
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kadına yönelik şiddet türlerinden ısrarlı takip: 6284 sayılı Kanun ve Türk Ceza Kanunu kapsamında önleme ve koruma
Kadına yönelik şiddetin yüksek düzeyde yaşandığı ülkelerin arasında Türkiye de bulunmaktadır. Kadın cinayetlerinin haber bültenlerinden düşmemesi hem Türkiye de hem de Uluslararası Hukukta yaşanan gelişmelere ithafen bu konuda kanun koyucuyu bir takım düzenlemeler yapmaya sevk etmiştir. Kadına karşı şiddet ve aile içi şiddeti engelleyebilmek amacıyla 6284 sayılı kanun düzenlenmiş olup bu kanun 14.01.1998 tarihli "4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun ilga edilmesiyle 6284 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. 6284 Sayılı Kanun şiddet mağdurları açısından koruyucu, failler açısından ise önleyici tedbirlere yer vermektedir. Ancak bu kanunun uygulanması noktasında bir çok sorunla karşılaşıldığı gibi 6284 sayılı kanunda da yer verilen kadına yönelmiş şiddetin bir görünümü olan Israrlı takip Mağdurlarının Maruz kaldığı şiddete ilişkin TCK 'da bir hüküm bulunmamaktadır. Bu hususta da Ceza Hukukunda şiddet fiilini oluşturan unsurlar ortaya konularak Israrlı Takip Mağdurlarının uğramış oldukları şiddetin Ceza Hukukunda Karşılığı ele alınacak olup bu konuda uygulamada çıkan sorunlar değerlendirilecektir.
Kadın cinayeti vakalarında mağdur suçlayıcılık
Her geçen gün artan kadına yönelik şiddet etkisini her anlamda göstermekte, bir halk sağlığı sorunu haline gelmektedir. Kadına yönelik şiddetin en uç noktası olan kadın cinayetleri de toplumsal bir sorun olarak gündemdeki yerini korumakta, toplumda derin bir etki bırakmaktadır. Bu araştırmanın konusu, ortada bir kadın cinayeti olduğu halde , bireylerin mağduru hangi motivasyonlara dayanarak suçladıklarını tespit etmektir. Meydana gelen bir suç vakasının hemen ardında suçun sebepleri noktasında faile değil de mağdur olan özne üzerine odaklanılması ve yaptıkları ya da pasif bir biçimde yapmadıklarından dolayı itham altında olan ve suçlanan mağdura yönelik söylemler mağdur suçlayıcılığı ifade etmektedir. Bu noktada yaş, cinsiyet , eğitim düzeyi, gelir, yaşanılan coğrafya gibi birtakım veriler üzerinden toplumsal olarak neden böyle bir algının oluştuğunu anlamak ve analiz etmek temel hedeftir. Kentsel alan ve kırsal alan ayrımı ve buradaki mağduru suçlama eğilimleri önemli bir hususu oluşturmaktadır. Bu algı oluşurken mağdur suçlayıcılığın beslendiği olgular ve konjektür dikkate alınmış olup, kadın ve erkek olarak katılımcıların mağduru suçlama noktasında değişkenlik ve farklılık düzeyi de saptanmıştır. Mülakat yöntemi temelinde görüşmeler yapılmış, yarı yapılandırılmış görüşme tekniği uygulanmıştır. Nitel çalışmanın yanında katılımcılara toplumsal cinsiyet algı ölçeği de kullanılarak karma bir araştırma yöntemi kullanılmıştır. Cinsiyetçi tutumlar ile mağdur suçlama arasında bir korelasyon olup olmadığı da araştırmanın konularından birini oluşturmaktadır. Böylece kadın cinayeti vakalarında mağdura yönelik algıyı anlamaya ve çözümlemeye çalışmak temel araştırmanın özünü oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Mağdur Suçlayıcılık, Kadın Cinayetleri, Kadına Yönelik Şiddet, Toplumsal Cinsiyet
Roman kadınlarda toplumsal cinsiyet rolleri ve çelişik duygulu cinsiyetçilik algısı
Bu araştırma, Edirne'de yaşayan Roman kadınlarının toplumsal cinsiyet rolleri ve çelişik duygulu cinsiyetçilik algılarını incelemeyi amaçlamaktadır. Roman kadınlar, hem Roman olmalarından hem de kadın olmalarından kaynaklanan iki katmanlı bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmaktadırlar. Araştırmada, Roman kadınlarının toplumsal cinsiyet rollerine ve bu rollerin günlük yaşamlarına etkilerine dair derinlemesine bir anlayış geliştirmek hedeflenmiştir. Araştırma kapsamında Edirne'de yaşayan 106 Roman kadına anket uygulanmış ve katılımcıların yaş, medeni durum, eğitim durumu ve istihdam gibi demografik veriler toplanmıştır. Ayrıca, toplumsal cinsiyet rolleri ve çelişik duygulu cinsiyetçilik ölçekleri kullanılarak kadınların cinsiyetçi tutumları değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları, katılımcıların %70'inin evli, %39'unun ilkokul mezunu olduğunu ve %70'inin çalışmadığını göstermiştir. Kadınların büyük bir kısmının toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin geleneksel tutumlar sergilediği, ancak modern toplumda bu rollerin değişmekte olduğu tespit edilmiştir. Aynı zamanda, araştırma çelişik duygulu cinsiyetçilik konusunda kadınların korumacı cinsiyetçilik eğiliminde olduğunu, ancak bu tutumların ataerkil yapıyı desteklediğini ortaya koymuştur. Çalışma, Roman kadınlarının toplumsal cinsiyetçi yaklaşımlarla başa çıkma süreçlerine dair önemli veriler sunmuş ve bu bulguların toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının geliştirilmesinde kullanılabileceği önerilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma Roman kadınlarının toplumsal cinsiyet rollerine dair tutumlarını ve çelişik duygulu cinsiyetçilik algılarını analiz ederek toplumsal cinsiyet eşitliği ve Roman topluluğu üzerine önemli veriler sağlamaktadır. Araştırma, Roman kadınlarının yaşadığı çoklu ayrımcılığa dikkat çekerek, bu konudaki farkındalığın artırılmasına ve ilgili politikalarda iyileştirmeler yapılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır.
Türkiye'de kadın istihdamını arttırmaya yönelik politikaların toplumsal cinsiyet eşitliği açısından incelenmesi
Türkiye'de kadınların istihdama katılımı bireysel bir problem olmanın yanı sıra toplumsal bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. İlgili çalışmada kadınların istihdama katılımı ve istihdama katılımını arttırmaya yönelik politikaların etkisinden söz edilmiştir. Kadınların istihdama katılımı ve söz konusu politikalar toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde değerlendirilmiştir. Kadınların istihdamını arttırmaya yönelik politikalar toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilişkilendirildiğinde, kadın istihdamının yetersiz ve toplumsal cinsiyet eşitliği yaklaşımından uzak olduğu görülmektedir. Türkiye'de kadınların istihdama katılımı toplumsal cinsiyet temelli bir mesele olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda, istihdam politikalarının toplumsal cinsiyet eşitliğini önceleyen bir yaklaşımla yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Kadın istihdamının arttırılması noktasında toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının önemli bir fark yaratacağı öngörülmektedir.
