Yaşlanma
152 theses under this subject heading
İç hastalıkları polikliniğine başvuran hastalarda başarılı yaşlanma ve mutluluk durumları arasındaki ilişki
Amaç: İç hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların başarılı yaşlanma ve mutluluk durumlarını incelemektir. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel anket çalışmamızın materyalini; Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniklerine 30.06.2022-01.12.2022 tarihleri arasında, bilişsel açıdan engeli olmayan, Türkçe iletişim kurabilen, 18 yaş ve üzeri, en fazla yönetilebilen bir kronik hastalığa sahip, günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirebilen ve ayaktan başvuran 492 birey oluşturmaktadır. Bireylere kişisel bilgilerin sorgulandığı 12 soruluk anket, Başarılı Yaşlanma Ölçeği ve Mutluluk Ölçeği anket metodu ile yüz yüze görüşülerek uygulandı. Araştırmada; normal dağılıma uyan verilerde iki grup için Bağımsız gruplarda t testi, ikiden fazla grup için ise ANOVA Varyans analizi kullanılmıştır. Başarılı yaşlanmanın mutluluk üzerine üzerinde etkisini belirlemek için Lineer Regresyon analizi kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: İç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanma düzeyi, mutluluk durumunu %30.7 oranında açıklamaktadır (t=9.568; p<0.001; R2=0.307). İç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanmaları, mutluluğu anlamlı düzeyde 0.283 kat artırırken (p<0.001); bireylerin sağlıklı yaşam biçiminin mutluluğu anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır (t=-1.676; p=0.094; p>0.05). Araştırmaya katılan bireylerin öğrenim ve gelir durumları başarılı yaşlanmayı ve mutluluk durumunu etkilerken, meslek durumu sadece mutluluk durumunu etkilediği sonucu elde edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada iç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanma ve mutluluk durumları arasında olumlu ve orta düzeyde ilişki saptanmıştır. Hemşire bireylerin başarılı yaşlanma ve mutluluk durumlarını bakımın kalitesini arttırmak amacıyla mutlaka değerlendirmelidir. Başarılı yaşlanma ve mutluluğun sağlanması için hemşirelerin topluma sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarının aşılanmasında danışmanlık yaparak toplumun bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Başarılı yaşlanma, Mutluluk, İç Hastalıkları Hemşireliği
Yaşlanmayla deride meydana gelen değişimlerin incelenmesi
Bu çalışmada intrauterin dönemden başlayarak yaşlılık dönemine kadar deride meydana gelen histolojik değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmada İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Araştırma Laboratuarından temin edilen toplam 32 adet sağlıklı Spraque Dawley cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Denekler her bir grup 8'er sıçandan oluşmak üzere 4 gruba ayrıldı. 1. Grup: İntrauterin Grup (doğum öncesi) 19 günlük grup, 2. Grup: Postpartum (doğum sonu) 21 günlük grup, 3. Grup: Postpartum (doğum sonu) 60 günlük grup, 4. Grup: Postpartum (doğum sonu) 19 aylık grup. Deney sonunda bütün deneklerden ketamin/ksilazin anestezisi altında sırt, karın, kafa, kol ve bacak bölgelerinden deri örnekleri alındı. Örnekler rutin takip işlemlerinden geçirilerek parafine gömüldü. Parafin bloklardan elde edilen seri kesitlere Mayer's Hemotoksilen-Eozin, Masson's Trichome, Elastic Van Gieoson's, Mowry's Collaidal Iron, Periodic Asit Schiff ve Toluidine Blue boya metodları uygulandı ve incelendi.Her gruba ait sırt, kafa, karın kol ve bacak deri örnekleri epidermis, dermis ve bazal membran kalınlığı, dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği, mast hücre ve pilosebase birim sayısı açısından hem morfolojik hem de istatistiksel olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Tüm grupları çeşitli deri bölgeleriyle değerlendirildiğinde epidermis kalınlığı açısından en kalın epidermisin doğum öncesi grupta olduğu, doğum sonrasında ise inceldiği ancak yaşlanmayla tekrar epidermisin kalınlaştığı, bazal membran kalınlığının yaş arttıkça arttığı, dermis kalınlığının ise intrauterin dönemden 2 aylık döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise azaldığı tespit edildi. Dermal papillaların sayısı, yüksekliği ve genişliği açısından baktığımızda tüm bu parametrelerin doğum öncesi dönemden 60 günlük döneme kadar arttığı yaşlı grubumuzda ise tekrar azalmış olduğu saptandı. Mast hücre sayılarına tüm gruplarda ve tüm incelenen deri bölgelerinde baktığımızda en fazla sayının intrauterin dönemde olduğu ve doğum sonrasından itibaren bu sayının giderek düştüğü gözlemlendi. Dermiste bulunan pilosebase birim sayıları incelendiğinde ise intrauterin dönemde hiç rastlamadığımız pilosebase birimlere doğum sonunda gittikçe artan sayılarda rastlandı, ancak yaşlı deride sayıların tekrar düştüğü tespit edildi.Yapılan incelemeler ve ölçümler sonucunda; sıçanlarda farklı deri bölgeleri belirtilen parametreler açısından intrauterin dönemle doğum sonu dönemler arasında farklar bulundu. Ayrıca doğum sonu dönemlerinde yaşa bağlı kendi aralarında morfolojik farklar ortaya koyduğu saptandı.Anahtar kelimeler; Deri, yaşlanma, histoloji.
Yaşlı bireylerde fiziksel aktivite, yaşam kalitesi ve başarılı yaşlanma düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Son yıllarda hareketsizlik kaynaklı gerek psikolojik gerekse fizyolojik sağlık problemleri giderek artış göstermektedir. Hemen her bireyi yakından ilgilendiren bu problem toplum açısından büyük önem arz eden yaşlı bireyleri bilhassa ilgilendirmektedir. Öyle ki; hareketsizlik kaynaklı azalma eğiliminde olan yaşam kalitesi bu bireylerde başarılı – sağlıklı yaşlanma durumunu engellemektedir. Bu bağlamda araştırmamızda; yaşlı bireylerde fiziksel aktivite, yaşam kalitesi ve başarılı yaşlanma düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya, Aydın, Muğla, Çorum, Amasya, İzmir ve Tokat illerinde bulunan huzur evlerindeki (n=207) kadın, erkek (n=195) toplam 402 gönüllü yaşlı birey katılmıştır. Veri toplama aracı olarak "Kişisel Bilgi Formu", "Uluslararası Fizilsel Aktivite Ölçeği Kısa Formu" ve "Başarılı Yaşlanma Ölçeği" ve "Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu" kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Verilere uygulanan normallik analizi neticesinde normal dağılım gösterildiği tespit edildikten sonra, gruplar arasındaki farkı belirlemek için Independent Sample t test ve boxplot, ölçek ortalama puanları arasındaki ilişkiyi değerlendirebilmek için ise Pearson Korelasyon analizi ile birlikte saçılım grafiği uygulanmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde; çalışmaya dâhil edilen kadın ve erkek katılımcıların başarılı yaşlanma düzeyleri arasında anlamlı farklılığın olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Diğer yandan, yaşam kalitesi ölçeği toplam puanlari ile fiziksel aktivite düzeyi arasında ve son olarak fiziksel aktivite düzeyi toplam puanı ile yaşam kalitesi ölçeği genel sağlık alt boyut puanları arasında pozitif yönlü orta düzeye bir ilişkinin olduğu ve bu ilişkinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu görülmektedir (p<0,05). Sonuç olarak; toplumsal alanda var olan yaşlı bireylerin fiziksel aktiviteye katılım durumlarının yaşam kalitesi ve başarılı yaşlanma kavramlarıyla ilişkisinin göz ardı edilemeyecek bir önemi olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda; yaşlı bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin artırılması için düzenli olarak fiziksel aktiviteye katılımları, yaşamlarının geri kalanında kendi işlerini yapabilme hususunda hem destekleyici bir unsurdur hem de bu bireylerin daha başarılı bir yaşlanma sürecinde olmalarına olumlu katkıları vardır.
