Atriyal fibrilasyon

Bu konu başlığı altında 65 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mıkro AF'li hastalarda natriüretik peptid düzeyleri ve ekokardiyografi bulgularının incelenmesi

Kısa süreli irregüler atrial aktivite olarak tanımlanan mikro-AF, önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olan atriyal fibrilasyon (AF) için prediktördür. Fakat mikro-AF tanısı poliklinik şartlarında gözden kaçabilmektedir. Çalışmamızın amacı laboratuvar, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulguların mikro-AF için tahmin edilebilirliğinin araştırılmasıdır. Mikro-AF, 30 saniyeden kısa süren, ≥5 ardışık supraventriküler atım epizotları ve p dalgalarının tamamen yokluğu ile ani başlayan düzensiz taşikardi olarak tanımlandı. 24 saatlik ritim Holter analizinde Mikro-AF saptanan ve olmayan hastalar olarak iki grup oluşturuldu. İki grubun laboratuvar parametreleri, elektrokardiyografik ve ekokardiyografik bulguları karşılaştırıldı. Mikro AF saptanan 45 hasta ve kontrol grubuda 45 hasta olmak üzere toplam 90 hasta çalışmamıza dahil edildi. Serum Troponin T (13,09±11,45 ng/dl ve 4,41±2,46 ng/dl; p<0,001 ) ve pro-BNP (375,57±636,68 pg/ml ve 63,19±56,82 pg/ml; p<0,001) Mikro AF grubunda daha yüksek saptandı. Serum ANP değerleri ise (160,19±83,94 ng/L ve 278,63±196,51 ng/L; p<0,001) kontrol grubunda daha yüksek saptandı. Mikro-AF tanısı için %91,1 sensivite ve %73,3 spesifite ile 63,4 pg/dl Pro-BNP cut-off değerini bulduk. Serum Pro-BNP düzeyindeki her 1 pg/dl artış Mikro-AF riskini %1.8 arttırıyordu. EKG değerlendirilmesinde P-max (113,00±10,25 ve 98,00±10,47; p<0,001), P-min (73,89±5,53 ve 70,00±6,39; p<0,001) ve P-dd (39,11±7,93 ve 28,00±7,64; p<0,001) sürelerinin Mikro-AF grubunda daha uzun olduğu görüldü. Ekokardiyografi bulgularında ise Mikro-AF grubunda sol ventrikül septum duvar kalınlığı (11.14±1.37 and 9.65±2.65 mm; p=0.003), arka duvar kalınlığı (12,13±6,58 and 9,78±2,63 mm; p=0.002) ve sol atriyum çapı ( 35,92±1,30 and 34,62±1,77mm; p<0.001) daha fazla saptandı. Mikro-AF grubunda mitral A dalga hızı (0,79±0,18 and 0,71±0,13 cm/h; p=0.019) daha yüksek, 6 bölgeden ölçülen e' ve s' dalga hızları daha düşük ve E/e' oranları daha yüksek izlendi.Atriyal elektro-mekanik gecikme süreleri Mikro AF grubunda belirgin daha yüksek saptandı.Mikro-AF için %93,3 sensivite ve %91,1 spesifite ile 18,5 saniyelik Lateral triküspit PA cut-off değeri saptandı; %95,6 sensivite ve %75,6 spesifite ile 11,5 saniyelik Lateral Septal PA cut-off değeri saptandı. Sonuç olarak polikliniğe çarpıntı şikayeti ile başvuran hastalarımızda serum pro-BNP, troponin seviyeleri, EKG değerlendirilmesinde P-max, P-dd süreleri, ekokardiyografik değerlendirmede sol atriyum çapı, E dalga hızı, A dalga hızı, e' ölçümü, E/e' oranı ve AEMD sürelerinin ölçümü AF hastalarını erken tanımamıza olanak sağlayabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonAtriyal natriüretik faktör+3
Hüseyin Aykaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Investigation of the effect of acupressure applied to patients with atrial fi̇brillation on some vital findings and oxygen saturation

INVESTİGATİON OF THE EFFECT OF ACUPRESSURE APPLİED TO PATİENTS WİTH ATRİAL FİBRİLLATİON ON SOME VİTAL FİNDİNGS AND OXYGEN SATURATİON Atrial Fibrillation (AF) affects 1-2% of the population. This study was carried out to determine the effect of acupressure on some vital signs and oxygen saturation in patients with AFThe study was designed as a placebo-controlled experimental study. After the approval of ethics committee, verbally informed consent was obtained from the individuals complying with research limitations in coronary intensive care unit and the research was completed with 69 individuals consisted of 23 in control, 23 in placebo and 23 in experimental group. The data were collected by the researcher using face to face interview method. The control group included in the study did not undergo any procedure, while the patients in the placebo group had been indicated to wear the wristband for pressure on the Shenmen (HT7) point and for the acupressure treatment; however, the wristband was worn directly on the wrist without observing the Shenmen(HT7) point, also loosely and inversely, and no pressure was applied. In the experimental group, after the acupressure wristband was worn in a way to ensure correct and sufficient pressure on the Shenmen (HT7) point, acupress performed twice in the same day. Blood pressure, heart rate, respiration and saturation values of all patients were recorded before and after the procedure via the monitor. All data were obtained with the help of devices and no manual measurement was made. Kruskal Wallis Analysis Of Variance, Fisher Chi-Square Test, All Pairvise Comparisons (Post Hoc) and Wilcoxon Tests were used to evaluate the data. The decrease in heart rate and saturation value of experimental group were found significant (p <0.05). Acupressin did not have any effect on blood pressure and respiration in all study groups. Acupressin applied to patients with AF decreased heart rate and increased oxygen sturation. According to this result, repeated acupressin may be recommended in addition to pharmacological treatment to reduce heart rate and increase oxygen saturation in AF. Keywords: Acupressure; Blood Pressure; Pulse; Respiration; Oxygen Saturation.

AcupressureAtrial fibrillationHeart diseases+5
Ayşe Soylu
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonlu hastalarda sol atriyal apendikskapama ile vitamin K antagonisti dışı oral antikoagülankullanımının karşılaştırılması

Atriyal fibrilasyon (AF), yetişkinlerde en sık görülen sürekli kardiyak aritmidir ve önemli morbidite ve mortalite nedenidir. AF'li hastalarda tromboembolik olayların önlenmesi amacıyla oral antikoagülan (OAK) ilaçlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, yüksek kanama riski taşıyan ve OAK tedavisini tolere edemeyen hastalarda sol atriyal apendiks (LAA) kapama işlemi alternatif bir tedavi seçeneği olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı, mekanik kalp kapağı veya orta-ciddi mitral darlığı bulunmayan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında, sol atriyal apendiks (LAA) kapama işlemi yapılan hastalar ile non-vitamin K antagonist oral antikoagülan (NOAK) kullanan hastaların klinik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 01.09.2015 ile 12.04.2023 tarihleri arasında ilk kez NOAK başlanan ve LAA kapama işlemi uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların bazal demografik verileri, ilaç kullanımları, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguları ile LAA kapama işlemine ait verileri kaydedildi. Çalışmaya, LAA kapama grubunda 119, NOAK grubunda ise 168 hasta dahil edildi. LAA kapama grubundaki hastaların ortanca CHA2DS2-VASc ve HAS-BLED skorları sırasıyla 4 (3-5) ve 2 (2-3) olarak bulunurken, NOAK grubunda bu değerler de benzer şekilde 4 (3-5) ve 2 (2-3) olarak tespit edildi. NOAK grubunda daha fazla sayıda serebrovasküler olay (SVO) veya geçici iskemik atak (GİA) gözlenirken, LAA kapama grubunda kanama öyküsü anlamlı olarak daha fazlaydı. Diğer bazal özellikler iki grup arasında benzerdi. LAA kapama işlemi yapılan hastaların %81,5'ine Amulet cihazı ile işlem uygulandı ve implantasyon başarısı %99,2 olarak rapor edildi. İşlemlerin %78,2'sinin kanama nedeniyle gerçekleştirildiği, %8,4'ünde ise giriş yeriyle ilişkili komplikasyonların geliştiği belirlendi. Birincil sonlanım noktası, inme, sistemik kardiyoembolik olay, kanama, tüm nedenlere bağlı ölüm veya işlemle ilişkili komplikasyonlardan herhangi birinin gelişmesi olarak tanımlandı. Hastalar ortalama 4,9 yıl takip edildi. Birincil sonlanım noktası NOAK grubunda 100 hasta yılında 12,3; LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 17 olarak tespit edildi; bu sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p=0,082). Tüm nedenlere bağlı ölüm NOAK grubunda 100 hasta yılında 8,4, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 12,2 olarak gerçekleşti ve bu sonuçlar arasında da anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,073). İskemik inme, GİA veya kardiyoembolik olay insidansı NOAK grubunda 100 hasta yılında 1,2, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 0,64 olarak bulundu ve bu sonuçlar arasında istatistiksel fark izlenmedi (p=0,466). Klinik anlamlı kanama NOAK grubunda 100 hasta yılında 4,2, LAA kapama grubunda ise 100 hasta yılında 3,8 olarak tespit edildi; iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p=0,617). LAA kapama grubunda 100 hasta yılında 1,6 belirgin işlem ve cihaz ilişkili komplikasyon gelişti. Sonuç olarak, LAA kapama işlemi, kanama ve inme riski yüksek olan AF hastalarında NOAK tedavisine benzer etkinlik ve güvenlik profili sergilemiştir. AF ile ilişkili komplikasyonları önlemede, LAA kapama işlemi etkili bir alternatif tedavi seçeneği olarak değerlendirilebilir.

