
819
Archived Theses
5
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Özgürlük ve ahlak'ın Zygmunt Bauman'da yeniden temellendirilmesi
Bu çalışmada moderniteyi eleştirip postmodernitenin gerekliliğini vurgulayan, fakat daha sonra fikir değiştirip modernite ve postmoderniteyi haklı bulmadığını söyleyerek tüm dikkatleri üzerine çeken Zygmunt Bauman'ın özgürlük ve ahlak anlayışı ele alınmıştır. Fakat bunun öncesinde İlkçağdan başlayarak postmodern döneme kadar özgürlük ve ahlakın filozoflar tarafından nasıl temellendirdiği ele alınmıştır. Bu bağlamda Bauman'ın Holocaust ile ilgili görüşüne, "bahçe kültürü" metaforuna, modern ve postmodern bireyin durumunu resmeden "serseri-turist-hacı" metaforuna, daha sonra modernite ve postmodernite ile ortaya çıkan üretim-tüketim toplumu ayrımına ve son olarak modern ve postmodern dönemde varlığıyla adından çok söz ettiren entelektüel sınıfa yani yasa koyucular ve yorumcular sınıfına yer verilmiştir. Ve nihayetinde bu çalışmada tüm bunları ele almamın nedeni Bauman'ın özgürlük ve ahlakı nasıl yeniden temellendirdiğini gözler önüne sermektir.
Geç dönem Stoa felsefesinde kötülük problemi
Bu çalışma geç dönem Stoa felsefesinin ahlaki öğretileri kapsamında kötülük probleminin ne olduğuna ve kaynağına yönelmeyi amaçlar. Bu ahlaki öğretiler kötülük probleminde büyük bir öneme sahip olan "irade" kavramının insan yaşamındaki yerinin ve mahiyetinin kökenlerini ortaya koyarlar. Bu kökenler bağlamında geç dönem Stoa felsefesinde kötülük, insan iradesinin sınırları dahilinde olup kendinde bir gerçeklik taşımaz. Çünkü Stoa felsefesinde evrene hakim olan öngörü ve yazgı katında şeyler, iyilik ve kötülük şeklinde ayrıma tabi tutulmaktan ziyade birbirleri için gerekli ve faydalı görülürler. Bundan ötürü esasında kötülük, insanın şeylere yüklediği yanlış değer yargılarının ürünüdür, kendinde bir şey değildir. İnsanın yanlış yargılarından kaynaklanan kötülük, Stoa felsefesinde "farksız" kavramı üzerinden açıklanmaya çalışılır. Son dönem Stoa filozoflarına göre insan için irade dışındaki her şey birbirinden farksızdır. Örneğin mal-mülk, yoksulluk, hastalık, sağlık, sürgün vb. şeyler insanın iradesi dışında olup, birbirinden farksız şeylerdir. Dolayısıyla önemli olan ve insanı erdeme, bilgeliğe, mutluluğa eriştiren yegane şey iradedir. İrade sayesinde erdemin, bilgeliğin ve mutluluğun egemen olduğu bir yaşam biçiminde yanlış değer yargılarından arınmış bir benlik söz konusudur. O halde bu benliğin yaşamında meydana gelen şeyler, kendinde kötü ya da iyi değil, yaşamın birer parçalarından ibarettirler.
Spinoza'nın din anlayışının değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, Spinoza'nın din anlayışının bir değerlendirmesini yapmaktır. Bu doğrultuda ilkin, Spinoza'da Tanrı/Töz ve Doğa aynılığı içkinlik düzleminden hareketle tartışılmış, ardından sıfatlar moduslar, duygular ve bilgi türleri gibi belli başlı konular ele alınmıştır. Tanrı/Töz ile sıfatlar ve moduslar arasında bir zorunluluk ilişkisi söz konusudur. Spinoza'nın doğa/Tanrı anlayışından çıkardığı belli başlı sonuçlar, onun din anlayışının oluşmasında belirleyici olmuştur. O, geleneksel tek tanrılı inançlara yönelik eleştirel bir tavır sergiler ve kendine özgü bir din ve dindarlık anlayışı ortaya koyar. Peygamberlik, vahiy, mucize, yasa gibi kavramları yeniden ele alan Spinoza, din ve felsefe arasında tam bir ayrım yapmaktadır. Geleneksel dinleri, edilgin duyguları içeren ilk bilgi türüyle ilişkilendirir. Spinoza Tanrı/doğa özdeşliği temelinde evrene yönelik içkinci anlayışıyla, geleneksel dinleri hurafe ile ilişkilendirmekte ve sonuç olarak "akılcı" ve "felsefi"bakışaçısıyla bir din anlayışı ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler : Tanrı, Doğa, Töz, Bilgi Türleri, Din, Duygular
J. P. Sartre'ın 'varlık ve hiçlik' adlı eserinde özgürlük kavramı
Sartre'ın felsefesinin ana konusu, insan varoluşu ve insanın bu dünya ile olan ilişkisinde açığa çıkan ve hiçbir zaman güncelliğini yetirmeyen özgürlük kavramıdır. Sartre felsefesine ilişkin bir tezin, bu nedenle, özgürlük kavramını ele alması zorunlu görünmektedir. Dolayısıyla, bu çalışmada genel olarak Sartre'ın düşüncesinin temelinde nelerin yattığından hareketle onun özgürlük anlayışına ve varlık görüşüne değinilecektir. Bu bağlamda ilkin Sartre'ın etkilendiği felsefe tarihindeki kimi önemli figürlere değinilecek, daha sonra Sartre'ın Varlığı nasıl yorumladığına bakılacak ve bununla bağlantılı bir biçimde insanın nesneler dünyası ile olan ilişkisinin derin anlamının sorgulanması doğrultusunda ortaya çıkan 'hiçlik' kavramının üzerinde durulmaya çalışılacak ve insanın eylemselliğinin ve beraberinde ortaya çıkan 'iç daralması' ve 'bırakılmışlık' gibi kavramların özgürlükle ne gibi bir bağlantı içerisinde oldukları ele alınacaktır. Sonuç olarak, özgürlük, Sartre'a göre, insan varlığının temelidir ve insan varoluşunun anlaşılması özgürlüğün anlaşılması ile eş-güdümlüdür. Çünkü Sartre, özgürlük dediğimiz şeyin insana sonradan eklenen ya da sonradan elde edilen/kazanılan bir insan niteliği olmadığını; bu özgürlük insanın hiçliği sayesinde ortaya çıkan ve hep insanın varoluşuna bağlı olan bir özgürlük olduğunu ifade eder. Anahtar kelimeler: İnsan, Varoluş, Özgürlük, Varlık, Hiçlik, İç-daralması, Bırakılmışlık. Sayfa sayısı: 111 Tez danışmanı: Doç. Dr. EMRAH AKDENİZ
Mutlağın bilgisi olarak Hegel'in tarih tasarımı
Franzsız Devrimi'nin ardından toplumsal alandaki büyük değişiklikler felsefi düşüncenin üzerinde de oldukça önemli etkiler bırakmıştır. Bu açıdan kendi tarihinden en çok etkilenen filozoflardan biri de Georg Wilhelm Friedrich Hegel olmuştur. Hegel'in tarih tasarımına ilişkin ortaya koyduğu görüşler bütüncül bir perspektifle tüm felsefi düşüncesini de belirlemiştir. Tanınma ilişkisinin bir sonucu olarak ilerleyen tarih, Hegel anlatımında, hem bilincin hem kamusal alanın hem de devletlerin oluşmasına neden olmuştur. Bu açıdan bakıldığında temel metinlerinden Tinin Fenomenolojisi bilincin tarihsel ilerleyişini diyalektik bir süreç içinde anlatır. Yine önemli kavramlarından biri olan kapsayarak aşma (Aufhebung) ile bilincin özbilincinç kazanmasından başlayan dışsallaşma süreci mutlak bilgiye varana kadar ilerler. Hukuk Felsefesi metninde ise tarihin ilerleyişini kamusal alanının düzenlenmesine olanak sağlayan hukuk kurallarının nasıl belirleneceğini ve tarihin ilerlemesi sonucunda nasıl bir devlet düzeninde yaşanılacağını anlatır. Tarih Felsefesi metninde ise Hegel, devletlerin kendi çağları içindeki tarihsel ilerleyişini anlatır. Hegel'in diyalektik yönteminden hareketle ortaya koyduğu bu görüşleri genel olarak iki çerçevede incelemek mümkündür. Bunlardan ilki tarihin ilerleyen yapısının en nihayetinde bir noktada sonlanacağını ileri süren tarihin sonu tezidir. Tarihin sonu tezine sahip olan Kojeve, Markisist bir perspektif içinde Hegel'in tarih anlayışını yorumlarken; yine aynı bakış açısına sahip olan Fukuyama, tarihin sonu tezini liberal bir perspektifler değerlendirir. Diğeri ise diyalektik süreçle tanınma ilişkisinin, çatışmanın hiçbir zaman bitmemesinde dolayı, tarihin ilerlemesine devam edeceğini ileri süren sarmal model bir tarihsel yaklaşımı içerir. Sarmal model tarihsel yaklaşımında ise varoluşçu bir perpektif içinde tarihin sürekli devindiğini söyleyen Hyppolite ile yine Marksist bir perspektifle tarihin ilerlemeye hep devam edeceğini ileri süren Marcuse'un düşünceleri yer alır. Hegel'in düşüncesinde de söz konusu olan tarihsel yaklaşımlarda da tüm bu süreçler ise diyalektik bir bakış açısında ele alınır.
Mircea Eliade' de kutsalın diyalektiği
Kutsal, insan hayatında her zaman merkezi rol oynamış bir yapıdır. Kutsalın kuşatıcı yapısı ile insanların hayatları şekillenmiş, bu yapı, insan hayatında değişim ve dönüşümlere yol açmıştır. Öte yandan insan da bu yapının pasif bir alıcısı olmayıp, onun deneyimlenme şekillerini çeşitlendirmiştir. İnsanın hayatında önemli bir yeri olan kutsalın, insan deneyimlerinden bağımsız bir yapısının olup olmadığı, varsa bu yapının özelliklerinin neler olduğu önemli bir soru olarak karşımıza çıkmıştır. Diğer yandan, farklı zaman ve mekânda yaşamış insanların farklı kutsal deneyimlerinin ortak bir noktasının olup olmadığı da bu deneyimin özgün yanını ortaya koymak açısından önemlidir. Kutsalın yapısı, insanların bu yapıyla ilişkisi sorularını ele alan, bu konularda fikirlerini sunan düşünürler bulunur. Bu düşünürlerin önde gelenlerinden biri Mircea Eliade'dir. Mircea Eliade, kutsalın yapısını ele aldığı gibi, bu yapının tarihsel süreçte farklılaşan ifadelerini, deneyimlenme şekillerini de ele almıştır. Eliade, kutsalın, kutsal-olmayanı aracı kılarak kendini sunduğunu, bundan dolayı da diyalektik bir yapıya sahip olduğunu belirtmiştir. Diyalektik bir yapıya sahip olan kutsalın, dünyayı kutsal, kutsal-olmayan olarak ikili bir yapıya böldüğünü, böylece diyalektik yapıya göre şekillenen bir düzen oluşturduğunu ifade etmiştir. Eliade, insanların kutsalın diyalektik yapısı karşısında nasıl konumlandıklarını tespit etmeye çalışmıştır. Ona göre, diyalektik bir yapıya sahip olan kutsal, insanın tarihindeki bir aşama değil, insanın bilincinin yapısında bir unsurdur. Bundan dolayı, Eliade'ye göre, insanın kutsaldan arınmaya çalışması, insanın kendi varoluşunun bütünlüğünü bozmasıdır. Eliade, dindar insanın ise mükemmel insan olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, dindar insan kendi yapısında bulunan kutsal ile bilinç düzeyinde bağ kuran, varoluşunu bütünlüğüyle ortaya koyan insandır. Çalışmalarında kutsalın önemine, kutsalın insan varoluşuna etkisine geniş yer ayıran Eliade'nin, bu iddialarını doğru anlamak için kutsal ve din kavramlarını nasıl bir anlamla donattığını anlamak önemlidir. Bu çalışmada ise, Eliade'nin kutsalın diyalektiği olarak belirttiği yapıya ve insanın bu diyalektik yapıyla olan bağına yönelik iddialarını ele alıp değerlendirmek amaçlanmıştır.
