Anatolia
255 theses under this subject heading
Anadolu sahası tezkirelerinde eğitim, öğretim ve yetiştiricilik
Şâir tezkireleri, şâirlerin hayatlarıyla ilgili biyografik bilgiler vermenin yanı sıra dönemin edebiyat ortamı, şiir anlayışı, toplumsal ipuçları hakkında da malumat veren biyografi kaynaklı eserlerdir ve edebiyat araştırmaları için başvurulacak kaynakların başında gelmektedir. Tezkireler, yazıldıkları dönem hakkında okurlara ipucu verme işlevi üstlenmekle beraber edebi eser niteliği taşıdığı için kültürel, siyasî ve sosyal etkilerin edebiyata yansımalarını takip etmek; türün ve dilin yüzyıllar içindeki dönüşümlerini gözlemleyebilmek için önemli başvuru kaynakları olarak Türk edebiyatında önemli bir yer tutmaktadır. Tezkireler, bütüncül bir yaklaşımla, neden-sonuç ilişkisi içerisinde, kronolojik bir biçimde incelendiğinde okura incelenen mevzu hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Bu bakımdan bu çalışmada 16. yüzyıldan 20. yüzyıla Anadolu sahası tezkireleri incelenmiş ve ele alınan tezkirelerde eğitim-öğretim ve yetiştiricilik meselesi mercek altına alınarak kavram takibi yapılmış; şâiri kimler, ne şekilde yetiştirdi sorusuna yanıt aranmıştır. Bu bağlamda çalışmada; eğitim-öğretim meselelerine en fazla yer veren tezkirelere, bu meseleler için tezkirelerde hangi kavramların kullanıldığına, kavramların terimleşme sürecine, yetiştiricilik hususunda öne çıkan isimlere ulaşılmıştır. Dolayısıyla tezkire türü üzerinden yapılan bu inceleme, şâirlerin ve dönemin şartları altında oluşan şekillenmelerin görülebilmesi için olumlu bir işlev üstlenmektedir. Çalışmada elde edilen malzeme sayısal verilerle desteklenerek Osmanlı şâirlerinin eğitim-öğretim durumlarına dair bütüncül bir değerlendirmede bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Anadolu sahası şâir tezkireleri, tezkirelerde eğitim-öğretim kavramları, yetiştiricilik.
Anadolu Masalları ve bu masalların Türkçe öğretimindeki yeri üzerine bir inceleme
Temel dil becerilerinden dinleme, insanın doğumuyla hatta anne karnında başlayan süreçle birlikte edindiği ilk dil becerisidir. Birey öğretim hayatına başlayana kadar bazı sözlü edebiyat ürünlerini ailesinden, çevresinden dinleme yoluyla öğrenir. Masal da bu sözlü edebiyat ürünlerinden biridir. Diğer türlere göre dil ediniminde, dilin zenginliğini, kültürün dile yansıyan halini sezdirmede ve öğretmede daha etkilidir. Bu yüzden Türkçe öğretiminde genelde masalların özelde de Anadolu Masallarının kullanımı önemli bir yere sahiptir. Anadolu Masallarının Türkçe öğretiminde kullanımının doküman analizi yöntemiyle incelendiği bu çalışmada elde edilen veriler ve çıkarılan sonuçlar dil öğretiminin masallar üzerinden daha kalıcı öğrenmelerle gerçekleştirilebileceğini göstermektedir. Masalların kültür aktarımında üstlendiği doğal görev, kültürün önemli bir unsuru olan dilin aktarımında da aynı paralelliği kurmaktadır. Bu yüzden Türkçe öğretiminde hedeflenen dört temel dil becerisi olan okuma, konuşma, dinleme, yazmanın ve bunlara ek sezdirilerek anlatılması planlanan dil bilgisi konularının genelde masal ile özelde de Anadolu Masalları ile birleştirilmesi ile anlamlı öğrenmeler sunacağı öngörülmektedir.
Lale Devri'nde Anadolu halkı: Sorunlar, şikâyetler ve çözümler
Osmanlı tarihi çalışmalarında 1718 tarihinde Pasarofça Antlaşması ile başlayan ve 1730'da Patrona Halil isyanıyla son bulan döneme Lale Devri ismi verilmiştir. Şüphesiz bu dönemde, Avrupa ile münasebetlerin geliştirilmesi veyahut Avrupa'yı tanıma/anlama hususunda elçilerin tayini, ilk matbaanın kurulması, sınırlı da olsa askerî alanda yenileşme, ilim, fikir, sanat ve mimarî alanda bir takım gelişmeler yaşandı. Ancak bu gelişmeler devletin taşra toplumuna yansımadı. Üstelik imparatorluk batıdaki kayıpları telafi etmek için 1723 yılında doğuda İran ile savaşa girdi. Ancak bu, savaşın maddî külfetinin halkın üstüne binmesi demekti. Bununla birlikte Osmanlı Devleti savaşın ilk yıllarında bir takım başarılar elde etmiş olsa da 1727'den itibaren savaş aleyhine döndü. İstanbul'da hükümetten rahatsız olan muhalif çevreler halkın ağır vergiler altında ezildiğini ileri sürerek hükümeti lüks ve eğlence ile meşgul olmakla suçlayıp Patrona Halil adındaki yeniçeri önderliğinde Eylül 1730 yılında başlayacak olan isyana zemin hazırladılar. İsyanın sonunda sadrazam idam edilirken Sultan III. Ahmet de tahttan feragat etmek zorunda kaldı. İmparatorluk merkezinde yaşanan bütün bu olaylar şüphesiz Anadolu'ya da yansıdı. Özellikle bu dönemde yaşanan Osmanlı-İran Savaşı Anadolu'yu doğrudan etkileyen bir faktördü. Bu çalışma, Lale Devri'nde Anadolu'da toplumun sorunlarını, sorunların doğurduğu şikâyetleri ve devletin bu şikâyetler için ürettiği çözüm politikalarını incelemektedir. Böylece devlet-toplum ilişkisi üzerinden merkez-taşra ilişkisi ve toplumun kendi yapısı içerisinde yönetici (adlî-idarî) ile halk ilişkisi açıklanmaya çalışılmıştır.
