Embriyo
70 theses under this subject heading
Hyperıcum perforatum'un gebe sıçanlarda embriyotoksik ve teratojenik etkisinin araştırılması
Depresyon tüm toplumu her yaşta etkileyen önemli bir hastalıktır ve gebelik döneminde görülme oranı %18-19 olarak bildirilmiştir. Hypericum perforatum (HP) antienflamatuar ve antiviral özellikleri olduğu gösterilen, yara iyileşmesi, inflamatuvar barsak hastalığı ya da depresyonda kullanılmaya başlanan, popüleritesi son zamanlarda artmış bitkisel bir üründür. "Bitkisel ürün daha zararsızdır" ön görüsü ile gebelikte, depresyonda HP kullanılmasının etkinliğini ve fetusun maruziyetinin güvenilir olduğunu değerlendiren kontrollü klinik çalışmalar mevcut değildir. Bu nedenle Hypericum perforatum' un fetal klinik, morfolojik ve histolojik bulgulara göre teratojenik etkilerini araştırmayı amaçladık. Kontrol grubuna sadece musluk suyu verilirken, 100 mg/kg ve 300 mg/kg olmak üzere düşük doz ve yüksek doz tedavi alan gruplara Hypericum perforatum içme suyuna karıştırılarak uygulandı. Tedaviye grupların gebelik oranını değerlendirmek için sıçan çiftleşmesinden bir hafta once başlandı ve muhtemel yan etkileri görmek için doğum gününe kadar devam edildi. Elde ettiğimiz sonuçlar şöyledir; ilaç tedavisi alan grupta kontrol grubuna göre gebelik oranı daha düşüktü ve tedavi edilen gruplarda da fetus sayısı azaldı; buna ek olarak yüksek doz tedavi gruplarında doğum zamanı ertelendi. Histolojik değerlendirmelerimize göre H&E uygulanan fetüslere ait karaciğer dokularında kontrol grubuna göre iltihabi reaksiyonların geliştiği, fokal nekrozun meydana geldiği ve nekrozun bulunduğu lobül içerisinde ortalama bir tane olduğu, yer yer hidropik ve vakuollü dejenerasyonun varlığı saptandı. Tüm gruplarda hematopoezisin devam ettiği görüldü. Böbrek dokularında kontrol grubuna göre glomerüllerin çaplarında küçülme olduğu, bowman kapsülünün yok olduğu, yoğun konjesyon varlığı, tübüllerde hidropik ve hiyalin dejenerasyon varlığı saptandı. Masson trikrom uyguladığımız plasentalarda bağlantı zonunda kontrol grubuna göre küçülme gözlendi. Morfolojik olarak ta tedavi alan grupların plasentaları daha küçüktü. iNOS uyguladığımız ve oksidatif hasarı açığa çıkardığımız IHC yönteminde karaciğer ve böbrek dokularında düşük doz alanlarda (100 mg/kg) , yüksek doz alanlara (300 mg/kg) göre daha az oksidatif hasar geliştiği gözlendi. Şimdiye kadar elde edilen tüm veriler, Hypericum Perforatum' un teratojenik ve embriyotoksik doz bağımlı olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızda Hypericum perforatum' un gebelikte kullanımını araştırdık. Gebelikte bitkisel ürünlerin "akılcı ilaç kullanımı" konusunda bilinçlenilmesi için gelecek çalışmalar sürdürülmelidir.
Fare embriyoları ile partenotlarının gelişimsel potansiyelleri ve morfolojik özelliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, in vitro koşullarda elde edilen insan embriyolarının deneyselamaçlarla kullanımı ile ilgili etik ve legal kaygılar temel alınarak doğal fareembriyoları ile fare oositlerinden partenogenetik aktivasyon protokolleri ileüretilen partenotların gelişimsel ve morfolojik olarak karşılaştırılması vepartenotların ne ölçüde embriyo yerine kullanılabileceğinin saptanmasıamaçlanmıştır.Çalışmada, 80 adet dişi ve 20 adet erkek olmak üzere toplam 100 adet farekullanıldı. Süperovulasyon sonrası farelerin yarısından, doğal yolla fertilize olmuşpreimplantasyon evresindeki embriyolar; kalan yarısından ise toplanan oositlerinstronsiyum ve sitokalazin B içeren medyum içerisinde aktive edilmesini izleyerekdiploid partenotlar elde edildi. İki grup hem gelişimsel yönden izlendi ve ışıkmikroskop altında değerlendirildi, hem de ince yapı düzeyinde incelendi.Gelişim takibi sonucu pronüklear aşamada elde edilen embriyolardan, ertesigün %89,19'u gelişimlerine devam etti ve 5. gün %43,24'ü blastokist evresineulaştı. Partenot eldesi için oviduktlardan toplanan olgun oositlerden %31,88oranında aktivasyon başarısı elde edildi. Dördüncü gün kontrolünde %3,75'inincanlılıklarını korudukları ve 2 tanesinin (%2,50) morula evresine ulaştığı görüldü.Embriyolar ile partenotların gelişimleri karşılaştırıldığında, partenotpotansiyelinin ilerleyen günlerde belirgin olarak azaldığı izlendi. Ultrastrüktürelolarak incelendiğinde, hem embriyolar hem de partenotların kortikal, ara veperinüklear yerleşimli organel topluluklarına sahip oldukları ve bu topluluklardahilinde mitokondriyonlar başta olmak üzere, lipid damlacıkları, lizozomalyapılar, ribozomlar, miyelin yapılar, agranüler ve granüler endoplazmikretikulum, fibriler kafes ve veziküler yapıların yer aldığı izlendi. Ayrıca gelişimilerledikçe embriyolarda multiveziküler cisimcik ve kristalloid yapılarıngörülmeye başlandığı fark edildi. Partenotlarda, ileri evre embriyolarda görülenbenzer oluşumlar yanısıra kristalloidler ile ilişkili organelsiz bölgeler gelişimindaha erken evrelerinde yer almakta idi.Sonuç olarak; özellikle gelişimin ilk gününde partenotlar ile embriyolarıngelişimsel potansiyelleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde benzerbulundu(p=0,98102). Ancak, ışık mikroskobik olarak hem embriyo hem departenotlar, blastomer boyutu ve regülaritesi, blastomer sitoplazmasınıngranülaritesi ve fragmentasyon kriterlerine göre değerlendirildiğinde, ilerleyengünlerde partenotlarda gelişme geriliği izlendi. Ultrastrüktürel olarak da özelliklepartenotlarda, multiveziküler cisimciklerde, miyelin ve kristalloid yapılarda artış,perinüklear bölgede organellerin azalması ve organelsiz bölgelerin ortaya çıkması,gibi dejeneratif belirtilerin embriyolara kıyasla daha erken evrelerde görülmeyebaşladığı dikkati çekti.
