Endoskopi

Bu konu başlığı altında 76 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dispeptik yakınmalar nedeniyle endoskopi ünitesine başvuran hastalarda barret özefagus sıklığı: Endoskopik ve histopatolojik korelasyon

Giriş: Barret Özefagus, distal özefagusta skuamöz epitelin, intestinal metaplazili kolumnar epitele dönüşmesidir. Barret Özefagus premalign bir lezyon olup özefagus adenokarsinomu gelişiminde önemli rol oynamaktadır. Barret özefagusun kronik gastroözefageal reflü hastalığının bir komplikasyonu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu çalışmada dispeptik yakınmalar ile endoskopi yapılan hastalarda barret özefagus sıklığını belirlemek, endoskopik olarak barret olarak tanımlanan mukozadan alınan biyopsilerde histopatolojik olarak barret özefagus sıklığını araştırmak planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'ne dispeptik şikayetlerle başvuran 18 yaşından büyük toplamda 41.268 hastanın endoskopik verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Endoskopik barret özefagus saptanan toplamda 840 hastadan alınan biyopsi örnekleri histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: 840 hastanın 367'si kadın, 473'ü (%56) erkek idi. Tüm hasta grubunda ortanca yaş 51 (17-91) idi. Hastaların 818'sinde kısa segment barret özefagus, 22'sinde uzun segment barret özefagus tespit edildi. Alkol kullanan, endoskopisinde HH ve özefajit saptanan hastalarda, barret özefagus prevalansı daha yüksek bulunmuştur. Barret özefagusun; yaş, cinsiyet ve semptom süresi ile pozitif ilişkili olduğu saptanmıştır. Endoskopik olarak kısa segment barret özefagus saptanan hastaların 414'ünde (%50.6) histopatolojik barret özefagus saptanmıştır. Uzun segment barreti olan hastaların ise 9'unda (%40.9) patolojik barret özefagus saptanmıştır. Sonuç: Barret özefagus ülkemizde sanıldığından daha sık olarak gözlenmektedir. Barret özefagus tanısında doğruluk oranının artması için; endoskopik değerlendirme sırasında doğru alandan biyopsi alınması ve bu alınan biyopsi örneğinin gastrointestinal alanda uzman patologlar tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Barret özefagus, Dispepsi, Endoskopi, Gastroözefegeal reflü

Barrett özofagusuDispepsiEndoskopi+2
Yavuz Emre Parlar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Canlıdan canlıya karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen vakalarda endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Karaciğer transplantasyon hastalarında biliyer komplikasyonlar morbidite ve mortalitenin önemli sebepleridir. Bu durumlarda her ne kadar endoskopik tedavi modaliteleri yaygın olarak kullanılsa da özellikle canlıdan yapılan karaciğer transplantasyonlarında bu tekniklerin etkinliği henüz gösterilememiştir. Biz canlıdan karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen hastalarda ERCP sonuçlarını sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Merkezimizde Mart 2002 ile Ağustos 2012 tarihleri arasında canlıdan karaciğer transplantasyonu yapılan 654 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Biliyer komplikasyonlu hastaların biliyer komplikasyon tipini ve ERCP tedavi prosedürlerini inceledik. Bulgular: 654 hastanın 138?ine (%21.1) ERCP yapıldı. 12 hastada (%8.69) safra kanalı geçilemedi ve perkütanöz girişimler tercih edildi. 80 hastada (%63.5) striktür, 22 hastada (%17.5) kaçak, 10 hastada (%7.9) taş + striktür, 11 hastada (%8.8) striktür + kaçak, 3 hastada (%2.4) taş gözlendi. Bütün striktürler anastomotikti. 28 hastada (%22.2) anastomotik striktür geçilemedi. 64 hastaya (%50.8) plastik stent yerleştirildi. Stent öncesi 38 hastaya (%30.1) buji dilatasyon ve 1 hastaya (%0.8) balon dilatasyon uygulandı. 17 hastada (%13.5) yalnızca sfinkterotomi yapıldı. 6 hastaya (%4.7) nazobiliyer kateter yerleştirildi. Safra taşları 13 hastada (%10.3) balonla taş ekstraksiyonu ile çıkarıldı. Sonuç olarak ERCP bazlı tedavi yönetimleri 138 hastanın 98?inde (%71.0) başarıyla sonuçlandı. Sonuç: Canlıdan karaciğer nakillerinde biliyer komplikasyonlar yaygın olarak görülür ve endoskopik müdaheleler bu komplikasyonları etkin tedavisidir.

EndoskopiKaraciğer nakliKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrograd+1
Çisel Çiğdem Yılmaz Yaprak
İnönü University
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisi

Tamamlayıcı ve bütünleşik uygulamalar kapsamında yer alan Reiki ve aromaterapinin hemşire danışmanlığında ağrı, anksiyete, uyku ve stres ile ilgili bozukluklar için kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışma üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılacak hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Öntest-sontest deseninde randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n:34), aromaterapi grubu (n:33) ve kontrol grubu (n:33) olmak üzere 100 hasta ile tamamlandı. Reiki, aromaterapi ve kontrol grubuna işlem öncesinde hasta tanıtıcı formu, vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubuna, Reiki uygulama rehberi doğrultusunda 20 dakika reiki uygulanırken aromaterapi grubuna 20 dakika inhaler lavanta uygulandı. Kontrol grubuna sadece hastane rutinleri uygulandı. İşlem sırasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu uygulandı, işlem sonrasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,76±2,93 ve endoskopi sonrası 43,94±4,31, aromaterapi grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,79±3,9 ve endoskopi sonrası 43,85±3,91 bulundu. Kontrol grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 38,33±4,52 ve endoskopi sonrası 52,52±7,59 bulundu (p<0.05). Çalışmada endoskopi öncesi uygulanan reiki ve aromaterapinin hastaların kaygı düzeylerini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı. Grupların solunum hızı ve oksijen saturasyonu ortalamaları birbirinden anlamlı derecede farklıydı (p<0.05). Sonuç olarak üst gastrointestinal endoskopisi yapılan hastalara işlem öncesi kaygılarını azaltmak için reiki ve inhaler lavanta uygulanabilir.

AnksiyeteAromaterapiEndoskopi+5
Esra Keşer
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vezikoüreteral reflülü çocuklarda subüreterik enjeksiyon öncesi ultrasonografi ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisi

Primer vezikoüreteral reflülü (VUR) çocuklarda subüreterik enjeksiyon tedavisi öncesi ultrasonografi (USG) ile ölçülen subüreterik tünel uzunluğu (detrüsör giriş-orifis mesafesi), mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapının tedavi başarısı ile ilişkisini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamıza bu amaç doğrultusunda 2020-2022 yıllarında primer VUR nedeniyle subüreterik enjeksiyon yapılan 1-16 yaş arasında 35 hasta (53 renal ünite) dahil edildi. Veriler prospektif olarak toplanıp değerlendirildi. Hastalara ameliyat öncesi yapılan USG ile üreter orifisi konumundaki mesanenin duvar kalınlığı, subüreterik tünel uzunluğu ve üreter distal çapı ''mm'' olarak ölçüldü ve kaydedildi. Aynı zamanda yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, renal skar bulguları kaydedildi. Bu verilerin tedavi başarısı üzerine etkisi değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 6,83 ± 3,84 yıl olarak hesaplandı. Hastaların 32' si kız (%91,4), 3'ü erkekti (%8,6). Hastaların 6' sında (%17,1) reflü sağ tarafta iken, 11' inde sol (%31,4), 18' inde (%51,4) bilateraldi. Sağda en sık grade 3 (%25,7), solda ise grade 4 reflü (%34,3) izlendi. Ameliyatın genel başarısı %79 (n=42/53) olarak hesaplandı. Başarısız ve başarılı gruplar yaş, cinsiyet, VUR derecesi, taraf, bilateralite, hidronefroz derecesi, başvuru şikayeti, mesane-bağırsak disfonksiyonu, mesane duvar kalınlığı ve distal üreter çapı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmadı (p0,05). Başarılı grupta 16 hastada (%38,1) renal skar, başarısız grupta 10 hastada (%90,9) renal skar mevcuttu. Başarılı ve başarısız gruplar arasında renal skar varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,002). Başarısız olan grupta detrüsör orifis mesafesi ortalama 7,32 ± 3,15 mm, başarılı olan grupta ise 10,64 ± 3,78 mm olarak ölçülmüştür. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıkmıştır (p=0,004). Detrüsör orifis mesafesinin üreter distal çapına oranına (D/Ü oranı) bakıldığında başarısız olan grupta ortalama 1,37±0,45 olarak hesaplanmış iken başarılı olan grupta 2,12±0,83 olarak hesaplanmıştır. Başarısız olan grupta bu oranın başarılı olan gruba göre anlamlı olarak düşük olduğu görülmüştür (p=0,006). Detrüsör orifis giriş mesafesi <7,4 mm olanlarda başarısızlık ihtimali %81,82 (%95 CI=48,2-97,7), bu değerin üstünde olanlar için başarı ihtimali %80,95 (%95 CI=65,9-91,4) olarak tahmin edilmiştir. VUR' un endoskopik enjeksiyon tedavisinin başarısını öngörme, hastanın ebeveynlerinin bu doğrultuda bilgilendirilmesi ve uygun tedavi yöntemine karar verilebilmesi açısından USG ile ölçülen detrüsör orifis mesafesi ve D/Ü oranı güvenilir parametrelerdir. Anahtar Kelimeler: vezikoüreteral reflü, subüreterik tünel, endoskopik enjeksiyon