Erken Tunç Çağı'nda Anadolu kamusal yapıları
Bu çalışmada Anadolu'da Erken Tunç Çağı'na tarihlenen 18 merkezde kamusal yapılar incelenmiştir. Tezin temel amacı, öncelikle, Erken Tunç Çağı'nda Anadolu kamusal yapılarının ortaya çıkışı, yükselişi ve bu yükselişi meydana getiren ana dinamikleri saptamak; Anadolu'da bölgesel, zamansal, nitelik ve nicelik açısından benzerlikleri ya da farklılıklarını belirlemeye çalışmak olarak belirtilebilir. Erken Tunç Çağı'nın erken evrelerinde birkaç merkezde kamusal yapı görülürken Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısından itibaren bu yapıların olduğu yerleşim sayısının arttığı, neredeyse Anadolu'nun hemen her bölgesinde bir ya da birkaç örnekle temsil edildikleri anlaşılmıştır. Bilindiği gibi Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısı pek çok değişim, devinim ve dönüşünüm yaşandığı oldukça dinamik bir dönemdir. Bu dönemde başta maden kaynakları olmak üzere hammaddeye duyulan ihtiyacın giderek çoğalmasıyla toplumsal karmaşıklık artmış; güçlerini artırmak için bu hammadde kaynaklarına erişimi, birikimi ve dağıtımı kontrol eden yerel ve bölgesel yönetici elitler ortaya çıkmıştır. Bu yönetici elitler ile kamusal yapıların yükselişi ilişkili görülmektedir. Yönetici elitlerin statülerini pekiştirmek için uzak mesafeli etkileşimler içinde oldukları anlaşılmış; idari, ritüel, toplanma, şölen, tören gibi pratiklerini kamusal yapılardan yürüttükleri düşünülmüştür. Anadolu kamusal yapılarının özellikle Erken Tunç Çağı'nın ikinci yarısında aktif olan küresel etkileşimler döneminde hem kendi iç dinamikleri hem çevre kültür bölgelerden etkilenmiş melez bir yapı gösterdikleri; bazı merkezlerde mimarinin fikir olarak aktarıldığı ancak yerel özelliklerin de korunmuş olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Sözcükler Erken Tunç Çağı, Anadolu, Kamusal Yapı, Anıtsal Yapı
Hüseyin Hüsâmeddin ve Amasya Tarihi adlı eseri
Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Türk kültürü, tarihi ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler kaleme almış bir müelliftir. Eserleri arasında en kapsamlı ve en tanınmış olanı şüphesiz Amasya Tarihi adlı eseridir. Amasya'da yaşayan âlimlerin, meşhur kişilerin hayat hikâyelerini yazmak amacıyla araştırma ve incelemelerine başlayan Hüseyin Hüsâmeddin Yasar çalışmasının kapsamını genişleterek genel bir Türk tarihine dönüştürmüştür. Çalışmasını Amasya merkezli kaleme almış olması sebebiyle, eseri şehir tarihi çalışmalarının öncülleri arasında yer almıştır. Eser içeriği, kapsamı, anlatımı gibi yönleriyle diğer alan çalışmalarından farklılaşmıştır. Olayların aktarımında vermiş olduğu, başka kaynaklarda rastlanmayan bilgiler sebebiyle alan çalışmaları içerisinde eser ve yazara dair çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Eser ile alakalı yapılan eleştiriler ve övgüler, eserin geniş bir tarihsel aralığı kapsaması sebebiyle, araştırmacıların incelemekte olduğu döneme göre farklılıklar göstermiştir. Özellikle Amasya'nın Osmanlı idaresi altındaki dönemi araştırmacılar tarafından yoğun şekilde incelenmiştir. Bu dönemle alakalı aktarmış olduğu bilgiler dönem kaynakları ile karşılaştırılmış, bilgilerin doğruluğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Hüseyin Hüsâmeddin'in tarih anlayışı, olaylar üzerine yaptığı yorumlar, varmış olduğu sonuçlar üzerinde durulmuştur. Eser ve yazar hakkında yapılan inceleme ve araştırmalara bakıldığında ağırlıklı olarak Osmanlı Devleti döneminin incelendiği görülmektedir. Oysa en az Osmanlı dönemi kadar değerli olan Osmanlı öncesi dönemine dair aktarmış olduğu bilgiler ve yapmış olduğu yorumlar biraz geri planda bırakılmıştır. Bu tez eserin ihmal edilmiş bu kısmı üzerinde yoğunlaşarak ihtiva ettiği bilgilerin kaynaklık değerini ve genel anlamda da Hüseyin Hüsameddin'in tarihçiliğini ele almayı amaçlamaktadır.
Headshaping in Anatolia: A qualitative and quantitative research
Several studies worldwide, by applying different methods, have investigated different aspects of intentional headshaping and, especially in the last decades, have tried to elaborate standardised quantitative analysis methods. Research in Anatolia instead, by morphoscopic approaches, have exclusively focused on severe cases of circular headshaping, mostly dated to the prehistoric periods, aiming at the identification of the most recurrent morphological cranial alterations as well as at suggesting shaping techniques or at hypothesizing reasons and meanings. Moreover, while almost all the existing studies have employed data of well-preserved skeletal materials from adult individuals, the fragmented status of the most ancient Anatolian skeletal remains as well as the presence of a high number of subadults for some chronological periods has led to propose an alternative approach for the investigation of this topic in this geographical context. In fact, although the high informative potentiality of subadult data, the incomplete cranial development of this age group makes quantitative investigations difficult. The present study, by the statistical analyses of metric and morphological data collected on both adults and subadults coming from ten different archaeological sites dated from the Neolithic to the Post-Medieval Age, has tried, for the first time, not only to identify morphological and metric alterations diagnostic of the different headshaping types identified in Anatolia but also to shed light on the relationship between artificial cranial modification and the development of Wormian bones or metopism and pathological conditions such as craniosynostosis and Porotic Hyperostosis. Nevertheless, the most important contribution of the work is the elaboration of a quantitative method able to discriminate, with a high percentage of accuracy, between unmodified and circularly and tabularly shaped crania by the application, for the first time, of proportional metrics computed on data of both adults and subadults.