IVF-ICSI-ET sikluslarında luteal faz desteği için verilen progesteronun intramuskuler ve intravajinal kullanımının gebelik oranlarına etkisinin karşılaştırılması
İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi Sikluslarında Luteal Faz Desteğinde İntramusküler ve Vajinal Progesteron Kullanımının Gebelik Oranlarına EtkisiAmaç: Gonadotropin releasing hormon analogları (GnRHa) kullanılarak kontrollü ovaryan hiperstimulasyon yapılan İn Vitro Fertilizasyon - Embriyo Transferi sikluslarında, luteal faz desteği için intramuskuler progesteron ve vajinal progesteron ile elde edilen gebelik oranlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kontrollü ovaryen hiperstimulasyon ile birlikte İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu - Embriyo Transferi yapılan 66 hasta dahil edildi. Oosit toplanma gününden başlayarak 32 hastaya vajinal (günlük 90 mg jel) ve 34 hastaya intramuskuler progesteron (günlük 50 mg) verildi. İki grup arasında ß-hCG pozitifliği(?20 mİU/mL), klinik gebelik, canlı doğum ve implantasyon oranları karşılaştırıldı.Bulgular: İn Vitro Fertilizasyon - İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu ve Embriyo Transferi yapılan kadınlarda oosit toplanma günü başlanarak günde bir kez vajinal jel(90 mg) veya intramuskuler progesteron (50 mg) kullanılması ile benzer oranlarda ß-hCG pozitifliği, klinik gebelik, implantasyon oranları ve canlı doğum oranları görülmüştür.Sonuç: Luteal faz desteği olarak kullanılan vajinal progesteron desteği sonuçları ile intramuskuler progesteron desteği ile elde edilen sonuçlar benzer görüldü. Vajinal yolla progesteron desteğinin effektif ve hastalar tarafından daha kolay tolere edilebilen bir metod olması, luteal faz desteğinde vajinal yolun altın standart olmasını sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: in vitro fertilizasyon, intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu -embriyo transferi siklusları, progesteron, luteal faz desteği
Erken embriyonik dönemde alkalozdan savunma mekanizmasının incelenmesi
Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi, temel homeostatik mekanizmalardan biridir. Bu düzenleme, alkali şoklara karşı HCO3-/ Cl- değiştiricisi (AE), asidik şoklara karşı ise Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri ile gerçekleştirilir. Yeni canlının gelişimini sağlayacak olan oosit ve sonuçta gelişen embriyoların sağlıklı olabilmesi için, bu düzenleyicilerle pHi değerlerini dar sınırlar içinde tutmaları gerekir. Yapılan çalışmalar, profaz I aşamasındaki oositlerde AE aktif iken mayotik matürasyon sürecinde bu değiştiricinin baskılandığını göstermiştir. Bu çalışmada ise, saptanan bu değişimin daha sonraki embriyonik gelişim aşamalarında, pronüklear zigottan (PN) sekiz hücreli (8h) embriyolara kadar, incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada beş ? sekiz haftalık matür Balb/c soyu farelere süperovülasyon protokolü uygulanarak ve kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda PN zigot, iki hücreli (2h), dört hücreli (4h) ve 8h embriyolar elde edildi. Kültür ve kayıt solüsyonları olarak KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. Elde edilen zigot ve embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Zigot/embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, PN zigot aşamasında yüksek iken (0,068±0,01 pHU/dk) 2h, 4h ve 8h embriyo aşamasına kadar olan gelişimsel süreçte giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,058±0,01; 0,042±0,01 ve 0,033±0,01). Aktivitedeki bu azalma 8h aşamada, PN zigot ve 2h embriyo değerlerine göre, istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). PN zigot ve tüm embriyo aşamalarında indüklenmiş alkali şoklardan tam olarak iyileşme gerçekleşti. Çalışılan PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi, ortama eklenen DIDS ile anlamlı olarak baskılandı ancak DIDS, 8h embriyolarda etkisiz idi. Preimplantasyon aşamalarında bulunan PN zigot, 2h, 4h ve 8h embriyoların gelişim sürecinde AE aktivitesi giderek azalmakta, buna karşın çalışılan tüm aşamalarda alkalozdan iyileşme tam olarak gerçekleşmektedir. Bu iyileşme PN zigot, 2h ve 4h embriyolarda AE aktivitesi sayesinde olmakta iken 8h embriyolarda alkalozdan iyileşmenin doğası saptanamamıştır. Bu bulgular ışığında, gelişmekte ve metabolizmaları değişmekte olan embriyoların (daha fazla asidik yük oluştururlar), alkali ovidukttan asidik uterusa ilerlerken, metabolizma ve dış ortamlarına uygun şekilde savunma mekanizmalarını oluşturdukları sonucuna varılabilir. Anahtar Sözcükler: Anyon değiştirici, fare, hücre içi pH düzenlenmesi, zigot, embriyo
İn vivo ve in vitro koşullarda embriyonik alkaloz defans mekanizmasının karşılaştırılması
Her tür hücrede olduğu gibi, gelişen embriyolarda da hücre içi pH (pHi) regülasyonu hücrenin yaşamını devam ettirebilmesi için önemli bir faktördür. pHi düzenleyicilerinden biri olan HCO3-/Cl- değiştiricisi (anyon değiştiricisi, AE) alkalozdan savunmayı sağlarken, Na+/H+ ile Na+,HCO3-/Cl- değiştiricileri asidoza karşı embriyoları korumaktadır. Bu değiştiricilerin görevi, embriyoların daha iyi gelişim göstermeleri için pHi değerini belirli bir düzeyde tutmaktır. Alkali ortam olan oviduktta (tuba uterina) bulunan embriyoların AE aktivitesi yüksek olmasına karşılık embriyonik gelişim süreci boyunca ovidukttan uterusa doğru ilerlemesi ile AE aktivitesinde azalma görülmektedir. Bu çalışmada, in vivo gelişen ve in vitro koşullarda kültüre edilerek elde edilen embriyoların gelişim süreçlerinde (embriyogenez) AE aktivitesinin karşılaştırılması ve alkaloz savunma mekanizmasının etkinliği açısından farklılık olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c soyuna ait beş – sekiz haftalık erişkin farelere süperovülasyon protokolü uygulandı. Dişi farelerin matür erkek fareler ile kopülasyonları sağlanarak uygun zamanlarda, in vivo koşullarda gelişen iki (2-h), dört (4-h) ve sekiz hücreli (8-h) embriyolar ile morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. In vitro koşullarda ise pronüklear (PN) zigot kültürü ile 2-h, 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamasındaki embriyolar elde edildi. Her iki koşulda elde edilen embriyoların kayıtlarında KSOM esaslı solüsyonlar kullanıldı. İn vivo ve in vitro olarak elde edilen embriyolar, pH-sensitif florofor 2,7 bis karboksi etil 5-6 karboksi florosin (BCECF) ile yüklendi ve mikrospektrofluorometrik yöntem ile ratiometrik olarak pHi kayıtları alındı. Cl- uzaklaştırma metodu ile AE aktivitesi fonksiyonel olarak saptandı. Embriyoların amonyum puls tekniği ile indüklenen alkalozdan iyileşmeleri ve bu iyileşmelerin AE inhibitörü DIDS ile etkilenmesi incelendi. Hücreleri alkali şoklardan koruyan AE aktivitesi, in vivo koşullarda gelişen ve in vitro kültüre edilerek elde edilen 2-h embriyonik aşamalarda yüksek iken (0,052±0,01 vs 0,060±0,01 pHU/dk) 4-h, 8-h, morula ve blastokist aşamalarına kadar olan gelişimsel süreçte her iki koşulda da giderek azaldı (pHU/dk olarak sırasıyla; 0,040±0,00 vs 0,047±0,00; 0,031±0,00 vs 0,039±0,01; 0,024±0,01 vs 0,021±0,00; 0,017±0,01 vs 0,019±0,00). İki hücreli embriyonun AE aktivitesine göre 8-h, morula ve blastokist aşamalarındaki azalış her iki koşulda da istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Ancak in vivo ve in vitro olarak gelişen aynı aşama embriyoların AE aktiviteleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. İn vivo ve in vitro koşullarda elde edilen tüm embriyonik aşamalarda indüklenmiş alkalozdan iyileşme gerçekleşmiş olup dinlenim değerlerine dönmüştür. İndüklenmiş alkalozdan iyileşmeye, erken embriyonik aşamalarda ortama eklenen DIDS, in vivo ve in vitro embriyolarda anlamlı olarak etki gösterdi. Ancak DIDS, her iki koşulda da gelişen geç embriyonik aşamalarda etkisizdi. İndüklenmiş alkaloza in vivo ve in vitro gelişen embriyoların verdikleri yanıtlar arasında anlamlı fark saptanmadı. Embriyonik gelişim sürecinde AE aktivitesindeki azalma ve indüklenmiş alkalozdan iyileşme in vivo ve in vitro şartlarda benzer şekilde gerçekleşmiştir. Embriyo kültüründe en azından pHi homeostasinde bir farklılık olmaması, daha uzun süreli kültürlerle elde edilen embriyoların transferinin değerlendirilebileceğini işaret etmektedir. Bu bilgi ışığında, ileri aşamalardaki embriyolar daha yüksek oranda implante olabildiğinden, in vitro fertilizasyonda sıklıkla kullanılan 8-h embriyo transferi yerine gelişimin daha ileri aşamalarındaki embriyoların transferi değerlendirilebilir.