EndoskopiEnjeksiyonlarMesane+4
Mehmet Öztürk
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Velofaringeal yetmezlikte nazal endoskopik ve videoskopik inceleme

ÖZET Velofaringeal yetmezlik sonucunda ortaya çıkan konuşma problemleri özellikle okul çağındaki çocukların sosyal ilişkilerini ve psikolojik durumlarını olumsuz yönde etkiler. Bu sebepten velofaringeal yetmezliğin derecesinin ve patolojik anatomisinin ortaya konulması tanı ve düzeltici ikincil girişimlere yönlenme açısından önemlidir. Bu çalışmamıza; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalına damak yarığı operasyonu takiben konuşma bozukluğu gelişen ve ilk muayenesinde velofaringeal yetmezlik düşünülen 10 olgu dahil edildi. Olgular 7-22 yaşları arasındaydı. Olgulara nazal endoskopı uygulandı ve görüntüler video kasete kayıt edildi. Olguların istirahat ve konuşma anında velofaringeal yetmezlik dereceleri, velum, lateral ve posterior faringeal duvarların hareketleri, kapanma paternleri, adenoid ve tonsil dokularının durumları not edildi. Olgularımızın 2 sinde hafif, 7 sinde orta, 1 inde ileri derecede velofaringeal yetmezlik mevcuttu. Yine önemli bir parametre olan velofaringeal kapanma paterni olarak olgularımızın 6 sinde koronal, 2 sinde sagittal, 1 inde sirküler, 1 inde Passavant ile birlikte sirküler kapanma paterni mevcuttu. Bu bilgilere göre velofaringeal bölgenin nazal endoskopi ile incelenmesi oldukça uygun bir yöntemdir ve olgulara yapılacak ikincil düzeltici girişimler için yol göstericidir.

EndoskopiVelofaringeal yetmezlik
Erol Kesiktaş
Çukurova University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin vezikoüreteral reflü hastalarında endoskopik tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada vezikoüreteral reflü (VUR) sebebiyle endoskopik yöntemle opere olan yetişkin hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2014 ve Ocak 2020 tarihleri arasında VUR sebebiyle endoskopik girişim yapılan 18 yaş ve üstü hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. VUR tipi ve cerrahi girişim endikasyonlarındaki farklar sebebiyle hastalar 3 gruba ayrıldı: 1. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu (İYE) veya ultrasonografide (USG) piyelonefrit sekel bulguları saptanan primer VUR'lu hastalar 2. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adayı hastalar 3. Transplante böbreğe VUR'u olan hastalar Her hastaya işeme sistoüretrografisi (VCUG) ile tanı konuldu. Bilateral olguların sonuçları her üreter için ayrı kaydedildi. Tüm hastalarda enjeksiyon materyali olarak dekstranomer / hiyaluronik asit (DX-HA) kopolimeri (DEXELL VUR ®) kullanıldı. Hastaların renal sintigrafi ve USG bulguları, ateşli İYE hikayesi, cerrahi işlem sayısı kaydedildi. Bulgular: Toplam 42 hasta üzerinden değerlendirme yapıldı. Hastaların 38'i kadın (%90,4) , 4'ü erkektir (%9,5) , yaş ortalaması ise 35'tir (18-46). Birinci grupta 31 üreteral üniteye yapılan ilk enjeksiyon işlemi sonucunda %62,5, ikinci işlem sonrası %42,8 başarı oranı gözlendi, genel başarı oranı ise %71 olarak bulundu. Tekrarlayan ateşli İYE oranına bakıldığında bu grupta işlem sonrası %85,7 oranında iyileşme kaydedildi. Bu grubun ortalama takip süresi 48 aydır. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adaylarında totalde 16 üreteral üniteye girişim yapıldı. Hastaların hepsi kadındı. Bu grupta birinci ve ikinci enjeksiyonun başarı oranı sırası ile %56,2, %40 olarak bulundu, genel başarı oranı ise %68,7'dir. Transplante böbreğe VUR'u olan 7 hastanın ise tek işlem sonrası görüntülemelerinde 2 hastada tam düzelme gözlendi (%28). Sonuç: Endoskopik DX-HA enjeksiyonu VUR'u düzeltmede ve tekrarlayan ateşli İYE ataklarını iyileştirmede etkin bir yöntemdir ve erişkin hastalar tarafından iyi tolere edilmektedir. Endoskopik tedavi aynı zamanda nativ böbreğe VUR'u olan renal teransplantasyon adaylarında ve transplate böbreğe VUR'u olan hastalarda da güvenle kullanılabilir. Anahtar kelimeler VUR, Tekrarlayan ateşli İYE, DX-HA, Endoskopik, VCUG

EndoskopiHyalüronik asitUltrasonografi+3
Seyıdalı Hamıdlı
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Endoskopi sırasında sanal gerçeklik uygulamasının ağrı ve anskiyete üzerine etkisinin belirlenmesi: Randomize kontrollü bir çalışma

Sanal gerçeklik invaziv tıbbi işlemler sırasında ağrı ve anksiyetenin azaltılmasında potansiyel bir araç olarak ortaya çıkmıştır. Endoskopi işlemi, invaziv bir girişim olduğundan, bu tür işlemler sırasında ağrı ve anksiyete sıklıkla eşlik eden faktörlerdir. Gelişmiş teknoloji sayesinde, sanal gerçeklik uygulamaları bireylerin bilişsel ve dikkat süreçlerini hedef alarak bu olumsuz duyumları azaltabilir. Sanal gerçeklik gözlükleri ile çok boyutlu bir deneyim haline gelen sanal gerçeklik sahneleri, aynı zamanda arka planda müzik eşliğinde, bireyleri mevcut tıbbi işlemin dışına çeker. Bu tür nonfarmakolojik girişimler ağrı ve anksiyete yönetiminde kullanılan hemşirelik uygulamalarında olarak kabul edilebilir. Bu araştırma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Endoskopi Ünitesinde, endoskopi işlemi yapılan hastalarda, işlem sırasında sanal gerçeklik uygulamasının ağrı ve anksiyete seviyeleri üzerine etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü bir çalışma olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini 22.06.2022-30.12.2022 tarihleri arasında ilgili kurumun endoskopi ünitesine başvuran hastalar, örneklemini ise 50 girişim, 50 kontrol grubu oluşturdu. Çalışmada verileri, Hasta tanıtıcı klinik özellikler formu, Visual Analog Skalası, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri ile toplandı. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 25,0 istatistiksel paket programı kullanılarak analiz edildi. Elde edilen bulgular 0,05 anlamlılık düzeyinde yorumlandı. Araştırma sonucunda; Yaşları 18-65 arasında değişen hastaların yaş ortalamaları 42,90±12,65 yıl olduğu, girişimve kontrol grupları arasında, tanıtıcı özellikler bakımından faklılık olmadığı ve grupların homojen dağıldığı (p>0,05) belirlenmiştir. SG'nin endoskopi işlemi sırasında ve sonrasında ağrı puan ortalması üzerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı (p>0,05) fakat endoskopi sonrası durumluk kaygı puan ortalaması değerlendirildiğinde girişim ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p=0,001). Endoskopi işlemi sırasında sanal gerçeklik uygulaması anksiyete üzerine etkindir. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Anksiye, Endoskopi,Sanal gerçeklik