Kültürel etkileşimin yeni Dünya'nın keşfiyle Osmanlı saray mutfağı özelinde Anadolu yemek kültürüne etkisi
Kendine özgü bir iletişim modeli olan Yemek Kültürü'nden yola çıkılarak yaşamak için gereksinim duyulan beslenmenin, tarihsel süreçte nasıl bir kültürel öğeye dönüştüğü, damak tadının oluşumu ve insanlık tarihi boyunca etkileşimle çeşitlenen mutfak kültürünün öyküsü anlatılmaktadır. Gün geçtikçe artan küreselleşmenin hızlanmasına Yeni Kıta'nın keşfinin nasıl bir motivasyon kattığı ve dünyanın beslenme kültürüne ne gibi etkilerde bulunduğu irdelenmeye çalışılmaktadır. Küreselleşme her geçen gün zaman ve mekân engelini ortadan kaldırırken bu keşfin nasıl bir hızlandırıcı olduğuna değinilecektir. Çalışmada disiplinler arası bir yaklaşımla Türk toplumunun farklı zamanlardaki yemek kültürü ele alınarak Amerika kıtasının keşfi sonrası Osmanlı saray mutfağı özelinde Türk mutfağının farklılaşma biçimi incelenecektir. Kültürün en başat unsurlarından biri olan yemeğin, tüketim biçimleri, nasıl tüketildiği ve yemek kültüründeki dönüşümün sosyal dönüşümle nasıl birlikte yapılandığı incelenecektir. Anahtar Kelimeler: Kültürel Etkileşim, Yemek Kültürü, 19. Yüzyıl Türk Mutfağı, Kültürel Çalışmalar
Anadolu kültüründe simge, anlam ve sağaltım boyutlarıyla dövme
İnsan bedeni sanat yapıtlarında çeşitli temalar üzerinden yıllardır anlatılagelen temel unsurlardan biridir. Beden önceleri sanatçının elinde doğadaki başka varlıkların formlarına dönüşmüş, ardından gelişen teknoloji ve biyolojik gelişmeler bedenin sanatsal yaratımdaki edimlerini de etkilemiştir. İnsan bedeninin farklı görünümleri ve dönüşümü tarih boyunca sanat çalışmalarının konusu olurken, insanın bir bakıma ilk tuvali de olmuş aynı zamanda. Beden, insanın tepkisini verdiği ilk alandır. Beden, insan için kendisi olmanın farkında olduğu ilk yerdir. Her insan için bedeni onun aynasıdır, ne olduğunu, kim olduğunu gösteren yüzüdür. Bedendeki izler, içsel sıkıntıların uzantılarıdır ve bu sayede sıkıntılarını denetlemeyi umar insan. Bedene kazınan semboller, izler, duyulan acı, konuşmak mümkün olmadığında deriye yansımış çığlıklardır, sözcüklerle dile getirilemeyendir, iletişim kurmanın, kurmak istemenin bir başka biçimidir. Bireylerin bedenlerinde oluşturdukları izler, bireyin kendi olma çabası için, içinde yaşadığı topluma bir çağrıdır. Simgesel bir eylemdir. İlkel dönemlerde birey, bedenini dileklerini gerçekleştirme arzusunun bir nesnesi olarak kullanmış birtakım büyüsel ritüelleri bedeni aracılığıyla gerçekleştirmiştir. İnsanlık tarihi, sözden imgeye yolculukta hep içinde yaşadığı doğadan esinlenmiş, kavrayışının ötesinde bulunan şeylerden korkmuş, tanımlayamadığını cisimlendirmiş, simgeler üretmiştir. Yani görünmeyeni anlayabilmek için görünür temsiller yaratmıştır. Korku, çaresizlik, geleceği bilme arzusu, kötücül güçlerden korunma gibi nedenlerini bilemediği olaylarla baş edebilmek için oluşturduğu soyut kavramlara anlamlar yüklemiştir. İnsan bedeninin farklı malzemeler kullanılarak, çeşitli uygulamalarla süslenmesi tarihin çok eski dönemlerinden beri süregelmiştir. Günümüzde Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu da görülen dövme geleneğinin izlerini, tarihin derinliklerinden itibaren görmek mümkündür. Yaşamlarının şifrelen dövme motiflerinde gizlidir. Daha çok kadınlarda görülen dövme, kadınlar için zarifliğin, soyluluğun, güzelliğin sembolü iken, erkekler için güç ve iktidar belirtisidir. Gelenek, bölgenin tarihî ve dini inançları ile yakından ilgilidir. Bölgede yapılan dövme motiflerinin ve anlamlarının benzerliği, motiflerin bölgenin ortak kültür yapısının bir ürünü olduğunu düşündürür bize. Ayrıca dövme ile birlikte kına yakma, sürme çekme, ölüm ve doğum törenleri, birtakım büyüsel ritüeller, tütsüler, altın diş yaptırma gibi diğer geleneksel eylemlerin iç içe geçmesi, ortak kültür mirasının en büyük kanıtlarıdır. Anadolu coğrafyasında birbirinden ayrı din, etnik grup, aşiret ve mezhep farklılıkları olan topluluklar arasında dövme sembolleri, görünüm ve yapılış açısından benzerlik gösterse de bazı değişiklikler göze çarpmaktadır. Bölgede dikkat çeken topluluklar çoğunluk olarak Ezidiler, Süryaniler, Araplar, Keldaniler, Kürtler ve birtakım aşiretler, tarikatlardır. Her kültür inancını, sosyal yapısını yansıtan, geçmişiyle bağ kuran somut bir kültürel mirasa sahiptir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki Güney Doğu'da yapılan geleneksel dövme belli bir yaş aralığında olan kadınlarda ve erkeklerde gözlemlenmiş, genç nesillerin eski dövme motiflerine rağbet etmedikleri tespit edilmiştir. Kentier'e göç sürecinde de toplum baskısından kaçınma duygusu geleneksel dövmeye duyulan ilgiyi azaltmış, etnik bir grubu, topluluğu simgeleyen, örneğin; "haç" gibi, dini bir sembol haline gelmiş beden işaretleri yok olmuştur. Tarih boyunca birbiriyle kaynaşmış, karışmış değişik kültürlerin eski dönemlerden günümüze aktarılmış sembolleri olan geleneksel dövme motifleri, Güneydoğu Anadolu insanının zengin kültür miraslarından biridir. Göründüğünden çok daha derin anlamlar, gizemler, şifreler barındırır. Ne yazık ki bu kültürün son temsilcileri de birer birer yok olmaktadır.
