İngiltere
Bu konu başlığı altında 242 tez
Dürtmenin davranışsal kamu politikası aracı olarak kullanılması "İngiltere ve Türkiye karşılaştırmalı analizi"
Birbirine benzeyen ya da benzemeyen birçok olay karşısında yönetimin izlediği yol, göstermiş olduğu eylem ya da eylemsizlik durumunun genel adı olan kamu politikası, farklılaşan ve gelişen dünya düzeni içerisinde kendine yer edinebilmek, vatandaşlara ve topluma daha fazla hitap etmek ve sahip oldukları problemleri çözüme kavuşturmak adına değişime uğramıştır. Bu değişim, kamu politikası alanına davranış bilimi ve bir politika yapım aşaması olan dürtme teorisini entegre eden davranışsal kamu politikası alanında hayat bulmuştur. Tez çalışması içerisinde, yeni bir alan niteliğinde olan davranışsal kamu politikası alanı, uygulamaları, uygulamalar için oluşturulan takımlar ve faaliyet raporları gibi olgular İngiltere ve Türkiye özelinde ele alınmış, iki ülke karşılaştırmalı bir analize tabi tutulmuştur. Bu analizin, daha genel adıyla çalışmanın temel amacı ise geleneksel ve davranışsal kamu politikası alanını inceleyerek bu iki alan arasındaki temel farklılıkları ortaya koymak, kamu politikası yapım sürecinde davranışsal olguların ne gibi faydalar sağladığını tespit etmek, dürtme teorisinin davranışsal kamu politikası alanı içerisindeki yerini, etkisini ve başarısını incelemektir. Bahsedilen amaç doğrultusunda ele alınan iki ülkenin davranışsal kamu politikası alanında ne kadar aktif olduğu ulusal ve uluslararası literatüre dayanarak tespit edilmiş, bu tespitte ise literatür analizi yöntemi ve karşılaştırmalı kamu yönetimi yöntemi kullanılmıştır. Son olarak ise karşılaştırmalı ülkeler arasındaki analiz bir sonuca bağlanmış, Türkiye kapsamında gerçekleştirilmesi önerilen politika hedefleri ortaya konmuştur.
İngiltere'de yaşayan Türkçe ve İngilizce konuşucusu sıralı ikidilli çocukların dil gelişim performanslarının özgül dil bozukluğu riski açısından incelenmesi
Bu çalışma, anadili Türkçe olup İngilizceyi ikinci dil olarak edinen ikidilli çocukların dil gelişim performanslarını belirlemek ve Özgül Dil Bozukluğu (ÖDB) tanılaması için geliştirilen ölçüm araçları ve testleri ikidilli çocuklarda sınamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın katılımcı grubu 6:0-7:11 yaş aralığında Londra'da yaşayan 20 ikidilli çocuktan oluşmaktadır. Çalışmada sözel olmayan zekâ testi ile Türkçe ve İngilizce olmak üzere dil gelişim testleri, cümle tekrar testleri ve anlamsız sözcük tekrar testleri kullanılmıştır. Çalışmada nicel betimsel (tarama) araştırma deseni temelinde karşılaştırmalı ve ilişkisel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Ölçüm araçlarından elde edilen sonuçların birbirleriyle olan ilişkileri incelenmiş ve performansların yaş gruplarına göre farklılık oluşturup oluşturmadığı test edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda ikidilli çocukların %95'inin konuştuğu dillerin en az birinde ortalama ve üstü düzeyde performans gösterdiği, katılımcıların %85'inin anadilleri olan Türkçede İngilizceden daha başarılı oldukları ve yalnızca %25'inin ikinci dilleri olan İngilizcede ortalama ve üstü düzeyde puan aldıkları saptanmıştır. Testler arası ilişkiler incelendiğinde Türkçe Erken Dil Gelişimi Testi (TEDİL) ile Türkçe Cümle Tekrar Testi ve Clinical Evaluation of Language Fundamentals (CELF-4) ile İngilizce Cümle Tekrar Testi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. İki dilde aynı özelliği ölçen testler arasında ise anlamlı ilişkiler görülmemiştir. Çalışma bulguları sözel olmayan bilişsel performansla dil becerileri arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişkinin olmadığını göstermiştir. Ayrıca, testlerde yaş grupları arasında farklılıklar incelendiğinde herhangi bir testte gruplar arası istatistiki olarak anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Anahtar Kelimeler: ikidillilik, özgül dil bozukluğu, dil gelişim testleri, cümle tekrar testi, anlamsız sözcük tekrar testi, dil baskınlığı
I. Dünya Savaşı'nda Kûtü'l Amâre Savaşları ve İngiliz Ordu komutanı Sir Percy Lake'in raporu ile Türk komutanların hatıralarının analizi
Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nda sınırları içinde ve dışında olmak üzere birçok cephede savaşmak durumunda kalmıştır. Genel olarak katıldığı cephelerde mağlubiyet yaşayan Osmanlı'nın Çanakkale Cephesi'nde deniz ve kara savaşlarında kazandığı başarıdan sonra en önemli zaferi Irak Cephesi'nde 29 Nisan 1916 tarihinde Kûtü'l Amâre'de muhasara altında tuttuğu İngiliz ordusunu teslim almasıdır. Kûtü'l Amâre Savaşları'nda İngiliz Ordusuna komutanlık yapmış olan General Sir Percy Lake'in Kûtü'l Amâre'nin teslim olması sonrasında yazmış olduğu ve Times Gazetesi'nde yayınlanmasının ardından Osmanlı Devleti tarafından Osmanlıca tercümesi yapılarak neşredilen raporun içerisinde yer alan bilgilerin aynı savaşlarda görev yapmış olan Türk komuta kademesinden subayların hatıratlarıyla karşılaştırılarak değerlendirmesi yapılacaktır. General Percy Lake'in yazmış olduğu rapor ve vermiş olduğu bilgilerin Türk subayların hatıratlarında verdikleri bilgilerle karşılaştırılması sonucunda Kûtü'l Amâre Savaşları, dönem içerisinde meydana gelen gelişmeler ve muharebelerde yaşanan asker kayıpları ve diğer zayiatlar daha iyi anlaşılabilecektir.
Atatürk Dönemi Türk kadınının değerlendirilmesine İngiliz basınından örnekler (1923-1938)
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle Mustafa Kemal Atatürk'ün "Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak" olarak tanımladığı Çağdaşlaşma, bir başka deyişle Türk toplumunda zihinsel ve kültürel değişim hedeflenmiş ve uygulamaya konulmuştur. Toplumsal yapılarda meydana gelen değişiklikler, aileyi şekillendiren temel unsur olan Türk kadınının toplum içerisindeki konumunu da etkilemiştir. Çalışmada İngiliz gazetelerinden yararlanmak suretiyle, Türk kadınının modernleşme sürecinde geçirdiği yapı değişikliğinin İngiliz basını tarafından nasıl algılandığı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmada; nitel araştırma yöntemlerinden doküman incelemesi kullanılmış ve Cumhuriyet dönemi bazı İngiliz gazeteleri incelenmiştir. Sonuç olarak; İngiliz Basınında Türk Kadınının gelişimi "Batılılaşma" olarak tanımlanırken; İngiliz politikasının, dönemin Türk Kadınını anlama boyutunda etkili olduğu görülmüştür.