Kadın eğitimcilerin eğitim yöneticiliğine bakışı: Edirne örneği
Cinsiyet eşitsizliği, her alanda kendini gösterdiği gibi, eğitim yöneticiliği alanında da açık bir şekilde gelişmiş ülkelerde bile varlığını hissettirmektedir. Makro düzeyde baktığımızda tüm sektörlerdeki yönetim kademelerinde olduğu gibi, eğitim yöneticiliğinde de erkeklerin ağırlığı daha fazladır. Yasal olarak hiçbir engel olmamasına rağmen, Türkiye'de Milli Eğitim Bakanlığı'nda yönetici kademesinin büyük bir bölümünün erkeklerden oluştuğu görülmektedir. Üstelik öğretmenlik kadrolarında kadınların oranı erkeklere göre daha fazla olmasına rağmen, kadınların yönetici pozisyonlarda çok daha az temsil edildiğini görmekteyiz. Edirne ilinde tüm öğretmen sayısına bakıldığında kadın öğretmen oranı %60 , erkek öğretmen oranı ise %40'tır. Yine Edirne ili merkezinde 66 okul yöneticisinden sadece 16 'sının kadın olduğunu görüyoruz. Bu da gösteriyor ki kadınlar meslekteki oransal çoğunluğunu , yöneticilikte gösterememektedir. Bu çalışma Edirne ili merkezinde öğretmen olarak sayıca fazla yer alan kadınların, neden eğitim yönetiminde erkek oranına ulaşamadıklarını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Bunun için yaş, medeni durum ve görev yaptıkları okul türüne göre seçilmiş kadın öğretmenler ve kadın yöneticilerle yarı yapılandırılmış mülakat yöntemiyle yüz yüze görüşmeler yapılacak olup; bireysel, sosyal, kültürel, örgütsel ve ekonomik açıdan kadınların eğitim yöneticiliğine uzak durmalarının sebepleri anlaşılmaya çalışılacaktır.
Kadına yönelik şiddet sorununun konukevlerine tekrarlanan başvurular üzerinden incelenmesi
Kadına yönelik şiddet, kadınların toplumsal yaşamda dezavantajlı konumunu derinleştiren ve kadınların yaşamlarını çok boyutlu biçimde etkileyen ciddi bir toplumsal sorundur. Şiddet olgusu, bireysel deneyimlerin ötesinde, sistemsel eşitsizliklerle yeniden üretilen döngüsel bir sürece dönüşebilmektedir. Bu araştırma, kadına yönelik şiddet olgusunun, konukevlerine tekrarlayan başvurular üzerinden nasıl göründüğüne odaklanarak şiddetin döngüselliğini ve bu yapıyı besleyen dinamikleri irdelemeyi amaçlamıştır. Bu kapsamda, İstanbul ilinde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı kadın konukevlerinde kalmakta olan ve tekrarlı başvurusu bulunan 10 şiddet mağduru kadınla yarı yapılandırılmış bir görüşme formu aracılığıyla derinlemesine bireysel görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler, nitel araştırma deseni çerçevesinde tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiş; söylem analiziyle desteklenmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular; şiddete maruz bırakılan kadınların, bireysel ve sosyal kaynaklarının yetersiz olduğunu, mevcut destek mekanizmalarının sistemsel sınırlılıklar içerdiğini, kadınların içinde olduğu şiddet ve kurumsal döngünün toplumsal normlarla beslendiğini göstermektedir. Bu bağlamda, kadınların şiddet ilişkisinden ayrılmalarını engelleyen ya da yeniden aynı örüntüye yönelmelerine neden olan dinamikler; bireysel kırılganlıklarla sınırlı kalmayıp sosyal destek eksiklikleri, toplumsal normatif yapılar ve kurumsal sistemlerin işlevsizliği ile etkileşimli, çok katmanlı bir yapıyı kapsamaktadır. Bu araştırma; kadına yönelik şiddetin süreklilik ve döngüsellik içeren doğasını, kurumsal temaslar üzerinden görünür kılmakta; bu yapının kırılabilmesi için kadınların güçlendirilmesini önceleyen, toplumsal ve kurumsal düzeyde bütüncül sistemsel müdahalelere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Konukevleri, Şiddet, Şiddet Döngüsü.
Toplumsal cinsiyet: Kadının aile ve toplumdaki yeri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, küresel ölçekte sosyal ve ekonomik kalkınmanın önündeki en önemli engellerden biridir. Bu çalışmanın temel amacı, kadının aile ve toplumdaki yerini iktisadi perspektifle analiz ederek, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerin ekonomik sistem üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve kadının güçlenmesine yönelik politika önerileri sunmaktır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Tez, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini feminist kuramlar, tarihsel süreç ve iktisadi perspektifler çerçevesinde ele alarak kadının aile, toplum ve ekonomideki konumunu Türkiye özelinde detaylı bir şekilde incelemektedir. İlk bölümde toplumsal cinsiyet kavramının tanımı yapılmakta ve liberal feminizmden ekofeminizme kadar çeşitli feminist kuramlar karşılaştırmalı olarak analiz edilmektedir. İkinci bölümde ise Antik Yunan'dan günümüze kadının toplumsal konumundaki değişimler incelenmekte, Türk topluluklarındaki tarihsel temsiliyetine odaklanılmakta ve iktisat disiplinindeki feminist eleştiriler detaylandırılmaktadır. Üçüncü bölümde Türkiye'de kadın istihdamına ilişkin güncel veriler ışığında yapılan analizler, eğitim düzeyi arttıkça kadın işsizliğinin erkeklere kıyasla nasıl katlanarak arttığını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, Türkiye'de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yapısal nedenlerini ortaya koyarken, kadının güçlendirilmesine yönelik politikaların acilen hayata geçirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Kadına şiddet uygulayan erkeklerin psikososyal süreçleri üzerine analiz
Kadı͏na yöne͏lik şiddet, sadece bi͏r kişisel davranış de͏ğil;͏ t͏oplu͏m, ͏kültür ve zihin dinamiklerinin birleşiminden oluşmuş çok͏ yön͏lü bir durumdur. Literatürde kadı͏n͏a yönelik şiddet genelde mağdur merkezli yaklaşımla incelenir, fakat ͏şid͏det uygulayan erke͏kler͏in ͏so͏syal ve psikolojik s͏üreçle͏r͏i yeterince araştırılmamaktadır. Bu tez, bu boşluğu doldurmak için şiddet olayını yapan kişi aç͏ısından incelemekte ve erkekliğin toplumsal yaratımının şiddet eğilimi üzerindeki etkisini tart͏ışmakt͏adır. Araştırma,͏ nitel bir yol se͏ç͏miş ve belge incelemesi ile geniş kayna͏k taramasına dayanımaktadır. Etik ve sosyal hassasi͏yetler yüzünden saha g͏örü͏şm͏eleri yapılmamıştır. Kuramsal çerçeve; Heise'nin ekolojik modeli͏, Connel͏l'in ü͏stün erke͏klik te͏orisi ve Johnson'ın şiddet türleri üzerine kurulmuştur. Bu teorik yollarla, erkeklerin toplumsal cinsiyet rolleri, g͏üç bağ͏ları ve kültürel k͏ura͏llarla etk͏ileşim içinde şiddet davranışları geliştirdiği incelenmiştir͏. Elde edilen bulgular͏, Türkiye'de ͏şiddet uygulayan erkeklere yönelik çalı͏şmal͏arın az olduğunu;͏ mevcut͏ hizmetl͏erin ise genel͏likle mağdur ͏oda͏klı yapıldığını göstermektedir. Ç͏a͏lışmada, şiddetin önl͏enebilmesi iç͏i͏n sadece m͏ağduru korumaya ͏değil, ͏failin psikoso͏syal ͏i͏yi͏l͏eşmesine ve toplumsal farkındalığın artmasına͏ dayalı politikaların geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu bağlamda tez, kadına yönelik ş͏iddet͏ literatürüne fail odaklı y͏aklaşımıyla teorik ve toplums͏al düze͏yde özgün bir katkı͏ sunmaktadır. 2015-2025 zamanına ait veril͏eri͏n incelemesin͏e göre, Türk͏i͏ye'de kadın ölümleri ͏dalgal͏ı bir yol izlemekte ve genel͏de a͏rtmaktadır. Bulgular, olayların çoğunun yakın partner şiddeti͏ bağlamında ve ateşli silah kullanımıyla olduğ͏unu gösteriyor.