Gilles Deleuze'ün sinematografik imgeleri çerçevesinde Stanley Kubrick'in Otomatik Portakal filminin analizi
Fransız filozof Gilles Deleuze çağdaş felsefenin en önemli düşünürlerinden biridir. Siyaset kuramı, feminist kuram ve sinema kuramı gibi birçok alanı düşünceleri ve yaklaşımlarıyla etkilemiştir. Düşünsel bir yaratım olan sinema, dilbilim ve psikanaliz gibi alanların çalışma konusu dahilindedir. Fakat Deleuze bu alanların sinema ile bağ kurma gücünü yetersiz bulur; ona göre bu bağı kuracak olan felsefedir. Bu çalışma Deleuze'ün sinema yaklaşımına bağlı olarak şekillenmiştir. Deleuze felsefe ve sinemanın ortak bir paydada buluşmasını, içlerinden birinin çözümlemek zorunda olduğu bir problemi diğerinin de kendi disiplini çerçevesinde çözümlemeye çalışmasında görür. Dolayısıyla onun sinema yaklaşımı bu alanların birbirleri üzerine düşünmelerinden ziyade, felsefenin sinema ile beraber düşünmesi olarak ifade edilebilir. Felsefenin amacının kavramlar yaratmak olduğunu ifade eden Deleuze, sinemayı bir imgeler pratiği olarak nitelendirir ve bu pratiğin kuramını yapma görevini felsefeye yükler. Deleuze sinema kuramı hakkındaki düşüncelerini Sinema I (hareket-imge) ve Sinema II (zaman-imge) olarak iki ciltlik bir çalışma şeklinde sunmuştur. İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar hareket imgeye bağlı olan klasik sinema, savaşın kendisiyle getirdiği yıkımla beraber yeni imge arayışlarına girişmiş, bu arayış zaman imgeye bağlı modern sinemanın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu tez gösterime girdiği tarihten itibaren büyük tartışmalara yol açan Stanley Kubrick'in Anthony Burgess'ın romanından uyarladığı Otomatik Portakal filminin içerisinde Deleuze'ün sinematografik imgelerinin izlerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır.
Friedrich Nietzsche felsefesinde Zerdüşt'ün üstinsan bildirisi üzerine bir inceleme
Bu tez, Nietzsche felsefesinde merkezi bir yer işgal eden 'üstinsan' kavramının yaslandığı tüm arka planı ayrıntılarıyla incelemeyi ve bunu takiben 'üstinsan' kavramıyla işaret edilen konseptin nasıl bir gereklilikten doğduğunu, hangi nitelikleri barındırdığını ve yaşam karşısındaki rolünü vermeyi amaçlamaktadır. Nietzsche, felsefesi boyunca esasında bizlere bir kültür eleştirisi sunar ve bu eleştirilerini ortaya koyarken temelde tek bir izlek üzerinden hareket eder. Bu ise yaşamın en yüce değer olarak kabul edilmesidir. Böyle bir düşünce ile felsefesini icra eden Nietzsche, yaşamın soluğunu kesen tüm anlayışlara karşı büyük bir protesto geliştirir ve bu protestonun temel kahramanı, Sokrates ve Platon'cu öğelerle beslenen Hıristiyanlık ve bunun bir uzantısı olan öte dünyacı görüştür. Nietzsche ekseninde Hıristiyanlığın gelişiminde etkili olan ve sonrasında Hıristiyanlığın etkide bulunduğu tüm düşünceler temelde mutlak hâkîkat ülküsü ile geçerli olan yaşamı yozlaştırıp kurgusal bir öte dünya fikrini topluma aşılamayı kendilerine biricik edim saymışlardır. Fakat Nietzsche için daimi bir oluşa karşılık gelen yaşamda mutlak bir hâkîkatten söz etmek imkânsızdır. Nietzsche, tüm hâkîkat nitelendirmelerini esasında varoluşun belirsizliği karşısında sığınılan bir liman olarak görmektedir. Öyle ki bu liman, kişileri yaşamda etkisizleştirir, hissizleştirir, var oluşun gerçeğiyle yüzleşmekten alıkoyar. Böylece insan tüm yaşamını belli otoriteler etrafında sürdüren itaatkâr bir köleye dönüşür. Bu ise yaşamın tüm değerleriyle hastalıklı bir duruma dönüşmesini imleyen 'decadence' durumudur. Nietzsche, yaşadığı yüzyılı decadence'ın en ateşli tezahürü olarak değerlendirir. Ona göre bu tezahürün varacağı nihai nokta tüm yaşamlarını uğruna sürdürdükleri tanrının ölümüdür. Bu ölüm aslında insanın ölümüne de gebedir. İnsan, tüm var oluşun anlamını yüklediği tanrının ölümüyle kendi var oluşunun sancısı karşısında nihilistik bir krize düşer. Artık yaşamın bir anlamı kalmamıştır. Bu noktada Nietzsche, bir kriz olan nihilizmi yaşamın kurtarılmasında ve dolayısıyla üstinsana ulaşılmasında son bir ümit olarak görüp nihilizmin en aşırı hali olan aktif nihilizmi öğütlemektedir. Ona göre aktif nihilizm ile insan, tüm değerleri yerinden eder ve bu da en yüce değer olan üstinsana kapı aralar. Nietzsche ekseninde bu üstinsan yeryüzünün yeni anlamıdır. Bu insan bir oluş olan yaşamın bağrına tüm edimleriyle saplanan yaratıcı güçtür. O, tüm değerlerin, egemenlerin, sınırların ötesinde olan ve içgüdüleriyle dolup taşan yegâne yaşam pratiğidir. Bu pratiğin tahayyülü bile yaşamın yeniden doğuşuna katkı sağlayacaktır.
Farabi ve Spinoza'nın Tanrı anlayışı
Farabi Doğu'nun Spinoza da Batı'nın önde gelen en önemli filozoflarındandır. Her iki düşünür de gerek Yunan'ın felsefi mirasından gerekse içerisinde yetiştikleri dinsel geleneklerin teolojik birikiminden beslenerek kendine özgü bir metafizik, bir ontoloji ve siyaset felsefesi geliştirmiştir. Özellikle vahiy, peygamberlik, akıl-iman ilişkisi gibi meselelerde her iki filozofun birbirine oldukça benzer görüşleri ileri sürmüş olmaları ister istemez akla Spinoza'nın Farabi'den önemli ölçüde etkilenmiş olabileceği ihtimalini getirmektedir. Nitekim Farabi'nin Spinoza'yı Maimonides vasıtasıyla etkilediği yönünde kimi iddiaların olduğunu görmekteyiz. Bu meseleye ilişkin yapılan kimi Türkçe çalışmalar bu hususa özellikle dikkat çekmişlerdir. Bununla birlikte Farabi ile Spinoza arasında metafizik/ontoloji bağlamında Tanrı görüşleri bakımından bir benzerliğin olup olmadığına pek değinilmemiştir. Bu çalışma, her iki düşünürün metafiziklerinde/ontolojilerinde de kayda değer paralelliklerin olması gerektiği varsayımıyla hareket etmiş ve neticede onların, her iki düşünürün geliştirdiği kendine özgü bir Tanrı ve alem anlayışı (Birisi dualistik diğeri monistik) olsa da, metafizik görüşlerinde de ciddiye alınması gereken benzerliklerin olduğu fikrine ulaşmıştır
Felsefesel intihar ve Camus'da intihar problemi
Dünyada her yıl bir milyondan fazla insan tüm ölüm nedenleri içerisinde onuncu sırada yer alan intihar sebebiyle hayatını yitirmektedir. Ayrıca her yıl yirmi milyona yakın intihar teşebbüsü meydana gelmektedir. İntihar, haddizatında insanın öz benliğine yönelmiş bir saldırganlık ve yok etme fiili niteliğinde olup, bireyin hayatına kasten son vermesi anlamına gelmektedir. Başka bir anlatımla intihar, yaşamına son vermeye karar veren bireyin en etkin yöntemi seçip, kimsenin müdahalesine izin vermeyecek şekilde kendini öldürmesidir. Tarihin farklı dönemlerinde toplumlar intihara farklı tepkiler vermiştir. İntihar bazı toplumlarda doğru bir davranış olarak kabul edilip desteklenirken, başka toplumlarda ise olumsuz bir eylem olarak görülmüştür. Söz konusu tepkilerin çerçevesini çizen en önemli faktörlerden biri de toplumların düşünce yaklaşımları ve bu yaklaşımları belirleyen filozoflar olmuştur. 20. yüzyılın çok önemli filozoflarından biri olan Albert Camus farklı felsefesel yaklaşımlardan da etkilenerek intihar olgusunu felsefenin en temel problemi olarak görmüş, başka bir anlatımla intihar olgusunu felsefenin odağına yerleştirmiştir. Camus, insanın çıkmaza girdiği zaman absürd durumuyla karşı karşıya geleceğini öne sürmektedir. Başka bir anlatımla insanın yaşadığı çıkmazlar, kendisini çevreleyen boşunalık duygusunu ve absürd durumunu açığa çıkarmaktadır. Camus, insanın absürd ile savaşında mağlup olarak intihar edebileceğini veya bu duruma başkaldırabileceğini belirtmektedir. Camus intihar tercihinin dürüstlük olmadığını, zira ölümün insanı huzura kavuşturduğunu, fakat insanın dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalması, onu incelemeye çalışması gerektiğini vurgulamaktadır.
Muhammed Abid el-Cabiri'nin İbn Sina yorumu
Bu çalışmanın amacı İslam düşünce dünyasında toplumsal, siyasal ve fikri olarak büyük bir krizin ve gerilemenin olduğunu düşünen Cabiri'nin gerileme sebebi ve bu sebebi bertaraf etme yöntemini ele almaya çalışmaktır. Cabiri çağdaş İslam düşünürleri gibi İslam dünyasında düşünsel olarak büyük bir gerilemenin olduğunun farkındadır. Bu gerilemeden ve krizden kurtulmak için yapısal ve rasyonel bir yöntem kullanmaktadır. Cabiri'ye göre Arap-İslam düşünce geleneğinin duraklaması ve çöküşünün sebebi İbn Sina'dır. Cabiri açısından İbn Sina, doğu teorik düşüncenin akli rasyonelleşme idealini bir kenara bırakarak, geçmişinden getirdiği bir ideoloji ile aklı irrasyonelliğe temel kılmıştır. Hatta her türlü hurafeyi ilim haline getirip, okutarak irrasyonel olan her şeyi İslam dünyasına yerleştirmiştir. Böylece aklın donuklaşmasına ve düşünsel geleneğin çökmesine neden olmuştur. Hatta kurduğu Meşriki felsefe de bunun bir tezahürüdür. Cabiri'nin İbn Sina'ya yönelik açtığı tartışmalar, çağdaş dönemde karşılığı bulan tarzdadır. İbn Sina araştırmacılarının İbn Sina'nın felsefesi mistik midir sorusuna Cabiri perspektifinden yapılan okumayı ve bununla birlikte İbn Sina'nın epistemolojik-ideolojik bir amaç güttüğü iddialarına yanıtlar aranmıştır. Cabiri'nin İslam dünyasına yönelik tüm gayretinin nedeni, kötü durumdan kurtarmak için bir reçete sunmaktır. Ancak Cabiri'nin İbn Sina felsefe sistemine karşın rasyonel ve modern bir çözüm ararken, modernlik ile yeterince yüzleşmediği görülür. Aynı zamanda Cabiri, İbn Sina'nın ideolojik olarak sergilediği tavırdan bahsederken kurgusal ve tarihsel gerçekliklerden uzak iddialar öne sürdüğü söylenebilir. İbn Sina'ya atfettiği Meşriki felsefeden kopup Mağribi felsefeye yönelme teklifi, Cabiri açısından donukluk ve gerilemeden kurtuluş yolunu gösterirken, İslam dünyasının bütünlüğünü ideolojik ve coğrafi tanımlarla kategorileştirme ve oryantalistlerin iddialarını yerlileştirme anlamına da gelir.
Arthur Schopenhauer'da pesimizmin felsefesi̇
Bu çalışma Schopenhauer'in üzerinde çok durulmayan ve hakkında yeterli çalışma yapılmayan kötümser felsefesine ilişkindir. Hayatın sürekli olumsuz yönüne vurgu yaparak acı, ıstırap, mutsuzluk gibi kavramlarla felsefesinin dikkat çeken yönünü ortaya koymuştur. Hayatın yaşanmaya değip değmediği, dünyanın ve insanların kötülüğü mistik düşüncelerini ortaya koymada etkili olmuştur. Bu çerçevede dinleri incelemiş ve bunlar hakkında bir kritik yapmıştır. Mental, ruhsal ve fiziksel olarak bu dünyada varoluşunu tamamlamaya çalışan insanın içinde bulunduğu olumsuz koşulları nasıl aşabileceğini kendi felsefesiyle anlatmıştır. Var oluşun dünya ile olan ilişkisini irdelemiş ve ölümden sonra ile ölümden önce olan boşluğu sorgulamıştır. Metafiziğin insandaki yerine değinerek içsel doğamızın ölümle birlikte ölüp ölmediğini sorgulamış ve bunları yaparken inandığı Budizm inancına bağlı olarak bu konuları ele almıştır. Bu çerçevede çalışma çağın en büyük ve en önemli kötümser filozofu olan Arthur Schopenhauer'in bu bağlamda ortaya koyduğu görüşlerini incelemiş ve onun karamsar felsefesini anlatmaya çalışmıştır.
