Bebek-yenidoğmuş hastalıkları

98 theses under this subject heading

DoctorateOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklere uygulanan erken müdahale programının konfor ve gelişime etkisi

Amaç: Bu çalışma yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklerde, şefkatli dokunma ile birlikte ninni söylemenin erken dönemde konfora ve sonrasında gelişimsel destek programı uygulamanın gelişime etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 28 Kasım 2021- 18 Temmuz 2022 tarihleri arasında yapıldı. Örnekleme yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan 330/7 -366/7 gestasyon haftasındaki prematüre bebekler alındı. Örneklem çalışma grubunda n=27 ve kontrol grubunda n=30 olmak üzere n=57 prematüre bebekten oluştu. Veriler iki aşamada toplandı. Çalışma grubundaki bebeklere birinci aşamada annesi haftada üç kez ninni söyledi ve şefkatli dokundu. İkinci aşamada aynı bebeklere 40. gestasyon haftasından itibaren üç ay süre ile gelişimsel destek programı (GEDEP) uygulandı. Kontrol grubundaki bebeklere rutin bakım yapıldı. Verilerin toplanmasında, Anne ve Yenidoğan Tanıtıcı Bilgi Formu, Prematüre Bebek Konfor Ölçeği (PBKÖ), Gelişimsel Destek Programı Değerlendirme Formu, GEDEP kullanım kılavuzu formu ve Ses Desibel Ölçüm Cihazı kullanıldı. Veriler, Ki-kare testi, Student t-testi ve tek yönlü varyans analizi, Mann-Whitney U testi ve Wilcoxon testi ile değerlendirildi. Tekrarlı ölçümler için bağımlı gruplarda t testi ve Wilcoxon işaretli sıralar testi kullanıldı. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubunun uygulama öncesi PBKÖ puan ortalamaları uygulama sonrasına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Uygulama sonrası çalışma grubunun PBKÖ puan ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşüktü. Çalışma grubundaki bebeklerin birinci ayda sosyal duygusal gelişim becerisi -1, alıcı dil becerisi-2, alıcı dil becerisi-3, ifade edici dil becerisi-1, ifade edici dil becerisi-3 ve ifade edici dil becerisi-4, bilişsel beceri-1, bilişsel beceri-2 ve küçük kas becerisi-1 becerilerini yapabilme oranları kontrol grubundaki bebeklere göre daha fazlaydı (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubundaki bebeklerin ikinci ayda alıcı dil becerisi-3 becerisini yapabilme oranları arasında anlamlı fark varken, alıcı dil becerisi-1, alıcı dil becerisi-2, ifade edici dil becerileri ve motor becerilerin tüm alanlarında fark yoktu. Çalışma ve kontrol grubundaki bebekler arasında üçüncü ayda alıcı dil becerileri, ifade edici dil becerileri ve motor becerilerin tüm alanlarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, çalışma grubunun bilişsel beceri-4 becerisini yapabilme oranı kontrol grubuna göre daha fazlaydı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklere şefkatli dokunmayla birlikte ninni söylenmesi, bebeğin konforunun artmasına, şefkatli dokunmayla birlikte ninni söylenmesi ve GEDEP uygulaması sosyal duygusal gelişim, dil gelişimi ve bilişsel gelişime olumlu etki gösterdi.

Ana-çocuk hemşireliğiBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+6
Funda Güler
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri

Yenidoğan sarılığı, yenidoğanlarda bilirubin metabolizmasında ortaya çıkan değişiklikler ve bilirubin yapımının artması (hiperbilirubinemi)'dır. Hiperbilirubinemide erken tanı ve tedavide gerçekleşmediğinde bilirubin ensefalopatisi oluşabilmektedir. Bu durum yenidoğan sarılığının en ciddi ve ağır komplikasyonudur. Bu nedenle yenidoğan hemşireleri yenidoğan sarılığının tanı ve tedavisini bilmelidir. Bu çalışma ile Yenidoğan Yoğun Bakım (YYB) hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel olup, Ocak - Haziran 2019 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesindeki bir il ve ilçelerinde bulunan sekiz hastanede yer alan YYB ünitelerinde çalışan YYB hemşireleri (F=88) ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan, çalışmaya katılmayı kabul eden (f=66) YYB hemşireleri oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "YYB Hemşirelerinin Yenidoğan Sarılığı ve Tedavisi ile İlgili Bilgi Düzeylerini Belirleme Formu" ile toplanmıştır. Bu bilgi formu 40 maddeden oluşmuş, formdan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 40'tır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 22.0) paket programı ile yapılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler kullanılmış, istatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan YYB hemşirelerinin yaş ortalamaları 23,38±6,50 olup, %62,1'i yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim almamış, yenidoğan sarılığı ve tedavisine yönelik bilgi düzeyi puan ortalamalarının 29,7±3,63 olduğu görülmüştür. Hemşirelerin toplam çalışma süresi, YYB ünitesinde çalışma süresi ve yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim alma durumuna göre bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). YYB ünitesinde çalışan hemşirelerin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri orta düzeyin üzerindedir. Fakat istendik düzeyde değildir. YYB hemşirelerine konu ile ilgili hizmetiçi eğitimlerin verilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yenidoğan sarılığı, Yenidoğan sarılığı bilgi düzeyi

Bebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebeklerHemşireler+6
Hacer Delibaş
Hitit University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması

Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Şükran Aslan
Kütahya Dumlupınar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen kültürle kanıtlanmış neonatal sepsis vakalarının retrospektif incelenmesi

Amaç: Yenidoğan sepsisi, yaşamın ilk 28 günündeki en sık ve hayatı tehdit edici hastalıklarından biridir. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen yüksek morbidite ve mortaliteyle seyredebilmektedir. En çok neden olan etkenler ve sıklıkları farklılık gösterebilmekte ve zaman içinde aynı hastane içinde dahi değişebilmektedir. Bu çalışmada, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavi edilen kültürle kanıtlanmış sepsis tanılı yenidoğan bebeklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2012-Temmuz 2015 tarihleri arasında 1,2 ve 3. düzey yenidoğan yoğun bakımda takip ve tedavi edilmiş olan 1735 hasta retrospektif olarak incelendi. Kültür ile kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı almış 56 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Hastaların %55,4'ü erkek, %44,6'sı kız idi. Doğum haftaları ortalama 31,77 ±5 idi. Doğum ağırlıkları ortalama 1654,07 ±906,6 gramdı. Hastaların %76,8'i preterm, %23,2'si term idi. Hastaların %14,3'ünün erken başlangıçlı neonatal sepsis, %85,7'sinin geç başlangıçlı neonatal sepsis olduğu saptandı. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste en sık etken Stenotrophomonas maltophilia, geç başlangıçlı neonatal sepsiste ise koagülaz negatif stafilokoklar ve Klebsiella pneumonia idi. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste mortalite %12,5 ve geç başlangıçlı neonatal sepsiste de %12,5 idi. Her iki sepsis grubunda da ölen bebeklerin hepsi preterm idi. Gram pozitif mikroorganizmalarda vankomisin direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmaların antibiyotik dirençleri değerlendirildiğinde meropenem direnci saptanmazken imipenem direnci en fazla %50 idi. Sonuç: Neonatal sepsisli hastalarda sepsis tipi, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri üniteler arasında ve zamanla ünite içerisinde de farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle, aktif sürveyans uygulanarak tedavi protokolleri sıklıkla güncellenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Yenidoğan, Prematürite, Kan Kültürü, Antibiyotik Direnç