Hipoksi ve embriyonik kök hücre genlerinin larinks kanseri patogenezindeki rolü
Larinks kanseri, baş boyun kanserlerinin ortalama %25'ini oluşturmakta ve genellikle orta yaş ya da ileri yaş erkeklerde görülmektedir. Larinks kanserlerinin %90'dan fazlası yassı hücre kanserleridir. Solid tümörler bilinen tüm kanserlerin %90'ını oluşturmaktadır. Solid tümörlerin en yaygın özelliği ve önemli çevresel streslerden biri hipoksidir. Oksijen konsantrasyonunun fizyolojik seviyenin altına düşmesi, in vitroda insan embriyonik kök hücrelerinin devamlılığını, spontan farklılaşmanın azalmasını sağlamakta, kendini yenilemeyi desteklemektedir. Kök hücre ve kanser hücreleri arasındaki benzerlikler her iki grubun gen ekspresyonunun düzenlenmesinde ortak yolaklar olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda skuamoz hücreli larinks kanser teşhisi almış 26 hasta dahil edildi. Dokulardan RNA izolasyonu yapılarak tümör ve normal dokularda hipoksinin indüklediği faktörler ve embriyonik kök hücre genlerinin ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmamızda tümör dokularında HIF-1α, OCT4 ve NANOG genlerinin ekspresyonunun normal dokuyla karşılaştırıldığında arttığı saptandı. Ayrıca Hep2 larinks kanseri ve FaDu farenks kanseri hücre serileri hipoksiye maruz bırakılarak, hipoksinin, HIF-1α, HIF-2α, SOX2, OCT4, NANOG, CD133, ESRRA genleri üzerindeki etkisi belirlendi. Çalışmamızda hipoksiye maruz bırakılan Hep-2 hücrelerinde HIF-1α, HIF-2α, SOX2, OCT4, NANOG, CD133 ve ESRRA genlerinin mRNA ekspresyonlarında artış gözlenirken, FaDu hücrelerinde HIF-1α ve SOX2 mRNA ekspresyonunda azalma, HIF-2α, OCT4, NANOG, CD133 ve ESRRA mRNA ekspresyonlarında artma gözlenmiştir. Hücreler ESRRA inhibitörü XCT790 ile muamele edildiğinde, hücrelerde hipoksinin indüklediği gen ekspresyon profilinin değiştiği saptanmıştır. Bu çalışma sonunda larinks kanseri tedavisinde hipoksinin etkisini azaltılmasında yeni stratejiler geliştirilmesine yönelik bir yaklaşım sunulmuş oldu. Anahtar kelimeler: Larinks kanseri, hipoksi, embriyonik kök hücre genleri,Real Time-PCR
Uzun süreli steroid baskısı altındaki farelerde oluşturulan yara modelinde fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesi üzerine olan etkisi
Kronik hastalıklara bağlı uzun dönem steroid kullanımı yara iyileşmesini geciktirerek kronik yaralara neden olmaktadır. Deksametazon sıklıkla kullanılan glukokortikoidlerden biridir. Bu uzmanlık tezinin amacı farelerde uzun dönem steroid kullanımında, fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinosit benzeri hücrelerin yara iyileşmesine etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesidir. 64 adet balb-c tipi erkek fare sadece yara modeli oluşturulan (yara grubu); yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan (hücre grubu); 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulandıktan sonra yara yeri oluşturulan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid grubu) ve yara modeli oluşturulmadan önce 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulanan, yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid+hücre grubu) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yara yerine uygulanacak olan keratinosit benzeri hücrelerin, fare embriyonik kök hücrelerinin fare fibroblastları ile kültüre edilmesi ile çoğaltıldı, BMP-4 uygulaması ile farklılaştırıldı, sitokeratin-8 ve sitokeratin-14 seviyelerinin hem immünositokimyasal hem de akış sitometrisi ile doğrulanmasıyla karakterizasyonları tamamlandı. Keratinosit benzeri hücreler sadece hücre ve hücre+steroid grubuna bir kez uygulandı, deksametazon uygulamasına steriod ve hücre+steroid grubunda yara oluşturulduktan sonra 21 gün boyunca devam edildi. Yara oluşturulması sonrası 10. ve 21. günlerde alınan deri doku kesitleri öncelikle hematoksilen-eozin boyaması ile değerlendirildi. Sonrasında sitokeratin-8, sitokeratin-14, MCP-1, TNF-α, VEGF, IL-1β ve COL1A1'in dağılımları immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı. Sonuçlar uzun dönem steroid varlığında (21 gün) histokimyasal olarak yara iyileşmesinin hücre uygulaması ile pozitif yönde etkilendiğini, immünohistokimyasal olarak keratinosit benzeri hücrelerin yara yerinde sitokeratin ekspresyonuna devam ettiğini, 21 gün boyunca bazal düzeyde kalan TNF-α'ya karşın negatif izlenen IL-1β'ya ek olarak MCP-1, VEGF ve COL1A1 seviyelerindeki artış birlikte yara yerine hücre uygulamasının keratinizasyonu destekleyerek yara iyileşmesine katkı sağlandığını gösterdi. Bu uzmanlık tezi klinik pratik için bir ön bilgi sağlamıştır, halen farklı gereç ve yöntemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Analysis of sperm cytoplasmic mRNA content with special reference to the storage temperature and its possible impact on early embryonic development
Aims: The current study aims to investigate five mRNA necessary for chromatin decompaction and demetilation and mRNA degradation in Oryctolagus cuniculus sperm cytoplasm. The investigation was implemented on three groups, one fresh control and two stored at different temperatures such as 4°C and 15°C to investigate also an impact of storage temperature on possible mRNA self decay. The results would be beneficial for understanding of maternal – paternal genes interplay during the very first hours of the embryonic development and the impact of paternal genes on the basic tasks implementation just before the embryonic genome activation (EGA). This knowledge would help to improve ART success rates by development better medium, storage and ICSI techniques for the cases with unexplained infertility. Materials and Methods: Sperm for the current project was collected once or twice a week (during 7 weeks) using artificial vagina from adult male rabbits known to be fertile. After dilution, the samples were divided into two equal groups. The first group of the samples was stored at 4°C and the second one was stored at 15°C for 72 hours. At the end of this period, a freshly taken ejaculate after examinations was also added as a control group (without previous storage). The mRNA was isolated, cDNA synthesized and qRT-PCR performed. For the gene expression comparison among the groups the ΔCT method was used as a normalization method, and the Independent Samples one-sided T Test was used to decide on the significance of the intergroups differences with the 0.05 level of significance. Statistic analyses were performed using SPSS (Statistical Packag for Social Sciences) for Windows 22. xiv Results: The study has confirmed that sperm cytoplasm indeed contains paternally produced mRNA, and this study could determine five gene transcripts in Oryctolagus Cuniculus sperm cytoplasm: CNOT1, CNOT8, TET3, NPM2 and XRN1. Moreover, CNOT8 and CNOT1 were present the most, XRN1 and NPM2 were present the least. According to the Independent Samples T Test, TET3 transcripts' sensitive to low storage temperatures was claimed with 87% of statistical power at 0.95 significance. Conclusion: The current study has met it's research goals succesfully. It has added valuable research data to the field of research in sperm cytoplasmic content and to the whole field of embryology. This research contribution has also added to the field of knowledge on Oryctolagus cuniculus species.
Siklik GMP amp sentaz / interferon genlerinin uyarıcısı yolağının embriyolojik gelişim sürecindeki yeri
Amaç: Sitozolik DNA'yı tanıyarak inflamatuar süreçleri aktive eden cGAS/STING yolağıdır. Fertilizasyonda bu yolağın baskılanması beklenmektedir. Eğer bu yolak baskılanmazsa inflamatuar süreçler aktive olarak fertilizasyon başarısızlığına veya da erken embriyonik gelişimde bozukluğa yol açabilir. Bu çalışmada cGAS/STING yolağının embriyolojik gelişim sürecindeki yerinin belirlenmesi, fertilizasyona ve embriyolojik gelişime etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Balb/C cinsi farelerden üç grup oluşturulmuştur. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: Fertilizasyon grubu (Çiftleştirildikten sonra embriyonik 1. gün sakrifiye edilen grup; n:15), Grup 3: İmplantasyon grubu (Çiftleştirildikten sonra embriyonik 4,5. gün sakrifiye edilen grup; n:15). Grup 1 ve Grup 3' de Hematoksilen ve Eozin ile cGAS, STING, NLRP14, IRF3 ve IFN primer antikorları ile indirekt immunohistokimya metodu uygulanmıştır. Grup 2'de ise 1 günlük embriyolar toplanıp, immunflorasan boyama yapılmıştır. Bulgular: Kontrol grubunda, cGAS/STING yolağının ve bu yolağın negatif regülatörü NLRP14'ün varlığı indirekt immunohistokimya ile gösterilmiştir. Fertilizasyondan sonra 1 ve 4,5. günlerdeki embriyolarda yüksek cGAS ve STING immunoreaktiviteleri ile orta düzeyde IRF3 ve IFN immunoreaktiviteleri, negatif NLRP14 immunoreaktivitesi saptanmıştır. Sonuç ve Yorum: Kontrol grubu, embriyonik 1 ve 4,5. günlerdeki cGAS/STING yolağına ait moleküllerin ve bu yolağın negatif düzenleyicisi olan NLRP14'ün immunoreaktivite düzeyleri saptanmıştır. Özellikle NLRP14'ün fertilizasyon ve erken embriyo gelişiminde nükleik asit algılayıcı yolağın suprese edilmesinde önemli olduğu ve açıklanamayan infertilite olgularında göz önüne alınması gerektiği öne çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: cGAS, STING, NLRP14, fertilizasyon, implantasyon, ovaryum, testis
Nikotin maruziyetinin fare embriyonik kök hücrelerinde nöronal farklılaşma üzerine etkisi
Günlük hayatımızın her evresinde birçok biyolojik, fiziksel ve kimyasal ajanlara maruz kalmamız ciddi sağlık problemlerine yol açmaktadır. Hatta bu ajanlara maruziyetimiz, belki de yaşamımızın en önemli evresi diyebileceğimiz organizmanın temelinin atılıp oluşturulduğu fetal dönemden başlamaktadır. Nikotin de, bu kimyasal ajanlardan biridir. Fetal gelişim sırasında nikotine maruz kalmanın hem anne hem de fetüs için zararlı etkilerinin olduğu ileri sürülmüş ancak bu etkilerin hücresel düzeyde anlaşılabilmesi için bu konudaki çalışmaların artırılması gerekmektedir. Biz de bu tez çalışmasında gelişim sürecinde nikotine maruz kalmanın etkilerini incelemeyi amaçladık. Bu amaçla fare embriyonik kök hücrelerini in vitro ortamda nikotine maruz bırakarak farklılaştırdık. Farklılaşma sırasında ve sonunda kültürdeki hücreleri toplayarak Gfap, Nestin, O4, β-3 Tubulin ve Map2 proteinlerine immünohistokimyasal boyama (İHC) ile baktık. Real Time PCR analizi ile de NEUROG2, RBFOX3, TUBB3, GSK3B ve PAX6 genlerinin ekspresyonlarına baktık. Çalışmamızın sonunda; nikotine maruz kalan grubumuzda gen ekspresyonlarının değiştiği, kontrol grubuna nazaran gen ekspresyonlarında azalma olduğu görüldü. İHC sonuçlarında Map2, β-3 Tubulin ve O4 ekspresyonlarında nikotinli gruplarda nikotinsizlere nazaran azalma olduğuGfap ve Nestinde ise 21. gün hariç diğer günlerde azalma olduğu görülmüştür.