AnksiyeteAğrıEndoskopi+2
Mehmet Fatih Ös
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Propofol ve remifentanil ile sedasyon uygulanan ürolojik endoskopik vakalarda kapnografinin rolü

Çalışmamıza, sedasyon ve analjezi altında ürolojik endoskopik işlem yapılan yetişkin hastalar dahil edildi. Çalışmamızda; Capnostream teknolojisi kullanımının, sedasyon ve analjezinin komplikasyonlarını azalttığını ve hasta güvenliğini arttırdığını göstermeyi amaçladık. Hastalar rastgele; kapnografi kullanılan hastalar (Grup I) ve kapnografi kullanılmayan hastalar (Grup II) şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastalar rutin olarak monitorize edildi. Grup I'e ek olarak; end tidal karbondioksit (ETCO2) ve integre pulmoner indeks (IPI) monitörizasyonu yapıldı. İki gruba da başlangıç dozu olarak 1 mg/kg propofol ve sonrasında sedasyon ihtiyacına göre 20-30 mg tekrarlayan bolus dozlarda propofol ve analjezik olarak 0.05 μg/kg/dk dozdan remifentanil intravenöz infüzyon şeklinde uygulandı. Rescue ilaç olarak 0.5 mg/kg ketamin intravenöz uygulandı. Grup II için; SpO2, dakika kalp hızı, dakika solunum sayısı, kan basıncı değerleri, Grup I için ise, bu değerlere ek olarak; ETCO2 ve IPI değerleri, sırasıyla; işlem öncesi, sedasyonun 3, 6 ve 9. dakikalarında kaydedildi. Tüm hastalara işlem süresince nazal kanül ile 4lt/dk‟dan oksijen verildi. İşlem süresince gelişen komplikasyonlar ve hava yolu müdahaleleri kaydedildi. Endoskopi işlemi tamamlandıktan sonra olgular Modifiye Aldrete Skorlaması ≥ 9 olduğunda servise gönderildi. Çalışmamızda 3. dakika kalp atım hızı Grup I'de anlamlı yüksek bulundu. Grup I'de 3, 6 ve 9. dakikalarda sistolik, diyastolik ve ortalama kan basıcı değerleri anlamlı yüksek bulundu. Grup II'de klinik olarak anlamlı olmasa da istatistiksel olarak anlamlı olan intraoperatif 6 ve 9. dakikalardaki SpO2 değerleri, Grup I'e göre daha yüksek bulundu. Head tilt veya jaw trust manevra sayısı Grup I'de anlamlı yüksek bulundu. Shoulder roll uygulaması Grup I‟de hiç olmaz iken, Grup II‟de 3 hastada yapıldı. Sedasyon süresi Grup I'de daha yüksek bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda; Capnostream teknolojisinin kullanılmasının rutin monitörizasyona göre solunumsal ve hemodinamik parametreler üzerine anlamlı üstünlüğü bulunamamıştır. Capnostream teknolojsi kullanımının klinik öneminin daha iyi anlaşılması için daha ileri araştırmaya ihtiyaç vardır.

AnaljeziBilinçli sedasyonEndoskopi+4
Emine Güler
Gaziantep University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endoskopik tanıya dayalı helikobakter pilori pozitif hastalarda hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk değerlendirilmesi

AMAÇ: Helikobakter pilori enfeksiyonu dünyada en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardandır. H. Pilorinin, gastrik mukozadaki inflamasyona bağlı salınan mediatörlerin meydana getirdiği sistemik inflamatuar cevaba sekonder olarak gastrointestinal sistem dışında ek hastalıklara yol açabildiği öne sürülmektedir. H. Pilorinin gastrointestinal sistem dışında kardiyovasküler, hepatobiliyer hastalıklarda rolünün olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada H. Pilori'nin hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk ile ilişkisini karaciğer fibrozis skorlamaları ve kardiyak risk skorlamaları ile değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunan 205 hasta, H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunmayan 153 hasta ve H. Pilori negatif, hepatosteatoz bulunmayan 110 kontrol grubu birey retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların laboratuvar bulguları (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, T. Bilirubin, D. Bilirubin, serum albumin, lipid profili, hemogram), vücut kitle indeksi, H. Pilori biyopsi ve USG görüntüleme sonuçları kaydedildi. Sonuçlara göre kardiyak (Framingham, PAİ) ve karaciğer fibrozis (FİB4, APRI, NFS) skorları hesaplanarak grupların karşılaştırması yapıldı. BULGULAR: Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre VKİ, kilo, yaş, anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre Glukoz, AST, ALT, ALP, GGT, LDH, T. Kolesterol, Trigliserit, LDL, WBC, Hemoglobin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). PAİ, Framingham, FİB4, APRI, NFS skorları H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). SONUÇ: Yaptığımız çalışmada ve aldığımız örneklemde H. Pilori'nin gerek NAYKH gerekse de karaciğer fibrozisi açısından bir risk faktörü olmadığı düşünülmüş, bunun aksine NAYKH'ın kardiyak riskle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılabilecek daha kapsamlı ve yeni çalışmalar bu konunun gerçek potansiyelini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, Hepatosteatoz, Kardiyak Risk.

EndoskopiHelicobacter pyloriKalp hastalıkları+5
Sezai Karavar
Yozgat Bozok University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Proksimal tip malign biliyer obstrüksiyonlar ile distal tip malign biliyer obstrüksiyonların endoskopik biliyer drenajlarının klinik, laboratuvar ve sağ kalım üzerine etkilerinin irdelenmesi

Malign biliyer obstrüksiyonlarda safranın toksik etkisi halsizlik, iştahsızlık kaşıntı gibi konstitusyonel semptomlardan kolanjit ve sepsise kadar değişebilen ciddi tablolara yol açabilmektedir. Bu tez çalışmasında malign biliyer obstrüksiyonun endoskopik tedavisinde kullanılan biliyer stentleme uygulamalarının safra yollarındaki obstrüksiyonun yerleşimine göre sınıflandırıldığında biyokimyasal değişiklikler ve sağ kalım açısından nasıl etkide bulunduğunu incelemeyi amaçladık. 2012-2016 yılları arasında endoskopik biliyer işlem yapılmış 747 vaka tarandıktan sonra biliyer stent yerleştirilmiş 161 vakanın dosyası çalışmaya dahil edildi, ayrıca endoskopik biliyer drenaj (EBD) sonrasında perkütan transhepatik biliyer drenaja (PTBD) giden hastaların verilerine ulaşıldı. Obstrüksiyon seviyelerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Hastaların 54'ünde tutulum proksimalde iken 107'sinde distaldeydi. Biliyer drenajın biyokimyasal başarısı, distal obstrüksiyonlarda proksimal obstrüksiyonlara göre daha yüksekti (p=0,037). Proksimal obstrüksiyonlarda komplikasyonlar daha yüksek oranda gelişmişti (p=0,002). Stentleme sonrası otuz günlük sağ kalım oranlarında distal grupta sağ kalım daha yüksek bulundu (p=0,020). Bununla birlikte unrezektable olan ve sadece plastik stent kullanılmış hastalardan oluşan bir subgrupta proksimal ve distal malign biliyer darlıkların stentleme sonrası genel sağ kalım oranları karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Proksimal lezyonlularda, PTBD'ye gidiş oranlarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi (p=0,001). Distal malign biliyer darlıklarda, proksimal darlığı olanlarla karşılaştırıldığında, endoskopik yaklaşım yüksek etkili ve düşük komplikasyonlu bulundu. Proksimal lokalizasyonlu vakalarda endoskopik yaklaşımlarda görülen olumsuz sonuçlar dikkate alındığında, bu vakalarda PTBD, tek tarafa konan plastik EBD'ye tercih edilmelidir. Retrospektif olarak yapılmış bu çalışmanın eksik yönleri göz önüne alındığında, proksimal darlıklarda optimum yaklaşımı belirleyebilmek için bilateral plastik, metalik stent ve perkütan biliyer drenaj yöntemlerini karşılaştıran prospektif, randomize, geniş hasta sayılı yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

DrenajEndoskopiEndoskopi-gastrointestinal+7
Talha Yıldız
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal anestezi ile yapılan endoskopik ürolojik cerrahilerde pasif bacak kaldırma testinin hemodinami ve serebral oksijenizasyon üzerine etkileri