AntibiyotiklerBebek-prematürBebek-yenidoğmuş hastalıkları+7
Dilek Karacanoğlu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan yenidoğan işitme taraması test sonuçlarının risk faktörleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş: Türkiye'de Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi Programı 2004 yılından beri ülke çapında tüm yenidoğan bebeklere uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın amacı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadar yapılmış tüm yenidoğan işitme tarama test sonuçlarının incelenmesi, sonuçların araştırılan risk faktörleri ile ilişkisinin ölçülmesi, uygulanan işitme taraması testlerinin etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem ve Gereçler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadarki 7 yıllık süreçte yapılıp kayıt altına alınan 8085 bebeğin yenidoğan işitme tarama test sonuçları çalışmaya dahil edildi. İşitme taraması test protokolü kapsamında tüm bebeklere ''Transient Evoked Otoacoustic Emissions'' (geçici uyarılmış otoakustik emisyon ölçümü / TEOAE) ve/veya ''Auditory Brainstem Response'' (işitsel beyin sapı yanıtı / ABR) testleri ile işitme taraması yapıldı. Tarama testini geçemeyip refere edilen bebekler takibe alındı. Tarama testleri yenidoğan dönemindeki bebeklere uygulandı. Her iki kulak için tarama testleri ayrı ayrı uygulandı, sonuçlar; "bilateral geçti", ''sağ geçti, sol refere'', ''sol geçti, sağ refere'', ''bilateral refere'' şeklinde kaydedildi. İşitme tarama testlerinden bilateral olarak geçemeyen tüm bebekler tarama protokolü sonucunda referans merkezlere yönlendirildi. Referans merkezlerde yapılan testler sonucu işitme kaybının olup olmadığı belirlendi. İşitme kaybı olan ve olmayan bebeklerdeki risk faktörlerinin sıklığı karşılaştırıldı. Bulgular: Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi uygulanan 8085 bebeğin %98,2'sinde (n:7941) işitme kaybı yokken, %0,9'unda (n:74) işitme kaybı saptandı. Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi protokolüne başlayan ama takiplerine devam etmeyen %0,9 (n:70) bebek vardı. Taranan bebeklerde cinsiyet dağılımı, doğum tartısı, düşük doğum ağırlığı (<1500 gram), doğum şekli, hamilelik dönemi ateşli hastalık, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, hiperbilirubinemi, IV yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı sorgulandı. İşitme kaybı tespit edilen grupta cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. İşitme taraması test sonuç kayıtlarına bakıldığında APGAR skoru sorusunun hiç sorulmadığı, gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna ise hiç pozitif veri girilmediği görüldü. Sonuç: Çalışmamızda taranan 8085 bebeğin verileri incelendiğinde tarama sonucunda işitme kaybı olan 74 bebeğin (%0,9) erken tanısının yapıldığı görüldü. Bu bebeklerden bazılarında bilateral işitme kaybı saptanırken bazılarında unilateral işitme kaybı saptandı. Bu yüzden işitme tarama testinin bilateral uygulanmasının daha doğru bir uygulama olduğu görüldü. Yenidoğan işitme kaybı için risk faktörü olarak sorgulanan cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarının işitme kaybı olan grupta istatistiksel açıdan anlamlı olarak farklı olduğu tespit edildi. İşitme tarama testi sonuç kayıtlarında APGAR skoru sorusunun tüm hastalar için boş bırakılması ve gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna hiç pozitif veri girilmemesi düzeltilmesi gereken bir durumdur. Sorgulanan kriterlerin anlamlı sonuçlar verdiği, birçok yenidoğan bebeğin işitme kaybının erken tanı ve tedavisi için büyük önem taşıdığı , bunun için de Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programlarının ciddiyetle ve yenidoğan hiçbir bebeğin atlanmadan yapılmasının hedeflenmesi çalışmamızda da gösterdiğimiz üzere ortadadır. Ülkemizde uygulanan Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programları ile alakalı çok merkezli ve daha fazla vaka sayısına sahip çalışmaların yapılması risk faktörlerinin daha net anlaşılması ve yeni risk faktörlerinin tespiti noktasında önemlidir. Böylece tarama programının daha fazla geliştirilmesine büyük katkı sağlanacaktır. Tarama programı ile ne kadar fazla işitme kayıplı bebek tespit edilirse, bu bebeklerin erken tanı ve tedavileri ile ilerleyen yaşlarında yaşayacakları; birçok bedensel, zihinsel sağlık probleminin ve sosyo-ekonomik problemlerinin önüne geçilecektir. V Anahtar Kelimeler: Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi, yenidoğan, risk faktörleri, cinsiyet, ailede kalıtsal işitme kaybı, düşük doğum ağırlığı, akraba evliliği, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi, düşük APGAR skoru.

Bebek-düşük doğum ağırlığıBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Muhammed Talha Karadoğan
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan ve oksijen desteği alan yenidoğanların ebeveynlerinin stres ve kaygı düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışma, yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatmakta olan ve oksijen desteği alan yenidoğanların ebeveynlerinin stres ve kaygı düzeylerini belirlemek amacıyla kesitsel tanımlayıcı olarak gerçekleştirilmiştir. 1 Ağustos 2020-1 Mayıs 2021 tarihleri arasında özel bir vakıf üniversitesi hastanesinin yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uygulanmıştır. Çalışma örneklemini 123 ebeveyn oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Ebeveyn Bilgi Formu", "Bebek Bilgi Formu", "Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği", "YYBÜ Anne Baba Stres Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan etik kurul izni ve araştırmanın yürütüleceği Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nden yazılı kurum izni alınmıştır. Araştırma verileri 22.0 SPSS programıyla analiz edilmiş ve geçerlik güvenilirliği kanıtlanmıştır. Araştırma sonucunda ebeveynlerin durumluk kaygı puanı ortalamaları 48,26±10,21 ve sürekli kaygı puanı ortalamaları 47,52±8,46 olarak her ikisinde de algılanan "orta düzeyde kaygı" olduğu belirlenmiştir. YYBÜ Anne-Baba Stres Ölçeği toplamından aldıkları puan ortalamaları 104,38±31,58; ölçeğin alt boyutlarından Görüntü ve Sesler puan ortalaması 16,21±6,12; Bebeğin Görünümü ve Davranışları puan ortalaması 52,53±19,19; Bebeğinizle İlişkiniz puan ortalaması 35,62±13,42 bulunmuş olup, ölçek toplam ve alt puan ortalama değerlerinin "orta derecede stresli" olduğu söylenebilir. Ebeveynlerin sahip olduğu çocuk sayısı, çalışma durumu, bebeğin cinsiyeti, doğum şekli, yoğun bakım ortamının özellikleri, ebeveynlerin sağlık personelleriyle iletişimi, bebeğin sağlık durumu gibi özelliklerin ebeveynlerin stres ve kaygısını etkilediği bulunmuştur. Bu süreçte aile merkezli yaklaşım ile yenidoğanların en değerlileri olan ebeveynlere destek olunması önerilmektedir.

Ana-babaAnksiyeteBebek-yenidoğmuş+7
Gamze Güney
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda antibiyotik maruziyetinin erken dönem olumsuz etkileri

Amaç: Antibiyotikler, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören erken doğmuş yenidoğanlarda en sık kullanılan ilaçlar arasındadır. Antibiyotik yönetiminin iyi yapılmaması geç neonatal sepsis (GBNS), nekrotizan enterokolit (NEK) ve mortalite artışına katkıda bulanabilmektedir. Bu çalışmada, GBNS ve NEK için risk faktörlerinin belirlenmesi, antibiyotiklerin erken kullanımının ve kullanım süresinin bu riski arttırıp arttırmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2011-Aralık 2021 yılları arasında yatırılan 229 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğin (ÇDDA) kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Ampirik antibiyotik seçimi ve süresi GBNS ve NEK sıklıkları ve mortalite değerlendirildi. Bulgular: Prematürite (%100), maternal hipertansiyon (%37,6), uzamış membran rüptürü (%16,6) ve NEK (%13,6) sepsis ile ilişkili en sık risk faktörleriydi. ÇDDA bebeklerde ampirik antibiyotik kullanım oranı %87,3 bulundu. Ampisilin ve gentamisin en sık kullanılan antibiyotiklerdi. ÇDDA bebeklerin ortalama ampirik antibiyotik kullanım süreleri 6,5  3,4 olup ortancası 7'dir, ampirik antibiyotik kullanım süreleri 0 ile 17 gün arasında değişmektedir. Antibiyotik kullanım süresine bakıldığında olguların %68,1'inde 5 günden fazla antibiyotik maruziyeti olduğu görüldü. GBNS ve NEK sıklığı %43,7 ve %13,6 bulundu. Tek değişkenli regresyon analizinde antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı saptandı (OR:4,34, %95 GA). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise antibiyotik kullanımı ile GBNS arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Nekrotizan enterolit (NEK) gelişen bebeklerin DOT (toplam antibiyotik kullanım süresi) oranı NEK görülmeyen bebeklere kıyasla daha uzun saptandı (95 gün, 27 gün, p<0,001). Ölüm sıklığı %7 saptandı ve ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm sıklığı arasında anlamlı fark görülmedi. Tek değişkenli regresyon analizinde postnatal steroid kullanımının GBNS ve NEK riskini arttırdığı saptandı (OR:9,11, OR:4,64). Sonuç: Çalışmamızda ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmasa da ampirik antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı gösterilmiştir. Sonuçlar gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: yenidoğan sepsisi, yenidoğanda antibiyotik kullanımı, nekrotizan enterokolit

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarBebek-düşük doğum ağırlığı+5
Esra Tekin Uzun
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan taraması ile tanı alan ve almayan kistik fibrozis hastalarının klinik mikrobiyolojik ve ebeveynlerinin psikolojik durumunun karşılaştırılması

