Atriyal fibrilasyon

54 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonu olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerinin incelenmesi

Amaç: İnme, sık görülen ve ölümcül olan nörolojik bir hastalıktır. İnme dünya genelinde koroner kalp hastalığı ve tüm kanserlerin ardından üçüncü sıklıkta gelen ölüm nedenidir. Erişkin çağda en önemli morbidite ve uzun dönem dizabilite kaynağıdır. İnmelerin yaklaşık olarak %85'i iskemik kaynaklıdır. Atrial fibrilasyonu (AF) olan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riskini tahmin etmenin dışında inme şiddeti ve prognozuyla da yakından ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, AF olmayan hastalarda CHA2DS2VASc skoru ile iskemik inme riski, inme şiddeti ve hastane içi mortalite gibi prognozla ilişkisi bilinmemektedir. Biz bu çalışmada, AF olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun prognostik değerini incelenmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2017 ve Şubat 2018 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine akut iskemik inme tanısı ile başvuran ve AF olmayan 250 hasta dahil edildi. Hastaların CHA2DS2VASc skoru, yatışında ve taburculukta National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS) skoru, stroke şiddeti (NIHSS skoruna göre), taburculukta ve 3.ayda Barthel indeksi (BI) ve modifiye Rankin skalası (mRS), serebral enfarkt hacmi (SEH) hesaplandı.Hastaların özgeçmişinde tanı almış olan hastalıkları ve kullanmakta oldukları ilaçları sorgulandı. Hastalar hastane içi mortalitesi olanlar (27 hasta) ve olmayanlar (223 hasta) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 69,6 ± 12,3 yıl, 110 (%44) kadın, 140 (%56) erkek, 162 (%64,8) hipertansiyon (HT), 80 (%32) diabetes mellitus (DM), 27 (%10,8) konjestif kalp yetmezliği (KKY), 54 (%21,6) periferik arter hastalığı (PAH) vardı. Yaş ortalaması hastane içi mortalite olan grupta 75,6 ± 11,3 yıl iken hastane içi mortalite olmayan grupta 68,8 ± 12,2 yıldı (p = 0.006). Hastane içi mortalite olmayan gruba kıyasla hastane içi mortalite olan grupta HT (p = 0.019), DM (p = 0.001), KKY (p <0.001), PAH (p = 0.002), CHA2DS2VASc skoru (p <0.001), NIHSS skoru (p <0.001), stroke şiddeti (p <0.001), mRS (p <0.001) ve SEH (p <0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek; LVEF (p = 0.005) ve BI (p <0.001) ise istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük idi. Spearman korelasyon analizinde, CHA2DS2VASc skoru ile NIHSS skoru (r = 0,389; p < 0.001), NIHSS skoruna göre stroke şiddeti (r = 0,417; p < 0.001), mRS (r = 0,362; p < 0.001) ve SEH (r = 0,214; p < 0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon, BI (r = -0,371; p < 0.001) arasında ise istatistiksel olarak anlamlı negatif bir korelasyon olduğu gösterildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş (OR: 1.134; %95 CI: 1.057 – 1.205; p = 0.001), CHA2DS2VASc skoru (OR: 4.113; %95 CI: 2.065 – 7.659; p < 0.001) ve NIHSS skorunun (OR: 1.375; %95 CI: 1.078 – 1.755; p = 0.012) akut iskemik stroke hastalarında hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörleri (öngördürücüleri) olduklarını saptadık. Kaplan - Meier sağkalım analizinde CHA2DS2VASc skoru ≥ 6 olan hastalarda hastane içi mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (log rank p < 0.001). Sonuç: AF'si olmayan akut iskemik inmeli hastalarda CHA2DS2VASc skorunun hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörü (öngördürücü) olduğunu ilk kez gösterdik. Bu çalışmamız, akut iskemik inmeli hastalarda istenmeyen sonuçların tahmin edilmesine yardımcı olmasında basit ama güçlü bir araç olarak CHA2DS2VASc skoru kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmamız bu alanda bir ilk olup bu konuda daha geniş kapsamlı başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıMortalite+3
Yeşim Eylev Akboğa
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonu olan hastalarda serum tiyol ve disülfid seviyelerinin sol atriyum remodeling parametreleri ile arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Oksidatif stres ile ilgili yeni bir parametre olan tiyol ve disülfit dengesi ile ekokardiyografideki sol atriyal değişiklikler arasındaki ilişkinin ve bunların atriyal fibrilasyon gelişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Araştırmaya, Mart 2018 ile Ağustos 2018 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul etmiş, 12 derivasyonlu standart EKG'de ya da takılan EKG holterde AF saptanan hastalar alındı. Kriterlere uyan 123 kişi hasta grubuna alınırken, AF'si olmayan 58 hasta ise kontrol grubununa alınarak toplamda çalışmaya 181 hasta dâhil edildi. Hasta ve kontrol grubundaki tüm hastalara EKG çekildi ve rutin kan kontrolleri ile tiyol parametreleri istendi. Ekokardiyografide; sol atriyum çapları, sol atriyum volümü hesaplandı, bu ölçümler üzerinden; sol atriyal sferisite indeksi, sol atriyal volüm indeksi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda AF'li hastaların oranı %68, kontrol grubu ise tüm hastaların %32'sini oluşturmaktadır. Atriyal fibrilasyon tanısı alan hasta grubunda ortalama yaş 68±12, kontrol grubunda ise 57±13 saptanmıştır. Ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; kalbin bazal ölçümleri ve sol atriyum remodelingini gösteren parametreler; sol atriyal çaplar, sol atriyum boyut indeksi, sol atriyal volüm ve sol atriyal volüm indeksi AF grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. AF tanısı olan hasta grubunda subgrup analizlerinde (non-valvuler AF, valvuler AF ve paroksismal AF, kronik AF) serum tiyol/disülfid seviyesi açısından istatistiksel olarak farklılık izlenmemiştir. Nativ tiyol ile sol atriyum çapı (LA longitudinal) arasında negatif korelasyon olduğu ve yine total tiyol ile sol atriyum boyut indeksinin (LA dimension indeks) negatif yönde korele olduğu görülmüştür. Lineer regresyon analizi ile de sol atriyum volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinin serum nativ tiyol seviyesi, vücut yüzey alanı ve AF süresi olduğu gösterilmiştir Sonuç: Atriyal fibrilasyon hastalarında kontrol grubuna kıyasla serum tiyol/disülfit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı, ancak sol atriyum remodelingini değerlendiren ekokardiyografik ölçümlerin ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu izlendi. Ayrıca çalışmamızda sol atriyal volüm indeksinin bağımsız belirleyicilerinden bir tanesinin serum nativ tiyol seviyesi olduğu saptanmıştır. Sol atriyal volüm indeksi artışı bir mortalite belirtecidir ve gelecekte nativ tiyol, total tiyol ölçümleri de mortalite değerlendirilmesi açısından katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, Tiyol/Disülfid Homeostazı, Tiyol, Disülfid, Sol Atriyal Remodeling, Sol Atriyal Volüm İndeksi

Atriyal fibrilasyonAtriyumDisülfitler+3
Elçin Özdemir Tutar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Bilkent Şehir Hastanesi
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Persistan atriyal fibrilasyon hastalarında başarılı direkt akım kardiyoversiyonu takiben rekürensin genetik belirleyicileri