Kadınlık ve erkeklik bağlamında eşit katılımlı ebeveynlik
0-6 yaş erken çocukluk dönemi bireylerin kişiliğini geliştirmesinde önem arz eden bir dönemdir. Bu dönemde kadın ve erkeklerin ebeveynlik rolleri ve çocuk bakımına dahil olma şekilleri bireyin ilerideki hayatında büyük etkilere yol açabilmektedir. Günümüzde ebeveynlik rollerinin değişmesiyle yeni nesillerin yetişmesinde anne ve babaların rol dağılımlarının incelenmesi ve bu rol dağılımının eşit katılımlı olması durumundaki etkilerinin araştırılması önem taşımaktadır. Ebeveynler çocuk bakımına genellikle toplumun belirlediği cinsiyete dayalı iş bölümü çerçevesinde dahil olmaktadırlar. Böylece kadın ya da erkek, partneriyle ebeveynlik sorumluluklarını eşit paylaşmayı istese de toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü kapsamında eşitlik gerçekleşmeyebilmektedir. Ancak bazı ebeveynler geleneksel cinsiyete dayalı rol kalıplarına direnç göstererek toplumun onlara benimsetmeye çalıştığı bu kalıplardan uzaklaşarak daha eşit katılımlı ebeveynlik rolleri sergileyebilmektedir. Eşit ve adil bir toplumda yaşamanın gerekli koşullarından birisinin cinsiyet eşitliğinin sağlanması gerçeğinden yola çıkarak gelecek kuşakların eşit katılımlı ebeveynlik pratiklerine sahip kadın ve erkekler tarafından yetiştirilmesi önem taşımaktadır. Buradan hareketle bu araştırma eşit katılımlı ebeveynlik olgusunu kadınlık ve erkeklik bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel araştırma yönteminin kullanıldığı çalışmada, fenomenolojik araştırma deseni benimsenmiştir. Antalya'da ikamet eden 0-6 yaş arasında çocuğu olan heteroseksüel ebeveynler ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde yarı yapılandırılmış soru formu ve gözlemlerden yararlanılmıştır. Ebeveynlerin annelik/babalık deneyimleri eşit ebeveynlik bağlamında incelenmiştir. Araştırma sonucunda erkeklerin baba olarak çocuk bakımına katılımının desteklendiği fakat çocuk bakım konusunda kadınların erkeklere yeterince güvenmediği görülmüştür. Bu durum eşit katılımlı ebeveynlik modelinin gerçekleşmesi için bir engel olarak görülmüştür. Ayrıca çocuk bakımının zihinsel ve bedensel yükünün daha fazla annelerde olduğu ve babaların çocuk bakımına katılımının hem çocuk hem de ebeveynler için olumlu etkilerinin olduğu katılımcılar tarafından dile getirilmiştir.
Toplumsal cinsiyet: Kadının aile ve toplumdaki yeri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, küresel ölçekte sosyal ve ekonomik kalkınmanın önündeki en önemli engellerden biridir. Bu çalışmanın temel amacı, kadının aile ve toplumdaki yerini iktisadi perspektifle analiz ederek, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklerin ekonomik sistem üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve kadının güçlenmesine yönelik politika önerileri sunmaktır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Tez, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini feminist kuramlar, tarihsel süreç ve iktisadi perspektifler çerçevesinde ele alarak kadının aile, toplum ve ekonomideki konumunu Türkiye özelinde detaylı bir şekilde incelemektedir. İlk bölümde toplumsal cinsiyet kavramının tanımı yapılmakta ve liberal feminizmden ekofeminizme kadar çeşitli feminist kuramlar karşılaştırmalı olarak analiz edilmektedir. İkinci bölümde ise Antik Yunan'dan günümüze kadının toplumsal konumundaki değişimler incelenmekte, Türk topluluklarındaki tarihsel temsiliyetine odaklanılmakta ve iktisat disiplinindeki feminist eleştiriler detaylandırılmaktadır. Üçüncü bölümde Türkiye'de kadın istihdamına ilişkin güncel veriler ışığında yapılan analizler, eğitim düzeyi arttıkça kadın işsizliğinin erkeklere kıyasla nasıl katlanarak arttığını ortaya koymaktadır. Bu çalışma, Türkiye'de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yapısal nedenlerini ortaya koyarken, kadının güçlendirilmesine yönelik politikaların acilen hayata geçirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Kadına yönelik şiddet sorununun konukevlerine tekrarlanan başvurular üzerinden incelenmesi
Kadına yönelik şiddet, kadınların toplumsal yaşamda dezavantajlı konumunu derinleştiren ve kadınların yaşamlarını çok boyutlu biçimde etkileyen ciddi bir toplumsal sorundur. Şiddet olgusu, bireysel deneyimlerin ötesinde, sistemsel eşitsizliklerle yeniden üretilen döngüsel bir sürece dönüşebilmektedir. Bu araştırma, kadına yönelik şiddet olgusunun, konukevlerine tekrarlayan başvurular üzerinden nasıl göründüğüne odaklanarak şiddetin döngüselliğini ve bu yapıyı besleyen dinamikleri irdelemeyi amaçlamıştır. Bu kapsamda, İstanbul ilinde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı kadın konukevlerinde kalmakta olan ve tekrarlı başvurusu bulunan 10 şiddet mağduru kadınla yarı yapılandırılmış bir görüşme formu aracılığıyla derinlemesine bireysel görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerden elde edilen veriler, nitel araştırma deseni çerçevesinde tematik analiz yöntemiyle çözümlenmiş; söylem analiziyle desteklenmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular; şiddete maruz bırakılan kadınların, bireysel ve sosyal kaynaklarının yetersiz olduğunu, mevcut destek mekanizmalarının sistemsel sınırlılıklar içerdiğini, kadınların içinde olduğu şiddet ve kurumsal döngünün toplumsal normlarla beslendiğini göstermektedir. Bu bağlamda, kadınların şiddet ilişkisinden ayrılmalarını engelleyen ya da yeniden aynı örüntüye yönelmelerine neden olan dinamikler; bireysel kırılganlıklarla sınırlı kalmayıp sosyal destek eksiklikleri, toplumsal normatif yapılar ve kurumsal sistemlerin işlevsizliği ile etkileşimli, çok katmanlı bir yapıyı kapsamaktadır. Bu araştırma; kadına yönelik şiddetin süreklilik ve döngüsellik içeren doğasını, kurumsal temaslar üzerinden görünür kılmakta; bu yapının kırılabilmesi için kadınların güçlendirilmesini önceleyen, toplumsal ve kurumsal düzeyde bütüncül sistemsel müdahalelere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Kadına Yönelik Şiddet, Kadın Konukevleri, Şiddet, Şiddet Döngüsü.
Toplumsal cinsiyet rollerinin nesilden nesile aktarımında ninnilerin önemi
Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Nesilden Nesile Aktarımında Ninnilerin Önemi isimli bu çalışmada, kadın dili olarak nitelendirilen ninniler üzerinde durulmuştur. Özellikle anne veya baba sesinden söylenen ninnilerin, doğum öncesi dönemden üç yaşa kadar olan süreçte bebeğin gelişimi üzerindeki önemi çeşitli bilimsel araştırmalarla desteklenmiştir. Bu noktada uyutmak, sevmek veya sakinleştirmek gibi sadece bebeğe yönelik amaçla kullanılmayan ninnilerin, kadın için önemi de ön plana konulmuştur. Kendisine karşılık vermeyeceğini bildiği sessiz dinleyicisiyle dertleşme amacıyla kullanılan ninniler, bir kadının toplumdaki yeri ve değeri hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu çalışma kapsamında seçilen ninniler; toplumsal cinsiyet rollerinin kültüre yansıması noktasında incelenmiş ve kız bebeğe söylenen ninniler, erkek bebeğe söylenen ninniler ve kadına dair ninniler başlıkları altında sınıflandırılmıştır. Sözlü kültür ürünü olan ninnilerle ilgili güncel derleme kitaplar tercih edilmiş ve meta sentez yöntemi ile çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın sonucunda toplumsal cinsiyet rollerinin ninniler yoluyla kültüre yansıması gözler önüne serilmiştir. Farklı kültürlerdeki ninniler ve toplumsal cinsiyet rollerinin bu kültürlere yansıması üzerine araştırma ve karşılaştırma yapılarak çalışmayı genişletmek mümkündür.