Fibroblast büyüme faktörü-2 bloklamasının tavuk embriyosunda kraniyal sütür gelişimine etkileri
Kranial kubbenin normal büyümesi ve morfogenezi, sütürlerdeki hücre proliferasyonu ile kranial kemiklerin kenarlarındaki osteogenez arasındaki dengeyi yansıtmaktadır. Klinik bir durum olan kraniyosinostozda, erken osteojenik farklılaşmadan dolayı sütürler prematür birleşir ve kraniofasiyal malformasyon meydana gelir. Günümüzde, bazı fibroblast büyüme faktör (FGF) reseptör genlerindeki mutasyonlar major kraniyosinostotik sendromlar için sorumlu tutulmuştur. Tavuk embriyosu kranial kubbelerindeki endojen FGF-2 ligandlarının seviyelerini manipüle etmek ve morfogenezi bozmak için antikor bloklama yöntemi kullanılmıştır. FGF-2'nin yüksek ve düşük seviyeleri farklı tepkiler verilmesine neden olmaktadır. Bu farklı seviyeler arasındaki denge normal kranial morfogenezi sağlamaktadır. Bu çalışmada, literatür bilgileri ışığında deneysel model olarak tavuk embriyosu gelişimi kullanılarak FGF-2 bloklaması ile kranial sütür gelişimi, deneysel kraniyosnostoz oluşumuna etkisi ve kemikleşme öncesi ve sonrasında oluşabilecek değişikliklerin morfolojik, histolojik ve protein düzeyinde incelenmesi amaçlandı. Bu süreçte oksidatif stres ile hücre ölümünün ilişkisi araştırıldı. Çalışmamızda Bornova Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nden temin edilen spesifik patojen içermeyen (SPF, specific pathogen free) 120 adet tavuk yumurtası kullanıldı. Yumurtalar, 37,5oC sıcaklıkta, yaklaşık %60-80 nem orana sahip etüvde inkübe edildi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu 20 denek. İkinci grup fosfat tampon solüsyonu (PBS; Posphate buffer solution) verilen, üçüncü grup 0,01 μg/ml anti-bFGF-2 ve dördüncü grupta 0,1 μg/ml anti-bFGF-2 ile bloklama yapılan grup olarak oluşturuldu. İkinci üçüncü ve dördüncü gruplar içinde uygulama yapılan günlere göre E2 (2. gün), E4 (4. gün), E6 (6.gün), E8 (8. gün) olmak üzere 4 alt grup oluşturuldu. PBS verilen 2. grupta her alt grup için 5'er adet toplam 20 adet, anti-FGF-2 ile bloklama yapılan 3. ve 4. gruptada her alt grupta 10'ar adet toplam 80 adet denek kullanıldı. Gelişimin farklı aşamalarında anti-temel fibroblast büyüme faktörü-2 (anti basic fibroblast growth factor 2, anti-bFGF-2) uygulandı. Fertilize yumurtalar inkübatörde 15 gün süresince inkübe edilerek 2., 4., 6. ve 8. günlerde her gruba ameliyat mikroskobu yardımı ile 1 doz olmak üzere umblikal kord etrafına 0,1 ve 0,01µg/ml olacak şekilde PBS içinde antikor ile bloklama uygulandı. E15 günü sakrifiye edildikten sonra alınan örnekler Bouin tespit solüsyonu ile fikse edildi, rutin doku takibine alınarak parafine gömüldü ve 5 μm'lik seri kesitler alındı. Makroskobik gelişim etkilenmesi morfolojik olarak, mikroskobik etkileşim Hematoksilen-Eozin, Mason Trikrom, Vonkossa ve Alizerin Red ile histokimyasal ve oksidatif stres için anti-eNOS, çoğalma için anti-PCNA ve hücre ölümü için TUNEL ile immunositokimyasal yöntemle boyanarak incelendi. Gelişimin makroskobik karşılaştırmaları morfometrik ölçümler ile boyamaların karşılaştırmaları skorlama ile gerçekleştirildi. Farkların ortaya konmasında Graphpad istatistik yazılımı kullanıldı. Tek yönlü ANOVA analizi ile yapılan karşılaştırmalarda p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. E4 ile E8 embriyolarının antikor ile bloklanması sonrasında E15 günü yapılan morfolojik, histolojik ve immunositokimyasal bulgularda beklenen kraniyosnostoz oluşumunun gerçekleşmediği, yerine kıkırdak hâkimiyetinin varlığı saptandı. Örneklerde morfolojik bozukluk, anomali veya gelişme geriliği gibi patolojiler saptanmadı. Antikor bloklaması ile oluşan ancak sistemik yapıyı etkilemeyen FGF-2 için sütürlerdeki eNOS boyaması ile gösterilen oksidatif stres durumunu değiştirerek PCNA ile saptanan çoğalmanın devamına ve apoptoz ile belirlenen hücre ölümüne etki yaptığı gözlendi. Bu etkilerin en belirgin bir biçimde E8 embriyolarında görüldüğü ve oluşan etkinin ve farklılıkların istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Bulgularımız FGF-2'nin anlamlı ve tekrarlanabilir bir biçimde kranial gelişimde önemli rol oynadığını, bloklandığı takdirde sütür kapanmasında gecikmeye neden olduğunu gösterdi. FGF'ün normalde kemik gelişimini hızlandırdığı ancak sütürlerde kapanmayı geciktirdiği bilgisine parelel olarak bu faktörü bloklamanın kapanmayı erkenleştirmesini beklerken tam tersi bir etkinin varlığı saptandı. Sütür aralarının bu beklenmedik etki ile daha da genişlediği izlendi. Bu sonuçlar, bloklamaya bağlı başka yan etkiler görülmemesi nedeni ile antikor ile bloklamanın kraniyosnostozlularda tedavi amaçlı kullanılabileceğini düşündürdü. Kraniyosnostoz ve fibroblast büyüme faktörü-2 ilişkisinin ve kullanılan oksidatif stres ve apoptoz ilişkisinin ileri teknikler ile daha ayrıntılı incelenmesi bu hastalıktan mağdur olan insanlara daha kaliteli bir yaşam sunmak için önemli bilgiler oluşmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Fibroblast Büyüme Faktörü, Tavuk embriyo, kranial sütür, kraniyosinostoz, histoloji, oksidatif stress, apoptoz.
Fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin tek doz steroid uygulanan farelerde yara iyileşmesine etkisi
Günümüzde kronik ilaç kullanımının artmasına bağlı kronik sistemik ve lokal faktörlerin etkisi ile yara iyileşmesinde bozulma, kronik kapanmayan yaralar oluşma sıklığında artışlar ortaya çıkmaktadır. Bu tezin amacı embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesini bozan faktörlerden steroid kullanımı söz konusu olduğunda yara iyileşmesine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamızda fare embriyonik kök hücrelerinden immunohistokimyasal yöntemler ile keratinositler elde edildi. Toplam 64 adet fare 4 eşit gruba ayrıldı. Bu gruplar; sadece cerrahi yara oluşturulan yara grubu, cerrahi yara oluşturulmadan önce steroid uygulanan yara + steroid grubu, cerrahi yara oluşturulduktan sonra embriyonik kök hücreden farklılaştırılmış keratinositlerin uygulandığı yara + hücre grubu ve cerrahi yara oluşturulması öncesi steroid uygulanan, cerrahi yara oluşturulduktan sonra da kök hücreden farklılaştırılmış kerotinositlerin transfer edildiği yara + steroid + hücre grubu olarak sınıflandırıldılar. Deneklerden yara oluşturulması sonrası 1., 5., 10., ve 21. günlerde biyopsiler alınarak yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı.Alınan biyopsi örnekleri; hematoksilen-eozin boyaması, MMP2, MMP9, IL1 β, TNFα, MCP1, HIF1α, FGF2, EGF, COL1A, IL10 dağılımları açısından değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda steroid uygulamasının yara iyileşmesini olumsuz etkilediği, embriyonik kök hücreden farklılaştırılan keratinositlerin uygulandığı gruplarda keratinosit uygulanmayan gruplara göre yara iyileşmesinin olumlu olarak etkilendiği görüldü.
Epilepsi tedavisinde kullanılan levetirasetamın xenopus laevis embriyoları üzerindeki teratojenik etkisi
İlaçlar teratojeneziste önemli etkenlerden biridir. Bu durum birçok ilacın gebelikte klinik kullanımı sınırlamaktadır. Epilepsi tedavisinde kullanılan levetirasetamın gebelikte kullanımı ile ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada levetirasetamın teratojenik etkisi araştırıldı. Bu amaçla, Xenobiyotiklerin etkisini %89 oranında doğru öngördüren, FETAX ( Kurbağa Embriyo Teratogenez Deneyi: Xenopus) testi kullanıldı. Bu çalışmada 6 adet kontrol, 9 adet deney grubu olmak üzere 15 adet ergin Xenopus leavis kullanıldı ve embriyolar 96 saat 1.2, 12, 24, 48 µg/mL levetirasetam konsantrasyonlarına maruz bırakıldıktan sonra tüm gruplarda ölüm oranları tespit edildi, ayrıca bu gruplar mikroskop altında incelendi, boyları ölçüldü ve anomaliler mikroskop bağlantılı kamera ile fotoğraflandı. Xenopus laevis erken embriyo gelişiminde rol oynayan ve mRNA ekspresyonunda spesifik genler olan ESR1, PAX6, BMP4, MYF5 ve HSP70 gen analizi yapıldı. Ayrıca embriyoların histopatolojik analizi incelendi. Çalışmalar sonucunda anomali oranı (%1.45) bulundu ve kontrolle (%0.8) aralarında bir farklılık gözlenmedi. Boy uzunluklarında kontrol grubu (10.8mm) ile aralarında tüm konsantrasyonlarda boyca farklılık gözlenmedi (10.7 mm). Histopatolojik analizde birkaç anormal embriyo haricinde hem kontrol ve hem de deney gruplarında elde edilen organlarda bir anomali gözlenmedi, sadece levetirasetametirasetam uygulanan tüm gruplarda hipopigmentasyon gözlendi. Son olarak erken gelişim döneminde önemli genler olan ESR1, BMP4, MYF5 ve HSP70'in ekspresyonunda azalma, PAX6 ekspresyonunda ise artma görüldü. Ancak ekspresyon düzeylerindeki bu değişmeler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu sonuçlar bir antiepileptik ajan olan levetirasetamın, incelenen parametreler açısından Xenopus laevis embriyolarında teratojenik etkisinin olmadığını göstermektedir.
Rat implantasyon modelinde hiyaluronik asit reseptörlerinin immunohistokimyasal ve elektron mikroskobik yöntemlerle incelenmesi
Hyaluronik asit (HA)'in implantasyon, fertilizasyon, embriyonik kavitasyon, embriyo büyümesi ve doku morfogenezisinde rol oynadığı bilinmektedir. HA'in IVF uygulamalarında embriyo implantasyon oranını arttırdığı ileri sürülmektedir. HA reseptörleri (CD44, CD44s, RHAMM, Versikan) ve Hyaluronan sentetaz (HAS2) HA fonksiyonlarına aracılık etmektedir, ancak HA reseptörlerinin implantasyondaki rolleri tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, HA reseptörlerinin implantasyondaki rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır.36 adet erişkin dişi sıçan kontrol ve deney gruplarını oluşturmak üzere iki eşit sayıya ayrıldı. Sıçanların vaginal smear ile mensturasyon dönemleri tespit edildi. Kontrol grubunu proöstreus, östrous ve diöstrous dönemlerine ait uterus örnekleri oluşturdu. Deney grubu östroz döneminde çitleşmeye bırakıldı, gebeliğin 4., 5. ve 6. günü Chicago Blue Dye verilerek implantasyon bölgeleri tespit edildi ve uterus örnekleri alındı. Kontrol ve deney grubuna ait doku örnekleri CD44, CD44s, RHAMM, versikan ve HAS2 poliklonal antikorlarıyla immunohistokimyasal teknik kullanılarak boyandı. İmmunorektivite yoğunluğuna göre zayıf, orta ve kuvvetli olarak değerlendirildi. Tüm sonuçlar Mann Whitney istatistik testiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Bu dönemlerdeki uterus epiteli ve pinopodlar ince yapı düzeyinde, transmisyon elektron mikroskobu kullanılarak değerlendirildi.İmmunohistokimyasal değerlendirmede, HAS2 immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitelde ve subepitelde östroz ve diöstroza göre artış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. CD44immunoreaktivitesi, proöstroz ve östroz dönemlerinde epitelde diöstroz dönemine göre artış olduğu, deney grubunda ise 5. artış olduğu gözlendi. CD44s immunoreaktivitesi, derin stromada diöstroz döneminde proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. RHAMM immunoreaktivitesi, proöstroz döneminde epitel, subepitel, ve derin stromada östroz ve diöstroz dönemlerine göre artış olduğu deney grubunda ise desiduada 5. ve 6. günlerde artış olduğu gözlendi. Versikan immunoreaktivitesi, diöstrozda subepitel ve derin stromada proöstroz ve östroza göre artmış olduğu, deney grubunda ise desiduada 6. günde artış olduğu gözlendi.İnce kesitlerin değerlendirilmesinde, kontrol grubundan proöstroz ve östrozda epitel kalınlığının aynı olduğu, mikrovillusların varlığı gözlendi. Diöstroz grubunda ise mikrovillus sayısının ve epitel kalınlığının belirgin oranda azaldığı ve hücreler arası mesafenin arttığı gözlendi. Deney grubunda gebeliğin 5. gününde bleb oluşumu gözlendi.Deney grubunda ait doku örneklerinde 5. ve 6 gün HAS2, CD44s, RHAMM; 5 gün, CD44 ve 6. günde Versikan immunoreaktivitesinde istatistiksel anlamlı artmış olması; 5 günde elektron mikroskobik olarak epitelde pinopodların gözlenmesi ve silyaların azalmış olması, HA'in implantasyon döneminde önemli rol oynadığının göstergeleri olarak değerlendirildi.
Erken tavuk embriyosunda valproik asitin nöral tüp gelişimindeki olumsuz etkisi üzerine folik asit etkinliğinin değerlendirilmesi.
Anormal nörulasyon aşaması sonucu oluşan nöral tüp defektleri, embriyonel ve fetal dönemde ölümle sonuçlanabildiği gibi, doğum sonrası dönemde medikal, finansal ve sosyal içerikli sorunları da beraberinde barındıran, uzun süreli rehabilitasyon ihtiyacı gösteren konjenital anomalilerdir.Bu çalışmanın amacı valproik asitin (VPA) oluşturduğu orta hat kapanma defektinin folik asit (FA) ile önlenebilirliği olasılığını erken dönem civciv embriyosu nöral tüp gelişiminde araştırmaktır. Nörülasyonu incelemek için 150 adet özel patojen bulunmayan (SPF) yumurta kullanıldı. SPF yumurtalar 5 grupta incelendi (n:30). Tüm gruplar 30 saat boyunca 37,2 ± 0,1 °C sıcaklık ve % 60 ± 5 nem oranında inkübe edildi ve Hamburger ? Hamilton sınıflamasına göre 9. evrede bir embriyolojik gelişme elde edildi. 30ncu saat çalışmasında A grubu kontrol grubu olarak, inovo B grubuna 0,2 ml serum fizyolojik (SF), C grubuna ? VPA grubu (120mg/1000ml-tedavi edici plazma seviyesi) 0,72 miligram / 0,2 mililitre valproik asit , D grubuna ? FA grubu (400mcg günlük doz) 0,342 mikrogram / 0,2 ml folik asit, E grubuna - VPA+FA grubu 0,72 miligram + 0,342 mikrogram / 0,2 ml valproik asit + folik asit enjekte edildi. 72. saatin sonunda tüm embriyolar yumurtadan çıkartıldı ve hematoksilen eozin ile histolojik, P53, bcl2, Tunnel, Caspase 3 ile immünohistopatolojik olarak incelendi. A, B, D, gruplarında nöral tüp defekti saptanmazken, C grubunda ölen 8 embriyonun tümünde NTD gözlendi, 12 embriyoda gelişme geriliği izlendi. E grubunda ölen embriyo saptanmazken, sadece 8 embriyoda gelişme geriliğine rastlandı.Bu bulgular, tavuk embriyosunda nörulasyon aşamasında valproik asitin yaratmış olduğu teratojenitenin, folik asit etkisiyle önlenebilir olduğunu göstermiştir.