Direkt akım elektriksel kardiyoversiyon (DAKV),semptomatik persistan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında uygulanan etkin bir tedavi yöntemidir. Bununla birlikte, başarılı DAKV'yi takiben hastaların yarısına yakın bir kısmında rekürens olabilmektedir. Bazı genom çapında ilişkilendirme çalışmaları diğer toplumlarda bazı tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) başarılı DAKV sonrası rekürensle ilişkili olduğunu gösterse de bu konuda yeterli veri yoktur. Çalışmamızda, kendi toplumumuzda daha önceden AF ile ilişkili bulunmuş 11 adet TNP'nin persistan AF hastalarında başarılı DAKV sonrası rekürens için belirleyici olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza başarılı DAKV sonrası sinüs ritmi elde edilen 75 adet persistan AF hastasını aldık. Hastalar izlemde AF rekürensi gelişimi açısından prospektif olarak takip edildi. Temel klinik özellikler ve 11 adet AF ilişkili TNP AF rekürensi olan ve olmayan hastalar arasında karşılaştırıldı. TNP'ler ve AF rekürensi arasındaki ilişki aditif model (doğal tip/heterozigot varyant/homozigot varyant), dominant model (doğal tip /heterozigot ve homozigot varyant ), ve resesif model (doğal tip ve heterozigot varyant/homozigot varyant) ile değerlendirildi. Ortanca 17.0 (11.0-25.0) aylık takipte 38 hastada (%50.7) AF rekürensi gelişti. Aditif modelde, PITX2 gen lokusunda bir TNP (rs17570669_T için OR: 9.00, %95 GA: 1.28-63.02, p=0.027) ve ZFHX3 gen lokusunda bir TNP (rs2106261_T için OR: 8.96, %95 GA: 1.03-77.66, p=0.047) AF rekürensi ile anlamlı ilişki içindeydi. Çok değişkenli Cox regresyon analizi, bir TNP'nin (rs17570669_T) aditif modelde başarılı DAKV'yi takiben AF rekürensinin bağımsız belirleyicisi olduğunu gösterdi (HR: 3.59, %95 GA: 1.05-12.21, p=0.04). Sonuç olarak, PITX2 lokusunda bir TNP (rs17570669_T) persistan AF'si olan hastalarda başarılı DAKV sonrası uzun dönem AF rekürensinin bağımsız belirleyicisidir. Böyle bireyler, başarılı DAKV sonrası AF rekürensi gelişimi bakımından daha sıkı takip edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kardiyoversiyon, atriyal fibrilasyon, tek nükleotid polimorfizmi

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıKardiyoversiyon+1
Ilkın Alıyev
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyonu olmayan ancak yüksek CHA2DS2-VASc skoruna sahip kişilerde sol atriyal ekokardiyografi parametrelerinin değerlendirilmesi

CHA2DS2-VASc skoru atriyal fibrilasyonlu hastalarda emboli riski ve antikoagülan kullanım gerekliliğini belirlemede kullanılır. Atriyal fibrilasyon oluşum ve devamlılığında atriyumların fonksiyonel ve yapısal yeniden şekillenmesi etkilidir. Ekokardiyografi ile sol atriyum çapı, alanı, volümleri ve strainleri tespit edilerek CHA2DS2-VASc skoru yüksek ancak henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş hastalarda atriyal disfonksiyon erken tespit risk faktörlerinin erken ve etkin kontrolü ile atriyal fibrilasyon prevalans ve morbiditesinin azaltılması sağlanabilir. Çalışmamıza atriyal fibrilasyonu olmayan 149 hasta dahil edilerek; CHA2DS2-VASc skoru 2-4 ve >4 olarak gruplara ayrıldı; sol atriyum boyut, alan, volüm, fazik fonksiyonları ve strainleri karşılaştırıldı. CHA2DS2-VASc parametrelerin tamamı, kadın cinsiyet hariç, CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta daha sıktı(p<0,05). Skoru yüksek grupta sol atriyum çapları, volüm, volüm indeksi ve alanları, LAVmaks, LAVpreA, LAVmin daha yüksek; fazik fonksiyonu gösteren LA total ve aktif boşalma fraksiyonu ise daha düşüktü (p<0,05). Strain bulguları PALS, LAScd, LAsct CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta azalmış; sol atriyal stiffnes'ı gösteren LAst ise artmış bulundu (p<0,05). CHA2DS2-VASc skoru ile LA çapı, LA volüm ve LAst arasında pozitif yüksek dereceli korelasyon mevcut iken PALS ve LAScd ile negatif orta dereceli korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak CHA2DS2-VASc skoru günlük pratikte hızlıca hesaplanabilen embolik risk skorlama sistemi olup; sol atriyum boyut ve fonksiyonunu belirlemede kullandığımız ekokardiyografik parametreler ile birlikte değerlendirildiğinde farklı cinsiyet, yaş ve hasta gruplarında prognostik ve olası sonlanımlarla ilgili öngördürücü bilgiler elde edebiliriz. CHA2DS2-VASc skoru ile yüksek korelasyon gösteren parametreler LA çapı, LA volümü ve LAst olup; henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş CHA2DS2-VASc skoru yüksek hasta gruplarında atriyal yeniden şekillenmeyi ön görmek istediğimiz durumlarda klinik pratikte kullanmak fayda sağlayabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonAtriyum+5
Ezgi Çamlı
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paroksismal atriyal fibrilasyonu olan hastalarda sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ: Atriyal fibrilasyon, sıklıkla altta yatan yapısal bir kalp hastalığının elektriksel bir belirtisidir. AF'ye sekonder olarak hem atriyum hem de ventriküllerde yavaş ama progresif bir yapısal remodelling başlayabilir. Bu remodelling sonucu AF'de oluşan fokal aktivitelerden re-entran döngüler oluşur ve AF kronikleşir. Kronik AF'de sol atriyum ve sol ventrikülde sekonder değişikliklerin oluştuğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise PAF'lı hastalarda ataklar halinde gelişen AF'nin sağ ventrikül fonksiyonlarına etkisinin araştırılması planlandı.METOD: Çalışmaya Temmuz 2011 ile Aralık 2011 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve transtorasik ekokardiyografi yapılmak üzere ekokardiyografi laboratuvarına yönlendirilen 30 paroksismal atriyal fibrilasyonlu hasta alındı. Paroksismal AF tanısı 24 saatlik ritm Holter tetkiklerinde veya elektrofizyolojik çalışma esnasında spontan AF atağı gösterilmiş olan hastalardan oluşturuldu. Herhangi bir ritm problemi olmayan 25 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Her iki grubun kardiyak risk faktörleri ile aldıkları medikal tedavi sorgulandı ve kaydedildi. Sağ ventrikülün sistolik ve diastolik fonksiyonları göstergesi olarak sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, M-mode, pulse Doppler ve doku Doppler kayıtları ile E dalgası, A dalgası, E/A oranı, IVRT, DT, FAD, TAPSE, MPİ ve İVA ölçümleri gerçekleştirildi.BULGULAR: Her iki grup arasında demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta grubunda yaş ortalaması 52,0±6,2, kontrol grubunda ise 48,1±6,5 olarak saptandı. Hastaların 22'si (%40) bayan ve 33'ü (%60) erkek idi. Hasta grubunda TAPSE değeri 1,9±0,4 ve kontrol grubunda ise 2,0±0,2 olarak saptandı (p=0,55). PAF grubunda İVA değeri 2,6±1,1 ve kontrol grubunda ise 2,6±1,0 olarak hesaplandı. Hasta grubunda IVRT değeri 85,0±14,5 ve kontrol grubunda ise 76,5±12,0 olarak saptandı. Tei indeks, hasta grubunda 0,6±0,1, kontrol grubunda ise 0,5±0,1 (p=0,06) olarak hesaplandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarından Tei indeks değeri yüksek bulundu. Sağ ventrikül diyastolik fonksiyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.SONUÇ: PAF'lı hastalarda sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirmek maksatlı yaptığımız çalışmada, global olarak sağ ventrikül fonksiyonlarını işaret eden Tei indeksi normal referans değerin üzerinde saptanmış olup yapılan değerlendirmede bu değişikliğin IVRT'den kaynaklandığı saptanmıştır. Bu sonuç, PAF'ta sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarının etkilendiğini işaret edebilir.Anahtar Kelimeler: Paroksismal atriyal fıbrilasyon, sağ ventrikül fonksiyonları, tei indeks.