Türkiye ve İngiltere'de çalışanların mobbinge ilişkin algı ve tepkileri
Mobbing, yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, rahatsız etme, doğrudan veya dolaylı saldırganlık yoluyla ve kişiyi küçük düşürme amacıyla gerçekleştirilen herhangi bir kişiye yönelen saldırgan davranış biçimi olarak tanımlanmaktadır. Mobbing, hedef kişide endişe, konsantrasyon bozukluğu, sinirlilik, strese neden olur; kişinin işine, içinde bulunduğu organizasyona ve yaşama dair ilgi ve isteği azalır.Çalışmanın birinci bölümünde mobbing kavramı ile ilgili farklı bakış açılarından birçok tanım sunulmuştur. Bunun yanında mobbingin ortaya çıkış nedenleri, etkileşim düzeyleri, karakteristik özellikleri, mobbing türleri ve mobbingin diğer kavramlarla ilişkileri, etkileri ve sonuçları ile ilgili bilgiler verilmiştir.İkinci bölümün ilk kısmında, öncelikle İngiltere'de mobbing(bullyingin) ortaya çıkışı, etkileri, yaşanmış mobbing örnekleri ve İngiltere'deki yasal süreç ayrıntılı olarak incelenmiştir. İkinci kısımda ise Türkiye'deki mobbing olgusuna yönelik algılar, bu alanda gelinen noktayı göstermesi açısından önemli bulunan yaşanmış mobbing vakaları ve Türkiye'deki yasal süreç ile ilgili bilgiler verilmiştir.Üçüncü bölüm, İngiltere ve Türkiye'de hizmet sektörlerinden süpermarketlerdeki çalışanlar üzerinde gerçekleştirilen uygulamayı kapsamaktadır. Bu çalışma ile İngiliz ve Türk çalışanların mobbinge ilişkin algı ve tepkileri açısından benzerlikler ve farklılıklar olup olmadığı araştırma kapsamına alınmıştır. Her iki ülkedeki farklı yaş ve cinsiyetlerdeki çalışanlardan amaca uygun olarak önceden hazırlanmış anketleri doldurmaları istenmiştir. Anket yolu ile toplanan veriler SPSS 13.0 yazılımı ile analiz edilmiştir. Bu araştırma hem çalışan hem de işverenlere, mobbing konusunda genel bir bakış açısı sağlamakla kalmayıp mobbing hakkında ayrıntılı bilgiler içerdiğinden mobbingin erken teşhis edilmesini ve hem çalışanların hem de organizasyonların mobbingin zararlı etkilerinden korunmasını hedeflemektedir.Anahtar Kelimeler : Mobbing, Türkiye'de Mobbing, İngiltere'de Bullying
AB entegrasyonu sürecinde Türkiye'de kalkınma ajanslarının kuruluşu ve işlevi
Dünyada yaşanan hızlı küreselleşmenin etkisiyle bölgesel kalkınma politikalarının önemi giderek artmaktadır. Bölgesel kalkınmanın ulusal ekonomide ve kalkınmaya olumlu etkisi bölgelerde yapısal kurumları zorunlu hale getirmiştir. Bu bağlamda kamu, özel ve sivil toplum kuruluşlarını bir araya toplayan kalkınma ajansları ortaya çıkmıştır. Katılımcı, yenilikçi, sürdürülebilir ve rekabetçi bir anlayışa sahip ajansların dünyada birçok başarılı örneği bulunmaktadır.Türkiye'de kalkınma ajansı kurulma çalışmaları Avrupa Birliği'ne üyelik sürecinde başlamıştır. Bölgesel kalkınmada daha katılımcı bir anlayışa sahip olan ajanslar 2006 yılında çıkan kanunla yasalaşmıştır. İlk dönemlerinde yoğun tartışmalara yol açmış ve yaşanan yargı süreciyle beraber uygulama süresi gecikmiştir. Yaşanan bu gecikme yargı sürecinin tamamlanmasına rağmen ajansların kurumsallaşma süreci uzamıştır. İki pilot bölgede uygulamaya başlayan ajansların başarısı bölgesel kalkınmadaki gelecekleri için önemlidir.Bu çalışmada kalkınma ajanslarının dünyada ortaya çıkış sürecini Avrupa'da İngiltere örneğiyle inceleyerek Türkiye'de ajansların kurulmasından önceki süreçte bölgesel kalkınma araçları irdelenmiştir. Kalkınma ajanslarının kurulma sebepleri ve ardından oluşturulan ajansların durumu ortaya konmaya çalışılmıştır.
İngilizlerin gözüyle İtalya'nın Türkiye'ye yönelik yaklaşım ve faaliyetleri (1923-1945)
ÖZET İNGİLİZLERİN GÖZÜYLE İTALYA'NIN TÜRKİYE'YE YÖNELİK YAKLAŞIM VE FAALİYETLERİ (1923-1945) TELLİ, Ayşe Nur Yüksek Lisans Tezi, Tarih Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU Ağustos, 2014, 118 sayfa 1923-1945 arasındaki dönem Türkiye ve İtalya için çok önemli bir süreçtir. Lozan Antlaşması ile başlayan ve İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi ile sona eren bu dönemde Benito Mussolini yönetimindeki İtalya, güçlü, yayılmacı ve dünya arenasında söz sahibi olmaya çalışan bir ülke olmaya çalışırken; önce Mustafa Kemal Atatürk sonra İsmet İnönü yönetimindeki yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, barış yanlısı, diğer devletlerle iyi geçinmeye çabalayan, İtalya'nın değişken politikaları karşısında tedbirler alan ve dış ilişkilerini buna göre ayarlayan bir ülke olmuştur. Bir yanda bu gelişmeler meydana gelirken, diğer yanda İtalya ile Türkiye'nin dış politikada oluşturdukları gelişmeleri İngiliz diplomatlar İngiliz Gizli Belgelerinde kayıt altına almışlardır. Bunu yaparken kendi fikirlerini de belgelere katmayı ihmal etmemişlerdir. Bu çalışmada, İngiliz Dış Politikası Üzerine Belgeler (Documents On British Foreign Policy) ve İngiliz Devlet Arşivi Gizli Belgeleri (National Archives ) aracılığıyla temin ettiğimiz bu belgelerde, bu devletlerin dış politika unsurlarını anlamak için, İtalya'nın 1923-1945 arası dış politika faaliyetlerini ve bunların Türkiye üzerindeki etkisini inceleyeceğiz. Anahtar Kelimeler: Türkiye, İtalya, İngiliz Belgeleri, Dış Politika, Faşizm.
İngiltere, ABD ve Siyonizm üçgeni: El Nakba'ya giden yol
Tanrı tarafından Filistin topraklarının kendilerine vaat edildiğine inanan Yahudiler, tarihsel süreçte dünyanın dört bir tarafına dağılmasına rağmen Siyon dedikleri kutsal Filistin topraklarına dönmekten asla vazgeçmemişlerdir. 19. yy'da Avrupa başta olmak üzere dünyada artan Anti-Semitizm hareketi Yahudilerin Filistin'e dönmek için örgütlü bir çerçevede hareket etmesinin önünü açtı. Theodor Herzl öncülüğünde kurulan Dünya Siyonist Teşkilatı, Osmanlı Devleti'nden beklediği desteği alamayınca Filistin'de Yahudi devletini kurma gayesini güçlü, emperyalist bir devletin himayesine girerek sağlamaya çalıştığı görülmektedir. Nitekim Hindistan sömürge yollarının güvenliğini sağlamaya çalışan İngiltere ile Filistin'de emperyalist çıkarlara hizmet edeceğini beyan eden Siyonistler arasında iş birliği sağlandı. Balfour Bildirisi ile nüfusunun yüzde doksanı Müslüman olan Filistin'de İngilizler tarafından Yahudilere yurt vaat edildi. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Filistin'de başlayan İngiliz manda yönetimi döneminde Yahudilerin devlet kurması için gerekli olan siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal örgütlenmelerin de önü açıldı. Arapların bu duruma tepki göstermesi ile günümüze kadar sürecek Arap-Yahudi çatışmaları böylelikle başlamış oldu. İkinci Dünya Savaşı ile beraber Siyonizm ile İngiltere arasında çıkar çatışmalarının ortaya çıkması Siyonistleri ABD'ye yöneltmiştir. Amerikan Yahudi lobilerinin baskısı sayesinde Amerikan Kongre'si ve yönetiminin desteği alınmış ve Birleşmiş Milletlere taşınan Filistin sorununda Yahudilerin lehine sonuç alınması sağlanmıştır. Neticede 1948 yılında önce İngilizlerin daha sonra ABD'nin desteği ile İslam coğrafyasının içinde ve Müslümanların kutsal kabul ettiği Filistin topraklarında Siyonistler tarafından İsrail Devleti resmen kuruldu. Filistinli Müslümanlar, 1948 yılını İsrail Devleti'nin kurulmasından ve devamında yaşanan Arap-İsrail Savaşı'nın doğurduğu sonuçlardan ötürü El Nakba (Felaket) diyerek anar.