Atriyal fibrilasyon
Hüseyin Aksoy
Hacettepe University
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normotermi ve hipotermi altında kardiyopulmoner bypass olan hastalarda postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığının araştırılması

Kardiyopulmoner bypass (KPB) sonrası en sık görülen problemlerden birisi de postoperatif atriyal fibrilasyondur (PoAF). PoAF; artan stroke, kardiyak arrest ve konjestif kalp yetmezliği riskine ek olarak uzun süreli yoğun bakım ve hastanede kalış süresini uzatarak olumsuz sonuçlara neden olabilmektedir. KPB sonrası PoAF oluşumunda hastadan kaynaklanan faktörlerin yanında ekstrakorporal yüzey, devre elemanları, perfüzyon yönetimi, cerrahi prosedür, ilaçlar, anestezi, hipotermi ve normotermi önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmanın amacı normotermik ve hipotermik KPB yöntemiyle açık kalp ameliyatı olan hastalarda PoAF durumunun incelenmesi ve bu yöntemlerin PoAF oluşumuna olan etkisinin araştırılmasıdır. Retrospektif olarak planlanan bu çalışmaya 50 hasta dahil edilerek normotermik ve hipotermik KPB uygulanan hastaların dosyaları ve elektrokardiyografi görüntüleri incelendi. Çalışmamızdaki hastalar 25'i normotermik (35-37 ℃) ve 25'i de hipotermik (28-32 ℃) KPB uygulanan hastalar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hasta dosyalarındaki bilgiler ve EKG görüntüleri kullanılarak veriler oluşturuldu. Daha sonra PoAF açısından ilgili veriler istatistiksel analizlerle değerlendirildi. Çalışmamızda elde edilen veriler istatistiksel olarak anlamlı tespit edilememiştir (p>0.05). Ancak PoAF görülen hastalarda ısı, ACLAMP ve total KPB süresi daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca PoAF'nin erkek hastalarda daha yüksek olduğu, PoAF'li hastaların yaş ortalamaları daha düşük olduğu, kapak cerrahisi geçiren hastalarda daha fazla POAF görüldüğü, en az PoAF gösteren hastaların ise septal defekt operasyonu geçiren hastalar olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda hipotermik KPB sonrasında görülen PoAF oranı daha düşük çıkarken, normotermik KPB sonrasında görülen PoAF oranı daha yüksek çıkmıştır. Ancak bu farklılıklar anlamlı çıkmamıştır (p>.05). Sonuç olarak KPB sonrası PoAF istenmeyen önemli bir olumsuz durumdur. KPB ile kardiyovasküler cerrahi geçiren hastalarda PoAF açısından optimal sıcaklık yönetimi açısından belirsizlik vardır. Bu bilgi açığını gidermek için yeterli ve güçlü randomize kontrollü çalışmalar teşvik edilmelidir.

Atriyal fibrilasyonCerrahi-kardiyovaskülerHipotermi+3
Esra İpek
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil serviste atriyal fibrilasyon/flutter hız kontrolünde ve diğer supraventriküler taşikardilerin tedavisinde kullanılan diltiazemin klinik başarısı ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişki

Diltiazem, dar QRS kompleks taşikardilerin tedavisinde, yaygın olarak kullanılan anti-aritmik bir ilaçtır. Diltiazem, L tipi kalsiyum kanal blokajı ile hücre dışından hücre içine kalsiyum girişini inhibe ederek sitozolik kalsiyum düzeyini düşürür. Dar QRS kompleks taşikardilerin akut tedavisinde kullanılan iv diltiazemin etkinliğinin serum kalsiyumu ile olan ilişkisi in vivo olarak araştırılmamış bir konudur. Bu çalışmanın ilk amacı, akut tedavide kullanılan iv diltiazemin etkinliği ile kan kalsiyum düzeyleri arasındaki ilişkiyi araştırmak, ikincisiyse hız kontrol profilaksisinde kullanılan diltiazemin kan kalsiyum düzeyi üzerindeki etkilerini saptamaktı. Dar QRS kompleks taşikardi ile acil servise başvuran 383 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş ortancası 74 olup %55'i kadın, %45'i erkekti. Tedavi öncesi ritim hastaların %91,1'inde AF, %2,9'unda atriyal flutter ve %6,0'sında diğer SVT ritimleriydi. Tedavi başarı oranı %68,9 bulundu. Diltiazeme tedavi yanıtı olan hastalarda iyonize kalsiyum değerlerinin ortancası 1,14 mmol/L (IQR:0,12), yanıtsız hastalarda 1,10 mmol/L (IQR:0,12) tespit edilmiş olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,298). Alt grup analizlerinde ise, tedavi başarısı, iyonize kalsiyumu düşük hastalarda %63,1; normal olanlarda %73,3; yüksek olanlarda %40 saptandı ve bu farklılık anlamlıydı (p=0,002). Diltiazem ile en yüksek başarı oranı, iyonize kalsiyumu normal sınırlarda olan hastalarda görüldü. Profilaktik KKB kullanan hastalarda serum iyonize kalsiyum değeri ortancası 1,17 mmol/L (IQR:0,11), kullanmayanlarda 1,12 mmol/L (IQR:0,15) olarak saptandı ve aradaki fark anlamlıydı (p=0,009). Bu bilgiler, acil servise dar QRS kompleks taşikardi ile başvuran, serum kalsiyum düzeyleri değişen hastaların tedavilerinde ilaç seçimi konusunda klinisyene kılavuzluk edebilir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAtriyal fibrilasyon+4
Safa Hüseyin Küçük
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ST segment yükselmesiz akut miyokard enfarktüsü tanısı ile yatırılan hastalarda klinik syntax skorunun yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu öngördürmede ve uzun dönem prognoz tayininde yerinin değerlendirilmesi