Atriyal fibrilasyonDiastolSistol+1
Bilal Çuğlan
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner kollateral dolaşımı olan hastalarda, kollateral dolaşımın derecesi ile atriyal elektromekanik gecikme ve p dalga dispersiyonu arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Koroner kollateral dolaşım (KKD) büyük epikardiyal koroner arterlerde ciddi darlık gelişmesi halinde aktive olarak perfüzyonu sürdürmeye çalışan vasküler kanallardan oluşur. İyi gelişmiş KKD varlığı miyokardı iskemik hasardan koruyabilir ve koroner arter hastalığı prognozunu iyileştirebilir. Miyokardiyal iskeminin kardiyak instabiliteye yol açabileceği bilinmektedir. Bu çalışmada, Rentrop sınıflaması ile derecelendirilen KKD derecesi ile atriyal fibrilasyonun öngördürücüleri olarak kabul edilen elektrokardiyografik olarak ölçülen maksimum ve minimum P dalga süreleri, P dalga dispersiyonu (PDD); ekokardiyografik olarak ölçülen inter ve intra-atriyal elektromekanik gecikme (AEMG) süreleri arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlandı. Metod: KKD ve sol sirkümfleks veya sağ koroner arterlerin birinde proksimal ?%95 darlık mevcut 70 hasta (35 iyi kollateral gelişimi olan, 35 kötü kollateral gelişimi olan); ayrıca koroner anjiyografi sonucu normal koronerler saptanan 35 birey çalışmaya dahil edildi. Kollateral derecelendirmesi Rentrop sınıflamasına göre yapıldı. Rentrop 0-1 kollateral gelişimi kötü kollateral, Rentrop 2-3 kollateral gelişimi iyi kollateral gelişimi olarak sınıflandırıldı. Tüm katılımcıların elektrokardiyografi ile maksimum ve minimum p dalga süreleri ve PDD, ekokardiyografi ile inter ve intra- AEMG süreleri değerlendirildi. Bulgular: Demografik ve temel ekokardiyografik özellikler bakımından üç grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Kötü kollateral gelişimi olan grupta maksimum ve minimum P dalga süreleri (p<0,001), PDD (p<0,001), inter-AEMG (p<0,01), sol intra-AEMG (p<0,05) ve sağ intra-AEMG (p<0,001) süreleri anlamlı olarak diğer gruplara kıyasla uzundu. Post-hoc analizde, iyi kollateral gelişimi olan grup kontrol grubu ile kıyaslandığında maksimum ve minimum P dalga süreleri, PDD, inter-AEMG) ve sol intra-AEMG süreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İyi kollateral gelişimi, kronik koroner arter hastalarında atriyal fibrilasyon gelişimi açısından koruyucu olabilir. Kötü kollateral gelişimi olan hastalar muhtemel atriyal fibrilasyon gelişimi için değerlendirilmelidir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonEkokardiyografi+5
Yılmaz Ömür Otlu
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması

Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.

Acil servis-hastaneAtriyal fibrilasyonDiltiazem+4
Şehmus Baran
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi sonrası görülen atriyal fibrilasyon gelişiminin kardiyak SİRT 1 proteini, mikro RNA 195-199A ile ilişkisi

Giriş: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen atriyal fibrilasyon (AF) hayatı tehdit edici potansiyele sahip bir komplikasyondur. Postoperatif AF (POAF) olan hastaların kardiyak dokusunda antioksidan özelliği olan kardioprotektif SİRT 1 protein ekspresyonu artmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda SİRT 1 protein düzeyini regüle eden mikro RNA lar, SIRT proteini ve POAF arasındaki ilişkiyi inceleyen veriler yetersizdir. Gereç ve Yöntem: Koroner arter bypass greft (CABG) yapılan ve aortic kross klemp öncesi sağ atriyal apendiksten biyopsi alınan 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bütün postoperatif hastalar taburcu olana kadar 24 saatlik ritm holter ile monitörize edildi, POAF ve sinüs ritmi olarak 2 gruba ayrıldı. Gerçek zamanlı PCR ile miRNA 199a ve mirRNA 195 ekspresyonları ölçüldü. SİRT 1 protein düzeyi Western Blot analizi ile ölçüldü. Bulgular: POAF grubunda miRNA 199a ekspresyonu kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü, miRNA 199a ile POAF arasında ters korelasyon mevcuttu. MiRNA 195 ile POAF arasında korelasyon saptanmadı. POAF gelişen hastaların doku örneklerinde SİRT 1 protein ekspresyonu anlamlı olarak daha fazla saptandı. Sonuç: SİRT 1 proteinini regüle eden miRNA 199a'nin azalması POAF gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçla kardiyak cerrahi sonrası miRNA 199a, POAF'ı öngörmede kullanışlı bir biyobelirteç olabilir.

Atriyal fibrilasyonGenlerKoroner arter bypass+5
Sıtkı Küçükbuzcu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paroksismal atriyal fibrilasyonlu hastalarda kriyoablasyon sonrası sol atriyal yeniden şekillenmenin değerlendirilmesi

Amaç: Paroksismal atriyal fibrilasyon (PAF) tedavisinde kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu (PVI) son yıllarda sıklığı artan bir ablasyon yöntemi olarak uygulanmaktadır. Ablasyon tedavisinin ilaçlara göre PAF hastalarını daha fazla sinüste tuttuğu bilinmektedir. Bununla birlikte PVI'nun atriyal yeniden şekillenme üzerine etkisi tam bilinmemektedir. Sol atriyal yeniden şekillenmeyi gösteren önemli parametreler sol atriyal volüm (LAV) ve sol atriyal volüm indeksidir (LAVi). Galektin-3 (Gal-3) ve nötrofil/lenfosit oranı (N/L oranı) kardiyak fibrozis, inflamasyon ve yeniden şekillenmeyi gösteren önemli biyobelirteçlerdir. Bu çalışmada kriyoablasyon ile PVI yapılan hastalarda LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı ile AF nüksü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza semptomatik, en az 1 antiaritmik tedaviye yanıt vermeyen ve kriyoablasyon ile PVI uygulanan 50 PAF'lı hasta dahil edilmiştir. Her hastaya ablasyon öncesi, 6 ay sonrası ve 12 ay sonrası Gal-3, N/L oranı bakılmış, LAV ve LAVi ölçülmüştür. Ablasyon sonrası 6. ve 12. aylarda tüm hastalara AF nüksünü belirlemek için 7 gün süreyle olay kaydedici takılmıştır. 12. ay sonunda hastalar nüks olanlar (n=14) ve olmayanlar (n=36) olarak iki gruba ayrılmıştır. Bu iki grup arasında LAV, LAVi, Gal-3 ve N/L oranı karşılaştırılarak sol atriyal yeniden şekillenme ve nüks gelişimindeki rolleri değerlendirilmiştir. Bulgular: LAV ve LAVi 12. ayın sonunda nüks gelişen vakalarda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Nüks gelişen hastaların işlem öncesi LAV'leri 41.39±18.13 ml iken 12. ayın sonunda 53.24±22.11 ml olarak ölçülmüştür (p=0.037). LAVi ise işlem öncesi nüks gelişen vakalarda 20.9±8.91 ml/m2 iken 12. ayın sonunda 26.85±11.28 ml/m2'dir (p=0.005). Hem Gal-3 hem de N/L oranı AF nüksünde anlamlı olarak artış göstermemiştir. AF nüksü gelişen hastaların ablasyon öncesi Gal-3 ortalaması 6.34±4.13 ng/ml, ablasyon sonrası 12. ayda 6.66±4.09 ng/ml olarak tespit edilmiştir (p=0.516). N/L oranı ise nüks gelişenlerde ablasyon öncesi 3.15±1.59 103/µl iken ablasyon sonrası 12. ayda 2.28±1.07 103/µl olarak ölçülmüştür (p=0.674). Sonuç: PAF hastalarında kriyoablasyon sonrası yeniden şekillenmenin takibinde ve nüksü öngördürmede LAV ve LAVi kullanılabilir. Gal-3 ve NLR gibi fibrozis belirteçleri AF nüksünü öngördürmede anlamlı değildir. Anahtar sözcükler: Paroksismal atriyal fibrilasyon, sol atriyal volüm, sol atriyal volüm indeksi, galektin-3, nötrofil/lenfosit oranı,.

AblasyonAtriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyon+7
Aziz İnan Çelik
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyon nedeniyle kriyoablasyon uygulanan hastalarda özofagus sıcaklığı ile özofagus motilitesi arasındaki ilişkinin saptanması

Amaç: Atriyal fibrilasyon tedavisinde kriyoablasyon ile pulmoner ven izolasyonu günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Kriyoablasyon işlemi diğer ablasyon yöntemlerine göre daha az komplikasyonlu olsa da bazı ciddi komplikasyonlar gözlenebilmektedir. Periözofageal vagal pleksus hasarı kriyoablasyon işleminin bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu hasarın özofagus fonksiyonları üzerine etkisi bilinmemektedir. Ayrıca kriyoablasyon işlemi sırasında özofagus sıcaklığının düştüğü bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı kriyoablasyonun özofagus fonksiyonları üzerine etkisinin araştırılması ve özofagus sıcaklığı ile özofagus motilitesi arasındaki ilişkinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza en az bir sınıf I veya sınıf III antiaritmik ilaca rağmen semptomatik paroksismal atriyal fibrilasyonu olan ve bu nedenle kriyoablasyon yapılan 20 hasta dahil edildi. Kriyoablasyon işlemi sırasında her bir pulmoner ven için en düşük kriyobalon sıcaklığı, dondurma süresi ve floroskopik olarak özofagusa uzaklığı değerlendirildi ve kaydedildi. Bu veriler ışığında her bir pulmoner ven için efektif soğuğa maruziyet hesaplandı. İşlem sırasında özofagus probu ile her bir pulmoner ven için kriyoterapi sırasında özofagus sıcaklığı ölçülerek kaydedildi. Hastalara işlem öncesi ve işlemden bir gün sonra özofagus motilitesini değerlendirmek amacı ile özofageal manometri testi uygulandı. Hastalara işlemden önce ve işlemden 72 saat sonra telefon viziti ile gastrointestinal şikayetlerine yönelik semptom sorgulaması yapıldı. Bulgular: İşlem sırasında 13 hastada (% 65) en yüksek özofagus sıcaklık değişiminin sol taraf pulmoner venlerde ve 7 hastada (% 35) ise sağ taraf pulmoner venlerde olduğu tespit edildi. Efektif soğuğa maruziyetin yüksek olduğu tarafta özofagus sıcaklık değişiminin daha fazla olduğu tespit edildi (p=0.024). En düşük kriyobalon sıcaklığı ile özofagus sıcaklık değişimi arasında pozitif yönlü, zayıf ve sınırda anlamlı ilişki saptanırken (r: 0.22, p=0.05), efektif soğuğa maruziyet ile özofagus sıcaklık değişimi arasında ilişki saptanmadı (r:-0.16, p=0.17). İşlem sonrası alt özofageal sfinkter basıncının ve gövde kontraksiyon amplitüdü basıncının düştüğü tespit edildi (sırasıyla p=0.001, p=0.005). İşlem sonrası 5 (% 25) hastada yeni gelişen gastrointestinal semptom tespit edildi. Yeni semptom gelişen hastaların [-85.767 ± 7.806 °C.sn] kümülatif efektif soğuğa maruziyet değerlerinin yeni semptom geliştirmeyen hastalara [-72.783 ± 14.812 °C.sn] göre daha fazla olduğu tespit edildi (p=0.081). Sonuç: Kriyoablasyon işlemi sırasında özofagus hasarını azaltmak amacı ile özofagus sıcaklık ölçümü yapılabilir. Kriyoablasyon sonrası özofagus motilitesi etkilenmektedir ve gastrointestinal semptomları olan hastalara özofagus motilitesindeki bozukluğu saptamak için özofageal manometri yapılması düşünülebilir. Kriyoablasyon işlemi bir bütün olarak ele alınmalı ve hastanın maruz kaldığı kümülatif efektif soğuğa maruziyet hesaplanarak işlem sonrası komplikasyon görülebilme oranı tahmin edilebilir. Sol taraf pulmoner venlere izolasyon yapılırken özofagus hasarını önlemek için ablasyon süresi gereğinden fazla uzun tutulmamalı ve gereksiz uygulamalardan kaçınılmalıdır.

AblasyonAtriyal fibrilasyonKalp hastalıkları+3
Muhammet Buğra Karaaslan
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonu olan hastaların prospektif analizi

Amaç: Tez çalışmamızda; yüksek ventrikül cevaplı atriyal fibrilasyonlu hastalarda, demografik özelliklerini, hız yüksekliğinin nedenlerini, tedavi de kullanılan antiaritmik ajanları, kısa dönem mortalitede etkili olabilen bazı parametreleri, acil servis yönetimini ve taburculuk yada hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi yerel etik kurulundan prospektif çalışmamız için onay alınmasından sonra, 20 Kasım 2016-24 Nisan 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisinde gerçekleştirildi. Çalışmamıza 18 yaş üstü, yüksek ventrikül yanıtlı AF'si olan hastalar incelendi. AF Tipi, AF'nin hızını yükseltebilecek altta yatan sekonder nedenler araştırıldı. Bu araştırma kapsamında hastanın volüm durumunu değerlendirmek için yatak başı USG ile İVC çapı bakıldı. Tüm hastalardan kan tetkiki olarak laktat ve baz açığına bakıldı. Hastaların 15 ile 30 günlük kısa dönem mortaliteleri sorgulandı. 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden vakaların mortalite ile ilişkili parametreleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamıza 57 erkek, 46 kadın olmak üzere toplam 103 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 66,7±15,1 yıl bulundu. Yüksek ventrikül cevabının altında yatan sekonder nedenler araştırılmış, AF ile beraberindeki klinik tablolar belirlenmiştir. AF'ye eşlik eden klinik tablolar incelendiğinde birinci sırada %15,5 ile kalp yetmezliği iken 2.sırada %13,6 ile hipovolemi saptanmıştır. Bunları hipoksi (%6,8), ateş (%4,9), anemi (%2,9), ağrı (%1,9) izlemektedir. Tüm hastaların %14.6'sına herhangi bir antiaritmik ilaç yapılmadan altta yatan klinik tablo yönetilerek yüksek ventrikül hızının düzeldiği izlenmiştir. Laktat ve kan gazında bakılan baz açığı (BE) 15 ve 30 gün içinde mortal seyreden hastalarda yaşayan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. İnferiyor vena cava çapı ise intravasküler volüm hakkında klinisyene yön gösterip dehidrate hastalarda antiaritmik tedaviyi önlemiştir. Sonuç: Yüksek ventrikül cevaplı AF'si olan hastalarda, hız kırıcı tedavi verilmeden önce sekonder nedenler irdelenmelidir. Anamnez ve fizik muayene bulgularının yanı sıra USG ile İVC ölçümü hastanın volüm durumu hakkında bilgi vererek gereksiz antiaritmik tedaviyi engelleyebilir. Acil hekimleri yüksek ventrikül AF'li hastalarda taburculuk veya yatış kararı verirken, kısa dönem mortalitede anlamlı yüksek bulunan baz açığı ve laktat klinisyene rehberlik edebilir. Anahtar sözcükler: Atriyal fibrilasyon, İnferiyor vena cava, Laktat, Baz açığı.

Acil servis-hastaneAcil tıpAtriyal fibrilasyon+7
Gökhan Sağlamol
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda eşzamanlı uygulanan atriyal fibrilasyon ablasyon cerrahisinin uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş: Çalışmamızda, açık kalp cerrahileri ile eş zamanlı uygulanan kriyoablasyon ve RF ablasyon yöntemlerinin postoperatif sonuçları değerlendirildi. Kullanılan yönteme bağlı postoperatif 6. aydaki SR oranları incelendi. Hastaların demografik özelliklerinin ve ekokardiyografik ölçümlerin her iki yönteme göre kıyaslaması yapılarak AF rekürrensi üzerine olan etkileri incelendi. Gereç ve Yöntem: Açık kalp cerrahisi planlanan, eşlik eden AF'si olan 51 hastaya eş zamanlı izole sol atriyal Cox Maze IV tekniği ile kriyoablasyon ve RF ablasyon prosedürleri uygulandı. Enerji kaynağı olarak kriyotermi (n=29;%56,9) ve radyofrekans (n=22;%43,1) kullanıldı. Veriler retrospektif olarak elde edildi. AF nüksü ile enerji tipi, LA çapı, PASB, TY şiddeti, EF ve hastaların demografik özellikleri gibi faktörlerin nedensellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Kriyotermi ve RF ile SR'nin sürdürülme oranları taburculuk esnasında sırasıyla %93,1 ve %100 iken, 6. ayda %81,8 ve %82,8'di. Takip sürecinde AF nüksü ile LA çapı, PASB, KOAH, HT ve KAH varlığı arasında anlamlı fark izlendi. AF rekürrensini öngörmede LA çapı 51,5 mm cut-off değeri ile %88,9 duyarlılık, %59,5 özgüllükte; PASB 53 mmHg cut-off değeri ile %88 duyarlılık,%50 özgüllükte anlamlı bulundu. KOAH olanların %45'inde, HT olanların %30'unda ve KAH olanların %58'inde ablasyon sonrası nüks AF geliştiği izlendi. AF rekürrensi KAH eşlik eden vakalarda 3,4 kat, KOAH eşlik edenlerde ise 2,7 kat daha fazla izlendi. Sonuç: AF'nin sürdürülmesi üzerinde hastaların demografik özelliklerinin anlamlı etkisi olduğu görülmesine karşın, kullanılan ablasyon yöntemlerinin arasında anlamlı fark izlenmemiştir.