Amaç̧: Kistik fibrozis (KF), yaşam süresi ve kalitesi üzerinde olumsuz etkisi olan kalıtsal bir hastalıktır. Yeni doğan tarama testleri, tüm dünyada halk sağlığı programları bağlamında ciddi bir öneme sahip olan koruyucu sağlık hizmetleri arasında yer almaktadır. Bu çalışmada amacımız; kliniğimizde izlenen tarama pozitif ve tarama negatif KF hastalarının klinik, mikrobiyolojik ve ebeveynlerinin psikolojik durumunu değerlendirilmesi karşılaştırılması planlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğinden takipli yenidoğan tarama programı (YTP) başlangıcı olan 2015 ve sonrası doğumlu KF tanısını alan 71 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular tarama pozitif KF (grup I) ve tarama negatif KF (grup II) olarak 2 gruba ayrıldı. Katılımcılara çocuklarının yaşı, ne kadar süre ile tanı aldıkları, hastane yatışı ve ilaç kullanımı öyküsü̈, annenin yaşı, annenin eğitim durumu, ailedeki çocuk sayısı, ekonomik ve sosyal destek alıp almadıkları sorgulanarak veri toplama formuna kaydedildi. Hastaların primer bakım verici olan annelerine ise PHQ-9 (Patient Health Questionnaire; Hasta sağlık anketi) ölçeği ve GAD-7 (Generalized Anxiety Disorder Questionnaire; Yaygın anksiyete bozukluğu) ölçeği kullanılarak anket formu uygulandı. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statiktikse 27.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Klinik sonuç ölçütleri, pozitif ve negatif YT olan KF'li hastalar ve ebeveynleri arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm çalışma popülasyonu, 51'i YT pozitif grubunda ve 20'si YT negatif grupta olmak üzere 71 olgu içeriyordu. YT negatif grupta tanı anındaki medyan yaş daha büyüktü (p<0.001), YT pozitif olan hastaların yaş medyan değeri 4(2-6) yıl, YT negatif olan hastaların yaş medyan değeri 5(3-5) yıl olarak saptandı. YT pozitif grupta asemptomatik olma durumu başvuru anında daha yüksekken, YT negatif grupta başvuru anında önemli ölçüde hasta gelişme geriliği, diyare, solunum semptomları olduğu görüldü (p=0,004) (p<0,001) (p=0,029) (p=0,002). Gruplar arasında güncel takiplerde ağırlık z skoru (p = 0,843) ve boy z skoru (p = 0,712) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. YT pozitif grupta IRT-1, IRT-2 ve kantitatif ter testi medyan değerleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Tüm hastalara genotipleme yapıldı ve %93 hastada mutasyon tanımlandı. En yaygın mutasyon %20 alelik frekans ile deltaF508 idi, bunu %7 oranı ile 2183AA->G izlemekteydi. Ebeveynlerin gruplar arasında GAD-7 ölçeğine göre anksiyete puanı ve PHQ9 ölçeğine göre depresyon puanı istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,142) (p=0,247). Demografik özelliklerin hiçbiri, depresyon veya anksiyete ile ilişkisi tanımlanmadı. Hastalar ayrıca semptomatik ve asemptomatik olarak ikiye ayrıldı. Ebeveynlere yapılan iki ölçeğin semptomatik ve asemptomatik grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptandı (p<0,001). Sonuç̧: Çocuklarda YTP ile KF hastaları erken tanı almakta, tedavilerine erken başlanabilmekte, hastaların yaşam kaliteleri ve yaşam klinik iyileşmeleri belirgin düzelmektedir. Bu süreçte kronik hastalık olarak tanımlanan çocuklara multidisipliner yaklaşımda bulunmak ve gereklilik halinde ebeveynlerinin ruhsal açıdan desteklenmesi önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Kistik Fibrozis, Yenidoğan tarama programı, anksiyete, depresyon

Ana-babaAnksiyeteBebek-yenidoğmuş+5
Hanife Buşra Küçük Bilici
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşirelerin yenidoğandaki topuk kanı alımına bağlı gelişen ağrının yönetiminde kullanılan nonfarmakolojik yöntemlere ilişkin bilgi ve uygulamaları

Ağrının azaltılması veya giderilmesi hemşirelik bakımının en önemli amaçlarından biridir. Özellikle birinci basamak sağlık kuruluşlarında, yenidoğan bölümlerinde ve doğum ünitelerinde çalışan hemşireler topuk kanı alımına bağlı oluşan ağrıyı yönetmede aktif rol oynamaktadırlar. Bu tez çalışmasında; hemşirelerin yenidoğandaki topuk kanı alımına bağlı gelişen ağrının yönetiminde kullanılan nonfarmakolojik yöntemlere ilişkin bilgi ve uygulamalarını belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini; 01.06.2022-01.09.2022 tarihleri arasında Ankara'daki devlet üniversitesi hastanelerinin yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde görev yapan 100 hemşire oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine gidilmeyerek tüm evrene ulaşılmıştır. Verilerin toplanmasında; araştırmacı tarafından ilgili literatür doğrultusunda hazırlanan 30 soru içeren bir anket formu kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS for Windows 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma bulgularında hemşirelerin %40'ı topuk kanı alımı sırasında hissedilen ağrının yönetimine ilişkin eğitim aldığını ve bu hemşirelerin %85,4'ü eğitimden edindiği bilgileri klinik alanda uygulamadığını ifade etmiştir. Katılımcıların %96'sı yenidoğanların topuk kanı alımı sırasında hissettikleri ağrının yönetilmesini gerekli bulduğunu, %60'ı topuk kanı alımı sırasında hissedilen ağrının yönetiminde kendini yeterli gördüğünü, %22'si çalıştığı birimde topuk kanı alımı sırasında bebeğin hissettiği ağrıyı azaltmak için rutinde uygulanan yöntemlerin olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların %71'nin topuk kanı alınan bebeğin ağrısını azaltmak için kullanılan non-farmakolojik yöntemler hakkında bilgi sahibi olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak araştırmaya katılan hemşirelerin yarısından fazlası topuk kanı alımı sırasında hissedilen ağrının yönetimine ilişkin eğitim almamış olmakla birlikte nonfarmakolojik yöntemlere ilişkin bilgilerinin iyi olduğu görülmüştür. Buna rağmen spesifik olarak topuk kanı alımına bağlı gelişen ağrı ile ilgili nonfarmakolojik yöntem uygulama oranının düşük olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda, sağlık kurumlarında ağrı kontrolü protokollerinin oluşturularak uygulamaya konulması önerilebilir.

AğrıBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
İrem Nur Aygül
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nekrotizan enterokolit olgularında Rotavirüs enfeksiyonlarının rolü ve sitokinlerle ilişkisi

Amaç: Nekrotizan enterokolit patogenezinde Rotavirus enfeksiyonunun rolü ve interlökin 6, interlökin 8 ve tümör nekroz faktör alfa ile ilişkisinin araştırılması.Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmadaki çalışma grubu (Grup 1), Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde nekrotizan enterokolit şüphesi veya tanısıyla izlenmekte olan hastalardan, kontrol grubu (Grup 2) ise benzer postnatal yaşta, başka nedenlerle yatmakta olan hastalardan oluşturuldu. Nekrotizan enterokolit olguları modifiye Bell kriterlerine göre evrelendi. Gaita örneklerinde Latex yöntemi ile Rotavirus antijeni araştırıldı. İnterlökin 6, 8 ve TNF ? değerleri, 0. ve 48. saatlerde alınan serum örneklerinde mikro ELISA yöntemi ile tespit edildi. Gruplar klinik ve laboratuvar özellikleri yönünden karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışma grubuna alınan 31 hasta ile, kontrol grubuna alınan 30 hasta prospektif olarak incelendi. Gruplar arasında cinsiyet, doğum ağırlığı ve intrauterin büyüme açısından anlamlı fark yoktu. Nekrotizan enterokolitli hastaların gebelik süreleri, kontrol grubundakilerden anlamlı şekilde daha kısa, hastanede yatış daha uzun bulundu (sırasıyla p=0,031, p=0,007). Rotavirus pozitifliği nekrotizan enterokolitli hastalarda % 41,9 iken, kontrol grubunda % 6,7 idi (p=0,001). Gaitada Rotavirus tespit edilen olgularda, tespit edilemeyenlere göre nekrotizan enterokolit gelişme olasılığı 10 kat fazla bulundu. Rotavirus pozitif olan nekrotizan enterokolit olgularından % 38,5'i evre I, % 53,8'i evre II, % 7,7'si evre III olgular idi. Grup 1'de IL 6'nın 0. saat ve 48. saat değerleri, Grup 2'nin 0. saat ve 48. saat değerlerinden düşük bulundu (0. saat için p=0,448 ve 48. saat için p=0.016). Rotavirus pozitif nekrotizan enterokolitli hastalarda IL 6'ın 0. ve 48. saat değerleri, Rotavirus tespit edilemeyenlere göre daha düşük bulundu (0. saat için p=0,609 ve 48. saat için p=0,017). Grup 1'de IL 8'in 0. saat ve 48. saat değerleri, Grup 2'deki değerlere oranla istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek idi (0. saat için p=0,000 ve 48. saat için p=0,023). Nekrotizan enterokolitli hastalarda, Rotavirus pozitif olgularda interlökin 8 0. saat ve 48. saat değerleri, Rotavirus tespit edilmeyen nekrotizan enterokolit olgulardaki IL 8'in 0. saat ve 48. değerlerine göre yüksek tespit edildi (sırasıyla p=0,007 ve p=0,004). Nekrotizan enterokolitli hastalarda TNF-?'nın 0. saat ve 48. saat değerleri, kontrol grubuna göre yüksek bulundu (0. saat için p=0,516 ve 48. saat için p=0,048). Grup 1'de Rotavirus pozitif olgularda TNF-? 0. ve 48. saat değerleri Rotavirus negatif olguların değerlerinden hafif yüksek bulundu (sırasıyla p=0,352 ve p=0,880).Sonuç: Nekrotizan enterokolit, prematüre yenidoğanlarda önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Nekrotizan enterokolitli olgularda yüksek oranda Rotavirus pozitifliği saptanması; Rotavirus pozitif NEK'li olgularda IL 6 düzeylerinin düşmesi, IL 8 ve TNF-? düzeylerinin yükselmesi, bu hastalığın patogenezinde Rotavirusun rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Rotaviruslara bağlı nekrotizan enterokolit olgularının prognozları daha iyi olmakla beraber, salgınlara yol açabilen virusa karşı önlem alınması, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde sağkalımın artması yönünden olumlu katkı sağlayacaktır.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+4
Efsun Gargun Sızmaz
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Risk faktörü taşıyan yenidoğanlarda otoakustik emisyon, işitsel beyin sapı davranım odyometrisi (Tarama ve diagnostik) bulguları