Kronik obstruktif akciğer hastalığı olan hastalarda senesans ve hastalık şiddeti ile karotis damar değişiklikleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Senesans, kişinin homeostaz dengesinin progresif olarak bozulması sonucu hastalık veya ölüm riskinin artması durumudur. Her hücre bölünmesinde genetik bilginin değişmeden korunmasını sağlayan telomerler yaşlanmayla kısalır ve bu kısalmayı yavaşlatan enzim telomerazdır. Bu çalışmada, KOAH'da hücresel yaşlanma ile ilişkili serum telomeraz aktivitesi, inflamasyon belirteçleri, cilt elastikiyeti ve karotis kominis arterin intima-media kalınlığı araştırılmış, normal yaşlanma sürecinden olan farklılıkların tartışılması amaçlanmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takip edilen ve onam formu alınan 44 KOAH (60.4±7.51) ve kontrol grubu olarak 42 olgu (57.9±8.23) çalışmaya dahil edildi. Çalışma grubundaki tüm olgulara solunum fonksiyon testi yapılarak SGRQ, CAT ve mMRC anketleri uygulandı. LDL, HDL, TSH, trigliserit, telomeraz, Nrf2, sürfaktan protein-D, ve Vitamin D düzeyleri için açlık kan örnekleri alınarak, Doppler USG ile arteria carotis communis'ten intima-media kalınlığı ölçümü yapıldı, MPA-5 deri elastikiyetini ölçen prob ile deri elastikiyet düzeyi ölçüldü. KOAH ve kontrol grubunda sırasıyla ortalama Nrf2 (4,84 pg/mL ve 13,77 pg/mL), sürfaktan protein-D (1908,64 pg/mL ve 1577,72 pg/mL), telomeraz (25,39 pg/mL ve 34,13 pg/mL) ve Vitamin D (31,98 ng/mL ve 54,26 ng/mL) olup, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (telomeraz için p=0,007; SP-D, Nrf2 ve Vitamin D için p<0.01). Karotis kommunis arterden ölçülen intima-media KOAH'ta daha kalın bulundu (p=0,02). İki grup arasında cilt elastikiyet düzeyi, serum LDL, HDL, trigliserit, TSH anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç olarak, yaşlanma ile ilişkili çalışmada değerlendirilen endotipik ve fenotipik özelliklerin benzer yaş gruplarına göre KOAH'ta daha belirgin olduğu, enflamasyon ve yaşlanma süreci arasındaki kısır döngünün hastalık sürecini daha da olumsuz etkileyebileceği düşünüldü.
Huzurevinde kalan yaşlılara uygulanan 12 haftalık sportif rekreasyon programının bazı antropometrik ve fizyolojik parametrelere etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; huzurevinde kalan yaşlı bireylerin 12 haftalık rekreasyonel faaliyetlerinin sonucunda meydana gelen fiziksel-fizyolojik özellikleri ile kuvvet ve vücut yağ yüzdelerinin belirlenmesidir. Bu araştırmanın evrenini huzurevinde kalan yaşlı bireyler oluştururken, örneklemini ise Etimesgut Belediyesi Huzurevinde ikamet eden 62 yaşlı birey oluşturdu. Çalışmaya 32 kadın ve 30 erkek gönüllü olarak katıldı. Ölçümlere katılan huzurevinde kalan yaşlı bireylerin rekreasyonel aktivite programlarına bağlı olarak fizyolojik (yağ ölçümleri, sistolik-diastolik kan basıncı, kalp atım sayısı, dikey sıçrama, esneklik, sağ-sol pençe kuvveti) ve fiziksel ( boy, kilo) parametreleri karşılaştırılmıştır. Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin demografik özellikleri Etimesgut Belediyesi'nden alınan izinle değerlendirilmiştir. Yaşlı bireylerden demografik özellikler olarak adı soyadı, cinsiyeti, doğum tarihi, doğum yeri, antropometrik özellikler olarak boyu, kilosu, yağ ölçümleri (biceps, triceps, calf, abdominal, subscapula, subrailiac), fizyolojik özelliklerden sistolik-diastolik kan basıncı, dikey sıçrama, kalp atım sayısı, esneklik, sağ-sol pençe kuvveti ölçümleri alınmıştır. Ölçümlerde 10 g/sg m basınç sağlayan Holtain marka skinfold, 0,1 kg olan ağırlık koluna sahip terazi, hassaslık derecesi 0,1 cm olan bükülebilir elastik olmayan 7mm. Genişliğinde mezura, Takei El Dinamometre (Handgrip) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 17,00 programıyyla iki grup arasındaki farklılıkları belirlemede a=0,05 anlamlılık düzeyinde bağımsız iki grup için t-testi uygulandı. Sonuçların anlamlılık derecesi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Test sonuçları, rekreasyonel aktiviteye katılan yaşlı bireyler ile rekreasyonel aktiviteye katılmayan yaşlı bireyler faktörüne bağlı olarak grupların fiziksel p>0,05, fizyolojik p>0,05 ve vücut yağ yüzdeleri arasında p>0,05 önemli farklar olmadığını gösterdi. Bazı ölçümler arasında fark bulunmamış olsa dahi rekreasyonel aktivitelerin yaşlı bireylerde fiziksel-fizyolojik ve vücut yağ yüzdeleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı olmadığını, fakat rekreasyonel aktivitelere katılan bireylerin fiziksel, fizyolojik ve vücut yağ yüzdeleri üzerinde olumlu etkilerinin olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Yaşlılık, Rekreasyon, Antropometrik, Fizyolojik Ölçümü
Geriatrik popülasyonda polifarmasi ile antikolinerjik yükün nütrisyonel parametreler üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: İştahsızlık, disfaji ve malnütrisyon yaşlılarda sık görülmektedir ve çok sayıda komplikasyonla ilişkilidir. Antikolinerjik ilaçlar ağız kuruluğu, konstipasyon ve kognitif fonksiyonlarda bozulma gibi yan etkilerle nütrisyonel parametreleri olumsuz etkileyebilir ve bu ilaçlar demans hastalarında daha sık kullanılmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada antikolinerjik ilaç yükünün (AİY) fazla olmasının, demans olan ve olmayan yaşlılarda, disfaji ve nütrisyonel durum üzerine etkisi araştırılmaktadır. Materyal ve Metot: Geriatri kliniğine ayaktan gelen 1165 (%31.6'sı demans) yaşlı hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, komorbit hastalıkları, kullandıkları ilaçlar ve ilaçların sayısı; günlük temel ve enstrümental günlük yaşam aktiviteleri (TGYA, EGYA) ve kognitif fonksiyonları değerlendirildi. Antikolinerjik ilaç yükü için antikolinerjik burden scale (ACB) kullanıldı; ACB skoru ≥2 olanlar yüksek AİY olarak kabul edildi. Hasta ve bakım verenleri ile yapılan görüşme ile tüm hastalara nütrisyonel durum için Mini-Nutritional- Assessment (17-23.5/30 ve <17/30, sırasıyla malnütrisyon riski ve malnütrisyon) ve disfaji ise Eating Assessment Tool score-10 skalası uygulanırken (≥3/10, disfaji); Council on Nutrition Appetite Questionnaire yalnızca demans olmayan hastalara uygulanabildi (≤ 28/40, iştahsızlık). Bulgular: Demans hastalarının %44,5'inde yüksek AİY vardı. Demans hastalarında, yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan değişkenler olan yaş, Parkinson hastalığı (PH), kalp yetmezliği (KY), Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra; yüksek AİY olanlarda malnütrisyon 5.3 ve malnütrisyon riski 2.9 kat fazlaydi (p<0.05); ancak disfaji, iki grup arasında farksızdı (p>0.05). Demans olmayanlarda ise, yine yüksek AİY olanlarla düşük AİY olanlar karşılaştırıldığında ortaya çıkan farklı değişkenler olan cinsiyet, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, KY, PH ve azalmış Barthel TGYA ve Lawton EGYA skorlarının etkisi ortadan kaldırıldıktan sonra malnütrisyon, disfaji ya da iştahsızlık ile ilişki olmadığı bulundu (p>0.05). Sonuç: Yaşlı demans hastalarında antikolinerjik ilaç kullanımı malnütrisyon ve malnütrisyon riskinde artış ile ilişkilidir. Bu nedenle, demans hastasının tedavisi düzenlenirken antikolinerjik etkisi düşük olan ilaçlar tercih edilmeli ve/veya bu ilaçlar kullanılırken nütrisyonel değerlendirme yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Malnutrisyon, antikolinerjik yük, polifarmasi, demans
The role of nurses in anxiety and sleep disorders in the elderly with chronic disease
This study aim to investigate sleep problems among elderly people and the relationship between sleep problems, anxiety and demographic variables. Also, the predictive role of sleep problems for anxiety among male and females was investigates. 255 people participated in the descriptive and cross-sectional research. The Pittsburg Sleep Quality Scale was used to determine the sleep quality of the participants. Taylor Anxiety Scale was used to measure general anxiety states. To answer the research questions, descriptive analysis (means, standard deviations, percentages and correlations), nonparametric tests (Kruskal Wallis) and linear regression analysis were used. According to the findings, individuals' education level affects their sleep onset latency levels, with those who have a higher education level having lower PSQI Sleep Onset Latency levels. Alcohol use was found to be the only variable that significantly affects sleep disturbance. Marital status was found to affect both PSQI Hypnotic Drugs and PSQI Daytime Dysfunction levels, with married individuals having higher levels compared to singles. In terms of anxiety scores, the study's results indicate that there are no notable differences in anxiety scores concerning the demographic variables examined. There is also a significant difference in nursing role perception based on education level, with high school graduates having a higher nursing role perception level compared to university graduates. Finally, the study found that sleep problems did not predict anxiety levels for either females or males. Findings are discussed on the basis of relevant literature.