AblasyonAtriyal fibrilasyonCerrahi-kardiyovasküler+2
Abdülkerim Damar
Manisa Celal Bayar University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Normalize edilmiş kalp hızı değişkenliği analizi ile paroksismal atriyal fibrilasyon tespiti

Paroksismal Atriyal Fibrilasyon (PAF), en yaygın kalp ritmi bozukluğu türlerinden biri olan Atriyal Fibrilasyon'un başlangıç aşamasıdır. PAF doğrudan ölümcül olmasa bile, ölümcül diğer rahatsızlıkları tetiklemekte ve inme riskini artırmaktadır. Üstelik hasta PAF atağı geçirdiği sırada, kendisinin ve başkalarının hayatını etkileyen bir aktivite içinde olabilir. Bu nedenle, hem PAF'ın mümkün olduğunca erken teşhis edilerek tedaviye başlanması hem de PAF atağı geçirmeden önce hastanın güvenli bir konuma geçmesi önemlidir. Bu çalışmada, her iki görev için geleneksel makine öğrenmesi yöntemleri ve derin öğrenme yöntemleri çalışılmıştır. Bu tez çalışmasında, açık erişimli olup 49 sağlıklı bireye, yakın zamanda atak geçirmeyen 24 PAF hastasına ve yakın zamanda atak geçirecek olan 25 PAF hastasına ait 30 dakikalık EKG verileri kullanılmıştır. Bu EKG verilerinden elde edilen Kalp Hızı Değişkenliği (KHD) verilerinin yanısıra kalp hızı normalizasyonu uygulanan KHD (NKHD) verileri elde edilmiştir. KHD ve NKHD verileri için yaygın kullanılan zaman alanı, frekans alanı, dalgacık dönüşümü ve doğrusal olmayan öznitelikler hesaplanmıştır. Bu özniteliklere farklı öznitelik normalizasyonu yöntemleri uygulanmıştır. Bu şekilde oluşturulan altı farklı öznitelik setine genetik algoritma ile öznitelik seçim işlemi uygulanmıştır. Çıkarılan ve seçilen öznitelikler k yakın komşu, çok katmanlı algılayıcı, radyal tabanlı çekirdek fonksiyonuna sahip destek vektör makinesi ve evrişimli sinir ağı temelli derin öğrenme sınıflandırıcı algoritmalarının girişlerine uygulanmıştır. Sonuç olarak, z-skor normalizasyonu uygulanmış NKHD özniteliklerinin derin öğrenme algoritması ile hem PAF teşhisinde hem PAF atağı erken tespitinde %100 sınıflandırıcı başarımına ulaşılmıştır. Üstelik literatürde derin öğrenme ham veri üzerinde uygulanıyor olsa da, KHD analizi gibi kendine özgü öznitelik çıkarma yöntemi bulunan problemlerde, öncelikle öznitelik çıkarmanın faydalı olacağı görülmüştür.

Atriyal fibrilasyonDerin öğrenmeMakine öğrenmesi+3
Murat Sürücü
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Science
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde MPV, CRP, RDW değerlerinin ve nötrofil/lenfosit oranının prognozla ilişkisi

Atrial fibrilasyon ile inflamasyonun ilişkisi daha önce birçok çalışmada gösterilmiştir. MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranı (NLO) gibi inflamasyonla ilişkili laboratuar bulgularının birçok hastalıkta prognozla ilişkileri çalışılmıştır. Biz bu laboratuvar bulgularının non valvuler atrial fibrilasyona bağlı gelişen mekanik trombektomi yapılan ön sistem inmelerinde prognozla ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2015- Mart 2019 arasında çalışmamızdaki kriterleri sağlayan toplam 91 iskemik inme hastası retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda prognostik belirteçler olan başvuru ve 24. saat NIHSS skorları, taburculuk mRS, 3. ay mRS skorları, ASPECT skorları, TICI2b-3, mTICI2c-3 başarılı rekanalizasyon oranlarının, hastaların başvuru esnasındaki MPV, CRP, RDW değerleri ve Nötrofil-lenfosit oranıyla istatiksel olarak ilişkisinin olup olmadığını araştırdık. Çalışmamızda NLO yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği, 24. Saat NIHSS skoru yüksekliği, taburculuk mRS>2 gibi kötü prognostik belirteçlerle istatiksel açıdan ilişkiliydi. RDW değeri yüksekliği ; başvuru NIHSS skoru yüksekliği ve düşük ASPECT skoru ile istatiksel açıdan ilişkili saptandı. Çalışmamızda MPV ve CRP değerlerinin prognozla ilişkisi saptanmadı. Bizim çalışmamızda enflamasyonla ilişki NLO ve RDW değerlerinin NVAF li hastalarda kötü prognozla ilişkili olduğu tespit edildi. NVAF tanılı akut inme hastalarında prognozu belirlemede prediktör faktör olarak laboratuvarda çalışılması basit ve kısa sürede sonuçlanan NLO ve RDW değerlerinin kullanılması öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Atrial fibrilasyon, iskemik inme, trombektomi, inflamasyon, prognoz.

Atriyal fibrilasyonC reaktif proteinEritrositler+5
Ulaş Çiçek
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atrial fibrilasyonu olan kapak hastalarına uygulanan serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyonun başarısına genetik değişikliklerin etkisi

Serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon (SIRFA), atriyal fibrilasyon (AF) tedavisinde güvenle uygulanabilen ve başarısı belli faktörlerle ilişkili cerrahi yöntemlerden biridir.Bu çalışmada Min K geni S38G ve ACE geni polimorfizmlerinin SIRFA cerrahisinin başarısındaki rolü araştırılmıştır. Eylül 2003-Ağustos 2008 tarihleri arasında kapak hastalığı ve AF tanısı ile kapak cerrahisi ve SIRFA uygulanan 60 yaş altında, sol atriyum çapı 6 cm'den küçük olan ve KAH olmayan hastalar çalışmaya alındı. SIRFA cerrahisi sonrasında sinüs ritminde olan 30 hasta grup I, AF devam eden 30 hasta grup II, preoperatif kapak hastalığı olup sinüs ritminde olan 30 hasta kontrol grubu (grup III) olarak olarak sınıflandırıldı. DNA analizi için EDTA'lı tüpe 5 cc venöz kan alınarak genetik laboratuarında MinK geni S38G ve ACE geni polimorfizm analizlerinin standardizasyonu yapıldı.Hastaların yaş ortalaması 48.74±10.07 idi. Gruplar arası demografik bulgular benzerdi. Min K 38G allelinde yapılan çalışmalar sonucunda GG genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha düşük olduğu saptandı (p<0.03). ACE geni ile I/D genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha az olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p<0.38). Sol atriyal trombüsün AF grubunda daha fazla görüldüğü ve bu durumun SIRFA başarısını azalttığı saptandı (p<0.01).AF ile ilişkisi olduğu bilinen ACE geni I/D genotipi ve Min K geni GG genotipine sahip kişilerde SIRFA başarısı azalmakla birlikte, Min K geni GG genotipine sahip kişilerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde SIRFA başarısının azaldığını saptadık. SIRFA cerrahisi başarısını azaltan faktörler içinde genetik faktörlerinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AblasyonAtriyal fibrilasyonGenler+4
Cem Atik
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalıcı kalp pili implante edilmiş hastalarda gelişen atriyal fibrilasyon ile epikardiyal yağ arasındaki ilişki