Anadolu'da kadın saçının simgesel değeri ve sanatta kullanımı
Bu çalışmada araştırdığım konu, Anadolu ve çevresindeki uygarlıkların kadın saçı ve başa takılan aksesuarları, saçla ilişkili olan nesnelerin geçmişten günümüze sembolik etkisi, değişimi ve sanatta kullanım alanı incelenmiştir. Saça ilişkin simgelerin geçmiş ve şimdi açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Anaerkil dönemde doğurganlık özelliği dolayısıyla kudretin ve bereketin simgesi olan kadın, yerleşik düzene geçişle birlikte içine dönüp toplumsal hayatı belirleme gücünü kaybetmiş, doğurganlıktan kaynaklanan yaratıcı gücünü unutmuştur. Toplumsal bilincin kadın algısı, bellek erozyonuna uğrayarak kadını değersiz hale getirmiştir. Kadının unutulmuş bilgeliği, kudreti ve üretim gücü saç kavramı üzerinden anlatılmıştır. Anadolu uygarlıklarında ana tanrıça kavramının, kadın saçına hangi anlamları yüklediğini, saçta ve başlıklarda kullanılan aksesuarların sembolik özelliklerini, yakın coğrafyadaki kültürlerin sembollerinin benzerlikleri değerlendirilmiştir. Aynı zamanda Şamanizm'in etkilerini, Anadolu'da halen izleri görülen bölgeleri ve benzerlikleri incelenmiştir. Mitolojinin saç, güç, şifa, adak ve bereketle ilgili örnekleri sunulmuş ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Sinema, performans sanatı, Anadolu sözlü halk edebiyatı ile ilgili örnekler genel bir çerçevede yorumlanarak sunulmuştur. Saçın meta olarak kullanımını, popüler kültürde değerini "Günümüzde Saç" bölümü adı altında incelenmiştir. 1. ÖZET iv Kadın toplumsal hayatta geri planda bırakılan konumuna başkaldırdığında toplumsal güç, kadın saçını bir simge olarak kullanıp cezalandırmaya dönüştürmüştür. Bu bağlamdan yola çıkarak kadının saç üzerinden yargılanması ele alınmıştır. Saçın bu kısa ve bölgesel tarihine bakış, kadınlığın simgesi olan saçın gerçekte toplumsal bir ayrımcılık aracı olarak da algılandığını göstermektedir.
Antik Çağ'dan günümüze Anadolu'da müzikle tedavi yöntemleri ve hastaneleri
Genellikle insanoğlunun sevinç ve üzüntülerini ve aynı zamanda ruh halini yansıtan en önemli kavram olarak adlandırılan müzik, eskiden beri kullanılagelen tedavi yöntemlerinden biri olmuştur. Bu çalışmada, antik çağdan günümüze kadar geçen zaman içerisindeki belli dönemlerde hekim ve şaman gibi tedavi uygulayıcı kişiler tarafından uygulanan müziğin, zamanla modern tıp ve hekimliğin meydana çıkması ve tedavi yöntemlerinin daha belirgin olmasından dolayı geri planda kalmış faydaları ve insan sağlığına etkileri ele alınmıştır. Çalışmada, tarih süresince sırasıyla Antik Dönem'de müziğe verilen önem ve tedavi merkezlerinden, Anadolu'da tedavinin uygulandığı Bergama Asklepionu'nda müzikle tedavinin uygulanış biçimleri, Selçuklu ve Osmanlı Şifahaneleri'nde tedavi amaçlı kullanılan müzik ile tedavide kullanılan musiki makamlarının hangi hastalıklara iyi geldiği, Selçuklu ve Osmanlı dönemi müzik tedavinin uygulandığı hastaneler olan Darüşşifalar, müzikle tedavinin uygulandığı bir takım hastalıklar ve tedavide kullanılan enstrümanlar, kullanım alanları ve tedavinin uygulandığı vaka örnekleri ele alınmıştır. Müzikle tedavinin geçmişten itibaren kullanıldığı, günümüz gelişmiş tıp tekniklerinin yanı sıra müzikle tedavinin de tıp alanında ek olarak tedavide yardımcı alternatif bir unsur olduğu düşünülmektedir.
Larisa (Buruncuk) Akropolü'ndeki kuzeydoğu yapısı
Bu yüksek lisans tezi kapsamında, Aiolis bölgesindeki antik kentlerden biri olan Larisa (Buruncuk) Akropolü'ndeki Kuzeydoğu Yapısı konu alınmıştır. 1934 yılındaki kazıda ortaya çıkarılan yapı, 2017 Larisa Yüzey Araştırması kapsamında tekrar incelenmiş ve bu iki çalışma neticesinde elde edilen veriler değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında Larisa'nın tarihçesine ve kentte yapılmış araştırmalara değinilmiştir. Kuzeydoğu Yapısı ile Larisa'nın tarihsel arka planı ilişkilendirilmeye çalışılarak, gelecek bölümler için altlık olması amaçlanmıştır. 2017 yılı yüzey araştırmasından önce antik kentte yapılmış araştırmalar bu bağlamda derlenmiştir. Çalışmanın üçüncü kısmında yapının tanımlanmasına yer verilmiştir. Larisa'daki yapılan kazılar neticesinde elde edilen verilerin mimari ile ilgi kısmı 1940 yılında "Larisa am Hermos" isimli kitapta yayımlanmıştır. Araştırmanın bu bölümünde yapı hakkındaki 2017 yılı öncesine ait görüşler incelenmiştir. 2017 yılı Larisa Yüzey Araştırması'nda yapı tekrar belgelenmiştir. "Larisa am Hermos" yayınında taş planı eksik basılan yapının planı güncellenmiştir. Bu bölümün amacı yapının planını anlamaya çalışmak ve yapım tekniklerini incelemektir. Çalışmanın dördüncü kısmında Kuzeydoğu Yapısı'nın işlevine ilişkin mevcut tartışmalara yer verilmiştir. Yapının işlevi ile ilişkili iki görüşten ilki, "Kabirler Tapınağı" olduğu hakkındadır. Larisa am Hermos'ta Kuzeydoğu Yapısı Priene-Demeter ve Kore Tapınağı, Delos-Kabirler Tapınağı ve Troizen-Asklepios Tapınağı ile karşılaştırılmıştır. Bu bölümde tapınaklar tekrar incelenmiş ve yapılar hakkında 1940 yılından sonra farklı bir görüş ortaya konup konmadığı araştırılmıştır. Yapının işlevine ilişkin ikinci görüş ise ziyafet yapısı olduğudur. Bu bölümde ziyafet yapıları araştırılmış, benzer planlılar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu bölümün amacı aynı dönemde inşa edilmiş benzer planlı yapılarla Kuzeydoğu Yapısı'nı karşılaştırarak Larisa'daki yapının işlevini anlamaya çalışmaktır. Çalışmanın bir sonraki bölümünde Kabirler kültü ile ilişkilendirilen küçük buluntular ve ziyafet yapılarında kullanılan kaplar ile Larisa kazılarında bulunmuş ve Larisa am Hermos'un üçüncü cildinde yayınlanmış küçük buluntular karşılaştırılmıştır. Bu bölümün amacı Larisa'da Kabirler kültünün varlığına ilişkin kanıt olup olmadığını ve Larisa'da bulunan seramiklerin ziyafetlerde kullanılan kaplarla benzer biçimde olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmanın altıncı kısmında Kuzeydoğu Yapısı hakkındaki mevcut tartışmalarda değinilmemiş, ancak planı benzerlik gösteren Atina Akropolü'ndeki Arrephorion ve Aliki'deki Apollon Tapınağı ele alınmıştır. Bu bölümün amacı Kuzeydoğu Yapısı'nın mevcut tartışmalardan farklı bir işlevinin olup olmadığına ilişkin bir görüş ortaya koymaktır. Çalışmanın bir sonraki bölümünde çalışma boyunca edinilen bilgiler neticesinde Kuzeydoğu Yapısı'nın plan ve işlevine ilişkin değerlendirme yapılmıştır. Yapıya bütüncül bir bakış açısıyla bakmaya çalışarak, yapının konumu ve doğrultusu da tartışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın temel amacı, güncel araştırmalardan faydalanarak nispeten daha az uygulanan enine dikdörtgen planlı ana mekana sahip yapılar bağlamında ve Larisa'daki yapının işlevi hakkında bir fikir geliştirmektir.