Spinal anestezi pek çok merkezde yaygın olarak kullanılan bir anestezi yöntemidir. spinal anestezi sonrası gelişen hipotansiyon ile çok sık karşılaşılmakta, anestezi güvenliği ve hasta konforu sarsılmaktadır. Spinal anestezi sonrası gelişen vazodilatasyona bağlı hipotansiyon ve buna bağlı görülen serebral deoksijenizasyon en yaygın yan etkilerdendir. Bu çalışma ile amacımız hastaya fazla sıvı yüklemeden, inotrop ve vazopressör desteği sağlamadan hemodinamiyi korumak ve böylece serebral oksijenizasyonu sağlamaktır. Pasif bacak kaldırma testinin kan basıncı ve kalp atım hızı üzerine koruyucu etkisi olduğu gösterilememesine rağmen serebral oksijenizasyonun korunmasının sağlanmasında etkili olabileceği gösterilmiştir. Spinal anestezi ile yapılan cerrahilerde etkisini değerlendirmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

AnesteziAnestezi-spinalCerrahi-ürolojik+3
Tuğçe Elif Güler
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiopatik beyin omurilik sıvı kaçağı olan hastalarda endonazal endoskopik cerrahi sonuçlarımız

Amaç:İdiopatik beyin omurilik sıvı (BOS) kaçağı olan hastalarda uygulanan endoskopik endonazal cerrahinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem:Bu çalışmada Ocak 2009–Mayıs 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde Kulak-Burun-Boğaz Anabilim Dalında idiopatik BOS rinore nedeniyle endonazal endoskopik cerrahi uygulanan olgular retrospektif olarak analiz edildi. Pediatrik hastalar, öyküsünde travma, tümör veya geçirilmiş kranial ve endoskopik endonazal cerrahi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 24 olgunun, demografik özellikleri, defekt lokalizasyonu, tarafı, boyutu, radyolojik özellikleri, kullanılan greft/flep materyalleri,ek tedavi yöntemleri ve komplikasyonları analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 24 hastanın 16'sı kadın, 8'i erkek cinsiyet olup yaş ortalaması 52,8±12,0'dır. Olfaktor sulkus defekt lokalizasyonu incelendiğinde en sık %33,3 ile sfenoid sinüs lateral duvar defekti ikinci ise %25,0Olfaktor sulkus bölgesi olup taraf olarak sağda %58,3 solda ise %37,5 oranında görülmüştür. Radyolojik incelemesindehastaların yarından fazlası (%54,2) Keros tip 2'dir. Defekt boyutu en az 1 mm ile en fazla 2 cm arasında değişmekte idi. Hastaların post operatif yatış süresi 6 gün ile 60 gün arasındaydı.Hastaların 11 tanesinde lomber drenaj uygulanmıştır. Cerrahide defektin kapatılması için en çok fasya lata (%66,6) kullanılmıştır. Karşılaşılan komplikasyonlar ise menenjit,pnömosefali ve sepsis olup mortalite bir hastada oluşmuştur. 1 olgu tekrarlayan rinore nedeniyle revizyon cerrahi uygulanmış şikayetinin devam etmesi üzerine kraniotomi ile tedavi edilmiştir.1 hastada bilateral defekt izlendi. Sonuç: İdiopatik BOS rinore,tanı yöntemlerindeki zorluklara rağmen medikal teknolojide ve cerrahi tekniklerde ki ilerlemelerle çoğu defekt endoskopik yöntemlerle minimal invazif olarak tedavi edilebilmektedir. Eksternal yaklaşımların aksine düşük morbidite ve mortalite ile endonazal endoskopik yöntem etkin bir tedavi yöntemidir. AnahtarSözcükler:Rinore, idiopatik, endoskopik sinüs cerrahisi.

Beyin omurilik sıvısı rinoresiCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Natavan Ramazanzada
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endoskopik üçüncü ventrikülostominin hidrosefali tedavisindeki yeri ve etkinliği

Amaç: Hidrosefalinin cerrahi tedavisinde kullanılan şant sistemleri gelişen teknolojiye uyum sağlamasına karşın beklentiyi karşılayamamaktadır. Teknolojik gelişmelerle birlikte endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) popüler hale gelmiştir. Günümüzde EÜV nonkomunike hidrosefalide ilk tedavi seçeneği olarak kabul edilmektedir. Şant cerrahisi ile kıyaslandığında, EÜV hidrosefali tedavisi için daha fizyolojik bir çözüm sunmaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde hidrosefali nedeniyle EÜV uygulanan hastaların değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2014- Aralık 2018 tarihleri arasında hidrosefali nedeniyle tedavi edilen ve endoskopik üçüncü ventrikülostomi yapılan 82 hastanın yaş ve cinsiyete göre dağılımları, hidrosefali etiyolojik faktörleri ve tedavinin etkinliğini içeren kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Obstruktif hidrosefalisi olan hastaların %63,5 inde, nonobstruktif hidrosefalisi olan hastaların da %57,89 unda başarı sağlandı. Hidrosefali etiyolojisine dikkat edilmeksizin, 0-18 yaş aralığındaki başarı oranı %58,92 iken, 18 yaş üstü hastalarda başarı oranı %69,23 olarak hesaplanmıştır. Komplikasyon oranı ise, 3 hastada menenjit, 3 hastada cerrahi insizyondan beyin omurilik sıvısı kaçağı, 1 hastada epileptik nöbet, 1 hastada subdural efüzyon ve 1 hastada ventrikül içi kanama olmak üzere %10,97'dir. Sonuç: Yüksek kabul edilebilecek başarı oranları ve şant uygulamaları ile karşılaştırıldığında düşük olarak tespit edilen komplikasyon oranları ile EÜV, yaş grubu ve etiyoloji ne olursa olsun, tercih edilen bir tedavi yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, endoskopik üçüncü ventrikülostomi, şant, beyin omurilik sıvısı

BeyinEndoskopiHidrosefali+3
Kadir Yıldırım
Çukurova University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnmeli hastalarda disfaji rehabilitasyonun etkinliliğinin klinik endoskopik ve ultrasonografik değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmamızın amacı inmeye bağlı disfaji gelişen hastalarda disfaji rehabilitasyonunun etkinliğinin klinik, disfaji ölçütleri, fiberoptik endoskopi ve ultrasonografi ile değerlendirilmesi ve hastaların ultrasonografik verilerinin sağlıklı katılımcılarınki ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniği'ne başvuran; inme sonrası yutmada zorlanma şikayeti olan 30 hasta ve yutma ile ilgili herhangi bir şikayeti ve inme öyküsü olmayan 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Olguların tümünün demografik özellikleri, özgeçmişi ve kullandığı ilaçlar sorgulandı. Hastaların öyküleri, genel ve disfajiye yönelik fizik bakıları ayrıntılı olarak değerlendirildi. Hastalar inmeye yönelik fonksiyonel bağımsızlık ölçeği (FIM); disfajiye yönelik yatak başı nörolojik değerlendirme-yatak başı yutma değerlendirilmesi, EAT-10, fonksiyonel oral alım skalası (FOIS), fonksiyonel yutma skalası (FYS), MD Anderson disfaji değerlendirme ölçeği (MDADI) ile değerlendirildi. Ultrasonografi (US) ile hastalarda ve kontrollerde mandibula-hyoid, hyoid-tiroid mesafesi, dil kalınlığı istirahat sırasında, sıvı ve yoğurt yutarken ölçüldü. İstirahat sırasında dil elastografisine, sıvı ve yoğurt yutma sırasında frame-sürelerine bakıldı. Hastalar fiberoptik endoskopi (FES) ile penetrasyon aspirasyon skalası (PAS) kullanılarak değerlendirildi. Hastalara 4 hafta boyunca haftada 5 gün, günde 1 saat olmak üzere fizyoterapist eşliğinde disfaji egzersizleri uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. ve 3. ay olmak üzere 3 kez, kontrol grubu ise 1 kez değerlendirildi. Bulgular: Yatak başı nörolojik-yutma değerlendirmesi, EAT-10 ve MDADI ölçütleri 1. aydan itibaren anlamlı olarak düzeldi (p<0.000). Hastaların PAS değerleri 1. ayda anlamlı olarak düzeldi ancak 3. ayda fark izlenmedi. US değerlendirme parametrelerinden mandibula hiyoid ölçümü (sıvı ve yoğurt yutma sırasında) ve frame-süre tedavi sonrası 1. aydan itibaren izlem boyunca çok anlamlı düzelme gösterdi (p<0.001). Buna karşın dil kalınlığı ölçümlerinde beklenen anlamlı değişim olmadı. Her iki grup karşılaştırıldığında sadece frame-süre tedavi sonrası 1. ayda anlamlı olarak fark gösterdi ve bu farklılık izlem boyunca devam etti. Diğer parametrelerde tedavi öncesi saptanan farklılıklar tedavi sonrası özellikle 3. ayda kontrol değerlerine yaklaşarak istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Nörolojik rehabilitasyon programı sonrası hastalarda FIM skorlarında anlamlı düzelmeler oldu. FYS hariç disfaji ölçütleri ve US değerleri ile FIM arasında anlamlı ilişki saptanmadı. US parametrelerinden genellikle frame ile ölçütler arasında daha fazla anlamlı ilişki saptandı. Disfajiye eşlik eden bulgular da tedavi sonrası anlamlı olarak düzeldi. Sonuç: US'nun B-mod ve elastografi tekniği disfajili olgularda oral ve faringeal fazı değerlendiren, girişimsel olmayan, radyasyon içermeyen bir görüntüleme yöntemidir. Özellikle frame-yutma süresi rehabilitasyon sonrasındaki değişimi gösteren objektif değerli bir parametredir. Aynı zamanda hasta ve kontrol ayrımını yapabilmektedir. Elastografi dil kalınlık ölçümüne göre daha hassas bulundu. US parametrelerinden özellikle frame disfaji ölçütleri ile uyumlu ilişkilidir. FIM ile US arasında ilişki saptanmadı. Hastanın işlevsel durumu iyi olsa bile disfaji gözden kaçabilir. İnmeli hastalar disfaji açısından detaylı olarak klinik bakı ve görüntüleme yöntemleri ile ayrıntılı değerlendirilmelidir. Disfajiye eşlik eden semptomlar da (çoklu yutma, salya artışı, tat değişikliği vb) rehabilitasyonla iyileşmektedir. Anahtar Kelimeler: Disfaji, inme, ultrasonografi, disfaji ölçütleri, elastografi.