Amaç: Kalıcı kalp pili (KKP) olan hastalarda gelişen atriyal fibrilasyon (AF) ile epikardiyal yağ dokusu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir Yöntem: Çalışmaya kalıcı kalp pili olan ve epikardiyal yağ kalınlığı ölçülen 40 hasta alındı. Hastalar AF varlığına göre 2 grupta (Grup1: AF olan, Grup 2: AF olmayan) incelendi. Atriyal fibrilasyon, KKP aracılığıyla değerlendirilen >5dk süren ve >175 atım/dk hızında atriyal yüksek hız (AYH) varlığı olarak kabul edildi. Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri, standart 2 boyutlu ekokardiyografi, Doppler ve doku Doppler bulguları kayıt edildi. Epikardiyal yağ kalınlığı ve AF gelişimi arasındaki ilişki istatiksel analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de 10 hasta (ortalama yaş 57,8±17,0) ve grup 2'de 30 hasta (ortalama yaş 60,5 ±13,7) mevcuttu. İki grup arasında demografik özellikler açısından fark yoktu. Temel ekokardiyografik parametrelerden sol atriyum çapı ve hacmi, sol ventrikül çap ve duvar kalınlıkları, ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül kitle indeksi iki grupta benzerdi. Epikardiyal yağ kalınlığı açısından 2 grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Kalıcı kalp pili olan hastalarda, atriyal fibrilasyon sık görülür. Ancak bu hasta grubunda epikardiyal yağ kalınlığı ile arasında ilişki bulunamadı.

Atriyal fibrilasyonEpikardiyal yağ dokusuKalp+3
Yusuf Hoşoğlu
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyoversiyon sonrası sinüs ritmi sağlanan atriyal fibrilasyon hastalarında atriyal fibrilasyon relapsının ekokardiyografik prediktörlerinin prospektif analizi

Amaç: Atriyal fibrilasyon (AF) nedeniyle kardiyoversiyon (KV) yapılan hastalarda uzun dönem AF relapsının ekokardiyografik prediktörlerinin belirlenmesi. Metot: Çalışmaya yeni veya eski tanı persistan veya paroksismal AF nedeniyle KV yapılan 100 hasta alındı. Kardiyoversiyon sonrası transtorasik ekokardiyografiyle (TTE) sol ventrikül (LV) ve sol atriyum (LA) hacim ve çapları, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol atriyal hacim indeksleri, sağ atriyum çap ve hacmi, sağ ventrikül diyastol sonu çapı (RVEDD) ve sistolik pulmoner arter basıncı (sPAB), triküspit anüler plan sistolik sapması (TAPSE) ve mitral anüler plan sistolik sapması (MAPSE), mitral E, A dalga velositeleri ve deselerasyon zamanı (DT), lateral mitral anulus e',a' ve s' velositeleri, atriyal iletim zamanları ölçüldü, interatriyal ve intraatriyal elektromekanik ileti gecikmeleri hesaplandı. Hastalar 1, 3, 6 ve 12. aylarda klinik rutin muayene, EKG ve 24 saatlik holter EKG ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların % 34 (n=34)'ünde relaps görüldü. Yeni tanı AF olanlarda ve AF süresi <1 hafta olanlarda relaps oranı daha az ve AF süresi 1 yılın üzerinde olanlarda relaps oranı daha fazlaydı. Relaps grubunda CHA2DS2VASc skoru, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), serum CRP seviyesi ve LA çapı, atriyal sistol başındaki LA hacmi (LAHvp), LA minimum hacmi (LAHmin) ve bunların vücut yüzey alanına göre indeksleri (sırasıyla LAHIvp ve LAHImin), LV kitlesi (LVM), LV kitle indeksi (LVMI), sPAB, RVEDD anlamlı olarak daha büyüktü. Mitral A, a', s' velositeleri anlamlı olarak daha düşük, LA iletim zamanı (p-LA) ve total iletim zamanı (TİZ), sağ intraatriyal elektromekanik iletim gecikmesi (R-İAEG) daha uzundu. Lojistik regresyon analizinde relaps riskinin; yeni tanı AF olmasıyla (p=0.0001) azaldığı ve KOAH varlığı (p=0.011), CHA2DS2-VASc skor yüksekliği (p=0.002) ve A dalga velosite düşüklüğü ile (p=0.015) arttığı bulundu. Sonuç: Yeni tanı AF olması relaps azalmasıyla, KOAH varlığı, CHA2DS2-VASc skor yüksekliği ve A dalgası velositesi düşüklüğü relaps artışıyla ilişkili bağımsız prediktörlerdir. Erken tanı ve eşlik eden hastalıkların tedavisi sinüs ritminin idamesi için önemli hususlardır. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, kardiyoversiyon, relaps, ekokardiyografi, atriyal elektromekanik gecikme

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonEkokardiyografi+2
Oğuzhan Turğul
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda atardamar katılığı ile tromboemboli riski arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç:. İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda arteryel stifnes ile tromboemboli riski arasındaki ilişkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada bu ilişkinin ortaya konması amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya inme geçirmiş ve etyolojik olarak kapak hastalığına bağlı olmayan 30 tane paroksismal/persistan AF hastası alındı. Tüm hastaların inme öncesi CHA2DS2-VASc skoru hesaplandı. SphymoCor cihazı ile arteryel stifnes ölçümü yapıldı. Karotis-femoral nabız dalga hızı (karotis-femoral PWV), augmentasyon basıncı (AP), augmentasyon indeksi (AIx) ve kalp hızına normalize edilmiş augmentasyon indeksi (AIx@75) arteryel stifnes parametreleri olarak kullanıldı. Tüm hastalara karotis intima media kalınlığı (KIMK) ölçüldü. Daha sonra CHA2DS2-VASc skoru, arteryel stifnes ve KIMK değerleri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: İnme öncesi CHA2DS2-VASc skoruna göre 2 grup hasta oluşturuldu. Yaş dışında grupların demografik özellikleri benzerdi. Karotis-femoral PWV, CHA2D-VASc skoru düşük olan grupta (0,1) anlamlı olarak düşük, CHA2D-VASc skoru yüksek olan grupta (>2) anlamlı olarak yüksek izlendi. Yapılan analizlerde, CHA2D-VASc skoru ile karotis-femoral PWV arasında pozitif korelasyon izlenmiştir. Sonuç: Karotis-femoral PWV ile CHA2D-VASc skoru birbiriyle anlamlı olarak doğrusal ilişki göstermektedir. Sistemik aterosklerozun göstergesi kabul edilen PWV, CHA2DS2-VASc skorununda vasküler komponentin içerisinde risk faktörü olarak değerlendirilmesi veya ek bir parametre olarak kullanılması bu risk skorlamasının gücünü artırabilir. Anahtar kelimeler: atriyal fibrilasyon, arteryel stifnes, pulse wave velosite, CHA2DS2-VASc

ArterlerArteryel oklüzif hastalıklarAteroskleroz+3
Fatih Akkaya
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyon tanısı ile kardiyoversiyon yapılan hastalarda kardiyoversiyon başarısı ile epikardiyal yağ kalınlığı arasındaki ilişki