Jean Paul Sartre'da ben'in öteki ile ilişkisi
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm), temelde insanın kendi değerlerini kendinin oluşturabileceğini, geleceğini yine kendisinin kurabileceğini savunan bir felsefe akımıdır. Martin Heidegger, Karl Jaspers, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty gibi filozoflarca temsil edilen varoluşçuluk, felsefi bakımdan temellerini Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürlerden alarak nihayetinde Jean Paul Sartre ile kurama dönüşmüştür. Varoluş felsefesi ile kendi çağının ötesine de damga vuran Jean Paul Sartre felsefesinin temel çıkış noktasını, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesi oluşturur. İnsan varlığı, diğer nesnelerde olduğu gibi varoluşundan önce belirlenmiş bir öze sahip değildir. Tanrıtanımaz Sartre'a göre, Tanrı yoksa insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü de yoktur ve bu bağlamda insan herhangi bir şey gibi "orada olarak" var olsa da diğer şeylerden farklı olarak bir bilince sahiptir ki bu bilinç sayesinde o önce var olur ve ardından özgür seçimleri ile kendi özünü belirler. Bu nedenle insan özgürlüğe mahkûmdur. Özgür seçimleri ile kendinde varlığın dışına çıkarak kendi için varlığa evrilen insan, "benlik" sahibi olur. Birey olmanın koşulu, toplumun değer yargılarına göre değil bireyin özgür seçimlerine göre yaşamadır ve Sartre bu otantik varoluşların dışında varoluş sergileyen insanların başkalarıyla yapışkanlık içerisinde yaşadığını ve başkaları arasında kendine yabancılaşan otantik insanın bundan bulantı duyduğunu belirtir. Ben'in Öteki ile ilişkisini varoluş felsefesinde önemle konumlandıran Sartre'a göre, benim özgürlüğümü ve özsel içeriği olmayan otantik varoluşumu engelleyeceği ve herkesin Öteki'nden sakladığı gizli bir şeylerinin olması sebebiyle ben ile öteki ilişkisi olanaksızdır. Tezde, konuyla ilgili ön bilgilerin serimlenmesi ardından tezin esas konusu olan Ben'in Öteki ile İlişkisi sorunsallaştırılıp Sartre felsefesinin, kendisi için varlığın özgürlüğü, sorumluluk, yabancılaşma, hiçlik, özgürlüğe mahkûm oluş, özgürlüğün sınırları, iç daralması ve kendi kendine sorumluluk, beden, bakış kavramları temelinde irdelenecektir.
Thomas Hobbes'ta yasa üzerine bir inceleme
Thomas Hobbes, modern siyaset felsefesinin önde gelen filozoflarından biridir. Onun bütünlüklü felsefesi, yaratmış olduğu kavramlarla daha açık ve anlaşılır hale gelmiştir. Siyaset felsefesinde sıklıkla kullanılan kavram ya da kavramlaştırmalar da Thomas Hobbes'un felsefesinde böylelikle yeniden anlamını bulmuştur. Klasik öğretilerin çok uzağında kalan Thomas Hobbes'un felsefesi doğa-yasa ilişkisine dayanmaktadır. Bundan dolayı Thomas Hobbes'un siyaset felsefesindeki ilk hareket noktası doğa durumu anlatısıdır. Hobbes, doğa durumu anlatısından doğa yasası ve toplum sözleşmesi kavramlaştırmalarına ulaşmıştır. Doğa durumu anlatısının siyaset felsefesinde hareket noktasını oluşturmasının temel sebebi de insanın en temel ihtiyacı olan güvenlik ihtiyacını en iyi açıklayan anlatı olmasıdır. Güvenlik ihtiyacı, korkunun tetiklediği bir ihtiyaç olduğundan insan, doğa yasasından yola çıkarak toplum sözleşmesini gerçekleştirmiş ve devleti yaratmıştır. Devlet de böylelikle toplum düzeninin getirmiş olduğu barışın en büyük temsilcisi ve koruyucusu konumuna yükselerek, toplumsal güvenlik ve barış ilişkisinin en önemli unsuru haline gelmiştir. Olgusal olanın üzerinde teolojik ve metafizik bir olması gereken olarak konumlanan yasa, Hobbes ile birlikte radikal bir dönüşüme uğramıştır. Hobbes'un kurguladığı yasa, devlet ve egemen özdeşliği yasanın geleneksel kökenlerinden kopuşuna olanak sağlamıştır. Yasa ile ilgili bu kırılma Batı siyasal teorisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu çalışmanın temel amacı Thomas Hobbes'un yasa üzerine düşüncelerini siyasal ve hukuksal bağlamda ele almaktır.
Chomsky'nin kartezyen dil anlayışı
Bu çalışmada Chomsky'nin Kartezyen dil anlayışı, yani dilin apriori yönü üzerine yaptığı tespitlerin incelenmesi esas konudur. Dilin doğuştanlığı görüşünün dil felsefesindeki yeri ve Chomsky ile nasıl şekillendiği ve dil incelemeleri sırasında geliştirdiği kuramların neler olduğu ele alınmıştır. Tezin diğer bölümünde ise Platon'dan Chomsky'ye gelen süreçte dil anlayışının geçirdiği değişimin dil felsefesini nasıl etkilediği irdelenmiştir. Tüm bu veriler ışığında Chomsky, dil yetisini varoluşumuzun ilk anlarından itibaren bize verili olan bir yetenek olarak tanımlamış ve bu yetenek sayesinde insanın, sonlu sayıda sistemle sonsuz sayıda ifade üretebilen bir mekanizmaya sahip olduğunu savunmuştur. Dil yetimizin önemli bir kısmını genetik olarak edindiğimiz görüşünü öne süren Chomsky, bu konudaki özgünlüğünü ortaya koyduğu kuramlarla da desteklemiştir. Çalışmada konu edindiğim zihin ve dil ilişkisi Chomsky'nin tüm yapıtlarında esas temadır. Bunun yanı sıra evrensel dilbilgisi ve üretici (dönüşümsel) dilbilgisi kuramlarını da ilk defa Chomsky öne sürmüştür.
Bilim tarihinden örneklerle Francis Bacon'ın "Novum Organum" adlı eseri üzerine eleştirel bir inceleme
Bu çalışmanın amacı, Francis Bacon'ın "Novum Organum" adlı eserinde ortaya koyduğu üç temel iddiayı irdelemek ve Bacon'ın bu iddialarında haklı olmadığına ilişkin tarihsel bir değerlendirme öne sürmektir. Bacon, Aristoteles yöntemini eleştirirken; savunduğu yöntemin "tek" olduğunu ileri sürmüş ve kendi yönteminin geleneksel yöntemin yerini alacağını iddia etmiştir. Bu çalışmada Aristoteles'in yöntemine yapılan eleştirilere Bacon'dan önceki dönemde yaşayan bazı düşünürlerin yaptıkları çalışmalardan örnekler vererek bu iddianın geçersiz olduğu gösterilmektedir. İkinci olarak Bacon, kendisinden önceki dönemde ortaya konulan bilimsel çalışmalarda gerçek anlamda deney ve gözlemin olmadığını öne sürmektedir. "Yeni bilim anlayışı"ndan önce, "uygulayıcı, deneysel ve gözlemsel bir metoda dayalı" bilimsel bir çalışmanın olmadığını savunan Bacon'ın bu iddiasına karşı çıkmak amacıyla bu çalışmada bilim ve astronomi tarihinden deney ve gözleme ilişkin örneklere yer verilmiştir. Seçilen örnekler dikkatle incelendiğinde bu deney ve gözlem örneklerinin modern bilim açısından da değerli oldukları görülecektir. Son olarak Bacon, "Novum Organum"da önerdiği yöntemin bilimsel çalışmalarda herkes tarafından kabul edilecek ve kullanılacak bir yöntem olduğunu ileri sürmektedir. Bacon'ın bu iddiasına da modern bilimin simgelerinden biri olan idealleştirme yönteminin kullanılmasını örnek göstererek karşı çıkılacaktır.
Thomas Kuhn'un paradigması ile Michel Foucault'nun epistemesinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın ana teması bilimsel ve toplumsal değişimlerin belirleyicisi olan yaklaşımlara ve kullanılan yöntemlere yakından bakarak bir inceleme alanı oluşturmaktır. Bu inceleme öncelikle bilimsel anlamda yöntem ve kuram değişikliğine yön veren paradigma kavramıyla dikkatleri üzerine çeken Kuhn'a yönelik bir alanı ifade etmektedir. Diğer bir yandan da episteme kavramına yüklediği anlamla tarihsel bir perspektif içerisinde sosyal bilimsel bir felsefe ortaya koyan Foucault'ya yönelik bir alanı ifade etmektedir. Her iki filozofun da düşünce ve inceleme alanlarında kendilerine özgü kavramlar geliştirerek geleneksel düşünce yapılarından ayrıldıklarını yapılan okumalar ve araştırmalar ışığında bu çalışmayla gözler önüne sermeyi hedefledik. Hem bilimsel hem de felsefi boyutta değişim ve ilerlemenin yapısını kabul edildiğinden daha farklı bir biçimde olduğunu ortaya koyan bu iki düşünürün kullandıkları kavramlar ayrı olsa dahi yöntem ve teknikleri bakımından bir paydada buluştuklarını görmek mümkündür. Kuhn, paradigma kavramını değişimin en temel noktasına yerleştirirken, Foucault değişimi epistemenin değişebilir niteliği üzerinden ifade eder. Her iki düşünürde tarihsel dönemler içinde şekillendirici yapıların arkaplanına inmeyi hedeflemişlerdir. Kullandıkları yöntem ve geliştirdikleri kavramlar üzerinden değerlendirilerek iki düşünür de anlaşılmaya çalışılacaktır. Dolayısıyla bu çalışma bir bakıma her iki düşünür arasındaki ortak paydaya işaret ederek, izledikleri yol bakımından benzerliklerini anlamlı bir bütün halinde birleştirme çabası olarak sayılabilir.
Jean Paul Sartre'ın varlık ve hiçlik metninde diyalektik kavramı
Bu çalışmada; diyalektik kavramının Varlık ve Hiçlik adlı kitapta nasıl işlendiği ve felsefe tarihindeki yansımaları incelendi. Herakleitos'un oluş ve bozuluş yöntemi, Platon'un diyalektik yöntemi, Alman İdealizminin diyalektik yöntemi incelendi. Çağdaş ve Varoluşçu felsefede etkili olan Varlık ve Hiçlik adlı kitap, diyalektiğin bağlamında incelendi. Jean – Paul Sartre'ın varoluş kavramında, diyalektiğin işlevi müşahede edildi. Kendinde varlık ve kendisi-için varlığın karşıtlığında diyalektik sorgulama yapıldı. Kendisi-için varlığın özgürlüğünü, diyalektik yöntemle nasıl kazandığı incelendi. Jean-Paul Sartre, varlığın hiçlikle nasıl münasebet kurduğunu ve kendisi-için varlığın mutlak özgürlüğünü nasıl temellendirdiği görüldü.
İbn Haldun düşüncesinin varlık ve bilgi temelleri
İbn Haldun (1332-1406) İslâm düşünce tarihindeki önemli düşünürlerden biridir ve en çok umran ilmi ile tanınır. Dolayısıyla o, umran ilminin içerdiği konu ve tartışmalar bağlamında daha ziyade tarih, siyaset gibi alanlarda ele alınmıştır. Ancak bu çalışmalara bir göz atıldığında görüleceği üzere birçok çalışma onun düşüncesinin temelinde bulunan ontolojiyi ve bu ontolojiye dayalı olan epistemolojiyi ya ihmal etmiş ya da hak ettiği yeri vermemiştir. Biz, İbn Haldun'un anlaşılabilmesi için öncelikli olarak onun vahye dayalı ontolojisinin ve epistemolojisinin ortaya koyulması gerektiğine inanıyoruz. Bu iddiamızdan hareketle, onun üzerine yapılan çalışmalarda gördüğümüz bu eksikliği gidermek için onun varlık tasavvurunu ortaya koymaya ve ardından onun bilgi tasavvurunu da bu varlık tasavvuruna dayalı olarak izah etmeye çalıştık. Gördük ki, İbn Haldun'un özgün bir varlık tasavvuru var ve onun, bu varlık tasavvuru felsefî olarak temellendiriliyor. Nihayet, varlığa dair bu tasavvur onu klasik felsefî gelenekten ayırıyor. İbn Haldun'un bu özgün felsefî dizgesinin bugün bizler için yeni bir felsefî dizge adına imkân taşıdığı kanaatine vardık ve ne tür imkânlar barındırdığını ise sonuçta tartışmaya çalıştık.
Zihinden topluma: Sosyal ontoloji ve John Searle
Sosyal ontoloji, kökenleri eskiye dayanmamakla birlikte son dönemlerde felsefenin bir kavramı olarak oldukça ilgi görmeye başlamıştır. Sosyal ontolojiye ilişkin görüşleriyle ön plana çıkan filozoflardan biri de John R. Searle'dür. Sosyal ontolojisi dikkate alındığında açıkça görülüyor ki Searle, sadece toplumla ilgilenmemekte toplumu oluşturan insan ve insanın bir parçası olduğu doğayı temele almaktadır. İnsanın doğa ile olan ilişkisini açıklığa kavuşturduktan sonra Searle, insanın toplumu nasıl oluşturduğunu açıklar. Searle'ün toplum tasavvuru doğa–insan–toplum üçgeninde ele alındığında açıkça görülmektedir ki Searle, insan zihninin bu oluşumdaki önemini vurgulamaktadır. Bu bağlamda zihinden topluma bir toplum şeması çizer. Çizilen bu şemanın basamakları kabaca yönelimsellik ve kurumsallaşma şeklinde özetlenebilir. Öte yandan, felsefenin kadim problemleri olarak görülebilecek diğer iki husus özgür irade ile özgür konuşma şeklinde sıralanabilir. Bütün bunlar dikkate alındığında Searle'ün oluşturduğu sosyal ontolojisinin bir bütünlük içerip içermediği önem kazanmaktadır. Bu anlamda yönelimsellik, kurumsallaşma, özgür konuşma ve özgür iradenin bir uyumluluk göstermesi beklenmektedir. Searle, sosyal ontolojisini kurarken basamaklar halinde ilerler. Bu basamaklardan biri yönelimsellik iken diğeri ise kurumsallaşma olmaktadır. Bu iki basamak arasındaki geçişin tutarlılığı ile bu iki kavramın özgür konuşma ve özgür irade ile olan bağlantısı incelendiğinde bir problemin olup olmadığı noktası önem kazanmaktadır. Bu çalışmanın da amacı sosyal ontolojinin tanımını verdikten sonra söz konusu bu dört kavram arasındaki geçişte bir tutarlılığın olup olmadığını sorgulamaktır. Anahtar kelimeler: Sosyal Ontoloji, Yönelimsellik, Kurumsallaşma, Özgür Konuşma, Özgür İrade.