Erken bebeklik döneminde normal işitmeye sahip olmak, konuşma ve lisan gelişiminin yanı sıra sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim açısından da oldukça önem taşımaktadır. Çalışmamızda; işitme kaybı açısından risk faktörlerini taşıyan yenidoğanlarda uyarılmış otoakustik emisyon testi (TEOAE), işitsel beyin sapı davranım odyometrisi (ABR), (tarama ve diagnostik) ile yapılan işitme taramasının sonuçları sunulmuştur.Yenidoğan işitme taraması kapsamında odyoloji ünitesinde Ocak 2009 ? Mart- 2010 yılları arasında toplam 940 bebek işitme taramasından geçirilmiştir. Çalışmamızda, işitme kaybı açısından risk faktörleri taşıyan 207 yenidoğan seçilmiştir. Yenidoğan işitme taraması protokolüne göre çalışmamızda, bu 207 bebeğe işitme fonksiyonlarını değerlendirmek için TEOAE, tarama ABR ve diagnostik ABR uygulanmıştır. Yüksek risk grubundaki 207 yenidoğan, Joint Comittee on Infant Hearing (JCIH) - 2007'de belirtilen yüksek risk kriterleri dikkate alınarak seçilmiştir.207 yenidoğana birinci basamak taramada; TEOAE+ tarama ABR, ikinci basamakta ise diagnostik ABR uygulanmıştır. Yapılan birinci basamak tarama sonuçlarına göre bilateral her iki testende `kalan' , 39 yenidoğana diagnostik ABR yapılmıştır.Yüksek risk grubundaki bu 39 yenidoğana işitme fonksiyonlarını değerlendirmek için yapılan TEOAE, tarama ABR ve diagnostik ABR sonucunda; 23 bebek normal işitmeli,16 yenidoğan işitme kayıplı (%7.73) olarak bulunmuştur. İşitme kaybı tespit edilen hastalara işitme cihazı verilerek takibe alınmıştır.İşitme kaybı açısından yüksek risk faktörlerinin iyi bilinmesi ve bu riskleri taşıyan infantlara işitme taraması uygulanması, işitme kaybı olan çocuğun erken tanısında ve rehabilitasyonunda çok önemlidir.Bu nedenle de doğum kliniklerinde ve yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde görevli personelin bu konuda bilgilendirilmesi ve duyarlı olması büyük önem taşımaktadır. Bu bölümlerde sorumlu olan personelle, kulak burun boğaz ve odyoloji ünitesi sıkı bir işbirliği içinde çalışması zorunludur.Anahtar kelimeler: : Yenidoğan işitme taraması, Otoakustik emisyon, Tarama işitsel beyinsapı cevabı, Diagnostik ABR

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Cabbar Çadırcı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çoğul gebeliklerde perinatal sonuçlar

Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde gerçekleşen, spontan çoğul gebelikleri ve invitrofertilizasyon yöntemi sonucu oluşmuş çoğul gebelikleri inceleyerek perinatal sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında Ocak 2005 ile Aralık 2009 tarihleri arasında gerçekleşen çoğul gebelikler retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan olgular; gebeliklerinin yıllara göre dağılımı? gebelerin yaş ortalaması, ortalama gebelik haftası, parite, doğum şekli, doğum ağırlığı, EMR varlığı¸ gebeliklerin spontan mı yoksa tedaviyle mi oluştuğu, tedavi ile oluştuysa hangi tür yardımcı üreme tekniklerinin kullanıldığı, cinsiyet, sezaryen endikasyonları, abortus ortalamaları, doğum sırasındaki prezantasyonları, fetal problemler, gebeliklerin koryoniste ve amniyosite durumları, fetal redüksiyon, fetuslar arasındaki diskordans durumları gebelik anemisi, anneye kan transfüzyonu, serklaj, abortus imminens, emezis gravidarum, hiperemezis, APGAR değerleri? HTC doğum öncesi ve sonrası, RH uyuşmazlığı, BMI, yoğun bakım gereksinimleri, yatış nedenleri ölü doğan¸ gebelikte ortaya çıkan obstetrik komplikasyonlar açısından incelendi. Gruplar arasında morbidite ve mortalite yönünden fark araştırıldı.Bulgular: Çalışma kriterlerine uyan toplam 29 spontan ve 40 tedavi gebelik olgusu çalışmaya alındı. iki grup karşılaştırıldığında anne yaşı ortalamaları gruplar arası fark anlamlı bulundu. Bebeklerin ortalama gebelik haftaları ve ortalama doğum ağırlıkları her iki grupta da düşüktü ve gruplar arası fark anlamlı bulundu. Bebeklerin 1. ve 5. dakika APGAR değerleri ortalamaları karşılaştırıldığında spontan grupta ve tedavi grubunda sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Apgar skoru düşüklüğü ile prematürite ve immatürite arasında anlamlı ilişki saptandı. EMR sıklığında; Tedavi gebeliği ile spontan gebelik arasında istatistiksel olarak ilişkide anlamlı farklılık bulunamadı. Perinatal mortalite ile gebelik haftası ve düşük doğum ağırlığı arasında istatistiksel anlamlılık mevcuttu, yatış nedenleri, hastanede kalış süreleri, yoğun bakım gereksinimleri, ölen bebek sayıları açısından ortalamalar benzerdi. iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu.

Anne ölümleriBebek ölümleriBebek-prematür+7
Necdet Öncü
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Polikliniğinde tanı alan veya takibe giren kalıtsal metabolik hastalığı olan hastaların tanılarının, klinik ve laboratuar bulgularının analizi ile takip sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Polikliniğinde tanı alan veya takibe giren kalıtsal metabolik hastalığı olan hastaların tanı alma ve tedavi süreçleri ile prognozları incelendi.Bu yolla geniş bir intervali olan ve akraba evliliğinin çok yoğun olduğu bölgemizin; kalıtsal metabolik hastalık profilini, hastaların tanı alma yaşlarını, tedavi alabilme ve tedaviye uyum oranlarını ve prognozlarını görerek; bundan sonra yapılması planlanan bölgesel veya ulusal düzeydeki tarama proğramlarına ışık tutabilmeyi hedefledik. Belli metabolik hastalık gruplarında ülke içindeki oranlarımız ile bölgemizin önemini vurgulamayı amaçladık.Gereç ve yöntem: 2009 yılından itibaren şüpheli ulusal yenidoğan tarama sonuçları nedeniyle polikliniğimize başvuran 1112 bebeğin, polikliniğimizde takipli 747 fenilketonüri ve 51 mukopolisakkaridoz, 48 Organik Asidemi, 21 Gaucher, 9 Fabry, 14 Nieman Pick, 16 sistinozis hastasının dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların doğum tarihi, başvuru yaşı, başvuru nedenleri, tanı yöntemleri, aile öyküleri, ebeveyn akrabalığı, takip süreleri, tedavi durumları, mental motor gelişim düzeyleri, tedaviden fayda görme oranları ve bununla ilgili olabilecek demografik özellikleri incelendi.Bulgular: Tarama programı ile fenilketonüride erken tanının mümkün hale geldiğini gördük. Psikomotor gelişim düzeyinin ise tarama ile erken tanı alan hastalarda çok iyi olduğunu gördük. Mukopolisakkaridoz, Organik Asidemi, Gaucher, Nieman Pick, Fabry, Sistinozis tanılarının ne kadar geç ve zor olduğunu tespit ettik. Ayrıca bu hasta grubunda takip düzeyinin yetersiz olduğu, devlet politikalarıyla öncelik ve destek verilmediği sürece bu hastalara gereken bakımın yeterli düzeylere çıkamayacağı görüldü. Aktif izlediğimiz hasta sayıları açısından ülkemizdeki diğer önemli merkezlerle kıyasladığımızda kısıtlı laboratuar imkanlarımız ve hekim sayımızın az oluşuna rağmen fenilketonüri, Gaucher, Fabry ve Nieman Pick tip C açısından ikinci Mukopolsakkaridozlar için dördüncü sırada olduğumuzu gördük.Sonuç: Çoğunluğu otozomal resesif olarak kalıtılan kalıtsal metabolik hastalıklar, ülkemizde akraba evliliği yaygın olduğu için fazladır. Bizim bölgemizde ise ülke geneline göre daha fazladır. Ülkemizdeki hekimlerin ve ailelerin bu konudaki bilgi düzeyi yetersizdir. Sağlık politikalarının kalıtsal metabolik hastalıklara yaklaşımının sadece tarama düzeyinde kalması yeterli değildir. Bu konuda sağlık politikalarının daha ileri götürülmesi gereklidir.Anahtar Kelimeler: Kalıtsal metabolik hastalık, organik asidemi, lizozomal depo hastalıkları, Gaucher, Maple Syrup Urine Hastalığı, Pompe, Nieman-Pick, Sistinozis, Biotidinaz, Fenilketonüri, Mukopolisakkaridoz, yenidoğan tarama programı, Türkiye