AMAÇ:Akut koroner sendrom hastalarında hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyon(AF) en sık görülen supraventriküler aritmidir. NSTEMI (ST Segment Elevasyonsuz Miyokard İnfarktüsü) hastalarında hastane içi mortalite ve uzun dönem prognoz üzerine etkili olduğu yönünde çalışmalar mevcuttur ancak çalışmalar PKG (perkütan koroner girişim), KABG (koroner arter bypass greft) cerrahisi, 2 ve 3 damar hastaları gibi hasta popülasyonlarına indirgenmiştir. Klinik SYNTAX skoru SYNTAX skoru ile kıyaslandığında sadece anatomik anjiyografik veriler değil yaş, böbrek fonksiyonu ve ejeksiyon fraksiyonu gibi hastaların sonlanımları ile ilişkili parametreleri de içermektedir. Çalışmada amaçlarımızı sıralayacak olursak 1) Tüm NSTEMI popülasyonunda (PKG, KABG, Medikal takip, anlamlı darlık olmayan, tek damar hastalığı, 2-3 damar hastalığı ) hastane içi yeni başlangıçlı AF öngördüren parametrelerin değerlendirilmesi 2) Daha önceleri yapılan çalışmalarda tüm popülasyonda değerlendirilmemiş olan klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoruna göre öngördürmede yerinin değerlendirilmesi 3) Hastane içi yeni başlangıçlı AF, SYNTAX, klinik SYNTAX başta olmak üzeri uzun dönem tüm nedenlere bağlı mortalite ve MACE(Ölüm/MI/SVO) üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi olacaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma tek merkezli, retrospektif bir kohort çalışması olarak dizayn edilmiştir. Çalışma protokolü, Helsinki Bildirgesine uygun olarak hazırlandı.Çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Kardiyoloji Enstitüsü'nde 2011-2019 tarihleri arasında NSTEMI tanısı alan ve yatışı sırasında koroner anjiyografi yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların koroner anjiyografi öncesi yaşamsal bulguları, laboratuvar parametreleri, hastane yatışı boyunca yapılan TTE (Transtorasik eko) parametreleri kaydedilmiştir. Hastane yatışı boyunca yoğun bakım monitörizasyonu sırasında, servis yatışı sırasında rutin ya da semptom tariflemesi sırasında alınan ve EKG ile doğrulanmış daha önce bilinen AF tanısı olmayan hastalar hastane içi yeni başlangıçlı AF olarak tanımlandı. Koroner anjiyografi sonrası SYNTAX skoru web bazlı online olarak hesaplandı. Hastalar indeks yatış zamanından itibaren çalışma süresi bitimine kadar takip edildi. BULGULAR: Çalışma popülasyonu hastane içi yeni başlangıçlı af açısından anlamlı parametreler regresyon analizi ile bağımsız öngördürücüleri saptamak amacıyla değerlendirildi. SYNTAX skoru ve klinik SYNTAX skoru güçlü korelasyon göstermesi sebebiyle iki ayrı modelde değerlendirildi. LA (sol atriyum) çapı(p<0.001), yaş(p<0.001), kadın cinsiyet (p:0.007), LVDD (sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu) (p:0.012) ile beraber klinik SYNTAX skoru(p:0.014) bağımsız öngördürücü parametreler olarak gözlenirken, SYNTAX skorunun tek başına öngördürmede kullanılamayacağı gözlenmiştir(p:0.059). Skorlama sistemleri ile yapılan ROC-curve analizinde Klinik SYNTAX skorunun SYNTAX skoru dahil diğer risk skorlarına göre öngördürmede daha yüksek duyarlılıkta olduğu gözlendi (SYNTAX AUC %95 CI 0,644 (0,588-0,699) p<0.001, klinik SYNTAX skoru AUC %95 CI 0,724 (0,673-0,775) P<0.001). Klinik SYNTAX skoru ile hastane içi yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyonu tespit etmede kullanılabilecek kestirim değeri analizinde klinik SYNTAX ≥17,77 değerinin %75 sensitivite ve %65 spesifite ile hastane içi atriyal fibrilasyonu öngördürdüğü gözlenmiştir. Medyan 86 ay takip süresince uzun dönem mortalite açısından hastalar değerlendirildiğinde hastane içi AF (p:0.023), Hipertansiyon (HT)(p:0.013), yaş(p<0.001), EF<%60(p:0.009) olması ve GFR düşüşü(p:0.021) ile beraber klinik SYNTAX skorunun(p:0.013) bağımsız öngördürücü parametreler olduğu. SYNTAX skoru ile ayrı olarak yapılan analizde etkili olmadığı ancak hasta popülasyonu heterojen olmasından dolayı SYNTAX>22 olması olarak alınan kestirim değerinin öngördürücü parametre olduğu gözlenmiştir (p:0.059, p:0.018 sırasıyla). MACE (Ölüm/MI/SVO) açısından yapılan cox regresyon modelinde hastane içi AF(p:0.034), HT (p:0.019), yaş(p:0.002), EF<%60 olması(p:0.032), ve klinik SYNTAX skoru (p:0.026) anlamlı saptanırken SYNTAX skoru ile yapılan ayrı bir modelde GFR düşüşü(p:0.033) anlamlı bulunurken SYNTAX skoru(p:0.178) anlamlı olarak saptanmamıştır. SONUÇ: NSTEMI hastalarında beklenen yaşam süresinin uzaması ve eşlik eden komorbiditelerin artması sebebiyle hastane içi AF modern PKG çağında ve erken revaskülarizasyon olanaklarına rağmen hala yüksek oranda gözlenmektedir. Çalışmamızda hastane içi yeni tanı AF NSTEMI hastalarında uzun dönem mortalite üzerinde etkili bir parametre olarak bulunmuştur. Sadece anatomik anjiyografi verilerine dayalı olarak hesaplanan SYNTAX skoru yerine klinik parametrelerle kombine edilmiş klinik SYNTAX skoru hem hastane sonlanımı üzerinde etkili olabilen hastane içi AF hem de bağımsız olarak tüm nedenlere bağlı mortalite ve Ölüm/MI/SVO olarak alınan MACE sonlanımı üzerine daha etkili bir parametre olarak gözükmektedir bu sebeple hastane içi AF açısından riskli hastaların tespiti ve uzun dönem mortalite ve MACE açısından riskli hasta popülasyonun yakın takibi açısından SYNTAX skoru yerine klinik SYNTAX skorunun kullanılması daha faydalı olabilir.

Atriyal fibrilasyonMiyokard enfarktüsü
Zübeyir Bulat
İstanbul University-Cerrahpaşa · Kardiyoloji Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonlu hastalarda "uyum engelleri ölçeği"nin geçerlik ve güvenirliği

Amaç: Bu araştırma; atriyal fibrilasyonlu (AF) hastalarda ilaç uyumundaki engelleri tanımlamak için geliştirilen "Uyum Engelleri Ölçeği-[Adherence Barriers Questionnaire (ABQ)]"nin Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Yöntem: Metadolojik tipte planlanan araştırmanın örneklemine, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniği'nde AF tanısı ile takip edilen ve gerekli ölçütleri karşılayan 164 hasta dahil edildi. Araştırma verileri, "Hasta Tanıtım Formu" ve "Uyum Engelleri Ölçeği" kullanılarak soru-yanıt tekniği ile toplandı. Öncelikle ölçeğin dil uyarlamasına yönelik çalışmalar gerçekleştirildi. Bir sonraki aşamada; kapsam geçerliği için uzman görüşleri alınarak gerekli revizyonlar yapıldı. Kriter geçerliği alt‐üst grup ortalamalarına dayalı madde analizi ile belirlendi. Yapı geçerliği; doğrulayıcı faktör analizi ile değerlendirildi. Güvenirlik ise; "test tekrar test güvenirliği", "cronbach alfa yöntemi" ve "madde toplam puan korelasyonu tekniği" kullanılarak açıklandı. Bulgular: Ölçeğin dil uyarlaması için Türk diline çevirisi yapıldı. Kapsam geçerlik indeksi değeri 0,93 olarak bulundu. Ölçek puanlarına göre üst %27'ye ve alt %27'ye giren grup arasında "Mann-Whitney U" testi ile değerlendirilen kriter geçerliğinde; (U:-7,48; p<0,0001) sonucu elde edildi. Doğrulayıcı faktör analizi; ölçek modelinin orijinal versiyonuyla iyi düzeyde uyum sağladığını (χ2=4,41) ortaya koydu. Test tekrar test güvenirliği için yapılan Pearson korelasyon analizine göre; birinci ve ikinci uygulama arasında güçlü bir ilişki (r=0,92; p=0,000) olduğu görüldü. Ölçek, 0,88 Cronbach alfa katsayısı ile iç tutarlılık gösterdi. Sonuç: Uyum Engelleri Ölçeği, Türk toplumunda AF'lu hastalarda uyum engellerini tanımlamada geçerli ve yüksek derecede güvenilir bir ölçek olarak kabul edildi. Anahtar Kelimeler: Atriyal Fibrilasyon; İlaç Uyumu; İlaç Uyum Engeli; Geçerlik; Güvenirlik

Atriyal fibrilasyonGüvenilirlik ve geçerlilikTedaviye bağlılık ve uyum+4
Hülya Doğan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyon gelişen yaşlılarda tek nükleotid gen polimorfizmlerinin araştırılması

Atriyal fibrilasyon (AF), kardiyolojik patolojiler içerisinde en sık gözlenen aritmi tipidir. AF patogenezinde birçok faktör rol oynamaktadır. Güncel literatür bilgileri hastalığın etiyopatolojisini tam olarak aydınlatamamaktadır. Tezin amacı, 65 yaş ve üzeri olan ve AF gelişen hastalarda aday proteinlere ait tek nükleotid gen polimorfizmlerinin araştırılarak AF'nin moleküler açıdan daha iyi anlaşılmasıdır. Bu tez projesi için, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve AF tanısı alan 151 hasta ve 150 sağlıklı gönüllüden alınan kan örnekleri kullanılmıştır. Alınan kan örneklerinden total DNA izole edilmiş, real time PCR (RT-PCR) yöntemi ile belirlenen mutasyonların genotiplendirilmesi yapılmış ve sonuçlar istatistiksel açıdan değerlendirilmiştir. AF ile ilişkisi araştırılacak aday genlerin tek nükleotid polimorfizm "Single nükleotide polymorphism (SNP)" varyantları çalışılmıştır. Bunlar, SMAD3 rs138550573, IGF-1 rs202145836, MMP2 rs243865 ve GJA1 rs13216675 ve IL6R rs4845625 polimorfizmleridir. Bu çalışmada araştırılan MMP2 (rs 243865) polimorfizminde için, hasta grubu ile kontrol grubu arasında C ve T allellerinin frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0.0053). Çalışılan diğer polimorfizmlerde ise hasta ve kontrol grupları arasında genotip ve allel frekansları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar, MMP2 rs243865'in AF ile ilişkisini desteklemektedir. Bu sonuç, matriks metalloproteinazların yaş ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkinin açıklanmasında ayrıntılı incelenmesi gereken bir faktör olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon; SNP; Gen polimorfizmi; SMAD3; IGF-1; MMP2; GJA1; IL6R

Atriyal fibrilasyonKalpKalp hastalıkları+4
Akıle Tuncal
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği hastalarında atriyal fibrilasyon varlığının kırılganlık(frailty) üzerine etkisi