Said Nursi'nin evrim eleştirisi
19. yüzyılın ikinci yarısının başında Charles Darwin'in yazdığı "Türlerin Kökeni" isimli kitabı Dünya bilim tarihindeki önemli olaylardan biridir. O güne kadar özellikle nispeten büyük canlıların yaratıldığı genel bir kabul görmekteydi. Ancak ilgili kitapla, insan dâhil tüm canlıların ilkin atmosfer koşullarında kendiliğinden oluşan bir ilk canlının evrimleşmesiyle oluştuğu bilim çevrelerinde önemli bir kabul görmüştür. Bir yaratıcıya gerek kalmadan canlının kendiliğinden oluşabilmesi doğası gereği determinist, materyalist ve bir ölçüde natüralisttir. 20. yüzyılın ilk yarısında yazılan, birçok eseri içeren Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur külliyatı temel olarak bir yaratıcının varlığını ve birliğini konu edinmektedir. Bu bağlamda determinist, materyalist ve natüralist dünya görüşleriyle zıt olması olağandır. Risale-i Nurlarda her ne kadar Evolution veya Evrim ibaresi hiç geçmesede, ıstılah olarak evrim teriminin tekabül ettiği anlamla çelişik pek çok paragraf bulunmaktadır. Bu çalışmada Said-i Nursi'nin yaratılış düşüncesi temelinde evrime yönelik eleştirileri çözümlenmeye çalışılacaktır.
Nietzsche ve Dostoyevski'de bilimci insan tasarımının reddi
İnsan varoluşu ve insanın ne olduğu problemi uzun zamandır felsefenin temel konusu olmuştur, olmaya da devam edecektir. Fyodor M. Dostoyevski (1821-1881) ve Friedrich Nietzsche (1844-1900) 19. yüzyılda düşünce, felsefe ve edebiyat hayatına büyük katkı sağlamış ve damga vurmuş iki önemli düşünürdür. Her ne kadar farklı şehirlerde, farklı ortamlarda yaşamış olsalar da hayatları boyunca insan ve insanın problemlerine dair düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Her iki düşünürde insanı ele alırken zaman zaman benzer sonuçlara varmışsa da çoğunlukla insanı farklı biçimlerde ele almışlardır. Dostoyevski ve Nietzsche, temelde insan hayatının anlamını ve değeri problemi çerçevesinde, insanın kendisinde sahip olduğu olanakları nasıl en üst değere çıkaracaklarına dair teoriler üretmişlerdir. Dostoyevski için insanın kendi varlığını gerçekleştirmesinin yolu; insan sevgisi, merhameti ve kendisinden üstün olan yegâne güç olan Tanrı'ya inanmak ile dinine temiz bir kalple bağlanmaktır. Nietzsche açısından ise bu yol, insana toplum tarafından dayatılmış ve sorgulamadan kabul ettiği ahlaki ve dini değerlerin özünde değersiz olduğunu bilmesi ve bu değer yargılarından kurtularak kendi içinde bulunan gücü keşfetmek kaydıyla üstinsana ulaştırabilmesidir. Her iki düşünürün ortaklaştığını iddia ettiğimiz yanları, ikisinin de insanın kendini gerçekleştirmesine ve bunu dışsal bir otoriteden bağımsız yapması gerektiğine dair vurgularıdır. Bizim bu tezde göstermeye çalışacağımız şey tam da bu otoritenin ideolojik görünümlü bir bilim tasarımı olduğudur.
Deleuze: Dilin ontolojisi ve dil rejiminin eleştirisi
Tezimizde Gilles Deleuze'ün Félix Guattari ile birlikte geliştirdiği dil felsefesini ve göstergebilim etkisindeki yapısalcı dil rejimini Deleuzecü bir perspektifle tartışmayı amaçladık. Modern dilbilim ve göstergebilimin kurucusu olarak kabul edilen Saussure, dilin bir işaretler (simge) dizgesi olduğunu iddia edip yapısal analizini bu perspektifle oluşturmuştur. Saussure, dilin anlık kullanımı olan söz (parole) ile genel kullanımı olan dil (langue) arasında ayrım yaparak kelimeler ile anlamlar arasında keyfi bir bağ olduğunu iddia etmiştir, ona göre insan için anlam toplumsal dille mümkün olabilmektedir. Saussure'ün dil yetisinin ifadesi olarak gördüğü söz ve dil arasındaki karşıtlık ilişkisini Lévi-Strauss antropolojiye uyarlayarak kültürel fenomenleri özellikle mitoloji ve akrabalık dizgeleri ekseninde incelemiştir. Dönemin önemli isimlerinden biri olan Lacan ise yapısalcı yöntemi psikanalitiğe uygulamıştır. Özellikle ayna evresi kavramı, psikanalitik yapı anlayışı ve dil ile bilinçdışı arasında kurduğu paralellik bu iddianın açık örnekleridir. Deleuze, Guattari ile bahsi geçen bilim insanları ve filozofların sabitlik ve karşıtlık ilişkisi odağında oluşturdukları göstergeler rejimini oluş, fark ve tekrar, çokluk, rizom, göçebelik ve yersizyurtsuzluk kavramları ekseninde eleştirerek özgün bir dil felsefesi oluşturmuştur. Deleuze'ün dil felsefesinin ana fikri diğer problematiklerde de olduğu gibi olay anlayışına dayanır. Deleuze geliştirdiği dil felsefesinde anlamı herhangi bir sabitlik ya da karşıtlık ilişkisine mahkûm etmeden oluştaki arzunun pratik hayata nasıl yansıdığını ortaya koymaya çalışmıştır. Anahtar Kelimeler : Dil, Göstergebilim, Yapısalcılık, Fark, Göstergeler Rejimi.
Henri Bergson, Martin Heidegger ve Paul Ricoeur'de unutuş kavramının ontolojik konumu
Felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olan "unutma", "anımsama" ve "hafıza" kavramlarının incelendiği bu çalışmada, unutuşun ontolojik anlamdaki yerine dair çıkarımlar yapılmıştır. Henri Bergson, Martin Heidegger ve Paul Ricoeur'ün eserleri ışığında incelenen unutuş kavramı, bir yok olma değil de hafızanın pasif alanına atılma biçiminde ele alınmıştır. Henri Bergson'un zihin felsefesi üzerinden yaptığı açıklamalar, beynin ve hafızanın birbiriyle olan ilişkisini kavramak açısından önemlidir. Unutuşun yok olma anlamına gelmediğine dair iddia, Bergson felsefesi temelinde desteklenebilmektedir. Martin Heidegger'in çalışmaya dahil edilmesi, onun oluşturduğu Dasein kavramının varlığı anlamak ve insanın kendini unutması gibi anlamlar içermesidir. Çalışmanın üçüncü ismi olan Paul Ricoeur, anlatı üzerinden unutmayı ele alarak unutuşu hem nörolojik hem de felsefi anlamda incelemiştir. Onun eserlerindeki unutuş biçimi, Aristoteles'ten Aziz Augustinus'a kadar olan felsefi anlayışın izleğinde aktarılmıştır. Nitekim günümüz çağdaş felsefesine dair de etraflı açıklamalar yapan Ricoeur, hafızada yer alan imgeler ve onların çağrıştırdığı anıları, beyinle ilişkilendirerek açıklamaktadır. Bu çalışmanın amacı, unutuşu ontolojik olarak konumlandırmak ve söz konusu düşünürlerin izinde giderek, unutuşun kati bir yok oluş olmadığını savunmaktır. Nihayetinde anımsamanın sürekli olarak gerçekleşebilme ihtimali, geçmişte kalan her anının her an ortaya çıkabileceğine işaret eder. Öyle ki unutulduğu sanılan bilgiler ya da anılar, kendilerini çağrıştıracak herhangi bir imgenin duyumsanmasıyla yeniden hafızada aktif olarak yer edinebilmektedirler. Tabii ömür boyunca kendiyle ilgili çağrışım nesnesine denk gelmeyen birçok anı vardır; fakat bu denk gelme potansiyelinin kendisi, unutuşun her an anımsamayla ortadan kalkabileceğinin göstergesidir.
Theodor W. Adorno'da özgürlük ve ahlak ilişkisi
Bu tez Alman filozof ve sosyolog olan Theodor W. Adorno'nun özgürlük düşüncesine yönelik bir çalışma niteliğindedir. Adorno'nun özgürlük düşüncesi negatif bir diyalektik ve eleştirel düşünce etrafında şekillenmektedir. Onun felsefi düşüncesi bir bütünlük içerisinde yorumlanmalıdır. İnterdisipliner bir bakış açısına sahiptir. Adorno'nun özgürlük düşüncesi; sanat, edebiyat, toplum, kapitalizm, ahlak gibi üzerine yazdığı her konu ve disiplinle ilişkidir. Bu düşünceler içerisinde özgürlük en çok sanat ve ahlakla dolayımlıdır. Hakikat, tek bir disiplin veya bütün içerisinde değil; ona göre hakikat parçalıdır. Hakikatin parçalı olduğu bir dönemde her şeyin özdeş ve bütünsel kılınması, bireyi özerkliğinden mahrum eder. Burjuva toplumunun karakterist özelliği de özdeşleştirmedir. Adorno'ya göre bireylerin özdeş kılınması mantığı geç kapitalizm döneminde kendini gösterir. Adorno, insanların doğayı egemenlik altına almasıyla birlikte bireyin kendisini de egemenlik altına almıştır. Bireyin egemenlik altına girmesi onu nesneleştirmiş ve şeyleştirmiştir. Adorno, bireyi özgürsüzleştiren bu etmenlerin tarihsel ve toplumsal dinamiklerini inceler. Ona göre birey ve bütünü bu bağlamlarıyla ele almak gerekir. Birey, tarihsel ve toplumsal süreçler içerisinde hep daha iyi bir yaşam umudu ile bütüne bağlanmıştır. Her çağın egemen aklı bunu vaat eder. Ama sürekli olarak daha iyi bir yaşam öğretisi veya ahlaki öğretinin olmasına rağmen hep daha kötüye doğru giden bir yaşamla karşı karşıya kalıyoruz. Bu tezin birinci bölümünde Frankfurt Okulu ve Adorno'nun Otoriteryan Kişiliği, Kültür Endüstrisi ve Estetiği ele alınacaktır. İkinci bölümde ise Adorno'nun özgürlük düşüncesinin düşünce tarihini oluşturan üç filozof ele alınacaktır: Kant, Hegel ve Marx. Son ve üçüncü bölümde ise Adorno'nun özgürlük düşüncesi ile ahlak arasındaki ilişki ele alınmaktadır.