Anadolu'da Roma Dönemine kadar görülen törensel seramik kaplar, şekillendirme ve dekor teknikleri
Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda çoğunlukla pişmiş topraktan yapılmış tören kapları çıkarılmıştır. Libasyon olarak bilinen törenlerin vazgeçilmez unsurları olan bu kaplara, çeşitli uygarlıklarda farklı isimler verilmiş olsa da literatürde Riton ismi ile yerlerini almışlardır.Neolitik dönemden itibaren görülmeye başlayan, daha çok dinsel amaçlı olduğu bilinen ritonlar; heykellerine tapılan, gözle görülür ve elle tutulur bir varlık niteliğinde olan tanrıların sembolleri olarak çoğunlukla, çeşitli hayvan biçimlerinde yapılmışlardır. İnsan, çarık, çizme, tekne, boynuz, kol vb. değişik formları da olan bu kapların, bayram, düğün, cenaze, büyü, törenlerde sıkça kullanıldığı ve tapınakların demirbaşları arasında oldukları yapılan incelemelerden anlaşılmaktadır. İnançlardan doğarak şekillenen ve sahip oldukları teknik, form, malzeme, işlevsellik, bezeme ve renk ile Anadolu'da var olmuş uygarlıkların seramik tarihine ışık tutan ritonların yapımı, Asur Ticaret Kolonileri ve Hitit Çağında en yoğun dönemini yaşamıştır. Hitit Çağından sonra ise Roma Dönemine kadar azalarak devam etmiştir. Anahtar kelimeler: Riton, Törensel Kaplar, Sunu Kapları, İçki Kapları, Libasyon, Bibru, Anadolu Seramik Sanativ
19. yüzyılda İngilizce yazılmış seyahatnamelere göre Anadolu'da sosyal kültürel ve ekonomik hayat
Tez çalışmasında 19.yüzyılda çeşitli nedenlerle Anadolu coğrafyasını ziyaret eden seyyahların İngilizce yazılmış ya da farklı dillerden İngilizceye çevrilen seyahatnameleri incelenmiş ve onların gözünden Türkler ile gayrimüslim tebaanın sosyal, kültürel ve ekonomik özellikleri ile bu alanlarda gerçekleştirdikleri faaliyetler hakkında bilgi verilmiştir. Bilinmeyeni keşfetme arzusuyla yola çıkan kâşifler, inançlarını farklı kıtalarda yaymak isteyen misyonerler, mesleki çalışmalar yapmak için diyar diyar gezen bilim adamları ve savaş ortamında görevleri gereği yola koyulan askerler, 19.yüzyıl genelinde olmakla birlikte özellikle ikinci çeyreğinden itibaren Osmanlı coğrafyasına rağbet göstermişlerdir. İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve farklı milletlerden birçok seyyah, ülkelerinin Türkiye ile olan ilişkileri ve dini inançlarını da göz önünde bulundurarak bazen objektif olamasalar da, bu çalışmada 115 seyyahın verdiği bilgiler dâhilinde çoğu konu üzerinde genellemeler yapmak mümkün olmuştur. Seyyah ve seyahatnameler üzerine notlar ile seyyahların biyografileri tezin birinci bölümünü oluştururken, seyyahların Anadolu'ya gelme süreci, deneyimleri ve halkın kendilerine karşı sergiledikleri tutumlara ikinci bölümde yer verilmiştir. Toplamda beş bölümden oluşan tezin diğer bölümlerinde ise sosyal kültürel ve ekonomik hayat başlıkları altında Anadolu'daki durum, seyyahların gözünden yansıtılmaya çalışılmıştır.