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıFenilketonüri+7
Adem Kara
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki bebeklere uygulanan kanguru bakımının, bebeklerin ağrı düzeyine etkisi

Bu araştırma, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine (YYBÜ) yatırılan zamanından önce doğan bebeklere uygulanan kanguru bakımının (KB), topuktan kan alımı sırasında oluşan ağrıyı azaltma üzerine etkisini incelemek amacıyla deneysel olarak yapıldı. Haziran 2012–Kasım 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Balcalı Araştırma ve Uygulama Hastanesi YYBÜ'nde yatan, zamanından önce doğan yenidoğan ve anneleri, araştırma evrenini, oluşturdu. Bu tarihlerde yatan, vaka seçim kriterlerine uyan toplam 45 zamanından önce doğan bebek ve annesi örneklemi oluşturdu. Bu bebekler deney (sayı: 21) ve kontrol (sayı: 24) gruplarına gelişigüzel biçimde atandı. Verilerin toplanmasında; anket formu, video kamera, monitör ve kan alma işleminde bebeğin davranışsal ve fizyolojik yanıtlarını değerlendirmek amacıyla Prematüre Bebek Ağrı Profili (PIPP) kullanıldı. Veriler Statistical Package for Social Sciences 18.0 (SPSS) paket programı kullanılarak değerlendirildi. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma olarak özetlendi. Verilerin değerlendirilmesinde Ki kare, Mann Whitney U ve T testi kullanıldı. Yenidoğanlar 32-36 hafta arası doğumlu, kontrol grubundaki yenidoğanların %58'i deney grubundaki yenidoğanların %67'si kız bebek olup, kontrol ve deney grubunun tanıtıcı özellikleri karşılaştırıldığında her iki grupta istatistiksel olarak benzer bulundu. Araştırmada invaziv girişim öncesi PIPP skoru her iki grupta benzer (p=0.897), invaziv girişim sırasında PIPP skoru deney grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşük (p<0.001), invaziv girişim sonrasında ise PIPP skorları her iki grupta da istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0.195). Sonuç olarak; invaziv girişimlerde zamanından önce doğan bebeklerin ağrısını azaltmada KB'nin etkili bir yöntem olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Ağrı, kanguru bakımı, prematüre, prematüre bebek ağrı profili, topuk kanı alımı.

AğrıBebek bakımıBebek-prematür+5
Sibel Tazegül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epidural analjezi uygulanmış hastalarda epidural analjezinin doğum eylemi ve yenidoğan sonuçlarına etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Kadınların hayatları boyunca yaşayabilecekleri en şiddetli ağrılardan biri doğum ağrısıdır. 30 yılı aşkın süredir doğum analjezisinde epidural analjezi yaygın olarak kullanılmaktadır. Normal doğum sırasında analjezi amaçlı epidural uygulanmış hastalarda epidural analjezinin doğum eylemi ve neonatal sonuçlara etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç – Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine 1 Ocak 2013 tarihinden 31 Aralık 2013 tarihine kadar başvuran, doğum eylemi başlamış ya da doğum için yatırılmış olan hastaların gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 17-39 yaş arası, 34-41. gebelik haftaları arasında, baş gelişi ve tekiz gebeliği olan, muayenede sefalopelvik uygunsuzluk düşündürmeyen, sistemik bir hastalığı olmayan, morbid obez olmayan, fetal kalp hızı monitörizasyonu reaktif ve amnion mayisi yeterli olan 106 gebe alındı. Aynı özelliklere sahip 251 gebe de kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalara epidural analjezi hakkında detaylı bilgi verilerek onamları alındı. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravide, parite ) ve obstetrik sonuçlar; ( travayda güven vermeyen fetal kalp atım hızı paterni, doğum evrelerinin süreleri, mekonyumlu amniyotik mayi varlığı, doğum şekli, operatif vajinal doğum ihtiyacı, doğum sırasında epizyotomi açma oranı ) neonatal sonuçlar; ( preterm doğum, postterm doğum, doğum ağırlığı, APGAR skoru, perinatal mortalite, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri < 0,05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya doğum sırasında epidural analjezi uygulanan 106, kontrol grubuna 251 hasta dahil edildi. Epiduralli grupta yaş ortalması 26,2 ∓ 5,72 , kontrol grubunun yaş ortalaması 28,1 ∓ 5,94 idi. Hastaların kilo ortalamaları epiduralli grupta 74,4 ∓ 12,39 , kontrol grubunda ise ortalama 75,5 ∓ 13,23 idi. Çalışmaya dahil olan her iki hasta grubunda ilk yatıştaki ortalama servikal açıklık 2,1 ∓ 1,1 idi. Çalışmaya katılan olguların gebelik haftaları 34 hafta ile 41 hafta arasında değişmekte olup epidural takılı olan grupta hastaların %18.9 'unun gebelik haftasının 34-36,6 haftası arasında olduğu; %59.4 'ünün 37- 39,6 hafta arasında olduğu; %21.7 'sinin ise 40 hafta ve üzerinde; kontrol grubundaki hastaların ise % 19,9 'unun gebelik haftasının 34-36 haftası arasında olduğu; % 53,4'ünün 37- 39 hafta arasında olduğu; % 26,7'sinin ise 40 hafta ve üzerinde olduğu tespit edildi. Doğumun birinci evresinin aktif fazında ortalama sure epiduralli grupta 3 saat iken kontrol grubunda ise 2 saat idi. Doğumun ikinci evresinin süresi ise epiduralli grupta 35 dakika kontrol grubunda ise ortalama 15 dakika idi. Aktif faz epiduralli grupta ortalama 1 saat , 2. evrenin süresi ise ortalama 20 dakika daha uzun izlendi. Doğumun 3. evresinde uzama ve ya komplikasyon epiduralli grupta % 2,1; epidural olmayan grupta ise % 1,6 oranında izlendi. Plasenta retansiyonu epiduralli grupta % 2,8 kontrol grubunda ise % 0,8 oranında izlendi. Doğum sonrası atoni epidural grupta % 3,8 görülürken kontrol grubunda % 1,6 olarak izlendi. Güven vermeyen fetal kalp atım hızı paterni epiduralli grupta % 2,8 iken kontrol grubunda % 8,8 olarak izlendi. Epiduralli grupta doğum sırasında epizyotomi açılan hasta oranı % 54,2 iken kontrol grubunda % 18,8 idi. Epiduralli gruptaki hastaların % 89,6' sı normal doğum, % 10,4' ünün sezaryen ile; kontrol grubundaki hastaların % 74,1' inin normal % 25,9' unun ise sezaryen ile doğum yaptığı izlendi. Gruplar arasında 1. ve 5. dakika APGAR düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Epiduralli grupta doğum sonrası yenidoğan yoğun bakımda takip ihtiyacı % 23,6 iken kontrol grubunda ise bu oran % 10,4 idi. Doğum analjezisi için epidural taktıran 106 hastadan 63 hasta analjezi amaçlı epidural ek doz ihtiyacı duydu. Ilk gebeliği olan hastaların ( n=66 ) % 65,2' si , ikinci veya daha fazla doğumu olan hastaların( n=40 ) % 50' sinin ek doz ihtiyacı oldu. Sonuç: Epidural analjezi ile normal doğum, hasta konforu açısından avantajlı bir yöntemdir. Fakat epidural analjezi doğum eyleminin aktif fazında ve 2. evrede uzamaya neden olabilmektedir. Yenidoğan etkilerinde APGAR skorlarında değişiklik olmasada yoğun bakımda takip ihtiyacı ile ilişkili bulundu. Anahtar sözcükler: Epidural analjezi, normal doğum, obstetrik ve fetal sonuçlar

AnaljeziAnaljezi-epiduralBebek-yenidoğmuş+4
Fahriye Gümüş
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geç prematüre doğan bebeklerin postnatal ilk 15 günde karşılaştıkları sorunların değerlendirilmes