ElastografiEndoskopiFizik tedavi+4
Tuğba Gözünke
Manisa Celal Bayar University
2019
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akromegalide endoskopik endonasal transsfenoidal cerrahi sonuçları ve endokrinolojik remisyonu predikte eden faktörler

AMAÇ: Akromegali, genellikle bir pitüiter adenoma bağlı gelişen, akral büyüme ve yüksek büyüme hormonu(GH) ve insulin benzeri büyüme faktörü-1(IGF-1) düzeyleriyle seyreden bir hastalıktır. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi geçiren akromegalik hastalarda prognozu tahmin etmeye yardımcı faktörlerde bir fikir birliğinin olmaması, bu konu üzerinde ek araştırmalar gerektirmektedir. Bu çalışmamızda, büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenomlarda endoskopik endonazal cerrahinin biyokimyasal sonuçlarını, remisyon oranlarını, remisyonu predikte eden faktörleri inceledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Büyüme hormonu salgılayan pitüiter adenom sebebiyle endoskopik endonazal yaklaşımla opere olan akromegalik 47 hasta çalışmamıza dahil edildi. Ameliyat öncesinde ve sonrasında tümörün ve hastanın endokrinolojik özelliklerinin; tümör boyutu, invazyonu, GH/IGF-1 değerleri, histopatolojik subtipleri gibi; ameliyat sonrası hormonal remisyonu belirlemede potansiyel belirteç olup olmadığı değerlendirildi. Remisyon kriteri olarak, operasyon sonrası 6 ay içinde GH seviyesinin <1ng/ml olması, IGF-1'in yaşa ve cinsiyete göre normal değer aralıklarına gelmesi ve her ikisinin bu seviyelerde stabil kalması kabul edildi. SONUÇLAR:47 hastanın yaş ortalaması 45,0±9,7 yıl ve ortalama takip süresi 21,6±2,6 ay olarak hesaplandı. 10 hastanın (%21,3) mikroadenomu, 36 hastanın (%76,6) makroadenomu ve 1 hastanın da (%2,1) dev adenomu vardı.12 tümörün (%25,5) kavernöz sinus invazyonu vardı. 27 hastaya (%57,5) gross total rezeksiyon ve 20 hastaya da subtotal rezeksiyon yapıldı. 31 hastada(%68) sadece cerrahi rezeksiyon ile remisyon elde edildi. Bu oran operasyon sonrası medikal tedavi ile %76,5'a yükseldi. 10 mikroadenomun 7'sinde(%70), 37 makrodenomun 29'unda(%78,4) biyokimyasal remisyon sağlandı. Kadın cinsiyetin, post operatif 1.gündeki GH düzeyi ve rezeksiyon miktarının hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptandı. Yaşın, pituiter adenomun subtipinin, tümör boyutunun ve kavernöz sinus invazyonunun hormonal remisyon ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. TARTIŞMA: Büyüme hormonu salgılayan hipofiz adenomlarının endoskopik transsfenoidal rezeksiyonu, hormonal remisyonu sağlamada ve tümörü kontrol altına almada güvenli ve etkili bir tedavi yöntemidir. Kadın hastalarda, operasyon sonrası birinci günde düşük GH seviyesi olan hastalarda ve gross total rezeksiyon sağlanan hastalarda yüksek olasılıkla operasyon sonrası biyokimyasal remisyon elde edilecektir. ANAHTAR KELİMELER: Pitüiter Adenom, Akromegali, Endoskopik Transsfenoidal Cerrahi, Remisyon

AdenomlarAkromegaliCerrahi+2
Mehmet Kantaroğlu
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Over kanseri şüphesi olan hastaların preoperatif taramalarına rutin endoskopi ve kolonoskopi eklenmesinin cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısı

Amaç: Bu çalışmanın amacı over kanseri şüphesi ile takip edilen hastalarda preooperatif endoskopi ve kolonoskopi taramasının cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 17 Ağustos 1992 ile 27 Kasım 2018 tarihleri arasında hastanemizde over kanseri şüphesiyle opere olan veya over kanseri tanısıyla tedavi alan 1446 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Patoloji sonuçları borderline tümör, teratom, sartoli-leydig hücreli tm ve yolksac tümör gelen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Epitelyal over kanseri tanısı alan 910 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan da Evre 2 ile Evre 4 arasında olan 676 hasta analiz edildi. Hastalar çalışmaya dahil edilirken; ameliyatları, tetkikleri ve medikal tedavileri hastanemizde yapılmış ya da başka hastanelerde yapıldığına dair belgeleri görülerek bu hastalar çalışmaya alındı. Hastalar analiz edilirken: Yaş aralığı, vücut kitle indeksi, menopoz durumu, parite durumu, eşilik eden komorbidite olup olmadığı, tümör marker değerleri(CEA,CA19.9, CA125,CA15.3), preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi(primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, adjuvan kemoterapi alma süresi, appendektomi yapılma durumu, üst batın cerrahi uygulanma durumu, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi, tümör tipi (dualistik modele göre sınıflandırılan), endoskopi uygulanma durumu, kolonoskopi uygulanma durumu, Hastanın durumu ve rekürrens durumu gibi parametreler tek tek incelenmiştir. Endoskopi ve Kolonoskopi parametreleri incelenirken; hastalar endoskopi ve kolonoskopi uygulanmadı, malignite var ve malignite yok şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastanemizde Endoskopi ve Kolonoskopi taraması yapılan hastalarda Endoskopi ve Kolonoskopi işlemleri dahiliye gastroenteroloji öğretim üyeleri ve dahiliye gastroenteroloji yan dalı araştırma görevlisi uzman doktorlar tarafından yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümlerse ortalama, sapma ve minimum -maksimum olarak özetlendi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmalarında Ki kare testi ve Fischer'ın Kesinlik Testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 54,7±12,4; ortanca tanı yaşının ise 55 yaş olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,6±4,9; ortanca vücut kitle indeksi değeri ise 27,1 olarak tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %67,8 i postmenopozal dönemde %32,2'si reproduktif dönemde olarak tespit edilmiştir. %84,6 oranında hasta multipar %10,7 oranında hasta ise nullipar olarak tespit edildi. Hastalarda tanı anında en sık görülen semptom karın ağrısı %71,2 ikinci en sık görülen semtpom ise karın şişliği %22,3 tespit edildi. Bağırsak rezeksiyonu varlığı ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Bağırsak metastaz varlığı olan hastalarda postop CA125 değerleri daha yüksek gözlenirken (p<0,05); diğer parametreler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Bağırsak metastazı varlığı ile preop asit bulguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; bağırsak metastazı varlığı olanlarda preop Tümör çapı değerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların endoskopi (p=0,071), kolonoskopi (p=0,125), Bağırsak rezeksiyonu (p=0,614), Endoskopide Malignite (p=0,974) ve kolonoskopide malignite (p=0,920) varlığı bulguları ile ortalama sağkalım bulguları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Bağırsak metastazı uygulanan hastaların ortalama sağkalım süresinin düşük olduğu saptandı (p>0,05) Sonuç: Over kanserinde rutin bir tarama protokolü bulunmamaktadır. Birçok klinikte over kanseri gastrointestinal sistem metastazı düşünülen hastalara tarama amaçlı endoskopi ve kolonoskopi işlemi yapılmaktadır. Over kanserinin bağırsak metastazlarında genellikle seromüsküler tutulum görüldüğünden dolayı kolonoskopinin taramada duyarlılığı az olmaktadır. Endoskopi ve kolonoskopi taraması yüksek maliyet oranı çıkarmaktadır. Ayrıca noninvazif bir işlem olmayıp hastalarda rahatsızlık ve ajitasyona neden olabilmektedir. Tüm bunlar değerlendirilince; riske göre uyarlanmış endoskopi ve kolonoskopi taraması hastalar için daha makul bir strateji olabilir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, over kanserlerinde tarama, Endoskopi ve Kolonoskopi