Düşük Ejeksiyon Fraksiyonlu Kalp Yetersizliği Hastalarında Atriyal Fibrilasyon Varlığının Kırılganlık (Frailty) Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (DEFKY) hastalarında atriyal fibrilasyon (AF) varlığının kırılganlık (frailty) parametrelerine etkisini incelemektir. Çalışmaya sinüs ritminde (SR) olan 45 DEF-KY hastası ve atriyal fibrilasyonu (AF) olan 44 DEF-KY hastası alındı. Kırılganlık değerlendirilmesinde yürüme hızı, 6 DYT, TUG, handgrip strength testi, PRISMA- 7 anketi ve Minnesota kalp yetersizliği ile yaşama anketi kullanıldı. Her iki grupta diyabet, hipertansiyon, kronik böbrek hastalığı oranları benzer saptandı. İskemik etyoloji SR grubunda anlamlı olarak daha yüksek, kalp kapak protezi AF olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. NT-proBNP değeri AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti. Albümin ve total protein değerleri AF grubunda statistiksel olarak anlamlı daha düşüktü. Sol atriyum çapı, sol atriyum volüm indeksi, triküspit yetmezlik velositesi, sistolik pulmoner arter basıncı, sağ atriyum alanı, vena kava inferiyor çapı AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti. Triküspit anüler düzlem sistolik sapması (TAPSE) ve triküspit S velosite ise AF grubunda anmlaı olarak daha düşüktü. Kırılganlık değerlendirilmesi için yapılan 6 dakika yürüme testi (DYT) ve handgrip strength testi AF grubunda anlamlı olarak daha düşüktü. Time up and go test (TUG Test) ise AF grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Yürüme hızı testi, PRISMA- 7 anketi, Minnesota kalp yetersizliği ile yaşama anketi AF ve SR hasta grupları arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Charlson komorbidite indeksinden yararlanılarak farklı ağırlıktaki parametrelerden yeni bir kırılganlık indeksi oluşturduk. Küme analizi sonucunda hastalar kırılganlık şiddetine göre 4 gruba ayrıldı. Multinomial lojistik regresyon analizinde GFR, NT-proBNP, albümin, sol ventrikül diyastol sonu çapı, sol ventrikül sistol sonu çapı, sol atriyum volüm indeksi, lateral e' dalgası, septal e' dalgası, triküspit yetmezlik velositesi, sistolik pulmoner arter basıncı, triküspit anüler düzlem sistolik sapması, triküspit S dalga velositesi, 6 vena kava inferiyor çapı kırılganlığı göstermede bağımsız prediktörler olarak saptandı. DEF-KY hastalarında AF olması orta kırılganlık riskini 3,4 kat arttığı bulundu, ciddi kırılganlık riskini 5.5 kat arttırdığı bulundu. NT-proBNP yüksekliğin ciddi kırılganlık riskinde 2 kat artışa neden olduğu bulundu. GFR düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 2 kat artışa neden olduğu bulundu. Albümin düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 4,2 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol ventrikül diyastol sonu çapı yüksekliğinin ciddi kırılganlık riskinde 4,6 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol ventrikül sistol sonu çapı yüksekliğinin ciddi kırılganlık riskinde 4,9 kat artışa neden olduğu bulundu. Sol atriyum volüm indeksinin yüksek olması ciddi kırılganlık riskinde 11,3 kat artışa neden olduğu bulundu. Triküspit yetmezlik velositesi artışının ciddi kırılganlık riskinde 6,5 kat artışa neden olduğu bulundu. Sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliğinin ve vena kava inferiyor çapının yüksek olması ciddi kırılganlık riskinde 2,1'er kat artışa neden olduğu bulundu. Triküspit anüler düzlem sistolik sapması düşüklüğünün ciddi kırılganlık riskinde 2,3 kat artışa neden bulundu. Sonuç olarak DEF-KY hastalarında AF varlığı kırılganlığı göstermede bağımsız bir prediktör olarak bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği, Atriyal fibrilasyon, Kırılganlık, Kırılganlık parametreleri, Kırılganlık indeksi

Atriyal fibrilasyonEjeksiyon fraksiyonuKalp+4
Cuma Yeşildaş
Mersin University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonlu hastalarda davranış değişikliği modeli kullanılarak gerçekleştirilen yürüme egzersizlerinin semptom şiddeti ve yaşam kalitesine etkisi: Randomize kontrollü çalışma

Atriyal fibrilasyon en sık görülen aritmilerden olup hız ve ritim kontrolü sağlanamadığında kalbin pompa fonksiyonunu bozabilir. Tedavi edilmeyen veya kontrol altına alınmayan atriyal fibrilasyon durumlarında kalp yetmezliği ve inmeye zemin hazırlaması açısından da oldukça tehlikelidir. Bu nedenle araştırma, atriyal fibrilasyonlu hastalarda davranış değişikliği modeli kullanılarak gerçekleştirilen yürüme egzersizlerinin semptom şiddeti ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, prospektif, paralel grup randomize kontrollü tasarım ile bir üniversite hastanesinin kardiyoloji kliniğinde yürütülmüştür. Örnekleme, blok randomizasyonla 39 müdahale, 39 kontrol grubuna olmak üzere toplam 78 hasta dâhil edilmiştir. Veri toplama aracı olarak, Hasta Tanılama Formu, Toronto Üniversitesi Atriyal Fibrilasyon Şiddeti Ölçeği ve Kısa Form 36 kullanılmıştır. Araştırmanın uygulamasında, COM-B davranış değişikliği modeline göre müdahale grubuna araştırmanın başlangıcında fiziksel aktivitenin yararları konusunda bilgilendirme yapılmış, haftada en az 3 gün ortalama 30 dakika pedometre ile yürüyerek adım sayılarını kaydetmeleri istenmiştir. Motivasyonun sağlanması amacıyla müdahale grubu ile araştırmacı tarafından haftalık telefon görüşmeleri yapılmış ve yürüme durumları da takip edilmiştir. Kontrol grubuna ise müdahalesiz gözlem yapılmıştır. Müdahale ve kontrol grubuna başlangıçta, 4. haftada ve 12. haftada ölçekler uygulanmıştır. Yürüme izlem çizelgesi müdahale grubundan 4. haftada ve 12. haftada teslim alınmıştır. Veriler Nisan 2022-Şubat 2023 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmanın etik izni ve kayıt numarası alınmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı veriler için sıklık, yüzde, ortalama, standart sapma; normal dağılım için skewness ve kurtosis değerleri, histogramlar ve Q-Q plot değerleri incelenmiştir. Kategorik değişkenler için ki-kare, gruplar arası karşılaştırmada bağımsız gruplar için t testi, grup içi karşılaştırmada tekrar ölçümlü ANOVA, grup-zaman etkileşimini değerlendirmek için karma ANOVA kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması müdahale grubunda 59,13± 10,77 yıl, kontrol grubunda 60,90±9,09 yıl bulunmuştur. Hastaların sosyodemografik özellikler bakımından benzer dağılıma sahip oldukları belirlenmiştir (p>0,05). Müdahale grubunda, 1. haftada ortalama 92,35 dk olan yürüme süresi 12. haftanın sonunda 134,08 dk/hafta olarak tespit edilmiştir. Adım sayıları ortalaması 1. haftada 2048,22 iken 12. haftanın sonunda 2998,97'ye yükselmiştir. Hem egzersiz süresi hem de adım sayıları açısından bu artış anlamlı bulunmuştur (p<0,01). Müdahale grubunda yürüme egzersizi uygulaması sonrası AF semptom şiddeti puan ortamalarının AF yükü boyutunda zamana göre farklılık göstermediği (p>0,05) ancak semptom ciddiyeti puan ortalamalarının azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Müdahale grubunda Yaşam Kalitesi puan ortalamalarının zamana göre arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Müdahale grubunun Yaşam Kalitesi puan ortalamalarında fiziksel rol güçlüğü alt boyutu haricinde 12. haftada kontrol grubu puan ortalamalarından daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Araştırmada, davranış değişikliği modeli kullanılarak gerçekleştirilen yürüme egzersizlerinin 12 hafta sonunda AF semptom ciddiyetinde azalmaya, yaşam kalitesi alt boyutlarından fiziksel işlevsellik, emosyonel rol güçlüğü, enerji/canlılık, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlıkta iyileşmeye neden olduğu bulunmuştur. Enerji/canlılık alt boyutunda 4. hafta sonunda da anlamlı bir değişim gözlenmiştir. En önemli iyileşme yaşam kalitesinin sosyal işlevsellik alt boyutunda gerçekleşmiştir. Yürüme egzersizleri ile 12 haftalık sürede AF yükünde ve yaşam kalitesinin fiziksel rol güçlüğü alt boyutunda anlamlı bir değişim olmamıştır. AF hastalarında davranış değişikliği modeli kullanılarak yürüme egzersizleri teşvik edilebilir. Her ortamda uygulanabilir olan yürüme egzersizleri için hastalar motive edilmeli, ileri araştırmalarla sağlık yararları daha net ortaya konabilmeli ve adım sayısı ölçme tekniği ile egzersiz etkinliği değerlendirilmelidir.