Yaşa bağlı olarak antioksidan enzimlerin süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) aktivitelerinin ve malondialdehit (MDA) seviyesinin incelenmesi
Bu çalışmada,süperoksit dimutaz (SOD), katalaz (CAT) enzim aktiviteleri ve malondialdehit (MDA) seviyelerinin yaşa bağlı değişimleri incelenmiştir.84 sağlılklı birey 2-11; 12-24; 25-40; 41-69 yaş olmak üzere 4 grupta incelenmiştir.SOD aktivitesinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur.CAT aktivitesinde ise 2-11 yaş grubu arasında anlamlı bir fark olduğu (P< 0,05), fakat diğer gruplarda anlamlı bir fark olmadığı gözlenmiştir.MDA seviyelerinde ise 2, 3 ve 4. gruplar 1. grup ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir farkın olduğu (P<0,0001), ancak 2,3 ve 4. gruplar birbirleriyle kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı bulunmuştur.
Pozitif psikoloji çerçevesinde huzurevinde kalan yaşlılara bakış: Minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış
Huzurevinde yaşamını sürdüren yaşlı bireyler, yaşlanma döneminin son evrelerinde olmasından dolayı psikolojik olarak olumlu ve olumsuz etkiler yaşamaktadır. Yaşlı bireylerin bu dönemlerinde pozitif yaşlanmayı gerçekleştirebilmeleri, yaşamını anlamlı olarak sürdürebilmeleri için gereklidir. Bu sebeple bireylerin olumlu yönleri üzerinden araştırmalar yapılması süreci etkileyebilmektedir. Bu araştırmanın amacı, huzurevinde kalan yaşlıların; minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve minnettarlık, öz-anlayış düzeyinin mental iyi-oluşu yordayıp yordamadığını araştırmaktır. Araştırmanın diğer bir amacı ise, minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeylerinin; cinsiyet, yaş, eğitim durumu, algılanan gelir düzeyi, kronik rahatsızlık ve huzurevinde kaldığı süre değişkenlerine göre farklılıklarını incelemektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Büyükşehir Belediyesi Huzurevi Şube Müdürlüğü'ne bağlı huzurevinde yaşamını sürdüren 60 yaş ve üzeri, 22'si kadın ve 98'i erkek olmak üzere toplam 120 yaşlı bireyler oluşturmaktadır. Bu araştırmada nicel olarak kurgulanmış, ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Verilerin analizleri SPSS for Windows paket programı kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Minnettarlık Ölçeği, Warwick Edinburg Mental İyi-oluş Ölçeği, Öz-anlayış Ölçeği ve Bilgi Toplama Formu kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler, korelasyon, çoklu regresyon, t testi tekniği, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak incelenmiştir. Araştırma sonucunda minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca minnettarlık ve öz-anlayış düzeylerinin mental iyi-oluş düzeyini yordadığı ve %32'sini açıkladığı bulunmuştur. Minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz anlayış düzeylerinin cinsiyet, yaş, algılanan gelir düzeyi, eğitim durumu, kronik rahatsızlık durumu ve huzurevinde kaldığı süresi açısından farklılaşmadığı tespit edilmiştir. Ancak öz-anlayış düzeyinin cinsiyet değişkenine göre tam sınırda kaldığı da görülmüştür. Araştırmada elde edilen bulgular problemler doğrultusunda tartışılmıştır.
Yaşlı bireylerde ölüm kaygısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesinde çeşitli polikliniklerden konsültasyonla psikiyatri polikliniğine yönlendirilen yaşlı bireylerde ölüm kaygısı düzeyinin belirlenerek bazı sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine çeşitli kliniklerden konsültasyon ile başvuran 60 yaş üstü 200 hasta (117 erkek, 83 kadın) alındı. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyodemografik verileri kaydedildi. Yaşlılık Depresyon Ölçeği (YDÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I,STAI-II), Ölüme ilişkin Depresyon Ölçeği (ÖDÖ), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (ÖKÖ), Kısa Form-36 (SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,5'u erkekti, ortalama yaşları 67,16(5,0) idi. Hastalara ortalama ÖKÖ puanı 7,7 bulundur. SF-36 ölçeği ile ÖKÖ ve ÖDÖ arasında hafif pozitif korelasyon saptandı. Sosyodemografik değişkenlerle ölçekler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde ÖKÖ ve ÖDÖ ile eğitim süresi arasında negatif, çocuk sayısı açısından pozitif korelasyon saptandı. Fiziksel hastalık türü ile ÖKÖ ve ÖDÖ puanları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Son 1 yılda yaşanmış yas reaksiyonu ile ÖKÖ arasında anlamlı bir fark saptanmazken, son 1 aydır ölüm düşüncesinin sıklığının artması ile ÖKÖ puanlarının arttığı saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada yaşlı bireylerde ölüm kaygısının eğitim süresi, çocuk sayısı ve ölüm düşüncesi sıklığı ile ilişkili olduğu; ancak fiziksel hastalık varlığının ölüm kaygısını etkilemediği saptandı. Yaşlı bireylerde farklı değişkenlere gözertek yapılacak uzunlamasına çalışmalar ölüm anksiyetesinin önemini ve fiziksel ve ruhsal hastalıkların süreci üzerindeki etkisini saptayıp daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.Anahtar sözcükler: Ölüm kaygısı, yaşlılar, kaygı bozukluğu
Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri
Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.