Avrupa Birliği'nin bölgesel gelişmeye etkisi: İspanya ve İngiltere örneği
Avrupa Birliği sosyal, ekonomik ve kültürel olarak çok farklı yapılara ve geçmişe sahip ülkelerden tarafından oluşmuştur. Ülkelerin sahip olduğu bu farklılıklar ulusal anlamda olduğu gibi bölgesel anlamda da kendini hissettirmektedir. AB kurulduğu tarihten günümüze kadar bölgesel gelişmişlik farklılıkları konusunda hassas davranmış ve son derece önemli politikalar üretmiştir. AB tarafında oluşturulan bu politikalar, zamanla genişleyen ve büyüyen bu yapıda gün geçtikçe önemini artırmaktadır. Bölgesel gelişme ile ilgili belirlenen politikaların hayata geçirilmesinde, ülkelerin sahip oldukları yerel aktörler, kalkınma ajansları ve politikaların hayata geçirilebilmesi için oluşturulan fonlar çok önemli bir rol oynamaktadır. Gerçek anlamda bir birliğin ortaya konabilmesi için bölgesel gelişme ile ilgili farklılıkların azaltılmasının öneminin farkında olan AB, bu konuda sürekli yeni politikalar ortaya koymaktadır. Bahsettiğimiz tüm bu hususlar ışığında, Bu çalışmada, AB gibi örgütlerin ülkelerin bölgeleri arasında var olan gelişme farklılıklarını ortadan kaldırıcı bir etkiye sahip olup olmadığı incelenmektedir. Bu amaçla çalışmada, demokrasileri Avrupa ortalamasının üzerinde gelişmiş olan İngiltere ve İspanya'nın Avrupa Birliği üyelikleri öncesi ve sonrası durumları ile üye olduktan sonra almış oldukları fonlar incelenecek ve bunların ülkelerin bölgesel gelişmelerine olan etkileri üyeliklerinden sonraki dönem için araştırılacaktır. Anahtar Sözcükler: Avrupa Birliği, NUTS, Bölgesel Gelişme, AB Fonları
İngilizlere göre Kutü'l-Amare teslimiyetinin nedenleri ve etkileri
İngilizlerin Irak'taki harekâtı 6 Kasım 1914'te Fav Yarımadası'nın işgali ile başladı. 22 Kasım 1915'teki Selmân-ı Pâk Muharebesi'ne kadar neredeyse hiç yenilgi görmediler. Selmân-ı Pâk'ta yaşadıkları muazzam yenilgi, İngiliz Irak Sefer Kuvveti için bir dönüm noktası oldu. Yenilgi sonrası Kûtü'l-Amâre'ye çekilmek zorunda kalan İngiliz 6. Tümeni, Türk askerleri tarafından kuşatıldı. Yaklaşık 13.500 İngiliz-Hintli asker hem yiyeceklerinin tükenmesi hem de kendilerini kurtarmaya gelen kuvvetlerinin başarılı olamaması nedeniyle, 29 Nisan 1916'da Türk askerlerine teslim oldu. Kûtü'l-Amâre teslimiyetinin, İngiliz parlamentosu ve devlet adamlarından basına, Doğu'daki sömürgelerinden Irak'taki muharebelerde kullandıkları savaş araç ve gereçlerine, yine sivil ve askeri personelin niteliğinden sağlık hizmetlerine kadar bir hayli tesiri oldu. Sonuç olarak, İngilizler, Irak'taki operasyonları ve teslimiyeti araştırmak için parlamentolarında kabul ettikleri bir yasa ile "Irak Komisyonu" adında bir komisyon kurdular ve Kûtü'l-Amâre kuşatması ve kurtarma muharebeleri devam ederken, başarılı olamayan komutanları görevden aldılar. Asker sayılarını Türk asker sayısının çok üzerine çıkardılar. Silah, mühimmat, savaş araç ve gereçleri ile Dicle Nehri'ne uygun bol miktarda ulaştırma araçları hazırladılar. Tıbbi personel, hastane ve hastane gemileri eksikliğini giderdiler. Yeni kara ve demir yolu hatları inşa ettiler. Irak Sefer Kuvveti'nin başına Gelibolu'da da görev yapmış General F. S. Maude'ı getirdiler. Osmanlı Devleti, zaten yetersiz olan Irak'taki askeri birliklerini takviye etmek yerine, bir kısım birliklerini buradan çekerek İran'a gönderdi. Dolayısıyla yetersiz silah ve asker ile savunulmaya çalışılan yerler, birer birer İngilizler tarafından ele geçirildi. Osmanlı Devleti, Irak'taki en önemli şehir ve askeri merkez olan Bağdat'ı kaybetti. Hatta İngilizler, Mondros Mütarekesi'ne aykırı olarak Musul'u bile işgal ettiler. Böylece Irak'ta Osmanlı hakimiyeti sona ermiş oldu.
İngiliz uluslaşma sürecinde erken Plantagenetler (1154-1216)
Plantagenetler, 1154-1485 yılları arasında yaklaşık üç buçuk asır boyunca İngiltere'yi yönetmiş olan bir hanedandır. Kıyafetine taktığı Batı Avrupa'ya özgü bir tür süpürgeotu (plant-genista) ile hanedana ismini veren Anjou Kontu V. Geoffrey Plantagenet'ın, İngiltere Kralı I. Henry'nin kızı olan karısı Matilda'dan doğan ilk oğlu II. Henry, 1154 yılında İngiltere tahtına çıkarak Plantagenet Hanedanının kurucusu olmuştur. II. Henry 1154-1189 yılları arasında İngiltere ile birlikte, babasından miras aldığı Anjou ve Maine ve Norman atalarından miras kalan Normandiya'yı da içeren geniş bir coğrafyada hüküm sürmüştür. Henry'nin, Fransa Kralı VII. Louis'den boşanan Akitanya Düşesi Eleanor ile yaptığı evlilik yoluyla elde ettiği Akitanya Dukalığı da eklenince, bugün Angevin İmparatorluğu olarak anılan devletin haritası ortaya çıkmaktadır. Erken Plantagenetler olarak tanımlanan II. Henry ve oğulları I. Richard (Aslan Yürekli) ve John (Yurtsuz), 1154-1216 yılları arasında bu devleti yönetmişlerdir. II. Henry, miras, evlilik ve savaşlar yoluyla elde ettiği devleti bir imparatorluğa dönüştürürken, özellikle hukuki ve idari alanda yapmış olduğu reformlarla İngiltere'nin anayasal sisteminin ve Ortak Hukuk'un gelişmesine büyük katkılarda bulunmuştur. Henry'nin oğlu I. Richard katılmış olduğu III. Haçlı Seferi ile ön plana çıkarken, küçük oğlu John, hem İngiltere'nin kıtadaki topraklarını kaybetmesiyle hem de ilk anayasal metin olan Magna Carta'yı imzalamasıyla tanınmaktadır. Erken Plantagenetlerin, İngiltere'nin devlet ve yönetim sistemine yaptıkları katkıların yanı sıra İngiliz ulusunun ve modern İngilizcenin şekillenmesinde önemli etkileri olmuştur. Anahtar Kelimeler: Plantagenet Hanedanı, Angevin İmparatorluğu, II. Henry, I. Richard, Yurtsuz John.
İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye üzerinde Almanya'nın ve İngiltere'nin nüfuz mücadelesi
Yüksek Lisans Teziİkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye Üzerinde Almanya'nın ve İngiltere'nin Nüfuz MücadelesiMerve Sultan SÖYLEMEZBozok ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüTarih Anabilim Dalı2012: 172 SayfaBirinci Dünya Savaşı'nın sonuçlarının sebep olduğu İkinci Dünya Savaşı 1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı işgaliyle başlamış, 1941 yılında dünya savaşı haline gelmiştir. Türkiye'nin savaş öncesi ilişkilerinin çok iyi olduğu Almanya'nın yanı sıra savaşın diğer tarafı olan İngiltere ile de deklarasyon imzalaması savaş süresince Türkiye üzerinde yaşanan Alman-İngiliz nüfuz mücadelesini başlatmıştır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı süresince bir denge politikası izlemiş, her iki tarafla da ekonomik ve siyasi ilişkilerini sürdürmüştür. Bu politika, Almanya'nın savaşı kesin olarak kaybedeceği anlaşıldığından 1944 Ağustos'unda tüm ilişkilerini kesilmesi ve 1945 Şubat'ında savaş ilan edilmesiyle sonlandırılmıştır.Bu çalışmada Almanya ve İngiltere'nin ve Türkiye'yi kendi saflarına çekebilmek için uyguladıkları iktisadi ve politik baskılar ile propaganda faaliyetleri incelenmiştir. Bu baskı ve propaganda faaliyetleri ağırlıklı olarak Cumhuriyet, Ulus, Akşam, Yeni Sabah ve Vatan gibi dönemin Türk Basınının incelenmesiyle ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nden de dönemle ilgili belgelerden faydalanılmıştır.Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Türk-Alman İlişkileri, Türk-İngiliz İlişkileri, Türk Dış Politikası, Basın.
İngiliz kaynaklarına göre Balkan savaşları (1912-1913)
Bu araştırmanın amacı İngiltere devletinin 1912-1913 yılları arasında gerçekleşen Balkan Savaşlarındaki rolünü ve politik yaklaşımlarını İngiliz arşiv belgeleri üzerinden ortaya koymaktır. Bu amaç doğrultusunda farklı kaynaklardan temin edilen İngiliz arşiv belgeleri incelenmiş ve elde edilen bulgular anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde sunulmuştur. Ayrıca elde edilen bulgular İngiliz kamuoyunun görüşlerini gayrı-resmi olarak yansıttığı düşünülen saygın İngiliz gazetelerinde yer alan haberlerle de desteklenmiştir. Araştırma bulgularının dönemin süper gücü İngiltere'nin Balkan coğrafyasındaki gelişmelere yönelik bağlamsal ve Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik genel bakış açısını ortaya koymak açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Araştırma neticesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında yeni bir Avrupa düzeni ile karşı karşıya kalan İngiltere'nin dış politikasını İngiliz-Fransız Anlaşması ve İngiliz-Rus anlaşması üzerine kurduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu doğrultuda Balkan Savaşları öncesinde gayrı resmi olarak hakem rolüne soyunan İngiltere'nin, müttefiki Rusya'nın Balkanlara müdahalesini kısıtlamak için elinden geleni yapmadığı ve sahip olduğu siyasi güce orantılı olarak etkili bir tepki veremediği tespit edilmiştir. Ayrıca bu dönemde İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'nda sahip olduğu menfaatler, Hindistan'daki Müslüman tebaası ve Hristiyan Balkan halkları arasında bir açmaza girdiği de müşahede edilmiştir. Bu doğrultuda İngiltere'nin Balkan Savaşları başlangıcındaki resmi tarafsızlık politikasının Osmanlı mağlubiyetleri neticesinde Balkan müttefiklerinin taleplerinin sözcülüğünü yapma noktasına evrildiği ve İngiliz kamuoyunun da bu politikayı desteklediği anlaşılmıştır. İngiliz resmi yazışmalarında Balkan Savaşları sırasındaki gelişmeler arasında bilhassa Bulgarların Çatalca hattına dayanması, Selanik'in müttefik kuvvetlerince işgali, Yunanlılar ve Türkler arasındaki deniz mücadeleleri, ateşkes sonrası Edirne nedeniyle tıkanan barış görüşmeleri, I. Balkan Harbi akabinde müttefiklerin kendi aralarında savaşa tutuşmalarından istifade eden Türklerin Edirne'yi geri almak üzere harekete geçmesi ve nihai anlaşmalar sonucunda Ege Adaları'nın geleceği konuları üzerinde odaklandığı görülmüştür. Buna ek olarak İngilizlerin, kendileri için gelecekte olası imtiyaz bölgeleri tespit etmek üzere Balkan Savaşları süresince Osmanlı coğrafyasında çeşitli askeri, sosyal ve menfi istihbarat faaliyetleri yürüttükleri ve Almanya ile nüfuz ve etki alanı yarışına girdikleri belirlenmiştir. Bu mücadelenin en çarpıcı göstergesi ise Osmanlı topraklarında yaşamakta olan Ermeniler olmuştur. Bu doğrultuda İngilizlerin, Ermenilerin yaşadığı Osmanlı coğrafyasında seyirci olarak değil daha çok oyun kurucu olarak faaliyet gösterdiği, bölgede huzursuzluk ve kaos ortamı yaratılmasında aktif rol aldığı yargısına ulaşılmıştır.