ÖZET Atriyal Fibrilasyon Tanısı ile Kardiyoversiyon Yapılan Hastalarda Kardiyoversiyon Başarısı ile Epikardiyal Yağ Kalınlığı Arasındaki İlişki Amaç: Bu çalışmanın amacı atriyal fibrilasyon (AF) nedeni ile kardiyoversiyon (KV) yapılan hastalarda KV başarısı ile epikardiyal yağ kalınlığı (EYK) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmada AF nedeniyle KV yapılan 203 hasta değerlendirildi. Çeşitli nedenlerden dolayı 103 hasta çalışma dışı bırakıldıktan sonra, kalan 100 hasta ile çalışmaya devam edildi. Hastalar KV sonrası sinüs ritmine dönenler (Grup 1) ve dönmeyenler (Grup 2) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri, standart 2 boyutlu Doppler ve doku Doppler ekokardiyografi bulguları kaydedildi. AF tanısıyla KV yapılan hastalarda EYK ile KV işlem başarısı arasındaki ilişki istatiksel analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de 94 hasta (ortalama yaş 59,5±14,1) ve grup 2'de 6 hasta (ortalama yaş 59±8,7) mevcuttu. İki grup arasında demografik özellikler açısından fark yoktu. Temel ekokardiyografik parametrelerden sol atriyum çapı, sol ventrikül çapları, septum kalınlığı, ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül kitle indeksi iki grupta benzerdi. EYK açısından 2 grup arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0,002). Sonuç: AF nedeniyle KV yapılan hastalarda EYK'da artış, KV işlem başarısındaki azalmayla ilişkili bulundu. Anahtar kelimeler: Epikardiyal yağ kalınlığı, atriyal fibrilasyon

Atriyal fibrilasyonEpikardiyal yağ dokusuKalp hastalıkları+1
Savaş Özer
Karadeniz Technical University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner bypass yapılan olgularda postoperatif dönemde gelişen atriyal fibrilasyon gelişme riski için bir tahmin modeli önerisi

Büyük miktarda veri içerisinden, gizli kalmış, değerli, kullanılabilir bilgileri açığa çıkarmak ve stratejik karar destek sağlamak amacıyla veri madenciliği kullanılır. Bunun yanı sıra veri madenciliği, sağlık verilerinin kullanımında yeni bir perspektif yaratmış ve kullanım yaygınlığı hızla artmaya devam eden bir yöntem haline gelmiştir. Atriyal Fibrilasyon (AF), açık kalp cerrahisi sonrasında en fazla rastlanan komplikasyonlardandır. Çalışma ile AF gelişme riski olan hastalara yönelik, preoperatif dönemde önleyici tedbirler alınmasında hekimlere destek olacak bir sistem geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Ordu Devlet Hastanesinde 01.01.2015 ve 31.06.2016 tarihleri arasında, Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğinde Koroner Arter Bypass Greft (KABG) operasyonu olan hastaların arşiv dosyaları, AF'nin preoperatif, postoperatif risk faktörleri; cinsiyet, hipertansiyon, EKG'de p dalgasında uzama, total drenaj miktarı, kilo, preoperatif EF, kalp kapak hastalıkları, preoperetif metoprolol kullanımı, yaş, greft sayısı, pulmoner hipertansiyon, diyabetes mellitüs, laboratuar değerleri (CRP, üre, kreatin, AST, GGT, HGB, HCT, Ca, K) yönünden retrospektif olarak incelendi. Hastalar, operasyon sonrası AF geçiren ve geçirmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Çalışmaya sadece KABG operasyonu geçiren hastalar dahil edilmiştir. Kronik AF'li hastalar, aynı anda başka bir operasyon yapılanlar dahil edilmemiştir. Karar ağaçları, DVM ve YSA ile KABG sonrası AF'nin sınıflandırılması ve bu yöntemlerin karşılaştırılması ele alınmıştır. Çalışma sonunda elde edilen sonuçlarda karar ağaçları ile yapılan analizde, duyarlılık değeri % 100, özgüllük değeri % 94.11; DVM'de duyarlılık değeri % 83.33, özgüllük değeri ise % 94.11; YSA ile yapılan analizlerde, duyarlılık % 100, özgüllük % 94.11 olarak hesaplanmıştır. Uygulanan metotların ROC eğrileri karşılaştırıldığında en iyi sınıflama YSA ve karar ağaçları ile yapılmıştır. Çalışma ile AF olasılığı yüksek bulunan hastalara, preoperatif dönemden itibaren önleyici tedbirlerin alınması konusunda katkı sağlanabileceği ortaya konulmuştur.

Atriyal fibrilasyonBiyoistatistikDestek vektör makineleri+7
Neslihan Baki
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik stroklu hastalarda P dalga dispersiyonunun araştırılması

Son dönemlerde yapılan çalışmalarda uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun (PDD) sinüs ritmindeki hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) ya da paroksismal AF gelişme riskini yansıttığı saptanmıştır. Bu çalışmayla akut iskemik inmeli hastalarla, kontrol grubunu karşılaştırarak, PDD değerlerinin akut iskemik inmeli hastalarda artabileceğini göstermeyi amaçladık. Akut iskemik inme tanısıyla nöroloji kliniğine yatırılmış olan 50 hasta (n=50, 29 erkek, 21 kadın, yaş ortalaması 62) ve kontrol grubu (n=46, 29 erkek, 17 kadın, yaş ortalaması 58) oluşturuldu. Hastalar kraniyal tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Oniki derivasyonlu istirahat elektrokardiyogramında, maksimum ve minimum P dalga süreleri hesaplanarak, aralarındaki fark PDD olarak tanımlandı. Her iki grup arasında istatiksel olarak en düşük anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla PDD (77,20 ± 26,09 msn'ye karşı 63,80 ± 21,42 msn, p<0,05) sürelerinde anlamlı yükseklik saptandı. Çalışmamızın sonucuna göre akut iskemik inmeli hastalarda, PDD'de artış olduğu gösterilmiştir. Uzamış P dalga süresi ya da PDD, tromboemboli nedeni olabilir.Anahtar kelimeler: İnme, atriyal fibrilasyon, P dalga dispersiyonu

Atriyal fibrilasyonEkokardiyografiElektrokardiyografi+2
Yakup Altaş
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik atriyal fibrilasyon ve kardiyoversiyon yapılan atriyal fibrilasyon hastalarında serum irisin düzeylerinin incelenmesi

ÖZET Kronik Atriyal Fibrilasyon ve Kardiyoversiyon Yapılan Atriyal Fibrilasyon Hastalarında Serum İrisin Düzeylerinin İncelenmesi Amaç: Araştırmanın birinci amacı kardiyoversiyon yapılan akut atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında serum irisin düzeyinin değişimini gözlemlemektir. İkinci amacı ise kalıcı (permanent-kronik) AF'deki tanısal değerini incelemektir. Yöntem: Bu klinik araştırma, randomize prospektif vaka-kontrol çalışması olarak planlandı. Çalışmaya etik kurulu onayı alındıktan sonra akut AF nedeniyle Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ve Kardiyoloji Anabilim dallarına başvuran hastaların başvuru esnasında alınan serum örneklerinden ve KV işlemi sonrası sinüs ritmi sağlandıktan sonra 24 ve 72. saatlerde alınan serum örneklerinden irisin düzeyi ölçülerek bu değerler birbirleriyle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmanın diğer hedef popülasyonu olan kalıcı AF hastalarından ise başvuru esnasında alınan serum örneği ile sağlıklı kişilerden alınan serum örneğinden irisin düzeyi ölçülerek birbirleriyle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Akut AF nedeniyle KV yapılan 149 hasta dâhil edildi fakat dışlama kriterlerine sahip 117 hasta çalışma dışı bırakıldı. Toplam 32 hastanın başvuru esnasında AF ritminde iken ve KV işlemi sonrası sinüs ritmi sağlandıktan sonra 24 ve 72. saatlerde alınan serum örneklerinden ölçülen irisin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,893). Kalıcı AF hastaları grubuna ise 149 hasta çalışmaya dâhil edildi. Dışlama kriteri taşımayan 20 hasta ile 20 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubunun serum irisin düzeyi ölçüldü fakat iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,323). Sonuç: Akut AF nedeniyle KV uygulanan hastalarda, başlangıç, 24 ve 72. saatler arasında serum irisin düzeyinde anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü. Serum irisin düzeyi kalıcı AF'li hastalarda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tanısal olarak anlamlı bulunmamıştır. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, irisin

Atriyal fibrilasyonKalp hastalıklarıKardiyoversiyon+2
Vildan Özer
Karadeniz Technical University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter revaskülarizasyonunda kan elektrolit değerlerinin off pump ve on pump atrial fibrilasyon gelişimi üzerine etkileri