Hakikat ve kurgu: Antik Yunan ve Shakespeare tragedyalarında anlam arayışı
"Bu çalışmada, insanın anlam arayışı hakikat ve kurgu arasında kurulan ilişkiden yola çıkarak Antik Yunan ve Shakespeare tragedyaları ekseninde incelenmiştir. Bu bağlamda hakikat, felsefi hakikat olarak sınırlandırılır. Felsefi hakikat, filozofun düşünsel sürecinin sonucunda kurgulanan nihai anlama işaret eder. Böylece felsefi hakikat, anlamı işaret eden bir kurgu olarak tanımlanır. Edebiyat, şiir, resim ve diğer sanat formlarında anlamı işaret eden kurgular felsefi içeriğe sahip kurgular olarak felsefi kurgudan ayrıştırılır. Felsefi içeriğe sahip kurgular, felsefi hakikatin anlaşılmasına, somutlaştırmasına ve nihayet ete kemiğe büründürülmesine olanak sağlar. Çalışmada, sanat ve Felsefe arasındaki bağlantı araştırılarak felsefenin sanat olduğu iddia edilir. Buradan hareketle, sanat ve felsefe arasında kurulan ilişkinin insanın anlam arayışına katkı sağladığı öne sürülür. Sanat olarak felsefe aracılığıyla anlamın Antik Yunan ve Shakespeare tragedyalarında nasıl açımlandığı tezin merkezi problemi olarak çözümlenir. Bu çözümleme, tragedyalarda sıklıkla işlenen kader, kibir, hırs, kıskançlık, aşk, ölçüsüzlük, başkaldırı, ihanet, yabancılık ve kimlik gibi kavramların felsefi bir açıdan yorumlanmasıyla yapılır. Buradan hareketle, felsefi içeriğe sahip kurgular olarak tanımlanan tragedyaların teorik felsefi hakikatlerin anlaşılmasına olanak tanıdığı belirtilerek sanat ve felsefe ilişkisinin anlam arayışı açısından bir imkân olduğu iddia edilir. Bu çalışma, en genel anlamıyla edebi bir form olan tragedyaların hem felsefi hakikati nasıl anlaşılır kıldığını hem de insanın varoluşsal anlam arayışına nasıl katkı sağladığını araştırır. "
Yapay zekâ bağlamında bilincin olanaklılığına dair bir inceleme
Son zamanlarda zihin felsefesi, insan zekâsı ile yapay zekâ arasındaki ilişkiler üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışmanın amacı, insan zekâsı ile yapay zekâ arasındaki ilişkiyi temel alarak, bilincin yapay zekâda olanaklı olup olmadığını irdelemektir. Çalışmada ilk olarak, diğer zihinler problemi ele alınmış, bir başka kişinin zihinsel hallerini bilmenin zorlukları tartışılmıştır. Söz konusu probleme ilişkin görüşleriyle Thomas Nagel ve Daniel Dennett öne çıkmaktadır. İki filozofun yaklaşımları, başka zihinler problemini çözümlemede farklı yöntemler sunmaktadır. Nagel, Yarasa olmak nasıl bir şeydir? argümanıyla, bir başka varlığın deneyimini kavramanın zorluklarını vurgulamış ve öznelliğin bilincin özü olduğunu öne sürmüştür. Dennett ise hetero-fenomenoloji yaklaşımıyla, başka zihin hallerini incelemek için bilimsel gözlemler yapılabileceğini ileri sürmüştür. Öte yandan, diğer zihinler problemi, Bir başkasının zihin halleri doğrudan algılanabilir mi? ya da Başka bir varlık benim gibi hissedebilir mi? gibi sorularla, bilincin gizemli doğasının kapsamlı bir biçimde araştırılması gerektiğini ortaya çıkartmaktadır. Bu durum, diğer zihinler problemi ile bilinç sorunu arasında bağlantılı bir şekilde köprü kurmaktadır. Çalışmanın ikinci basamağında, bilinç, bilinç sorunun nasıl şekillendiği ortaya koyularak, konun genel şeması şekillenmektedir. Bilinç sorunu ilişkin görüşleri bulunan (David Chalmers, Gilbert Ryle) gibi filozofların bilinci nasıl tanımladıkları ele alınmaktadır. Ayrıca bilinçle ilgili temel kavramlarla (öznellik, niteliksellik, içsellik) John Searle, detaylı bir şekilde irdelenmiştir. Üçüncü olarak, yapay zekâda bilincin olanaklılığına dair sorular incelenmektedir. Bir makine düşünebilir mi? sorusu, zihin felsefesi bağlamında iki farklı (Zayıf YZ ve Güçlü YZ) yanıtlarla tartışılmaktadır. Zihin, zihin halleri, bilinç ve yapay zekâ kavramları detaylı bir biçimde açıklanması ve çözümlenmesi yapılmaktadır. Bu bağlamda insan beyninin söz bilimsel ile anlam bilimsel özellikleri ve yapay zekâda söz bilimsel durumu konuyla bağlantılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Ayrıca Alan Turing geliştirmiş olduğu Turing testi ve ona karşıt geliştirilmiş Çin odası deneyi irdelenmektedir. Bu çalışmada, yapay zekâ bağlamında bilincin olanaklılığının mümkün olup olmadığı tutarlı bir şekilde sorgulanmaktır.
Turgut Cansever'in mekân kavrayışı
Bu çalışmada Turgut Cansever'in mekân kavramına yönelik görüşleri ele alınmıştır. Mekân mefhumu ile ilgili düşünceleri onun insan, varlık, inanç ile ilgili görüşlerine de değinilerek irdelenmiştir. Cansever'in görüşleri üzerine birçok tez yazılmıştır. Ancak bunlar mimarlık, sosyoloji veya kamu yönetimi alanlarında yazılmış tezler olup daha ziyade mütefekkir-mimarın mimari pratiği üzerinden incelendiği çalışmalardır. Ancak Cansever'e ilişkin felsefe alanından bir tez yazılmadığı anlaşılmıştır. Bu çalışma ise felsefe alanında yapılmış bir çalışmadır. Çalışmada Cansever'in mekân kavramına ilişkin kavrayışı ve bu kavrayışın bir felsefe niteliği taşıyıp taşımadığı tartışılmaya çalışılmıştır. Tezin özgünlük iddiası ise buradadır. Cansever'in insan sorununa, mimarlık meselelerine bakışının yirminci yüzyıl felsefesinin önemli kabul edilen bazı felsefe disiplinleriyle ilişkisinin olup olmadığı ve düşüncelerindeki İslâm inancının etkisi incelenmiştir. Cansever'in mekân görüşlerinin yanında, kendisinin öteki mekân kavrayışlarına yönelik eleştirilerine de yine bu çalışmada yer verilmiştir. Çalışma boyunca anlaşılmıştır ki Cansever mekân görüşlerini belirtirken bunu başka kavrayışlara yönelik eleştiriler getirerek gerçekleştirmiştir. Mütefekkir-mimarın yoğun eleştirel tavrı ise eleştirilerinin çalışmada müstakil bir bölüm içerisinde ele alınmasını gerektirmiştir. Belirtildiği üzere çalışma mimarın mekân anlayışının bir mekân felsefesini ihtiva edip etmediği sorusunun yanıtlanmaya çalışılması hedefindedir. Konuyu tek bir kültürel zeminde ele almayıp mekân fenomenini İslâm kültüründeki, Batı kültüründeki ve Asya kültüründeki tezahür tarzları açısından ele almıştır. Çalışmanın neticesinde ise mimarın gerçekleştirdiği mekân ile ilgili düşünce pratiğinin bir felsefe olduğu sonucuna varılmıştır. Çünkü mimar, mekân ve mimarlık kavramlarını irdelerken bunu, kavramları tarihsel ve etimolojik açılardan inceleyerek yapmıştır. Örneğin mimar kavramının anlamsal olarak dünyayı güzelleştirmek ile ilişkisine değinmiş, mekân ve mimarlık kavramlarının tarih boyunca dönemlerin inanç ve düşünce yapılarıyla ilişkisini ortaya koymuştur. Bu incelemelerinde mekân ve mimari kavramlarını, pratiklerini tahlil ederek bunların artalanında bir inanç, düşünce (veya felsefenin) olduğunu belirtmiş, onları ortaya çıkarmayı hedeflemiştir. Bu yüzden çalışmanın sonucunda varılan bu neticeyle beraber onun sırf bir mimar olarak değil, düşünür-mimar ve yaptığı düşünsel faaliyetin de bir felsefi pratik olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Hukuk devletinde direniş hakkı olarak sivil itaatsizlik
Sivil itaatsizlik, adalet ve eşit haklar için mücadele eden yurttaşların, herkesin vicdanına hitap ettiği, şiddeti reddettiği ve iktidara yasaları adil bir şekilde uygulama çağrısı yaptığı eylemlerdir. Tarih boyunca farklı ülkelerden farklı yurttaşların başvurduğu bu eylem, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Dolayısıyla bu çalışmada, bir direniş yöntemi olarak kullanılan sivil itaatsizliği, Hannah Arendt, John Rawls ve Jürgen Habermas'ın görüşlerinden yola çıkarak hukuk devletindeki rolü ve işlevi boyutuyla tartıştık. Öte yandan sivil itaatsizliği, günümüzde nasıl geliştiğini tartışmak için Plaza De Mayo Anneleri ve Belucistan'daki Baloch Yakjehti Committee (BYC) eylemlerinin üzerinde durduk.
Benjamin ve Badiou'da sanat ve politika ilişkisi
Bu çalışma, Benjamin ve Badiou'nun sanat ve politika ilişkisine dair fikirlerini hakikat kavramını merkezi konuma yerleştirilerek açıklamayı amaçlamaktadır. Söz konusu ilişkiyi gösterebilmek için çalışmanın birinci bölümünde tarihsel bir arkaplan kurmak amacıyla, sanat ile hakikatin ilişkisinin farklı politik koşullarla ele alındığı; Alman Romantikleri, Hegel, Marksizm, Lukács, Nietzsche ve Heidegger'in görüşleri sunulacaktır. İkinci bölümde Benjamin'in sanat ve politika ilişkisine dair görüşleri, Aura, tarih, alegori, diyalektik imge kavramları çerçevesinde açıklanacaktır. Üçüncü bölümde Badiou'nun sanat ve politika ilişkisine dair fikirleri, yeni bir hakikat, yeni bir estetik düşüncesi perspektifinde ele alınarak; varlık, olay, adalet ve demokrasi kavramları çerçevesinde sunulacaktır. Böylece hem Benjamin hem de Badiou felsefesinde sanat ve politika ilişkisinin hangi problemlere işaret ettiği, bu problemler içerisinde hakikat kavramının nasıl yer aldığı, aynı zamanda her iki filozofun söz konusu problemlere nasıl çözümler ürettiği açıklanacaktır.
Temsil krizi çerçevesinde Rancière ve Butler'da politik öznellik
Bu çalışma temsil krizinin açtığı sorulara Rancière ve Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri eşliğinde yanıtlar aramayı amaçlamaktadır. Üç bölümden oluşacak bu çalışmada ilkin, temsil krizinin tarihsel arka planını sunmak amacıyla, Aristoteles, Hobbes ve Hegel'in politikaya ve politikayı kurucu öğelere dair görüşleri sunulacaktır. İkinci bölümde Rancière'in politik öznelliğe dair düşünceleri, sunmuş olduğu yeni politika tahayyülü çerçevesinde politika, polis ve demokrasi kavramlarıyla açıklanacaktır. Üçüncü bölümde Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri performatif, queer, ilişkisellik, radikal demokrasi kavramları eşliğinde açıklanacaktır. Rancière'in ve Butler'ın temsil krizi çerçevesinde hangi problemleri irdelediği açıklanarak, filozofların bu problemlere verdiği yanıtlarla Rancière ve Butler'ı birlikte okumanın imkanları araştırılacaktır. Böylece verili kimliğin reddinde ortaklaşan Rancière ve Butler'ın politik öznellik arayışlarından yeni bir politik öznellik düşüncesi çıkıp çıkmayacağı tartışılacaktır.
Daniel Dennett'in zihin felsefesinde güçlü yapay zekanın olasılığı
Bu çalışmada güçlü yapay zekanın olanaklılığı, güncel zihin modellerinin ön görüleri açısından incelenmiştir. Yapay zeka sistemleriyle ortak noktalarının olmasından dolayı, Dennett'ın zihin modeli baz alınarak, bu modelin yapısı ve bilince yaklaşımı incelenmiş, modelin güçlü yapay zekanın olanaklığını ne ölçüde desteklediği araştırılmıştır.
Descartes epistemolojisinde sezgi kavramı'nın yeri
Epistemoloji tarihinde doğru bilginin ölçütlerinden biri olan aklın bilgisi çeşitli şekillerde yorumlanır. Bizim ilgilendiğimiz aklın sezgisel yorumunu yapan filozoflardır. Platon aklın en üstün durumu olarak nitelediği noesis durumuna ancak sezgisel akılla ulaşabileceğini savunurken; Augustinus da inancı bilgiden daha üstün tutar ve Tanrı'ya iman etmek için öncelikle insanın kendi yaratılışını bilmesi gerektiğini belirtir. Augustinus'a göre, insanın kendine dair olan bilgisel kanıtını yalnızca sezgisel akıl verir. Yakın dönem filozoflarından Bergson, hakikatin ancak gerçek zaman olarak nitelediği süreyle bilinebileceğini, süreyi ise ancak sezgiyle yaşayabileceğimizi söyler. Sezgisel aklı doğru bilginin garantörü yapan Descartes bizim asıl konumuzu oluşturur. Descartes doğru bilgiye ulaşmak için kuşku duyduğu bütün bilgilerin üstünü çizer. Bildiği bütün bilgilerden hatta kendi benliğinin bilgisinden dahi vazgeçer. Böylece geriye yalnızca şüphe ettiği gerçeği kalır. Descartes sezgisel akılla, 'şüphe ettiğimden şüphe edemem' önermesinden yola çıkarak 'şüphe ettiğime göre düşünüyorum' ve 'düşünüyorum, o halde varım' önermelerini kanıtlar. Kendi varlığının kanıtına ulaşan Descartes, bu bilgiden hareketle Tanrı'nın varlığını daha sonra dış dünyanın varlığını kanıtlar. İnsan, şüphe eden ve yanılan bir varlık olduğuna göre mükemmel değildir dolayısıyla varlığı bir açıdan yetersizdir. Bu durum, insandan daha mükemmel bir varlığın bulunmasını gerektirir ve o varlık Descartes'a göre, Tanrı'dır. Descartes insanı ve Tanrı'yı metafiziğin konusu haline getirir. İnsan, ruh ve beden olarak birbirinden farklı iki sonlu töze sahipken, yalnızca Tanrı sonsuz bir töze sahiptir. Metafiziğine kendi sonlu zihninden başlar ve sonsuz olan Tanrı'ya ulaşır. Descartes'ın Tanrı'ya ulaşana kadar geçirdiği düşünsel süreçte sezgisel aklın önemi bizim esas çalışma konumuzu oluşturur. Anahtar Sözcükler: Sezgisel Akıl, Tanrı, Süre, Kuşku, Kanıt
Stoa felsefesinde Phantasia'nın epistemolojik rolü
Bu çalışmanın amacı, bilgi sorunlarından birisi olan doğru bilginin olanaklı olup olmadığı sorusuna cevap arayan, olanaklı olduğunu düşünen Stoacılarda, doğrunun ölçütünün kendisi etrafında örüldüğü phantasia kavramını ele almak ve onun epistemolojik rolünün ne olduğunu göstermektir. Çalışma iki yönde ilerleyecektir. Stoa felsefesinde phantasia'nın daha iyi anlaşılabilmesi için, bir taraftan phantasia kavramı ve Stoacılara gelene kadar felsefe tarihinde geçirdiği anlam değişimleri ele alınırken, diğer taraftan phantasia'nın bilgi sürecindeki rolü açıklanmaya çalışılacaktır. Bu sebeple, çalışmanın birinci bölümünde, Stoacılardan önce bu kavramı epistemolojik bağlamda kullanmış olan Platon, Aristoteles ve Epikourosçular'da phantasia'nın ne olduğuna ve epistemolojik işlevine değinilecektir. İkinci bölümde, Stoacı bilgi felsefesi, ilk dönem filozofları olan Zenon, Kleanthes ve Khrysippos etrafında şekillendiği için, bu filozoflara ve her birinin yaptığı ayrı phantasia tanımlarına ve phantasia katalêptikê konusundaki görüşlerine başvurulacaktır. Bu bağlamda phantastikon, phantaston, phantasma, phantasia katalêptikê ve phantasia akatalêpton vb. kavramlar açıklanacak, epistemolojileri mantıkla bağlantılı olduğu için mantık kuramları ele alınacak, akabinde ruhun bilgi sürecinin oluşum aşamasındaki işlevi sebebiyle ruh kuramlarına değinilecek, bilgi ve etik arasındaki bağlantı gösterilecektir. Üçüncü bölümde, bilginin olanaklılığı konusunda Şüphecilerin, Stoacıların doğru bilginin ölçütü olarak düşündükleri phantasia kataleptike'ye yönelik eleştirilerinden bahsedilecek, bu itirazlar sonucu Stoacıların yaptıkları değişiklikler ele alınıp, Stoacılar'da bilginin mümkün olup olmadığı, yöneltilen eleştiri ve sorulara tatmin edici yanıtlar verip veremedikleri Şüphecilerin yönelttikleri itirazlar çerçevesinde tartışılarak çalışma bitirilecektir. Anahtar Sözcükler: Epistemoloji, phantasia, hakikat, ölçüt, Stoacılık, Yeni Akademi.