Yaşlılıkta bir yaşam aranjmanı olarak tek başına yaşamak: Gaziantep'te yaşlanmak
Modernleşme, endüstrileşme ve kentleşme ile beraber yaşanan demografik değişmeler, sağlık alanında ilerlemeler ve azalan doğum oranları ile yaşlanma olgusu dünya genelinde tüm toplumları ilgilendiren bir sorunsala dönüşmektedir. Bu anlamda bir olgu olarak "tek başına" yaşayan yaşlı bireylerin sayısı da artış göstermektedir. Bu tez çalışmasında, değişen aile yapısı ile beraber tek başına yaşama aranjmanına sahip yaşlı bireylerin gündelik yaşam dinamikleri, geniş aileden kopuş nedenleri, bu kopuşun duygusal yansımaları ve sahip oldukları yaşam koşulların yaşam memnuniyetlerine ve yaşam beklentilerine etkisi anlaşılmaya çalışılmıştır. Aynı zamanda tek başına yaşayan yaşlı bireylerin "yaşam seyri" boyunca sahip oldukları avantaj ve dezavantajların yanı sıra sosyal, kültürel, ekonomik ve bedeni sermayelerin yaşam deneyimlerine nasıl biçim verdiğini anlamak hedeflenmiştir. Niteliksel yöntemle yürüten bu çalışmada, yarı yapılandırılmış bir anket formu kullanılarak 65 yaş ve üstü tek başına yaşayan, kentte yaşayan, ciddi bir sağlık engeli bulunmayan ve farklı sosyoekonomik düzeylere sahip 18'i kadın 12'si erkek olmak üzere 30 birey ile yüz yüze derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, tek başına yaşayan yaşlı bireylerin "yaşam seyri" boyunca sahip oldukları ya da olamadıkları "sermayelerin" ve "yatkınlıklarının" yaşlılık sürecinde tek başına yaşama kararlarını, çocuklarıyla olan ilişkilerini, sosyal ilişkilerini, boş zaman değerlendirmelerini ve geleceğe dair beklentilerini belirlemede önemli bir rol oynadığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla, gerek toplumsal yapının gerekse bireysel edimlerin yaşlılık sürecinin inşasında önemli rol oynadığı ve bireylerin yaşlılık dönemindeki yaşam doyumunu büyük ölçüde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yaşlılık, Tek Başına Yaşama, Yaşam Seyri, Sermeyeler, Sosyal İlişkiler, Yaşam Memnuniyeti
Cerrahi hemşirelerinin yaşlılık algısı ve yaşlı hastaya yönelik tutumlarının incelenmesi
Amaç: Cerrahi birimlerde çalışan hemşirelerin yaşlılık algıları ile yaşlı hastaya yönelik tutumlarının incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde 10 Eylül 2023- 10 Şubat 2024 tarihleri arasında cerrahi birimlerde çalışan (n=202) hemşireler ile yapılmıştır. Araştırmanın verileri Hemşire Bilgi Formu, Kogan Yaşlılara Karşı Tutum Ölçeği ile Yaşlanmaya ve Yaşlılığa Yönelik Tutum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Hemşirelerin yaş ortalamasının 31,41±6,13, %57,9'unun 31 yaş ve altında, %63,9'unun kadın, %61,4'ünün evli, %74,7'sinin lisans mezunu, %37,1'inin meslekte çalışma süresinin 11-20 yıl arasında olduğu bulundu. Hemşirelerin YKTÖ ortalama puanı 96,53±12,90 olarak bulundu. Hemşirelerin YYYTÖ ortalama puanı 145,55±24,73, yaşlılığı kabullenme zorluğu alt boyutu ortalama puanı 38,71±8,25, sosyal yıpranma algısı alt boyutu ortalama puanı 46,71±8,14, yaşamla baş etme zorluğu alt boyutu ortalama puanı 35,03±6,74, olumsuz imge alt boyutu ortalama puanı ise 25,08±4,49 olarak belirlendi. Çekirdek aile yaşayan cerrahi hemşirelerin Yaşlılara Karşı Tutum Ölçeği puan ortalaması ev arkadaşı veya geniş aile ile yaşayan cerrahi hemşirelerin puanlarının ortalamasına göre daha yüksek düzeyde tespit edildi(p<0,05). Hemşirelerin yaşları ile yaşlılığı kabullenme zorluğu alt boyutu ortalama puanı arasında anlamlı fark olduğu (p<0,05), ortalama puanların 31 yaş üzerindeki cerrahi hemşirelerde daha düşük olduğu bulundu. Sonuç: Araştırma sonucunda cerrahi hemşirelerin yaşlılık ve yaşlanmaya yönelik bakışlarının yaşlılara karşı tutumu etkilediği saptanmıştır. Cerrahi hemşirelerin yaşlılık ve yaşlanmaya bakışlarının olumsuz, yaşlılara karşı tutumlarının olumlu olduğu görülmüştür. Cerrahi hemşirelerin yaşlılık ve yaşlanmaya dair bilgi düzeylerinin artırılmasının yaşlılık ve yaşlanmaya bakışlarını iyileştireceği ve bu sayede yaşlılara karşı tutumu daha olumlu hale getirebileceği düşüncesiyle yaşlılık ve yaşlanmaya yönelik eğitimlerin artırılması önerilmektedir.
Farklı kuşak üniversite öğrencilerinin yaşlanma ve yaşlılığa yönelik algılarının değerlendirilmesi
Araştırma, Ege ve Akdeniz Üniversitelerinde eğitim görmekte olan öğrenciler ve aynı üniversitelerin kampüslerinde yer alan Tazelenme Üniversitesi öğrencileriyle gerçekleştirilmiştir. Nicel bir araştırma olarak, genel tarama modeliyle gerçekleştirilmiştir. Gönüllülük esasına dayalı, 314 katılımcı ile gerçekleştirilen araştırmada yaşlanmaya ve yaşlılığa yönelik algı ölçeği ile birlikte araştırmacı tarafından hazırlanan sosyo-demografik bilgi formu kullanılmıştır. Sosyal hizmet, toplumda kuşaklararası ilişkilerin güçlenmesinin yanında toplumdaki olumsuz yaşlılık algılarının da sonraki nesillere aktarımı önlenmesine yönelik düzenlemeler kapsamında yer alması gereken önemli bir disiplindir. Yaşam boyu öğrenme desteklenerek bireylerin hem aktif yaşlanması hem de yaşlanmaya yönelik algılarının da olumlu olarak etkilenmesi sağlanabilir.
Alzheimer hastalarının beslenme durumunun fiziksel ve bilişsel fonksiyonlarla ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Alzheimer hastalarının (AH) beslenme durumunu saptamayı, beslenme ile sarkopeni, depresyon, kırılganlık, bilişsel fonksiyonlarla ilişkili faktörlerin belirlenmesidir. Araştırma Gaziantep ili Moral Evine kayıtlı çalışmaya katılmayı kabul eden 62 (31 erkek, 31 kadın) bireyle yürütülmüştür. Soru formu ile bireylerin; sosyo-demografik ve sağlık durumuna ilişkin bilgiler, beslenme durumunun değerlendirilmesi için Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA), 24 saatlik besin tüketimi, antropometrik ölçümler, psikososyal ve bilişsel durumun değerlendirilmesi için Mini Mental Değerlendirme Testi (MMDT), Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, biyofiziksel değerlendirme için Edmonton Kırılganlık Ölçeği, Sarkopeni Hızlı Tarama Testi (SARC-F) uygulanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 75,3±6,1 bulunmuş olup, %83,9'u 70 yaş ve üzerindir. Beden kütle indekslerine göre %74.2 si normal ağırlığının üstündedir ve yetersiz beslenme tespit edilmemiştir ancak MNA'ya göre %56,5'i malnütsiyon riski altında %3,2'si malnütrisyonludur. MNA puanı ile enerji ve protein alımı arasında pozitif yönde orta düzey korelasyon varken (r=.309; p=.015), (r=.388; p=.002); Edmonton kırılganlık puanı ile negatif yönde orta düzey korelasyon bulunmuştur (r=-.361; p=.004). Beden Kütle İndeksi (BKİ) ile enerji alımı arasında negatif yönde düşük düzey korelasyon bulunmuştur (r=-.299; p=.018). Enerji alımı ile MNA puanı pozitif yönde orta (r=.309; p=.015) ; protein alımı ile pozitif yönde düşük ilişki (r=.704; p=.000) ve beden kütle indeksi ile negatif yönde düşük düzeyde (r=-.299; p=.018), SARC-F ile pozitif yönde orta düzeyde ilişki bulunmuştur (r=.323; p=.011). Protein alımı ile MNA puanı arasında pozitif yönde orta düzey ilişki (r=.388; p=.002), enerji alımı ile pozitif yönde orta ilişki bulunmaktadır (r=.704; p=.000). El kavrama gücü ile Edmonton kırılganlık puanı (r=-.307; p=.015) ve SARC-F puanı arasında negatif yönde orta düzeyde ilişki bulunmuştur (r=-.415; p=.001). Edmonton kırılganlık puanı ile MNA puanı arasında negatif yönde (r=-.361; p=.004), el kavrama gücü ile negatif yönde (r=-.307; p=.015), SARC-F ile negatif (r=-.415; p=.001), depresyon puanı ile pozitif yönde orta düzeyde ilişki bulunmuştur (r=.304; p=.016). SARC-F puanı ile enerji alımı negatif yönde düşük düzeyde (r=-.266; p=.027), el kavrama gücü negatif yönde(r=-.415; p=.001), edmonton kırılganlık puanı pozitif yönde (r=.634; p=.000), anksiyete ve depresyon puanları pozitif yönde orta düzeyde korelasyon bulunmuştur (r=.303; p=.017), (r=.263; p=.039). Anksiyete puanı ile SARC-F,depresyon mini mental durum testi ile pozitif yönde düzeyde orta düzeyde korelasyon bulunmuştur (r=.303; p=.017), (r=.620; p=.000), (r=.320; p=.011). Depresyon puanı ile Edmonton kırılganlık puanı (r=.304; p=.016) ve anksiyete (r=.620; p=.000) ile pozitif yönde orta düzeyde SARC-F ile negatif yönde düşük düzeyde korelasyon bulunmuştur (r=.263; p=.039). Mini mental değerlendirme testi, anksiyete ile pozitif yönde orta düzeyde korelasyon bulunmuştur (r=.320; p=.011). Bu çalışmada beslenme durumu ile ilişkilere bakıldığında malnütrisyon; enerji ve protein alımı, sarkopeni ve BKİ ile ilişkili bulunmuştur. Sarkopeni ise enerji, el kavrama, kırılganlık, anksiyete ve depresyon ile ilişkili bulunmuştur. Alzheimer hastalarının beslenme durumunun değerlendirilmesinde antropometrik ölçüm dışında, biyofizik testler ve tarama testlerinin yapılması önemlidir. Malnütrisyonun yanı sıra sarkopeni varlığında da besin öğesi alımının değerlendirilmesi önerilir.