EndoskopiKolonoskopiNeoplazmlar+6
Yavuz Çiçek
Çukurova University
2021
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatobiliyer hastalıklarda tanıya yönelik görüntüleme yöntemlerinden endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) ve manyetik rezonans kolanjiopankreatografinin (MRCP) etkinliğinin karşılaştırılması

Manyetik rezonans kolanjiografi, yüksek çözünürlükte safra yolları ve pankreatik kanalı görüntülemeyi sağlayan non invaziv bir tetkiktir. ERCP ile kıyaslanan çalışmalarda hepatobiliyer patolojilere yönelik tanıda yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. MRCP' nin tanı alanında bu etkinliği hastalığın türüne bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Biz çalışmamızda bölümümüze başvuran hastalarda retrospektif olarak, MRCP' nin tanıya yönelik etkinliğini ERCP ile kıyaslayarak değerlendirmeyi planladık. C.B.Ü tıp fakültesi gastroenteroloji bölümüne başvurmuş ve MRCP tetkiki yapılmış, sonrasında ERCP yapılan hastaların dosyaları, ERCP ve MRCP raporları kıyaslama yapılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya 53 erkek, 57 kadın toplam 110 hasta dâhil edildi. Hastaların ortalama yaşı 63,56±16,897 olarak saptandı. ERCP altın standart olarak alındığında ve kanülasyon sağlanamayan hastalar çıkarıldığında koledokolitizis için MRCP' nin sensitivitesi (%66,66), spesifitesi (%82,85) olarak saptandı. MRCP' nin pozitif prediktif değeri (%86,95), negatif prediktif değeri (%59,18) olarak saptandı. taş boyutu dikkate alındığında 6 mm den küçük taşlar için MRCP' nin duyarlılığını %35 olduğu görüldü. Hasta yaşı dikkate alınıp, geriatrik yaş grubundaki hastalar çıkarıldığında MRCP' nin koledokolitiyazis için duyarlılığı (%92,3) olduğu saptandı. Hepatobiliyer malignitelerde ise yine ERCP altın standart olarak alındığında, MRCP' nin sensitivitesi (%69,56), spesifitesi (%100) olarak saptandı. MRCP' nin hepatobiliyer maligniteler için pozitif prediktif değeri (%100), negatif prediktif değeri ( %91,13) olarak saptandı. Bu değerler ışığında sonuçlarımızın literatür ile uyumlu olduğu görüldü. Hepatobiliyer hastalıkların tanısını koymada göstermiş olduğu yüksek sensitivite ve spesifite değerleri nedeni ile MRCP, günümüzde tanı alanında ERCP' nin yerini büyük ölçüde almıştır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte daha iyi görüntü kalitesi sonucu tanı alanında bu etkinliğinin daha çok büyümesi beklenmektedir.

EndoskopiKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradManyetik rezonans görüntüleme+4
Ahmed Ramiz Baykan
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel ve nonfonksionel hipofiz makro ve dev adenomlarının boyut ve histopatolojik tipine göre görme alanına etkisinin preoperatif değerlendirilmesi

Amaç: Hipofiz adenomları sıklıkla görme defisitleri ile ortaya çıkar. Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETS) ile görme defisiti ve keskinliği çoğu hastada düzelir. Bu çalışamanın amacı cerrahinin görme defisiti ve keskinliğini üzerindeki etkisi ve iyileşmeyi etkileyen faktörleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Görme fonskiyonu bozuk 53 makro ve dev hipofiz adenenomu olan hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi hastaların demografik özellikleri, tümör karakterleri, cerrahi oranı, patoloji sonucu, diyabet varlığı, preoperatif medikal tedavi, MD, PSD, LogMAR değerleri incelendi. Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ile karşılaştırma yapıldı. Preop görme değerlerinin, postop görme değerlerinden büyük olması anlamlı olarak tanımlandı. Bulgular: 53 hastanın 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadın idi. Tanıda ortalama yaş 47,8 ±12,5 olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi MD, PDS ve LogMAR değerleri ameliyat sonrası döneme göre daha yüksekti (p<0,001). İyileşme süresi için 3 ay altı ve üstü değerlendirldi. İyileşme süresini uzatan tek faktör diyabetes mellitus olarak saptandı (p=0,048, p <0,05) Sonuç: Görme fonskiyonları etkilenmiş hipofiz adenomlu hastalarda endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi görme fonskiyonlarını iyileştiren bir yöntemdir. İyileşme derecesi işlem, hasta, tümör karekterinden etkilenir. Tam düzelme hastaların yarısından azında olur. Bu hastalarda iyileşmeyi etkileyecek faktörler araştırılmalıdır. Anahtar kelimeler: Pituiter adenoma, Endoskopik Endonazal Transsfenoidal Cerrahi, Görme sonuçlanımı

AdenomlarEndoskopiGörme alanları+4
Doğu Cihan Yıldırım
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdiopatik normal basınçlı hidrosefalide endoskopik third ventrikülostomi ve ventriküloperitoneal şant uygulamasının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

Amaç: Normal basınçlı hidrosefali tedavisinde ventriküloperitoneal şant (VPS) kullanılmaktadır. Son yıllarda alternatif tedavi seçeneği olarak da endoskopik third ventrikülostomi (ETV) uygulanmaya başlanmıştır. Burada iki tedavi tipinin İNBH'de hem etkinliği hem de komplikasyonlar açısında kıyaslamak ve birbirlerine olan üstünlüklerini vurgulamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İNBH tanısı alan 58 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. 35 hastaya VPS ve 23 hastaya ETV uygulanmıştır. Tedavi tiplerinin etkinliği ve komplikason oranları karşılaştırılmış, bu amaçla Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) kullanılarak hastaların postoperatif İNBHES skorunda iki birim düşme primer fayda olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: VPS uygulananlarda klinik iyileşme % 68,6 iken, ETV uygulanlarda % 43,5 oranında saptanmıştır. Aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p= 0,151) Komplikasyon oranları ise, VPS uygulananlarda % 27,5 iken ETV uygulananlarda % 4,3; aralarındaki fark ise istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p= 0,042) Sonuç: ETV İNBH hastalarında VPS uygulamasına alternatif tedavi seçeneği olarak düşünülebilir. Her şeye rağmen ETV'nin VPS'ye tedavi üstünlüğünü söyleyebilmek için İNBH'li hastalarda ETV ile VPS uygulamasını karşılaştıran kontrollü prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.