Anadolu'da başlangıcından günümüze çanak formunun gelişimi
İlk bölümde seramiğin ve çanak formunun tanımı ile birlikte Anadolu'da çanak formunun dönemsel gelişimi ilk çağlardan itibaren ihtiyaç doğrultusunda kap kacak üretmeye başlamasından, Cumhuriyet Dönemi'ne kadar çanak formunun gelişimi anlatılmıştır. İkinci bölümde kullanım alanı çok fazla olan çanak formunun nasıl sanat objesine dönüştüğü, sanatsal-imgesel yapısı ve içinde barındırdığı kavramlardan bahsedilmektedir. Üçüncü bölümde seramik sanatında çanak formunun şekillendirilmesi, sanatsal seramik tasarımı ve endüstriyel seramik tasarımı olarak iki başlıkta ayrıntılı olarak incelenmiş seramik şekillendirme yöntemleri kısaca anlatılmış ve çanak formuna uygulanabilecek dekor yöntemleri, sıraltı, sırüstü, sıriçi ve yaş çamur dekorları olmak üzere kısa başlıklarda tekniklerden bahsedilmektedir. Dördüncü bölümde günümüz seramik sanatçılarının kendi üslup ve kavramlarıyla oluşturdukları çeşitli çanak yorumlamaları anlatılmış, eserlerinden örnekler verilmiştir. Beşinci bölümde, çanak formunun tanımı, tarihsel gelişiminde ilk çağlardan günümüze kadar olan süreçte hangi evrelerden geçtiği ayrıntılı bir şekilde incelenmiş, uygulanabilecek şekillendirme yöntemleri ve oluşan kavramlar ışığında yapılmış olan araştırma sonucu geleneksel çanak formunun dışına çıkıp çağdaş seramik formlar ortaya konulmuş ve uygulamalarda sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Seramik, Çanak, Şekillendirme, Form,
Anadolu'da Hellenistik ve Roma dönemi tapınak alınlıklarındaki kalkan kabartmaları
Savaş tarihi neredeyse insanlık tarihi ile aynı yaştadır. Her savaş bir saldırı olduğu kadar aynı zamanda savunmadır. İnsanlar savaşlarda kendilerini korumak amacıyla kalkan kullanmaya başlamış, zamanla ekonomik ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak kalkanı da geliştirmiştir. Neolitik dönemden itibaren mağaralarda, sivil, kamusal ve dini yapılarda, duvar resimlerinde, mozaiklerde, seramiklerde, metal kaplarda, sikkelerde, heykeltıraşlık eserlerinde, mezar stellerinde ve lahitler üzerinde çok çeşitli tiplerde karşılaşılan kalkan motifi, insan yaşamında gerek işlevsel gerekse ikonografik açıdan önemli bir yere sahip olmuştur. Dikdörtgen, yuvarlak, pelta gibi tiplerde betimlenen kalkanların, bunlar dışında çeşitli alt tipleri de mevcuttur. Farklı uygarlıklarda farklı tiplerde uygulanan kalkan motifi, bazen sembolik hale gelmiş, kültürler arası etkileşimlerden de etkilenmiştir. Bununla birlikte, özellikle kabartmalar üzerinde, tarihsel süreç içerisinde stilistik bir gelişim izlediği de anlaşılmaktadır. Kalkan motifinin işlendiği yerlerden biri de tapınak alınlıklarıdır. Çoğunluğu Anadolu'da bulunan, Hellenistik ve Roma dönemlerine ait toplam 12 tapınağın alınlıkları, bu motifin bir süsleme ögesi olarak kullanılmasının yanında apotropeik anlamının da olduğunu gösterir. Alınlıklarında kalkan motifi yer alan tapınakların yer aldığı yerleşimler incelendiğinde, bu motifin tercih edilmesindeki nedenler, kültürel etkileşimler ve tarihsel bağlantılar hakkında da ipuçlarına varmak mümkün olmaktadır. Bu yerleşimler genel olarak Seleukoslar, Antigonoslar, Ptolemaioslar gibi Makedon kökenli krallıkların etkisi altında kalmıştır. Adı geçen krallıkların askeri yönleri düşünülünce bahsettiğimiz yerleşimlerde karşımıza çıkan kalkan motifini tapınağın yanı sıra daha birçok mimari yapı üzerinde uyguladıkları görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kalkan, Alınlık, Tapınak, Anadolu, Makedon
Anadolu'da geçmişten günümüze çamur tornasında hayvansal figüratif formlar ve yorumlamaları
Birinci bölümde çömlekçiliğin ortaya çıkışı ve Anadolu'daki gelişimine katkı sağlayan Avanos, Menemen, Sorkun, Karacasu ve Kınık merkezlerinde coğrafi konum, seramik ustaların kullandıkları çamur ve amaca uygun üretmiş oldukları seramik ürünler hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde torna kavramının tanımına, çeşitlerine, şekillendirme ve dekor yöntemlerine, sırlanması ve pişirilmesi yer verilmiştir. Simetrik formların şekil verilmesinde kullanılan torna el tornası ile başlayıp ayak tornası, pedallı torna ile gelişim göstererek günümüzde kullandığımız elektrikli tornalardan bahsedilmektedir. Üçüncü bölümde Anadolu'da ve Dünyada hayvan figürlü formların genel tarihi ve günümüze kadar olan kullanımına yer verilmiştir. Günümüzde çamur tornasında hayvan figürlü üretilen formların şekillendirme yöntemlerinden, birleştirme aşamalarına kadar nelere dikkat edilmesi gerekir, bahsedilmektedir. Dördüncü bölümde çamur tornasında çekilmiş seramik formları hayvansal figüratif eserlere dönüştüren sanatçılara değinilmiştir. Beşinci bölümde ise, araştırmalar sonucu, çömlekçi tornasında çekilen parçaların kesilip, birbirlerine eklenerek yeni çağdaş seramik formlar ortaya konulmuş ve bir öneri olarak sunulmuştur.
Erken Tunç Çağı'nda Anadolu'da terazi ağırlıkları
Anadolu toprakları yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından oldukça zengin bir coğrafyadır. Bu özelliğini sadece günümüzde değil, insanlığın gelişim aşamalarının en başında da göstermektedir. Bu açıdan tarihin her evresinde insanların yolu sürekli bu zengin topraklara çıkmıştır. Arkeolojik çalışmalar sayesinde bu durumu kanıtlarıyla birlikte daha net bir şekilde ortaya çıkarabilmekteyiz. Bu kanıtlar arasında ticaret önemli bir yer tutmaktadır. Kültürlerin kendine has özelliklerle ürettiği eşyaların farklı coğrafyalarda ortaya çıkmasını en iyi ticaret ile açıklanabilir. Ticareti / takası en iyi kanıtlayan arkeolojik buluntulardan birisi de terazi ağırlıklarıdır. Anadolu ve çevresinde terazi ağırlıkları farklı şekillerde ve farklı hammaddelerden üretilmiştir. Anadolu'da ETÇ terazi ağırlıklarının tamamı taş türlerinden yapılmıştır. Bu örnekler Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun büyük bölümü hariç tüm bölgelerdeki merkezlerde bulunmuştur. M.Ö. 2. binyılda ham maddelerin arasına madenler de katılacaktır. Bunun yanında terazi ağırlıklarının farklı ağırlık birimlerine sahip oldukları da görülmektedir. Bu durum farklı etnik, ticari ve siyasi gelişime sahip kültürler için doğaldır. Anadolu insanının terazi ağırlık standartını (metrolojik sistem) oluştururken Mezopotamya ve Ege kültürleri ile (özellikle ETÇ II–III) çok yakın iletişim içinde olduğu da anlaşılmaktadır. Bu iletişimin önemli yanı hem kara hem de deniz aşırı bağlantıları göstermesidir. Ticaretin doğası gereği tartma işleminin en az kayıp ile gerçekleşmesi için belli bir standartın kullanılması gerekmektedir. Bu da kurumsallaşma, ticaretin belli bir düzen içerisinde yürütülmesi ile yakından bağlantılıdır. Terazi ağırlıkları tek başına tartım işleminde kullanılan nesneler değildir. İşlemin diğer ögesi ise terazinin kendisidir. Anadolu'da bu konudaki bulgular yeterli düzeyde olmamakla birlikte, az sayıdaki veri konu hakkında bilgi sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır. ETÇ terazi ağırlıkları, Anadolu'nun ticari faaliyetlerinde önemli bir yer tutar. Kendine özgü özelliklerinin yanında, farklı kültürel etkileri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu özellik kendi iç gelişimi inşa ederken, dışa dönük ve canlı bir coğrafyaya da işaret etmektedir.