Giriş: Atrial fibrilasyon koroner arter cerrahilerin de en sık rastlanan postoperatif komplikasyonlardan biridir. Ve halen önemli bir morbidite ve mortilite nedenidir. Myokard koruma yöntemleri, cerrahi ve anestezik yöntemler gelişse de postoperatif dönemde atrial fibrilasyon sık görülmektedir. Literatür de çok sayıda risk faktörleri suçlanmıştır. En çok suçlanan faktörlerden biri de kardiyopulmoner bypass kullanımıdır. Çalışmamızın amacı serum elektrolit düzeyleri, off pump ve on pump koroner revaskülarizasyon ile atrial fibrilasyon arasında ki ilişkiyi incelemektir.Materyal-Metadoloji: Bu çalışmaya 24'ü kadın 36'sı erkek; kardiyopulmoner bypass (KPB) kullanılarak koroner revaskülarizasyon yapılan hastaların yer aldığı 30 hasta(Grup 1),çalışan kalpte KPB kullanılmadan koroner revaskülarizasyon yapılan hastaların yer aldığı 30 hasta(Grup 2) olmak üzere toplam 60 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 63,87 ± 10.02 yıl'dır. Off pump ve on pump koroner arter cerrahisi uygulanmış 60 hasta çalışmamız da retroprospektif olarak incelendi.Sonuç. Pompa ile yapılan ve yapılmayan operasyon durumu dikkate alındığında, postoperatif artrial fibrilasyon gelişip gelişmemesi arasında fark anlamlı bulunmadı (p=1.00). Atrial fibrilasyon gelişen ve gelişmeyen hastalarda postoperatif ve preoperatif potasyum (0.68±0.81 ve 0.2±0.77) ve magnezyum (10.6±9.52 ve 4.23±1.69) değişkenlerinin fark değerlerine ilişkin ortalama değerleri Student's t testine göre anlamlı bulundu (p<0.05). Üre, kreatinin, sodyum, kalsiyum, glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve standart sapma değerleri (SD) arasında fark anlamlı değildi (p>0.05).Pompaya girilerek ve girilmeden opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif üre, kreatinin, potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ilişkin ortalama ve SD değerleri arasında Student's t testine göre fark anlamlı bulunmadı(p>0.05).Pompaya girilmeden yapılan koroner revaskülarizasyonda diğer fark değişkenlerin atrial fibrilasyona göre karşılaştırılması sonucunda, potasyum (0.74±0.72 ve 0.1±0.67)ve kalsiyum (0.9±0.62 ve 0.02±0.55) serum düzeyleri arasındaki fark Student's t testine göre anlamlı bulundu (p<0.05). Üre, kreatinin, sodyum, magnezyum, glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve SD değerleri arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05).Pompaya girilerek yapılan koroner revaskülarizasyonda diğer fark değişkenlerin atrial fibrilasyona göre karşılaştırılması sonucunda; Üre, kreatinin, potasyum, sodyum, kalsiyum, magnezyum ve glukoz değişkenlerinin fark değerlerine ait ortalama ve SD değerleri arasında fark anlamlı değildi (p>0.05).Sonuç olarak pompaya girilerek ya da girilmeden yapılan çalışan kalpte bypassta postoperatif atrial fibrilasyon sıklığı birbirine yakındı. Elektrolit serum düzeyleri ve bunların preoperatif-postoperatif serum düzey farkları, postoperatif atrial fibrilasyon gelişimini etkilemektedir. Çalışmamızda off pump ve on pump koroner revaskülarizasyon da potasyum ve magnezyum seviyelerindeki farklar; postoperatif atrial fibrilasyon gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca off pump yapılan koroner revaskülarizasyon da kalsiyum serum düzeylerinde ki fark postoperatif atrial fibrilasyon gelişiminde potasyum gibi anlamlı bulunmuştur.Anahtar kelimeler. Off pump koroner arter bypass greft (KABG), on pump KABG, Atrial Fibrilasyon, Kan elektrolitleri

Atriyal fibrilasyonElektrolitlerKoroner arter bypass+3
İlker Zan
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epikardiyal yağ dokusu ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki

Giriş ve amaç: Atriyal fibrilasyon (AF), klinik uygulamalarda en sık karşılaşılan aritmidir ve artmış mortalite ve morbitide ile ilişkilidir. AF patofizyolojisi kompleks olmasına rağmen inflamasyon ve AF arasındaki ilişkiyi destekleyen kanıtlar artmaktadır. Epikardiyal yağ kardiyak yapılara olan yakınlığı ve çeşitli proinflamatuar sitokinlerin kaynağı olması nedeniyle çoklu mekanizmalarla AF'nin patogenezinde sorumlu tutulmuştur. Çalışmamızın temel amacı ekokardiyografi ile ölçülen epikardiyal yağ doku kalınlığının (EYDK) atriyal fibrilasyon süresiyle korelasyonunu belirlemektir. Materyal ve metod: Temmuz 2012-Haziran 2013 tarihleri arasında Dicle Ünivertesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji hastanesi polikliniğine başvurup AF tanısı konan 60'ı hasta ve 20'si kontrol grubu olmak üzere 80 hasta çalışma açısından değerlendirildi. Atriyal fibrilasyon tanısı için başvuru esnasında tüm hastalardan 12 kanallı elektrokardiyografi cihazı ile 25mm/sn hız ve 10mm/mV kalibrasyon ile 12 derivasyonlu yüzey EKG kayıtları alındı. AF sınıflandırmasına göre atriyal fibrilasyonlu hastalar kronik, paroksismal , yeni başlangıçlı AF olarak 3 gruba ayrıldı. Yeni başlangıçlı AF terimi ilk kez tanı konmuş AF'li hastaları tanımlar, bu tanımlama AF'nin süresinden veya semptomlarından bağımsızdır. Paroksismal AF genellikle 48 saat içinde kendi kendine sonlanan AF'dir. Kronik AF, AF'nin varlığını hastanın veya doktorun kabul etmesi olarak tanımlanır. Hastaların demografik özellikleri sorgulandı. Tüm hastalara ekokardiyografik özellikleri belirlemek için 'General Electrics-Vivid 6'ekokardiyografi cihazı ile iki boyutlu ve M-mod ekokardiyografi uygulandı. EYDK parasternal uzun aks görüntüsünden sağ ventrikül serbest duvarının üzerinden ölçüldü. Elde edilen tüm veriler dökümente edilerek dosyalandı. Bulgular: Atrial fibrilasyon gruplarının her birinde 20 hasta vardı. Hastaların 39'u (%49) kadın ve 41'i (%51) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 63 ± 6 yıldı. Hipertansiyon hastalarda saptanan en sık komorbid durumdu (%43.8). Kontrol grubundaki katılımcılara göre kronik AF hastalarında EYDK anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 4.2 ± 0.9mm vs. 5.6 ± 0.9mm, p<0.001). Atrial fibrilasyonun farklı altgrup analizinde, kronik AF'de paroksismal ve yeni başlangıçlı AF'ye göre, EYDK anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla 4.5 ± 0.9mm, p=0.001 ve 4.2 ± 1.0mm, p<0.001). Epikardiyal yağ doku kalınlığı kontrol, paroksismal ve yeni başlangıçlı AF grupları arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu (sırasıyla 4.2 ± 0.9mm, 4.5 ± 0.9mm ve 4.2 ± 1.0mm). Sonuç: Epikardiyal yağ dokusundaki kalınlığın uzamış AF süresiyle ilişkili olduğu görüldü. Ekokardiyografik epikardiyal yağ kalınlığının ölçülmesi kolay ve güvenli bir yöntemdir. Bu nedenle, epikardiyal yağ dokusunun ekokardiyografik değerlendirmesi kardiyovasküler hastalıkların tanısı ve risk sınıflandırması için kullanabilir. Epikardiyal yağ dokusu AF'nin tedavisi için önemli bir hedef organ olabilir. Anahtar kelimeler: Epikardiyal yağ kalınlığı, ekokardiyografi, atriyal fibrilasyon

Aritmi-kardiyakAtriyal fibrilasyonEkokardiyografi+1
Ferhat Gündüz
Dicle University
2013
00

Related subjects