Toplumsal cinsiyet rollerinin nesilden nesile aktarımında ninnilerin önemi
Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Nesilden Nesile Aktarımında Ninnilerin Önemi isimli bu çalışmada, kadın dili olarak nitelendirilen ninniler üzerinde durulmuştur. Özellikle anne veya baba sesinden söylenen ninnilerin, doğum öncesi dönemden üç yaşa kadar olan süreçte bebeğin gelişimi üzerindeki önemi çeşitli bilimsel araştırmalarla desteklenmiştir. Bu noktada uyutmak, sevmek veya sakinleştirmek gibi sadece bebeğe yönelik amaçla kullanılmayan ninnilerin, kadın için önemi de ön plana konulmuştur. Kendisine karşılık vermeyeceğini bildiği sessiz dinleyicisiyle dertleşme amacıyla kullanılan ninniler, bir kadının toplumdaki yeri ve değeri hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu çalışma kapsamında seçilen ninniler; toplumsal cinsiyet rollerinin kültüre yansıması noktasında incelenmiş ve kız bebeğe söylenen ninniler, erkek bebeğe söylenen ninniler ve kadına dair ninniler başlıkları altında sınıflandırılmıştır. Sözlü kültür ürünü olan ninnilerle ilgili güncel derleme kitaplar tercih edilmiş ve meta sentez yöntemi ile çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın sonucunda toplumsal cinsiyet rollerinin ninniler yoluyla kültüre yansıması gözler önüne serilmiştir. Farklı kültürlerdeki ninniler ve toplumsal cinsiyet rollerinin bu kültürlere yansıması üzerine araştırma ve karşılaştırma yapılarak çalışmayı genişletmek mümkündür.
Toplumsal cinsiyet rollerinin nesilden nesile aktarımında ninnilerin önemi
Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Nesilden Nesile Aktarımında Ninnilerin Önemi isimli bu çalışmada, kadın dili olarak nitelendirilen ninniler üzerinde durulmuştur. Özellikle anne veya baba sesinden söylenen ninnilerin, doğum öncesi dönemden üç yaşa kadar olan süreçte bebeğin gelişimi üzerindeki önemi çeşitli bilimsel araştırmalarla desteklenmiştir. Bu noktada uyutmak, sevmek veya sakinleştirmek gibi sadece bebeğe yönelik amaçla kullanılmayan ninnilerin, kadın için önemi de ön plana konulmuştur. Kendisine karşılık vermeyeceğini bildiği sessiz dinleyicisiyle dertleşme amacıyla kullanılan ninniler, bir kadının toplumdaki yeri ve değeri hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu çalışma kapsamında seçilen ninniler; toplumsal cinsiyet rollerinin kültüre yansıması noktasında incelenmiş ve kız bebeğe söylenen ninniler, erkek bebeğe söylenen ninniler ve kadına dair ninniler başlıkları altında sınıflandırılmıştır. Sözlü kültür ürünü olan ninnilerle ilgili güncel derleme kitaplar tercih edilmiş ve meta sentez yöntemi ile çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın sonucunda toplumsal cinsiyet rollerinin ninniler yoluyla kültüre yansıması gözler önüne serilmiştir. Farklı kültürlerdeki ninniler ve toplumsal cinsiyet rollerinin bu kültürlere yansıması üzerine araştırma ve karşılaştırma yapılarak çalışmayı genişletmek mümkündür.
Toplumsal cinsiyet ve anne konulu lisansüstü tezlerin bibliyometrik analizi
Cinsiyet; terazi, birey; kefe, toplumsal cinsiyet; ağırlıktır. Bozuk bir saatin bile günde iki defa doğru zamanı gösterdiği görülmesine rağmen cinsiyet terazisinin dengede olduğu insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiştir. Bireyler, cinsiyet terazisinin oluşum parçaları olarak ayrı merkezlerde durmakta ve bir kefeye kadın, diğer kefeye erkek denilmektedir. Toplumsal cinsiyet ise beraberinde getirdiği rollerin ve kalıp yargıların bölünmüş ağırlıkları ile her daim kadın ve erkeğe yük olmaktadır. Ayrıca cinsiyet terazisinin en ağır yükleri, hayatın her alanında kadının kefesine konulmaktadır. Toplumsal ve kültürel normlara göre kadın; pasif, duygusal, narin, cefakâr, fedakâr gibi özelliklere sahiptir. Kadının, biyolojik özelliği olan doğurganlığı sebebiyle toplumsal cinsiyetin atadığı en birincil rolü anneliktir. Annelik bütün toplumlarda kutsal sayılmaktadır. Her kadının mutlak suretle anne olması beklenmekte ve anne olmayı tercih etmeyen kadınlara kötü göz ile bakılmaktadır. Biyolojik rahatsızlıklardan dolayı anne olamayan kadınlar ise eksik, yetersiz olarak görülmektedir. Engelli bir birey olan kadının anne olması hakkında ise çocuğun ve evin bakımında yetersiz olduğu düşünülmektedir. Kadına biçilen roller bu noktada gün yüzüne çıkmaktadır. Kadın; anne olmalı, mümkünse normal doğum yapmalı (sezaryen doğum yaparsa anneliği özümseyemediği düşünülür), bebeğini beslemeli (emzirmeyen ya da emziremeyen kadının anneliği sorgulanır), bebeğin tüm bakımını yapmalı ve gelişimini desteklemek için oyunlar oynamalıdır. Bebeğin sorumluluklarının yanı sıra evin diğer sorumluluklarını da yerine getirmelidir. Ev içinde; yemek yapmak, bulaşıkları yıkamak, temizlik yapmak, ütü yapmak, evin genel düzenini sağlamak gibi işleri de yapması beklenirken aynı zamanda anne oldu diye dişiliğinden vazgeçmemeli ve kocasına da ilgi göstermeli, kocasının cinsel ii arzularını yanıtsız bırakmamalıdır. Ev dışı işlerde çalışan kadınları toplumsal cinsiyet rolleri bahsedilen rollerden muaf tutmamaktadır. Çalışma hayatında da kadınlar dezavantajlı konumdadır. İşe alım sürecinde görüşmelerde ilk olarak sorulan sorulardan biri medeni durumdur, diğeri ise, çocuğunun olup olmadığıdır. Anneliğin bu denli kutsallaştırılmasına rağmen sıra kadının emek piyasasına girmek istemesine, ekonomik özgürlük elde etmek istemesine gelince işler bir anda tersine dönmektedir. Kadının doğurgan bir biyolojik yapıya sahip olması işverenler için engel teşkil etmektedir. Çalışan kadınlar ise; düşük ücret, cam tavan sendromu, sözlü ve cinsel taciz gibi zorluklar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Kadına yüklenen rollerden birincil olan annelik rolünün getirileri ve götürüleri birçok çalışmada araştırma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; "Toplumsal Cinsiyet" ve "Anne" konulu lisansüstü tezlerin belirlenen parametreler doğrultusunda bibliyometrik analizinin yapılması, bulguların çeşitli görseller, tablolar ve grafikler ile yorumlanması ve kavramsal çerçeve ile konuya ilişkin alanyazınların incelenmesidir.