Milli Mücadele Döneminde Anadolu'da eğitim faaliyetleri
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Anadolu toprakları, galip devletler tarafından işgal edilmeye başlanılmıştır. İşgalin getirdiği sosyal, kültürel ve ekonomik buhran ortamı Anadolu insanını, hayatın her anında derinden etkilemiştir. Eğitim sistemi de bu buhrandan etkilenenler arasında yer almıştır. Sistemin içerisindeki öğretmen, öğrenci, okul ve idareci unsurlarının her biri farklı yönlerden etkilense de genelde eğitim sisteminin kısmen ortadan kalkması söz konusu olmuştur. Bu süreçte öğretmenler maaşlarını düzenli olarak alamamışlar ve bu nedenle öğretmenlik mesleğini terk etmeye başlamışlardır. Meslekte kalan öğretmenler ise ek işler yaparak geçimlerini sağlamaya çalışırken öğretmenlik mesleğine olan rağbet azalmıştır. Okullar, söz konusu dönemde, öğrenci sayısına oranla yetersizdir. Sınıflar, fiziki olarak eğitim-öğretim faaliyetleri için uygun değildir ve yeterli eğitim-öğretim materyali yoktur. Ders araç gereçlerinin yetersizliği ve fiziki şartların elverişsizliği, eğitimin kalitesinin düşmesine neden olmuştur. Tüm bunlara ek olarak okulların, işgal güçlerinin doğal hedefi haline gelmesiyle bu mekanlar; basılmış, içerisindeki öğrenciler dışarı atılmış ve askerlerin konaklama alanı ve hastane olarak kullanılmaya başlanılmıştır. İlgili dönemde ilkokul zorunlu olmasına rağmen işgal şartlarının getirdiği yokluk, yoksunluk ve diğer sebeplerle öğrencilerin sayısı zamanla azalmıştır. Okul çağındaki çocukların çok büyük bir kısmı eğitim sistemi dışında kalmıştır. Bu çocukların sistem içerisine çekilmesi, işgal süresince mümkün olmamıştır. Türk/Müslüman eğitim sistemine en büyük zararı Batı Anadolu bölgesini işgal eden Yunan kuvvetleri vermiştir. Bu zarar hem İzmir yerelinde kurulan Yunan Yerel İdaresi eliyle hem de işgal güçleri komutanları aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Türk/Müslüman eğitim sistemine zarar verilmesinin yanı sıra Rum eğitim sistemi desteklenmeye ve geliştirilmeye çalışılmıştır.
Tanzimat Döneminde Anadolu'da konar-göçer aşiretler (1839-1876)
Osmanlı Devleti, Tanzimat Fermanı ile birlikte askeri, mali ve idari alanlarda değişim ve dönüşüm içerisine girmişti. Merkezi otoritenin etkisinin artırılması amacıyla Vilayet nizamnameleri çıkarılmış, halkın temsilcilerinin katıldığı meclisler teşkil edilmiştir. Diğer taraftan hazinenin güçlendirilmesi için vergi tahsilatı konusunda muhassıllık sistemi hayata geçirilmiş; ancak başarılı olmamıştır. Ardından herkesin ödeme gücünü esas alan vergi anlayışı ile sayımlar gerçekleştirilmiştir. Askeri sahada yeni kurulan ordunun nefer sayısının artırılması amacıyla kur'a sistemi başlatılmıştır. Tüm bunlar için ise halkın güvenliğinin sağlanması adına girişimlerde bulunulmuş, halkın tüm kesimiyle temas kurulmaya çalışılmıştır. Bu tez, Osmanlı Hükümeti'nin Tanzimat dönemi politikaları içerisinde konar-göçer aşiretlerle ilgili askeri, mali ve idari alanlardaki politikalarını ortaya koymaktadır.
Onikinci ve Onüçüncü yüzyıllarda Anadolu'da Bizans-Selçuklu kültürel ilişkileri ve yerel (yerleşik) sanat
Tez, 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu'daki dinî mimari ve medreseleri Bizans-Selçuklu (ve yakın çevre kültürler) ilişkileri çerçevesinde ele almaktadır. Bizans-Selçuklu kültür mirası sentezi kapsamında ele alınmış çalışmada kilise, manastır, cami/mescit ve medreseler üzerinde durulmuş, Konya (İkonion) merkez alınarak İç Anadolu ve yakın çevre bölgeler incelenmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti'nde Hıristiyan ve Türk-İslam dini yapıları tez kapsamında farklı bir çerçeveden ele alınmış, yapıların temelleri, duvar örme teknikleri, malzeme teknik ve süslemeleri Bizans mimarisiyle ilişkisi bağlamında dikkate alınmıştır. 12. ve 13. yüzyıllarda Anadolu'da yaşamaya devam eden Hıristiyanların yanı sıra, Anadolu'ya yerleşen Türkler arasında Müslüman ve diğer din, inanç ve öğretilere (Nesturîler, Budistler, Maniler, Ortodokslar, Şamanistler, vd.) sahip topluluklar vardı. Politik evlilikler, resmî ziyaretler ve karşılıklı sığınmaların da kültürel bir ilişki ortamını yarattığı muhakkaktır. Bizans ve çevre kültürlerin (Gürcü-Ermeni-Latin) Hıristiyanları, Selçuklu egemenliğinde yaşamaya devam etmiş, Anadolu'da 12. ve 13. yüzyıllarda Müslümanlarla birlikte devletin mimarisine ve üretimine katkıda bulunmuşlardır. Yerel malzeme, yerel birikim ve ustalık, Anadolu'da bol miktarda bulunmakla birlikte ortak yaşam ve üretim sürecinde yeni ihtiyaçlar uyarlamalara, yeni gelen sakinlerin birikimleri ve imparatorluk ideolojisi Anadolu Selçuklu mimarisine yön vermiştir.