Atriyal fibrilasyonBelirti ve semptomlarDavranış+6
Ayşe Uçar
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü

Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.

Adrenerjik beta antagonistleriAtriyal fibrilasyonElektrokardiyografi+4
Emine Altuntaş
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı, atrial fibrilasyon ile ilişkili risk faktörleri ve tedavi yaklaşımının değerlendirilmesi

Giriş: Atrial Fibrilasyon (AF) normal popülasyonda en sık görülen aritmidir. Genel popülasyonda AF prevalansı %2.3 ile %3.4 arasında değişmektedir [1, 2]. AF varlığı yaşam kalitesini bozan bir faktör olmasının yanında kalp yetmezliği, serebrovasküler olay (SVO) gibi morbiditelere ve ölüme sebep olabilmektedir [3]. Kardiyovasküler hastalıklar kronik böbrek hastalıklarının en sık rastlanan ölüm nedenidir. Atrial fibrilasyon başta kalp yetmezliği ve tromboembolik olaylara yol açarak bu duruma katkıda bulunur. Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY) ve Hemodiyaliz uygulaması (HD) AF gelişiminde önemli bir risk faktörüdür [4] [5]. Bu hastalarda yaş, koroner kalp hastalığı varlığı, ekokardiyografik (EKO) anormallikler, kalp yetmezliği, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), inme (SVO), düşük prediyaliz sistolik kan basıncı, HD tedavisinin süresi ve yöntemi haftada diyalize girme sıklığı, diyaliz süresi ve UF miktarı gibi çok sayıda faktörün AF gelişimi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir [6-10] Genel popülasyonda antikoagülan kullanımının SVO gelişimini azalttığı bilinirken hemodiyaliz hastalarında ve antikoagülan kullanımı artmış hemorajik SVO ve majör kanama riski nedeniyle tartışmalıdır. Bu sebeple de AF hastalarında varfarin/antikoagülan kullanımının beklenenden düşük (yaklaşık %25) olarak bildirilmektedir [7, 11-13]. Türkiye 'de sıklığı ve tedavi yaklaşımını değerlendirmek üzere bu çalışmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Ankara ilindeki 3 diyaliz merkezinde Mayıs /2021 ile Mayıs/2023 arasında HD e girmiş hastaların dosya ve sistem kayıtları retrospektif olarak ele alındı. Düzenli kayıtları olan 405 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta, AF varlığı ve tipi (paroksismal, persistan/permanent açısından değerlendirildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, HD parametreleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçları gözden geçirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF sıklığı %12,8 olarak tespit edildi. AF tipleri değerlendirildiğinde; paroksismal 17 (%4,2), persistan/permanent 35 (%8,6). Hastaların 165' i (%40,7) kadın; 240'ı (%59,3) erkekti. Ortalama yaş 62,3±13,9 ve ortanca yaş 64'tü. SDBY sebepleri incelendiğinde: 184 (%45,7) hasta HT, 126 (%31,3) hasta DM, 27 (%6,7) hasta glomerülonefrit (GN), 18 (%4,5) polikistik böbrek hastalığı (PKBH), 6 (% 1,5) piyelonefrit, 6 (%1,5) hasta amiloidoz olarak görüldü. Eşlik eden hastalıkları incelendiğinde: 173 (%42,7) hastada DM, 351 (%86,7) hastada HT, 88 (%21,7) hastada kronik kalp yetmezliği (KKY), 200 2 (%49,4) hastada koroner arter hastalığı (KAH) görüldü. 310 (%78,9) hastanın haftada 3 defa HD'ye girdiği ve ortalama HD süresinin ortalama 4 saat ve UF miktarının ise ortalama 2996±979,7 olduğu görüldü. Hastaların diyaliz öncesi ortalama sistolik kan basıncı 133,9±20,3 mm/Hg idi. 18 hastanın EF <%40 idi. 205 (%50,6) hasta betablokör kullanmaktaydı. Antikoagülan kullanan 44 (%10,9) hasta olup bunların 26 (% 6,4)'sı varfarin kullanıyordu. Antikoagülan kullanımı AF tipine göre değerlendirildiğinde antikoagülan kullanımının paroksismal AF'si olan hastalarla kıyaslandığında persistan/permanent AF'si olan hastalarda anlamlı seviyede daha sık olduğu görüldü 3(%15) e 17(%85) p:0,032. CHADS-VASC2 skorları değerlendirildiğinde antikoagülan alan grupta ortalama değerin anlamlı daha yüksek olduğu görüldü 4,2±1,5 a 3±1,4 p:0,004 olarak görüldü. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarında atrial fibrilasyon sıklığı genel p0pülasyona oranla yüksektir. Bu hastalarda yaş, diyaliz öncesi sistolik kan basıncı ve ultrafiltrasyon miktarı AF ile ilişkili görünmektedir. Oral antikoagülan kullanımının genel popülasyona göre daha düşük saptandığı AFli hemodiyaliz hastalarının etkin değerlendirilebilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Atrial Fibrilasyon, Serebrovasküler Olay, Oral Antikoagülan, Varfarin

AntikoagülanlarAtriyal fibrilasyonDiyaliz+7
Enver Dablan
Ankara University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Biyomedikal işaretlerin zaman-frekans yöntemleri ile analizi ve sınıflandırılması

Yapılan çalışmada az sayıda elektrokardiyogram (EKG) sinyali kullanarak kardiyak aritmilerinin yüksek başarımla sınıflandırılması problemi ele alınmıştır. Bu probleme makul bir çözüm bulmak için, zaman frekans analiz yöntemleri ile Ortak Matris Yaklaşımına (OMY) dayalı sınıflandırıcı modelin birleştirilerek kullanılması önerilmiştir. EKG verilerinin zaman-frekans (Z-F) gösterimlerinin oluşturulmasında Fourier Ayrıştırma Yöntemi (FAY) ile Kısa Zamanlı Fourier Dönüşümü (KZFD) yöntemleri kullanılmıştır. Sınıflandırmada kullanılan öznitelik matrisleri; EKG sinyallerinin zaman bölgesi, frekans bölgesi ve Z-F bölgesi gösterimlerinden oluşturulan veri matrislerine iki-boyutlu temel bileşen analizi uygulanarak elde edilmiştir. Veri matrisleri, iki farklı Z-F gösterim biçimi ile ayrı ayrı oluşturulduğundan dolayı EKG aritmi sınıflandırması amacıyla önerilen yöntemler FAY-OMY ve KZFD-OMY şeklinde iki farklı başlık altında sunulmuştur. Bu yöntemlerin etkinliği, halka açık üç farklı veri tabanı olan MIT-BIH, Chapman ve PTB-XL veri tabanlarından sağlanan EKG işaretleri üzerinde gerçekleştirilen sınıflandırma deneyleriyle gösterilmiştir. MIT-BIH veri tabanı kullanılarak yapılan değerlendirmelerde, hasta-içi ve hastalar-arası sınıflandırma senaryoları altında dört aritmi türüne ilişkin EKG sinyallerinin sınıflandırılmasında FAY-OMY ile sırasıyla %99,87 ve %99,84 genel doğruluk oranlarına ulaşılırken; KZFD-OMY ile bu oranlar sırasıyla %99,97 oranı elde edilmiştir. Her iki yöntem ile V ve S tip aritmilerin teşhisinde beş performans ölçütünde neredeyse %99'u aşan oranlara ulaşılarak güncel çalışmaların çoğundan daha iyi başarım sağlanmıştır. Gürültülü EKG sinyallerinin mevcudiyeti durumunda her iki yöntemin sınıflandırma başarımı test etmek için Chapman veri tabanında alınan gürültülü ve gürültüsüz EKG sinyalleri üzerinde deneyler gerçekleştirilmiştir. Dört aritmi sınıfına ilişkin gürültülü ve gürültüsüz EKG kayıtları ile eğitilen ve test edilen FAY-OMY yöntemi sırasıyla %99,58 ve %99,05 genel sınıflandırma doğruluğuna ulaşılırken; bu oranlar KZFD-OMY ile %99,92 ve %99,90 olarak elde edilmiştir. PTB-XL veri tabanıyla beş farklı aritmi türünde ise FAY-OMY ve KZFD-OMY yöntemleri aritmi sınıflandırmasında sırasıyla %98,49 ve %99,97 genel doğruluk oranlarına ulaşmıştır. Elde edilen sonuçlar, önerilen yöntemlerin veri tabanından bağımsız olarak az sayıda eğitim kümesi ile yüksek sınıflandırma başarımı sağladığını göstermiştir.