Amaç: Gebelik haftası 340/7-366/7 haftalık olan preterm doğanların, term doğanlardan farklı risklere sahip oldukları düşünülmektedir. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2014 tarihleri arasında 34 0/7 - 36 6/7 gebelik haftaları arasında canlı doğan, geç prematüre bebeklerin ilk 15 günde karşılaştıkları sorunların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2014 tarihleri arasında 34 0/7 - 36 6/7 gebelik haftaları arasında canlı doğan geç prematüre bebekler dahil edildi. Bu bebeklerin postnatal ilk 15 gününde karşılaştıkları sorunlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2014 tarihleri arasında hastanemiz Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde toplam 3575 doğum (97 ikiz, 22 üçüz doğum) ile toplam 3716 bebek doğdu. Bu doğumların 1165'i (% 32,5) preterm doğumdu. Preterm doğumların ise 597'si (% 51,2) geç preterm doğumlardı. 597 geç preterm doğum (30 ikiz, 7 üçüz doğum) ile toplam 641 bebek doğdu. Geç prematüre doğan 641 bebek tüm doğan bebeklerin % 17,2'sini oluşturdu. Konjenital anomalisi olan 68 bebek ve doğum sonrası bilgilerine ulaşılamayan 107 bebek olmak üzere toplam 175 bebek çalışmaya alınmadı. Çalışmaya alınan bebek sayısı 466 olmak üzere; doğum sonrası ilk 24 saatte hastaneye yatan bebek sayısı 385 (% 82,6) ve doğumdan hemen sonra anne yanına verilen bebek sayısı 81 (% 17,4) idi. Geç prematüre 208 bebekte (% 44,6) sarılık, 124 bebekte (% 26,6) beslenme intoleransı, 60 bebekte (% 12,9) yenidoğan geçici takipnesi, 48 bebekte (% 10,3) hipoglisemi, 41 bebekte (% 8,8) respiratuar distres sendromu, 36 bebekte (% 7,7) pnömoni, 18 bebekte (% 3,9) erken neonatal sepsis, 6 bebekte (% 1,3) nozokomiyal sepsis, 1 bebekte (% 0,2) nekrotizan enterokolit saptandı. Doğumdan sonra hemen yatış gereken 385 geç prematüre bebeğin ortalama hastanede yatış süresi 10,5±8,1 (1-96) gündü. 59 bebek (% 12,7) postnatal 15 günden daha uzun hospitalize edildi. Geriye kalan 407 bebeğin (Doğumdan hemen sonra anne yanına verilen veya doğum sonrası ilk 24 saatte hastanede yatıp postnatal ilk 15 günü tamamlamadan taburcu olan bebekler) % 23,8'i (97) sarılık, % 7,6'sı (31) beslenme zorluğu ve % 0,49'u (2) solunum sıkıntısı nedeniyle hastaneye tekrar başvurdu. Hastaneye tekrar başvuran bebeklerin 44'ü (% 10,8) yeniden yatırıldı. Sonuç: Sonuç olarak geç preterm bebeklerin yenidoğan döneminde sarılık, beslenme intoleransı, hipoglisemi, solunum s ı k ı ntısı ve enfeksiyon riski gibi gelişebilecek hastalıklar açısından değerlendirilmeleri çok önemlidir. Anahtar kelimeler: Geç prematüre bebek, sarılık, beslenme intoleransı, yenidoğan geçici takipnesi, hipoglisemi, hastaneye yeniden başvuru.

Bebek beslenmesiBebek-prematürBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Ali Tunç
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal risk faktörlerinin respiratuvar distres sendromu üzerine etkisi

ÖZET Maternal Risk Faktörlerinin Respiratuvar Distres Sendromu Üzerine Etkisi Amaç: Bu çalışmada 26-32 gebelik haftasında doğan ve respiratuvar distres sendromu kliniği olan prematüre bebeklerdeki maternal risk faktörlerinin respiratuvar distres sendromu kliniği, prognozu üzerine etkisini ve prematüriteliğin akut ve uzun dönem sorunlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 01 Ocak 2014 ile 31 Aralık 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ünitesine yatırılmış 26-32 gebelik haftaları arasında olan 128 respiratuvar distres sendromlu prematüre bebeğin retrospektif olarak epikriz bilgilerinden; demografik özellikleri, doğum tarihi, gebelik haftaları, antenatal streoid kullanımı, anne yaşı, annedeki hastalık, ilaç ve madde kullanımı öyküleri, doğum şekli, cinsiyet, doğumdaki ölçümleri, APGAR skorları, yapılan tedaviler, prognoz, ventilatörde kalma süresi, hastanede yatış süresi veri toplama formalarına kaydedildi. Respiratuvar distres sendromu tanısı olanlardan tek bir maternal risk faktörü taşıyanlar vaka grubunu oluşturdu. Kontrol grubu ise maternal risk faktörü taşımayan respiratuvar distres sendromu'li hastalardan oluştu. Bulgular: Anne vücut kitle indeksi ile vaka ve kontrol grupları arasında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde fark saptandı (p=0,043). Gruplar ile nazal CPAP ve nazal SIMV süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,044). Toplam oksijen alma süresi ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. (p=0,047). Hastanede yatış süresi ile gruplar arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,041). Risk faktörü olarak gestasyonel diyabeti olanlar ile kontrol grubu arasında konvansiyonel modda ortalama izlem süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,040). Lojistik regresyon analizi ile vaka ve kontrol grupları arasında en etkili bağımsız değişkenler konvansiyonel mod süresi (p=0,042), HFOV süresi (p=0,010), toplam oksijen alma süresi (p=0,005) bulundu. Lojistik regresyon analizi sonucunda prognoz üzerinde en etkili değişkenler doğum ağırlığı (p=0,008), hastanede yatış süresi (p<0,05) ve konvansiyonel mod süresi (p=0,006) bulundu. Sonuç: Risk faktörü olan grubun daha fazla oksijene ihtiyaç duyması, mekanik ventilatör süresinde artış, hastanede yatış süresinin uzaması, prematüre sorunları ve komplikasyonların daha fazla görülmesi gibi sonuçlar nedeniyle bu risk faktörlerine sahip gebelerin izlenmesinde dikkatli olunması, gebelerin preterm doğuma ve olası risklerine karşı bilgilendirilmeleri gerekir. Anahtar sözcükler: Respiratuvar distres sendromu, maternal risk faktörleri, prematürite, prematüritelik sorunları, sigara

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Nilgün Kula
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Terapötik hipotermi uygulanan yenidoğanlarda beyin kaynaklı nörotrofik faktör düzeyleri

AMAÇ: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), perinatal asfiksi nedeniyle oluşan bir beyin hasarıdır. Terapötik hipotermi, standart tedavi protokolleri arasına girmesine rağmen neonatal HİE hala yenidoğan ölümlerinin ve uzun dönem kötü nörolojik prognozun en önemli nedenlerinden olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda neonatal hipoksik iskemik ensefalopatide serum BDNF düzeyini araştırmak, birinci evre HİE hastaları ile terapötik hipotermi uygulanan ikinci ve üçüncü evre HİE hastalarının serum BDNF düzeylerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Diğer bir amacımız ise serum BDNF düzeyleri ile olguların günlük klinik ve nörolojik olarak değerlendirildiği Thompson skorlaması arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 02.08.2018 ve 02.08.2019 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Ünitesi'nde takip edilen gebelik yaşı 36 hafta ve üstünde olan 30 neonatal HİE hastası ile kontrol grubu olarak Kadın Hastalıkları Servisi'nde anne yanında izlenmekte olan veya yenidoğan polikliniğine başvuran yaşamının 0-5. günündeki benzer özelliklerde ve eşit sayıda sağlıklı term yenidoğanlar alınmıştır. HİE ve kontrol gruplarından yaşamın 0-6. saatinde, 3. günde ve 5. günde serum BDNF düzeyleri için kan örnekleri alınmıştır. Serum örneklerinde BDNF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS paket programı ile yapılmış olup, analizlerde Student t-testi, Mann Whitney U testi, Pearson testi, Spearman testi, Friedman testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p˂0,05 olarak kabul edilmiştir. BULGULAR: Yaşamın 0-6. saatinde ortalama BDNF düzeyleri HİE grubunda 545,73±108,5 pg/mL, kontrol grubunda 633,77 ± 53,61 pg/mL olarak saptanmış olup, bu değer HİE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha düşük bulunmuştur (p<0,001). HİE 78 grubu ile kontrol grubunun 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,485, p=0,657). Orta- ağır HİE grubu ile hafif HİE grubu arasında 0-6. saat, 3. gün ve 5. gün BDNF değerleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,174, p=0,069, p=0,722). HİE grubunda 3. gün ve 5. gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı yüksek saptanmıştır (p=0,015, p=0,004). Kontrol grubunda beşinci gün BDNF düzeyleri 0-6. saat BDNF düzeylerine göre anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,002). HİE grubunda Thompson 1-5. gün skorları ile 3. gün BDNF değerleri arasında anlamlı pozitif ilişki saptanmıştır (p<0,05). SONUÇ: Yaşamın ilk altı saati içinde pasif hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında sağlıklı kontrollere göre serum BNDF düzeyleri daha düşüktür. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE olguları ile sağlıklı kontrollerin üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Terapötik hipotermi uygulamasının neonatal HİE hastalarında beklenen bu artışı modüle ettiği düşünülmektedir. Sağlıklı kontrollerde beşinci gün BDNF düzeyi yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre düşük iken, terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü ve beşinci gün BDNF düzeyleri yaşamın ilk altı saati içinde bakılan BDNF düzeyine göre daha yüksek bulunmuştur. Terapötik hipotermi uygulanan neonatal HİE hastalarında üçüncü gün bakılan BDNF düzeyi ile Thompson 1-5. gün skorları arasında pozitif anlamlı ilişki vardır, klinik olarak daha ağır seyreden vakaların üçüncü gün alınan BDNF düzeyleri daha yüksek olacaktır. Bu bulgu BDNF'nin neonatal HİE hastalarında kısa dönem prognozu öngörmede yardımcı olabilecek bir biyobelirteç olarak önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Neonatal hipoksik iskemik ensefalopati, terapötik hipotermi, BDNF, Thompson skoru, biyobelirteç

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Esma Tuğba Kaşıkçı Mermer
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon kontrolü