EndoskopiHidrosefaliPeritoneovenöz şönt+1
Mevlana Akbaba
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibroblast büyüme faktörünün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkileri

Giriş: Endoskopik sinüs cerrahisi, septoplasti, kafa tabanı cerrahileri, konka cerrahileri gibi işlemler nazal mukozada mekanik travma oluşturmaktadır. Bu anlamda yaygın kullanılan ajanlara alternatif arama ve daha potent ancak daha az yan etki profiline sahip ilaçlar, spreyler, damlalar üretmek üzerine kurgulanan arayış nazal cerrahiler sonrası oluşabilecek komplikasyonları ve hastaların cerrahi sonrası konforunu, ameliyat başarısını arttırmayı hedeflemiştir. Bu deneysel çalışmanın amacı Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF)'nün nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine etkilerini histopatolojik olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 42 adet Wistar Albino erkek rat kullanıldı. Sham grubuna (n=6) hiçbir cerrahi prosedür uygulanmadı ve referans olarak ele alındı. Nazal mukoza hasarı uygulanan hayvanlar kontrol (n=18) ve deney grubu (n=18) olmak üzere ayrıldı. Her iki gruptaki hayvanlar kendi arasında takip sürelerine göre altışar üç alt gruba ayrıldı. Bu gruplardaki hayvanlara sırasıyla 5,10 ve 15 gün topikal uygulama yapılıp takip edildi. Takip sonrası deneyde kullanılan hayvanlar nazal septum mukozaları histopatolojik incelemeler yapılmak üzere çıkarıldıktan sonra sakrifiye edildi. Mukozada epitelyal kalınlık indeksi, subepitelyal kalınlık indeksi, inflamasyon skoru, goblet ve silyalı hücre sayısı, iNOS immünreaktivite skorlaması histolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Epitelyal kalınlık indeksi değerlendirmesinde 10 ve 15.günde FGF grubu ile SF grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). İnflamasyon skoru ve iNOS düzeyi incelemesinde 15.günde FGF grubu ile Serum fizyolojik (SF) grubu arasında anlamlı farklılık izlendi (p<0.05). Goblet ve silyalı hücre kaybı açısından FGF ve SF grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.005). Subepitelyal kalınlık indeksi 15.günde FGF grubunda anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Sonuç: Bu bulgular ışığında FGF'nin nazal mukozada yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri olduğu ve özellikle nazal cerrahiler sonrası tedavi edici anlamda kullanılabileceği düşünülmüştür, ancak bunun için ek çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Nazal mukoza, Fibroblast Büyüme Faktörü, yara iyileşmesi

Cerrahi-kulak-burun-boğazEndoskopiFibroblast büyüme faktörü+3
Burak Arpacı
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Endoskopik Dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılmış hastalarda kese histopatolojik özelliklerinin prognoza etkisinin değerlendirilmesi

Epifora, otolaringoloji ve oftalmolojide sık rastlanan bir yakınmadır. Epiforanın tedavisinde amaç gözyaşının buruna geçişini düzgün bir şekilde sağlamaktır. Medikal tedavinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi olarak pasajı sağlamak gereklidir. Günümüzde DSR temel olarak endonazal ve eksternal olmak üzere iki yöntemle uygulanmaktadır. En-DSR' nin hem işlem hem de hastalık tekrarı açısından eksternal DSR'e kıyasla avantajlı özelliklere sahiptir. DSR ameliyatları sonrasında rekürrensler olabilmektedir. Bu araştırmanın yapılmasındaki amaç, En-DSR ameliyatı yapılan hastalardaki nüks (hastalık tekrarlama) oranlarını tespit etmek, beraberinde ameliyat sırasında alınmış olan kesenin histopatolojik özellikleri ile hastalığın tekrarlama arasındaki ilişkiyii ortaya koymaktır.Çalışmaya dahil edilen hastalar Göz Hastalıkları A.D. ile işbirliği kapsamında Anabilim dalımıza En-DSR ameliyatı yapılmak üzere yönlendirilmiş ve yapılan incelemelerde lakrimal keseleri normal ya da dilate olan postsakkal stenozlu olgulardır. Bu çerçevede, Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda 1995?2010 tarihleri arasında kronik dakriyosistit tanısı ile En-DSR uygulanan 78 hasta sorgulama ve kontrol muayene amaçlı çağrıldı. Ancak sadece 34 hasta (%44) kontrol muayenesine geldi. Ayrıca kontrole gelen hastalar; yaş, cinsiyet, takip süresi, primer ya da revizyon cerrahi, silikon tüp uygulanması, En-DSR ile eş zamanlı rinolojik cerrahi, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonların varlığı ve postoperatif subjektif şikayetler açısından değerlendirildi. Hastalara rutin KBB ve endoskopik muayene ile fluorescein testi uygulandı. Kontrole gelen 34 hastanın 25'inin (%73.5) lakrimal kese örnekleri Patoloji A.D.'ı tarafından histopatolojik (yangısal hücre infiltrasyonu, fibrozis, kapiller damar proliferasyonu ve kronik yangı skoru açısından) incelemeye alındı.Tüm olgularda postoperatif kontrol süresi (p=0.598), yaş (p=0.502), cinsiyet (p= 0.649), silikon tüp uygulaması (p= 0.249), En-DSR ile eş zamanlı sinonazal cerrahi uygulaması (p= 0.541), primer/revizyon cerrahi (p= 0.390) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Patoloji A.D. tarafından değerlendirilen 25 lakrimal kese preparatlarındaki hücre infiltrasyonu (p=0.05), fibrozis (p=0.05), kronik yangı skoru (p=0.03) ile iyileşme sonuçları arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı. Bu sonuç ile lakrimal kesede yangı skoru şiddetlendikçe başarı oranının düştüğü gösterilmiştir.Kronik yangı skorunun rekürrens açısından kötü prognoz kriterleri içerisinde olduğu düşünülebilir. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda rutin histopatolojik değerlendirme önerilmezken, bu çalışmada elde ettiğimiz veriler doğrultusunda En-DSR sırasında rutin lakrimal kese biyopsisi alınması ile rekürrens olabilecek ileri derecede yangısı olan olguların daha yakın takip edilmesi gerektiği önerilebilir. Sonuç olarak, bu çalışma bize lakrimal kesede fibrozis, yangısal hücre infiltrasyonu ve kronik yangı skoru arttıkça iyileşmenin olumsuz etkilendiğini düşündürmektedir.

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazDakriyosistit+7
Özlem Özer
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periampuller tümörlerde batın tomografisi, dinamik manyetik rezonans görüntüleme ve endoskopik retrograd kolanjio pankreatografinin rolü

Amaç: Pankreatik ve periampuller kanserler mortalite oranları oldukça yüksek düzeylerde seyreden kanserlerdir. Bütün gastrointestinal kanserlerin %5'ini, tüm kanserlerin yaklaşık %2'sini oluştururlar. Periampuller bölge neoplazmlarının cerrahi tedavisinin uygulanabilmesi için erken tanı ve tümör rezektabilitesinin değerlendirilmesi esas teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı periampuller tümörlü olgularda; Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjio Pankreatografinin rolünü karşılaştırmaktır.Hastalar ve Metod: 2009-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Gastroenteroloji Bilim Dalı`nda periampuller tümör ön tanısı ile izlenen ve ERCP, BT, MRG tetkikleri yapılan 20 olgu dahil edilmiştir.Bulgular: Çalışmamızda periampuller bölge tümörlerini saptamada BT'nin duyarlılığını %75, MRG'nin duyarlılığını %85, ERCP'nin duyarlılığını ise %100 olarak saptadık. ERCP'nin, BT ve MRG ile karşılaştırıldığında en büyük saptama üstünlüğünün, ampulla vateri tümörlerinde olduğu görüldü.Sonuçlar: Periampuller tümörü saptamada ERCP'nin, BT ve MRG'den; MRG'nin tespit oranının ise BT'ye göre biraz daha fazla olduğu görüldü. MRG ve BT'nin hastalık bulgularının yaygınlığı ile evrelemesinde; ERCP'nin ise safra yolu obstrüksiyon seviyesi ve nedenini belirlemede, sitolojik örnek alma ve aynı seansta terapötik yaklaşımda bulunma gibi avantajları bulunmaktadır.