Atriyal fibrilasyonElektrokardiyografiMakine öğrenmesi+3
Ali Kırkbaş
Pamukkale University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonu olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerinin incelenmesi

Amaç: İnme, sık görülen ve ölümcül olan nörolojik bir hastalıktır. İnme dünya genelinde koroner kalp hastalığı ve tüm kanserlerin ardından üçüncü sıklıkta gelen ölüm nedenidir. Erişkin çağda en önemli morbidite ve uzun dönem dizabilite kaynağıdır. İnmelerin yaklaşık olarak %85'i iskemik kaynaklıdır. Atrial fibrilasyonu (AF) olan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riskini tahmin etmenin dışında inme şiddeti ve prognozuyla da yakından ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, AF olmayan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riski, inme şiddeti ve hastane içi mortalite gibi prognozla ilişkisi bilinmemektedir. Biz bu çalışmada, AF olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerini incelenmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2017 ve Şubat 2018 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine akut iskemik inme tanısı ile başvuran ve AF olmayan 250 hasta dahil edildi. Hastaların CHA2DS2VASc skoru, yatışında ve taburculukta National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) skoru, stroke şiddeti (NIHSS skoruna göre), taburculukta ve 3.ayda Barthel indeksi (BI) ve modifiye Rankin skalası (mRS), serebral enfarkt hacmi (SEH) hesaplandı.Hastaların özgeçmişinde tanı almış olan hastalıkları ve kullanmakta oldukları ilaçları sorgulandı. Hastalar hastane içi mortalitesi olanlar (27 hasta) ve olmayanlar (223 hasta) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 69,6 ± 12,3 yıl, 110 (%44) kadın, 140 (%56) erkek, 162 (%64,8) hipertansiyon (HT), 80 (%32) diabetes mellitus (DM), 27 (%10,8) konjestif kalp yetmezliği (KKY), 54 (%21,6) periferik arter hastalığı (PAH) vardı. Yaş ortalaması hastane içi mortalite olan grupta 75,6 ± 11,3 yıl iken hastane içi mortalite olmayan grupta 68,8 ± 12,2 yıldı (p = 0.006). Hastane içi mortalite olmayan gruba kıyasla hastane içi mortalite olan grupta HT (p = 0.019), DM (p = 0.001), KKY (p <0.001), PAH (p = 0.002), CHA2DS2VASc skoru (p <0.001), NIHSS skoru (p <0.001), stroke şiddeti (p <0.001), mRS (p <0.001) ve SEH (p <0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek; LVEF (p = 0.005) ve BI (p <0.001) ise istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük idi. Spearman korelasyon analizinde, CHA2DS2VASc skoru ile NIHSS skoru (r = 0,389; p < 0.001), NIHSS skoruna göre stroke şiddeti (r = 0,417; p < 0.001), mRS (r = 0,362; p < 0.001) ve SEH (r = 0,214; p < 0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon, BI (r = -0,371; p < 0.001) arasında ise istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon olduğu gösterildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (OR: 1.134; %95 CI: 1.057 – 1.205; p = 0.001), CHA2DS2VASc skoru (OR: 4.113; %95 CI: 2.065 – 7.659; p < 0.001) ve NIHSS skorunun (OR: 1.375; %95 CI: 1.078 – 1.755; p = 0.012) akut iskemik stroke hastalarında hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörleri (öngördürücüleri) olduklarını saptadık. Kaplan - Meier sağkalım analizinde CHA2DS2VASc skoru ≥ 6 olan hastalarda hastane içi mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (log rank p < 0.001). Sonuç: AF'si olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörü (öngördürücü) olduğunu ilk kez gösterdik. Bu çalışmamız, akut iskemik inmeli hastalarda istenmeyen sonuçların tahmin edilmesine yardımcı olmasında basit ama güçlü bir araç olarak CHA2DS2VASc skoru kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamız bu alanda bir ilk olup bu konuda daha geniş kapsamlı başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıMortalite+3
Yeşim Eylev Akboğa
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonu olan hastalarda serum tiyol ve disülfid seviyelerinin sol atriyum remodeling parametreleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Oksidatif stres ile ilgili yeni bir parametre olan tiyol ve disülfit dengesi ile ekokardiyografideki sol atriyal değişiklikler arasındaki ilişkinin ve bunların atriyal fibrilasyon gelişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmaya, Mart 2018 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul etmiş, 12 derivasyonlu standart EKG'de ya da takılan EKG holterde AF saptanan hastalar alındı. Kriterlere uyan 123 kişi hasta grubuna alınırken, AF'si olmayan 58 hasta ise kontrol grubununa alınarak toplamda çalışmaya 181 hasta dâhil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki tüm hastalara EKG çekildi ve rutin kan kontrolleri ile tiyol parametreleri istendi. Ekokardiyografide; sol atriyum çapları, sol atriyum volümü hesaplandı, bu ölçümler üzerinden; sol atriyal sferisite indeksi, sol atriyal volüm indeksi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF'li hastaların oranı %68, kontrol grubu ise tüm hastaların %32'sini oluşturmaktadır. Atriyal fibrilasyon tanısı alan hasta grubunda ortalama yaş 68±12, kontrol grubunda ise 57±13 saptanmıştır. Ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; kalbin bazal ölçümleri ve sol atriyum remodelingini gösteren parametreler; sol atriyal çaplar, sol atriyum boyut indeksi, sol atriyal volüm ve sol atriyal volüm indeksi AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. AF tanısı olan hasta grubunda subgrup analizlerinde (non-valvuler AF, valvuler AF ve paroksismal AF, kronik AF) serum tiyol/disülfid seviyesi açısından istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir. Nativ tiyol ile sol atriyum çapı (LA longitudinal) arasında negatif korelasyon olduğu ve yine total tiyol ile sol atriyum boyut indeksinin (LA dimension indeks) negatif yönde korele olduğu görülmüştür. Lineer regresyon analizi ile de sol atriyum volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinin serum nativ tiyol seviyesi, vücut yüzey alanı ve AF süresi olduğu gösterilmiştir Sonuç: Atriyal fibrilasyon hastalarında kontrol grubuna kıyasla serum tiyol/disülfit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı, ancak sol atriyum remodelingini değerlendiren ekokardiyografik ölçümlerin ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlendi. Ayrıca çalışmamızda sol atriyal volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinden bir tanesinin serum nativ tiyol seviyesi olduğu saptanmıştır. Sol atriyal volüm indeksi artışı bir mortalite belirtecidir ve gelecekte nativ tiyol, total tiyol ölçümleri de mortalite değerlendirilmesi açısından katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, Tiyol/Disülfid Homeostazı, Tiyol, Disülfid, Sol Atriyal Remodeling, Sol Atriyal Volüm İndeksi

Atriyal fibrilasyonAtriyumDisülfitler+3
Elçin Özdemir Tutar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatizmal mitral darlığı hastalığında atriyal fibrilasyon gelişiminde sistemik immün inflamatuar indeksin rolü

Özet: Romatizmal Mitral Darlığı Hastalığında Atriyal Fibrilasyon Gelişiminde Sistemik İmmün İnflamatuar İndeksin Rolü Amaç: Atriyal fibrilasyon ve kompliaksyonları toplumda önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Romatizmal kalp hastalığı gelişmekte olan ülkerlede ve sığınmacı popülasyonunda önemli bir sağlık sorunudur. Romatizmal Mitral Hastalığında yeni inflamasyon belirteçleri olan Platelet Lymphosite Ratio (PLR), neutrophil Lymphosite Ratio(NLR), Systemic Immune Inflammation Index (SII) değerlerinin atriyal fibrilasyon ile ilişkisi araştırılmıştır. Materyal ve metod Son 10 yıl içinde Romatizmal Kalp Hastalığı tanısı olan ekokardiygrafide mitral valv alanı 1.5 cm2 altındaki 97 hasta giriş esnasındaki EKG, EKO, hemogram ve biyokimyasal parametreleri not edilmiş olup tüm veriler uygun istatistiksel analizler sonrasında değerlendirilmiştir.BULGULAR: İleri yaş, sol atrium çapı, aort kökü, mitral kapak stenozu, triküspit yetersizliği, kreatinin, AST, ALT, trombosit sayısı, PLR, NLR, SII değerleri AF olan hastalarda olmayan hastalara göre anlamlı biçimde yüksek saptanmış olup HDL değeri düşük saptanmıştır. AF tanısal değerindeki SII'nin duyarlılığı, ROC analizi ile değerlendirildiğinde; alan altında kalan değer 0,660, duyarlılık %55,56 özgüllük %83,72 ve AF için kesme değeri 742514,38 olarak saptanmıştır (p=0,005). Tek değişkenli analizlere göre, AF riskinin belirlenmesinde yaş (OR:1,08, p<0,001), LA (OR:1,23, p<0,001), mitral kapak alanı (OR:0,08, p=0,017), triküspit yetmezliği (OR: 4,5, p=0,032), SII (OR:1,01, p=0,024) ve aort kökü (OR:1,13, p=0,034) anlamlı etkenler olarak belirlenmiştir. Ancak, çok değişkenli analizlere göre sadece LA (OR:1,2, p=0,013) ve SII (OR:1,01, p= 0,010) anlamlı etkiye sahip bulunmuştur, diğer değişkenlerin etkisi anlamlı bulunmamıştır (her biri için p>0,05) SONUÇ: Orta ve ciddi mitral darlığı olan romatizmal kalp hastalarında Atriyal Fibrilasyon taramasında ulaşımı kolay ve ucuz olan SII kullanılabilir. Romatizmal kalp hastalığında atriyal fibrilasyon tarama algoritmasının gelişimi için yeni çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: romatizmal kalp hastalığı, romatizmal mitral darlığı, atriyal fibrilasyon, SII, inflamasyon, biyobelirteç