Hematopoetik kök hücre yaşlanmasında cinsiyet farklılıklarının fare modelinde araştırılması
Biyolojik cinsiyet; insan sağlığını, hastalıkları, yaşlanma kalitesini ve ortalama yaşam süresini etkileyen en önemli değişkenlerden biri olarak kabul edilmektedir ve giderek artan kuvvetli kanıtlar, yaşa bağlı hastalıklarda ve yaşam süresinde güçlü bir cinsel dimorfizm olduğunu ortaya koymuştur. Vücutta pek çok doku ve organda bulunan erişkin kök hücreler; ait oldukları dokunun yenilenmesinden ve doku bütünlüğünün korunmasından sorumludur ve bu nedenle, yaşlanma sürecinde merkezi bir mekanizma olarak kök hücrelerde tükenme gündeme gelmiştir. Kan ve immün sistem hücrelerinin üretiminden yaşam boyu sorumlu olan hematopoetik kök hücreler (HKH), yaşlanma araştırmalarında en kapsamlı çalışılan erişkin kök hücre tipi olmasına ve yaşa bağlı hematolojik/onkolojik hastalıklarda cinsiyete özgü önemli farklılıklar rapor edilmiş olmasına rağmen, HKH yaşlanmasında cinsiyetin rolü araştırılmamıştır. Çalışmamızda, hematopoetik sistem yaşlanmasının cinsiyete özgü farklılıkları; C57BL/6J fare modelinde ve periferik kan, kemik iliği ve dalak kompartımanlarında araştırılmıştır. Cinsiyetin; periferik kandaki olgun kan ve immün sistem hücrelerinin sayı ve sıklığında, salgıladıkları sitokinlerin düzeyinde, ek olarak, kemik iliği ve dalaktaki hematopoetik kök ve progenitör hücrelerin (HKPH) frekansında, transplantasyonda sergiledikleri fonksiyonel kapasite ile kendini yenileme potansiyelinde, mitokondri miktarında ve transkripsiyonel profilinde, yaşa bağlı değişiklikleri nasıl etkilediği incelenmiştir. Verilerimiz; biyolojik cinsiyetin, tüm hematopoetik kompartımanlarda, HKPH'lerden olgun kan hücrelerine kadar, hematopoetik sistemin her aşamasında ve HKH'lerin global gen ekspresyonu profilinde yaşlanma paternini önemli şekilde etkilediğini göstermiştir. Ek olarak çalışmamız, yaşlı dişi ve erkek HKH'lerinin; farklılaşma potansiyeli, kendini yenileme kapasitesi, metabolik gereksinimler, immün yanıt ve kemik iliği mikroçevresi açısından önemli farklılıklar sergilediğini ortaya koymuştur (P< 0,05). Sonuçlarımız, hedefe yönelik tedaviler ve yaşlanma önleyici çalışmalar dahil, hematopoetik sistemle ilişkili preklinik ve klinik araştırmalara her iki cinsiyetin de dahil edilmesinin zorunluluğunu çarpıcı şekilde vurgulamaktadır.
Farklı yaş dönemlerine ait sıçan eritrositlerinin glukokonjugat içeriklerinin incelenmesi
Yaşlanma, moleküler bozulmaların neden olduğu hücre hasarını ve bunu takiben doku ve organların fonksiyonel olarak zayıflamasını içeren, zamana bağlı bir süreçtir. Yaşlanmanın moleküler mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Buna ek olarak, tanıma olaylarında çok önemli olan hücre yüzey karbohidratlarının yaşlanma sürecindeki olası rolleri hakkında yeterli bilgiler bulunmamaktadır. Bu çalışmada, model olarak seçilen eritrositlerde membran glikoproteinlerine ait glukokonjugatların organizma yaşlanması sürecindeki değişiklikleri 1, 4 ve 7 aylık sıçanlarda lektin histokimyası ve lektin blotting yöntemleri kullanılarak belirlenmeye çalışıldı. Diğer taraftan, incelenen dönemlere ait sıçanların dalak örnekleri karbohidrat kompozisyonu açısından değerlendirildi. Lektin histokimyası sonuçları, ?(2 ? 3) ve ?(2 ? 6) bağlı sialik asitlerin eritrosit membranlarında yoğun olduğunu, ancak bu yoğunluğun yaş ile birlikte belirgin bir azalmaya gittiğini göstermiştir. Aynı lektinler kullanarak yapılan blotting çalışmalarında benzer bulgular elde edilmiştir. Öte yandan, Galaktozß(1 ? 3)N-asetilglukozamin disakkaritine özgü bir lektin olan peanut aglutinin (PNA) ile yapılan çalışmalarda histokimyasal açıdan önemli bir boyanmaya rastlanmazken lektin blotting bulguları incelenen her üç dönemde de PNA-reaktif bantların varlığını göstermiştir. Galaktozß(1 ? 4)N-asetilglukozamin yapısına özgü bir lektin olan Datura stramonium (DSA) tüm yaş gruplarında pozitif reaksiyon vermiştir. Öte yandan, terminal mannoz gruplarını boyayan Galanthus nivalis (GNA) lektin ise belirgin bir boyanma göstermemiştir. Bu sonuçlar, sialik asit reaktivitesinin organizmanın yaşlanmasına bağımlı olarak azaldığını göstermektedir. Bu durum, (a) sialik içeren glukokonjugatların sadece eritrosit yaşlanması ile değil aynı zamanda organizmanın yaşlanması sürecinde de değişim gösterdiğini ya da (b) sialik asit içeren eritrosit sayısının yaşlanma ile azaldığını düşündürmüştür.
