elçilerin tayini, ilk matbaanın kurulması, sınırlı da olsa askerî alanda yenileşme, ilim, fikir, sanat ve mimarî alanda bir takım gelişmeler yaşandı. Ancak bu gelişmeler devletin taşra toplumuna yansımadı. Üstelik imparatorluk batıdaki kayıpları telafi etmek için 1723 yılında doğuda İran ile savaşa girdi. Ancak bu, savaşın maddî külfetinin halkın üstüne binmesi demekti. Bununla birlikte Osmanlı Devleti savaşın ilk yıllarında bir takım başarılar elde etmiş olsa da 1727'den itibaren savaş aleyhine döndü. İstanbul'da hükümetten rahatsız olan muhalif çevreler halkın ağır vergiler altında ezildiğini ileri sürerek hükümeti lüks ve eğlence ile meşgul olmakla suçlayıp Patrona Halil adındaki yeniçeri önderliğinde Eylül 1730 yılında başlayacak olan isyana zemin hazırladılar. İsyanın sonunda sadrazam idam edilirken Sultan III. Ahmet de tahttan feragat etmek zorunda kaldı. İmparatorluk merkezinde yaşanan bütün bu olaylar şüphesiz Anadolu'ya da yansıdı. Özellikle bu dönemde yaşanan Osmanlı-İran Savaşı Anadolu'yu doğrudan etkileyen bir faktördü. Bu çalışma, Lale Devri'nde Anadolu'da toplumun sorunlarını, sorunların doğurduğu şikâyetleri ve devletin bu şikâyetler için ürettiği çözüm politikalarını incelemektedir. Böylece devlet-toplum ilişkisi üzerinden merkez-taşra ilişkisi ve toplumun kendi yapısı içerisinde yönetici (adlî-idarî) ile halk ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır.
Bir antik kent okuması: Ankyra'nın Roma İmparatorluk döneminde mekansal düzenlemesi üzerine bir değerlendirme
Ankyra, M.Ö. 25 yılında Roma'nın bir eyaleti olarak yeniden organize edilmesi aşamasında belirli bir mimari program dahilinde inşa edilmeye başlanmıştır. Mevcut çok çeşitli tarihsel mirasın omuzlarında yükselen kentsel karaktere eklemlenen Roma'nın eyalet yönetim ideolojisi, Roma merkezi yönetim kentlerinde de görüldüğü gibi kamusal alanı meşruiyet yaratma alanı olarak tasarlamıştır. Toplumun onayının alınmasına aracı olan unsurlar mercek altına alındığında öne çıkan yerel seçkinler ve yönetici sınıfının aynı zamanda kent peyzajına da önemli katkılar sunduğu izlenmektedir. Roma Ankyra'sının her bir mimarlık yapısı, somutlaşmış ideolojilerin sahnelendiği bir alan haline gelmiştir. Karşılıklı etkileşim ve beslenme halinde olan bu kurgu, Ankyra kenti özelinde politik peyzaj açısından değerlendirilmiştir. Kent tasarım kurgusundaki örüntüler ve toplumsal dokuyu anlamaya çalışan bu çalışmada bu ilişkileri görünür kılmak ve sosyolojiyi bir parametre olarak kent gelişimine dahil edebilmek adına mekân dizim analizi (space syntax analysis) ile sorgulanmıştır.
1945-1960 yılları arasında İstanbul ve Ankara'da cemiyet hayatı
İkinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda Türkiye'deki cemiyet hayatında önemli değişikliklerin yaşandığına tanıklık edilmiştir. Savaştan önce Türkiye'de gazete ve dergiler Hollywood yıldızları ve Avrupa sosyetesinin hayatlarını anlatan yazılara yer vermekteydi. Ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gazete ve dergilerde Türk cemiyet hayatına dair haberlere de yer verilmeye başlandı. Türk cemiyet hayatına yer veren yayınlar 1950 yılından sonra yaygınlık kazandı. İncelenen kaynaklarda ise cemiyet haberlerinin İstanbul ve Ankara özelinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bu yüzden çalışma İstanbul ve Ankara cemiyet hayatı üzerinde durmaktadır. Çalışma kapsamında İstanbul ve Ankara'da sosyetenin kimlerden oluştuğu ve sosyeteye nasıl dâhil olunduğu ele alınmaktadır. Buna ilave olarak sosyetenin nasıl bir yaşam tarzına sahip oldukları gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca söz konusu yaşantının özel ve kamusal alandaki yansımaları sosyetenin gerçekleştirdikleri etkinlikler üzerinden gösterilmiştir. Tezde ayrıca yüksek sosyetede moda belirleyicilerinin kimler olduğu ve modayı nasıl yönlendirdikleri de ele alınan konular arasındadır. Çalışma kapsamında son olarak Türk sosyetesinde yer alan gayrimüslim halkın 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu ve 1955 yılında 6-7 Eylül Olaylarında yaşanan gelişmelerden nasıl etkilendikleri üzerinde durulmaktadır.