Giriş ve amaç: Hastane enfeksiyonu, semptomları, önemi, yan etkileri, sonuçları, önlemleri, mikroorganizmaların bulaşma yolları, personelin korunma yolları konularında hastane personeline eğitim verilmelidir. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde, tıbbi bakım uygulamalarında, enfeksiyon kontrol önlemleri açısından sorunların saptanması, gerekli önlemler hakkında eğitim verilmesi ve eğitimin bu uygulamalara etkisinin araştırılmasıdır. Materyal metot: Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 30 hemşire ve 9 hastabakıcıya uygulanmıştır. Ünitenin tıbbi bakım uygulamalarını değerlendirmek için el hijyeni gözlemi ve ünite denetimi yapılmıştır. Ünite hemşire ve temizlik personellerine, enfeksiyon kontrol önlemleri hakkında eğitim verilmiştir. Eğitim, 104 slayt içeren PowerPoint sunumu ile yapılmıştır. Gözlem ve denetimler, eğitim öncesi, eğitimden sonraki 1. ay ve 3. ay sonrasında olmak üzere üç kez tekrarlanmıştır. Araştırma verileri SPSS (Statistical for the Social Sciences) 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, hemşirelerin, el hijyeni sağlama oranı, aseptik işlemler öncesi durumunda, eğitim öncesi % 53, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda %80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Vücut sıvılarının bulaşma riski sonrasında, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %56, eğitimden sonrası 1. ayda % 80, eğitim sonrası 3. ayda %96 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Hasta çevresi ile temas sonrası, el hijyeni sağlama oranı, eğitim öncesi %40, eğitimden sonrası 1. ayda %83, eğitim sonrası 3. ayda % 80 olarak belirlenmiştir ve anlamlı bulunmuştur. Elde edilen bulgular, verilen eğitim sonrasında doğru tıbbi bakım uygulamalarında artma olduğunu göstermiştir. Eğitimde özellikle enfeksiyon kontrol önlemlerinin farkındalığın sağlandığı, denetimlerle de doğru tıbbi bakım uygulanmalarının arttığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda, yanlış ve doğru uygulamaların saptanması ve farkındalık oluşturulması için yapılan denetimlerin de önemli olduğu görülmüştür. Bu nedenle eğitimlerle beraber denetimlerin de sürekli olması, sonuçların personellerle paylaşılmasının önemi anlaşılmıştır. Eğitimler, yanlışların saptanması ve düzeltilmesi, doğruların devamlılığının sağlanması yönünde olmalıdır. Çalışmamızda, eğitimin ve etkili iletişimle yapılan denetimlerin, enfeksiyon kontrolü önlemlerini artırdığı görülmüştür.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıEnfeksiyon+4
Ayşe Ulus
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan tarama programını reddeden ailelerin tarama programlarına ilişkin bilgi, tutum ve davranışları ile ret nedenlerinin betimlenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı, birinci basamak sağlık kurumlarında sunulan koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında yer alan Yenidoğan Tarama Programı (NTP)'nın reddedilme nedenlerinin betimlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma nitel araştırma türü olan fenomenolojik tiptedir. NTP' yi reddeden 15 ebeveyn ile ikamet adreslerinde yüz yüze görüşme yapılmıştır. Yapılan görüşmeler kaydedilmiş ve deşifre edilerek yazılı hale getirilmiştir. Yazılı metin içerik analizi ile yorumlanmıştır. Verilerin işlenmesi ve analizinde MAXQDA programı kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan görüşmeler sonucunda, bireylerin sağlık davranışlarını içsel ve dışsal unsurlar ile ilişkilendirdikleri görüşmüş olup elde edilen bulgular; Atıf Kuramı, Sağlık İnanç Modeli ile Ekolojik Sistem Yaklaşımı çerçevesinde yorumlanmıştır. Sonuçlar: Annelerin bebeklerinden topuk kanı örneği alınırken koruma içgüdüsü ile hareket ederek bebeklerine zarar geleceğine inandıkları tespit edilmiştir. Ayrıca sağlık personeli ve bireyler arasında yaşanan iletişim sorunları ve yeterli bilgilendirme yapılmamasının NTP' nin reddetmesine neden olduğu bulunmuştur. Sağlık sisteminde hekimin iktidarının devam ettiği, bireylerin hekimlerin söylemleri doğrultusunda sağlık davranışı geliştirdikleri ancak bu durumun NTP için geçerli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. NTP' nin reddedilmesinde etkili olan diğer unsurların ise dini inançlar, aile, kültür ve geleneksel uygulamalar ile doğal yaşam isteği, alternatif tıp tercihi, kamu kurumlarına duyulan güvensizlik ve medyanın olumsuz etkisi olduğu tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Sağlık hizmetinin reddedilmesi, koruyucu sağlık hizmeti, Yenidoğan Tarama Programı, sosyal hizmet, halk sağlığı.

AileBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Rukiye Duygu Erdem
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan döneminde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilmiş hastalarda mortalite ve morbiditenin değerlendirilmesi

Amaç: En sık görülen konjenital anomali olan konjenital kalp hastalıkları, perinatal ve infantil ölümlerin en sık nedenlerindendir. Yenidoğan döneminde dahi yapılabilen müdahaleler ile konjenital kalp hastalıklarında sağ kalım artmıştır. Hastane morbiditeleri ve nörogelişimsel gecikme önlenmesi gereken önemli sorunlardır. Bu çalışmada yenidoğan döneminde konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat edilmiş hastalarda mortalite, hastane morbiditesi ve nörogelişimsel durum değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde 2014-2018 yıllarında, konjenital kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olmuş 142 hastanın yatışına ait mortalite, morbidite ve yaşayan hastalardaki nörogelişimsel düzey tanımlanarak; bu sonuçları etkileyebileceği düşünülen risk faktörleri araştırıldı. Bulgular: Operasyon sonrası 47 (% 33,1) hasta ex oldu. Doğum ağırlığı düşük, ark obstrüksiyonu olmayıp iki ventrikül tamirine uygun, RACHS-1 skoru yüksek, palyatif operasyon yapılan, erken reoperasyon ihtiyacı olan, postoperatif 12. saat laktat ve glukoz düzeyi yüksek, postoperatif 5. gün inotrop desteğine ihtiyaç duyan, böbrek yetmezliği gelişen, ECMO ihtiyacı olan hastalarda mortalite daha fazlaydı. Böbrek yetmezliği 8 (% 5,6); AV tam blok 4 (% 2,8); diyafragma paralizisi 5 (% 3,5); enfeksiyon 39 (% 27,5) hastada gelişti. ECMO 3 (% 2,1) hastaya yapıldı. Erken dönemde reoperasyon 22 (%15,5) hastada gerekti. Hastaların 52'sinde (% 48,6) uzamış mekanik ventilasyon; 102'sinde (%71,8) uzamış yatış vardı. En az bir morbidite gelişen hasta sayısı 116 (% 81.7) iken 71 (% 61,2) hastada çoklu morbidite vardı. Morbidite gelişen hastalarda mekanik ventilasyon ve yatış süresinin uzun olduğu görüldü. Nörogelişimsel test sonucuna göre 28 (% 73,7) hasta normal, 6 (% 15,8) hasta donuk normal, 4 (% 10,5) hasta yüksek normal düzeydeydi. Yüksek sonucu olan hastaların anne eğitim düzeyi daha yüksekti. Sonuç: Yenidoğan kardiyak cerrahisi sonrası mortalite ve morbidite hala yüksektir. Temel hedef mortalitenin azaltılmasının yanı sıra; mümkün olduğu kadar az morbidite ile hayatta kalma, hatta uzun vadeli sorunsuz yaşamdır. Anahtar Sözcükler: konjenital kalp hastalıkları, yenidoğan kardiyak cerrahi, mortalite, morbidite, nörogelişimsel düzey

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıCerrahi-kardiyovasküler+4
Maide Tanrıkulu
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Maternal iyot durumunun yeni doğan bebeğe etkisinin belirlenmesi