Yaşlıların yaşlılık algısı ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesini etkileyen faktörler
Yaşlılık, süregen hastalıkların artışı ve bunun yol açtığı sağlık sorunları, aktivite azalması ve artan bağımlılık; yaşlılın çevresindekiler ile olan iletişimin çeşitli nedenlerle kısıtlanması; bizzat yaşlanmanın yol açtığı psikolojik sorunlar ve yaşamın sonuna yaklaşma duygusu nedeniyle Algılanan Sağlığın ilgi alanına girmektedir.AMAÇ:Bu çalışmanın amacı Manisa'nın seçilmiş kentsel, kırsal ve yarı kentsel bölgelerinde (Muradiye Sağlık Ocağı Bölgesi ,Manisa merkez 10 nolu Sağlık Ocağı Bölgesi, Barbaros Sağlık Ocağı Bölgesi) yaşayan yaşlıların özelliklerini ve sağlık algılarını, yaşlılıkla ilgili algı ve tutumlarını tanımlamak ve yaşlılık algısını ve yaşlıların yaşam kalitelerini etkileyen değişkenleri ortaya koymaktır.GEREÇ-YÖNTEM:Bu araştırma kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmanın merkez ilçedeki değişik sosyoekonomik özelliklere sahip olan Muradiye Sağlık Ocağı (kırsal), bölge olarak Barbaros Sağlık ocağı (yarı kentsel) 10 nolu sağlık ocağı (kentsel) bölgelerinde yürütülmüştür. Araştırma evrenini 2596 yaşlı oluşturmuştur. Örnek büyüklüğü hesabı ve örnek seçiminde basit rasgele küme örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Örnek büyüklüğü 510, araştırmaya katılım oranı % 69.6 olmuştur. Araştırmanın verileri 12.2007-2.2008 tarihleri arasında, oluşturulan anket formu aracılığıyla, yaşlıların evlerinde yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır.Araştırmanın bağımlı değişkenleri:Dünya Sağlık Örgütü Genel Yaşam Kalitesi Anketi Kısa Form (WHOQOL-Bref) ve WHOQOL Genel Sağlık ve Yaşam Kalitesi boyutu; Dünya Sağlık Örgütü Yaşlılarda Yaşam Kalitesi Modülü (WHOQOL-OLD), ve DSÖ-Avrupa Yaşlanma Tutumu Anketi (AYTA) dır.Sosyodemografik özellikler, konut özellikleri, alışkanlıklar, olanaklar ve sosyal ilişkiler, Sağlık durumu ve hastalanma (halen ve geçen yılsa göre sağlık durumu değişimi, eşlik eden hastalık vb.) ve Sağlık kurumuna Başvuruyla ilgili Değişkenler, günlük yaşam aktivitesi (Katz indekis ile) aşatırmanın bağımsız değişkenleridir.Tek değişkenli çözümlemelerde Student's t testi ve Etki büyüklüğü (Effect Size) , parametrik test varsayımlarını karşılayamayanlarda Wilcoxon İşaret Sıra testi (Mann Whitney U, parametrik varsayımlarının karşılandığı değişkenlerde- ANOVA ve Post Hoc Tukey B, parametrik varsayımlarının karşılandığı değişkenlerde- non parametrik ANOVA (Kruskall Wallis ANOVA); kategorik değişkenlerde ki kare önemlilik testleri,Çok değişkenli çözümlemelerde Doğrusal ve Lojistik Regresyon yaklaşımları kullanılmıştır. Veriler SPSS 10.0 paket programı ile işlenmiş ve çözümlenmiştir.BULGULAR:Yaşlıların yaş ortalaması 73.00±6.38(min:65, max:98) ; %67.2 si kadın, 38.2 si erkektir. %52'si herhangi bir okuldan mezun olmamış, % 34.4 ü okuma yazma bilmemektedir. %21'inin sosyal güvencesi, %10'unun sağlık güvencesi yoktur. %41'i kendini yoksul olarak algılamaktadır. Yaşlıların %20'si yalnız, %75'i kentte, yaklaşık %10 u gecekonduda yaşamaktadır. %74'ü haftada en az bir kez çocuk veya torunuyla %53'ü de akrabalarıyla görüşebilmektedir. %94'ü ailesinin kendine karşı davranışından hoşnuttur. %6'sı evde yakınlarından kötü muamele görmektedir. Yaşlıların ancak %12 si en az hafta bir düzenli yürüyüş yapmaktadırlar. Yalnızca %18'inin bir kronik hastalığı yoktur., %19'u son bir yıl içinde hastanede yatarak tedavi görmüştür. % 34 ü bir önceki yıla göre sağlığının daha kötü olduğu, %11'i daha iyi olduğunu bildirmiştir. Yalnızca %34'ü sürekli sağlık hizmeti alabildiğini belirmiştir. Yaşlıların %77'si evdeki bakımlarını yeterli bulmaktadır.Çözümleyici Bulgular değerlendirildiğinde:AYTA Psikolojik Kayıp alanı ile yaş, yaşanılan bölge, aile bireyleri ile ilişkilerin sıklığı, yaşamda bağımsız ve aktif olabilmek, sağlık algısı ve sağlık hizmetine ulaşabilirlik arasında doğrusal bir ilişki vardır. Yaş ve aktif ve bağımsız olabilmek, psikolojik kayıptan etkilenirken psikolojik gelişmeden etkilenmemektedir. Sağlık hizmetine ulaşabilirlik ve sağlık hizmet sürekliliği Psikolojik Gelişme alanından daha da çok etkilenmektedir. Bedensel değişim alanında ise erkeklerin skorları kadınlardan daha yüksek bulunmuştur. Arkadaşlarla görüşme yalnızca Psikolojik Gelişmeden, yani olumlu algıdan etkilenirken, Akrabalarla görüşme, gerek Psikolojik gerekse Bedensel değişim algısını etkileyen en önemli değişken olmuştur. Katz ölçeği bedensel değişim ve psikolojik kayıp boyutundan etkilenmektedir. AYTA Bedensel değişim boyut skoru analizlerde hemen hemen tüm sosyoekonomik, sosyal yaşam ve sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik ile ilgili değişkenlerle istatistiksel açıdan anlamlı sonuçlar vermiştir.GSYK bağımlı değişken olarak alındığında yaş ve cinsiyet dışındaki hemen tüm değişkenlerle anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Kronik hastalığı olmayanların yaşam kalitesi daha yüksektirWHOQOL-Bref ?Bedensel alan?a en fazla etkili olan değişkenler, ileri yaşta olmamak, erkek olmak, eğitimli, üst sosyoekonomik düzeyde yer almak, yerleşik yaşam düzeni olamak, yürüyüş yapmak, çocuk torunla görüşmek, evde bakımını yeterli bulmak, sağlık hizmetine ulaşabilmek ve sürekli sağlık hizmeti alabilmek, kronik hastalığı az veya hiç olmamak, son bir ay yatarak tedavi görmemektir. Psikolojik alan üzerine hemen tüm değişkenler etkilidir ancak çoklu analizlerde sosyoekonomik düzey, iyi bir ev ortamı, hasta olmamak ve sağlık hizmetinden yararlanmak bu alanı etkilemektedir. Sosyal ilişkiler alanını diğer WHOQOL alanlarından ayıran temel özellik sosyal ilişkilerin yaşlılarda cinsiyet, gelir durumu ve sağlık hizmetlerinden, diğer alan skorları kadar etkilenmemiş olmasıdır. Çevre alanı, başta sosyoekonomik değişkenler olmak üzere, günlük yaşam aktiviteleri ve sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik ve hizmet sürekliliği değişkenleri ile anlamlı sonuçlar vermiştir.Sosyoekonomik değişkenlerine WHOQOL-Old'ün geçmiş,bu gün ve gelecek faaliyetleri alanı dışındaki tüm alanları duyarlıdır. WHOQOL-Old Duyusal yetiler alanı üzerine etkili olan temel değişkenler evde bakım ile ilgili değişkenlerdir. Otonomi alanı üzerine olumlu etkisi olan temel değişkenler hasta veya engelli olmak, kadın cinsiyette olmak, kırsal veya yarı kentsel alanda yaşamaktır. WHOQOL-Old alanları içinde duyusal yetiler, otonomi ve geçmiş,bugün ve gelecek faaliyetleri alanları potansiyel bağımsız değişkenlere, bundan sonra tartışacağımız sosyal katılım, ölüm ve ölmek ve yakınlık alanlarında olduğu kadar yaygın düzeyde duyarlılık göstermemişlerdir. Kırsal alanda yaşamak, eğitimli olmak, müstakil evde olmak, her gün kitle iletişim araç kullanımı, çocuk torunla görüşmek, sağlık hizmetine kolay ulaşabilirlik, günlük yaşam aktivitelerinde bağımsız olmak sosyal katılım skoru ile ilişkili bulunmuştur. WHOQOL-Old?Yakınlık? alan skoru, hastalanma ve engellilik ve sağlık hizmetleri sürekliliği dışındaki tüm değişkenlerle ilişkili çıkmıştır.Bir önceki yıla göre sağlıktaki değişim algısının hemen tüm yaşlılık algı, tutum ve yaşam kalitesi değişkenlerine duyarlı olduğu bulunmuştur.Bu araştırmada varılan temel sonuç, yaşlılarda, algılanan sağlık ve yaşam kalitesinin sosyoekonomik, hastalanma ve sağlık hizmetleri ile ilgili değişkenlere duyarlı olduğudur. Daha alt sosyal sınıfta olmak, sağlık hizmetlerine daha güç ulaşabilmek ve sürekli evde ve sağlık kurumunda bakım ve hizmet alamamak yaşlılık tutumu ve algısı ve algılanan sağlık ve yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkidedir.ÖNERİLERGerek toplum gerekse kurumsal düzeyde, yaşlılarda sağlık düzeyinin izlenmesi ve yaşlılara sunulan bakım ve sağlık hizmetlerinin değerlendirilmesinde algılanan sağlık ve yaşam kalitesini değerlendiren araçlar diğer nesnel izlem ve değerlendirme kriterlerine ek olarak kullanılmalıdır. Alt sosyoekonomik düzeydeki yaşlılar ve kentlerde yalnız yaşayan yaşlılar özel risk gruplarını oluşturmaktadırlar. Toplum programlarında bu gruplar dikkate alınmalı düzenli izlenmelidirler.