Râşî olmak ya da kul olmanın gereğini yerine getirmek: XVI. yüzyıl (1574-1595) Osmanlı dünyasında pîşkeş arzı
Osmanlı yönetici elitinin kulluklarının gereğini yerine getirmelerinin beklendiği uygulamalardan biri pîşkeş arzıydı. Pîşkeş, pîşkeşi sunan için de pîşkeşin sunulduğu kişi için de önemliydi. Zira pîşkeşi arz eden kişi bir makamda bulunuyorsa o makamda bulunmaya devam edebilmek için hediyesini sunmak zorundaydı. Bir makama atanmada ya da o makamda bulunmaya devam etmede hediye sunulması tek ölçüt olmasa da önemliydi. Pîşkeş arzı yöneticiye olan itaatin de bir simgesiydi. Dolayısıyla hediyenin arz edilmemesi itaatsizlik anlamına geliyordu. Bu sebeple pîşkeş arzı hediyenin sunulduğu kişi için otoritesinin tanınmasını ifade eder. Fakat kul olmalarının bir gereği olan pîşkeş arzı Sultan III. Murad devrinde bu hediyeleri sunanların, çağdaşları ve sonrakiler tarafından rüşvet vermeyle suçlanmalarına sebep oldu. Pîşkeşle rüşvetin arasında ince bir sınırın olduğu ve bu sınırın da III. Murad döneminde rüşvet olarak nitelendirilebilecek şekilde aşıldığı modern çalışmalarda sıklıkla dile getirilir. Bununla birlikte sınırdan detaylı bir şekilde bahsedilmemiş ya da pîşkeşlerin kayıt altında olmasından dolayı rüşvet olarak değerlendirilemeyeceği öne sürülmüştür. Sultan III. Murad döneminde arz edilen pîşkeşlerin hüviyetine dair de müstakil bir çalışma yapılmamıştır. Dolayısıyla burada Sultan III. Murad döneminde pîşkeşin tepki çekmesinin sebepleri tespit edilmeye çalışıldı. Ayrıca tespit edilebilen pîşkeş arzları aracılığıyla pîşkeşe dair eleştiriler ile pîşkeşin hüviyeti incelendi. Böylece Sultan III. Murad döneminde pîşkeşin hüviyetinde değişim olduğu söyleminin ayrıntılı bir şekilde sunulabildiği kanaatindeyiz.
Erken Cumhuriyet Dönemi ilk mektep hesap ders kitaplarının matematik eğitimi tarihi perspektifinden incelenmesi
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde ilköğretim matematik öğretiminin temellerini anlamak için modern eğitim ve modern eğitim araçlarının Osmanlı İmparatorluğu'na girişini, bu süreçte yönetimin eğitime bakış açısının nasıl değiştiğini ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulduğu dönem şartları ile kurucuların eğitime bakış açısını iyi analiz etmek gerekir. Elinizdeki nitel araştırmada, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilk yıllarında kullanılmış matematik ders kitaplarından Güzel Hesab, İlm-i Hesab ve Yeni Usul Resimli Hesab Dersleri, içerik ve matematik eğitimi ilkelerince analiz edilmiş, bulgularımız İlk Mektep Kitaplarını Tedkik Komisyonunun Hesab Kitapları Hakkındaki Raporu ile karşılaştırılmıştır. Elimizdeki bulgular sonucunda farklı müelliflerce yazılan ders kitaplarının öğretim metotlarının benzerlik taşıdığı, geleneksel eğitim yöntemlerinin modern yöntemlere tercih edilmeye başlandığı ancak ezberden hâlâ vaz geçilmediği, uygulamalı etkinliklerin teşvik edildiği, ders kitaplarında kullanılan görsellerin bazı konular özelinde yetersiz, matematik ilkeleri açısından başarılı olduğu, en basit konular ve örneklerin her sınıf kademesinde uzun uzadıya ele alınması, kullanım amacı açılarından ise yetersiz kaldığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Matematik Eğitimi Tarihi, Erken Cumhuriyet Dönemi Matematik Eğitimi, Matematik Ders Kitapları
Bir ada, bir dergi ve bir ressam: İmroz, ιμβρος ve Nikos Paleopoulos