Marksist düşüncenin Aristotelesçi temelleri üzerine bir inceleme
Bu çalışmanın amacı, belli ortaklıklar, koşutluklar, yöntemsel tarzlardaki paralellikler, felsefi hareket noktaları ve ereklerdeki uyuşmalar bakımından Marksist düşüncenin Aristotelesçi temellerinin açığa çıkarılmasıdır. Bu kapsamda tezin birinci bölümünde, diğer bölümlerde de kullanılacak bir kavramsal çerçevenin oluşturulmasını ve Marksist düşünceye temel teşkil eden bir "Aristotelesçi felsefe" karakteristiğine ulaşılmasını amaçlayan bir inceleme ortaya konmuştur. Aristotelesçi bir düşünüş yönteminin doğrudan felsefenin kendisine uygulanmasıyla, başka bir deyişle, "felsefe nedir?" sorusunun Aristotelesçi bir tarzda ele alınmasıyla, bir "Aristotelesçi felsefe" biçimine ulaşılması ve Marksist düşünceye temel teşkil eden bazı felsefi kavrayış biçimlerinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Aristoteles'e göre bilgi, nedenlerin bilgisi olduğundan, felsefenin nedenleri araştırılmış ve bu bağlamda felsefenin maddi nedeninin "kavram", biçimsel nedeninin "dil", fail nedeninin "tin" ve ereksel nedeninin "kendini gerçekleştirme" olduğu iddia edilmiştir. Bu araştırma, belli bir "bütünlük" kavrayışının "Aristotelesçi felsefe"nin asli bir unsuru olduğunu, Aristotelesçi felsefenin tüm felsefi meseleleri ele alışında, ontolojiden politikaya uzanan ve böylece ontoloji ile politikayı "bütünleyen", "onto-politik" olarak adlandırdığımız felsefi bir biçime sahip olduğu göstermiştir. Bu "onto-politik" bütünlük anlayışının, Marksist düşüncenin "diyalektik materyalizm" kavramlaştırmasının en asli temeli olduğu iddiasının temellendirilmesi ise ikinci bölümün konusunu oluşturmaktadır. Bu bölümde Marksist düşüncenin diyalektik materyalizm anlayışının, Aristotelesçi bütünlük çizgisinde bir kavramlaştırma olduğu ve Aristoteles'te olduğu gibi, ontoloji ile politika arasında bir uzanım teşkil ettiği iddiası temellendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise, "adalet" kavramının şemsiyesi altında kalan, ahlak, etik, erdem, teleoloji-deontoloji karşıtlığı, liberal "hakkaniyet" anlayışı, sınıf mücadelesi ve politik ekonomi gibi çeşitli kavram bileşenleri üzerinden Marksist düşüncenin Aristotelesçi temelleri açığa çıkarılmaktadır. Toplumsal yaşama ilişkin Marksist düşüncenin Aristotelesçi temellerinin gösterilmesi ise dördüncü bölümün konusunu oluşturmaktadır. Bu kapsamda, öncelikle ortak bir zemini paylaşan "insan" anlayışı gösterilmekte, daha sonra bu insan anlayışından hareket ederek, yabancılaşma, mutluluk, emek, boş zaman, kendini gerçekleştirme, iyi yaşam, komünizm gibi kavramlar bağlamında Marksist düşüncenin Aristotelesçi temelleri açığa çıkarılmaktadır.
Fichte ve Hegel'de öznelerarasılık ve tanınma mücadelesi
Bu tez, Fichte ve Hegel'in öznelerarasılık ve tanınma mücadelesi konusundaki düşüncelerini farklarıyla birlikte ortaya koymayı amaçlamaktadır. İlk bölüm, Kant felsefesini eleştirmek yoluyla kendi felsefesinin temellerini kurmaya çalışan Fichte'nin görüşlerini içermektedir. Burada Fichte, bir yandan modern felsefenin özne kavrayışından geriye kalan solipsizm ve dualizm problemlerine, diğer yandan dogmatizm problemine müdahale eder. Bu problemleri Fichte, Wissenschaftslehre adlı kendi sisteminde pratik bir ilke ya da bir eylem olarak belirlediği Ben'in başkasıyla olan ilişkisi aracılığıyla öznelerarasılık temelinde ele alır. Bu temelden hareketle ikinci bölüm, Fichte'nin öznelerarasılık ve tanınma (Anerkennung) konusundaki görüşlerine ayrıldı. Tanınma teorisinde başkası öz-bilincin ve özgürlüğünün transsendental bir koşulludur. Başkasının Ben'e çağrıda (Aufforderung) bulunması yoluyla ortaya çıkan tanınma süreci, karşılıklı olup bir hak ilişkisi temelinde toplumsal bir karakterdedir. Tezin üçüncü bölümü, Fichte'den devraldığı tanınma kavramını daha da derinleştiren ve genişleten Hegel'in bu konudaki görüşlerine ayrıldı. Tanınmayı Fichte'deki temel koyma ve transsendental yükünden kurtaran Hegel, onun fenomenolojik yönünü ön plan çıkarır. Bilinç, öz-bilinç ve evrensel öz-bilinç sürecine bağlı olarak Hegel'de tanınma, efendi-köle diyalektiği şeklinde olumsuz ve karşılıklı olumlu tanınma içeriğinde Tin olarak iki farklı şekilde ortaya çıkar. Tin (Geist) olarak karşılıklı tanınma, Ben'in Biz olması anlamında çoğul ve öznelerarası bir karakterde olup özgürlük olarak etik bir yaşamın (Sittlichkeit) temelini oluşturur. Anahtar Sözcükler: Ben, Başkası, Öznelerarasılık, Tanınma, Hak, Tin, Özgürlük
Can sıkıntısı ve acı arasında yaşam: Seneca ve Arthur Schopenhauer'da istenç ve mutsuzluk problemi
Felsefe tarihinde uzun bir geçmişi olan bir kavram olarak ''isteme'' yaşamı belirlemesi bakımından büyük bir öneme sahiptir çünkü isteme kavramı, yaşama devam etmeyi istemeyi de içermektedir. İsteme, yaşamı istemeyi de içerdiği için, insan yaşam içinde acıyı yaşamaya devam eder. Bu nedenle tez, isteme ve mutsuzluk arasındaki ilişkiyi problem edinir. Bu çalışma, temelde istenç ve mutsuzluk ilişkisine eğilmeyi ve bu bağlamda Seneca ile Schopenhauer felsefesini karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Bu çalışmanın birinci bölümünde, Seneca'nın isteme kavramına bakışı ve acı ile birlikte olan yaşamın içinde mutsuzluğun ifadesi araştırılacaktır. Seneca'ya göre kendi devinimlerini bilmeyen insanın mutsuz olması kaçınılmazdır. Dünyanın onun yurdu olduğunu söyleyen Seneca'ya göre, mutlu yaşam her yerde bulunur. Bu bağlamda tezin birinci bölümünde bilgi ve mutluluk ilişkisini ele alacak ve bilge kişinin yaşamını araştırma konusu edineceğiz. Stoa felsefesinde, kişinin özgürlüğü, kabaca duygular ve tutkulardan arınmaktır. Bilge insanın erdemi, onun bu durumdan arınabiliyor oluşundadır (apathaia). Aşırı duygulanmak, tutkulanmak, kişinin yaşamında başına gelen bir durumdan fazla etkileniyor oluşu, bunların tümü bilge insanın uzak durması gereken şeylerdir. Seneca'ya göre bilge kişi duygulardan ve tutkulardan arındığı ölçüde özgür olur dolayısıyla kesin özgürlük, bedeni hor görmektir. Güç ve bedensel güzellik, mutluluk kaynağı değildir. İnsan, akıl sayesinde yaşamdaki felaketlere bir güç ile karşı koyar ve mutluluğu iyi karşılar. Bu anlamda en üstün mutluluk, beden ve ruhun barışından başka bir şey değildir. Çalışmamızın ikinci bölümü Schopenhauer'un anladığı biçimde istemenin görünüşe gelmiş biçimi olan tasarım olan dünyayı araştırmaya ayrılmıştır. Kavramların yalnızca insanın mülkiyetinde olduğu göz önünde bulundurulursa, öznenin tasarlamış olduğu söylenen dünya Schopenhauer'a göre özünde bir istemedir. Kavram olarak istemenin ve bunun dünya ile ilişkisinin ortaya koyulabilmesi için öncelikle dünyanın bilgisine bakmak gerekmektedir. Bu nedenle çalışmanın ikinci bölümünde tasarım olarak dünyanın bilgisi incelenecek ve tasarımın temelinin istenç olduğu ortaya koyulacaktır. Dolayısıyla bu bölümde temelde "özgürlük" ve "isteme" kavramları açıklığa kavuşturulacak ve Schopenhauer'a göre bu iki kavram arasındaki ilişki incelenecektir. Bir yanılsama olarak ortaya çıkan özgürlüğün yaşam ile bağlantısı bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu problem çerçevesinde varlığını devam ettirmek için insanın istediği ve yaşamını devam ettirdiği ancak bu yaşam içinde özgürlüğün yalnızca bir yanılsama olduğu görülmektedir. Sonuç bölümünde bu iki filozofun özgürlük, mutluluk ve isteme kavramlarının bilgi temelinde görünümlerine bakılacak olup, son iki kavram arasındaki problem açıklığa kavuşturulacaktır.
Nietzsche ve Foucault'da güç istenci ve iktidar üzerine bir çalışma
Bu çalışma, Nietzsche'nin güç istenci ve Foucault'nun iktidar kavramlarının, onların felsefelerini nasıl belirlemiş olduğunu göz önüne alarak, bu kavramların kapsamı ve onların diğer kavramlarıyla olan bağlantılarını, düşüncelerinin genel seyri içinde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bununla bağlantılı olarak, Nietzsche ve Foucault'nun düşüncelerinin çağımızda insan için işaret ettiği olanakları anlamak, bu çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Birinci bölümde, Nietzsche'nin dünyayı güç istencinin bir ifadesi olarak görmesiyle ilişkili olarak onun hakikat düşüncesi ve bu düşünceden hareketle metafizik felsefe geleneğine yönelik eleştirisi ele alınmaktadır. Metafizik felsefe geleneğinin hakikati her seferinde bir öte dünya veya kendinde varlık alanı üzerinden tasarlama girişimi, biricik gerçeklik olan yaşamın değersizleştirilmesiyle sonuçlanmış, nihayetinde yaşamını böylesi bir geleneğin hakikat tasarımından hareketle kuran ve örgütleyen modern çağ insanının varoluşu da bu yozlaşma ve çöküşten payını almıştır. Bu belirlenimlerden hareketle Nietzsche'nin bazı temel kavramları ele alınmış ve onun en temel gerçeklik olarak gördüğü güç istenci kavramı ile bağlantıları tartışılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Foucault'nun özne, öznel deneyim, kimlik kavramları, onun "iktidar" konusundaki düşünceleri ile birlikte ele alınmış ve iktidar kavramının onun düşünceleri içindeki belirleyici konumu açık kılınmaya çalışılmıştır. Foucault'nun, öznenin tözsel bir varlık olarak kavranmasına ve özneye dair her tasarımın verili, değişmeyen bir insan doğası varsayımına dayanmasına yönelik itirazı, onun, insanın kendini ne pahasına bir bilgi nesnesi kılabildiğini ortaya koymaya yönelik çözümlemelerinden hareketle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Rousseau'nun genel irade kavramı üzerine bir inceleme
Bu çalışmanın odağında Rousseau'nun "genel irade" kavramı bulunmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, klasik ve modern dönemde ortaya konulan siyaset kuramları ele alınacaktır; bu bölümde Rousseau'nun kuramını şekillendiren kavramsal tertibatı serimlemek ve polemik halinde olduğu düşünceleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. İkinci bölümde ise Rousseau'nun kuramının temel kavramlarından olan genel irade kavramı, ilişkili olduğu diğer kavramlarla birlikte ele alınacak, genel irade kavramının tanımıyla uygulaması arasında tespit ettiğimiz farklılıklar ortaya konulacaktır. Sonuç bölümünde ise genel irade kavramının, Rousseau'nun murat ettiği eşitlikçi ve özgürleştirici siyasal zemini kurmaya hizmet edip etmediği tartışılacaktır.