Kadın düşmanlığı ve kuşaklararası farklılıklar üzerine nitel bir inceleme
Kadın düşmanlığı, ataerkil sistemin cinsiyet normları ve beklentilerini ihlal eden kadınların disiplinini sağlayan cezalandırma mekanizmasıdır. Kökleri tarihin derinliğine uzanan ve günümüzde çeşitli biçimlerde devam eden kadın düşmanlığı sorunu, toplumların sınıflara bölünüp eşitsizliklerin kurumsallaşmasıyla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılarak farklı formlarda devam etmektedir. Akademik çalışmalarda, cinsiyet, cinsiyetçilik, kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet konularında hayli zengin araştırmalar yapılmış olmasına rağmen Türkiye'de kadın düşmanlığı konusundaki çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de yaşayan X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı üyelerinin, "Kadın Düşmanlığı" na dair algı ve düşünce yapılarını ortaya koyarak, kuşaklararası farklılıkları belirlemektir. Bu amaçla X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış, elde edilen veriler tematik analizle incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; "Kadın Düşmanlığı Kavramına Yüklenen Anlamlar", "Toplumdaki Kadın Düşmanlığının İzleri", "Kadın Düşmanlığının Kuşaklararası Aktarımı ve Nedenleri", "Duygusal İlişkilerde Kadın Düşmanlığı" temaları elde edilmiştir. Kadın düşmanlığına yüklenen anlamlar, kuşaklar arasında çeşitlilik gösterse bile ortak bir bilinç zemini oluşturmaktadır. Kuşaklar, kadın düşmanlığının nedenlerini, toplumsal ve bireysel yaklaşımlar açısından değerlendirmiş ve katılımcıların büyük çoğunluğu toplumsal temelli bir olgu olduğunu dile getirmiştir. Katılımcılar, kadın düşmanlığının kuşaktan kuşağa farklılaştığını düşünmektedir. Kadın düşmanlığı, kuşaktan kuşağa aktarılmakla birlikte dönüşüm geçirerek şekillenmektedir. Elde edilen bulgular, bu olgunun duygusal ilişkilerde hem bireysel öğrenme sonucunda hem de ataerkil davranış biçimlerinin aile ve geçmiş ilişki deneyimlerinin içselleştirilmesi sonucu ortaya çıktığını göstermiştir.
Kadın düşmanlığı ve kuşaklararası farklılıklar üzerine nitel bir inceleme
Kadın düşmanlığı, ataerkil sistemin cinsiyet normları ve beklentilerini ihlal eden kadınların disiplinini sağlayan cezalandırma mekanizmasıdır. Kökleri tarihin derinliğine uzanan ve günümüzde çeşitli biçimlerde devam eden kadın düşmanlığı sorunu, toplumların sınıflara bölünüp eşitsizliklerin kurumsallaşmasıyla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılarak farklı formlarda devam etmektedir. Akademik çalışmalarda, cinsiyet, cinsiyetçilik, kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet konularında hayli zengin araştırmalar yapılmış olmasına rağmen Türkiye'de kadın düşmanlığı konusundaki çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de yaşayan X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı üyelerinin, "Kadın Düşmanlığı" na dair algı ve düşünce yapılarını ortaya koyarak, kuşaklararası farklılıkları belirlemektir. Bu amaçla X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış, elde edilen veriler tematik analizle incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; "Kadın Düşmanlığı Kavramına Yüklenen Anlamlar", "Toplumdaki Kadın Düşmanlığının İzleri", "Kadın Düşmanlığının Kuşaklararası Aktarımı ve Nedenleri", "Duygusal İlişkilerde Kadın Düşmanlığı" temaları elde edilmiştir. Kadın düşmanlığına yüklenen anlamlar, kuşaklar arasında çeşitlilik gösterse bile ortak bir bilinç zemini oluşturmaktadır. Kuşaklar, kadın düşmanlığının nedenlerini, toplumsal ve bireysel yaklaşımlar açısından değerlendirmiş ve katılımcıların büyük çoğunluğu toplumsal temelli bir olgu olduğunu dile getirmiştir. Katılımcılar, kadın düşmanlığının kuşaktan kuşağa farklılaştığını düşünmektedir. Kadın düşmanlığı, kuşaktan kuşağa aktarılmakla birlikte dönüşüm geçirerek şekillenmektedir. Elde edilen bulgular, bu olgunun duygusal ilişkilerde hem bireysel öğrenme sonucunda hem de ataerkil davranış biçimlerinin aile ve geçmiş ilişki deneyimlerinin içselleştirilmesi sonucu ortaya çıktığını göstermiştir.
Kadın düşmanlığı ve kuşaklararası farklılıklar üzerine nitel bir inceleme
Kadın düşmanlığı, ataerkil sistemin cinsiyet normları ve beklentilerini ihlal eden kadınların disiplinini sağlayan cezalandırma mekanizmasıdır. Kökleri tarihin derinliğine uzanan ve günümüzde çeşitli biçimlerde devam eden kadın düşmanlığı sorunu, toplumların sınıflara bölünüp eşitsizliklerin kurumsallaşmasıyla birlikte, kuşaktan kuşağa aktarılarak farklı formlarda devam etmektedir. Akademik çalışmalarda, cinsiyet, cinsiyetçilik, kadına yönelik şiddet ve toplumsal cinsiyet konularında hayli zengin araştırmalar yapılmış olmasına rağmen Türkiye'de kadın düşmanlığı konusundaki çalışmalar yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de yaşayan X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı üyelerinin, "Kadın Düşmanlığı" na dair algı ve düşünce yapılarını ortaya koyarak, kuşaklararası farklılıkları belirlemektir. Bu amaçla X Kuşağı, Y Kuşağı ve Z Kuşağı ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış, elde edilen veriler tematik analizle incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; "Kadın Düşmanlığı Kavramına Yüklenen Anlamlar", "Toplumdaki Kadın Düşmanlığının İzleri", "Kadın Düşmanlığının Kuşaklararası Aktarımı ve Nedenleri", "Duygusal İlişkilerde Kadın Düşmanlığı" temaları elde edilmiştir. Kadın düşmanlığına yüklenen anlamlar, kuşaklar arasında çeşitlilik gösterse bile ortak bir bilinç zemini oluşturmaktadır. Kuşaklar, kadın düşmanlığının nedenlerini, toplumsal ve bireysel yaklaşımlar açısından değerlendirmiş ve katılımcıların büyük çoğunluğu toplumsal temelli bir olgu olduğunu dile getirmiştir. Katılımcılar, kadın düşmanlığının kuşaktan kuşağa farklılaştığını düşünmektedir. Kadın düşmanlığı, kuşaktan kuşağa aktarılmakla birlikte dönüşüm geçirerek şekillenmektedir. Elde edilen bulgular, bu olgunun duygusal ilişkilerde hem bireysel öğrenme sonucunda hem de ataerkil davranış biçimlerinin aile ve geçmiş ilişki deneyimlerinin içselleştirilmesi sonucu ortaya çıktığını göstermiştir.