Düzce ilinde intrauterin dönemde nöral tüp defekti saptanan olguların değerlendirilmesi
Nöral tüp defektleri(NTD) embriyoda nöral tüpün kapanmasındaki hatalar sonucu oluşmaktadır. İntrauterin dönemde ultrasonografi(USG) ile genellikle tanı konulabilen merkezi sinir sistemi anomalileridir. Tüm dünyada NTD? lerin bütün formlarının insidansı 1000 canlı doğumda 1,4-2 arasındadır. Çalışmamızda NTD etyolojisinde etkilli olan faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza Mayıs 2010 ila Mayıs 2013 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında yaşamla bağdaşmayan NTD bulunması nedeniyle terminasyon yapılan hastalar ve Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalında NTD tanısıyla tedavi verilen hastalar dahil edilmiştir. Kontrol grubu olarak Düzce İlinde sağlıklı tek canlı bebek doğumu gerçekleşen hastalar alınmıştır. Çalışma grubunda 30 vekontrol grubunda 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki grup arasında prekonsepsiyonel/konsepsiyonel folik asit replasmanı, yaş, eş yaşı, boy, kilo, vücut kitle indeksi(VKİ), meslek, eş mesleği, gravida, parite, sigara/alkol kullanımı, akraba evliliği, infertilite öyküsü ve prekonsepsiyonel dönem ile gestasyonel BMI değerleri arasındaki fark karşılaştırılmıştır. NTD riskine karşı gebelikte verilen folik asit desteği önemli bir koruyucu etken olarak saptanmıştır(p=0,018). Gravida sayısı NTD riskini orta düzeyde etkilemektedir (r=0,314, p=0,015). Annenin eğitim düzeyinin artması ve babanın mesleği de NTD riskinde etkili olan diğer faktörlerdir (p= 0,012 ve p=0,017). Ülkemizde NTD riskini etkileyen faktörlerin daha net ortaya konabilmesi için geniş kapsamlı ve randomize olarak yapılmış yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Düzce; nöral tüp defekteri; risk faktörleri.
Kekliklerde (alectoris chukar) embriyonun gelişimi ve beslenmesinin araştırılması
Bu çalışma, son yıllarda entansif üretimi yaygınlaşan Kınalı kekliklerin yumurta kalite özellikleri, kuluçka özellikleri ve keklik embriyosunun gelişimi sırasındaki besin madde ihtiyaçlarının belirlenmesi maksadıyla yürütülmüştür. Araştırmada yumurta kalite özelliklerinin belirlenmesi amacıyla 725 adet (5 tekerrür), kuluçka özelliklerinin belirlenmesi için 13500 adet (5 tekerrür) ve keklik embriyosunun gelişimi ve beslenmesinin takibi amacıyla 1210 adet yumurta kullanılmıştır. Keklik embriyosunun gelişimi ve beslenmesinin araştırılması amacıyla; taze, birinci, ikinci, üçüncü hafta ve çıkım tarihlerinde yumurtalar özenle bileşenlerine ayrılmış ve 10 tekerrür olacak şekilde falkon tüplerde biriktirilmiştir. Ortalama ağırlıkları 22.50 g olan Kınalı keklik yumurtalarında; ak oranı %53.62±0.19, sarı oranı %34.84±0.18, kabuk oranı %11.53±0.07, kabuk kalınlığı 0.38±0.02 mm, şekil indeksi %73.69±0.26, sarı rengi 10.75±0.16 olarak tespit edilmiştir. Kekliklerde döllülük oranı %85.51±1.53, kuluçka randımanı %70.95±2.24, çıkım gücü %82.91±1.53, erken embriyonik ölümler %14.56±1.46, orta embriyonik ölümler %0.85±0.13, geç embriyonik ölümler %0.55±0.08, kabuk altı ölümler %17.09±2.11, civcive dönüşüm oranı %72.06±0.15 olarak saptanmıştır. Ayrıca taze, birinci, ikinci, üçüncü hafta ve çıkım günün de yumurtanın çeşitli kısımlarına ait ağırlık ve besin madde özellikleri arasındaki oransal farklılıklar incelenerek embriyonun büyümesi esnasındaki besin madde tüketimi ortaya koyulmuştur. Sonuç olarak, Kınalı keklik yumurtalarından elde edilen verilerin entansif yetiştiriciliği yapılan keklik yetiştiriciliğine temel bilgi oluşturacağı ve keklik üretiminde randımanın artırılmasında faydalı olacağı kanaatine varılmıştır. Ayrıca embriyonun gelişimi esnasında sırasıyla yumurta sarısı, akı, amniyon sıvısı ve yumurta kabuğunun önemli olduğu tespit edilmiştir.
Safkan arap kısraklarında folikül gelişimi ve erken gebeliklerin ultrasonografi ile izlenmesi
Bu çalışmada, 2014 yılı aşım sezonu süresince Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü Sultansuyu Tarım İşletmesinde bulunan damızlık kısraklarda preovulator folikül çapları ve embriyonik ölüm oranlarını belirlemek, bu oranlar üzerine etkili faktörleri analiz etmek amaçlandı. Yaşları 4-22 arasında değişen 18'i ilk kez çiftleştirilen (Maiden; Grup I), 21'i bir önceki sezon gebe kalamamış (Barren; Grup II) ve 92'si yeni doğum yapmış (taylı kısrak; Grup III) olmak üzere toplam 131 safkan Arap kısrağı materyal olarak kullanıldı. Grup I ve II kısraklarla Grup III'deki kısraklardan tay kızgınlığında tohumlanması planlanmayanlarda aşım sezonunun başladığı 15 Şubat'tan itibaren; tay kızgınlığında tohumlanması planlananlarda ise doğumu izleyen 5. günde ovaryum ve uterusun ultrasonografik muayenelerine başlandı. Ovaryumların ardışık transrektal ultrasonografik muayeneleri ile folikül gelişimi izlenerek preovulator folikül çapları belirlendi. Uterusların transrektal ultrasonografik muayenesinde endometriyal ödemin varlığı ve derecesi, endometriyal sıvı birikimi, uterus kistlerinin varlığı araştırıldı. Aşım/tohumlama sonrası 15, 20, 35, 40 ve 55. günlerde transrektal ultrasonografik muayenelerle gebelikler izlenerek, embriyonik ölümler belirlendi. Embriyonik ölümlerle kısrağın yaşı, reprodüktif durumu (maiden, barren, taylı kısrak), gebelikteki embriyo sayısı (tek, ikiz), tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometriyal kistlerin varlığı, aşım yapan aygır arasında ilişki araştırıldı. Preovulator folikül çaplarının I. Grup kısraklarda 41-55 mm (48,60 ± 3,84 mm), II. Grup kısraklarda 37-55 mm (46,61 ± 4,70 mm) ve III. Grup kısraklarda 36-63 mm (47,88 ± 5,10 mm) arasında değiştiği ve gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Aşım sonrası 15-45. günlerde şekillenen embriyonik ölüm oranları, I. Grup kısraklarda %5,55, II. Grup kısraklarda %4,76 ve III. Grup kısraklarda %10,86 olarak tespit edilmiş olup, gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Embriyonik kayıplarla aşım yapan aygır, gebelikteki embriyo sayısı, tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometrial kistlerin varlığı arasında bir ilişkinin olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarına göre embriyonik ölümlerin daha yüksek oranda şekillendiği belirlendi (p<0,05). Birinci gruptaki kısrakların hiçbirinde uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı tespit edilmezken, uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı sırasıyla II. Grup kısraklarda %4,76, %19,04, III. Grup kısraklarda %11,95, %21,73 olarak belirlendi. Uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı yönüyle gruplar arasında farkın olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarındaki kısraklara göre uterus kisti insidensinin yükseldiği (p<0,05) ve endometriyal sıvı varlığı insidensinin daha yüksek (p<0,001) olduğu belirlendi. Sonuç olarak, farklı reprodüktif durumdaki kısraklarda (maiden, barren, taylı kısrak) preovulator folikül çapları, aşım/tohumlama öncesi endometriyal ödem varlığı ve derecesi, uterusta sıvı birikimi, uterus kistleri ve embriyonik ölüm oranları açısından farkın olmadığı; ancak yaşlanmanın endometriyal sıvı varlığı, uterus kisti ve embriyonik ölüm oranını artıran önemli bir faktör olduğu sonucuna varıldı.