Platon ve Freud'da insan, ruh ve uygarlık
İnsan yaşamı ve eylemleri, düşünce tarihinde her zaman önemli bir konu olarak ele alınmıştır. Öyle ki, insanın nasıl bir canlı olduğunu bilmek, toplumsal yaşamı anlamak ve insanlığın kurduğu uygarlığı ele almak bakımından elzemdir. Bu yüzden birçok düşünür, insan davranışlarını açıklayabilmek için uğraşmış ve bu bağlamda insan ruhu üzerine düşünceler üretmiştir. Platon, insanın içgüdülerine ve arzularına rağmen, toplumda uyum içinde yaşayabileceğini düşünmektedir. Freud ise insanı, doğası gereği bencil olan, hazza ulaşmaktan başka bir amacı olmayan bir canlı olarak düşünmekte; uygarlığı ise insanı sınırlayan, içgüdülerini bastırmaya zorlayan, hoşnutsuzluk veren bir yapı şeklinde tanımlamaktadır. Buna rağmen iki düşünür de insanı açıklayabilmek adına, birbirlerine oldukça yakın ruhsal yapılar oluşturmuş ve uygarlığı bir araya getiren ve gelişmesini sağlayan nedenler söz konusu olduğunda benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu çalışmanın amacı, Platon ve Freud'un insan ve ruh üzerine olan düşüncelerini incelemek, benzerliklerini ve farklılıklarını saptamak ve bu görüşlere bağlı olarak ulaşılan uygarlık tasarımlarını karşılaştırmaktır.
Hegel'de yoksulluk sorunu
Hegel, bilincin gelişiminde özgür iradenin kendisini bir nesne gibi ortaya koyduğu nesnel tin aşamasının diyalektik sürecini Hukuk Felsefesinin İlkeleri'nde soyut hukuk, öznel ahlak ve nesnel ahlaksallık aşamalarının bütünselliği içinde; nesnel ahlaksallık aşamasındaki bütünselliği ise aile, sivil toplum devlet aşamalarında incelemektedir. Hegel, nesnel ahlaksallığın bütünselliğinin tamamlandığı ve sivil toplumun kapsanarak aşıldığı devlet aşamasına geçişte yoksulluk sorununu sivil topluma özgü bir sorun olarak ele almaktadır. Hegel, yoksulluğun radikal bir soruna kendi emeği ile yaşamak onurunu, hukuka olan saygısını ve kendine olan güvenini kaybetmiş bir yığın olan ayaktakımı ile dönüştüğünü vurgulamaktadır. Hegel, her ne kadar yoksulluk sorununa ilişkin servetin yeniden dağılımı, kolonileşme, sivil toplumun yoksullara yardımı, korporasyonlar ve polis gibi çözüm önerileri getirmiş olsa da bu önerilerin belirli bir noktaya kadar işe yarayacağını belirtmektedir. Marx ise yoksulluk sorununa yabancılaşma odaklı yaklaşmakta ve çözümü yabancılaşmanın aşılmasında ve proleter hareket ile sınıflı toplum yapısının ortadan kaldırılmasında görmektedir. Bu çerçevede, Avineri ve Ruda Hegel'i sorunu tespit etmesine rağmen çözümsüz bıraktığı gerekçesiyle eleştirmekte ve Marx'ın çözüm önerisine paralel öneriler ortaya koymaktadır. Plant ise yoksulluk sorununun çözümüne ilişkin devlet müdahalesini savunarak refah devleti odaklı bir öneri getirmektedir. Diğer taraftan, sorunun çözümünün Hegel'in sisteminde mümkün olabileceğini savunanlar korporasyon temelli çözüm önerileri ortaya koymaktadır. Bu tezde yoksulluk sorununa Hegel'in düşünce sistemi içerisinde korporasyon temelli ve sisteme içkin olası bir çözüm önerisi getirilmesi amaçlanmaktadır. Bu çerçevede, çözümün sivil toplum aşamasında ve devletin kontrolü altında aşamalı bir biçimde gerçekleşmesi öngörülmekte; doğrudan devlet müdahalesi veya tam refah devleti oluşumu içerilmemektedir. Bireyler asgari ücret, evrensel gelir desteği gibi iktisadi unsurlarla kısmen koruma altına alınmakta, esasen işgücü piyasasında tutunmaları ve kendilerini değerli hissetmeleri sağlanarak ayaktakımına dönüşmelerinin engellenmesi amaçlanmaktadır. Çözüm önerisinin merkezinde yukarıda belirtilen politikalar çerçevesinde korporasyon ve eğitim reformları bulunmakta; çözüm, farklı yaklaşımlardan unsurlar barındıran melez bir model olması ile literatürdeki korporasyon temelli çözüm önerilerinden farklılaşmaktadır.
Kant'ın pratik felsefesinde beden problemi
Bu çalışma, Kant'ın pratik felsefesinde akıl ve beden kavramını ele alışından hareketle "beyaz erkek" bedenlerinden farklı bedenleri temsil eden hayvan, kadın ve siyahi bedenlerinin, Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığını eleştirel bir okumayla ele almayı amaçlamaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde Kant öncesi felsefede akıl ve beden arasındaki ilişkinin ele alınışı doğrultusunda farklı bedenlerin nasıl konumlandırıldığı, Kant'a zemin oluşturması bakımından; Platon, Augustinus, Descartes ve Hobbes'un düşünceleri doğrultusunda araştırılacaktır. İkinci bölümde Kant'ın ahlak, hukuk ve politika alanlarında bedeni nasıl konumlandırdığı akıl kavramıyla karşılaştırmalı bir şekilde serimlenecektir. Üçüncü bölümde Kant'ın beden ve aklı pratik felsefesinde konumlandırış biçimi doğrultusunda hayvan, kadın ve siyahilerin Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığı araştırılacaktır. Bu sayede Kant'ın, pratik felsefesinin evrenselliğini şüpheye düşürebilecek bir yanının olup olmadığı tartışılacaktır.
Nietzsche ve Heidegger'de Nihilizm sorunu
Nihilizm, en geniş anlamıyla insanın yaşama ve kendisine anlam verme hususunda içine girdiği krizin adıdır. Çok çeşitli boyutları olmakla birlikte nihilizm ilk olarak anlam sorununa bağlı bir biçimde varoluşsal bir karaktere sahiptir. İkinci olarak nihilizm tarihseldir ve Avrupa kültürü ve düşüncesine içkindir. Dolayısıyla felsefeyi, modern bilimleri, sanatı ve dini (özellikle Hıristiyanlığı) içine alan bir olaydır. Bu açıdan bakıldığında modernite deneyiminde uç noktasına ulaşan nihilizm krizi özellikle 19. yy ile birlikte üzerinde daha fazla durulmaya başlanan bir sorun olarak formüle edilir. Zira bu yüzyıl insanın dünyayla ilişkisinin köklü bir biçimde değiştiği, kendisinden önceki yaklaşık iki yüz elli yılın tüm tarihsel arka planının derin izlerini de taşır. Bu izleri 19. yy'da en derinlemesine kavrayan düşünürlerden biri Nietzsche ise diğeri 20. yy'ın büyük düşünürü Heidegger'dir. Bu çalışmanın amacı, Nietzsche ve Heidegger'in düşüncelerine odaklanarak nihilizm sorununun hem varoluşsal hem de tarihsel olarak nasıl ele alındığını ve üstesinden gelinmesi yönünde hangi imkanların öne çıkarıldığını ortaya koymaktır. Bu amaçla önce çalışmanın birinci bölümünde Nietzsche'nin metinlerinde nihilizm kavrayışı üzerinde durulmuş, Antik düşünceden modern bilime nihilizmin tarihsel boyutu gösterilmeye çalışılmıştır. Nietzsche'nin bu soruna yaklaşım biçimi ve onun üstesinden gelmek için izlediği stratejinin öne çıkan yönleri sunulmuştur. Çalışmamızın ikinci bölümünde Heidegger'in nihilizm sorununu genel olarak Varlık sorunu etrafında belirlediği gösterilerek bunun tarihsel bağlamı olarak batı metafiziğinin bazı temel motiflerini nasıl ele aldığı sunulmuştur. Heidegger, Platon'dan Nietzsche'ye Batı düşüncesini nihilizmin tarihi olarak görmekle birlikte modern teknolojinin de nihilist karakterini ortaya koyarak tartışmayı genişletir ve buna karşı poetik bir düşünmenin imkanlarını göstererek hazırlayıcı bir düşünme geliştirir. Her ne kadar birçok noktada ayrışıyor olsalar da her iki düşünürün de nihilizme yanıtı yeni bir düşünme biçimleri arama çabasında ve bu çaba dahilinde sanatın ufkunun rolünde yatmaktadır. Yaşam, ancak sanat olarak olumlanabilir, varlık ancak poetik bir düşünmeyle hatırlanabilir.
Michael Walzer ve haklı savaş problemi
Geçmişten günümüze kadar savaşa farklı tanımlar yapılmıştır. Savaş ve insan doğası arasındaki ilişkiye dair çeşitli tartışmalara girişilmiştir. Kimileri savaşı insanın doğasının bir parçası olarak, kimileri sonradan öğrenilen silahlı bir mücadele olarak incelemişlerdir. İster insan doğasının bir parçası olsun, ister tarihsel süreç boyunca öğrenilen bir eylem olsun, mutlaka gerekçelendirilmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu gerekçelendirmeler ise haklı savaş kuramını ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmada özet olarak savaş ve insan doğası ilişkisi, savaşın ahlakiliği problemi, haklı savaş kuramı ve gelişimi bu kuramın günümüz temsilcilerinin en önemlilerinden biri olan Michael Walzer'ın görüşleri temelinde açıklanmıştır. Walzer'ın savaş suçu, savaş kuralları, savaş yöntemleri, savaşın ikilemleri, saldırganlık, insan hakları, toplumsal özgürlük, siyasi bağımsızlık ve ahlaki sorumluluk kavramları çerçevesinde ortaya koyduğu haklı savaş tezi incelenmiştir. Sonuç olarak bir savaşın haklı olabilmesi için haklı bir gerekçeyle başlamış olması yeterli değildir. Walzer'a göre savaşta kimlerin öldürüleceğinin, kimlerin öldürülemeyeceğinin ve kimlerin savaşın dışında kalacağının belirlenmesi gerekir. Saldırganlık durumunda savunmaya geçmek haklı bir tutumdur, suç olarak nitelendirilemez ancak bunların ihlal edilmesinin gerekli olduğu durumlarda ne yapılmalıdır? Jus in bello ile jus ad bellum arasındaki çatışmalar nasıl açıklanabilir? Sorularından yola çıkarak savaşın ahlaktan bağımsız olamayacağı ve savaşanların hiçbir koşulda ahlaki sorumluluklarının ortadan kalkmayacağı açıklanmıştır.
Kant'ın hukuk felsefesinde kozmopolitizm düşüncesi üzerine bir inceleme
Kozmopolitizm/dünya yurttaşlığı, kökenlerini Antik Yunan'da bulan ama Kant'ın siyaset felsefesine dair eserleriyle modern felsefedeki yerini alarak, deyim yerindeyse popülerleşen, insan hakları başta olmak üzere, pek çok felsefi ve siyasi kavrama da temel teşkil eden önemli bir kavramdır. İnsanın önünde sonunda ulaşacağı ebedi barış ve dünya yurttaşlığı statüsü, doğanın insanlık için belirlediği en üstün amaç olarak Kant'ın felsefesinde tamamıyla hukuksal bir çerçevede düzenlenmiş ve birbirlerini gerektirmeleri nedeniyle ayrılamaz şekilde ilişkilendirilmişlerdir. Sadece ütopik bir gelecek öngörüsü değil, aklın oluşturduğu hukuksal bir yapı olarak betimlenmelerine rağmen, kozmopolitizm ve ebedi barış fikirleri, kimi düşünürlerce asla gerçekleşemeyecek bir ütopya olarak değerlendirilmiştir. Kozmopolitizm ve bağlantılı olarak ebedi barış, insanlık kavramının bu bağlamda kullanımının yaratacağı düşünülen sıkıntılar, dünyanın çok kutuplu yapısının kozmopolitizm ile homojenleştirilmeye çalışılması, evrensel konukseverlik kavramının sınırları ya da savaşın son bulmasının mümkün olup olamayacağı gibi çeşitli açılardan eleştirilmiş, ancak siyaset felsefesinde edindikleri önemli yeri asla kaybetmemişlerdir. Günümüzde ise, savaşların şekil değiştirerek, daha çok müdahaleler biçimine bürünmesi, mülteci sorununun önem kazanması ve bu soruna ilişkin insan hakları ihlalleri gibi konuların gündemde olması nedeniyle, kozmopolitizm kavramı ve ona yönelik eleştiriler tekrar ele alınmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada, kozmopolitizm kavramının Kant'ın ortaya koyduğu haliyle gerçekleşebilirliğine dair farklı görüşler örneklenerek, konuya bütünlüklü bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır.