Une approche géocritique des images de l'Anatolie chez les écrivains français du XVIe au XIXe siècle
The intimate relations between the Ottoman Empire and France, which started in the 16th century, became a turning point in terms of the two communities getting to know each other. From this century onwards, France sent both ambassadors and important scientists and travellers to the Ottoman lands. Many of them travelled in Anatolian geography and wrote down their impressions and observations of this geography in their works. On the other hand, the exoticism, which has become a trend in art, has opened the doors of different worlds to artists. Writers and poets have used the images of the Orient in their works. In the first part of this study, we will examine the relationship of geographical space with literature and travel writings. We will reveal the general lines of Bertrand Westphal's space-centered literary theory "Geocriticism" and touch on which methods we will use for such an approach. In the second part, we will analyse how Anatolia is perceived and reflected as a geographical space in the travel writings of French travellers and scientists. In the third part, we will focus on the traces of Anatolian geography in the fictional world of French literature and examine how Anatolian spaces are handled in works of novel, poetry and play of writers such as Rabelais, Joachim du Bellay, Étienne Jodelle, François Malherbe, Montesquieu, Voltaire, Victor Hugo, Alfred de Musset and Jules Verne.As a result of all our work, by using the analysis methods suggested by Geocriticism, we will try to reveal how the Anatolian geography is reflected in the literary works of French writers and what kind of Anatolian space is manifested in travel writings.
Anadolu'da kullanılan ağırşaklar ve çağdaş seramik sanatında yorumları
Günümüzdeki gibi eskiçağda da insanların en temel ihtiyaçlarından biri giyimdir. İnsanların vazgeçemedikleri giysi için hayvansal ve bitkisel hammaddelerden ip üretimi ve bunların dokunarak kumaş elde edilmesi eskiçağın önemli endüstrilerinden birini oluşturmuştur. İp eğirme işi kadınların yaptığı en önemli görevlerinden biri olmuştur. Eskiçağ 'da, yunun eğrilerek ipe dönüştürülmesinde iğ, ağırşak kullanılmıştır. Elde yün eğirmeye yarayan kil, kemik, metal ve ahşaptan yapılmış araç olarak bilinen ağırşaklar Eskiçağda Anadolu'da birçok yerleşim biriminde kullanılmışlardır. Eskiçağlardan yakın geçmişe kadar varlığını koruyan bu nesneler arkeoloji biliminin ilgisi çekmiş ancak sanatın malzemesi haline yurt dışında birkaç çalışma hariç gelmemiştir. Bu çalışmada ağırşakların Anadolu'da eskiçağlardan günümüze serüveni anlatılacak ve çağdaş seramik sanatı sınırları içerisinde yorumları hedeflenmektedir.
Anadolu pop/rock'ta toplumsal belleğin izini sürmek: 1960'lı ve 1970'li yıllar
Bu çalışma, 1960'lı ve 1970'li yıllarda Anadolu pop/rock müziğinin toplumsal belleğin içine nasıl yerleştiği sorusunu merkeze almaktadır. Kuramsal repertuvarında toplumsal bellek, popüler bellek ve kültürel/iletişimsel bellek kavramsallaştırmalarını ele alan bu tezde, Anadolu pop/rock'ın izinin bellek anlatılarında sürülmesi amaçlanmıştır. Anadolu pop/rock'ın bellekteki yansımalarını anlama gayretiyle sunulan kuramsal ve kavramsal çerçeveden hareketle görüşmecilerin anlatıları incelenmiştir. Derinlemesine görüşme yöntemi nitel araştırma kapsamında veri toplama metodu olarak belirlenmiştir. Görüşmeler on beş görüşmeci ile yarı yapılandırılmış sorular rehberliğinde gerçekleşmiş ve analize dâhil edilmiştir. Görüşmelerin yanı sıra, destekleyici sözlü ve yazılı kaynaklardan yararlanılmış ve anlatıların bu bileşenlerle analiz edilmesi hedeflenmiştir. Araştırma bu çerçevede Türkiye toplumsal tarihinin sosyo-politik kırılma noktalarını Anadolu pop/rock müziği üzerinden kurulan bellek anlatıları yoluyla izlemiştir. Bu tez, Anadolu pop/rock'ın toplumsal olayları, değişim ve dönüşüm süreçlerini içine alış biçimlerinin serimlenebileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, 1960'lı ve 1970'li yılların toplumsal gerçeklerine daha yakından bakabilmek için Anadolu pop/rock'ın yeni ve kapsayıcı bir pencere açtığı görülmüştür. Bununla birlikte, Anadolu pop/rock'ın görüşmecilerin bellek anlatılarına çeşitli duygulanım ve coşkulanımlar ile yerleştiği gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, Anadolu pop/rock, içinde yer aldığı sosyo-kültürel bağlama ilişkin zengin bir izlek sunarak toplumsal bellek inşasının çeşitli boyutlarını göstermiştir.
Arkeolojik çağlarda Anadolu ve çevre kültürlerde Arp – Lir çalgılarının oluşum ve gelişim süreci
Dünyanın en eski Lir ve Arp çalgıları, milattan önce yaklaşık 2450 yılına tarihlenen ve Mezopotamya'da bulunan Ur şehrindeki mezarlarda yapılan kazılar sırasında ele geçmiştir. Bundan birkaç yüzyıl sonra Anadolu'da görülen çalgılar, güneyde Mısır'a, doğuya, Helen ve Roma kanalıyla da batıya yayılmışlardır. İlk dönem büyük sayılabilecek bir morfolojik yapıya sahipken, sonraki dönemde iyice büyümüş ve özellikle demir çağında ise küçülerek kolay taşınır ve çalınır hale dönüşmüştür. Milattan önce son bin yıl içindeki bu süreç ve sonrasında Lirler farklı çalgılara dönüşerek ortadan kalkarken, Arplar ise kendi içinde gelişimini yaparak bugünkü modern haline ulaşmıştır. Lirler, organolojik olarak büyük- küçük olarak ayrılabildiği gibi simetrik ve asimetrik olarak ta ikiye ayrılarak incelenebilirler. Arplar ise açık ya da kapalı olarak iki farklı yapıda olduğu gibi, aldığı şekle göre açılı, köşeli ya da dairesel gibi çeşitli isimler almışlardır.