An investigation of bortezomib effects on mouse preimplantation embryo development in vitro
In this thesis, we aimed to understand and investigate the effect of bortezomib, a selective 26S proteosome inhibitor that commonly used in cancer therapy, on preimplantation embryo development in mice. For this purpose, two cell stage embryos were flushed from mated female CD1 mice and were cultured to specified stages in KSOM medium at 37 °C with 5 % CO2 in humidified air incubator. Two cell stage embryos were exposed to different concentrations (2nM, 3nM,4nM, 5nM,10nM and 20nM) of bortezomib through 1th to 4th day of preimplantation development. We also exposed 3nM, 5nM and 10nM at 2 cell, 8 cell and morula stage separately. Morphologic alterations of the embryos were evaluated by inverted microscopy and the datas were statistically analyzed. The present study showed that bortezomib exposure caused a statistically significant decrease in embryo viability and embryo development due to dose and time. We analized that when embryonic stage progresses, the percentage of formation of next stage embryo was increased. Moreover, it was observed that embryo fragmentation increased at various stages of embryos depending on higher dose and time suggesting that bortezomib induce apoptosis during early embryo development. Furthermore, 20nM bortezomib exposed at 2 cell stage embryo group showed there was an arrested embryos when compared with control groups. Because there is no information in the literature about whether bortezomib has any effect on preimplantation embryo development, we hope that the data obtained from this thesis will make a unique and significant contribution to the literature in this field.
İn vitro üretilen sığır embriyolarının kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin embriyo dondurulması üzerine etkisi
Sığır embriyolarının in vitro üretimi (IVP) dünya genelinde giderek artmaktadır. Ancak IVP embriyoların özellikle yavaş dondurmaya karşı oldukça hassas olduğu bilinmektedir. Bunun nedenleri arasında; anormal oositlerden oluşan embriyolar, yüksek sitoplazma lipit içeriği, farklı lipit damlacık düzeni, reaktif oksijen türleri (ROT) seviyelerinin yüksek olması ve iç hücre kütlesinin az olması gibi nedenler bulunmaktadır. L-karnitinin ROT ve lipit miktarını düşürerek, hücreleri DNA hasarından koruyan antioksidan olduğu bildirilmektedir. L-karnitinin hücresel lipit içeriğini düşürücü ve antioksidan etkisi ile, IVP embriyolarında kriyotolerans ve gelişimsel yeteneğini iyileştirebileceği düşünülmektedir. Bu tezin amacı; kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin kültür sırasında ve kriyoprezervasyon sonrasında embriyoların hayatta kalma ve gelişim oranları üzerine etkisi araştırmaktı. Çalışma materyalini, mezbahada kesilen hayvanlardan toplanan 508 ovaryum oluşturdu. Toplanan A ve B kaliteli oositlerden IVP embriyolar üretildi. Kültürün 3. günü klivaj oranları ve 6. günü embriyo gelişimleri değerlendirildi. Erken blastosist ve blastosist aşamasına ulaşan embriyolardan 6 farklı grup oluşturuldu. L-karnitin içeren gruplarda 0-75 mM L-karnitin içermekteydi. Kontrol ve IVK-LK grubunda bulunan emriyolara herhangi bir işlem yapılmadan kültür işlemine devam edildi. Grup YD ve Grup LKYD'de bulunan embriyolar yavaş dondurma, Grup VİT ve Grup LK-VİT'de bulunan embriyolara vitrifikasyon yapıldı. Dondurulan embriyolar en az bir gün sıvı azot içerisinde bekletilip çözdürüldü. Embriyolar çözdürüldükten sonra 3 gün boyunca gelişimleri gözlendi. Kültürün 3. gün ve 6. gün değerlendirilmesinde kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin klivaj ve embriyo gelişimi üzerine etkisi bulunmadı (p>0,05). Kontrol ve Grup LK-IVK incelendiğinde, kültür medyumuna Lkarnitin eklenmesinin 24. saat ve 72. saat sonunda expanded blastosist ve hatching blastosist oranları üzerine etkisinin olmadığı tespit edildi (p>0,05). Ancak 48. saat incelemesinde Grup LK'nın hatching oranlarının Grup Kontrol'e göre daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). L-karnitin, yavaş dondurulan ve vitrifiye edilen embriyolarda çözdürme sonrasında 24, 48 ve 72 saat sonrasında expanded blastosist ve hatching blastosist oranları üzerine etkisinin olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç olarak; IVP embriyoların kültür medyumuna L-karnitin eklenmesi kültürün 3 ve 6. gününde klivaj ve embriyo gelişim oranlarına, vitrifikasyon ve yavaş dondurulan embriyolarda hayatta kalma ve gelişim oranları üzerine etkisinin olmadığı tespit edildi. İlerleyen araştırmalarda materyal sayısını arttırarak çalışmanın tekrarlanması önerilmektedir. Çalışmalarda ticari medyum kullanılacaksa kullanılan medyumun antioksidan içeriğinin ve yoğunluğunun bilinmesi gerekir. Embriyolarda L-karnitin etkinliğinin değerlendirilmesinde lipit içeriklerinin ve ROT seviyelerinin ölçülmesi önerilmektedir.
Hindi embriyosunda deneysel avian encephalomyelitis (AE) üzerinde morfolojik incelemeler
27 6. ÖZET Bu çalışmada, Avlan Encephalomyelitis (AE) hastalığının deneysel olarak hindi embriyolarında oluşturulmasıyla meydana gelen makroskobik ve mikroskobik değişimler incelendi. Bunun için, 120 adet 7 günlük embriyolu hindi yumurtasına AE virüsü Van Roekel (AEV-VR) susu (EİDsolO*3) 1/10 oranında SFT ile sulandırılarak 0.1 mi dozunda san kese yoluyla inoküle edildi. Onbirinci kuluçka gününden başlanarak yumurtadan çıkışın başladığı güne kadar yumurtalar hergün düzenli olarak kontrol edildi. Enfekte gruptan, ölenler ile birlikte canlı embriyolardan 4 adet, kontrol grubu embriyolardan da hergün 2 adet yumurta açıldı. Alınan kontrol ve enfekte embriyolarda, but uzunlukları ve genişlikleri ile embriyo ağırlıkları ölçüldü. Usulüne uygun olarak nekropsileri yapılan embriyolardan öncelikle beyin, beyincik, m. spinalis (servikal, thorakal ve lumbo sakral bölgeler) ve muskuîer mide ile pankreas, akciğer, karaciğer, kalp kası, iskelet kasları, korioallantoik membran ve gözlerden örnekler alındı. Alınan doku örneklerinden hazırlanan kesitler hematoxylin-eosin (HoE) ile, gerekli hallerde VVoelcke metoduna göre myelin boyası ile boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelendi. Makroskobik olarak embriyolarda hareketsizlik, gelişme geriliği, beyin ödemi, tortikollis, ayaklarda çarpıklık ve parmaklarda kıvrılmalar ile gözlerde katarakt en belli başlı bul gül ar ol arak dikkati çekti. Enfekte ve kontrol grubu embriyolar arasında but uzunluğu, but genişliği ve embriyo ağırlığı yönünden farklılık ilk defa 3. grupta (15-16. kuluçka günleri) ortaya çıktı ve istatistiksel olarak da önemli bulundu. Onyedi- 18. kuluçka günlerinde beyin ödemi, 19-20. kuluçka günlerindeT O 2ö tortikolîis, 21-22. kuluçka günlerinde gözlerde katarakt şekillenmeye başladığı saptandı. Mikroskobik olarak da, MSS'inde vasküler proliferasyon, ödem, gîiözis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, m. spinaliste gîiozis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, gözlerde katarakt ile iskelet kaslarında hyalin dejenerasyonu, nekroz ve distrofi gözlendi. Mikroskobik değişimlerin 1. gruptan (11-12. kuluçka günleri) itibaren şekillenmeye başladığı görüldü. Bu grupta ortaya çıkmaya başlayan mikroskobik değişimlerin ileriki günlerde şiddetini artırarak seyrettiği, 19-20. kuluçka günlerinde de bunlardan farklı olarak katarakt şekillendiği görüldü.