Papa III. Innocentius dönemi Papalık-İngiltere ilişkileri (1198-1216)
Ortaçağ Avrupa tarihinde Din-devlet ilişkileri dikkate değer konulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Roma İmparatorluğu topraklarında ortaya çıktığı dönemde başlangıçta Museviliğin reforme hareketi olarak görülen Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu'nun devlet dini ile çelişen görüşleri sebebiyle uzun yıllar baskı ve zulüm politikalarıyla karşı karşıya kalmış olsa da Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonraki dönemde Roma İmparatorluğu topraklarında geniş bir alana yayılmış ve İmparator Büyük Theodosius ile birlikte resmi devlet dini olarak kabul edilmiştir. IV. Yüzyıla kadar İmpatorluk baskısı altındaki bir kurum olan Kilise, Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki dönemde Ortaçağ Avrupasında ortaya çıkan otorite boşluğunu doldurmuş ve siyasi açıdan kurumsallaşmıştır. Katolik inanca göre bizzat Hz. İsa tarafından kurulup, "Tanrı'nın Yeryüzündeki Krallığı" olarak kabul edilen Kilise'nin hiyerarşik yapılanmasının başında ise Papa bulunmaktadır. Siyasi güçlerini ilahi otoriteye dayandıran papaların bu gücü, Kilise'nin toprak sahibi olmasıyla artmış ve imparatorların meşruiyetlerini dine dayandırıp papaların elinden taç giyerek tahta çıkmalarıyla zirveye ulaşmıştır. Kurumsallaşan Papalık kurumunun bundan sonra temel amacı, Hristiyan dinini Barbar kavimler arasında yayarak Avrupa'yı Hristiyanlığın merkezi haline getirmek olmuştur. Papa I. Gregorius ile başlayan bu misyonerlik faaliyetlerinin önemli bir durağı da İngiltere olmuştur. Roma İmparatorluğu'nun uzaktaki bir eyaleti konumunda olan İngiltere'de pagan Kelt toplumu ile sonraki süreçte Anglosaksonlar arasında Hristiyan dininin yayılmasında Papa I. Gregorius (590-604) tarafından gönderilen misyonerlerin etkisi oldukça büyüktür. Bu noktada Aziz Augustine'in misyon faaliyetleri Canterbury Kilise'nin kurulmasıyla sonuçlanmış ve Papalığn etkisi altındaki Kilise, İngiltere topraklarında kurumsallaşmaya başlamıştır. Aziz Augustine tarafından Canterbury'de kurulan Kilise, bu dönemde ve ilerleyen süreçte adeta Papalık kurumunun İngiltere'deki bir kolu olarak görev yapmıştır. Tezimizin konusu olan Papa III. Innocentius döneminde ise Roma Kilisesi'nin Canterbury Kilisesi ile olan ilişkileri oldukça canlıdır. Canterbury başpiskoposu Hubert Walter'ın ölümü ile Papalık kurumu ve İngiltere Krallığı arasında başlayan atama tartışmaları Papa III. Innocentius ve Kral John'u karşı karşıya getirmiştir. Bu noktada Papalığın Canterbury Kilisesini özerk bir yapı olarak görmesi ve atama sürecine müdahalede bulunması İngiltere Krallığı'nı önce enterdi sürecine sokmuş ve daha sonraki süreçte Kral John'un aforoz edilmesiyle sonuçlanmıştır. İngiltere ve Papalık arasında yaşanan bu hâkimiyet mücadelesi dönemin siyasi koşullarının etkisiyle İngiltere topraklarını Papalığın fiefi haline getirirken, Avrupa topraklarında hâkimiyet sağlamak için dini otoritesini kullanan Papalık kurumunu ise dönemin siyasi yapısında adeta bir derebeyi haline getirmiştir.
Kral John dönemi İngiltere'de feodalite ve Magna Carta'ya giden yol (1199- 1216)
Bu tez, XII. yüzyılın sonlarında siyasî faaliyetlerini görmeye başladığımız ve XIII. yüzyılda İngiltere Kralı olan John'un Fransa kralı Philip ile feodal hukuktan kaynaklı çatışmalarını, döneminde feodalite olgusunu, Papa ve baronlar ile olan münasebetlerini ve böylelikle Magna Carta'ya giden süreci incelemektedir. Bu çalışmada Kral John'un kendisine intikal eden kıtasal haklarını koruyamaması ve feodal unsurlarla giriştiği güç mücadelesi tartışılacaktır. Çalışmanın temel tezine göre John, babası II. Henry Plantaganet'ten devraldığı mirası feodal unsurları baskılamak için kullanmış ancak başarılı olamamıştır. Çalışma pek çok ana kaynak ve telif eserin yanı sıra arşiv belgeleri, biyografiler, mektuplar vd. gibi birçok kaynağa dayanmaktadır. Kral John dönemi İngiltere'de feodalite olgusunu ve Magna Carta'ya giden süreci tahlil eden çalışma olarak literatüre katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Birinci bölümde Kral John'un (1166- 1216) hayatı ve siyasî faaliyetleri II. Henry'nin (1155- 1189) saltanatından başlanarak etraflıca tahlil edildi. Çalışmanın ikinci bölümünde İngiliz fodalitesinin John dönemindeki toplumsal yapısı ekonomik unsurlar ön plana çıkarılarak incelendi. Üçüncü bölümde ise Magna Carta'ya giden sürece etki eden Bauvines Savaşı ve Magna Carta'nın ilanı akabinde baronların isyanı analiz edildi. Araştırma neticesinde Magna Carta'nın kesin olarak feodal unsurların etkisiyle yürürlüğe girdiği ve Kral John'un Angevin mirasını sekteye uğrattığı sonucuna ulaşılmıştır. Araştırmamız göstermektedir ki; John kendisine intikal eden mirası elde tutması bir yana yönetimini dahi sağlayamamış Magna Carta'ya giden süreçte baronlarına diz çökmüştür.
Kültürün Türkiye ve İngiltere'de yaşayan y kuşağı tüketici davranışları üzerindeki etkisi
Küresel açıdan gençler ve genç yetişkinler hem satın alma gücü hem de tüketim ile ilgili trendlere yön verme açısından, dünya ekonomisi üzerinde önemli güç ve etkiye sahiptir. Tüketici davranışları ile ilgili çalışmalar her ne kadar literatürde yoğunluk gösterse de gençlerin tüketim tercihlerine yön veren sosyal motivasyonları ve ülkeler arası farklılıkların etkisinin yeterince çalışılmamış konular arasında yer aldığı görülmektedir. Kültür ve tüketici davranışları arasındaki ilişkiler söz konusu olduğunda Hofstede'nin yapmış olduğu tanımlamalar ön plana çıkmaktadır. Bu çerçevede, çalışmada düşük bireycilik, yüksek güç aralığı ve yüksek belirsizlikten kaçınma puanına sahip Türkiye ile yüksek bireycilik, düşük güç aralığı ve düşük belirsizlikten kaçınma puanına sahip İngiltere'de yaşamakta olan Y kuşağı bireylerinin alışveriş motivasyonları (sosyal aidiyet ihtiyacı, eşsiz olma ihtiyacı, akran etkisine duyarlılık, moda/marka bağımlılığı, hedonik alışveriş, plansız satın alma) arasındaki farklılıkların tespiti amaçlanmaktadır. Bireylerin, tüketime yönelik sosyal motivasyonlarının belirlenmesi özellikle yöneticiler ve pazarlamacıların hedef pazar ile ilgili strateji geliştirmeleri açısından önem arz etmektedir. Araştırmada kapsamlı bir literatür taraması sonucunda, benzer araştırmalarda kullanılmış olan ölçekler, nicel araştırma yöntemi ile analiz edilmiştir. Araştırma evrenini, Türkiye ve İngiltere'de yaşamını sürdüren toplam 314 Y Kuşağı bireyi oluşturmaktadır. Veriler, online ve yüzyüze anket tekniği vasıtasıyla toplanmıştır. Araştırma hipotezleri "Korelasyon" ve "Yapısal Eşitlik Modeli" analizleri kullanılarak test edilmiştir ve yapılan analizler sonrasında, daha önceden yapılan çalışmalara benzer neticelere ulaşılmıştır.