Türkiye'nin en büyük adası olan İmroz, ada olmanın getirdiği birçok olumsuz etkiye rağmen, kendisine yetebilen bir adaydı. Tarım ve hayvancılığa uygun olan bu adanın en büyük şansı tatlı suya sahip olmasıydı. Anakaraya ulaşımın çoğu ada gibi zor olduğu yıllarda, ada halkı kendisine yetmeye mecburdu. Bu sebeple yiyecek, içecek, giysi ve eşya gibi ihtiyaçlarını kendisi üretiyordu. Anakaradan izole olan ada yalnızca maddi kaynakları değil kültürel tüm aktiviteleri de kendisi yaratmak zorundaydı. Ada halkı sinema ile ilk olarak 1948 yılında tanışmıştı. Adanın merkezine ise elektrik 1950 yılında verilmeye başlanmıştı. Pilli radyolar gündelik hayattaki en önemli iletişim ve eğlence aracıydı. Müzikler, danslar, dini ritüeller, düğünler ve birçok kutlama adayı eğlenceli kılsa da bir grup entelektüel İmroz'a yeni bir hareket getirmek istiyordu. Ancak nasıl başlayacaklarını bilemediler. İkinci Dünya Savaşı'nın adaya getirdiği ekonomik ve ruhsal çöküş, aynı zamanda yeni bir başlangıca vesile oldu. Zorunlu askerlik görevlerinde birbirleri ile yakınlaşan İmrozlu ve İstanbullu Rumlar birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı buldular. İstanbullu iki entelektüel Vasileios Anagnostopoulos ve Nikos Paleopoulos savaşın bitmesiyle birlikte İmroz'a ilk seyahatlerini yaptılar. Bu seyahat onları İmroz'a bağlayacaktı. Adadaki günlük hayattan, doğadan, İmrozlulardan oldukça etkilenen ressam Nikos Paleopoulos, burada bir dergi çıkarma fikrini ortaya atan isim oldu. Adadaki entelektüellerin de bir araya gelmesiyle adanın ilk dergisi İmroz doğdu. 1955 yılına kadar yayınlanan bu dergi adanın adeta bir kayıt defteriydi. Bu çalışma adanın görece "güzel" yıllarındaki gündelik hayatına bakmayı ve İmroz Dergisi'ni okuyucuya tanıtmayı amaçlamaktadır.
Yakın dönem siyasi tarihinin karikatür üzerinden analizi: Karagöz 1922-1939
Basın ve iktidar (egemen güç) arasındaki ilişki karşılıklı bir ilişkidir ve birbirini besleyen bir niteliğe sahiptir. İktidar kendi hegemonik gücünü basın yoluyla pekiştirirken basın da varlığını muhafaza etmek için iktidarın gücünden beslenmektedir. Başka bir ifadeyle basın iktidarın söylemini dile getiren ve yeniden inşa eden bir işleve sahiptir. Bir basın aracı olan gazeteler ve gazetelerdeki karikatürler de bu amaca hizmet etmektedir. Muhalif basının varlığı söz konusu olsa da bu durum, genel itibarıyla kaçınılmazdır. II. Meşrutiyet'in ilanının akabinde yayın hayatına başlayan uzun soluklu siyasi, mizahi bir halk gazetesi olan Karagöz, bir basın aracı olarak bünyesinde barındırdığı ve arşivlerde tamamıyla muhafaza edilmiş tüm yazılı ve görsel verisiyle yakın dönem Türkiye siyasi tarihi için kayda değer bir tanıklığa sahiptir. Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1922-1939 yılları arasında yaşamış olduğu siyasi gelişmeleri, değişim ve dönüşümü Karagöz gazetesi karikatürleri, karikatürlerin söylemi üzerinden konjonktürel olarak güç/iktidar ilişkisi çerçevesinde (egemen ya da muhalif) çarpıcı örneklerle sunmayı ve o dönemin panoramasını bugünün okuyucusunun gözleri önüne sermeyi amaçlamaktadır. Karagöz'ün gelişim serüvenini anlayabilmek adına mizahın ve karikatürün kuramsal çerçevesi ve tarihsel gelişiminin serüveni anlatılmakta, akabinde gazetenin Türk mizah ve karikatürü içindeki yeri değerlendirilmektedir. Süreli yayınlar ve yayınlandıkları dönemle ilişkisini değerlendirmek ve ilgili literatüre katkı sağlamak üzere gazetenin teknik özellikleri, baskı sayısı, okuyucu profili, ebatları, neşredildiği günler, abonelik şartları, yazarçizer kadrosu, karikatürlerde işlenen konu başlıkları gibi teknik detaylara değinilmektedir. Sonuç olarak Türkiye siyasi tarihinin 1922-1939 yıllarının iç ve dış meselelerine ait konular ve o konular üzerine yaşanan tartışmalar genel hatlarıyla okuyucuya sunulmaktadır. Bu bilgiler ışığında Karagöz karikatürleri ve alt yazıları, söylem ve göstergebilimsel yöntemle analiz edilmektedir.