Yaşlanma ile koenzim Q10 ve antioksidanların ilişkisi
Bu çalışmada, vücuttaki kimyasal reaksiyonlara enerji sağlanmasında önemli rol oynayan ve aynı zamanda lipofilik yapıda güçlü bir antioksidan olan koenzim Q10 ve diğer antioksidanların yaşlanma ile birlikte değişimleri incelendi. Çalışmaya Gaziantep'te ikamet eden 20 ? 70 yaş arasındaki 160 sağlıklı birey dahil edildi. Çalışma; 20-30 yaş grubu 50 kişi, 31-50 yaş grubu 75 kişi ve 51-70 yaş grubu 35 kişi olarak 3 grup üzerinde gerçekleştirildi. Gruplar obez olmayan, hiçbir fiziksel yakınması bulunmayan kişiler arasından seçildi. Ayrıca bireylerin sağlıklı olup olmadıklarını araştırmak amacıyla rutin biyokimyasal parametreleri ölçüldü. Alınan kanlardan hazırlanan serum örneklerinde malondialdehit ve total antioksidan düzeyleri, paraoksanaz ve arilesteraz enzim aktiviteleri, plazma örneğinde ise koenzim Q10 düzeyi ölçüldü. Malondialdehit düzeyi Tiyobarbitürik asit metodu ile, Total antioksidan düzeyi, paraoksanaz ve arilesteraz spektrofotometrik yöntemle, koenzim Q10 ise HPLC yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamızda, yaş ile koenzim Q10 arasında bir korelasyon olduğu tespit edildi (P=0,000). Yaşlanma ile koenzim Q10'nun arttığı görüldü. Malondialdehit ile koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesteraz arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönde doğrusal bir ilişki bulundu (P=0,011, P=0,000). Yani malondialdehit arttıkça koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesterazın azaldığı tespit edildi. 31-50 ve 51-70 yaş grubundaki bireylerin total antioksidan düzeylerinin, 20-30 yaş grubundaki bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sağlıklı bireylerde antioksidan sistem yaşa rağmen iyi çalışıp vücudu oksidan bileşiklerden uzaklaştırmaya çalışırken hastalık anında antioksidan bileşiklerin düzeyi oksidan bileşiklerin yükselmesini önleyememekte. Yaşın ilerlemesi tek başına hastalık değildir ancak bir hastalık eşliğinde yaşlılık kişinin yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenledir ki toplumda aynı yaş grubunda olan iki farklı bireyin biri çok genç ve sağlıklı görünürken bir diğeri yaşından daha ileri yaşta görünmektedir.Anahtar Sözcükler: Yaşlanma, Koenzim Q10, Paraoksanaz, Arilesteraz, Total Antioksidan Düzeyi, Malondialdehit
İskelet ve kalp kası dokusunda yaşa bağlı değişikliklerin immünohistokimyasal ve Western Bloting yöntemleri kullanılarak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Yaşlanma süreci doğumla birlikte başlayan, zamana koşut artarak organizmanın ölümüne neden olan hücresel değişimlerin tümüdür. Yaşlanma sırasında belirli dokularda azalan ya da artan moleküllerin ve bu moleküllerin etki düzeneklerinin belirlenmesi bu sürecin işleyişini anlamamıza önemli bir katkı sağlayacaktır. Bu nedenle çalışmamızda, Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8' in iskelet ve kalp kasında, değişik yaş gruplarında immünhistokimyasal ve Western bloting yöntemleri kullanılarak, SEM ve TEM bulgularıyla da desteklenerek karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda, doğum öncesi ve sonrası farklı yaş gruplarından, her grupta 6 adet sıçan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Gruplar kas gelişiminde önemli olabilecek günler dikkate alınarak, doğum öncesi grubu (20. gün), yenidoğan grubu, 1 aylık grup (prepubertal evre), 6 aylık grup (erişkin evre) ve 12 aylık grup (yaşlılık dönemi başlangıcı) olarak belirlendi. Tüm gruplarda Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8 immünreaktiviteleri belirlendi. Western blot analizi ise iskelet ve kalp kasında tüm gruplarda Tip I Kollajen için değerlendirildi. Tüm bulgular SEM ve TEM incelemeleriyle desteklendi.Çalışmamızda kalp kasında da iskelet kasına benzer olarak, Tip I Kollajen ifadesinin yaşa koşut artış gösterdiği belirlendi. FGF-2 ifadesi ise, iskelet ve kalp kasında yenidoğan grubunda yoğundu. IGF-I immünreaktivitesinin 6 aylık grupta sarkolemma ile çekirdek dışındaki belirsizliği dikkati çekti. GDF-8 ifadesinin tüm gruplarda morfogenez tamamlanana değin aşamalı olarak arttığı görüldü.Sonuç olarak tüm bu bulgular ışığında, iskelet ve kalp kası gelişiminden itibaren yaşa koşut farklılık gösterdiği düşünülen önemli moleküllerin, çeşitli yöntemlerle değerlendirildiği, SEM ve TEM bulgularıyla desteklenen çalışmamızda, iskelet kasının kalp kasına karşın yaşlanma sürecini daha etkin yaşadığı, kalp kasının ise erişkin dönemden sonra yaşlılık dönemine değin kendini stabilize ettiği kanısına varılmıştır. Bu bulgular iskelet kasının istemli ve düzenli olmayan çalışmasına karşın kalp kasının istemsiz ve düzenli çalışmasının bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.
Yaşlı sıçanlarda hipokampusta oksidatif stres ve bcl-2 ilişkisi
Yaşlanmada çeşitli dokularda radikal yapımı artarken, antioksidan kapasitede azalma görülür. Bu durum hipokampusta dahil beynin farklı bölgelerinde gözlenen nörodejeneratif hastalıklarla birliktedir. Güçlü bir radikal süpürücü olarak bilinen melatonin yaşlanmada azalır. Curcumin ise oldukça güçlü antinflamatuar, antiproliferatif ve antioksidan özellikleri olan bir polifenoldür. Hücresel redoks dengenin sağlanmasında rol oynayan bcl-2?nin de antioksidan ve antiapoptotik özellikleri tanımlanmıştır.Çalışmamızda orta yaşlı sıçanlarda melatonin ve curcumin uygulamasının hipokampus dokusunda oksidatif stresin göstergesi MDA, antioksidan sistem göstergesi olarak fonksiyon gören GSH ve hücresel redoks düzenleyici bcl-2 düzeylerini nasıl etkilediğini araştırdık. Bu amaçla, MDA tayini için TBARS, GSH için modifiye Ellman, bcl-2 düzeyinin belirlenmesi için de western blot yöntemi kullanıldı. Etik kurul onayını takiben Wistar sıçanlardan laboratuvar şartları altında 12 saat aydınlık- karanlık siklusunda kalacak şekilde 5 grup oluşturuldu (13 aylık, n=30). Kontrol grubu (%1 etanol-PBS sc, saat 17:00?de, 30 gün), dimetilsülfoksit grubu (DMSO 100?l/bw ip, saat 17:00?de, 30gün), melatonin (MEL) grubu (10mg/kg+etanol-PBS sc, saat 17:00`de, 30 gün), Curcumin (CUR) (30mg/kg+DMSO ip, saat 17:00?de, 30 gün) veMEL+CUR grubu. MEL, CUR ve MEL+CUR çalışma gruplarında hipokampus doku MDA düzeyleri PBS kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalırken (p<0,05); CUR ve MEL+CUR gruplarındaki hipokampus doku GSH düzeylerinin PBS ve DMSO kontrol gruplarına kıyasla anlamlı olarak arttığı bulundu (p<0,05). Ayrıca; CUR ve MEL+CUR uygulaması yapılan her iki grupta da MDA ve GSH düzeyleri arasında negatif koreleasyon bulundu (sırasıyla r(6)= - 0,74; p=0,05 ve r(6)= - 0,78; p<0,05). CUR, MEL+CUR ve DMSO uygulaması yapılan gruplar, PBS kontrol grubu ve MEL uygulaması yapılan çalışma grubuyla karşılaştırıldığında hipokampal bcl2/beta aktin oranının anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0,05).Sonuç olarak, melatonin uygulaması radikal hasar düzeyini anlamlı düzeyde azaltırken, curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması radikal hasar düzeyini azaltmakla beraber GSH düzeyini de arttırmıştır. Ayrıca; Curcumin, curcumin ve melatoninin birlikte uygulanması bcl-2 düzeylerini de azaltmıştır. Dolayısıyla melatonin ve curcumin gibi antioksidanların orta yaşlardan itibaren kullanılması, yaşlanma sürecinden en çok etkilenen hipokampus gibi nöral yapıları nörodejeneratif hasarlara karşı korumada etkili olabilir.Anahtar kelimeler: Yaşlanma, oksidatif stres, melatonin, curcumin, hipokampus, bcl-287
Diyabet ve normal, genç ve yaşlı gebelerde serviks kollajenleri ve damar yapısı
Diabetes mellitus, hiperglisemi ile özelleşmiş heterojen bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetin gebelik üzerine, gebeliğin de diyabet üzerine olumsuz etkileri vardır. Yaşlanma ise hücrelerden organlara kadar tüm yapılarda fonksiyonların giderek azaldığı karmaşık bir süreçtir. Yaşlanma ile ortaya çıkan değişiklikler diyabetin gelişmesini ve sonucunu etkilemektedir. Çalışmamızda, gebelik sırasında kollajen liflerinde yeniden yapılanma ve vasküler düzeyde değişiklikler gösterdiği bilinen serviks dokusunda; gebeliğe ek diyabet ve yaşlanmanın da olası etkilerinin belirlenmesi amacıyla; kollajen Tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Çalışmamızda genç gruplar için 2 aylık, yaşlı gruplar için ise 8 aylık olmak üzere 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 denek olacak şekilde toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabetli gruplardaki deneklere, intraperitoneal olarak, tek doz 50 mg/kg STZ uygulandı. Uygulamayı takiben 2 aylık izlemeden sonra diyabetli ve kontrol gruplarından, gebe bırakılacak olan deneklerde gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde, tüm gruplara ait serviks dokuları çıkarıldı. İmmünohistokimyasal ve istatistiksel sonuçlar değerlendirildi. Sonuç olarak çalışmamızda gebeliğin ilerleyen orta evrelerinde, serviks kollajenlerinin tüm belirteçlerle artması, gebeliğin sürekliliğini sağlamak için gerekli olduklarını düşündürdü. Doğuma yakın bu belirteçlerin azalabileceği kanısına varıldı. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kollajen ifadelenmesinin artması yaşlılıkla dokunun gerilemesinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Diyabetik gruplarda tüm kollajenlerin ifadelenmesindeki artışın ise düşük olasılığını azaltmaya yönelik olduğu kanısına varıldı. Alfa aktin ifadelenmesinin gebe ve diyabetik gruplarda stromada azalması, apoptozisin bir göstergesi olarak kabul edilirken, damar duvarında düz kaslarda artması ise artan damarlanmaya koşut gerçekleştiği sonucunu düşündürdü.