Esir edilen ve esaretten kurtulan General Charles Vere Ferrers Townshend'in tâbi tutulduğu değerlendirmeler
20. Yüzyılda İngiltere'nin Akdeniz'deki menfaatlerine petrol de dâhil olmuş, bu konuda her türlü tehdidin etkisiz kılınması edilmesi yönündeki kararlılık, İngiliz diplomasisinin esasını oluşturmuş, General Charles Vere Ferrers Townshend, Birinci Dünya Savaşı'nda emrine 6. Hint Tümeni verilerek 1915 yılı başlarında Irak Cephesi'nde görevlendirilmiştir. Halil (Kut) Paşa tarafından Kût-ül Amara'de kuşatılan General Townshend ve birlikleri, 29 Nisan 1916'da çözüm yolunu teslim olmakta bulmuşlardır. İshak Bey'in refakatiyle General Townshend, 3 Mayıs 1916'da vapurla Bağdat'a yola çıkmış, diğer generaller ise 4-5 Mayıs 1916' da bir kısım subaylarla beraber Bağdat'a sevk edilmiştir. İngiliz ve Hintli esirler daha sonra Anadolu'da çeşitli kamplara yerleştirilmiştir. General Townshend'ın ve beraberindeki grubun İstanbul yolculuğu, 12 Mayıs 1916 günü başlayıp, 3 Haziran 1916'da sona ermiştir. General Townshend'ın esaret hayatı Heybeliada ve Büyükada'da geçmiş, esareti boyunca kendisine her türlü kolaylık gösterilmiştir. O, esir değil adeta bir misafir olarak görülmüştür. General Townshend, esaretini geçirdiği 29 Nisan 19016'dan 20 Ekim 1918'e kadar zaman diliminde Türkleri tanımış, Türkler arasında da kendi öz yapısına uygun intiba ve etki bırakmıştır. Türklerin memnun edici yaklaşımlarına, kendisi ve İngiliz askerlerinin esaret hayatlarının nihayetlenmesi için şükran ifadesi olarak arabuluculuk görevi üslenmiştir. General Townshend, ülkesine dönüşü sonrasında İngiliz diplomasını eleştirmiştir. Türkiye'yi düşman bir ülke olarak değil onu kazanılması gereken bir müttefik olarak görmek istediğini söylemekteydi. Bu bağlamda General Townshend Türkiye'yi ziyaret edecek ve bir Türk dostu olarak çabalayacaktır. Anahtar Kelimeler: Esirlik, General Townshend, Irak Cephesi, Kût-ül-Amâra, Millî Mücadele
XIX. yüzyılın başında Avrupa devletleri arası rekabet ve 1809 Kale-i Sultani Antlaşması
5 Ocak 1809 tarihinde imzalanan Kale-i Sultani Antlaşması Osmanlı Devleti ile İngiltere arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemekteydi. 1806 sonrası bozulan iki ülke arasındaki ilişkiler 1807'de savaş durumuna dönüşmüştü. Her ne kadar Osmanlı Devleti tarafından resmen bir savaş ilanı olmasa da iki ülke arasında diplomatik ve ekonomik ilişkiler kesilmişti. İki ülke arasındaki ilişkileri eski düzeyine getirmek için ilk olarak 1807'de İngiltere tarafından yapılan barış teklifi İstanbul'daki Fransız nüfuzundan dolayı başarıya ulaşamadı. Fakat Avrupa'da Fransa-Rusya ittifakı Bab-ı Ali'nin yeniden İngiltere ile barış görüşmeleri yapmasına neden oldu ve sonrasında da on iki açık ve dört gizli maddeden oluşan Kale-i Sultani Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile İngiltere Osmanlı topraklarındaki ticari haklarını yeniden elde ederken boğazların kapalılığı ilkesini de tanıyordu. Osmanlı Devleti'ni XIX. asırda ticari, askeri, siyasi ve diplomatik açılardan etkileyen pek çok olayın da kilit noktası olan bu antlaşmanın oluşum aşaması bu çalışmada diplomatik, askeri ve siyasi yönleriyle tahlil edilmeye çalışılacaktır.
Türk basınında Türk-İngiliz ilişkileri (1939-1944)
Türk-İngiliz ilişkilerine tarihsel süreç içinde bakıldığında ilişkilerin bir doğrusal çizgi üzerinde değil de inişler ve çıkışlar çizen bir hatta devam ettiği görülür. İngiltere ile aramızdaki bu inişli-çıkışlı ilişkiye nazaran diğer Avrupalı devletler ile olan ilişkilerimiz bu durumun tam tersi şekilde olmuştur. İngiltere ile aramızdaki bu inişli-çıkışlı ilişkinin en güzel örneği Osmanlı devleti döneminde 1801 yılında Fransa ile aramızdaki savaş sırasında İngiliz Donamasının Çanakkale Boğazından geçerek Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya ya karşı anlaşmaya zorlaması örnek gösterilebilir. Tarihsel süreç içinde Osmanlı Devleti Dönemindeki Dış İlişkileri bakıldığında en etkili olan devletin Rusya'dan sonra İngiltere'nin olduğu görülmektedir. 19. Yüzyılda Rusya ve İngiltere'nin Asya'da etkili güç olabilme yarışı sırasında Osmanlı Devleti her iki ülke arasından denge politikası uygulayarak dış politikasını oluşturmaya çalışmıştır. Osmanlı Devleti bu şekilde hem toprak bütünlüğü korumayı hem de Boğazlardan Rus ilerleyişini engellemeyi amaç edinmiştir. II. Abdülhamit döneminde İngiltere'nin Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik politikasından vazgeçmesinden dolayı Osmanlı devleti İngiltere'nin yerine bu alanda Almanya ile ittifak yapma yoluyla denge politikasını devam ettirmeye çalışmıştır. Jön Türkler Dönemin de ise denge politikası Avrupalı güçler arasındaki güç çatışmalarından yararlanmaya dayanan bir politika şeklinde yürütülmeye çalışıldığı izlenmektedir. Bu bağlamda bu dönemdeki dış politikamıza İngiltere'yle karşı karşıya kalındığında Almanya ile sıkı ilişkilerin yürütüldüğü bir şekilde yön verilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasındaki Türk-İngiliz ilişkilerine bakıldığı vakit ise iki ülkenin karşılıklı iki kutupta yer aldıkları ve birbirleri ile mücadele eden taraflar oldukları görülmektedir. Hatta bu dönemde İngiltere'nin Osmanlı'nın yönetiminde bulunan azınlıkların kendi yönetimlerini kurmalarını savundukları ve Osmanlı'nın Orta Doğu'da bulunan topraklarının ele geçirilmek suretiyle buradaki egemenliklerinin son verilmesi gerektiği savundukları görülür. Atatürk Döneminde ise İngiltere ile aramızdaki ilişkilerde genel olarak Kurtuluş Savaşından kalan sorunların dostça bir çerçevede Türkiye'nin yararına olacak şekilde çözülmeye çalışılan bir politikanın izlendiği görülür. II. Dünya Savaşı döneminde Türkiye genel olarak dış politikasını Lozan'dan kalan sorunların çözümü ve kendi sınır güvenliğini tehdit eden herhangi bir askeri girişim karşısında kendisini hem siyasi hem de askeri yönden savunmaya dayanan bir politika uygulamıştır. Bu bağlam da 24 Temmuz 1923 günü Lozan'da imza edilen Lozan Antlaşmasından sonra Türkiye 1939 yılında Dünya Savaşının patlak vermesine kadar ki süreçte amaçlarına yönelik çok yanlı bir dış politika uygulamıştır. İtalya ve Almanya'nın yaklaşan tehditlerine karşılık olarak Türkiye İngiltere ve Fransa ile ortak savunma planları oluşturmaya çalışmıştır. Bunun en güzel örneği Türkiye'nin 19 Ekim 1939 günü Fransa ve İngiltere ile ortaklaşa imza ettiği Türk-İngiliz-Fransız Anlaşmasıdır. Türkiye bu dönemde hem kendinin hem de komşularının sınır güvenliğini korumaya amaç edinirken İngiltere ve Fransa ise Türkiye'yi Almanya ve İtalya'ya karşı kullanılacak bir askeri kaynak olarak görmekteydiler. Almanya ve İtalya'nın yayılmacı siyasetinin artık söylemlerden çıkarak harekete dökülmesiyle birlikte Türkiye kendi ve komşularına yönelik bu tehditte karşılık İngiltere ile sadece siyasi değil aynı sırada askeri ve ekonomik önemler alma yolunu izlemiştir. Ancak bu dönem hala Osmanlı Devleti döneminde bile uygulanan denge politikasından vazgeçmeyerek bu sıkıntılı dönemi kendi çıkarlarına göre şekil vermenin yollarını aramıştır.