Türk Kültürü Dergisinde milli kimlik: Sosyal ağ analizi ve içerik analizine dayalı bir inceleme
Bu çalışma, Türk Kültürü dergisinin 1962-1980 döneminde yapılan yayınlarında, milli kimlik temasını yansıtan yazıların incelenmesini kapsamaktadır. Tezin amacı, "milli kimlik" kavramı perpsektifinde Türk Kültürü dergisinde yapılan yayınları inceleyerek, derginin yayın politikası ve yayın karakterini/kimliğini ortaya koymaktır. Çalışmada esas olarak, söz konusu derginin, belirlenen dönem ve konu evreninde yayınlanan 200'ün üzerinde makale, ayrıntılı bir tarama yöntemiyle seçilerek araştırma örneklemi haline getirilmiştir. Veriler ve yöntem bakımından araştırmada, yeni nesil bir metod olan sosyal ağ ve muhteva analizi yöntemi kullanılmıştır. Bu metoda dayanarak, derginin belirlenen dönem kapsamında niceliksel olarak yazar ve kavram analizi yapılmıştır. Analiz sonucunda ortaya çıkan tabloya göre, milli kimlik perspektifinde Türk Kültürü dergisinin sık kullandığı kavram haritası göz önüne alınarak, başta belirlenen dergi materyalinin ayrıntılı incelemesinin, hangi konular ekseninde bir değerlendirmeye tâbi tutulacağı belirlenmiştir. Dergide, milli kimlik perspektifini yansıtan yazılarıyla öne çıkan yazarların makaleleri incelenmiş ve bu doğrultuda derginin yayın karakteri ve politikası tahlil edilmiştir. Bu bakımdan araştırma, yeni bir yöntem olan ağ analizi metodu ve klasik tasnif ve değerlendirme yönteminin kombinasyonu interdisipliner bir çalışma ile Türk Kültürü dergisinin yayın kimliğini ortaya koymaya odaklanmıştır. Muhteva analizinde ortaya çıkan kavramlardan hareketle, milli kimlik perspektifinde öne çıkan kavram ve konular temelde üç ana başlık altında değerlendirilmiştir: Milli Kimliğin Toplumsal Tabanı, Milli Kimliğin Mimarı ve İnşaa Araçları, Milli Kimliğin Asli Unsuru: Milli Dil. Bu doğrultuda yazılan makalelerden örnek pasajlar verilerek ilgili konuya yönelik derginin yaklaşımı genel bir çerçevede değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, daha uzun bir dönemi kapsayan bir araştırma ile genişletilmesi gerektiği düşünülen şu temel bulgu elde edilmiştir: Türk Kültürü dergisi yazılarında milliyetçiliğin hâkim olduğu bir kimlik imgesi görülmektedir. Dil, tarih ve kültür bağlarından oluşan milliyetçilik, derginin kimlik algısının en dikkat çeken yanıdır. Yazılar genel olarak dil, kültür ve bu ikisiyle ilişkili bir tarihi arka planı konu almaktadır. Anahtar Sözcükler: TKAE, Türk Kültürü Dergisi, Milli Kimlik, Sosyal Ağ ve Muhteva Analizi, Kaynakça Info, Milli Dil, Basın