AbdomenEndoskopiEndoskopi-gastrointestinal+8
Suade Özlem Badak
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üst gastrointestinal sistem kanamalarında sıcak forseps ile hemoklip uygulamalarının retrospektif karşılaştırılması

Giriş: Üst gastrointestinal kanama (ÜGİK), doktorlar tarafından en sık karşılaşılan acil durumlardan biridir. Yıllık insidans 100.000'de 133'tür. Peptik ülser hastalığı, tüm vakaların %31 ila %67'sinden sorumludur ve ÜGİK'nin en yaygın nedenidir. Bunun yanında diğer nedenler varis kanaması, eroziv hastalıklar, Mallory-Weiss yırtığı, Dieulafoy lezyonları, vasküler ektazi ve malignite olarak sıralanabilir. Tedavi genellikle asit baskılama ve endoskopik yöntemlerin kullanımına dayanır. ÜGİK tedavisinde kullanılabilecek endoskopik teknikler; enjeksiyon tedavisi, termal pıhtılaşma tedavisi, hemostatik klipsler, fibrin örtücü, argon plazma pıhtılaştırması ve bu sayılan tekniklerin herhangi biri ile epinefrin enjeksiyonu kombinasyonu yer almaktadır. Bununla birlikte, hangi yöntemin en iyi olduğuna ve seçim yöntemini oluşturması gerektiğine dair net bir kanıt yoktur. Endoskopistin kişisel tercihi, mevcut ekipman, lezyonun yeri ve özellikleri tedavi seçiminde rol oynar. Endoskopik HC, ÜGİK tedavisinde sıklıkla kullanılan mekanik bir tekniktir. Bu mekanik aparat kanayan lezyona ve periferik dokuya tutunarak tamponad ve hemostaz sağlar. Termal tedaviler ise vasküler yapılarda koagülasyon nekrozu ile daralma yaparak hemostaz sağlar. Üç ana tip termal temas cihazı vardır; çok kutuplu sondalar, ısıtıcı sondalar ve monopolar sondalar. Düşük maliyetli olan sıcak forseps (HF), monopolar hemostatik forsepse benzer şekilde çalışır. HF özellikle polipektomide ve endoskopik submukozal diseksiyonda (ESD) hemostaz sağlanmasında faydalıdır. Çalışmamızda ÜGİK tedavisinde HC ve HF'nin etkinliği ve maliyet etkinliğinin retrospektif karşılaştırmasını yaptık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda; Haziran 2017-Mart 2022 tarihleri arasında Gastroenteroloji ve İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran hastalarla gerçekleştirildi. Hastalar araştırmaya katılmaya gönüllü olanlardan seçildi ve yazılı bilgilendirilmiş onam formu alındı. Üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalara endoskopi sırasında gereği halinde sıcak forseps veya hemoklip uygulamaları rutin olarak yapılmaktadır. Hastalar uygulanan endoskopik hemostatik yönteme göre iki gruba ayrıldı. HF grubu, sıcak forseps koagülasyon, HC grubu ise hemoklips uygulanan kişilerden seçildi. Primer hemostaz oranları, tekrarlayan kanama, transfüzyon gereksinimleri, hastanede kalış süreleri ve maliyetler iki grup arasında karşılaştırıldı. Acil servise ve/veya polikliniğe hematokezya ve/veya melena ve/veya hematemez nedeniyle başvuran hastalara gastroenterologlar tarafından tüm endoskopik prosedürler başvurudan sonraki 48 saat içinde gerçekleştirildi. Her hastada hemostaz yönteminin seçimi, kanamalı lezyonun konumuna, antiagregan ve antikoagülan kullanımına bağlı olarak, gastroenteroloğun kararına göre seçildi. Kalp hızı, kan basıncı ve hemoglobin düzeylerinin ilk stabilizasyonunu takiben 24 saat içinde, şok veya hemoglobin konsantrasyonlarında >2 g/dl azalma, taze hematemez veya melena yeniden kanamayı işaret eder olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların demografik özellikleri açısından HC ve HF gruplarının karşılaştırma analizinde yaş ve cinsiyet homojendir. Her iki grupta işlem sonrası ilk 24 saatte hipotansiyon ve taşikardi gelişimi açısından yapılan karşılaştırma analizinde, anlamlı fark tespit edilmedi. HC ve HF tedavi gruplarında tekrarlayan kanama oranlarının arasında anlamlı fark bulunmadı. HC ve HF tedavi grupları arasında primer hemostaz oranları sırasıyla %83,33 ve %87,21 olarak saptandı (p=0,537). Her iki grupta hospitalizasyon süresi ortalama üç gün olarak tespit edildi (p=0,206). Maliyet açısından tedavi grupları karşılaştırıldığında, HC grubunda maliyet HF grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç: Bu çalışma görece daha yeni olan HF tedavisinin HC kadar güvenli ve etkin olmasının yanı sıra maliyet etkinliği açısından HC'den üstün olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda HF tedavisi uygun endikasyonda ÜGİK hastalarında kullanılabilir. Bu konuda daha geniş hasta sayısına sahip, prospektüs ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal kanama, sıcak forseps, hemoklips, endoskopi

EndoskopiGastrointestinal hemorajiGastrointestinal sistem+3
Talha Ercan
Düzce University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çölyak hastalığı ön tanısı ile endoskopi yapılan hastaların doku transglutaminaz antikor düzeylerinin endoskopik ve patolojik bulgularla karşılaştırılması

Amaç: Çölyak hastalığı tanısında altın standart ince bağırsak biyopsisidir ancak çölyak hastalığı tanısı için serolojik incelemelerin önemli bir yeri vardır. Doku transglutaminaz IgA antikoru, çölyak hastalığı tanısında yüksek duyarlılığa sahip özgül bir belirteçtir. Doku transglutaminaz IgA antikor düzeyi artışı ile villöz atrofinin şiddeti artmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, çölyak hastalığı tanısında kullanılan doku transglutaminaz antikor düzeylerini endoskopik ve histopatolojik bulgularla karşılaştırıp, çölyak hastalığındaki anlamlı doku transglutaminaz antikor düzeylerini belirleyerek bu hastalarda tanısal amaçlı endoskopi yapmak ve endoskopi yapmadan izlenebilecek hastaların antikor düzeylerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji ve Çocuk Sağlığı Hastalıkları Polikliniklerine Eylül 2018- Mart 2020 tarihleri arasında başvurmuş, çölyak hastalığı şüphesi nedeniyle doku transglutaminaz antikoru düzeyi bakılmış ve gastroskopi yapılmış 211 olgu ile retrospektif yapıldı. Hastaların cinsiyeti, yaşı, kilo ve boy ölçümleri, yakınmaları, ek hastalık varlığı, gastroskopi ve histopatoloji raporları, laboratuvar sonuçları kaydedildi. Hastaların doku transglutaminaz IgA antikor düzeyi referans aralığı; <20 RU/ml negatif, >20 RU/ml pozitif ve <20 RU/ml birinci grup, 20-50 RU/ml arası ikinci grup, 50-100 RU/ml arası üçüncü grup, 100-200 RU/ml dördüncü grup, >200 RU/ml beşinci grup olarak belirlendi. Çölyak hastalığı tanısı ESPGHAN ölçütlerine göre Modifiye Marsh evre2 ve üzeri çölyak hastalığı için anlamlı kabul edildi. Gastroskopi bulguları, spesifik endoskopi bulgularına göre patolojik olanlar ve normal olanlar olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Olguların 123'ü (%58,3) kız, 88'i (%41,7) erkekti. Marsh evrelerine göre; olguların 81'i evre 0 (%38,4), 9'u evre 1 (%4,3), 5'i evre 2 (%2,3), 28'i evre 3a (%13,3), 33'ü evre 3b (%15,6), 55 'i evre 3c (%26,1) ile uyumluydu. Çölyak hastalığı tanısı alan 121 olgunun 103'ünde (%85,1) doku transglutaminaz IgA düzeyi 200 üzeriydi. Doku transglutaminaz IgA düzeyi ile Marsh evresi arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuçlar: Doku transglutaminaz antikor düzeyinin refarans değerine göre 10 kattan fazla artışı %85,1 oranında çölyak hastalığı ile uyumlu bulundu ve tanısal amaçlı endoskopi yapmak için uygun grup olarak saptandı. Ancak doku transglutaminaz IgA düzeyi 200 altında olan diğer gruplarda hasta sayısının az olması çalışmamızın kısıtlılıklarındandı. Doku transglutaminaz IgA düzeyi 100 üzeri saptanan olgularda karında şişlik, demir eksikliği anemisi, iştahsızlık ve boy kısalığı gibi şikayetlerin çölyak hastalığı riskini artırdığı sonucuna ulaşıldı. Bu nedenle endoskopi kararı vermede serolojik incelemelerle birlikte başvuru şikayetleri de çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Çölyak Hastalığı, Doku Transglutaminaz IgA, Endoskopi, Marsh Evreleri, Antikor düzeyi

AntikorlarEndoskopiTransglutaminaz+2
Hüseyin Serkan Kösek
Gaziantep University
2020
00

İlgili konular