Türk basınında Türk-İngiliz ilişkileri (1945-1950)
Türkiye ve İngiltere arasındaki ilişkiler yeni Türk devletinin kurulmasından bugüne kadar pek çok değişik safhadan geçmiştir. Her iki devlet de birbirleri ile olan ilişkilerinde kendi çıkarlarını gözetmiştir. Türk-İngiliz ilişkilerini belirleyen, ilişkilere yön veren siyasi olaylar meydana gelmiştir. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlubiyetle çıkmıştır. Savaştan sonra imzalanan Mondros Antlaşması ile Osmanlı devleti fiilen sona ermiştir. Bu anlaşmadan sonra İngiltere'nin politikası Osmanlı Devleti'ni yani Anadolu'yu paylaşmaktan yana olmuştur. Anadolu'da başlayan Milli Mücadele hareketini sekteye uğratmak ve bu harekete son vermek için her yola başvurmuştur. Yunanistan'ın İzmir'e çıkışını desteklemesi bunun en somut örneğidir. Anadolu'daki bu bağımsızlık direnişinin karşısında olan tüm olayları desteklemiş ve İstanbul hükümeti ile işbirliği içinde olmuştur. İngiltere'nin hedefi bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Tüm bunlara karşılık Anadolu'daki bağımsızlık savaşı devam etmiş ve dış politikada diplomatik kanallar açık tutulmuştur. Milli Mücadeleyi başarılı bir şekilde sonlandıran yeni Türk devleti uluslararası arenada kendini kabul ettirmiş ve Birinci Dünya Savaşı'ndan galip çıkan devletlerle aynı statüde yer alarak Lozan'ı imzalamıştır. İngiltere ile bu dönemde önemli siyasi olaylar meydana gelmiştir. Bu olayların en başında Musul Meselesi gelir. Musul meselesinde İngiltere kendi çıkarlarını gözeterek bencil bir tavır takınmıştır. Meseleyi Milletler Cemiyeti'nde kendi lehine çözümlemesi Türk devleti tarafından hoş karşılanmamıştır. Türk devleti kendi içindeki sorunlardan ötürü Musul'u terk etmek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla İngiltere'nin tutumundan ötürü Türkiye bu dönemde Sovyet Rusya ile yakınlaşmıştır. Türkiye cumhuriyet döneminde bağımsızlığını tehdit eden her türlü ilişkiden uzak durmuştur. Komşuları ile ilişkilerinde dosthane bir tutum sergilemiştir. Türkiye dış politikasında geçmişten gelen tecrübelerinden ötürü acemilik yaşamamış kararlı ve onurlu duruşunu korumuştur. Atatürk döneminin dış politikasını belirleyen temel strateji Mustafa Kemal Paşa'nın "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" sözü olmuştur. Atatürk sonrasında, dünyada yeni bir cihan savaşı patlak vermiştir. Bu savaş süresince cumhurbaşkanı İsmet İnönü dış politikanın Lozan sonrasındaki gibi olmasını ve devam etmesini istemiştir. Türk devlet adamları var olan ilişkileri korumak ve daha da geliştirmek için çaba sarf etmişlerdir. Dış politikasında bir nevi denge siyaseti izleyen Türkiye fiili olarak savaşa girmemiş fakat savaşın soğukluğunu ve tehlikesini ensesinde hissetmiştir. Bu savaş süresinde Sovyet Rusya ve İtalya Türkiye için endişe verici hamlelerde bulunmuştur. İngiltere ise Türkiye'nin toprak bütünlüğünü savunmuştur. Türkiye cumhuriyeti bir devlet olarak bu zorlu ve tehlikeli süreçte mantıklı bir ustalık kabiliyeti ile tüm baskılara karşılık savaşa girmemiş yeni bir devlet olarak sınavı başarıyla tamamlamıştır. 1945-1950 yıllarında İngiltere ile ilişkilerimizde bir azalma olmuş ve İngiltere'den ziyade dış politikada aktif rol alan karakter ABD olmuştur. Bunun nedeni II. Dünya Savaşı'ndan ekonomik olarak yıpranmış İngiltere'nin batının koruyucu rolünü ABD'ye devretmesidir. Bu tezin amacı 1945-1950 yılları arasında Türk basınına yansıyan İngiltere ile ilişkilerimize ışık tutmaktır. İlişkilerimizin basına yansımasını ve ilişkilerimizin boyutunu araştırmak için döneme ait gazete, süreli yayınlar ve başbakanlık arşivi incelenmiştir. Bu araştırmalar neticesinde İngiltere ile olan ilişkilerimiz ekonomik siyasi sosyal ve askeri olmak üzere dört ana başlık altında incelenmiştir. Bu tezin amacı İngiltere ile öteden beri var olan ilişkilerimizin bu altı yıllık süreçte ne durumda olduğunu ve ne gibi aşamalardan geçtiğini araştırmaktır. Yapılan araştırmalar sonucunda, batının savunuculuğunu ABD'nin bayrağı İngiltere'den devralmasından ötürü 1945-1950 yılları arasında ilişkilerde durağan bir dönem yaşandığı görülmüştür. Buna rağmen ilişkiler dostane bir şekilde devam etmiştir. Her iki ülkenin de birbirleriyle ticari ilişkileri olmuş, devletler ilişkilerinde saygılı bir politika izlemiştir. İngilizler özellikle Türkiye'nin kendileri için iyi bir piyasa olduğunu düşünerek ticari ilişkilerini daha da arttırmak düşüncesinde olmuştur. İki ülke birbirleriyle olan ekonomik ilişkilerin gelişmesi için çaba göstermiştir. Türkiye'de demokrasi sürecinin ve çok partili hayata geçişin gerçekleştiği bu süreçte İngiltere ile kültürel ve sosyal faaliyetler hız kazanmıştır. Atatürk devrimleri ile çağdaşlaşmaya başlayan, değişen ve gelişmeye çalışan, kültürel hayatın yeni bir boyut kazandığı yeni Türkiye İngiltere ile kültürel ilişkilerini sıkı tutmuştur. ABD'nin bu dönemde ön planda olması İngiltere ile askeri ve siyasi ilişkilerimizde seyrelmeye sebep olmuştur. Amerika'nın Marshall Planı ve Truman Doktrini ilişkilerdeki bu seyrelmenin başlıca sebepleri olarak gösterilebilir. 1945-1950 yılları arasında yapılan araştırmalar sonucunda gerek İngiltere gerek Türkiye kendi çıkarları doğrultusunda ilişkilerinin seyrini belirlemiştir. İki devlet de birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı duymuştur. Dolayısıyla saygı ve dostluk çerçevesinde ilişkiler şekillenmiştir.
II. Abdülhamid döneminde Bitlis Vilayetinde İngiliz konsoloslarının faaliyetleri
13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Anlaşması'nın imzalanmasının ardından Osmanlı-İngiliz İlişkilerinde İngiliz konsoloslarının faaliyetleri önemli bir yere sahip olmuştur. İngiltere, Berlin Anlaşması'nın kendisine tanıdığı yetkilere dayanarak Rusya'nın Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki nüfuzunu azaltma ve bu bölgede kendi etkisini arttırma politikası izlemiştir. Bunu da Osmanlı Devleti'ndeki askerî, ekonomik, siyasi ıslahatları teşvik ederek yapmaya çalışmıştır. Bu amaç doğrultusunda Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı vilayetlere konsoloslarını göndermeye başlayan İngiltere, konsoloları aracılığıyla ıslahatların uygulanma sürecini kontrol ederek Ermeniler üzerindeki nüfuzunu kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Doğu Anadolu'da görevlendirilen İngiliz konsolosları, Ermenilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış, Ermenilerin savunucusu ve koruyucusu rolünü üstlenmişlerdir. Zamanla Ermenileri İngiliz yanlısı bir politika izlemeye teşvik etmişlerdir. Bu tez çalışması 1895 ile 1909 yılları arasında Bitlis vilayetinde görev yapmış olan İngiliz yardımcı konsoloslarının faaliyetleri ile bu faaliyetlerin Bitlis vilayetinde meydana gelen Ermeni olaylarına etkisi hakkında ayrıntılara yer vermektedir. Bitlis özelinde incelenen konsolos faaliyetleri İngiltere'nin Osmanlı üzerindeki politikasının yerelde yansımasını ortaya koyması açısından büyük önem taşımaktadır.