Dişi ve erkek sıçanlarda yaşlanma ve fruktozun oluşturduğu metabolik sendromda resveratrolün vasküler ve kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Son yıllarda hızla artan obezite ve metabolik sendrom hastalıklarındaki artışın temel sebepleri arasında fruktoz içeren hazır gıda ve içeceklerle beslenme de yer almaktadır. Resveratrol bazı meyvelerin yapısında bulunan antioksidan ve kardiyovasküler sistem üzerinde etkileri birçok çalışmada gösterilmiş polifenolik yapıda bir fitoaleksindir. Resveratrolün uzun süre fruktoz diyeti ve metabolik sendrom üzerindeki etkinliği tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada dişi ve erkek Wistar sıçanları 24 hafta boyunca içme suyu içerisinde %10 oranında fruktoz tüketimi ile beraber (%0.05) oranında resveratrol içeren yem ile beslenmiştir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromun vasküler, metabolik ve histolojik değişiklikleri üzerine resveratrol tedavisinin etkileri incelenmiştir. Sıçanların kan örneklerinde ve karaciğer dokusunda biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. Torasik aorta dokusunda fenilefrin (10-9-10-4M) kasılma, asetilkolin (10-9-10-4M) ve insülin (10-9-3×10-6M) gevşeme yanıtları ile L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri incelenmiştir. Ayrıca karaciğer ve aorta dokusunda Western Blot ve Real Time-PCR yöntemleriyle IRS-1, eNOS ve iNOS protein ve mRNA düzeyleri ölçülmüş, karaciğer histolojisi incelenmiştir. Fruktoz içeren diyet ile dişi ve erkek sıçanlarda plazma glukoz, insülin, VLDL ve trigliserit düzeylerinde ayrıca karaciğer trigliserit düzeyinde artış meydana geldiği ve resveratrol tedavisinin bu parametreleri anlamlı bir şekilde düşürdüğü saptanmıştır. Fruktoz diyeti ile beslenen dişi ve erkek sıçanlarda HDL düzeylerindeki azalmanın ise resveratrol tedavisi ile anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Fruktoz içeren diyet ile ortaya çıkan vasküler endotel-bağımlı asetilkolin ve insülin gevşemelerindeki azalma resveratrol tedavisi ile iyileştirilmiştir. Fenilefrin kasılma cevapları ise fruktoz içeren diyet ile artmış, resveratrol diyeti ile baskılanmıştır. L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemelerinde ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca sıçanlarda abdominal yağlanma, karaciğer dokusunda hiperemi ve dejenerasyon gözlemlenmiş, resveratrol tedavisi bu durumu kısmen iyileştirmiştir. Aorta ve karaciğer dokularında fruktoz tüketimiyle oluşan eNOS protein ve mRNA düzeylerinde azalmanın resveratrol tedavisi ile iyileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca aorta iNOS protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz tüketimi ile oluşan artış, resveratrol tedavisiyle anlamlı düzeyde azalmıştır. Aorta dokusunda IRS-1 protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz diyetinin herhangi bir farklılığa yol açmadığı, resveratrol tedavisinin ise kısmen yükselttiği gösterilmiştir. Cinsiyet farklılıkları açısından fruktozla beslenen dişi sıçanlarda plazma trigliserit, VLDL ve HDL düzeylerinin erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Venöz kan glukoz düzeylerinde dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmezken, arteriyal kan glukoz düzeylerinin erkek sıçanlarda daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Doku ağırlıkları ve plazma insülin düzeyleri açısından dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Fruktozla beslenen dişi sıçanlarda fenilefrinin etkinliğinin erkek sıçanlara göre azaldığı, fakat asetilkolinin ve insülinin gevşeme yanıtlarında belirgin bir farklılık oluşmadığı gösterilmiştir. Fruktoz ile beslenen dişi sıçan aortasında iNOS protein ekspresyonunun erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. eNOS ve IRS-1 düzeylerinde ise cinsiyete bağlı herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışma sonucu elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, yüksek fruktoz diyeti ile ortaya çıkan vasküler fonksiyon bozukluğunu ve birçok metabolik parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, fruktoz içeren diyet ile beslenmenin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, aynı zamanda resveratrol tüketilmesinin faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar sözcükler: Fruktoz, resveratrol, metabolik sendrom, vasküler fonksiyon bozukluğu, insülin vazoreaktivitesi
The investigation of pressure effect on ageing phenomena of CuAlNi shape memory alloy
Shape memory alloys (SMA) are smart materials that work by transforming between two crystal structures, austenite, and martensite phases. These phases are determined by the temperature and internal stresses of the material. Shape memory alloys can return to their pre-deformation shape and dimensions with heat treatment applied after plastic deformation. Shape memory alloys are related to martensitic transformation, also called diffusionless transformation between austenite phase and martensite phase, which has functional behavior based on unidirectional and bidirectional shape memory effect, superelasticity, and pseudo-elastic effects. Due to the low cost of Cu-based shape memory alloys, they have been the focus of attention of researchers and attracted attention from a technological point of view. In this study, Cu-13.5Al-4Ni (wt%) shape memory alloy was used. Alloy samples were aged under the constant pressure of 558 Mpa at different times (0; 5 min; 15 min; 30 min; 45 min; 60 min.) and also at equal times under different pressures (0; 186 Mpa; 372 Mpa; 558 Mpa; 745 Mpa; 930 MPa). Differential scanning calorimetry (DSC) was used to determine the transformation temperatures and thermodynamic parameters of aged Cu-13.5Al-4Ni shape memory alloy samples. Microstructural investigations of aged samples were made by X-ray diffraction and optical microscope observations. It is microhardness measurements were taken. In addition, scanning electron microscopy (SEM) and energy dispersive scanning X-ray (EDX) was used in microstructural investigations. It was observed that Cu-13.5Al-4Ni shape memory alloy samples, which were aged for different times under constant pressure and aged under different pressures for equal times, as well as transformation temperatures, and other thermodynamic parameters, the structured parameters such as microhardness, grain size, and crystallite size.