İyot Yetersizliği Hastalıkları (İYH) birçok insanı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. İyot eksikliği özellikle gebe ve emziren kadınlarda hem anne hem de bebek için olumsuz etkileri nedeniyle ciddi bir sorundur. Bu araştırmanın amacı gebe kadınlarda ve yenidoğanda idrarla medyan iyot atımı (İMİA) düzeylerinin ve etkilerinin belirlenmesidir. Çalışma tanımlayıcı, kesitsel bir çalışma olup Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne doğum için başvuran, gebelik yaşı 37 hafta ve daha büyük olan 60 gebe kadın ve 60 yenidoğan üzerinde yürütülmüştür. Gebelerin demografik özellikleri, 24 saatlik besin tüketimi, besin desteği kullanma durumu belirlenmiş ve antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Gebe kadınlarda ortalama (±SS) yaş 26,5±4,8 yıldır. Gebelerin %73,3'ü iyotlu tuz kullanmaktadır. Maternal İİA ortalama 163,4±79,6 (İyotlu tuz kullanan gebelerde: 192,9±71,1; iyotlu tuz kullanmayan gebelerde: 82,3±29,8 mcg/L, p=0,000, p<0,05) mcg/L ve yenidoğanda ise 113,5±44,9 (annesi iyotlu tuz kullanan yenidoğan: 129,3±41,4; annesi iyotlu tuz kullanmayan yenidoğan:70,2±16,6 mcg/L; p=0,000, p<0,05) mcg/L'dir. İyotlu tuz kullanan ve kullanmayan gebelerin medyan iyot atım değeri 163,5 ve 74,6 mcg/L iken annesi iyotlu tuz kullanan ve kullanmayan yeni doğanlarda bu değerler, 118,3 ve 67,4 mcg/L'dir. Gebe kadınların %3,3'ünde ağır iyot eksikliği (<50 mcg/L), %16,7'sinde orta eksiklik (50-99 mcg/L), %21,7'sinde hafif eksiklik (100-149 mcg/L), %50,0'ında yeterli düzey (150-249 mcg/L) ve %8,3'ünde fazla düzey (250-499 mcg/L) belirlenmiştir. Yenidoğanda ise eksiklik, yeterlilik ve fazlalık sırasıyla %33,3, %63,3 ve %3,3 olarak belirlenmiştir. İyotlu tuz kullanan gebelerin bebeklerinde eksiklik görülme sıklığı iyotlu tuz kullanmayanlara göre daha düşüktür (p=0,000, p<0,05). İdrarla iyot atımı ağır eksiklik gösteren gebelerin yenidoğan bebeklerinin vücut ağırlığı ortalaması 2200,0±282,8 gram, yeterli olanların 3308,0±384,8 ve fazla olanların 3450,0±70,7 gramdır. Annenin idrar iyot atımı arttıkça yenidoğanın vücut ağırlığının arttığı saptanmıştır (p=0,005, p<0,05). Annesi iyotlu tuz kullanan yenidoğanların boy uzunluğu, baş çevresi ve beden kütle indeksi (BKİ) değeri iyotlu tuz kullanmayanlara göre daha fazladır (p=0,000, p=0,001 p=0,04 p<0,05). İyotlu tuz kullanan gebe kadınların %95,5'inin yemeğe pişerken tuz eklediği ve bu gebelerin idrar iyot atımlarının, iyotlu tuzu yemeğe pişirdikten sonra ekleyenlere göre daha düşük olduğu bulunmuştur (p=0,001, p<0,05). Tüm bu bilgiler doğrultusunda, maternal iyot atım düzeyi yenidoğanın düzeyi ile paralellik göstermektedir ve maternal iyot eksikliği hem anne hem de yenidoğan için önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gebelerde ve bebeklerde iyot eksikliğinin önlenmesi için politikaların etkin uygulanması, yürütülmesi ve izlenmesi gerekmektedir.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Tülay Sönmez
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neonatal sepsis tanılı hastalardan alınan kültür materyallerinde mikroorganizmaların genetik profillenmesi

Amaç: Neonatal sepsis, yaşamın ilk ayında enfeksiyona ait sistemik belirti ve bulguların olduğu ve kan kültüründe özgül bir etkenin ürediği bir klinik sendromdur. Neonatoloji alanında yaşanan gelişmelere rağmen hala önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Sepsise ait özgül bulguların olmaması ve yenidoğan döneminde sık karşılaşılan enfeksiyon dışı klinik durumların da benzer bulgulara sahip olması tanının erken konularak tedaviye başlanmasını zorlaştırmaktadır. Sepsis tanısı klinik ve laboratuar bulgularının birlikte değerlendirilmesi ile konulur. Neonatal sepsis tanısını koymada sensitivitesi ve spesifitesi yüksek olan mükemmel bir belirteç bulunmamaktadır. Kan kültünde etkenin üretilmesi neonatal sepsis tanısında altın standart olmakla birlikte, düşük sensitivitesinin olması ve 24-72 saatte sonuç vermesi dezavantajları arasında yer almaktadır. Neonatal sepsis tanısında ilişkili gen ve/veya patojene yönelik moleküler çalışmalar hız kazanmıştır. Son dönemlerde özellikle patojenin tanımlanmasında kültürün yanısıra PCR temelli yöntemlerden de yararlanılmaya başlanmıştır. Direkt hasta örneklerinden birkaç saat içerisinde bu metotlar ile patojenler tespit edilebilmektedir. Yöntem: Çalışmada etkene özgü genomik RNA ve DNA bölgelerini hedefleyen, ters transkripsiyon (RT) ve gerçek zamanlı PCR (qPCR) (RT-qPCR) , nazofarengeal sürüntü ve periferik kan numunelerinden elde edilen nükleik asit izolatlarına uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya neonatal sepsis tanısı konulmuş 45 hasta dahil edildi. Neonatal sepsis tanısı koymada moleküler yöntemlerin yerini belirlemek için yaptığımız çalışmamızda hastaların %55,6'sında RSV, %42,2'sinde S.pneumoniae, %40'ında C.pneumoniae, %37,8'inde Rhinovirus, %35,6'sında Adenovirus, %28,9'unda Bocavirus, %20'sinde L.pneumophila, %13,3'ünde H.influenzae, %3,4'ünde M.pneumoniae saptandı. Kan kültürü ve PCR sonuçlarında korelasyon görülmedi. Sonuç: Çalışmada sepsis açısından değerlendirilen bebeklerin örneklerinde eş zamanlı PCR incelemesi, sınırlı bilgi sağlamaktadır. Eş zamanlı PCR incelemesinin klinik duyarlılığı ile pozitif belirleyici değerin uygun şekilde değerlendirilmesi için kullanılan PCR kitinde tanımlanan mikroorganizmaların tür ve sayısının arttırılması gerekmektedir ve daha fazla sayıda, iyi tanımlanmış prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Neonatal sepsis, Polimeraz zincir reaksiyonu

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+3
Burcu Kesmez
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzamış sarılıklı yenidoğanlarda β -talasemi taşıyıcılık sıklığı ve öneminin belirlenmesi

Amaç: Uzamış sarılıklı yenidoğanlarda etyolojide anne sütü sarılığı, Coomb's pozitif ve negatif hemolitik nedenler, enfeksiyonlar, hipotirodi gibi metabolik endokrin nedenler, toksik nedenler, ilaçlar, kromozomal bozukluklar gibi birçok faktör sayılabilmektedir. Çalışmamızda, bu hastalardaki β-talasemi taşıyıcılık sıklığının ve öneminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Bu çalışma, CBÜ Çocuk Hematoloj polikliniğince Etik Kurul Onamı alınarak 2014 Eylül-2015 Eylül tarihleri arasında 1 yıllık süre içerisinde hastanemize başvuran ve tetkiklerinde uzamış sarılık tespit edilen 69 yenidoğan üzerinde yürütüldü. Vakalar ilk başvuruda uzamış sarılık etiyolojisi açısından hemogram, total indirekt bilirubin, DC testi, tam idrar tetkiki/idrar kültürü, idrarda indirgen madde, tiroid fonksiyon testleri, G6PD düzeyi ve periferik yaymaları ile değerlendirildi. β-talasemi taşıyıcılığının belirlenmesi açısından ise 1 yaşına gelen vakalarda hemogram ve hemoglobin elektroforezi değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilmiş olan 69 hastanın 29'u (%42) kız, 40'ı (%58) erkek olup hastaların 13 (%18.8) tanesi preterm, 56 (%81.2) tanesi term yenidoğanlardı. Uzamış sarılık etyolojisi açısından yapılan tetkikler sonucunda 68 hastanın 1'inde (%1.4) konjenital hipotiroidi saptandı. 69 hastanın 7 (%10.1) tanesinde enfeksiyon bulgusu (6 hastada idrar yolu enfeksiyonu ve 1 hastada pnömoni/sepsis) mevcuttu. G6PD bakılabilen 42 hastanın tümünde normal saptandı. İdrar indirgen madde 16 hastada çalışıldı ve 1 (%6.3) hastada patolojik saptandı. DC tetkiki tüm hastalarda negatif olarak saptandı. Hastaların 2 tanesinde grup uyuşmazlığı, 1 tanesinde Rh uyuşmalığı ve 1 hastada subgrup uyuşmazlığı ve 1 hastada herediter sferositoz saptandı. Hastaların %52.7' sinde etyolojik faktör saptanamadığından, bu hastaların uzamış sarılıklarının anne sütü sarılığı olduğu düşünüldü. Hastaların %26.5' i anemik saptanmıştır. Bu hastaların da %22.3' ünün Mentzer indeksi ≤13'tür. 45 hastanın 2'sinde (%4.4) Hb A2 yüksekliği, 6'sınde (%13.3) Hb F yüksekliği mevcuttu. Bu hastalardan 1'inde (%2.2) hem Hb F düzeyi hem de Hb A2 düzeyi yüksek olarak belirlendi. Anormal HPLC sonucu olan 7 (%15.5) hastanın 2'si ise (%4.4) klasik β-talasemi taşıyıcısı olarak değerlendirildi. Sonuç: Uzamış sarılıklı yenidoğanlarda HPLC ile %15.5 olguda anormal bulgu olmasına rağmen klasik β-talasemi taşıyıcılığı, Türkiye ortalamasının üzerinde ancak bölgesel populasyonla benzer saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Uzamış hiperbilirubinemi, β-talasemi taşıyıcı

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Özen Atik
Manisa Celal Bayar University
2017
00

Related subjects