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıMitral kapak+3
Özgün Demiroğlu
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter hastalığı yaygınlığı ile atriyal elektromekanik gecikme ve P dalga dispersiyonu arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç:Koroner arter hastalığı (KAH) ülkemizde ölümlerin en sık nedenidir vebu hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) riskinin arttığı bilinmektedir. AmacımızKAH'lı hastalarda AF'nin prediktörleri olarak bilinen P dalga dispersiyonu(PDD), P maksimum (P maks), intra-atriyal elektromekanik gecikme (inter-AEMG) ve inter-atriyal elektromekanik gecikmenin (intra-AEMG)değerlendirilmesi ile birlikte KAH'ın yaygınlığını gösteren Gensini skoru ile buparametreler arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır.Materyal ve Metod:Çalışmaya koroner anjiyografi sonucunda KAH tanısı alan 60 hasta (14kadın, 46 erkek) ile koroner anjiyografi sonucu normal koronerler izlenen 60birey (23 kadın, 37 erkek) alındı. Tüm katılanların elektrokardiyografi ile PDDve P maks süreleri, ekokardiyografi ile inter-AEMG ve intra-AEMG sürelerideğerlendirildi. Gensini skoru KAH'ın yaygınlığının değerlendirilmesindekullanıldı.Bulgular:Çalışmamızda her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksiaçısından anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05). Ancak hipertansiyon, diyabet,hiperlipidemi ve sigara kullanımı KAH grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu(p < 0.05). Koroner arter hastalığı grubundaki bireyler kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında PDD (61.5 ± 17.4 karşın 53.5 ± 13.3, p = 0.005), P maks(122.0 ± 16.6 karşın 100.7 ± 13.7, p < 0.001), inter-AEMG (34.3 ± 15.4 karşın27.9 ± 12.1, p = 0.013) ve intra-AEMG (16.5 ± 12.0 karşın 12.9 ± 7.8, p = 0.041)sürelerinin anlamlı olarak daha uzun olduğu saptandı. Ayrıca Gensini skoru ilePDD (r = 0.60, p < 0.001), P maks (r = 0.53, p = 0.002), inter-AEMD (r = 0.45, p= 0.001) ve intra-AEMD (r = 0.49, p = 0.004) değerleri arasında anlamlı bir ilişkiolduğu saptandı.Sonuç:Koroner arter hastalığı grubundaki bireylerde kontrol grubuna göre PDD,P maks, inter-AEMG ve intra-AEMG süreleri KAH'ın yaygınlığı ile orantılıolarak uzamıştır. Bu artış KAH'lı hastalarda AF gelişecebilecek bireylerinsaptanmasında yardımcı olabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonKoroner damarlar+2
Kübra Müezzinoğlu
İnönü University
2011
20
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter bypass cerrahisi yapılan 60 yaş ve üzeri hastalarda atriyal fibrilasyon profilaksisinde Metoprolol ve Nebivolol ün etkinliğinin karşılaştırılması.

Amaç: Postoperatif atriyal fibrilasyon, koroner arter bypass cerrahisi sonrası morbidite ve mortaliteyi etkileyen en yaygın komplikasyondur. Bu komplikasyonun önlenmesi için kullanılan çeşitli profilaktik ajanlar mevcuttur. Bunlardan en yaygın kullanılanı bir beta blokör olan metoprololdür. Bu tezin amacı, yeni bir beta blokör olan ve beta blokör etkinliklerinin yanında farklı ve pozitif farmakolojik etkileri de olan nebivololün bu konudaki etkinliğini metoprolol ile karşılaştırmaktır.Metot: Bu tez, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi kurulunun 2009/145 sayılı onayı alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Ekim 2009 ile Haziran 2010 tarihleri arasında 60 yaş ve üzeri izole koroner bypass ameliyatı yapılan ardışık 200 hastaya ait veriler prospektif randomize olarak kaydedilerek yapıldı. 100 er hastadan oluşan iki grup yapılarak, gruplardan birine nebivolol (grup 1), diğerine de metoprolol (grup 2) başlandı ve preop, postop ve taburculuk dönemlerine ait veriler toplandı.Bulgular: Her iki grup arasında demografik özellikler açısından istatistiksel fark yoktu. Nebivolol kullanan postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığı (%20), metoprolol kullanan grupta ise %18 idi ve istatistiksel olarak fark yoktu (p>0,05). Her iki grupta da preop, postop ve taburcu dönemlerindeki kan basıncı ve kalp hızı değişiklikleri de kendi içlerinde istatistiksel olarak anlamlı çıktı ve bu değişiklikler bakımından iki grup arasında istatistiksel fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda nebivolol postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisinde klasik ve kabul görmüş bir ajan olan metoprolol kadar etkili bulundu. Nebivololün kan basıncı ve kalp hızı kontrolü konusunda da metoprolole benzer etkinlik gösterdiği görüldü. Sonuç olarak beta blokaj yanında aterosklerozu önleme, antioksidan özellikler ve NO üzerinden damar dilatasyonu yapıcı etkileri yönünden ve ayrıca yan etki konusundaki plaseboya benzer profil bakımından nebivolol kalp cerrahisinde hem postoperatif atriyal fibrilasyon profilaksisi için hem de diğer olumlu etkileri için kullanım alanında göz önüne alınması gereken bir ajandır.

Adrenerjik beta antagonistleriAntihipertansif ajanlarAtriyal fibrilasyon+3
Murat Kaynak
İnönü University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Persistan atriyal fibrilasyon hastalarında başarılı direkt akım kardiyoversiyonu takiben rekürensin genetik belirleyicileri

Direkt akım elektriksel kardiyoversiyon (DAKV),semptomatik persistan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında uygulanan etkin bir tedavi yöntemidir. Bununla birlikte, başarılı DAKV'yi takiben hastaların yarısına yakın bir kısmında rekürens olabilmektedir. Bazı genom çapında ilişkilendirme çalışmaları diğer toplumlarda bazı tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) başarılı DAKV sonrası rekürensle ilişkili olduğunu gösterse de bu konuda yeterli veri yoktur. Çalışmamızda, kendi toplumumuzda daha önceden AF ile ilişkili bulunmuş 11 adet TNP'nin persistan AF hastalarında başarılı DAKV sonrası rekürens için belirleyici olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza başarılı DAKV sonrası sinüs ritmi elde edilen 75 adet persistan AF hastasını aldık. Hastalar izlemde AF rekürensi gelişimi açısından prospektif olarak takip edildi. Temel klinik özellikler ve 11 adet AF ilişkili TNP AF rekürensi olan ve olmayan hastalar arasında karşılaştırıldı. TNP'ler ve AF rekürensi arasındaki ilişki aditif model (doğal tip/heterozigot varyant/homozigot varyant), dominant model (doğal tip /heterozigot ve homozigot varyant ), ve resesif model (doğal tip ve heterozigot varyant/homozigot varyant) ile değerlendirildi. Ortanca 17.0 (11.0-25.0) aylık takipte 38 hastada (%50.7) AF rekürensi gelişti. Aditif modelde, PITX2 gen lokusunda bir TNP (rs17570669_T için OR: 9.00, %95 GA: 1.28-63.02, p=0.027) ve ZFHX3 gen lokusunda bir TNP (rs2106261_T için OR: 8.96, %95 GA: 1.03-77.66, p=0.047) AF rekürensi ile anlamlı ilişki içindeydi. Çok değişkenli Cox regresyon analizi, bir TNP'nin (rs17570669_T) aditif modelde başarılı DAKV'yi takiben AF rekürensinin bağımsız belirleyicisi olduğunu gösterdi (HR: 3.59, %95 GA: 1.05-12.21, p=0.04). Sonuç olarak, PITX2 lokusunda bir TNP (rs17570669_T) persistan AF'si olan hastalarda başarılı DAKV sonrası uzun dönem AF rekürensinin bağımsız belirleyicisidir. Böyle bireyler, başarılı DAKV sonrası AF rekürensi gelişimi bakımından daha sıkı takip edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kardiyoversiyon, atriyal fibrilasyon, tek nükleotid polimorfizmi

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıKardiyoversiyon+1
Ilkın Alıyev
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atriyal fibrilasyonu olmayan ancak yüksek CHA2DS2-VASc skoruna sahip kişilerde sol atriyal ekokardiyografi parametrelerinin değerlendirilmesi