Toplumsal cinsiyet ve anne konulu lisansüstü tezlerin bibliyometrik analizi
Cinsiyet; terazi, birey; kefe, toplumsal cinsiyet; ağırlıktır. Bozuk bir saatin bile günde iki defa doğru zamanı gösterdiği görülmesine rağmen cinsiyet terazisinin dengede olduğu insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiştir. Bireyler, cinsiyet terazisinin oluşum parçaları olarak ayrı merkezlerde durmakta ve bir kefeye kadın, diğer kefeye erkek denilmektedir. Toplumsal cinsiyet ise beraberinde getirdiği rollerin ve kalıp yargıların bölünmüş ağırlıkları ile her daim kadın ve erkeğe yük olmaktadır. Ayrıca cinsiyet terazisinin en ağır yükleri, hayatın her alanında kadının kefesine konulmaktadır. Toplumsal ve kültürel normlara göre kadın; pasif, duygusal, narin, cefakâr, fedakâr gibi özelliklere sahiptir. Kadının, biyolojik özelliği olan doğurganlığı sebebiyle toplumsal cinsiyetin atadığı en birincil rolü anneliktir. Annelik bütün toplumlarda kutsal sayılmaktadır. Her kadının mutlak suretle anne olması beklenmekte ve anne olmayı tercih etmeyen kadınlara kötü göz ile bakılmaktadır. Biyolojik rahatsızlıklardan dolayı anne olamayan kadınlar ise eksik, yetersiz olarak görülmektedir. Engelli bir birey olan kadının anne olması hakkında ise çocuğun ve evin bakımında yetersiz olduğu düşünülmektedir. Kadına biçilen roller bu noktada gün yüzüne çıkmaktadır. Kadın; anne olmalı, mümkünse normal doğum yapmalı (sezaryen doğum yaparsa anneliği özümseyemediği düşünülür), bebeğini beslemeli (emzirmeyen ya da emziremeyen kadının anneliği sorgulanır), bebeğin tüm bakımını yapmalı ve gelişimini desteklemek için oyunlar oynamalıdır. Bebeğin sorumluluklarının yanı sıra evin diğer sorumluluklarını da yerine getirmelidir. Ev içinde; yemek yapmak, bulaşıkları yıkamak, temizlik yapmak, ütü yapmak, evin genel düzenini sağlamak gibi işleri de yapması beklenirken aynı zamanda anne oldu diye dişiliğinden vazgeçmemeli ve kocasına da ilgi göstermeli, kocasının cinsel ii arzularını yanıtsız bırakmamalıdır. Ev dışı işlerde çalışan kadınları toplumsal cinsiyet rolleri bahsedilen rollerden muaf tutmamaktadır. Çalışma hayatında da kadınlar dezavantajlı konumdadır. İşe alım sürecinde görüşmelerde ilk olarak sorulan sorulardan biri medeni durumdur, diğeri ise, çocuğunun olup olmadığıdır. Anneliğin bu denli kutsallaştırılmasına rağmen sıra kadının emek piyasasına girmek istemesine, ekonomik özgürlük elde etmek istemesine gelince işler bir anda tersine dönmektedir. Kadının doğurgan bir biyolojik yapıya sahip olması işverenler için engel teşkil etmektedir. Çalışan kadınlar ise; düşük ücret, cam tavan sendromu, sözlü ve cinsel taciz gibi zorluklar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Kadına yüklenen rollerden birincil olan annelik rolünün getirileri ve götürüleri birçok çalışmada araştırma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; "Toplumsal Cinsiyet" ve "Anne" konulu lisansüstü tezlerin belirlenen parametreler doğrultusunda bibliyometrik analizinin yapılması, bulguların çeşitli görseller, tablolar ve grafikler ile yorumlanması ve kavramsal çerçeve ile konuya ilişkin alanyazınların incelenmesidir.
Toplumsal cinsiyet ve anne konulu lisansüstü tezlerin bibliyometrik analizi
Cinsiyet; terazi, birey; kefe, toplumsal cinsiyet; ağırlıktır. Bozuk bir saatin bile günde iki defa doğru zamanı gösterdiği görülmesine rağmen cinsiyet terazisinin dengede olduğu insanlık tarihi boyunca hiç görülmemiştir. Bireyler, cinsiyet terazisinin oluşum parçaları olarak ayrı merkezlerde durmakta ve bir kefeye kadın, diğer kefeye erkek denilmektedir. Toplumsal cinsiyet ise beraberinde getirdiği rollerin ve kalıp yargıların bölünmüş ağırlıkları ile her daim kadın ve erkeğe yük olmaktadır. Ayrıca cinsiyet terazisinin en ağır yükleri, hayatın her alanında kadının kefesine konulmaktadır. Toplumsal ve kültürel normlara göre kadın; pasif, duygusal, narin, cefakâr, fedakâr gibi özelliklere sahiptir. Kadının, biyolojik özelliği olan doğurganlığı sebebiyle toplumsal cinsiyetin atadığı en birincil rolü anneliktir. Annelik bütün toplumlarda kutsal sayılmaktadır. Her kadının mutlak suretle anne olması beklenmekte ve anne olmayı tercih etmeyen kadınlara kötü göz ile bakılmaktadır. Biyolojik rahatsızlıklardan dolayı anne olamayan kadınlar ise eksik, yetersiz olarak görülmektedir. Engelli bir birey olan kadının anne olması hakkında ise çocuğun ve evin bakımında yetersiz olduğu düşünülmektedir. Kadına biçilen roller bu noktada gün yüzüne çıkmaktadır. Kadın; anne olmalı, mümkünse normal doğum yapmalı (sezaryen doğum yaparsa anneliği özümseyemediği düşünülür), bebeğini beslemeli (emzirmeyen ya da emziremeyen kadının anneliği sorgulanır), bebeğin tüm bakımını yapmalı ve gelişimini desteklemek için oyunlar oynamalıdır. Bebeğin sorumluluklarının yanı sıra evin diğer sorumluluklarını da yerine getirmelidir. Ev içinde; yemek yapmak, bulaşıkları yıkamak, temizlik yapmak, ütü yapmak, evin genel düzenini sağlamak gibi işleri de yapması beklenirken aynı zamanda anne oldu diye dişiliğinden vazgeçmemeli ve kocasına da ilgi göstermeli, kocasının cinsel ii arzularını yanıtsız bırakmamalıdır. Ev dışı işlerde çalışan kadınları toplumsal cinsiyet rolleri bahsedilen rollerden muaf tutmamaktadır. Çalışma hayatında da kadınlar dezavantajlı konumdadır. İşe alım sürecinde görüşmelerde ilk olarak sorulan sorulardan biri medeni durumdur, diğeri ise, çocuğunun olup olmadığıdır. Anneliğin bu denli kutsallaştırılmasına rağmen sıra kadının emek piyasasına girmek istemesine, ekonomik özgürlük elde etmek istemesine gelince işler bir anda tersine dönmektedir. Kadının doğurgan bir biyolojik yapıya sahip olması işverenler için engel teşkil etmektedir. Çalışan kadınlar ise; düşük ücret, cam tavan sendromu, sözlü ve cinsel taciz gibi zorluklar ile mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Kadına yüklenen rollerden birincil olan annelik rolünün getirileri ve götürüleri birçok çalışmada araştırma konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı; "Toplumsal Cinsiyet" ve "Anne" konulu lisansüstü tezlerin belirlenen parametreler doğrultusunda bibliyometrik analizinin yapılması, bulguların çeşitli görseller, tablolar ve grafikler ile yorumlanması ve kavramsal çerçeve ile konuya ilişkin alanyazınların incelenmesidir.
Tek ebeveyn olan anne ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlar: Nitel bir çalışma
Bu çalışma, tek ebeveyn olan annelerin ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarını incelemek amacıyla yapılan nitel bir araştırmadır. Araştırmanın katılımcıları, boşanmış ve çocuk sahibi olan gönüllü "dokuz anne" ile "dokuz babadan" oluşmaktadır. Araştırmada veri toplamak üzere araştırmacı tarafından hazırlanan "Demografik Bilgi Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" kullanılmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla toplanmış veriler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bulgular, demografik değişkenler, ana tema, ana kod ve alt kodlar halinde sunulmuştur. Tek ebeveyn olan anneler ile babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarla ilgili görüşler "2" ana tema, "5" ana kod ve "97" alt kod altında toplanmıştır. Araştırmanın "tek ebeveynliğe ilişkin görüşler" teması altında, tek ebeveyn olarak "rol ve sorumluluklar" ile "tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajları" yer almaktadır. Tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajlarına ait ana kod, "psikolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel" boyutta incelenmek üzere alt kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlarla ilgili görüşlerin yer aldığı ana tema ise; "çocuklu kadın/erkek olmanın avantajlı yönleri", "çocuklu kadın/erkek olmanın dezavantajlı yönleri", çocuklar ile gerçekleştirilen aktiviteler ve tek ebeveynliğin oluşturduğu sınırlılıklara ait "cinsiyet rolleri ve sosyal aktivite dengesi", son olarak "yakın çevreden gelen tutum ve davranışlar" ve bunlarla "baş etme ve önleme yöntemleri" şeklinde ana kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Araştırmada elde edilen tüm nitel verilerin analizlerinin sonucunda, tek ebeveynlerin "hem anne hem baba, arkadaş, öğretmen ve destekçi" gibi rollerle çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştıkları görülmüştür. Ayrıca "çocuk bakımı, ev işleri, maddi destek sağlama, çocukları koruma, onlara rol model olma" gibi birçok sorumluluğu tek başına üstlendikleri görülmüştür. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlar incelendiğinde erkek ve kadın ebeveynlerin çevrelerinden "olumlu ve olumsuz davranışlarla karşılaştıkları" görülmektedir. Çevresel tutumlar nedeniyle ebeveynler, "sosyal etkinliklerini kısıtlama" ve "çiftlerin bir arada olduğu ortamlardan uzak durma" eğilimi gösterdiği görülmektedir. Anahtar Kavramlar: Aile, tek ebeveynlik, kadın/erkek, cinsiyet roller.