Öteki kavramı bağlamında radikal demokrasi üzerine
Çeşitli nedenlerle birbirinden farklı olarak kategorize edilen kimlikler "öteki"ne işaret etmektedir. Çalışmada gerek cinsiyet, gerek ırk, gerek din-dil vb. farklılıkların -ötekilerin- birbirlerini ortadan kaldırmadan siyasete dâhil olmalarının olanağı sorgulanacaktır. Kimliksel farklılıkların bir arada bulunduğu, tektipleştirici değil çoğulcu anlayışı egemen kılan siyaset anlayışının zemini tartışılacaktır. Ötekiyle siyasal alanda bir arada olma sorunu bugün liberal demokrasinin siyaset anlayışıyla çözümsüz kalmaktadır. Çünkü liberal demokrasi modernizmin "evrenselleştirme" projesinden beslenerek ötekinin aynılaştırılması düşüncesine varır. Postmodernizmin "büyük anlatılar"a karşı tutumu ise ötekinin evrensel olarak değil, farklılık olarak anlaşılmasını mümkün kılar. Postmodern bir yaklaşım olarak radikal demokrasi, ötekini göz önünde bulunduran siyasetin imkânı sorununa çözüm getirebilecek verimli bir alan olarak görülebilir. Ancak radikal demokrasinin kendi içerisindeki fikir çatışmaları, ötekini hesaba katan bir siyasetin nerede konumlandırılması gerektiği sorusunu doğurur. Sözü edilen çatışma Habermasçı müzakere anlayışı ile Schmittçi antagonizma kavramı arasındadır. Her iki düşünür de siyasette çoğulcu anlayışı benimseyerek, siyasal alanın ötekini barındırması gerektiğini savunur. Fakat Habermas modernizmin evrensellik anlayışını sürdürerek radikal demokrasiden uzaklaşıp liberal demokrasiye yaklaşmıştır. Schmitt ise Habermas'tan farklı olarak çatışmaya dayanan bir siyaset tasarımı ortaya koyar. Fakat Schmitt'in antagonizmaya dayanan siyaset anlayışı ötekini yok etme riskini barındırır. Bu bakımdan her iki yaklaşımın da çıkmazlarının olduğu bu nedenle bunları kapsayıp aşacak farklı bir bakışa ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir. Siyasal alanda ötekiyle bir arada olmanın zemini olarak iki görüşten de beslenen, ancak onlardan farklı bir anlayışı dile getiren ve böylece çalışmamızın odak noktasını oluşturan temel, Mouffe ve Laclau'nun 1985'te yayımlanan Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabında kuramsallaştırdıkları radikal demokrasi anlayışıdır.
Klasik fiziğin ve kuantum fiziğinin doğa tasarımımıza olan etkilerinin karşılaştırılması
Doğayı tanıma ve tanımlama sürecimizi belirleyen birçok etmen vardır. Bilgi anlayışımız bu etmenlerden biridir. İçinde bulunduğumuz doğa hakkında düşünürken, evrenin neliği, sonsuzluk, boşluk, kesinlik gibi kavramları araştırmakta, araştırmamızı bilgi felsefesi başlığı altında yürütmekteyiz. Bilgi anlayışımız doğa tasarımımızı etkilemektedir. İnsanoğlu doğanın içinde olmaklık nedeniyle onu eylemlerinin, edimlerinin ve etkinliklerinin nesnesi yapmaktadır. Bunu yaparken kabul ettiği bir doğa fikrine ve onun yasalarına sadık kalmaktadır. Ancak bazen kendi koyduğu yasalarla doğanın işleyiş düzenini karıştırmakta, kendi bilgisini mutlak doğa yasası olarak görmektedir. Bilgi anlayışını sorguladığında ise zaman içerisinde doğa anlayışının da değiştiğini fark etmektedir. 20. yüzyılda bilim felsefesi doğa bilimlerini incelerken bir takım çıkmazlara düşmüştür. Şöyle ki, teknolojinin gelişmesiyle birlikte mikro ve makro ölçeklerde deney ve gözlem yapma imkânı artmıştır. Bu imkânlarla incelenen mikro alanda sağduyuya aykırı durumlar tespit edilmiştir. Bu tez, klasik fiziğin ve kuantum fiziğinin doğa tasarımlarının dünya görüşümüze etkisini araştırma, ortaya çıkan tablo ile günümüzün doğa felsefesi anlayışını dile getirme çabasıdır. Kuantum fiziğinin felsefi temellerini yorumlamak için klasik fiziğin tarihçesi ve yöntemleri de incelenmiştir. Doğa anlayışımızı mercek altına almak adına fiziğin temel sıçrayış basamakları ele alınmış, hareket, kuvvet, deney, gözlem, matematik, mantık gibi yönteme dair alanlardan bahsedilmiştir. Benzerlikler ve karşıtlıklar tespit edilmiştir. İki paradigmanın karşılaştırılması sonucunda, süreklilik-süreksizlik, belirlilik-belirsizlik, nedensellik-olasılıksallık gibi çelişkilerin nedenini dünyanın yorumlanmasında aramak gerektiği anlaşılmıştır.
Descartes ve Kant'ta Apriori bilgi problemi
Descartes, yaşamı boyunca elde etmiş olduğu bilgilerin doğru bilgi olduğunu kabul etmesiyle yanılgı içerisine düştüğünü ifade etmiştir. Kendisini yanılgılarından arındırabilmek, açık ve seçik bilgiye ulaşabilmek için yöntemsel şüpheyi geliştirmiştir. Yöntemsel şüphenin sonunda "Düşünüyorum. O halde varım" önermesine açık ve seçik olarak ulaştığı iddiasındadır. Önermede geçen "varım" ifadesinde "ben" kavramı gizli özne olarak bulunmaktadır. Bu özne, düşünce tözüne tekabül etmektedir. Düşünce tözünün zıttı olarak uzam tözünü (cisimlere ait) görmektedir. Descartes burada bir tür düalizm fikri ortaya atarak düşünce ile cismi birbirlerinden ayırmak niyetindedir. Çünkü değişen, seçik olsa bile açık olmayan cismin bilgisine güven olamayacağını, asıl bilgi kaynağı olarak insan aklında değişmeden kalan, insan aklına açık ve seçik olarak görünen doğuştan ideleri savunmaktadır. İnsan aklında bulunan doğuştan ideler, aldatıcı olmayan bir cin tarafından bizzat kazınmıştır. Tanrının garantörlüğünde olan doğuştan ideler düşüncesi ile Descartes, bilgi felsefesinin temellerini metafiziğe dayandırmıştır. Öte yandan Kant, Descartes'ın yapmış olduğu metafiziksel temellendirmeyi antinomi olarak kabul etmiştir. Kant'a göre bilginin temellendirilmesi metafiziksel öğeler barındırmamalı, Descartes'ın yapmış olduğu gibi bilginin kaynağının ne olduğu sorulmamalıdır. Kant'a göre sorulması gereken soru bilgi nasıl mümkün olmaktadır. Kant'ın bilgi edinme sürecine dair düşüncesi şöyledir: akıl sahibi canlılar fenomenleri algıladığı zaman duyu formları (uzay ve zaman) ve anlama yetisi kategorileri (dört ana başlıkta toplam on iki tane) beraber iş görerek bilgi elde edilir. Akıl sahibi canlıların bilgi edinebilecekleri alan fenomenler alanıdır, fenomenler alanının dışına çıkarak elde edilmeye çalışılacak bilgi antinomiden başka bir şey olmayacaktır. Kant, Descartesçı anlamda doğuştan ideleri savunmaz, Kant için bilgi edinme tarzlarımız duyu formları ve anlama yetisi kategorileri, sentetik a priori olarak akıl sahibi canlılarda bulunmaktadır. Bu bağlamda bakıldığında her iki filozof doğru bilgi için farklı şeyler söylemiştir. Aynı konu hakkında Descartes'ın tutumu rasyonalist bir tutumken, Kant'ın tutumu Transendental idealist olmuştur. Çalışmanın amacı, a priori bilgi ekseninde bu farkları belirginleştirmek ve temelinde yatan nedenleri göstermek olacaktır.
Nefret söylemi ve şiddet ilişkisi üzerine Jeremy Waldron ve Anthony Lewis'in yaklaşımları
Nefret söyleminin ifade özgürlüğü olarak ele alınıp alınmayacağı çağımızın politik bir çıkmazıdır. Jeremy Waldron ve Anthony Lewis bu çıkmazın iki karşıt tarafını temsil etmektedir. İkisi de demokratik değerleri savunurlar fakat söz konusu nefret söylemi olduğunda hangi değerlerin öncelikli olması gerektiği konusunda görüş ayrılığı yaşarlar. Waldron için, nefret söylemi insanların onurlarına ve toplumsal güvencelerine zarar veren bir tür grup karalamasıdır. Demokratik bir toplumun zorunlu koşullarını ihlal ettiği için, nefret söylemininin düzenlenmesi demokratik bir toplumun görevidir. Bu durumda soru liberal demokratik devlet biçimlerinin bazı söylem biçimlerini düzenleyip diğerlerini düzenlememe türünden bir hakka sahip olup olmadığına dönüşür. Lewis, demokratik toplumun bir güvencesi olan ifade özgürlüğünün nefret söylemini de koruduğunu ve demokratik bir devletin ifade biçimlerini düzenlemeye hakkı olmadığını savunur. Devlet ifade biçimlerini düzenlerse demokratik yapının derinden zarar görmesi söz konusudur. Birbirleriyle karşıt olan her iki görüşte haklıdır ve bir paranın iki yüzü gibidir. Buna rağmen Waldron nefret söyleminin verdiği zarar konusunda haklı olmakla bilrikte, nefret söylemi yasasına izin vererek demokratik yapının ifade özgürlüğü bakımından göreceği zararı göremez. Lewis ise ifade özgürlüğünü ve demoktarik yapıyı korumak adına nefret söyleminin verdiği zararı görmezlikten gelmektedir. Bu durum görüleceği üzere bir çıkmaz yaratmaktadır. Bu çıkmazdan çıkmanın yolu, nefret söylemi kavramını yeniden analiz etmektir. Bu tezde, Kant'ın yardımıyla birlikte, ilk olarak, nefretin, yanlış akıl yürütme ve bencillikten doğan moral bir çöküntü olduğu savunulacaktır. Nefret söylemine dair çözüm üretilirken, nefret söyleminin yasal bir konu olarak ele alınmasındansa, yurttaşın moral karakterine yoğunlaşılmasının daha etkili ve motive edici olacağı savunulacaktır. İkinci olarak, demokratik bir toplumun kontratının ifade özgürlüğü olduğu savunulacaktır. Ancak bu yolla, ne kadar agresif ve nefret dolu olursa olsun, yurttaşın demokratik tartışma süreci içine dahil olabilmesine olanak verilebilir. Nefret söylemi yasaları, demokratik bir toplumda zorunlu olarak var olması gereken tartışma sürecini ve yurttaşların otonomluğunu görmezden gelmektedir. Üçüncü olarak, nefret söyleminin ne olduğu ve içerdiği zarar, Kant'ın hakkaniyetlilik kavramı içinde yeniden tanımlanacaktır. Hakkaniyetliliğin, belirsiz bir hak olarak, insanlara hukuksal olarak dayatılamayacağı fakat moral olarak ilişkilendirebileceği savunulacaktır. Ancak bu türden yeni bir okumayla hem demokratik yapı ve ifade özgürlüğünün korunabileceği hem de nefret söyleminin verdiği zararın görülebileceği savunulacaktır.
Aristoteles'te ve Derrida'da hayvan sorusu
Bu çalışma hayvan sorusunu biri klasik biri çağdaş iki filozof üzerinden ele almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünün odak filozofu Aristoteles'in hayvan üzerine görüşleri, onun canlılık çalışmaları ve diğer eserleri üzerinden ele alınacaktır. Böylece Aristoteles'in hayvan üzerine görüşlerindeki uyumsuzluğa işaret edilecek ve onun hayvan sorusuyla ilgilenirken karşılaştığı kimi sorunlar serimlenecektir. İkinci bölümde Derrida'nın hayvan sorusuna olan ilgisi ele alınacaktır. Derrida'nın felsefe tarihinde hayvan sorusuyla ilgili tespit ettiği kimi sorunlar gösterildikten sonra Derrida'nın kendi hayvan görüşü ve bu soruyu nasıl geliştirdiği tartışılacaktır. Böylelikle hayvan sorusuna birbirine çağca uzak iki alternatif cevap karşılaştırılacaktır.