CHA2DS2-VASc skoru atriyal fibrilasyonlu hastalarda emboli riski ve antikoagülan kullanım gerekliliğini belirlemede kullanılır. Atriyal fibrilasyon oluşum ve devamlılığında atriyumların fonksiyonel ve yapısal yeniden şekillenmesi etkilidir. Ekokardiyografi ile sol atriyum çapı, alanı, volümleri ve strainleri tespit edilerek CHA2DS2-VASc skoru yüksek ancak henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş hastalarda atriyal disfonksiyon erken tespit risk faktörlerinin erken ve etkin kontrolü ile atriyal fibrilasyon prevalans ve morbiditesinin azaltılması sağlanabilir. Çalışmamıza atriyal fibrilasyonu olmayan 149 hasta dahil edilerek; CHA2DS2-VASc skoru 2-4 ve >4 olarak gruplara ayrıldı; sol atriyum boyut, alan, volüm, fazik fonksiyonları ve strainleri karşılaştırıldı. CHA2DS2-VASc parametrelerin tamamı, kadın cinsiyet hariç, CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta daha sıktı(p<0,05). Skoru yüksek grupta sol atriyum çapları, volüm, volüm indeksi ve alanları, LAVmaks, LAVpreA, LAVmin daha yüksek; fazik fonksiyonu gösteren LA total ve aktif boşalma fraksiyonu ise daha düşüktü (p<0,05). Strain bulguları PALS, LAScd, LAsct CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta azalmış; sol atriyal stiffnes'ı gösteren LAst ise artmış bulundu (p<0,05). CHA2DS2-VASc skoru ile LA çapı, LA volüm ve LAst arasında pozitif yüksek dereceli korelasyon mevcut iken PALS ve LAScd ile negatif orta dereceli korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak CHA2DS2-VASc skoru günlük pratikte hızlıca hesaplanabilen embolik risk skorlama sistemi olup; sol atriyum boyut ve fonksiyonunu belirlemede kullandığımız ekokardiyografik parametreler ile birlikte değerlendirildiğinde farklı cinsiyet, yaş ve hasta gruplarında prognostik ve olası sonlanımlarla ilgili öngördürücü bilgiler elde edebiliriz. CHA2DS2-VASc skoru ile yüksek korelasyon gösteren parametreler LA çapı, LA volümü ve LAst olup; henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş CHA2DS2-VASc skoru yüksek hasta gruplarında atriyal yeniden şekillenmeyi ön görmek istediğimiz durumlarda klinik pratikte kullanmak fayda sağlayabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonAtriyum+5
Ezgi Çamlı
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Paroksismal atriyal fibrilasyonu olan hastalarda sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ: Atriyal fibrilasyon, sıklıkla altta yatan yapısal bir kalp hastalığının elektriksel bir belirtisidir. AF'ye sekonder olarak hem atriyum hem de ventriküllerde yavaş ama progresif bir yapısal remodelling başlayabilir. Bu remodelling sonucu AF'de oluşan fokal aktivitelerden re-entran döngüler oluşur ve AF kronikleşir. Kronik AF'de sol atriyum ve sol ventrikülde sekonder değişikliklerin oluştuğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise PAF'lı hastalarda ataklar halinde gelişen AF'nin sağ ventrikül fonksiyonlarına etkisinin araştırılması planlandı.METOD: Çalışmaya Temmuz 2011 ile Aralık 2011 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve transtorasik ekokardiyografi yapılmak üzere ekokardiyografi laboratuvarına yönlendirilen 30 paroksismal atriyal fibrilasyonlu hasta alındı. Paroksismal AF tanısı 24 saatlik ritm Holter tetkiklerinde veya elektrofizyolojik çalışma esnasında spontan AF atağı gösterilmiş olan hastalardan oluşturuldu. Herhangi bir ritm problemi olmayan 25 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Her iki grubun kardiyak risk faktörleri ile aldıkları medikal tedavi sorgulandı ve kaydedildi. Sağ ventrikülün sistolik ve diastolik fonksiyonları göstergesi olarak sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, M-mode, pulse Doppler ve doku Doppler kayıtları ile E dalgası, A dalgası, E/A oranı, IVRT, DT, FAD, TAPSE, MPİ ve İVA ölçümleri gerçekleştirildi.BULGULAR: Her iki grup arasında demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta grubunda yaş ortalaması 52,0±6,2, kontrol grubunda ise 48,1±6,5 olarak saptandı. Hastaların 22'si (%40) bayan ve 33'ü (%60) erkek idi. Hasta grubunda TAPSE değeri 1,9±0,4 ve kontrol grubunda ise 2,0±0,2 olarak saptandı (p=0,55). PAF grubunda İVA değeri 2,6±1,1 ve kontrol grubunda ise 2,6±1,0 olarak hesaplandı. Hasta grubunda IVRT değeri 85,0±14,5 ve kontrol grubunda ise 76,5±12,0 olarak saptandı. Tei indeks, hasta grubunda 0,6±0,1, kontrol grubunda ise 0,5±0,1 (p=0,06) olarak hesaplandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarından Tei indeks değeri yüksek bulundu. Sağ ventrikül diyastolik fonksiyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.SONUÇ: PAF'lı hastalarda sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmek maksatlı yaptığımız çalışmada, global olarak sağ ventrikül fonksiyonlarını işaret eden Tei indeksi normal referans değerin üzerinde saptanmış olup yapılan değerlendirmede bu değişikliğin IVRT'den kaynaklandığı saptanmıştır. Bu sonuç, PAF'ta sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarının etkilendiğini işaret edebilir.Anahtar Kelimeler: Paroksismal atriyal fıbrilasyon, sağ ventrikül fonksiyonları, tei indeks.

Atriyal fibrilasyonDiastolSistol+1
Bilal Çuğlan
İnönü University
2012
40
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner kollateral dolaşımı olan hastalarda, kollateral dolaşımın derecesi ile atriyal elektromekanik gecikme ve p dalga dispersiyonu arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Koroner kollateral dolaşım (KKD) büyük epikardiyal koroner arterlerde ciddi darlık gelişmesi halinde aktive olarak perfüzyonu sürdürmeye çalışan vasküler kanallardan oluşur. İyi gelişmiş KKD varlığı miyokardı iskemik hasardan koruyabilir ve koroner arter hastalığı prognozunu iyileştirebilir. Miyokardiyal iskeminin kardiyak instabiliteye yol açabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada, Rentrop sınıflaması ile derecelendirilen KKD derecesi ile atriyal fibrilasyonun öngördürücüleri olarak kabul edilen elektrokardiyografik olarak ölçülen maksimum ve minimum P dalga süreleri, P dalga dispersiyonu (PDD); ekokardiyografik olarak ölçülen inter ve intra-atriyal elektromekanik gecikme (AEMG) süreleri arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlandı. Metod: KKD ve sol sirkümfleks veya sağ koroner arterlerin birinde proksimal ?%95 darlık mevcut 70 hasta (35 iyi kollateral gelişimi olan, 35 kötü kollateral gelişimi olan); ayrıca koroner anjiyografi sonucu normal koronerler saptanan 35 birey çalışmaya dahil edildi. Kollateral derecelendirmesi Rentrop sınıflamasına göre yapıldı. Rentrop 0-1 kollateral gelişimi kötü kollateral, Rentrop 2-3 kollateral gelişimi iyi kollateral gelişimi olarak sınıflandırıldı. Tüm katılımcıların elektrokardiyografi ile maksimum ve minimum p dalga süreleri ve PDD, ekokardiyografi ile inter ve intra- AEMG süreleri değerlendirildi. Bulgular: Demografik ve temel ekokardiyografik özellikler bakımından üç grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Kötü kollateral gelişimi olan grupta maksimum ve minimum P dalga süreleri (p<0,001), PDD (p<0,001), inter-AEMG (p<0,01), sol intra-AEMG (p<0,05) ve sağ intra-AEMG (p<0,001) süreleri anlamlı olarak diğer gruplara kıyasla uzundu. Post-hoc analizde, iyi kollateral gelişimi olan grup kontrol grubu ile kıyaslandığında maksimum ve minimum P dalga süreleri, PDD, inter-AEMG) ve sol intra-AEMG süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İyi kollateral gelişimi, kronik koroner arter hastalarında atriyal fibrilasyon gelişimi açısından koruyucu olabilir. Kötü kollateral gelişimi olan hastalar muhtemel atriyal fibrilasyon gelişimi için değerlendirilmelidir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonEkokardiyografi+5
Yılmaz Ömür Otlu
İnönü University
2013
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Non-alkolik karaciğer yağlanması olan hastalarda p-dalga süresi ve dispersiyonu

Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAKY)artmış atriyal fibrilasyon risk artışı ile ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı NAKY hastalarında P dalga dispersiyonunu (PWD) araştırmaktır.

Atriyal fibrilasyonDispersiyonKaraciğer+3
Mehmet Veysel Çınar
Yeditepe University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması

Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.

Acil servis-hastaneAtriyal fibrilasyonDiltiazem+4
Şehmus Baran
Gaziantep University
2023
00

İlgili konular