Tek ebeveyn olan anne ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlar: Nitel bir çalışma
Bu çalışma, tek ebeveyn olan annelerin ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarını incelemek amacıyla yapılan nitel bir araştırmadır. Araştırmanın katılımcıları, boşanmış ve çocuk sahibi olan gönüllü "dokuz anne" ile "dokuz babadan" oluşmaktadır. Araştırmada veri toplamak üzere araştırmacı tarafından hazırlanan "Demografik Bilgi Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" kullanılmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla toplanmış veriler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bulgular, demografik değişkenler, ana tema, ana kod ve alt kodlar halinde sunulmuştur. Tek ebeveyn olan anneler ile babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarla ilgili görüşler "2" ana tema, "5" ana kod ve "97" alt kod altında toplanmıştır. Araştırmanın "tek ebeveynliğe ilişkin görüşler" teması altında, tek ebeveyn olarak "rol ve sorumluluklar" ile "tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajları" yer almaktadır. Tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajlarına ait ana kod, "psikolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel" boyutta incelenmek üzere alt kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlarla ilgili görüşlerin yer aldığı ana tema ise; "çocuklu kadın/erkek olmanın avantajlı yönleri", "çocuklu kadın/erkek olmanın dezavantajlı yönleri", çocuklar ile gerçekleştirilen aktiviteler ve tek ebeveynliğin oluşturduğu sınırlılıklara ait "cinsiyet rolleri ve sosyal aktivite dengesi", son olarak "yakın çevreden gelen tutum ve davranışlar" ve bunlarla "baş etme ve önleme yöntemleri" şeklinde ana kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Araştırmada elde edilen tüm nitel verilerin analizlerinin sonucunda, tek ebeveynlerin "hem anne hem baba, arkadaş, öğretmen ve destekçi" gibi rollerle çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştıkları görülmüştür. Ayrıca "çocuk bakımı, ev işleri, maddi destek sağlama, çocukları koruma, onlara rol model olma" gibi birçok sorumluluğu tek başına üstlendikleri görülmüştür. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlar incelendiğinde erkek ve kadın ebeveynlerin çevrelerinden "olumlu ve olumsuz davranışlarla karşılaştıkları" görülmektedir. Çevresel tutumlar nedeniyle ebeveynler, "sosyal etkinliklerini kısıtlama" ve "çiftlerin bir arada olduğu ortamlardan uzak durma" eğilimi gösterdiği görülmektedir. Anahtar Kavramlar: Aile, tek ebeveynlik, kadın/erkek, cinsiyet roller.
Tek ebeveyn olan anne ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlar: Nitel bir çalışma
Bu çalışma, tek ebeveyn olan annelerin ve babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarını incelemek amacıyla yapılan nitel bir araştırmadır. Araştırmanın katılımcıları, boşanmış ve çocuk sahibi olan gönüllü "dokuz anne" ile "dokuz babadan" oluşmaktadır. Araştırmada veri toplamak üzere araştırmacı tarafından hazırlanan "Demografik Bilgi Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu" kullanılmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşmeler yoluyla toplanmış veriler içerik analizi yöntemiyle çözümlenmiştir. Bulgular, demografik değişkenler, ana tema, ana kod ve alt kodlar halinde sunulmuştur. Tek ebeveyn olan anneler ile babaların ebeveynlik ve cinsiyet rolleri üzerinden yaşadığı temel sorunlarla ilgili görüşler "2" ana tema, "5" ana kod ve "97" alt kod altında toplanmıştır. Araştırmanın "tek ebeveynliğe ilişkin görüşler" teması altında, tek ebeveyn olarak "rol ve sorumluluklar" ile "tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajları" yer almaktadır. Tek ebeveyn olmanın avantaj ve dezavantajlarına ait ana kod, "psikolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel" boyutta incelenmek üzere alt kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlarla ilgili görüşlerin yer aldığı ana tema ise; "çocuklu kadın/erkek olmanın avantajlı yönleri", "çocuklu kadın/erkek olmanın dezavantajlı yönleri", çocuklar ile gerçekleştirilen aktiviteler ve tek ebeveynliğin oluşturduğu sınırlılıklara ait "cinsiyet rolleri ve sosyal aktivite dengesi", son olarak "yakın çevreden gelen tutum ve davranışlar" ve bunlarla "baş etme ve önleme yöntemleri" şeklinde ana kodlara ayrıştırılarak sunulmuştur. Araştırmada elde edilen tüm nitel verilerin analizlerinin sonucunda, tek ebeveynlerin "hem anne hem baba, arkadaş, öğretmen ve destekçi" gibi rollerle çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştıkları görülmüştür. Ayrıca "çocuk bakımı, ev işleri, maddi destek sağlama, çocukları koruma, onlara rol model olma" gibi birçok sorumluluğu tek başına üstlendikleri görülmüştür. Tek ebeveynlerin cinsiyet rolleri üzerinden yaşadıkları temel sorunlar incelendiğinde erkek ve kadın ebeveynlerin çevrelerinden "olumlu ve olumsuz davranışlarla karşılaştıkları" görülmektedir. Çevresel tutumlar nedeniyle ebeveynler, "sosyal etkinliklerini kısıtlama" ve "çiftlerin bir arada olduğu ortamlardan uzak durma" eğilimi gösterdiği görülmektedir. Anahtar Kavramlar: Aile, tek ebeveynlik, kadın/erkek, cinsiyet roller.
Yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması: Edirne Belediyesi örneği
Bu çalışma, Edirne Belediyesi örneğinde yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılmasını incelemektedir. Araştırmada, Edirne Belediyesi'nin faaliyet raporları ve stratejik planları, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışma, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kurumsal yapıya entegrasyonu ve eşitlik odaklı yerel hizmetlerin geliştirilmesine yönelik bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Araştırma sonuçları, Edirne Belediyesi'nin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uygulamalarını geliştirme potansiyelini ortaya koyarken, bu konuda karşılaşılan zorluklara da dikkat çekmektedir. Ayrıca, yerel yönetimlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama süreçlerinde politika önerileri sunulmuştur.
Yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması: Edirne Belediyesi örneği
Bu çalışma, Edirne Belediyesi örneğinde yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılmasını incelemektedir. Araştırmada, Edirne Belediyesi'nin faaliyet raporları ve stratejik planları, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışma, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kurumsal yapıya entegrasyonu ve eşitlik odaklı yerel hizmetlerin geliştirilmesine yönelik bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Araştırma sonuçları, Edirne Belediyesi'nin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uygulamalarını geliştirme potansiyelini ortaya koyarken, bu konuda karşılaşılan zorluklara da dikkat çekmektedir. Ayrıca, yerel yönetimlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama süreçlerinde politika önerileri sunulmuştur.
Yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması: Edirne Belediyesi örneği
Bu çalışma, Edirne Belediyesi örneğinde yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılmasını incelemektedir. Araştırmada, Edirne Belediyesi'nin faaliyet raporları ve stratejik planları, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden tematik analiz yöntemiyle değerlendirilmiştir. Çalışma, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kurumsal yapıya entegrasyonu ve eşitlik odaklı yerel hizmetlerin geliştirilmesine yönelik bir çerçeve sunmayı amaçlamaktadır. Araştırma sonuçları, Edirne Belediyesi'nin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uygulamalarını geliştirme potansiyelini ortaya koyarken, bu konuda karşılaşılan zorluklara da dikkat çekmektedir. Ayrıca, yerel yönetimlerin toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama süreçlerinde politika önerileri sunulmuştur.
Sema Kaygusuz romanlarında erkeklik: Barbarın Kahkahası üzerine bir inceleme
Geçmişten günümüze verili kabul edilmiş toplumsal gerçeklik normlarının zaman içinde uğradığı değişimler, çeşitlendirilmiş çalışma alanlarını gerekli kılarken deneyimlerin görünürlüğünü de farklılaştırmıştır. Kadınlıklar, kendi varoluş imkanlarıyla edebiyatta önemli birer izlek haline gelirken erkeklikler de eskiden olduğu gibi salt hegemonik erkekliğin makbullüğü üzerinden deneyimlenmemiş, kırılganlıklar da önemli birer izlek oluşturmuştur. Kadınlıklar ve erkeklikler, taban tabana zıt iki varoluş olarak kabul edilmeyerek sahip oldukları dönüşüm imkanları göz önünde bulundurulmuştur. Feminist bakış açısı, sadece kadınların deneyimlerini anlamlandırmak için değil erkeklik oluşumlarına yönelik farkındalık kazanmak için de oldukça işlevseldir. Çünkü kadınlık ve erkeklik birer öz değildir. Bu çalışma, Sema Kaygusuz'un romanlarında kendi ifadesiyle dişi bir dilin erkekliklerin anlatılmasına tanıdığı imkânı incelemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Kaygusuz'un dişilik vurgusu; okuyucuya daha ehil, yapıcı, iyileştirici ve doğaya dair olmayı anımsatır. Yazarın üç romanından ilk ikisi olan Yere Düşen Dualar ve Yüzünde Bir Yer bütünlük ve referans sağlaması açısından genel hatlarıyla incelenmiştir. Ardından Barbarın Kahkahası romanı, tematik analiz yöntemi kullanılarak temalara ayrılmıştır. Dört ana erkeklik teması olan hegemonik, madun, marjinal, işbirlikçi erkeklikler belirlendikten sonra alt temalara ayrılarak ayrıntılı incelenmiştir. İncelemeler esnasında erkekliğin kurgulanış biçimlerine, eril failliğin kadınlar ve erkeklerdeki yansımalarına dikkat çekilmiştir. Ayrıca yazarın eserlerindeki ekofeminist kurguya da dikkat çekilerek erilliğin bütünsel varoluşu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda erkekliğin geçişkenliğinin, özellikle hegemonik ve madun erkeklikler için oldukça dikkat çekici olduğu ortaya çıkmıştır. İki uç görüntüsü çizen bu temsiller, son derece akışkan ilişkileri ifade etmektedir.
Sema Kaygusuz romanlarında erkeklik: Barbarın Kahkahası üzerine bir inceleme
Geçmişten günümüze verili kabul edilmiş toplumsal gerçeklik normlarının zaman içinde uğradığı değişimler, çeşitlendirilmiş çalışma alanlarını gerekli kılarken deneyimlerin görünürlüğünü de farklılaştırmıştır. Kadınlıklar, kendi varoluş imkanlarıyla edebiyatta önemli birer izlek haline gelirken erkeklikler de eskiden olduğu gibi salt hegemonik erkekliğin makbullüğü üzerinden deneyimlenmemiş, kırılganlıklar da önemli birer izlek oluşturmuştur. Kadınlıklar ve erkeklikler, taban tabana zıt iki varoluş olarak kabul edilmeyerek sahip oldukları dönüşüm imkanları göz önünde bulundurulmuştur. Feminist bakış açısı, sadece kadınların deneyimlerini anlamlandırmak için değil erkeklik oluşumlarına yönelik farkındalık kazanmak için de oldukça işlevseldir. Çünkü kadınlık ve erkeklik birer öz değildir. Bu çalışma, Sema Kaygusuz'un romanlarında kendi ifadesiyle dişi bir dilin erkekliklerin anlatılmasına tanıdığı imkânı incelemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Kaygusuz'un dişilik vurgusu; okuyucuya daha ehil, yapıcı, iyileştirici ve doğaya dair olmayı anımsatır. Yazarın üç romanından ilk ikisi olan Yere Düşen Dualar ve Yüzünde Bir Yer bütünlük ve referans sağlaması açısından genel hatlarıyla incelenmiştir. Ardından Barbarın Kahkahası romanı, tematik analiz yöntemi kullanılarak temalara ayrılmıştır. Dört ana erkeklik teması olan hegemonik, madun, marjinal, işbirlikçi erkeklikler belirlendikten sonra alt temalara ayrılarak ayrıntılı incelenmiştir. İncelemeler esnasında erkekliğin kurgulanış biçimlerine, eril failliğin kadınlar ve erkeklerdeki yansımalarına dikkat çekilmiştir. Ayrıca yazarın eserlerindeki ekofeminist kurguya da dikkat çekilerek erilliğin bütünsel varoluşu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda erkekliğin geçişkenliğinin, özellikle hegemonik ve madun erkeklikler için oldukça dikkat çekici olduğu ortaya çıkmıştır. İki uç görüntüsü çizen bu temsiller, son derece akışkan ilişkileri ifade etmektedir.
Sema Kaygusuz romanlarında erkeklik: Barbarın Kahkahası üzerine bir inceleme
Geçmişten günümüze verili kabul edilmiş toplumsal gerçeklik normlarının zaman içinde uğradığı değişimler, çeşitlendirilmiş çalışma alanlarını gerekli kılarken deneyimlerin görünürlüğünü de farklılaştırmıştır. Kadınlıklar, kendi varoluş imkanlarıyla edebiyatta önemli birer izlek haline gelirken erkeklikler de eskiden olduğu gibi salt hegemonik erkekliğin makbullüğü üzerinden deneyimlenmemiş, kırılganlıklar da önemli birer izlek oluşturmuştur. Kadınlıklar ve erkeklikler, taban tabana zıt iki varoluş olarak kabul edilmeyerek sahip oldukları dönüşüm imkanları göz önünde bulundurulmuştur. Feminist bakış açısı, sadece kadınların deneyimlerini anlamlandırmak için değil erkeklik oluşumlarına yönelik farkındalık kazanmak için de oldukça işlevseldir. Çünkü kadınlık ve erkeklik birer öz değildir. Bu çalışma, Sema Kaygusuz'un romanlarında kendi ifadesiyle dişi bir dilin erkekliklerin anlatılmasına tanıdığı imkânı incelemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Kaygusuz'un dişilik vurgusu; okuyucuya daha ehil, yapıcı, iyileştirici ve doğaya dair olmayı anımsatır. Yazarın üç romanından ilk ikisi olan Yere Düşen Dualar ve Yüzünde Bir Yer bütünlük ve referans sağlaması açısından genel hatlarıyla incelenmiştir. Ardından Barbarın Kahkahası romanı, tematik analiz yöntemi kullanılarak temalara ayrılmıştır. Dört ana erkeklik teması olan hegemonik, madun, marjinal, işbirlikçi erkeklikler belirlendikten sonra alt temalara ayrılarak ayrıntılı incelenmiştir. İncelemeler esnasında erkekliğin kurgulanış biçimlerine, eril failliğin kadınlar ve erkeklerdeki yansımalarına dikkat çekilmiştir. Ayrıca yazarın eserlerindeki ekofeminist kurguya da dikkat çekilerek erilliğin bütünsel varoluşu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda erkekliğin geçişkenliğinin, özellikle hegemonik ve madun erkeklikler için oldukça dikkat çekici olduğu ortaya çıkmıştır. İki uç görüntüsü çizen bu temsiller, son derece akışkan ilişkileri ifade etmektedir.