Koyunlarda embriyonal dönemde malondialdehit, süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz' ın uterus ekotekstürü üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Sunulan çalışma, koyunlarda embriyonal dönemde, oksidatif stresin embriyonik gelişim üzerine etkilerinin ve uterus ekotekstürü ile ilişkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 32 Zom koyunu kullanıldı. Tohumlamalar sonrası 0., 8., 12., 16., 20., 24., 28. ve 32. günlerde serum progesteron (P4), malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) seviyelerinin belirlenmesi amacıyla kan alındı. Aynı günlerde ekotekstür analizleri için uterusun ultrasonografik görüntüleri alındı. Hayvanlar Grup I (n=16): gebe ve Grup II (n=16): gebe değil olarak iki gruba ayrıldı. Bulgular: Gruplar arasında entropi (ENT) değerleri karşılaştırıldığında GI'de 28. ve 32. günlerdeki değerler GII'ye göre yüksek bulunmuştur (P<0,05). Homojenite (HOM), SOD ve GPx değerlerinin gruplar arasındaki değişimi incelendiğinde herhangi bir fark bulunmamıştır. Kontrast (CON) değerleri incelendiğinde tohumlama gününde GI'deki değerlerin GII'ye göre düşük olduğu belirlenmiştir (P<0,05). Ortalama gri değer (MGL) incelendiğinde, tohumlama günü ve embriyonik dönemin sonunda GI değerleri GII'ye göre yüksek bulunmuştur (P<0,05). GI'de, GPX ve MDA değerleri ekotekstür parametreleri ile güçlü korelasyonlar gösterirken, GII'de ise GPX, MDA ve SOD değerleri ile ekotekstür parametreleri arasında önemli bir korelasyon saptanmamıştır. Grup I'de CON ve GPX arasında negatif yönlü güçlü bir korelasyon (r=-0,750; P=0,032) saptanmıştır. Ekotekstür ve oksidatif stres parametreleri arasında en güçlü korelasyon, GI'de ENT ve MDA değerleri arasında tespit edilmiştir (r=-0,829; P=0,011). Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gebe koyunlarda embriyonal dönemde MDA ve GPx'in ekotekstür parametreleri ile güçlü korelasyonlar gösterdiği ortaya çıkmıştır. Gebe koyunlarda ekotekstür analizleriyle oksidatif stresin tespit edilebileceği ve böylece embriyonal dönemin takibinde yardımcı bir yöntem olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
İnfertilite tedavisi alan kadınların doğurganlık diyet uyumu, Akdeniz diyeti bağlılığı ve embriyo kaliteleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
İnfertilite, dünya genelinde milyonlarca bireyi etkileyen önemli bir sağlık sorunu olup, yaşam tarzı ve beslenme gibi değiştirilebilir faktörlerin tedavi başarısı üzerinde etkili olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma, infertilite tedavisi gören kadınlarda Akdeniz diyeti ve doğurganlık diyetine uyumun embriyo kalitesiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma Kasım 2024- Ocak 2025 tarihleri arasında Ankara'daki bir tüp bebek merkezine infertilite tedavisi için başvuran, beden kütle indeksi (BKİ) 18.5-35.0 kg / m2 olan, hekimin önerdiği besin takviyelerini düzenli kullanan, tüp bebek tedavisi alan 85 kadın ile yürütülmüştür. Araştırmacı tarafından hazırlanmış anket formu, bireylere yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak doldurulmuştur. Anket formunda, bireylerin sosyo-demografik özellikleri, infertilite öyküleri ve beslenme alışkanlıklarının belirlenmesine yönelik sorular bulunmaktadır. Bireylerin infertilite tedavilerine ilişkin bilgileri ise hasta dosyalarından alınmıştır. Bireylere Akdeniz diyeti bağlılık ölçeği (MEDAS) uygulanmıştır ve 24 saatlik hatırlatma yöntemi ile besin tüketim kayıtları alınmıştır. Doğurganlık diyet puanı (DDP), besin tüketim kayıtlarına ve kullanılan besin desteğine göre hesaplanmıştır. Bu çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 33.44±5.62 yıl olup, MEDAS toplam puan ortalamaları 7.19±2.07'dır. Bireylerin %27.4'ünün Grade I, %41.7'sinin Grade II, %31'inin Grade III/IV embriyo kalitesine sahip olduğu bulunmuştur. Bireylerin MEDAS puanı arttıkça embriyo kalitesinin arttığı bulunmuştur (H=13.317; p<0.01). Bireylerin DDP ortalamaları 16.78±3.15'tir. Doğurganlık diyet puanı ile embriyo sayısı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmada, bireylerin yaşları ile embriyo sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif zayıf (s=-0.320; p<0.01) bir fark bulunmuştur. Mikro besin öğelerinden tiamin, niasin ve demir ile embriyo kalitesi arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Çalışma sonucunda literatürle benzer şekilde, prekonsepsiyonel dönemde Akdeniz diyetine uygun beslenmenin embriyo kalitesini artırabileceği bulunmuş olup, bu doğrultuda bireylere Akdeniz diyetine uyumun öğretilmesine yönelik beslenme eğitimi verilmesi gerektiği sonucuna varılabilir.
İnfertilite tedavisi alan kadınların diyet inflamatuvar indeksi ile beslenme durumu ve embriyo kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, infertilite tedavisi alan kadınların besin tüketimi ile belirlenen diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ) ile bireylerin antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, fiziksel aktivite düzeyleri ve beslenme alışkanlıklarının embriyo kalitesi ve gebelik sonucuyla ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya Mayıs-Haziran 2019 tarihleri arasında Ankara'da bir üniversite hastanesine infertilite tedavisi için başvuran 25-35 yaş aralığında, kesin infertilite tanısı almış ve kronik hastalığı olmayan 69 kadın dahil edilmiştir. Bireylerden üç günlük besin tüketim kaydı alınarak günlük besin tüketim ortalamalarına göre diyet inflamatuvar indeksi hesaplanmıştır. Bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları üç gruba (tertillere) ayrılarak değerlendirilip Dİİ skorları; Dİİ 0.632 1. tertil, Dİİ 0.633-2.293 aralığı 2. tertil ve Dİİ 2.294 3. tertil olarak oluşturulmuştur. Tertillerin sayısal değeri arttıkça diyetin inflamasyon yükü artmakta olup 1. tertil anti-inflamatuvar diyeti, 3. tertil ise pro-inflamatuvar diyeti temsil etmektedir. Çalışmaya katılan bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorlarının sınır aralığı -1.91 ile 5.04 arasındır. Diyet inflamatuvar indeksi ortalama 1.58±1.60 bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden C-reaktif protein (CRP) düzeyi ile diyet inflamatuvar indeksi tertilleri arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), tertiller arasında folik asit düzeyinde önemli bir fark saptanmıştır (p<0.05). Antropometrik ölçüm değerleri ile Dİİ tertilleri arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Diyet inflamatuvar indeksi skorları düşük olan gruptaki bireylerin diyetle alınan karbonhidrat, protein, doymuş yağ omega-3, omega-6 ve posa alımlarının daha pro-inflamatuvar diyete sahip olan bireylere göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Diyet inflamatuvar indeksi skorları düşük olan bireylerin yüksek olan bireylere göre A, C, E vitaminleri, riboflavin, B6, folik asit ile potasyum, demir alım ortalamaları daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Bireylerin günlük aldıkları karbonhidrat, yağ, protein alım düzeyleri ile toplanan yumurta sayısı ve oluşan embriyo sayısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Doymuş yağ asidi yüzdesi ile oluşan embriyo sayısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptanmış ve istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Çinko alım düzeyinin embriyo transferi gerçekleşenlerde gerçekleşmeyenlere kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Kafein tüketiminin bireylerden toplanan yumurta sayısı ile oluşan embriyo sayısı ve gebelik sonucu arasında negatif bir ilişki belirlenmiş ancak istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Diyetin pro-inflamatuvar özelliği arttıkça (Dİİ skorları arttıkça) bireylerden toplanan yumurta sayısının azaldığı bulunmuş ancak istatiksel olarak önemli bulunmamıştır (p>0.05). Bireylerin Dİİ tertilleri ile gebelik sonucu ve transfer durumu arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, diyet inflamatuvar indeksinin infertil kadınlarda diyetin inflamatuvar yükünün belirlenmesinde kullanılabilir olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle, diyetin inflamatuvar yükünü azaltacak şekilde sağlıklı beslenmenin kadınlarda üreme fonksiyonlarını iyileştirebileceği ve gebelik şansını arttırabileceği düşünülmektedir.