İlk Osmanlı nüfus sayımları (1830-1850) ve İngiltere, ABD nüfus sayımları ile mukayesesi
Klasik Dönem olarak adlandırılan ve Osmanlı Devleti'nin gücünün zirvesinde olduğu dönemlerde devletin mali ve askerî gayelerle yapmış olduğu, tahrir olarak adlandırılan sayımlar ve bunların ürünleri olan tahrir defterleri pek çok farklı konuda tarih araştırmalarının temel malzemelerindendir. Başlangıcı XIV. yüzyıla kadar indirilen tahrir usulünün XVII. yüzyılın başına kadar düzenli şekilde yapıldığı, daha sonra bu kayıt sisteminin terk edilerek XVII. ve XVIII. yüzyıldan itibaren avarız ve cizye sayımları yapıldığı bilinmektedir. XIX. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı Devleti bozulan devlet düzenini iyileştirmek adına askerî, idari ve mali alanlarda pek çok önemli yenilikler yapmıştır. Bu yeniliklerden birisi de 1830-1831 yıllarında ülke çapında ilk kez girişilen ve ülkedeki istisnasız bütün erkek nüfusu kayıt altına almayı amaçlayan nüfus sayımlarıdır. İlk genel sayımın asli sebebi şüphesiz Yeniçeri Ocağı'nın yerine 1826 yılında kurulmuş Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusu için asker olabilecek kişilerin tespitidir. Bu bağlamda 1830-1831'de başlayan nüfus sayımları öncelikle 1826 tarihli Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye kanunnamesindeki çeşitli hususlar dikkate alınarak icra edilmiştir. Kanunnamenin 1844 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarını doğrudan etkilediği görülmektedir. 1844 ve sonrasında 1869 yılına kadar yapılan nüfus sayımlarının ise 1843 yılında ilan edilen Kur'a Usulu ile bağlantılı olduğu ifade edilmelidir. Çalışmada ilk olarak ilk genel nüfus sayımının askerlik hizmetiyle olan ilişkisi, sayım coğrafyası gibi hususların üzerinde durulmuştur. Bunların dışında sayım teknikleri, sayım tarihleri ile sayımın kurumsal işleyişi mevzubahis edilmiş ve tezin belirlediği zaman aralığında yapılan sayımlar yukarıda zikredilen hususlar üzerinden bir bütün olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı nüfus sayımları ile buna ait terminolojiye dair literatürde yapılan çeşitli açıklamalardaki eksikler ve izah edilemeyen hususlar üzerinde durulan bu çalışmada, Osmanlı nüfus sayımları üzerine yeni bakış açıları ve iddialar da ortaya konulmuştur. Bunun yanında dönemin en güçlü devleti olan İngiltere ile siyaset sahnesine yeni giren Amerika Birleşik Devletleri'nin nüfus sayımları Osmanlı Devleti'nin sayımları ile çeşitli yönlerden karşılaştırılmıştır.
Alman İmparatorluğu ve Britanya İmparatorluğu'nun hegemonya rekabeti çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu'nun ittifak arayışı (1878 – 1914)
1878 Berlin Antlaşması sonrasında Osmanlı İmparatorluğu'nun, Britanya İmparatorluğu ile Baltalimanı Ticaret Antlaşması'ndan bu yana olan ittifakı güvensizliğe dayanmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu, varlığını korumak amacıyla yeni bir ittifak antlaşmasına ihtiyaç duymuştur. Bu nedenle de Osmanlı İmparatorluğu, Berlin Antlaşması sürecinde arabuluculuk rolü üstlenen Alman İmparatorluğu'na yönelmiştir. Alman İmparatorluğu, Berlin Antlaşması'nda arabulucu rolü üstlenmenin yanı sıra dönemin başat ve hegemonik gücü olan Britanya İmparatorluğu'na meydan okuyan devlet konumundaydı. İki kuvvetin birbirleriyle rekabeti çerçevesinde daha önce Rus Çarlığı ve Britanya'nın rekabetinden faydalanarak ayakta kalmayı başaran Osmanlı İmparatorluğu bu sefer de bu iki kuvvetin rekabetini kullanmak yerine yaşadığı iç istikrar problemlerini de bir kenara bırakarak bu rekabetin bir aktörü haline dönüşmeyi denemiştir. Britanya İmparatorluğu'nun hegemonik istikrarı içerisinde ekonomik bir gelişme kaydedemeyen Osmanlı İmparatorluğu daha sonra da Alman İmparatorluğu'nun diplomatik hayallerinin mağduru olmuştur. Uluslararası ilişkilerde güç dengesi ve tehdit dengesi olarak nitelendirilebilecek dengeleri ve zamanlamayı gözetmeksizin atılan bu adım Osmanlı İmparatorluğu'nun sonu olurken ardılı Türkiye Cumhuriyeti için de kronikleşen sorunlar bırakmasına neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Hegemonya, Rıza, Yanlama, Zamanlama, Ofansif Realizm, Defansif Realizm, Gramişiyan Ekol, Osmanlı İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Hegemonik İstikrar Teorisi
Türkiye ve İngiltere temel eğitim düzeyi din dersi programlarının karşılaştırılması
Bu çalışma, Türkiye ve İngiltere Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programlarını karşılaştırarak benzerlik ve farklılıkları belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada Türkiye 4.-8. sınıflar Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programları ile İngiltere Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programının 2. ve 3. anahtar evreleri hedef, içerik, eğitim durumları ve sınama durumları bakımından karşılaştırılarak elde edilen bulgular alt problemlere göre yorumlanmıştır. Çalışmada var olan durumu olduğu gibi ortaya koymak amaçlandığından tarama modeli kullanılmıştır. Ülkelerin eğitim sistemleri, öğretim programları ve sınama durumlarına ait bilgiler literatür taramasıyla kütüphanelerden ve internetten elde edilen belgelerden sağlanmıştır. Bu bilgiler belge çözümleme yöntemiyle değerlendirilerek çalışma için gerekli olan veriler elde edilmiştir. Ülkelerin temel eğitim düzeyinde din dersi programı hedefleri, Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'nın yapısı temel alınarak 4 bölüm halinde tablolaştırılarak incelenmiştir. 1.ve 2. bölüm İngiltere Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi programında yer alan 2. anahtar evreye karşılık gelen Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'ndaki ilköğretimin 4., 5. ve 6. yılını temel almaktadır. 3.ve 4. Bölüm ise İngiltere Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi programında yer alan 3. anahtar evreye karşılık gelen Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'ndaki ilköğretimin 7. ve 8. yılını temel alarak düzenlenmiştir. Sonuç olarak Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'nın İngiltere Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'na göre daha zengin ve esnek bir yapıya sahip olduğu saptanmıştır. Fakat Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı'nınIII geliştirilmesinde ve uygulanmasında da bir takım eksikliklerin olduğu belirlenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler ve değerlendirmeler doğrultusunda, Türkiye Temel Eğitim Düzeyi Din Dersi Programı ile ilgili eksikliklerin giderilmesi için çözüm önerileri sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Din Öğretimi, Amaçlar, İçerik, Öğretim Süreçleri, Değerlendirme, Karşılaştırmalı Eğitim Araştırması